Yazar:
donanma44
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye'nin iç ve dış politikalarına, tarihsel kimliğine, eğitim sistemine ve demografik yapısına dair dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Sosyal medyada büyük yankı uyandıran bu konuşmada Milli Savuna Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu ne dedi? İşte detaylar...
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye'nin iç ve dış politikalarına, tarihsel kimliğine, eğitim sistemine ve demografik yapısına dair dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Afyoncu'nun tespitleri; devlet yapısı, güvenlik, kimlik, eğitim ve nüfus politikaları gibi pek çok başlıkta derinlemesine değerlendirmeler içeriyor. Peki, Milli Savuna Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Erhan Afyoncu ne dedi? Detaylar haberimizde...
PROF. DR. ERHAN AFYONCU NE DEDİ?
Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye'nin milli güvenliğini tehdit eden unsurlara karşı açık uyarılarda bulundu:
"Kürtçülüğün önüne geçilmeli. Terörün altyapısını hazırlayan bu fikir ve yoldaşlarıdır."
"Devletin zeminine dinamit konmak isteniyor."
"Acil müdahale edilmeli."
Afyoncu'ya göre, Türkiye'nin bekasına yönelik ideolojik ve yapısal tehditler, devletin refleksleriyle karşılık bulmak zorundadır. Bu noktada "terörle mücadele" kadar, bu yapıları besleyen "fikirsel akımlara" da dikkat çekmiştir.
KÜRESEL DENGE VE TÜRKİYE'NİN ROLÜ
Dünya siyasetinde Türkiye'nin yerini vurgulayan Erhan Afyoncu, küresel askeri dengelere dair şu dikkat çekici ifadeleri kullanmıştır:
"Bugün Amerika olmasın, Rus ordusu İspanya'dan çıkar. Karşısında durabilecek hiçbir ülke yok."
"Çünkü Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra savaşma kabiliyetini kaybetti."
"Dünyada şu anda fiilen savaş vermekte olan 3 ülke kaldı; ABD, Rusya ve Türkiye..."
Afyoncu bu söylemleriyle Türkiye'nin aktif askeri güç kullanan ender ülkelerden biri olduğunu belirtmiş, Avrupa'nın askeri zafiyetine dikkat çekmiştir.
![[Resim: milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-d...6142_m.jpg]](https://foto.haberler.com/crop/640x338/haber/2025/10/17/milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-dr-erhan-19156820_6142_m.jpg)
TÜRK KİMLİĞİ, TARİH VE GÖÇ POLİTİKALARI
Tarihi perspektiften Türkiye'nin kimlik ve göç politikalarına dair şu açıklamaları öne çıkmıştır:
"Osmanlı Devleti, Doğu'dan mütemadiyen devam eden Türkmen göçü sayesinde kuruldu ve bir imparatorluk oldu."
"Fethettiği yerlere kalabalık Türkmen kitleleri yerleştirebildiği için Rumeli vatan oldu."
"Türkmenler'in göçü 16. yüzyılda Safevî Devleti'nin kurulmasına kadar devam etti. Safevî Devleti'nin kurulmasından sonra Türkistan ile Anadolu arasındaki bu göç kanalı kapandı."
"Osmanlı Devleti, Orta Avrupa'da yeni fethettiği yerlere yerleştirecek Türk nüfusu bulamadığı için bu bölgelerdeki hakimiyeti Balkanlardaki kadar kuvvetli olmadı."
"Dünya'nın başka bölgelerinden mesela Çin'de yaşam zorluğu çeken Türkleri (Doğu Türkistan) getirmeliyiz. İsrail bu sistemi uyguluyor."
Bu açıklamalar, göç ve nüfus politikalarının tarihsel süreçlerde devletlerin kaderini nasıl etkilediğini ortaya koymaktadır.
KİMLİK TARTIŞMALARI: "TÜRKİYELİLİK" ELEŞTİRİSİ
Prof. Dr. Afyoncu, Türk kimliğine yönelik yumuşatıcı veya kapsayıcı ifadeleri eleştirerek şu net ifadeleri kullanmıştır:
"Türkiyeli diye bir şey olmaz. Kalkıp bizim kendimizi nasıl ifade edeceğimize başkaları karar veremez. Biz kendimizi ifade ederiz. Biz Türk'üz. Bu ülkede kimliğimizi söyleriz."
