You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Yazar: Zekai
9 Ocak


1937 - Atatürk'ün, saat 16.00'da trenle Ankara'dan İstanbul'a hareketi, Eskişehir'de trenden inerek Orduevi'ni ziyareti, daha sonra trene dönüşü.


1936 - Dil, Tarih ve Coğrafya Okulu Ankara'da Atatürk'ün de katıldığı bir törenle öğretime başladı.

Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin açılışı, ilk ders Prof. Afet İnan tarafından verilmiştir.

Atatürk'ün, Ankara Halkevi salonunda "Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesinin açılış törenini izlemesi (Açılış konuşmasını Millî Eğitim Bakanı Saffet Arıkan yapmış, ilk dersi Afet (İnan) vermiştir.

Atatürk'e suikast hazırlamak suçundan sanık 8 kişinin Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde duruşmalarının başlaması (Sanıklar, 17 Şubat 1936 günü delil yetersizliği sebebiyle beraat ettiklerinden serbest bırakılmışlardır).


1935 - Atatürk'ün, öğleye doğru Marmara Köşkü'ne gidişi, daha sonra Anadolu Kulübü'ne gelişi ve geç saatlerde Çankaya'ya dönüşü.



1934 - Atatürk'ün, Çankaya'da Macar Elçisi Michel Yungerth Arnöthy'nin güven mektubunu, Romanya Elçisi Jean P. Carp'ın da veda mektubunu kabulü.



1932 - Atatürk'ün, yeni Cumhurbaşkanlığı binasını gezmesi, saat 15.00'de otomobille şehirde bir gezinti yaparak Rasim Ferit (Talay) ve Kılıç Ali Beylerin evlerine uğradıktan sonra akşam Çankaya'ya dönüşü.



1925 - Atatürk'ün, Konya'da "Musul Tetkik Heyeti"ni kabulü ve görüşmesi.



1924 - Atatürk'ün, İzmir'de Belediye'yi ziyareti, ilgililerle görüşmesi.



1922 - Atatürk'ün, Fevkalâde Harp Encümeni kurulmasıyla ilgili kanun teklifi nedeniyle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gizli oturumunda konuşması: "...Şunu açıkça söylemek istiyorum ki, gerçekten böyle bir fevkalâde encümenin sizin arzu ettiğiniz şeyleri yapacağına ben emin değilim. Yapılmış ve yapılacak olan işleri görmek için bunun kurulmasına taraftarım. Bu encümen de görecektir ki, azamî derecede yapılacak iş, ancak yapılabilen işlerden ibarettir. Bunu görecekler ve Yüksek Heyetinizi bu suretle tatmin edeceklerdir."

Atatürk'ün, "New York Times" muhabiri Clair Price'ı Ankara'da kabulü. [Kocatürk]



1921 - I. İnönü Savaşı başladı. (6 -10 Ocak 1921)

Yunan kuvvetleri ilerlemeye devam ederek Bozöyük önlerinden İnönü'ye kadar geldi. Bilecik ve Bozüyük'ün Yunanlılar tarafından işgali.

Yunanlıların İnönü mevzilerinde taarruza başlaması ve Batı cephesi ordularıyla şiddetli çatışmalar olması.



1920 - Kuvay-i Milliye'ci Yahya Kaptan Gebze'de, İstanbul Hükümetinin adamlarınca öldürüldü.

Atatürk'ün, Yunanlıların resmî veya gayriresmî, Aydın Vilâyeti'nin kendilerine bağladığını ilân ihtimaline karşı "Yunanlıları memleketten çıkarmak için uygulanacak plan" hakkında komutanlara gizli telgrafı.

Atatürk'ün, İstanbul'da toplanacak meclis için milletvekillerinin, görüşmek üzere Ankara'ya gitmelerinin tehirini isteyen bir grup milletvekiline, Harbiye Nazın Cemal Paşa aracılığıyla cevap telgrafı: "Ankara'ya gelmenin yanlış yorumlara uğrayacağına dair, Harbiye Nazırı Paşa aracılığıyla bildirilen görüşlerinizi öğrendik. Mesele vatan ve milletin hayatıyla ilgilidir. Millî Meclisle, millî örgüte dayalı kuvvetli bir grup oluşturulmaz ve Sivas Kongresi'yle milletin cihana ilhan ettiği kararlar, Meclisin büyük çoğunluğu tarafından bir inanç ve ilke olarak kabul edilmezse, millî hizmetimizin temin edeceği başarı boşa gider. Memleket bir felâkete maruz kalabilir. Bu nedenle bir takım vatansız ve dinsizlerin propagandaları, bizim için uyulacak bir kural olamaz. Gaye, milletin ve vatanın kurtuluşudur. Bir iki gün için Ankara'ya gelişleriyle karşılıklı görüşme ve işbirliği yapılması bizce pek önemlidir."

Atatürk'ün Erzurum'dan milletvekili seçilmesi nedeniyle Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Erzurum Merkez Heyeti'ne teşekkür telgrafı: "Erzurum halkı muhterem hemşehrilerim tarafından gösterilen yakınlık, sevgi ve güvene teşekkürü görev sayarım."



1918 - İlk, Brest-Litovsk antlaşması (Orta Avrupa imparatorlukları ve Ukrayna)

Alman-Rus görüşmelerinin kesilmesi.

Türk ordusunun Doğu Anadolu'da ilerlemeye başlaması.

Trabzon'un geri alınması.




1916 - Müttefikler'in Seddülbahir'i tahliyesi. İngiliz birliklerinin Gelibolu'dan çekilmeleri.

İngilizlerin, Seddülbahir bölgesinden de çekilmeleri (İngilizler daha önce 19/20 Aralık 1915 gecesi Anafartalar-Arıburnu bölgesinden çekilmişlerdi).

I. Dünya Savaşı, Gelibolu Yarımadası:

Mustafa Kemal önderliğindeki Türk Ordusu tüm cephelerde savaşı kazanmış ve 9 Ocak 1916 tarihinde İttifak Devletleri Gelibolu Yarımadası'ndan tamamen çıkartılmıştır.

5. Ordu Komutanı Mareşal Liman von Sanders'in -İngilizlerin Gelibolu yarımadasından çekilip gitmeleri üzerine- sabah 8.45'de Alçıtepe'den Başkomutanlık Vekâleti'ne telgrafı: "Tanrı'ya şükür, Gelibolu yarımadası tamamen düşmandan temizlenmiştir.
Yazar: T U N Ç
[Resim: ADTL.jpg]

Atatürk’ün ‘Alevi’ olduğu, ölmeseydi Alevilere haklarını vereceği şayialarının yanı sıra Durumu abartıp Atatürk’ü neredeyse ’13. İmam’ mertebesinde gören Aleviler bile var.

Taraf Gazetesi'nden Cafer Solgun'un hazırladığı 'Aleviler'in Cumhuriyet ve Laiklikle İmtihanı' adlı yazı dizisinde ilginç saptamalar yer aldı

Bunlardan en iddialısı Atatürk'ün 13. İmam olduğu inancı, diğeri ise Alevi Dedesinin Alevi genç kızların da yakında türbana ve kara çarşafa gireceği endişesi...

İşte Cafer Solgun'un yazı disinin sunuş bölümü ve ilginç görüşler:


"KONU NEYDİ?

Muharrem Dede’nin, duvarlarını 12 İmam resimleri, Atatürk büstü ve Türk bayraklarının süslediği makamında, söyleşiden önce biraz sohbet etme imkanımız oldu. Elazığlı olduğunu söyledi. Benim Dersim, Ovacık’lı olduğumu öğrendiğinde ise, “aslen ben de Ovacık’lıyım” dedi. Bunu neden baştan söylemeyişini, “çok eskiden ailesinin Elazığ’a göç etmesine” bağladı. Hemen ardından, “Dersimli olunca başka şeyler düşünüyorlar” diyerek güldü. Muharrem Dede ile görüşmemiz, aklıma geçen yıl, o zaman çalıştığım bir TV kanalı için haber yapmaya gittiğim Gazi Mahallesi’ndeki cem evinin dedesini getirdi.

İstanbul İdare Mahkemesi, bir Alevi yurttaşın başvurusu üzerine, bütün Alevi velilerine emsal teşkil edecek önemli bir karar vermiş ve “eğer istemiyorsa din dersine girmeyebilir” demişti. (Valilik sonradan bu kararı tecil etti.) Gazi Cem Evi dedesinden bu durumu değerlendirmesini istemiştim. Ben dedenin “bu kararın alınmasında geç bile kalınmıştır, hemen bu yönde gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır” şeklinde görüşler beyan edeceğini düşünürken, o, dönemin cumhurbaşkanına hiç ilgisi yokken övgüler düzmeye başladı. Sonra uzunca bir Atatürk güzellemesi yaptı. Bazı Alevilerin Atatürk’ü neredeyse “13. İmam” mertebesinde gördüklerini de biliyordum. Acıklı bir durumdu. Zorunlu din dersi uygulamasını getiren 12 Eylül askeri cuntası idi. Ama yine de “Allah devletimize, ordumuza zeval vermesin” durumu söz konusu idi.

Gazi Cem Evi’nden çıktığımda, kapıda “devrimciler” vardı. Onlar da görüşlerini söylemek istediler. Biri cebinden çıkardığı bir broşürden, içerisinde bolca “emperyalizm, neo-liberalizm” kavramları geçen cümleler okumaya çalıştı. “Devrimciler” bir telden, dede bir başka telden çalınca, çareyi sokaktan insanların görüşlerini almakta bulmuştum. Konuyla ilgili konuşanlar da sadece onlar olmuştu zaten. Alevilerin cem evlerinin “ibadethane” olarak kabul edilmesini talep etmesi ne denli doğru ve haklı ise, cem evi ve dedelerimizin mevcut durumunu neden ve sonuçlarıyla birlikte sorgulamaları da, bir o kadar Aleviler açısından ertelenemez bir ihtiyaç…"

Gelelim yazı dizisinde bugün yer verilen görüşlerden bazılarına:


“AZİZ ATATÜRK’ÜMÜZ YAŞASAYDI…”



VELİ AKSOY: Şahulu Suyltan Vakfı Dedesi



Cumhuriyet, Aleviler için, kim için olursa olsun, ulusal bir devlettir. Aziz Atatürk’ümüz bizlere cumhuriyeti kurdu, güzel bir yaşam tarzı bıraktı. Tabii kanunlar, yasalar çıktı. Herkese haklarını veren bir anayasamız var. Anayasa diyor ki, herkes inancında, ibadetinde hürdür, kimse kimseyi inancından ötürü kınayamaz. Ama her nedense bu yasa yürürlüğe girerek Alevi inancına taraftar olmadı. Hatta parlamenterler de tartışmışlardır. Bir sonuç elde edilemedi… Aleviler camiye gitmediler. Hangi hükümet gelse, tabii ‘Alevi’ diyen olmuştur, ama hakları verilmedi. Günümüze kadar çok partiler geldi geçti. DP’den bu yana devam ediyor. Ben yaşadım bunları. Hiçbiri Alevilere haklarını vermedi, ‘ibadetini yap’ demedi. Her kul, Allaha giden yolu kendi seçer. Bu yol ne camiden, ne kiliseden, ne havradan, ne cem evinden geçer. Ama Aleviler bugün cem evlerini açarak, bu dünyada hesabını veriyor.



Tabii devlet bu kanunu çıkardı Cumhuriyet devrinde, tekke ve zaviyelerin kapatılması için. O zaman Nakşiler vardı, Osmanlıdan kalan birçok tarikat vardı. Bunlar da yaşamıyor artık; o zaman kapatıldı. Aziz Atatürk’ümüz bu konuda ‘seninkini kapattım, Alevilerinkini açık tutacağım’ demedi. Ama son zamanlarında, hasta yatağında şöyle bir ifade buyuruyor, diyor ki; ‘Aleviler siz kendinizi hazırlayın, Hacı Bektaş dergahını açmak için parlamenterle konuşacağım, haklarınızı vereceğim’. Ama ne yazık ki Hatay olayları, kendisinin hastalığı buna imkan vermemiştir.



Aleviler, laiklik

Tabii, Atatürk’ten bu yana bir laiklik tanımı yok. Laiklik demek cumhuriyetçilik demektir. Herkes ibadetinde hürdür. Ama ne yazık ki gelen hükümetler bunu engellemiştir. Örneğin din dersleri sadece imam-ı Adem mezhebi üzerinedir. Yani hiçbir mezhebin görüşleri okunmadan, Diyanet kendi müfredatına göre veriyor. Alevi çocukları asimile edilmek isteniyor. Okullarda bunu yapıyorlar. Biz diyoruz ki kendi müfredatımızı kendimiz koyarak ya da ailesi içinde eğitim alınırsa, din dersinden daha fazla güzellik getirir. Ama kabul edilmiyor. Bunların hiçbiri din dersi değil. Din dersi demek, Hz. Muhammed’in yaşadığı günün dersini vermektir. Namazdır, oruçtur, hacdır, şudur-budur değil. Bunlar hükümetlerin getirdiği bir düzenden ibarettir.



Almanya’daki dizi film, Alevilere büyük bir hakarettir. Cumhuriyet olmazsa, laiklik olmazsa, bu mu olsun? Bunun için haykırıyoruz. Reha Çamuroğlu’nun Muharrem iftarı var. Başbakan da gelecekmiş. Bunlar Alevileri asimile etmekten başka bir şeye yaramaz.



‘Açılım’ın sesi hoş, ama…

Sesi hoş geliyor. Sevgili Reha Çamuroğlu’nun bu hareketi sevindirici, ama inandırıcı olmuyor. Başbakan’ın ayrı bir toplantı yaparak Alevilerin haklarını kamuoyu önünde açıklaması gerekir. Yoksa oruç açmakla olmaz. Fikrinize katılmamak (konferans-bn.) mümkün değil. Haklar-hukuklar makul seviyeye getirilmeli. Ama Alevilerin de kendi içinde, barış içinde birleşmeleri gerekiyor. Ama her yerden bir ses çıkarsa, toplumu rencide eder. Konferans yapılmalı, makul istekler de devletin önüne konur. Mantıklıdır.



Partiler ve politika

Partiler, malumunuz, politiktir. İnönü’ye soruyorlar, bu politika nedir diye, diyor ki, ‘Yunanca bir terimdir. Yalanı çok doğruca inandırmaktır’. Siyasi partilerin Alevilere şirin görünmeleri, oy kapmak içindir. Bir de Türk-Kürt diyorlar. Hepimiz Ali’nin sancağı altındayız. Bizde Türk-Kürt zihniyeti, ayrımcılık yok.”



MUHARREM DEDE’NİN KORKUSU: ALEVİLER BU GİDİŞLE KARA ÇARŞAFA GİRECEKLER



MUHARREM ERCAN: Şahkulu Sultan Vakfı Dedesi



Burası Türkiye’de kurulmuş olan ilk Alevi dergahıdır. 1969da kurulmuş. Türkiye’nin her yarinden Aleviler ziyarete gelirler. Tarih boyunca Emevi, Abbasi, Osmanlı saltanatında baskı gördük. Türkiye Cumhuriyeti döneminde laiklik geldi. Diyanet tarikatlara karşı kuruldu, ama sonradan sadece Hanefilere hizmet etti. 130 bin kadrosu var, ama bir tane Alevi-Bektaşi bulamazsın. Her dönemde TV’lere çıkıp “kardeşiz” derler, ama iş icraata gelince, bir şey yok. Söylemek kolay, ama icraat önemli. Demirel de cumhurbaşkanı iken Hacı Bektaş’ı ziyaret etmiş ve ‘siz bizim birinci vatandaşımızsınız’ demişti. Ama gerisi gelmedi. Ben Reha Çamuroğlu’nun sırrına eremedim. Eskiden ‘yoldaş’tı, şimdi ise Alevileri AKP’nin arka bahçesi yapmak istiyor. Ben onun ‘vazifeli’ olduğunu düşünüyorum. Ama Alevi toplumu cahil değil. Onların peşinden gitmez. Böyleleri de çıkar, ama benim, bizim paraya pula ihtiyacımız yok. Alevileri asimile etmek istiyorlar



Önce Hacı Bektaş’ı Alevilere verin

Aleviliğin tanımlanması lazım. Alevilik ayrı bir din, mezhep değil. Biz İslamız. Onun bir koluyuz. Bizim ibadetimiz, Ehlibeyt’in yoludur. Onlarınki Muaviye’nin, Yezid’in fetvalarının yoludur. Kitapta 5 vakit namaz yok, ramazan orucu yok. O dönemde hükümdarlık onlarda. Mezhepler de yoktu önceleri.Abbasilerde ortaya çıktı. Alevi yurttaşlarımızın katıldığı Hacı Bektaşi Veli, hala Alevilere verilmemiştir. Orası Müzeler müdürlüğünün emri altında. Öncelikle cem evlerinin Hacı Bektaşi Veli dergahının bize teslim edilmesi lazım. Zorunlu din derslerinin kaldırılması lazım. Baskı illa vurmak kırmak değil. Düşünceler üzerinde baskı kuruluyor. Çocuklarımız okuldan gelip bize ‘din dersi öğretmeni öyle söylemiyor’ diyerek sorular soruyor. Biz camiye karşı değiliz, onlar da bize karşı olmasınlar.


Diyanet işlerinin kuruşu tarikatların önünü kapatmak içindi. Şimdi tarikatçılara hizmet ediyor, Hizbullahçıları savunan kadroları var, rejimi değiştirmek isteyenler var. Her inanç kendi masraflarını karşılasın, nasıl biz yıllardır kendi masraflarımızı kendimiz karşılıyorsak camilere de öyle yapılsın. Kadrolaşma var. Ben de vatanın öz evladıyım, bizim vergilerlimizle onların maaşları ödeniyor. 30 bin kadro da bize versinler. Diyanetin bütçesi kaç tane bakanlıktan fazla, bir de diyanet vakfı var. Trilyonlarca bütçesi var. Ekonomisi kuvvetli. Biz de o güç yok. Ama Alevilere para verilmesini de istemiyoruz, kimine verecek, kimine vermeyecekler Alevileri böyle yaparak birbirine düşürecekler. Biz zorunlu din derslerin kaldırılmasını, diyanetin eğer kaldırılmıyorsa özerk hale getirilmesini istiyoruz. Bu yasal düzenlemeleri çıkarmaları bir günlük iş. Cem evlerini de tanısınlar.


Türkiye laik mi, değil mi?

Düzen laik değil. Diyaneti istemiyoruz aslında. Ahmet Necdet Sezer şanstı. Diyanet cemaatlere karşı kurulmuştu. Biz cemaat değiliz. Ama Türkiye o aşamaya gelmemiş, özerk olsun o zaman. Haklısın, bir çelişki var. Ama Doğu Anadolu’da töre olayları var, bunları da unutmamak lazım. Ama diyanetten maaş alıp siyasal İslamcılık yapacak, biz bunu kabul etmiyoruz…. Alevi toplumu şeriata da darbelere de karşıdır. Ama gücümüz yetmiyor. Bir olmazsak diri de olamayız.



Alevilerin geleceği

Biz olmayız, her toplum birlik olur, biz olmayız. Mesela Nurcusu, Fetullahçısı gereğinde birleşiyor, ama bizde herkes akıllı, herkes her şeyi biliyor, öyle olunca kimse kimseyi dinlemiyor. Tıkanıp kalıyoruz, keşke herkes sizin dediğiniz gibi düşünse, bir araya gelip toplansak. Maalesef içimizde Hızır paşalar var. 100 tane dernek var. Bunlar tabanla alakası olmayan dernekler, Ehlibeyt Vakfı bilmem ne. Çoğu tabela derneği. Federasyon da oluyorlar. Alevi toplumu adına geleceğimizi aydınlık görmüyorum. Alevilik İslam dışı diyenler de çıktı. Tüm Alevi kuruluşları bir olalım desek, kimse olmuyor. Kendi sorunlarımızı içimizde çözemiyoruz. Alevi gençlerimiz yakında türbana da, kara çarşafa da girer bu gidişle, Ramazan orucu da tutarlar. 12 imamda eğlence yapanlar da oluyor (TARAF GAZETESİ-HABER7)

09.01.2008 - 19:39


Sevgili arkadaşlar,

tarihin hiçbir döneminde Alevi insanları üzerine, bu kadar açık ve fütursuzca oyunlar oynanmadı. Görüldüğü üzere Aleviliğin bütün kutsallarına dört bir yandan saldırılıyor ve dejenere edilmeye çalışılıyor.

Önce bir kesim Hz.Ali'nin Alevilikteki pozisyonunu tartışmaya açtı; şimdi de Atatürk'ün Alevi toplumundaki yeri konusunda Alevi insanlarının kafaları karıştırılmaya çalışılmaktadır.

Sağduyulu, bilinçli ve uyanık olunmalıdır.
Forum: Alevi Haber
3 Yorum
Yazar: Bilim
Böyle eşsiz bir siteye üye olmaktan onur duyarım.

Site yöneticilerimizin sitenin ismine yakışır şekilde dürüst, tarafsız hareket edeceğine inancım tamdır.


Erleri, Pirleri, "Gerçekleri"yle daha Fransız İhtilalinden yüzyıllar önce insan hakları kavramını yalnızca ortaya koymayıp uygulayan, insan haklarının beşiği, insanlığın "yüzakı" olan Alevilik, aslıyla ortaya konulsun, onu yaratan gerçeklerin dilinden özünü bulsun...

Canlar Merhaba!!!
Forum: Merhaba
6 Yorum
Yazar: Mahir B.
Yazan güzel yazmış, besteleyen güzel bestelemiş valla ne diyelim, ortaya güzel bir çalışma çıkmış:

Olur mu cahil olur mu Hasan Hüseyin Ölür mü?


Hülya bozkaya - deyiş
Yazar: Zekai
Ali'ye şirk Koşanlar Kafirdir.


Kün!" deyince var eyledi on sekiz bin alemi
Hem yazandır, hem bozandır, levhi mahfuz kalemi
Külli dertlerin dermanı, yaraların melhemi
Hem sakidir, hem bakidir nur – u Rahman’ım Ali
Yetiş carımıza kurtar medet mürvet ya Ali

Şah-ı Merdan cûşa geldi, sırrın aşikar eyledi:
"Yağmuru yağdıran benim" deyi Ömer´e söyledi
Ol demde şimşek balkıyıp yedi sema gürledi

Hem sakidir, hem bakidir nur-ı Rahman´ın Ali
Yetiş carımıza kurtar meded mürüvvet ya Ali

Adem vardı Hak Muhammed katına dedi: "eyle beyan,
Hz. Ali midir ol arşa gürleyan,
çarh-ı gerdunun elinden sırr-ı hikmet eyleyen?"

Hak Muhammed buyurdu ki: "Yektir Ali, bir" dedi
"Hem evveli, hem ahiri, her şeye kadir" dedi
Ali´ye şirk koşanlar mutlaka kafir" dedi
Yazar: donanma44
"Muhammed Mustafa’nın dördüncü amcası Halil Peygamberdir. Halil Peygamber’in nesli şöyle töremiştir. Mübarek üç defa evlenmiş üçünden de çocuğu doğmamıştır.

Peygamberler içinde bu mübarek Çok zengin ve varlıklı olandır. Diğerlerinden ayrıcalığı budur üç nişanının adları sırası ile şöyledir: Birincisi Kamer Ana, ikincisi Şemsi Ana, üçüncüsü Elif Ana'dır. Üçüncü nişanı Elif Ana, Hz. Ali’nin halasıdır. Halil Peygamber’in mal varlığı deve ve koyun sürüsüdür. Koyunlarının çobanı ise Musa Peygamber’dir, Musa Peygamber Halil Peygamberin kardeşi eytullah’ın oğludur.

 [Resim: kurban-bayramı-zöhre-ana.jpg]

HALİL PEYGAMBER VE KURBAN BAYRAMININ ANLATIMI

Halil peygamber’in uzun bir zaman çocuğu olmadığı için Arafat dağının yüzeyine çıkar orada sarı bir taşın Üzerinde Allah’a yalvarır, dua eder gözyaşı döker dönermiş.

Allah’ım bana bir oğlan ver, sen yüzümü güldür, kör ocağımı yaktır, onu yedi sene bana sevdir. Yedisinden sonra hakka kurban edeyim diye dılek tutarmış.

"Bir oğlan ver sen yüzüm güldür
Yedi sene sen onu sevdir
kör ocağım yaktır
Yedi yaşından sonra sen Hakka kurban verdir."

Bu dua ve yalvarışları Allah tarafından kabul edilmiş ve rüyasında Bozatlı Hızır şöyle demiş:

"Ya Halil Arafat Dağ’ındaki ettiğin dualar kabul edilmiştir. Senin bir oğlun olacak adı İsmail konacak ruhu Abdullah’ın ruhu olacak kör ocağını yakacak ancak onu yedisinde bıçağa yatırıp Hakka kurban edeceksin, çünkü dileğini böyle diledin der ve rüyanı kimseye deme yalnız Ak olukta suya anlat der. Bu rüyanın üstüne Halil Peygamber yerinden kalkar eline su güğümünü alarak doğru pınara giderek abdest’ini alır selafatını getirir suya rüyasını söyler. Suya söylemesinin nedeni ise ’Suyun büyüklüğü mürşit’tir. Mürşit Ali’dir. Hayır ola, hayırlar karşı çıka bugün Ben Muhammed Mustafa Bozatlı Hızırı gördüm bana bir oğlun olacak ruhu Abdullah’ın ruhu olacak adı İsmail konacak, kör ocağını yakacak yedisinden sonra Hakka kurban edilecek’ dedi. Bunun karşılığını beklerim deyince kırmızı bir cennet elması gelerek güğüme düştü, niyaz vererek elmayı alıp evine döndü, sabah kahvaltısından sonra hiç bir şeyi anlatmadan üçüncü karısı Elif Ana’ya kalk güğümdeki elmayı al getir dedi ve bu elmayı dört parçaya bölüp hak lokması diyerek paylaştırdı.

İlk Önce büyük karısı Kamer’e uzattı o elmayı kabuğunu soyda ver dedi. Sıra ikinci karısı Şemsi’ye gelmişti oda karnını yarda ver yani Çekirdeklerini al dedi, üçüncü karısı Elif Ana ise elmayı hiç bir şey demeden alıp yedi.

Halil Peygamber bir hafta sonra perşembe sabahı yerinden kalkıp rüyasını yeni görmüş gibi sofra başında anlattı. ’Ben bugün Muhammed’i gördüm, senin bir oğlun olacak adı İsmail konacak ruhu Abdullah’ın ruhu olacak kör ocağını yakacak yedi yaşında Hakka kurban edilecek’ dedi. O zaman üçüncü karısı Elif Ana sevinçle yerinden kalkarak, ’Ya Halil o Çocuk benden ben vereceğim sana, kökü senden dalı benden İsmail benden doğacak dedi’ O zaman büyük kuması Kamer ve katırancanın kızı ne olacak dedi, ikinci kuması Şemsi Ana kör ocağın bumu yakacak diye ses ettiler.

Bu olaydan kırk gün sonra yediği elmadan Elif Ana hamile kaldı dokuz ay bittikten sonra dokuz gün daha geçti. Bu süre içerisinde Elif Ana’ya saygı ve hürmet ederek İsmail’in doğumunu beklediler. Nisan ayının on beşinde perşembe gecesi üç anneleri ekmek yaparken Elif Ana’nın sancısı tuttu o zaman Halil peygamber rüyada bebeği Muhammed verdiği için doğru ona gitti. ’Ya topal meliyke sen yetiş’ diyerek Adila Ana’dan yardım istedi. O mübarek biz göçüyoruz, diyerek yardıma geldi. Bu kelime batından zahire Çocukla annesinin kurtulmasıdır. Birinci sancı değil ikinci sancı Üzerine İsmail doğunca alnında zöhre yıldızı parladı ve ağlamaya başladı.

Bu ağlaması annem, babam kimdir? sahip çıksın demesidir. Bu ağlamanın Üzerine Elif ana sevinçle Şu deyişi söyledi.

İsmail’im doğdu dünyalara nam yapsın
Büyüsünde babasına dam yapsın
Düğün kuram cümle âleme Şan yapsın
Bugün Kadir Mevla’m güldürdün beni

diyerek kundağı bağrına bastı öptü, sevdi, sevincinden ağladı, sonra kumalarına dönerek bizim ağzımız tatlandı seven dostlarınki de tatlansın unları ekmek tahtalarını kaldırmayın İsmail’in helvasını verin dedi gözaydına gelen dostlara helva yapıp verdiler.