"Türkler, cesurca 'Türk'üm' diye haykırmadıkça, azınlıklar azıtıyor."
"Rum yok, Bulgar yok, Türk yok; hepimiz Osmanlıyız.' Bu, bugünkü 'Türkiyelilik' kavramına benzer. Dün tutmamıştır, bugün de tutmaz."
"Bizim kimliğimizi sınırlamaya kalkmasınlar, biz Türküz!"
Afyoncu bu açıklamalarıyla "Türkiyelilik" gibi üst kimlik projelerine karşı net bir duruş sergilemiştir.
EĞİTİM SİSTEMİNE ELEŞTİRİLER VE REFORM ÖNERİLERİ
Türkiye'deki eğitim sistemine dair dikkat çeken tespitlerde bulunan Prof. Dr. Afyoncu, köklü değişiklikler gerektiğini vurgulamıştır:
"Üniversite mezunu 25.000 TL'ye çalışırken, eli tornavida tutan 4-5 katı para alacak. Türkiye böyle bir duruma gidiyor."
"Eğitimde reform şart. Zorunlu eğitim 12 yıldan 8'e düşürülmeli. Üniversite kontenjanları ve eğitim süresi azaltılmalı. İlkokullarda öğretim yerine eğitim ön plana çıkmalı."
Bu ifadeler, hem eğitim sistemindeki verimlilik sorununa hem de üniversite-istihdam dengesizliğine işaret etmektedir.
![[Resim: milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-d...5714_m.jpg]](https://foto.haberler.com/crop/640x338/haber/2025/10/17/milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-dr-erhan-19156820_5714_m.jpg)
NÜFUS POLİTİKASI VE AİLE YAPISI ÜZERİNE UYARILAR
Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu nüfus krizine dair ciddi uyarılarda bulunmuştur:
"Devrin şartlarına intibak edemezseniz yok olursunuz. Nüfus meselesini çözmediğimiz takdirde yok oluruz, açık ve net söylüyorum."
"Devletin ailelere teşvik vermesi lazım. Bugün en önemli problemlerden biri, kadınlar çalıştığı için çocuk yapamıyor. Kadınlar çalışmak zorunda."
"Devletin annelere en az 2 yıl ücretli izin vermesi lazım. Eğitim meselesinin çözülmesi lazım. Teşvikler artırılırsa, eğitim kalitesi artırılırsa ve bunlar hızlı şekilde yapılırsa nüfus sorunumuz çözülür."
Afyoncu, doğum oranlarının düşmesini kadınların işgücü zorunluluğuna bağlayarak, devleti somut teşvik politikaları geliştirmeye çağırmıştır.
TARİHİ MESAJA DAYANAN UYARI: YUNANİSTAN'A SERT ÇIKIŞ
Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair tarihsel bir gönderme de yapan Afyoncu, şu sözlerle dikkat çekmiştir:
"Bizim en kötü zamanımızda Anadolu'yu işgale kalktınız, Atatürk sizi Ege'de denize döktü. Bu savaşı kazanma ihtimaliniz yok."
Bu açıklama, Türkiye'nin ulusal hafızasındaki kritik dönüm noktalarına atıfla, dış politikadaki tavrını yansıtmaktadır.
Dilara Yıldız
Haberler.com / Gündem
https://tr.wikipedia.org/wiki/Erhan_Afyoncu
Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye'nin iç ve dış politikalarına, tarihsel kimliğine, eğitim sistemine ve demografik yapısına dair dikkat çeken açıklamalarda bulundu. Afyoncu'nun tespitleri; devlet yapısı, güvenlik, kimlik, eğitim ve nüfus politikaları gibi pek çok başlıkta derinlemesine değerlendirmeler içeriyor. Peki, Milli Savuna Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Erhan Afyoncu ne dedi? Detaylar haberimizde...
PROF. DR. ERHAN AFYONCU NE DEDİ?
Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye'nin milli güvenliğini tehdit eden unsurlara karşı açık uyarılarda bulundu:
"Kürtçülüğün önüne geçilmeli. Terörün altyapısını hazırlayan bu fikir ve yoldaşlarıdır."
"Devletin zeminine dinamit konmak isteniyor."