Nisan ayının on beşinde siftah namaz helvası vermesi sevaptır. Bunun bir sebebi oğlan çocuklarının doğuşunda verilir. Doğumun dokuz ay, dokuz gün gitmesinin nedeni Halil Peygamber’in sabrının denenmesidir. Erkek çocuğun geç dünyaya gelmesi buradan kalmıştır.

İsmail bundan sonra üç annesinin sevgisi ile büyümeye başlar, Çok zeki akıllı güzel bir Çocuk olur. Gün geçtikte babası Halil Peygamber bir türlü huzur bulamıyordu. Çünkü İsmail ikrarlı idi. Kurban edilme korkusu rahat vermiyordu. İsmail’e kıyamıyordu. Bu arada İsmail yedi yaşını doldurmuştu. Bir gün yine Halil Peygamber’in rüyasına giren Muhammed şunları dedi:

’Ya Halil sen Allah’a asi geliyorsun. İsmail yedisini Çoktan bitirdi sekizine bastı. İkrarında durmadın. Hani İsmail’i kurban edecektin’ dedi.

Bu rüyanın Üzerine Halil Peygamber yerinden fırlayarak kalktı. Büyük karısı Kamer Ana’ya kalk İsmail’in ellerini kınala, eline bal ve yağdan azık ver. Arafat’a gönder, bugün İsmail’in rüyasını gördüm dedi. Babana azık götür diye, sal. Sakın kendini keseceğimi deme, dedi. Annesi Elif Ana karalar giyerek yasa büründü.


Halil Peygamber, Elif ananın tülbendini aldı. İsmail’in ellerini bağlamak için ip aldı. Birde bıçak alarak yola çıktı. Kamer Ana İsmail’in ellerini kınaladı ve baban Arafat’ta odun kesiyor babana azık götür diye söyleyince, İsmail Çok zeki olduğundan annesinin boynuna sarıldı, o zaman büyük annene git dedi. İsmail Çekimser durdu ve Kamer Ana İsmail’e laf vurdu. ’katranı kaynatsan olur mu Şeker cinsini s...ğim cinsine Çeker’ dedi. Bu söz "Elif Ana’nın anne ve babası katran kazanının başında insanları acımadan yakıyor, bana mı acır" anlamına gelmektedir. Bu söze karşılık İsmail yola çıktı. Kendi kendine söylenerek tuna nehrine varınca su kükredi ve iblis olan Şeytan İsmail’in önüne çıktı.

’Ya İsmail baban Arafat’ta odun kesmiyor, seni kesecek sakın gitme’ dedi. İsmail bu söze "sen kimsin kesiyorsa, babam kesiyor kör gözüne lanet olsun Haktan aldı sözü Hakka veriyor", dedi. Üç defa sudan yol istedi, üç defa önüne geçti yol vermedi. İsmail gecikince Halil İbrahim’e malum oldu ve nehre gelerek İsmail’in elini bağlıyacağı ipi atarak, ipten tutun geç diye suya bırakmak istedi. Yine kıyamadı karşıya geçerek bağrına bastı ve sudan geçirdi. Keseceği yere getirdi. Oradaki vaziyeti gören İsmail hemen anladı ve babasına Selam allöyküm baba işin kolay gelsin dedi. İsmail'in bu lafı Üzerine Halil İbrahim gözlerinden kanlı yaşlar akıttı. Dılek dilediği taşı mezar etti, meşe ağaçlarından teneşir tahtası yaptı, İsmail’e oğlum annen sana deve yününden yatak yapacak. Onun için tahtalı yapıyorum. Yatta bir boyunu ölçeyim, dedi. Bu sözü ikilemeyen İsmail hemen uzandı o zaman annesinin tülbendini gözlerine bağladı, ellerini iple bağlayınca İsmail:

’Ya baba ben sana karşı koymuyorum. Sen Hakka verdiğin sözü yerine getiriyorsun. Gözlerimi çöz, gözümün içine bakarak beni kes’ dedi. Ve Halil İbrahim bıçağı eline alarak İsmail’i kesmeye başladı, fakat İsmail sanki taş olmuş bıçak işlemiyordu o zaman Halil İbrahim, Çok hırslanarak

"Ya mübarek hem istersin hem kesmezsin nedir senin sırrın" diyerek, elindeki bıçağı taşa vurdu. Taş ikiye bölündü, iki dizinin üstüne geldi. O zaman Hak tarafından büyük bir emirle Cebrail olan melek ile Mikail olan melekler Allah’a sığınarak İsmail’e yardım istedi. O zaman Allah’ın arslanı Ali’dir diyerek, Ali’ye başvuruldu. ’Ya Ali bize bir yol göster, İsmail’i Halil bu sefer nerdeyse şeytanın hırsıyla kesecektir ne dersin sen Allah’a bir sığın deyince’ Ali:

’İsmail sudan geldi, suya gidecektir. Çünkü Halil eksik dılek, diledi. İsmail’i dilerken sen dileğimi ver, ben onu Hakka kurban keseyim’ dedi. ’dileği böyle kabul oldu’ dedi.

’Ya Ali sen bilirsin, sen Allah’ın arslanısın tekrar bir sığın Ali sırrı arı sırrı, Allah’ın sırrı sendedir’ dediler. O zaman Ali Arafat dağı’nın üstünde Musa Peygamberin önündeki Kara Koyunun mor kuzusunu yetiştirin neredeyse İsmail kesilecektir, dedi. İki melek Mikail ve Cebrail kurt donunda Musa’ya gözüktüler, koyunu boğarak kuzuyu aldılar.

Halil Peygamber’in sol kolundan tutarak Halil dıleklerin kabul oldu. İsmail’in yerine kurban getirdik, diyerek kuzuyu bıraktılar.

Ama o da bir can olduğu için koyun kuzusuna acı bir sesle melemeye başladı. Halil İbrahim Çok büyük bir acı ile ağlayarak koyunun kuzusuna

"Ben senide kesemem. Ama bu emir Haktan geldi. Hakkındır", diyerek kendi döşlerini bıçakla dilerek al kanlara boyadı ve dize gelerek kuzunun sağ gözünü ve sağ ayağını Öperek gözlerini bağladı hellallaştı.

Kurban bayramında koyunun bağlanması bunun içindir. Daha sonra İsmail’in gözünü bağladığı tülbendi kuzunun gözüne bağladı hem ağladı hem Şu duasını okuyarak başladı (Üç Kulfu bir Elham ve Kelimeyi Şahadet getirdi, salafatla kurban duasını okudu) ve kuzuyu kesti.

ENZ-İ BESMELE
Enz-Ü billahimine Şeytan-i racim Bismillah-i Rahma-ni Rahim velahavle vela kuvvet illa billa Ali ulazım

KULFU DUASI
Kulfu Allah-Ü ahet Allah-Ü samet velem yelit velem yulet velem ya küllehü küfen ahat (üç defa okunur)

ELHAM DUASI:
elhamdülillahi Rabbil Alemin errahmanirrahi Maliki yevmüddin iyyake na-büdi ve iyyake nestain sıradel müstakim sıradellezine en amte gayrül mağdubi veladdalin.

KELİMEYİ ŞAHADET:
EŞ hed-Ü enla ilahe illallah hakbirsin Muhammedi Resurullah Ali’yi Ali yullah Veliyi Kabey yullah mürşidi Kamil Kamili mürşidullah

SELAFAT
allahümme Salli Ala Seydine Muhammed ve Ala Ali Seydine Muhammed. Dedikten sonra kurban duasına geçti.

Babamın adı Halil adım İsmail
Yavrumun yerine veriyom Cebrail
kurbanımı kabul eyle Hızır

Allahü Ekber, Allahü Ekber, Allahü Ekber


destur pir diyerek kuzuyu kesti ve kuzunun, İsmail’in koyunun üstüne Şu dörtlükleri söyledi:

Musam Tur dağında koyun güdüyo
Üç kurt geldi nasibimi ver diyo
Kuzuyu ver koyun geri gel diyo
Koyun gel meleme vazgeç kuzudan

Koyun meler kuzusuna süt verir
İsmail’im taş üstünde can verir
Haktan geldi bu emire ne denir
Koyun gel meleme vazgeç kuzudan

Yum yavrumda bağlıyayaım gözlerin
Haktan aldım Hakka verem sözlerin
Elif Anan dövsün iki dizlerin
Koyun gel meleme vazgeç kuzudan

Kara koyun mor kuzuya meledi
Altın tasdan su getirip iç dedi
Halil sen gel bu kuzudan geç dedi
Koyun gel meleme vazgeç kuzudan

İsmail’im seni Haktan istedim
Yağa yatırıp ben balınan besledim
Nenni yavrum sen sesini kes dedim
Koyun gel meleme vazgeç kuzudan

Elif Ana Üryan büryan dağlandı
Yas tutupta karaları bağlandı
İsmail’im ip içinde bağlandı
Koyun gel meleme vazgeç kuzundan

Acı olur İsmail’im acısı
İçerimden çıkmaz bıçak sızısı
Halil bugün kesti körpe kuzusu
Koyun gel meleme vazgeç kuzundan


Bu dörtlükleri söyleyerek kuzuyu kesti. Devenin bir yanına İsmail’i diğer yanına kuzuyu üstüne de yaptığı teneşiri yükledi. Hem sevindi, hem ağlayarak eve döndüğünü duyan dostları gözaydına geldiler, Haktan gelen kuzuyu pişirerek ziyaretine gelen dostlarına Hak lokması olarak verdi, yanında kebap hurması ve gül suyu ikram etti.

Çoğu insan Halil İbrahim’e inanmadı iftira attı, koyun sürüsü kendisinin Çoban kardeşinin oğlu kuzuyu Haktan geldi diyerek bizleri kandırıyor, dediler.

Halil Peygamber bundan sonra deve keserek İsmail'in sünnet düğününü yaptı, Muhammed Mustafa kirvesi oldu. Bu nedenle kirvelik kutsaldır ve Hakta yeri vardır.

İsmail’in şanı böylece tüm dünyaya yayıldı. Halil İbrahim’in Haktan gelen emir Üzerine oğlu İsmail’i Kurban etmeye hazırladığı gün olarak 15 TEMMUZ KURBAN BAYRAMI OLARAK KALDI.

Bu bayramda kesilen kurbanlar öksüz, dul, fakirlere pişirilerek yedirilir ya da çiğden dağıtılır. Yalnız sağ budu kurbanı kesene kısmettir. Bu kurbanı zevk ederek piknik ve eğlence Şeklinde yemesi, evlere kavurma yapılıp saklanması günahtır. Ayrıca kurban ortak kesilemez. Çünkü İsmail’e kurban tek indi. Maddi durumu iyi olan bir kişinin her sene kesmesi sevaptır. Ortak kurban kesmesi günahtır.

İsmail on beş yaşına gelince eli iş tuttu. Sanatı dam (cem evi) yapmaktı. Bu mesleği babasının rüyasında Muhammed Mustafa verdi, doğumunda Elif Ana’da oğlunun dam yapmasını dilemişti. Bu nedenle annesinin de dileğini yerine getirmiş oldu.

İsmail, Muhammed Mustafa’nın hem amcasının oğlu hem de bacanağıdır.

Gelin Ey Dostlarım Bayramlaşalım
Pir Sultan Olmuşum Dağlar Aşarım
Derya Umman Gibi Taşıp Coşarım
İsmail’im Söyler Bu Da Benim Başarım

Bugün Arifedir Kına Yakarım
Deve Oldum Her Dergaha Ikarım
Kesilir Kurbanlar Candan Bıkarım
Hak İçin Kesen Yok Haram Sayarım

El Gördüye Kurban Kesip Can Yakma
Azdırıp Kulları Kullara Takma
Irzına Göz Koyup Yuvasını Yıkma
Yılandır Yavrusu Zöhrem Ağusuz Sanma

İste Zöhrem Ben Dersini Vereyim
Uzat Yavrum O Dilini Yiyeyim
Tığla Kurbanları Senden Dileyim
Bunca Can Yaktılar Nasıl Güleyim

İsmail’im Söyler Bağlandı Kolum
Kesildi Kurbanım Sebeplen Kulum
Çığrışır Öksüzler Yuvada Dulum
Cebinde Yoktur Ki Metelik Pulum

Arafat Dağları Sin Sin Siniler
İnsanlarla Gezer Bütün Periler
Toplandı Bugün Kırklar Yediler
Şahımerdan Ali Pirim Dediler

Yatırdım İsmail’i Taşın Üstüne
Cebrail Selamın Başım Üstüne
Kesildi Hüseyin Gönlüm Töslüye
Kanlı Yaşlar Saçar Anam Hüsniye

Almadım İsmail Baharım Yazım
Elimde Tesbihim Dilimdir Sazım
Daha Pek Körpesin Kıyamam Kuzum
Çözüldü Bağlarım Tutmuyo Dizim

Mezar Eştim Sana dılek Taşını
Akıttım Gözümden Kanlı Yaşımı
Filte Filte Ettim Kendi Döşümü
Nere Koyam Yavrum Kesem Başını

Üçüncü Elif’tir Muradım Veren
Kesilmeden Yavrum Mor Kuzun Gelen
İsmail’imin Acısı Ciğerim Delen
Cebrail Aleyselam Selamı Veren

Kılavuz Kuşumu Saldım Yanıma
Uyumuyor Zöhrem Derin Uykuda
Kurbanını Keserler Boşu Boşuna
Kavurma Ederler Kendi Aşına

Memleketim Yozgat Yemen’dir İlim
Horasan Köyünden Geliyor Pirim
Kırklar Binasında Var Oldu Yerim
Sıfatı Zöhre Ana Ali’dir Dilim.


Kaynak: Pir Zöhre Ana- Mehtaptaki Erenler Kitabı
Yazar: Zekai
Nefes harceyleme salma araya
bir özün bilmeze bildiremezsin
müşteri olmadan gelip geçene
gel al demeyinen aldıramazsın

ne güzel kapıdır görünen kapı
ordan gelir geçer kulların hepi
yüzbin emek çeksen yapılmaz yapı
kumdan duvar örme kaldıramazsın

derviş ali'm der ki koyman hayini
herkes beğenmiştir kendi huyunu
dibi delik kaba hakkın suyunu
taşıyıp yorulma dolduramazsın






Gelici’den1 gel olunca bizlere
Sana güvenirim İmam Hüseyin
Armağansız nasıl varam katına?
Sana güvenirim İmam Hüseyin

Felek tabancasın çekip vurunca
Gözümün güherin yere dökünce
Can toplanıp kafesinden çıkınca
Sana güvenirim İmam Hüseyin

Yakamı yırtıp da bağrım açınca
Fırkatınan kefenciğim biçince
Can toplanıp kafesinden uçunca
Sana güvenirim İmam Hüseyin

Derviş Ali’m çok yalvardı pirine
İnşallah uğratmaz sırat yoluna
Mümin kulların gelir gül cemaline
Sana güvenirim İmam Hüseyin



Yeri göğü arşı kürsü yaradan
Men Ali'den başka Tanrı görmedim
Yaradub kulunun kısmetin veren
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Bin bir ismi vardır bir ismi Allah
Eğer inanmazsan hem vallah billah
Ademi görmüşüm elhamdülillah
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Cennet-i alanın altundur taşı
Her ne görür isen hikmettir işi
Yüz yiğirmi dört bin nebiler başı
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Ali gibi er gelmedi cihane
Ana da buldular dürlü bahane
Yedi kez uğradım ulu divane
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Derviş Ali'm bu ikrara beli dir
Dilim söyler ama kendim delidir
Allah bir Muhammed Tanrı Ali'dir
Men Ali'den başka Tann görmedim




Ta ezelden meyil verdik bu sırra
Mayası Hak'dandır boyandık nura
Arşdan yüz dört kitab inince yere
Kur'an Muhammed'e inen Ali'dir

Ali'm Zülfikar'ı ele alınca
Şeriatı tarikatta bulunca
Kudüs-Şerif cami'ine girince
Temcid ezanı okuyan Ali'dir

Şems ü Kamer zuhur etti cihane
Sofu yoktur tuttuğu iş bahane
Yarın varılınca ulu divane
Divanda suçunu soran Ali'dir

Kim getürdü muvafıkı cemine
La'net olsun ol Yezid'in şanına
Taliblik etmedi kerem Kanına
Yezid'i dergahdan süren Ali'dir

Dergaha akıyor pınarın başı
Alnında yıldızı tuğradır başı
İmam Hasan on iki imamlar başı
Güneş Hüseyn dersin veren Ali'dir

İmam Zeynal kalbimizde salavat
Şah imam Bakır'dan bulduk mahabbet
Ca'fer'i görünce artıyor firkat
Serimi sevdaya salan Ali'dir

Kazım-ı Musa Rıza'ya varalım
Taki Naki Askeri'yi görelim
On iki imamlara yüzler sürelim
İmamları candan seven Ali'dir

Hasan Askeri'nin açıldı bahtı
Doksan bin erle kıla hucceti
Menşurun sahibi Muhammed
Mehdi Kıyamda yarasın saran Ali'dir

İsa peygamberim Şam'a girince
Yer ve gök titredi Ali gelince
Ali'm Zülfikar'ı ele alınca
Yezid'i bölük bölük eden Ali'dir

Gel hey Derviş Ali'm Hızır üstadım
Muhammed Ali'den vardır küşadım
Yedi derya gibi artar feryadım
İçüp serçeşmeden kanan Ali'dir
Yazar: Zekai
HERMETİZM


Günümüzden 16.000 yıl öncesine kadar geriletilen ilk Mısır’lıların Nil vadisine çıkışları ile birlikte Osiris dininin uygulandığı yeni bir uygarlığın temelleri atılmıştır. Osiris’in müritlerinden olan Hermes 42 ayrı kitapta topladığı dinsel, yönetimsel, astronomik, astrolojik, coğrafi, geometrik ve matematik bilgileri içeren kitapları ışığında Nil vadisine yerleşen Beyaz Afrikalıların ileri Mısır uygarlığının oluşumuna öncülük etmiştir.

Hermes Kimdir :

Hermes, Eski Mısır’ın çok ünlü bir varsayımsal bilgini ve düşünürüdür.
Yunanlılar ona Hermes ya da Ermes, Romalılar ise Merkür derler. Başlangıçta rüzgar tanrısı sayılmış, sonradan hırsızlarla tüccarların tanrısı olmuştur. İkinci kat gökte bulunan bir delikanlı (ay) ve Zeus ile Atlas’ın kızı Maia’nın oğludur. Ayaklarında kanatlar bulunan ve elinde yılanlı bir sopa tutan, miğferli güzel bir delikanlı olarak temsil edilmiştir.

Orta-Doğu Kaynaklarına göre Hermes :

Arap-İslam Dünyasına ait birçok eserde yer alan çeşitli bilgilerden Hermes’in tanındığı anlaşılmaktadır. Yukarıda üzerinde durduğumuz Latince ve Yunanca eserlerin vermiş olduğu bilgiler arasında bir paralellik görülmektedir. Arapça kaynakları bir değil, üç Hermes’ten söz etmektedirler :

I . Hermes : Kaynaklara göre Tufandan önce Yukarı Mısır’da yaşamıştır. Piramitleri inşa eden I. Hermes Ahnuch’tur (Henoch ya da Enoch). Henoch, İbrani kaynaklarına göre en büyük “Myste” dir, yani inisiye edilmiş kişidir. Melekler ona göklerde ve yer yüzünde ne varsa göstermişlerdir. XIII.yy. da İspanya’da kaleme alınmış olan “Zohar Chodaş” işimli eserde, Henoch gökyüzüne çekildiğinde ona “kozmoğrafyaya dair” bütün sırlar verilmiştir. O, semavi kitaba sahiptir ve o kitaptan insan kaderini okuma yeteneği vardır.
Arapça birçok kaynakta Henoch ya da Annuch ile, Kuran’da adı anılan (Sure : 19-56, 21-85) İdris Peygamber aynı kişidir. Hermes’in Artronomi-Astroloji (İlm an-Nücum) ve tıp bilgini olduğu yazılıdır. Al-Makdisi (Abdililah Muhammad, Ölm. 988) “Ahsanu’t-takasim fima’rifati’l Akalim” adlı coğrafyaya dair eserinde Ali B. Abdallah al Kasri’nin Kitab’ul Kiranat adlı adlı kitabından Hermes’e ait şu bilgileri aktarmaktadır: Yahudiler Hermes’in Ahnuch olduğunu söylerler. Ahnuch ise Kuran’da adı geçen İdris Peygamber’dir. Hermes, Al Kasri’ye göre Adem’den önce yaşamıştır. İnsanları Tufanda boğulmaktan kurtarıp Yukarı Mısır’a götürmüştür.

II. Hermes : Arapça kaynaklara göre bu Hermes (Hirmis), Nuh Tufanından sonra Babil’de yaşamıştır. Yani Babillidir. Kıral Nasir Bali’nin çağdaşıdır. Pythagoras’un da üstadıdır.

III. Hermes : I. Hermes gibi Mısırlıdır. O da Tufandan sonra yaşamıştır. Yunanlılar Hermes’in Mısır tanrılarından olan Thoth ile aynı olduğunu söylerler.

Keldaniler Hermes’e “Utarid” demişlerdir. Utarid de “Merkür” gezegenidir. Bu gezegen, tezliği, çabukluğu dolayısıyla “ok” anlamına gelen Farsça “tir” adını almıştır. Utarid, fesahat ve belagat (retorik) ’in sembolü olduğundan bu yıldıza Farsça “Gök katibi” anlamına gelen “debir-i felek” adı verilmiştir. Bundan dolayı çok defa adı, defter ve kalemle birlikte anılır olmuştur.

Kuvvetlerden düşünce, duygulardan tad alma, yaşlardan çocukluk çağı, vücut ögelerinin dil, akrabalardan büyük kız kardeş, vasıflardan zeka, anlayış, merhamet, sır saklamak, işaret ve zevk sahibi olmak, bilgilerden mantık, belagat bu yıldıza aittir. Av köpekleri, eşşek, katır, tilki, tavşan, yaban eşşeği, cüsseli kara ve deniz hayvanları, hatipler, katipler, ressamlar, da yine bu yıldız’a mensuptur. Utarid’in hakim olduğu zamanda doğanların, güzel, sevimli ve zeki olacaklarına inanılmıştır. Minyatürlerde Tavus Kuşuna binmiş, sağ elinde bir yılan, sol elinde de yuvarlak bir tahta bulunan güzel bir genç kız veya yeşiller giyinmiş, başında taç bulunan, bir kürsüye oturmuş ve iki eliyle tuttuğu Kuran’ı okuyan genç bir insan suretinde çizilmiştir. Günlerden çarşamba, gecelerden pazartesi gecesi bu gezegene ait sayılmıştır. “Ehl-i Kaf” adı verilen Simyacılar (Alchmistler) altına güneş, gümüşe ay dedikleri gibi Utarid yani Merkür’e de “cıva” adını vermişlerdir. Bundan dolayı da “mavi renk” Utarid’i temsil eder.

Hermes Trismegistus hakkında bilgi veren önemli bir kaynak da Al Makrizi’nin (ölm. 1441), “al-Mava’ız val’itibar fi zikri’l-Hitat va’l Asar” isimli eseridir. Al Makrizi’ye göre Hermes, çok adil olduğundan ona “Zu’l-adl-(çok adil)” denmiştir. Hermes Trismegistus, hem peygamber, hem filozof, hem de hükümdar olduğu için kendisine “üç defa nimetlendirilmiş” anlamına gelen “al-musallasu bil-ni’am” denmiştir (Trismegistus). Yazara göre Allah, Hermes’e otuz kitap indirmiştir (suhuf). Hermes, hesap (matematik), felsefe (hikmet), riyaziye (geometri), tıp, astronomi ve astroloji (ilm-an-Nücum) alanlarında ilk defa kitap yazmış olan kişidir. Yine ilk defa kalem ile yazı yazan odur. Bir başka sözle bütün bu bilimlerin mucididir Hermes. Yazar, Hermes’in üç eserinin adlarını da vermiştir. Bunlar, 1-Uzunlukla ilgili (ölçme)-Kitabu’l Tul, 2-Yeryüzü ile ilgili-Kitabu’l Ard, 3-Simya ile ilgili-Kibabu’l-Kasb az-Zahab (altın elde etmenin yolları kitabıWink

Bu son eser bize Hermes ya da Hermesçilik ile Simyacılar arasıda ilişkiye de ışık tutmaktadır. Nitekim modern Tarih yazıcıları Arap Simyasının aslında antik Yunan gizemciliği ile Hermetik kaynaklardan etkilendiğine dikkati çekmektedirler.

Hermes, Homeros gibi aslında bir edebiyatın adıdır. Ancak bu edebiyat, Homeros’ta olduğu gibi poetik değil, dini ve felsefi’dir. Bir görüşe göre bu edebiyatta (Corpus Hermeticus) büyük ölçüde Eski Mısır’a ait fikirler yer almaktadır. Hatta bu özelliğinden dolayı Hermes, Platon (Eflatun) ile karşılaştırılabilir. Platon, (M.Ö.427-347) eserlerinde Hermes’in Mısır’lı bir Tanrı ya da Tanrı-İnsan olduğunu ve Mısırlıların ona Theuth adını verdiklerini belirttikten sonra onun bir çok şeyin, örneğin Matematiğin, Geometrinin, Astronominin, Kaldıraç Sisteminin ve özellikle Alfabe ile Yazının mucidi olduğunu yazmaktadır. Platon, Mısır ve İtalya seyahatlerinde, Hermetik ve Pisagorcu felsefelerin, akıl ve çizgiyi bir bütün olarak ele alan ezoterik boyutlarını fark edememiştir. Bu yolculuklardan geriye Atina’ya, akılcılığın ilkel bir uygulaması olan İdealar Kuramı’nı getirerek zihinlerde doldurulması imkansız bir boşluk yaratmıştır. Bu boşluğu doldurmaya, onun aklı kullanarak bir ulu yaradanın varlığını ispat çabaları, hatta öğrencisi Aristotales’in cansız’dan tanrı’ya varan sıra düzenli evren anlayışı bile yeterli olamamıştır. Platon dönemlerinde zihinlerde yaratılmış olan bu felsefi boşluğun, 2400 yıldır kimlerin ne işine yaradığı ve nasıl doldurulduğu herkesçe malumdur. Kutsal Kitaplarda her ne kadar “Allah size şah damarınızdan da yakındır” gibi cümleler yer alsa da neticede o şah damarı ile insan arasında, koskoca bir ortaçağ skolastisizmi veya muazzam bir doğma sığabiliyor.

Hermes ile ilgili bir diğer kuram daha vardır. Buna göre de aslında Hermes diye “tek bir kişi” yoktur. Eski Mısır Tarihi boyunca Hermetik kurumların önderi olan bir çok kişinin hep “Hermes” adıyla anıldığı söylenir.
Bunların hangisini doğru olduğu belli değildir.

Eski tarihçilerden kimileri, Hermes’in 42 kitabı olduğunu yazmışlardır. Söylendiğine göre, bu kitaplardan bazıları “Tanrı” ve “Din” konularını, bazıları Hermetizm’in törenlerini de içeren ritüellerini, diğerleri ise çeşitli bilim dallarına ilişkin bilgileri içerirler.

Kimi tarihçiler ise bu kitapların sayısını yüzlere, hatta binlere çıkarmışlardır. Buradan da, asıl Hermes’ten sonra yaşamış olan birçok bilginin, bilim adamının, rahip ve düşünürün, ya da eğer gerçekten de “Hermes” adlı bir kişinin özgün yazımları varsa bunları kopyalamış olanların, yazdıkları kitaplara Hermes’in adını vermiş oldukları çıkar.
Bu kitaplardan hiç biri günümüze kadar gelememiştir. Büyük çoğunluğunun daha önce ünlü İskenderiye Kütüphanesi’nde toplanmış olduğu, bu kütüphanenin M.Ö. 47 yılında yanmasıyla yitirildiği söylenir. Bu da bir başka varsayımdır, bu kitapların yitiriliş nedenini açıklayabilmek için uydurulmuş gibi bir izlenim yaratmaktadır. Çünkü, o zamana kadar çoktan bu kitapların kopyalarının çıkarılmış olması, bunların da başka yerlerde bulunması gerekir.

Hermes’in olduğu söylenen kitaplara ilişkin bilgilerin bir bölümü Antik Yunan kaynaklarından sağlanmış, bir bölümü de Mısır’daki piramitlerin koridorlarına işlenmiş olan hiyerogliflerin çözümlenmeleriyle elde edilebilmiştir. Bu konudaki bilgiler pek sınırlı ve yetersizdir; birbirlerinden kopuk bilgilerin boşlukları da var sayımlarla doldurulmuştur.
Bu bakımdan, Hermetizm’e ilişkin bilgilerden hiç biri “kesin” olarak nitelenemez. Ancak, şundan da kuşku duyulmaz; Hermetizm, kendinden sonra gelmiş olan bir çok ezoterik kurum için esinlenme kaynağı olmuştur.

Hermes’in eserleri hakkında ilk bilgileri, Neoplatonizmi metafizik, theolojik bir sistem haline getiren Porphyrios’un Suriyeli öğrencisi Jamblichos’tur (M.S.300). Yazarın vermiş olduğu bilgilere göre Hermes’in eserleri sayısı 36.525’tir. Yine aynı yazar başka bir yerde eserlerin sayısını 20 bin olarak vermiştir. Lactantius ise, Hermes’in eserlerinin sayıca çokluğundan bahsetmiş fakat somut bir sayı vermemiştir.

İskenderiyeli Clemens (Clemens von Alexandria, M.S. 150-215) Hermes’in eserlerinin sayıca Eski Mısır diniyle ilgili olduğunu yazmaktadır. Yazar bu münasebetle Eski Mısır dinî törenleri hakkında bilgi de vermiştir. Clemens’in yazdığına göre, törenin ön safında müzik sembolleri taşıyan bir rahip yer alır. Bu rahip Hermes’in tanrılara okunan ilahileri içeren iki kitabını ezberlemiştir. Onu bir başka rahip izler, onun elinde de astronominin sembolü olan bir hurma dalı vardır. Hermes’in Astronomi ile ilgili olan güneş ve ayın ışıkları, güneş ve ayın doğuşları ile ilgili bilgiler vardır ve bu rahip bu bilgileri tören esnasında sürekli tekrarlar. Ondan sonra gelen ise kutsal rahip’tir. Başında tüyler, elinde de kamış kalem ile mürekkepten oluşan bir yazı takımı taşır. Bu rahibin görevi Hiyeroglif kitapların (Kosmografya, Cografya, güneş ve ay sistemleri, beş gezegen ve Mısır’ın topoğrafyası ile ilgili kitaplar) hepsini ezbere bilmektir.

İskenderiyeli Clemens’in vermiş olduğu bilgilere göre Hesmes’in önemli olan kitaplarının sayısı 42’dir. Bunların 36’sı Mısır’ın tüm felsefelerini içerir ve yukarda anılan rahipler tarafından ezberlenir. Geriye kalan altı kitap da taşıyıcıları olan rahipler tarafından ezbere bilinirler. Bu altı kitap; vücudun yapısı, hastalıklar, organlar, oftolmoji ve diğer tıbbi bilgiler içerir.

Clemens’in belirttiği gibi bu kitaplar hem din ve felsefe hem de dil olarak Eski Mısır ile ilgilidir. Günümüze kadar gelmiş olan ve Hermes’e atfedilen iki kitap vardır: Bunlar, Poemander ve Ascilepsius’dur. Poemander’in sözlük anlamı “shepherd of man” yani “insanların çobanı” dır. Bu iki kitap Yunanca olup fikir olarak Platon’un felsefesiyle benzeşir. Jamblichos’a göre Hermes’in eserleri Eski Mısır dilinden Yunan felsefesine aşina olan kişilerce Yunanca’ya çevrilmişlerdir. Patrisius, Hermes’in çok eskiye dayandığını ve bu faraziyeden hareketle şu sonuca varmaktadır: Yunanlıların bütün felsefe sistemleri, yani Pythagoras’ın mistik matematiği, Platon’un etiği ve Theolojisi, Aristotales’in fizik teorileri Hermes’in kitaplarına dayanmaktadır. Yazarın bu iddiası aslında oldukça mantıklıdır. Çünkü eğer Hermetik Kitaplar (Corpus Hermeticus) Yunan felsefesinin ürünü değilse, Yunan felsefesi Hermes’in ürünü olmalıdır.

Hermetizm’in Doğuşu :

Eski el yazması belgelerin bazılarında, Hermes ile ilgili bir efsanesel öykü anlatılır. Bu efsanesel öyküde, diğerlerinde olduğu gibi, Tevrat’ın ilk bölümünden esinlenilmiştir; ama bu Tevrat’ta anlatılan öykülerden biri değildir. Üstelik bu öyküde “Hermes” adı da geçmez; fakat sözü edilen kişi Hermes’tir.

Buna göre; Hz. Nuh’un dört üvey kardeşi vardır. Erkek kardeşlerinin adları: Yabal (Jabal), Yubal (Jubal) ve Tubal-Kain, kız kardeşinin adı ise Naama’dır. Bu üç erkek kardeş, Tufan’dan önce, tüm bilimlerin temelini oluşturan “Yedi Bağımsız Bilim ve Sanat” ı bulmuşlardır. Kız kardeşleri ise dokumacılık sanatını bulmuş olan kişidir.

Bu üç kardeş, yakında geleceğini bildikleri Tufan’dan sonra yitirilmemeleri için, tüm bildiklerini iki sütun üzerine işlemişlerdir. Bu sütunlardan biri, ateşte yanmayan mermerden, diğeri ise suda batmayan bir hafif taştan (kimilerine göre içi boş olmak üzere madenden) yapılmıştır.

Yüzyıllarca sonra Hermes, bu iki sütundan birini bularak “Yedi Bağımsız Bilim ve Sanat” ı öğrenir. Böylelikle, çağında bu bilim ve sanatların üstadı olur. Gerek bilimsel gerekse töresel nitelikler taşıyan öğretisini de, bu bilgiler üzerine kurar.

Bu efsanesel öyküde sözü edilen Hermes, M.Ö. 1100 yılı dolaylarında yaşamış olduğu ileri sürülen Hermes’tir. Öyle olmazsa, dinsel kaynaklardaki benimseyişler uyarınca Tufanın oluştuğu tarih ile Hermes’in yaşamış olduğu varsayılan dönem arasında bir çelişki doğar.
Ancak bu efsane, Eski Mısır’ın Hermetik kurumlarının bundan en az bin yıl, hatta daha eski oluşunu açıklayamamaktadır. Böyle bir açıklamanın yapılabilmesi için, Tufanın mutlaka daha eski bir tarihte oluşmuş bulunması gerekmektedir. Bilimsel bulgular ve Sümer Yazıtları’ndan çıkarılmış olan bilgiler de bunu doğrulamaktadır. Bunlara bakılacak olursa, Hz. Adem’in dünya yüzüne indiriliş tarihi olarak benimsenen M.Ö. 4000 yılının daha geriye alınması gerekmektedir. Bu ise Tevrat’taki soy ağacı anlatımını çelişkiye düşürür.

Sözü edilen “Yedi Bağımsız Bilim ve Sanat” şunlardır. : Dilbilgisi (Gramer), Mantık, Konuşma Sanatı (Hitabet), Aritmetik, Geometri, Müzik ve Astronomi. Bunlar, eski çağlarda, diğer tüm bilimlerin ve sanatların temelleri ve kaynakları sayılmışlardır.


Mısır ve Hermes Okulu:

Günümüz bilim dünyasının, nasıl olup da ortaya çıktığını açıklayamadığı Mısır Uygarlığı, hem Mu hem de Atlantis İmparatorluklarının bu topraklar üzerinde kurdukları iki ayrı koloninin Tufan’dan sonra , zaman içersinde birleşmeleri ile meydana gelmiştir. Her iki kolonide de başlangıçta tek tanrılı din ve ezoterik öğreti geçerliyken, Mu Kolonisi bir süre sonra yozlaştı ve çok tanrılı inanca geçti. Atlantis Kolonisi ise, Hermes (Toth) tarafından kurulmuştu ve Osiris Dini’ ni uyguluyordu.

Osiris’ in müridlerinden olan ve ondan altı bin yıl sonra yaşayan Hermes, ya da diğer bir adıyla İdris, günümüzden onaltı bin yıl önce, beraberindeki bir güç ile Atlantis’den Nil deltası’na çıktı Burada bir Atlantis kolonisi kurdu ve Osiris dinini Mısır’da yaymaya başladı. Sais’de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır’ın ünlü “Ölüler Kitabı”nda , ”ilahi kelamın efendisi ve ilahi sırların sahibi” denilmektedir.
Kuzey Mısır, Hermes döneminden, Firavun Menes dönemine kadar (M.Ö. 5000) Hermetik rahipler tarafından yönetildi. Daha sonra İdris Peygamber olarak tek tanrılı dinlerin efsanelerine giren Hermes’e Yunanlılar aynı zamanda hem kral, hem büyük rahip, hem de din kurucusu olması nedeniyle, üç defa büyük anlamına gelen “trimejit” sıfatını layık gördüler.

Hermetizm’in Günümüze Etkileri:

Hermetizm der ki:

“İnsan nefsi bir evdir. Ona eğer tanrı yerleşmezse şeytan yerleşir.”
M.S. IV. yy sonlarında Ortodoks kilisesi, Gnostizm’in kökünü büyük ölçüde kazımıştı. Neo-Platonculuk bir süre daha sürmüş, Mısır’ın 630 yılında Müslümanlar tarafından fethedilmesinden önce, o da ortadan kalkmıştı. Bu iki akımın silinip gitmesine karşılık, bilginin simgesi olarak Hermes Trimegistos, hem Hristiyanlık hem de Müslümanlık içinde yaşamaya devam etti.

Rönesans dönemine ait ve içine Astroloji’yi de alan konulardan birisi de Hermetizm’dir. Bu sözcük Hıristiyanlık öncesi dönemde yer alan inançları içine almaktadır. Astroloji’de sık sık geçen “yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır” ilkesi yine Hermetizm’den gelmektedir. Çok özet bir anlatımla, Hermetizm insanoğlunun evrenle olan birliğini, onun bir parçası olduğu düşüncesine dayanmaktadır.

Hristiyan Kilisesi, bir taraftan eski pagan tanrıların yeni inanç döneminde yaşamasına izin veriyor, diğer taraftan bunların önemini azaltabilmek ve evcilleştirebilmek içini eski tanrıları birer bilgeye dönüştürüyordu. Örneğin, tanrıça “Neit-Athena”, “Azize Catherine”, “Horus- Perseus” ,”Aziz George” ve “Anubis”, “Aziz Christopher” olarak Hiristiyanlığa katılıyorlardı. Ne var ki Thot-Hermes’in, Mısır bilgeliğinin simgesi Hermes Trimegistos” olarak Kilise dışı kalmış olması oldukça ilginçtir.

İslam’da Hermes Trimegistos, İdris Peygamber olarak insanlaştırılmıştır. İdris, Kur’an da dürüst bir peygamber olarak yer almaktadır. İslam’da da Hermes bir kültür kahramanı olarak ele alınmış ve tüm sanat ve bilimleri icat ettiğine inanılmıştır.

Rönesans’ın en belirgin özellikleri, insanın potansiyellerinin sonsuz olduğu inancı ve insanın her şeyin ölçüsü olduğu görüşüdür. İlginç olan Rönesans’ın bu düşünceleri Hermetik geleneklerden almış olmasıdır. XV. yy. başlarında, İtalyan sanat ve bilim adamları, canlandırmaya çalıştıkları eski bilgelikte Hermetik metinlerin ne denli ağırlıklı bir yeri olduğunu artık öğrenmişlerdi. Asklepius çoktandır biliniyor ve okunuyordu; Hermetik Metinler Arapçadan Latinceye çevriliyordu.
XV. yy. sonlarında ünlü düşünür ve gizemci Pico della Mirandola, neo-Platoncu düşünce ve Hermetik gelenekler ile Kabalayı birleştirdi. Önceden beri ilişkili olan Yahudi Gelenekleri ile Mısır Geleneklerinin yeniden birleştirilmesi çabasını aynı yüzyılda Campanella da sürdürdü. Hıristiyanlığın katı kurallarla dolu evrenini aşmakta yaratıcı Rönesans düşünürleri için Mısır ve Hermetizm’den başka alternatif yoktu.
Yalnızca 1471 ile 1641 yılları arasında Ficino’nun Hermetika çevirileri yirmi beş, Patritius’un çevirileri altı basım yaptı. Asklepius tam kırk kez yayınlandı. Stapulansis’in Asklepius yorumları on bir basıma ulaştı. 1400 ile 1700 yılları arasında Batılı gezginler tarafından Mısır’ı anlatan ikiyüzelli kitap yayınlandı. Yine aynı yüzyılda Hermesçiliğe ve Mısır’a beslenen ilgi kuşkusuz Rönesans kültürünün en saygı duyulması gereken yönüydü. Hermesçiliğin o dönemde verdiği en büyük ürün, bilimin ve araştırma özgürlüğünün öncüsü Giordano Bruno kişiliğinde ortaya çıktı. Bruno, kendinden öncekilerden ve çağdaşlarının tümünden daha ileri gitmiş olması bakımından olağanüstüdür. Tüm çabalarına karşın Bruno’dan önceki Hermesçiler, Hıristiyanlık tarafından çizilen sınırlar içinde kalarak, Mısır düşüncesini İncil’de yer alan bilgilerden daha yukarı taşıyamamışlardır. Oysa Bruno, Mısır bilgeliğine ulaşabilmek uğruna, yalnızca Hıristiyanlığın değil, Yahudiliğin bile ötesine geçmeye cesaret etmiş, üstelik bu çabanın hem entellektüel, hem de siyasal açıdan gerekliliğini vurgulamıştır. Bruno, Hermesçiliği katıksız Mısırlılığa döndürmeye çabalamıştır, onun için Hermesçi Mısır inançları aslında gerçek dinin ta kendisidir. Hıristiyanlığın sınırlarını aşan Bruno, engizisyon tarafından yakılarak öldürülmüştür.

Mısır tutkusu yalnızca Katolik ülkeler ile sınırlı değildi. Protestanlar da Mısır ve Hermesçilik ile ilgilendiler. XVII. yy. da Almanya, Fransa ve İngiltere’de ortaya çıkan “Gülhaççılar” bir tür “Gerçek Din” kavramını geliştirirken Hermesçiliği temel aldılar. Gülhaççılar, toplumun gerçek bilgeliğe ulaşmış seçkin bir aydınlar grubu tarafından yönetilmesi gerekliliğini savunuyorlardı. Böylece Mısır rahiplerinden Pyhtagorasçı kardeşlik topluluklarına, oradan da Platon Akademisine uzanan ezoterik zinciri izlemiş oluyorlardı.

XVII. yy. da Aydınlanma akımının önemli kişilerini bünyesinde barındıran Masonların ilgi odağı da Mısır oldu. Masonluğun tarihi, özellikle XVII: yy. da yeniden örgütlenme öncesi dönem oldukça karanlıktadır. Masonluk başlangıçta, Ortaçağ Avrupa’sında katedraller ve diğer önemli yapılarda çalışan duvarcıların oluşturduğu kapalı örgütlerdi. Reform ve Din Savaşlarından sonra İngiliz Adalarında yaşamayı sürdüren örgüt, “soylu ve burjuva” üyelerin girişiyle farklı bir niteliğe kavuştu ve “Spekülatif Masonluk” oluştu. Ne var ki, Masonlar XVII yy. öncesindeki bu yeni örgütlenmeden önce de Mısır’a ilgi duyuyorlardı. Örneğin, bir çok eski el yazmasında Masonluğu Euclide’in Mısır’da kurduğu kayıtlıdır. Masonlar için, mimarlıkla eşdeğer olarak görülen ve büyük önem taşıyan geometri bilimi, Nil’in taşmasıyla sınır işaretleri kaybolduktan sonra tarlaları ölçmek için Mısırlılar tarafından icad edilmişti.

Rönesans dönemi Hermesçileri ile Gülhaççılar artasında nasıl bir bağlantı varsa, benzer bir bağlantı da Gülhaççılar ile Masonlar arasında da bulunuyordu. Bunun kanıtı olarak, bir Gülhaççı olan Elias Ashmole’un aynı zamanda Mason olduğunun bilinmesidir. Ayrıca, Gülhaççılar ile Masonlar arasında bazı Hermetik ilke ve düşünce benzerlikleri de vardı. Her iki örgüt de, evreni simgelemek için Süleyman tapınağı ve Piramitler gibi yapıların ölçü ve oranlarını kullanarak daha iyi, daha barışçı ve daha hoş görülü bir dünya yaratacak olan bir Aydınlanmışlar Grubu oluşturma arzusundaydılar.

Hermesçilik, XVII. yy. dan beri Gülhaççılığı, XVIII. yy.dan beri de Masonluğun Simgesel Ritüellerini etkilemeye devam etmektedir. XIX. yy. sonlarına doğru ortaya çıkan Martinizm, Teozofi (Theosophy), Gizlici Canlanma (the Occult Revival), Altın Şafak Hermetik Tarikatı (the Hermetic Order of Golden Dawn) gibi etkin ezoterik akımların arkasındaki itici güç yine Hermesçiliktir. Bu sayılan akımlar da XX. yy. da bir tür “Pagan Rönesansı” nın doğmasına yol açmışlardır. Ünlü psikolog C.G. JUNG’ un insan ruhunun derinliklerini inceleyen yapıtlarının da, içerdikleri simya simgeleri ve arketiplerle Hermetik özellikler taşıdıkları kabul edilmektedir.

Hermetik Öğreti :

Hermetizm, üzerinde başlı başına bir kitap yazılabilecek kadar geniş bir konudur. Bu yazıda yalnızca bazı öğretisel özelliklerine kısaca değinmekle yetinilecektir.

O Madde, karanlık ile özdeştir. Işık ise ruhtur; aydınlık ruhtadır. Yer yüzündeki yaşam, ruhun madde ile savaşından oluşan bir sınav evresidir. Eğer ruh maddeye yenilerek bu sınavı kazanamayacak olursa, karanlığa tutsak düşer ve varlığını yitirir. Sınavı kazanan ruh ise göğe yükselir ve ölümsüzlüğe ulaşır.

O Ruhları ölümsüzlüğe götüren, dünya sınavında, buyrultularına dayanarak, güçlerini kullanarak, acı çekerek, elde ettikleri bilinçtir. Buna kavuşmak için, yükselmeyi istemek gerekir.

O Düşüncelerden hiç biri Tanrı’yı resimlendiremez. Tanrı, hiçbir dil ile tanımlanamaz ve betimlenemez. Cisimle ilgisi olmayan, biçimi üzerinde her türlü düşüncenin geçersiz olduğu bir kavram duygularımızla da aydınlanamaz. Sonsuz olan zaman gibi kısa bir ölçüye gelmez.

O Nitelenmesi olanaksız Tanrı, seçtiği kullarından kimilerine, kendi yüce olgunluğundan bir takım görüntülere erişebilmeleri için, doğal olanakların üstüne çıkma yeteneğini verebilir. Fakat bu seçkin kişiler, gördüklerini halk dili ile tanımlayacak sözcük bulamazlar. Nedenlerin nedeni her zaman saklıdır.

O İnsan ruhunun derinliklerinde taze bir biçimde bulunan niteliklerin ortaya çıkabilmesi için, insanın üstün düzeyde bir eğitim görmesi gereklidir. Sürekli bir çabayla ve buyrultunun kullanılmasıyla, insan evrenin potansiyel güçleri ile ilişki kurabilir. İnsanın uğraşıyla elde edebileceği başarının sonu yoktur. Yılmayan bir uğraşı sonucunda insan, tanrısallığa bile erişebilir.

O Ateşe, suya, toprağa karşı dayanıklılık gösterebilen insan, öz varlığına da egemen olabilmelidir. Ruh ve bilgi evreninin yüce aşamalarına ulaşmayı öngören insan, duygularının gölgelemelerini ve şaşırtmalarını aşmayı bilmeli, maddenin tutsaklığına düşmekten kendini koruyabilmelidir.

Hermetizm’in bu genel öğretisi, karmaşık simgeler ve astrolojik allegorilerle anlatılır. Öğretinin kökeninde, çağın çok tanrıcı (politeist) ortamı içinde bir tek tanrıcı (monoteist) görüş belirir. Ancak bu tek tanrıcı görüş, aynı anda kamu tanrıcı ya da doğa tanrıcı (panteist) bir nitelik de taşır.

İnsanın her yönden olgunlaşıp yetkinleşmesi yoluyla Tanrı’ya yaklaşabileceği inancı, diğer tüm gizemci (mistik) öğretilerden önce Hermetizm’de yer almıştır. Hermetizm öğretisinin temel öğelerinden biri olan “ışık-karanlık diyalektiği” de çağlar boyunca bir çok din ve inanç sistemi için de bir esinleme kaynağı olmuştur.

Hermes, “Hiddet tutkusu (Öfke) insanlar tarafından yaratılmış, dünyevi tanrılarla alışmış bir durumdur” diyor. Bu teori, yani heykellerin daimonlar (cinler) içerdiği inancı daha sonra Hıristiyanlar tarafından da benimsenmiştir.

Politeizme ait bu düşüncelerin yanı sıra panteist fikirler de söz konusudur: Nitekim “Ben ne isem sen de o’sun”, “Benim yaptığım her şey sensin, benim söylediğim her şey sensin”, “Ben seni biliyorum, sen de beni biliyorsun. Ben, senim, sen de bensin” sözlerini okuduğumuz zaman sanki elimizde Hintli bir filozofun kitabı vardır. Benzer düşünceleri Hıristiyan Mistisizminde de buluruz.

Asketik Prensip (zühd) :

Hermes, “kendini seven kişi bedeninden nefret etmelidir” demekte, ancak başka bir yerde de evlenmenin gerekliliğinden söz etmektedir. Hermes, sık sık tanrının oğlundan söz eder. Hermetik öğreti ile Hıristiyanlık arasındaki benzerlikleri yüzeysel bulan bilim adamları varsa da, bu gün İsa’nın Tanrının oğlu olduğuna dair Hıristiyan öğretisini Eski Mısır’a geri götürenler de vardır. Hermes’e göre , tanrı’nın oğlu bazen Nus’tan türemiş olan “Logos” , bazen de bir insandır. Ancak o bildiğimiz bir insan değil “ebedi (aenian)” bir insandır. Çünkü o tıpkı babası gibidir. Bu Nus’un cinsiyet aspektinin oluşu anlaşılması zor da olsa, onu biseksüel yapmaktadır. Bazen de Platon’da olduğu gibi, tanrının oğlu “her şeyi hisseden evren” dir. Hermes, güneşi açıkça tanrının oğlu olarak nitelendirmiyor, bunun yerine ikinci bir tanrı olarak anıyor.
Kötülük : Hermes’in kötülük ile ilgili görüşleri de çeşitlidir: Bir taraftan “ruhun her kötülüğü sefahattan kaynaklanır” demekte, diğer taraftan başka bir yerde de “beden, kötülüğün kaynağı” olarak gösterilmektedir. Yine Hermes’e göre “bedeni sevmek ölüm sebebidir”. Bir başka yerde de “iyilik” ve “tutku” bir birinin zıddıymış gibi gösterilmektedir. Hermes, “tutku” tıpkı “demirin üstündeki pas gibidir” yani onun parlaklığını, gerçek yüzünü örter, demektedir. Bütün bunlar belki de sonuçta aynı noktada kesişmektedir: Kötü düşünceler “daimon” (cin veya Aselepsiyus’da yazıldığı gibi “kara melekler”Wink tarafından insanlara musallat edilmektedir. Bu düşünce Yunanistan’dan daha çok İran’ı akla getirmektedir. Hermes’e göre kötülük her ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın tanrı tarafından yaratılmamıştır. Kötülük sadece dünya’ya aittir. Kötülüğü bütün cosmos’a (evren) maletmek küfür olur, Tanrı’ya saygısızlıktır. Yine Hermes’e göre tanrıya inanan insan kötülüğü iyiliğe dönüştürmeye muktedirdir.
Forum: Din
Yorum Yorum Yok
Yazar: Zekai
Sümer Dini ve Tanrıları

Sümer Dini:

İ.Ö. IV. binyılda Aşağı Mezapotamya'da yaşayan halkların inançları. Sümer dünyası XIX. yüzyılda keşfedilinceye inanç alanının temel bilgilerinde bir hayli değişiklikler olmuştur. Türkistan bozkırlarından Dicle'yle Fırat deltasına inen bu çok becerikli ve bilgili ulus, bölgelerinin kuzeyinde yaşayan Akad'larıda etkileyerek, olağan üstü bir uygarlık geliştirmiştir.


Sumer dini çoktanrılı bir dindi. Dünyada, evrende, doğada görülen, hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı. Tanrılar insan görünümünde, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı. İnsanlar gibi, onlann da çocuklan ve eşlerinden oluşan aileleri bulunuyordu. Bu aileler kral gibi bir Baştanrı altında toplanmışlardı. Tanrılar da insanlar gibi sever, üzülür, kızar, kıskanır, kavga eder, kötülük yapar, hastalanır, hatta yaralanabilirlerdi. Yer, Gök, Hava, Su Tanrılan yaratıcı, diğerleri yönetici ve koruyucu Tanrılardı.

Her şehrin bir koruyucu Tanrısı vardı. O Tanrı, şehrinin iyi yaşam sürmesinden sorumlu idi. Onun gücü, şehrinin iyi veya fena olduğuna göre değişirdi. Bunlara aym zamanda diğer şehirlerde de tapılırdı. Bu şehir Tanrıları, evrenin yönetimini aralannda bölüşmüşlerdi. Tanrılara ait listelerde 1500 kadar Tanrı adı bulunması, Sumerlilerin ne kadar çok Tanrı yarattığını göstermektedir.

Tanrıları insan şeklinde algılamalan, Tanrıları şehirlerin dışında evren ve doğa Tanrısı olarak geliştirmeleri ve onlan uyumlu bir sistem içine almalan, Sumerlilerin önemli ruhsal başanları olarak kabul edilmektedir. Tanrılar yalnız evrende değil, insanlarm yaşamına da girerler. Örneğin, yorulmak bilmeden gezen Güneş Tanrısı Utu, her şeyi görür, adaleti korur, insanlara yardım eder, ciğer falı bakanlann piridir. Bilgelik ve Su Tanrısı Enki, insanlann ve sihirbazlarm koruyucusudur. Venüs yıldızını simgeleyen Tanrıça İnanna, âşıklann ve savaşçılann koruyucusudur

Sumer'de Tanrılar istediklerini yapar; onlar, insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara, kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilir. Bu, kurban edilen hayvanlann karaciğerlerindeki işaretlere göre anlaşılır. Bu işaretlerin ne olduğu, neyi anlattığı, bu hususta yazılmış kataloglarda bulunur; rahipler ona göre onlan yorumlar. Ayrıca rüya ile de Tanrı istediğini bildirir. Tanrının yapılacak bir işi uygun görüp görmediğini anlamak isteyen; mabede gider, kurban keser, dua eder ve uykuya yatar. Gördüğü rüyanın olumlu veya olumsuz olduğunu da ancak rahip yorumlar.

Sumerliler, bu Tanrılar dünyası üzerine pek çok efsane geliştirmişler; şiirler yazmış, ilahiler bestelemiş, törenler düzenlemiş ve bütün bunlan yazıya geçirerek zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamışlardır. Onlann kurduklan çokTanrılı din, yavaş yavaş tektanrıya dönüşerek, bugünkü dinlerin temelini oluşturnuştur. Fakat bu arada diğer Tanrılar da tamamıyla yok olmayarak bu dinlerde melekler, şeytanlar, cinler olarak varlıklarını korumaktadır.


Patesi ya da Ensi adını verdikleri rahip-krallarla yönetiliyorlardı. Bugün için onlardan daha öncesi bulunmadığına ve bilinmediğine göre, keşfedildikleri tarihe kadar başka uluslara maledilen birçok uygarsal ve inançsal buluşların onların ürünü olduğu kabul edilmektedir. Onlardan kalan Gılgamış Destanı'yla Enuma Eliş(Gökyüzünde) adlı yaratılış efsanesi, başka uluslara maledilen birçok inançların Sümer kaynaklı olduklarını kesin olarak meydana çıkarmıştır. Örneğin artık bilinmektedir ki Yahudilerin sanılan Tufan tasarımı onlarındır, Suriyelilerin Adonis'e dönüştürdükleri Babillilerin Tammuz'u onalrın Dumu-zid'idir, Samilerin Anu ve daha sonra Yunanlıların Uranus'a dönüştürdükleri tanrıların babası onların An'ıdır, Akdeniz'in ünlü Kybelesi onların Ki (Toprak ana)'sidir, Samilerin ilkin İştar ve Asarte'ye dönüştürdükleri onların İnanna'sıdır. Samilerin Sin'i onların Nanna (Ay-tanrıWink ve Şamaş'ı onların Utu(Güneş-tanrıWink'sudur Samilerin Ea'sı onların Enkisi'dir. Yunanlıların Hades'i onların Kur(Ölüler ülkesi)'u ve Elysion'u onların Dilmun(Cennet)'udur, Yunanlıların Persephone'si onların Ereşkigal'idir, Yunanlıların ünlü yedi bilge'si Mezapotamya'nın en eski yedi kentine uygarlığı getiren Sümer bilgeleridir. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Sümer uzmanlarından N.K. Sandars şöyle demektedir: "Gılgamış, elbette bir İskender, bir Odysseus, bir Herakles, bir Samson, bir Dermot ya da Gawain değildir. Ama Gılgamış'ın öyküsü anlatılmamış olsaydı bu kahramanların hiçbiri şimdiki ölçüde hatırlanmazdı." Çünkü çeşitli tasarımların ortaya koyduğu bu kahramanlar Sümer'li Gılgamış'tan pek çok şey almışlardır. Sandars'ın da belirttiği gibi örneğin "ortaçağın İskender'inde Gılgamış'ın birçok özelliğini bulabiliriz". Dermot'la dövüşen vahşi adam, Gılgamış'la dövüşen Enkidu'nun tıpkısı denilebilir. Birçok tanrıları Anadolu'ya maleden Halikarnas Balıkçısı(Cevat Şakir KabaağaçlıWink bile "Büyük ana tanrıçanın sevgilisi Attis'in menşeini bulmak için Sümer'lere gitmeli"(Anadolu Tanrıları, İstanbul 1962, s. 89) der ve onu Sümer'lerin Dumu-zid'ine bağlar.

Samiler, Mezapotamya'yı istila edince Sümer tanrılarını benimsemişler, ne var ki onların adlarını ve özelliklerin çoğunu değiştirmişlerdir. Kaldı ki Mezapotamya'nın çeşitli kentlerinde de ortak tanrılar aynı adla anılmazlardı. Ayrıca, her kentin koruyucu özel bir tanrısı da vardı. Kimi kaynaklarda bu adlar birbirlerine karıştırılmış ve Sümer tanrıları çoğunlukla Sami dilindeki adlarıyla tanıtılmıştır.

Sümer tanrılarının adlarını yeniden düzenleyen Prof. Kramer'e göre önce su vardı. Tanrı An (Gök. An-sar: Tüm gök)'la tanrı Ki(Toprak. Ki-sar: Tüm dünya) bu sudan doğdular. Onların birleşmesinden Enlil(Hava) meydana geldi, gökle toprağın arasını doldurdu. Enlil, karanlık göğü aydınlatmak için Nanya (Ay)'yı yarattı. Nanna da Utu (GüneşWink'yla İnanna (Aşk ve savaşWink'yı yarattı. Samilerde bu tanrılar Sin (Nanna), Şamaş(Utu) ve İştar(İnanna) adlarıyla anılırlar. Enlil ilkin An (Samilerde Anu)'ın buyrukalrını yerine getiriyordu, sonra dünyayı Ki'nin elinden alarak yönetmeye başladı, daha sonrada An'ın yerine geçti ve bütün evrenin egemeni oldu, aynı zamanda Nippur kentinin koruyucusuydu.

An'la Ki'den doğan bir başka tanrıda tatlı suların ve bilgeliğin tanrısı Enki (Samilerde Ea. Prof. Kramer "An'ın çocuğu olduğu söylenebilir" demekle yetiniyor, Enuma Eliş'de ileri sürülen bu doğumu kesin bulmuyor)'dir, sanatı koruyor ve derinde yaşıyordu. Enlil toprağın egemenliğini eline geçirdiği sırada İnanna'nın ablası gök-tanrılaçalardan Ereşkigal'i Kur(Yeraltı ülkesi)'a kaçırmıştı. Bu yeraltı ülkesinde Annunaki (yargıçık yapan ve An'ı soyundan gelen yeraltı tanrılarıWink'ler vardı, ülkenin kapısını Neti(Samilerde Nedu) bekliyordu. Gılgamış Destanı'nda bunlardan başka şu tanrıların adları anılmaktadır: Adad (Fırtına yağmur tanrısıWink, Antum (An'ın karısıWink, Absu (Tanrıları meydana getiren su), Aruru (Yaratıcı tanrıça. Endiku'yu kilden yarattıWink, Aya (Utu'nun şafağı ve gelini), Belit-Şeri (Yeraltı yargıçlarının zabıt katibi), Dilmun (Cennet. Sadece tanrılar gidebiliyor, bir de tufan'dan kurtulup ölümsüzleştirilen Utnapiştim ya da başka bir anlatımdaki adıyla Ziusudra orada yaşıyor), Dumuzi (Ya da Dumu-zid. Samilerde Tammuz ya da Temmu. Verimlilik tanrısı. Çoban demek. İnanna'nın da kocasıWink, Endukugga ve Nindukugga (Yeraltı tanrı ve tanrıçası. Enlil'in ana-babasıWink, Enkidu (Aruru'nun yarattığı yabanıl yaratık. Daha sonra hayvanların koruyucu tanrısı oluyor), Enugi (Sulama tanrısıWink, Haniş (Kötü havayı haber veren göksel varlık), Humbaba ya da Huvava (Sedir ormanı bekçisi canava, Anadolu'lu bir tanrı olduğu sanılıyor), İgigi (Gök tanrılarının ortak adıWink, İnsan-akrep (Tanrıların karşıtı. Su tarafından tanrılarla savaşmak için birçokları yaratılmış. Güneşin battığı yerde nöbetçi), İrkalla ( Ereşkigalin bir başka adıWink, İşullana (An'ın bahçivanı. Aşkına karşılık vermediğinden ötürü İnanna tarafından köstebeğe dönüştürüldüWink, Lugabanda (Çoban-tanrı. Aynı zamanda kral. Gılgamış'ın babası ya da koruyucusu), Mammetum (Alınyazısı-tanrısıWink, Namtar (Uğursuzluk şeytanı, hastalık getirici. Yeraltı ülkesinin başpapazıWink, Nergal (Yeraltı tanrı.Ereşkigal'in kocasıWink, Ningal (Ay tanrısının karısı, güneşin annesi), Ningirsu (Ninurta'nın eski adı. Verimlilik tanrısıWink, Nirnurta (Ningirsu'nun yeni adı. Savaş ve bereket tanrısıWink, Gizzida ya da Ningizzida (Bereket tanrısı. Hayat ağacının efendisi olarak niteleniyor. Büyü de yapıyor. Daha sonra Dumu-zid'le birlikte göğün kapısını bekliyor), Ninhursag (Ana tanrıça. Ki'nin başka adı. Enki'nin karısıWink,Ninki (Ninhursag ya da Ki'nin bir başka adı olduğu sanılıyor. Destanda Enlil'in annesi), Ninsun( Bilgelik tanrıçası. Lugulbanda'nın karısı ve Gılgamış'ın annesi), Nisaba (Tahıl-tanrıça), Puzur-Amurri (Utnapiştim'in dümencisi), Samukan (Sığırların tanrısıWink, Siduri ya da Sabit (Şarap yapımcı kadın. İnanna'nın bir başka adı olabileceği öne sürülüyor), Silili (Göksel kırsak, göksel aygırın da annesi), Şullat (kötü hava habercisi. Haniş'in bir başka biçimi) Şulpay (Şölen yöneticisi tanrısıWink Ubara-Tutu (Utnapiştim'in babası, mitolojik kral), Utnapiştim (Sümerlilerin Ziusudra'sına Samilerin verdiği ad. Ünlü tufan kahramanıWink, Urşanabi (Utnapiştimin'in kayıkçısı. Dilmun'a gitmek için ölümcül suları hergün geçiyor), Yedi bilge (Yedi kente uygarlık getiren getiren Sümer bilgeleri)

Tanrılar ve Tanrıçalar:
Ab-zu: Yeraltı tanrısı. Apsu(ya da Absu)'da denir. İlk insanlar, yaşamın sarmal gelişimini mevsimlerde izlemişler, doğum-ölüm döngüsünü yeraltı sularına bağlamışlardır. Yeraltı suları, ilkbaharda bütün doğaya canlılık verirler, yazın göklere doğru yükselirler, sonbaharda yağmurlarla yeniden insanın yaşadığı toprağa düşerler, kışın da toprağın altındaki yerlerine dönerler. Bu döngü her yıl böylece tekrarlanır. Su mevsimi gelince, her yl doğayı yeniden canlandırır. Bu yüzden Ab-zu, canlandırıcı bir tanrıdır.
Akrep İnsanlar: Akrep insanlar ülkesi. Tufan varsayımının ilk biçimi Sümerler'in Gılgamış öyküsünde anlatılır. Tufandan kurtularak ölümsüzlüğe kavuşan Utnapiştim'in oturduğu yer, Akrep ülkesini aştıktan sonra varılan yerdir. Gılgamış, ölümsüzlüğe ulaşmanın çaresini öğrenmek için büyük dedesi Utnapiştim'e gitmek için bu ülkeden geçer.
An: Gök-tanrı. Anum da denir. Savaş tanrısı İştar'ın kocasıdır. Yunanlıların Zeus'uyla eşdeğerlidir, tanrılar tanrısıdır. Sümer inançlarında Enlil(toprak) vr Enki(okyanus) ya da Ea'yla birlikte büyük tanrılar üçlüsünü kurarlar.
Anşar: Gökyüzü tanrısı. Yeryüzü tanrısı tanrısı Kişar'la birlikte dişi yılan Lakamu'yla erkek yılan Lakmu'nun çocuklarıdır.
Annunaki'ler: (Sümer) İkinci derece tanrılar. Bunlar baştanrı Marduk'tan kendilerine bir hizmetçi vermesini istemişler, o da insanı yaratmış.
Arallu: Cehennem ülkesi. Sümer inançlarına göre, cehennem ülkesini yöneten önce tanrıça Ereşkigal'miş, sonra çok güçlü bir tanrı olan Nergal onunla evlenerek cehennem ülkesinin kralı olmuş.
Aruru: Sümer tanrıçası. Sümerlerin ünlü Gılgamış destanında adı geçen, A-Ru-Ru biçiminde de yazılıyor. Uruk kentinin genç kızları, nişanlılarını sabahtan akşama kadar çalıştıran kral Gılgamış'ı ona şikayet ederler. O da Gılgamış'ı başka konularda oyalasın diye Enkidu'yu yaratır.
Boğa: Bolluk ve güçlülük simgesi. Hayvan tapımının en önemli tanrılık hayvanlarından biri olan boğa'ya ilkin Sümer inanaçlarında rastlamakla birlikte boğanın kutsallığı inancının hemen bütün ilkel inançlarda yer aldığı görülür. Bütün mitolojilerde boğa, dölleme ve kuvvet olarak erkek gücünü simgeler. Sümerlerde boğa, erkek insan başlı olarak tasarımlanmıştır. Boğa tapımı, bütün sami dinlerinde süregelerek Antikçağ Yunan ve Roma inançlarına kadar gelmiştir. Boğa eski Yunan'da Zeus'ün, Roma'da Jüpiter'in simgesidir.
Ea: Su-tanrı. Enki adıylada anılır. Sümer-Akad inançlarında evrenin ana öğesi su'dur. Daha açık bir deyişle Sümer evreni gök (An), toprak (Enlil)ve su (Enki) olmak üzere üçe ayırmakla beraber bunların temel ve tümünün yaratıcı öğesi olarak su'ya tapmışlardır. Bu bakımdan, Ea büyük yaratıcı tanrıdır, göğü ve toprağı o yaratnıştır, aynı zamanda tüm bilgeliktir ve bundan ötürüde büyüsel etkiler onun yardımıyla elde edilir, yaşam kaynağı olduğundan ötürü bolluğuda simgeler. Sümer tapınaklarında Ea'nın kendisi olarak bir kap içinde kutsal su bulundurulurdu, bu sudan içen hastaların iyileşeceğine ve güçsüzlerin güçleneceğine inanılırdı. Tapınak rahipleri de balık biçiminde giysiler giyerlerdi. Hıritiyanların İsa'ya tasarladıkları balık niteliğinin de kaynağı Sümerlerin bu inancı olsa gerektir. Sümer inançlarında Ea'dan önce, bir su ilkesi olan Ab-zu(ya da Ab-su) inancı alır.

Enkidu: Gılgamış'ın arkadışı. Engidu biçimindede yazılmaktadır. Kimi incelemeciler onun bir insan olmadığını, belki de bir aslan olduğunu ileri sürmektedirler.(Örneğin, Bkz. Challaye, Dinler Tarihi, İstanbul 1960, s. 116). Vücudu kıllarla kaplı, çok bilgeli bir varlıkmış. Bir başka anlatıma göre de kralı olduğu kenti kalkındırmak isteyen Gılgamış, ülkesinin bütün erkeklerini işe koşarmış. Kadınlar kocalarını, genç kızlar nişanlılarını göremez olmuşlar. Bu yüzden kralı, tanrı Aruru'ya şikayet etmişler. Kadınları haklı bulan tanrı da krala bir arkadaş yaratarak onu başka serüvenlere yöneltmek istemiş ve tanrı Anum'a benzeyen toprak vücutlu, çok iri ve vahşi Enkidu'yu yaratmış. Bu yaratık Gılgamış'ın yaşamında büyük çapta etken olanlardan biridir ve sonunda da onun uğrunda ölür. Öyküye göre tanrıça İştar, krala aşık olmuş. Ama onun bütün sevgililerini öldürdüğünü bilen Gılgamış, tanrıçaya yüz vermemiş. İştar da ondan öç almak için üstüne azgın bir boğayı saldırtmış. Gılgamış ancak Enkidu'nun yardımıyla boğayı altedebilmiş. Buna çok kızan İştar da Enkidu'nun canını almış. Enkidu'nun ölümü, Gılgamış'ın ölümden korkup ölümsüzlüğü aramasının nedenidir. Bir başka anlatıma göre de Gılgamış, ölüler ükesinde arkadaşıyla görüşür. Enkidu'nun ona ölümün ne denli kötü olduğunu anlatması, Gılgamış destanı'nın en şiirli bölümüdür.
Enlil: Yeryüzü-tanrı. Bel ya da Belum adıyla da anılır. Baal'le birlikte bütün bu adlar, Mezapotamya'nın en büyük tanrısını dile getiren tanrı anlamındadır. Enlil, tanrı Anum'un oğluydu, zamanla babasının yerine geçerek baştanrı yerine yükseldi. Yeryüzüne hakim olan, onu yöneten odur. Sümer inançlarında bir tufan meydana getirerek insanları cezalandıran da odur. Atmosfer güçlerini de o yönetir; şimşekler fırtınalar, onun buyruğundadır. Karısı Ninlil ya da Belit'le birlikte Elam dağlarında oturur. Nippur sunağı ona adanmıştır. Özellikle sümerler en çok onu saymışlar ve en çok ondan korkmuşlar. Ne var ki Mezapotamya'nın çok uzun tarihinde tanrılar zamanla yer değiştirmekte, oğullar babalarının yerini almaktadır. Belli bir zamanda hangi tanrı sayılıyorsa, bütün tanrıların onun tarafından yaratıldığına inanılmaktadır.
Ereşkigal: Yeraltı ülkesi tanrıçası. Yeraltı ülkesi tanrısı Nergal'in karısıdır. Sümer inançlarına göre, ilkin cehennemi (Arallu) tek başına Ereşkigal yönetirmiş, tanrıların bir şölenine çağrılınca cehennemden ayrılmadığı için kendi yerine bir temsilci göndermiş, bütün tanrılar bu temsilciyi ayağa kalkıp selamlamışlar, sadece tanrı Nergal yerinden kıpırdamamış, bunu duyan ve çok kızan Ereşkigal, tanrı Nergal'i yakalatıp cehenneme getirmiş, ama Nergal, cehennemin için altüst ederek Ereşkigal'i tahtından indirmiş, cehennemin kralı olmuş ve Ereşkigal'le evlenmiş.
Kingu: Devler ve canavarlar ordusunun komutanı. Torunlarına kızan Tiamat, devlerden ve canavarlardan bir ordu kurarak tanrılara saldırır, bu ordunun başına getirdiği korkunç dev Kingu'ya kaderin iplerini verir. Tanrılarda kendilerini savunmak için tanrı Marduk'u başkomutan yaparlar. Marduk devleri yakalayıp cehenneme gönderir, kaderin iplerini de Kingu'dan alarak kendi boynuna takar. Marduk'un büyük ve evrensel eğemenliği böylece başlar.
Kişar: Yeryüzü tanrı. Ünlü Sümer tanrıları Anum, Enlil ve Ea, onun gökyüzü-tanrı Anşar'la birleşmesinden doğmuş ya da oluşmuştur. Kişar dişi, Anşar erkektir.
Lakmu: Erkek-yılan. Dişi-yılan Lakamu'yle birlikte dünyaya gelmiş. Sümerlerin yaratılış tasarımlarını anlatan Enuma Eliş (Gökyüzünde) adlı yapıta göre (bu yapıtın İ.Ö. VII. yüzyılda yazıldığı sanılıyor) bu iki yılan Apsu'yla Tiamat'ın birleşmesinden olmuşlar. Bu iki yılanın birleşmesinden de Aşar ile Kişar dünyaya gelmiş. Yeryüzüyle gökyüzü böylece oluşmuş.
Lilitu[Resim: Teeth_Smiley.gif]işi gece demonu. Rüzgarla gelen felaketler, hastalıklar, veba ve ölümden sorumlu görülmekle birlikte, belkide daha fazla insanların cinsel yaşamlarına müdahalede uzmanlaştıklarına inanılır.

Moummou: Sonsuzuk-tanrı. Kimi metinlerde Apsu'yla Tiamat'ın oğlu, kimi metinlerde de Apsu'nun veziri olarak gösterilmektedir. Mummu biçiminde de yazılıyor.
Nana: Ana-tanrıça Kybele'nin adlarından biri. Nina ve İnnina da denir. Akad'lar kendi dillerinde onu aynı anlamda İştar sözcüğüyle çevirmişlerdir. Ana ve Anna sözcükleri de bu kökten türemedir. Mezapotamya mitolojisinde Nane adıyla tanrı Enzu'nun ve kimi yerde de tanrı An'ın kızı olarak gösterilir, aşk ve savaş tanrıçası sayılır. İ.Ö. V.I. yüzyılda Babil'de Annumitu adıyla anılmıştır.


Ningirsu: Savaş-tanrı. Urningirsu da denir. Tanrı Enlil'in oğludur. Anu'nun kızı olan tanrıça Bo'yla evlidir. Tanrıça Bo, tanrıça İştar'dan önce Lagaş bölgesinin toprak-ana'sıydı. Savaş tanrının yirmi dört çeşit silahı varmış ki bunlardan herbiri bir devi simgelermiş. Ningirsu'nun annesi de Ninlil adını taşır ki Enlil'in karısıdır.
Ninhur Sag: Kış bölgesi tanrıçası. İ.Ö.III. b.nyılda tapılmıştır. Ninlil ile kardeş çocuklarıdır.
Ninlil: Tanrı Enlil'in karısı. Nirginsu'nunda annesidir.
Pazuzu: Ateş-peri. Kuş ayaklı, kanatlı ve insan ellidir. Hastalıkları iyi ettiğine inanılır. Hastaların boynuna onun resmini taşıyan muskalar asılırmış. İkircikli özelliği olarak güneydoğudan estirdiği rüzgarlarla vebayıda beraberinde getirdiğine inanılan demon.
Sin: Ay-tanrı. Sümerlilerin en büyük kozmik tanrısıdır. Güneş-tanrı Şamaş'la yıldız-tanrı İştarın babasıdır. Evren-tanrı Enlil'le evren-tanrıça Ninhil'in oğludur. Akad'lar, eski Araplar ve Hitit'lerce tapılmıştır. Tevrat'ta da onun sözü edilir ve peygamber İbrahim'in çıktığı kent olan Ur'da onun egemen olduğu anlatılır. Sin, Sümer inançlarında birinci büyük tanrı üçlüsündendir. Kimi incelemeceiler bunu Mezapotamya'ya göçeden Sami ulusların etkisiyle bağlarlar.
Şullat: Fırtına ve kötü hava habercisi tanrıça.
Tiamat: Tuzlu su-tanrıçası. Tatlı su-tanrı Apsu (ya da Ab-zu)'yla birlikte evrenin ilk varlıklarıdır. Sümer'lerin Enuma Eniş (Gökyüzünde) adlı yaratılış efsanelerinde evrenin bomboş olduğu bir ön zamanda bu iki varlığın bulunduğu belirtir. Evren, bütün tanrılar ve insanlar bu iki varlıktan, eşdeyişle su'dan meydana gelmiştir. Tatlı ve tuzlu suların birleşmesinden ilkin erkek yılan Lakmu (Lagma biçiminde de yazılıyor)'yla dişi yılan Lakamu (Lagama biçimindede yazılıyor) doğuyor.Bunların birleşmesinden de Anşar (Gök. An-sar biçiminde de yazılıyor) ve Kişar (Toprak. Ki-sar biçiminde de yazılıyor) meydana geliyor. Tanrılar ve insanlar işte bu gökle yerin birleşmesinden doğuyorlar.
Temmuz: Sümer'lerin Dumuzi'sinin Sami'lerdeki adı. Tamuz ve Tammuz biçimlerindede yazılır ve söylenir. Kaynağı Sümer tanrısı Dummuzi olan Temmuz giderek Anadolu'da Attis ve Adonis'e dönüşmüştür. Bütün bunlar bitkilerin ölen ve yeniden dirilen tanrısı'dırlar. Bu tasarım, doğanın sonbaharda ölüp ilkbaharda yeniden canlanışını simgeler. Bu tanrılarda doğa gibi, sonbaharda ölüp ilkbaharda yeniden dirilerek aşk ve bereket getirirler. Sonbaharda ölümleri aşk yüzündendir, kışı yeraltı ölüler ülkesinde geçirişleri aşk yüzündendir, ikbaharda yeryüzüne dönüşleri aşk yüzündendir. Sümerlerden Yunanlılara kadar çeşitli bölgelere ad değiştirerek süregelen bu temel efsanede aşk ve şehvet doğurganlığın, bereketin, bolluğun simgesi sayılmıştır. Doğal yılın en verimli ayı sayılan Temmuz ayı da adını burdan alır. Bu tanrının sevgili ya da karısı da Sümerlerde İanna ya da İnanas, Samilerde İştar ya da Aştart ya da Aştoret'tir. Kimi anlatımlarda yeraltı ülkesine giden Temmuz değil, Aştart'dır. Orada tutuklanmış, bu yüzdende yeryüzünde aşk ve bereket kalmamıştır. İnsanların ve hayvanların üremesi durmuş, bitkiler açmaz ve tohum vermez olmuştur. Tanrılar bunu önlemek için kadınsı bir erkeği yeraltına göndererek Aştar'ın yeniden yeryüzüne dönmesini sağlamıştır. Akad anlatımlarındaysa İştar, genç kocası Temmuz'u aramak için yeraltı evrenine iner. Sümer anlatımlarında İnanna, yeraltı evlerinden çıkabilmek için, kocası Dumuzi'yi rehin bırakır. Ama bütün bu anlatımlarda tanrı ve tanrıçalar kış aylarını yeraltında, yaz aylarını yeryüzünde geçirirler; ölür ve yine dirilirler, ölmekle doğadaki canlılığa son verir ve dirilmekle doğayı canlandırırlar.

Utu: Güneş-tanrı. Ud ya da Ut da denir. Mezapotamya metinlerde Babbar, Asur ve Hitit metinlerinde Şamaş adıyla anılır. Adalet-tanrı Kittu ve hak-tanrı Meşarru onun çocuklarıdır. Sümer zincirinde ilkin var bulunan su'dan An(Gök) doğuyor, sonra Ki(Toprak) ve bunalrın birleşmesinden Enlil(Hava) doğuyor, işte Nana(Ay)-Utu, (GüneşWink-İnanna (Aşk ve savaşWink onun çocuklarıdır.

Utnapiştim: Sümer'lerin Nuh'u. Babil diliyle yazılan tabletlerde bu adla anılan tufan kahramanına Sümer'lerin Ziusudra dedikleri sonradan anlaşılmıştır. Utnapiştim'e Sümer'lerin

Nuh'u demekten daha iyisi Nuh'a Yahudilerin Ziusudra'sı demektir, çünkü bu öbüründen onbeş yüzyıl öncedir. Şurrupak kentinde kralmış, bilgeymiş ve rahipmiş. Adının sözcük anlamı "hayatı gören"dir. Ubara-Tutu'nun oğluymuş. Tufan'ı atlattıktan sonra ölümsüzlüğe kavuşan ve tanrılarca Dilmun(Cennet)'da yaşamasına izin verilen Utnapiştim aynı zamanda atası bulunduğu Gılgamış'a ünlü su baskınını şöle anlatır: İnsanlar çoğalıp gürültü yapmaya başlamışlar. Tanrıların gözüne uyku girmez olmuş. Bunun üzerine insanları yok etmeyi planlamışlar. Tanrı Ea "önceden verdiği sözü tutarak" bu karardan Utnapiştim'i haberdar etmiş ve bir gemi yapmasını sağlamış. Geminin yapımı bitince tufan patlamış. Öğlesine korkunç bir kasırga başlamışki "tanrılar bile korkularından göğün en yüksek katına kaçmışlar, orada sokak köpekleri gibi titreyerek duvar dibine sinmişler". Altı gün ve altı gün gece boyunca gök ve yer birbirine karışmış. Öyle ki " cennetin ve cehennemin tanrıları ağlayışıp durmuşlar". Yedinci gün başladığında tufan yatışmış, Utnapiştim'in gemisi de Nisir dağının tepesine oturmuş. Orada gemiden inip adak kurbanını kesmişler. "Tanrılar tatlı kokuyu alınca dağın başına sinekler gibi üşüşmüşler". Tufan'ın düzenleyen tanrı Enlil çok kızmış, tanrı Ea'ysa kendisinin haber veridiği yadsımış ve "bilge kral Utnapiştim olacakları düşünde görmüş" deyip işin içinden sıyrılmış. Çaresiz kalan tanrılar toplanmışlar ve Utnapiştim'le karısına ölümsüzlük bağışlayıp "çok uzakta" yaşaması için Dilmun'a yerleştirmişler. Bu yüzden Sümer'ler ona Uzaktaki de derler.
Forum: Din
Yorum Yorum Yok
Yazar: Zekai
Tüm Dostlara Canlara Merhaba
Forum: Merhaba
7 Yorum

Hoşgeldin, Ziyaretçi

Sitemizden yararlanabilmek için kayıt olmalısınız.

Forumda Ara

Forum İstatistikleri

Toplam Üyeler 17,078
Son Üye Josephflugs
Toplam Konular 55,036
Toplam Yorumlar 157,880

Kimler Çevrimiçi

Şu anda 303 aktif kullanıcı var. Bing, Google, Yandex
(0 Üye - 300 Ziyaretçi)

Son Yazılanlar

23 Nisan Ulusal Egemenlik...

Son Yorum: donanma44 22/04/2026, 21:28

Muharrem Orucu 2026

Son Yorum: donanma44 19/04/2026, 21:40

Mafya babası için Cemevi’...

Son Yorum: donanma44 19/04/2026, 18:58

Osmaniye MYK Mesleki Yete...

Son Yorum: donanma44 15/04/2026, 14:52

İskenderun MYK Belgesi

Son Yorum: donanma44 15/04/2026, 14:47

Zöhre Ana'nın İlk Mucizes...

Son Yorum: donanma44 10/04/2026, 12:23

Aleviler tarihsel mirasın...

Son Yorum: donanma44 05/04/2026, 21:06

Suriye'deki Alevi kadınla...

Son Yorum: donanma44 19/02/2026, 10:22

Suriye'deki Nusayriler ki...

Son Yorum: donanma44 19/02/2026, 10:19

Türkiye'de en fazla cemev...

Son Yorum: donanma44 15/02/2026, 22:44

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.