"Acil müdahale edilmeli."
Afyoncu'ya göre, Türkiye'nin bekasına yönelik ideolojik ve yapısal tehditler, devletin refleksleriyle karşılık bulmak zorundadır. Bu noktada "terörle mücadele" kadar, bu yapıları besleyen "fikirsel akımlara" da dikkat çekmiştir.
KÜRESEL DENGE VE TÜRKİYE'NİN ROLÜ
Dünya siyasetinde Türkiye'nin yerini vurgulayan Erhan Afyoncu, küresel askeri dengelere dair şu dikkat çekici ifadeleri kullanmıştır:
"Bugün Amerika olmasın, Rus ordusu İspanya'dan çıkar. Karşısında durabilecek hiçbir ülke yok."
"Çünkü Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra savaşma kabiliyetini kaybetti."
"Dünyada şu anda fiilen savaş vermekte olan 3 ülke kaldı; ABD, Rusya ve Türkiye..."
Afyoncu bu söylemleriyle Türkiye'nin aktif askeri güç kullanan ender ülkelerden biri olduğunu belirtmiş, Avrupa'nın askeri zafiyetine dikkat çekmiştir.
![[Resim: milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-d...6142_m.jpg]](https://foto.haberler.com/crop/640x338/haber/2025/10/17/milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-dr-erhan-19156820_6142_m.jpg)
TÜRK KİMLİĞİ, TARİH VE GÖÇ POLİTİKALARI
Tarihi perspektiften Türkiye'nin kimlik ve göç politikalarına dair şu açıklamaları öne çıkmıştır:
"Osmanlı Devleti, Doğu'dan mütemadiyen devam eden Türkmen göçü sayesinde kuruldu ve bir imparatorluk oldu."
"Fethettiği yerlere kalabalık Türkmen kitleleri yerleştirebildiği için Rumeli vatan oldu."
"Türkmenler'in göçü 16. yüzyılda Safevî Devleti'nin kurulmasına kadar devam etti. Safevî Devleti'nin kurulmasından sonra Türkistan ile Anadolu arasındaki bu göç kanalı kapandı."
"Osmanlı Devleti, Orta Avrupa'da yeni fethettiği yerlere yerleştirecek Türk nüfusu bulamadığı için bu bölgelerdeki hakimiyeti Balkanlardaki kadar kuvvetli olmadı."
"Dünya'nın başka bölgelerinden mesela Çin'de yaşam zorluğu çeken Türkleri (Doğu Türkistan) getirmeliyiz. İsrail bu sistemi uyguluyor."
Bu açıklamalar, göç ve nüfus politikalarının tarihsel süreçlerde devletlerin kaderini nasıl etkilediğini ortaya koymaktadır.
KİMLİK TARTIŞMALARI: "TÜRKİYELİLİK" ELEŞTİRİSİ
Prof. Dr. Afyoncu, Türk kimliğine yönelik yumuşatıcı veya kapsayıcı ifadeleri eleştirerek şu net ifadeleri kullanmıştır:
"Türkiyeli diye bir şey olmaz. Kalkıp bizim kendimizi nasıl ifade edeceğimize başkaları karar veremez. Biz kendimizi ifade ederiz. Biz Türk'üz. Bu ülkede kimliğimizi söyleriz."
"Türkler, cesurca 'Türk'üm' diye haykırmadıkça, azınlıklar azıtıyor."
"Rum yok, Bulgar yok, Türk yok; hepimiz Osmanlıyız.' Bu, bugünkü 'Türkiyelilik' kavramına benzer. Dün tutmamıştır, bugün de tutmaz."
"Bizim kimliğimizi sınırlamaya kalkmasınlar, biz Türküz!"
Afyoncu bu açıklamalarıyla "Türkiyelilik" gibi üst kimlik projelerine karşı net bir duruş sergilemiştir.
EĞİTİM SİSTEMİNE ELEŞTİRİLER VE REFORM ÖNERİLERİ
Türkiye'deki eğitim sistemine dair dikkat çeken tespitlerde bulunan Prof. Dr. Afyoncu, köklü değişiklikler gerektiğini vurgulamıştır:
"Üniversite mezunu 25.000 TL'ye çalışırken, eli tornavida tutan 4-5 katı para alacak. Türkiye böyle bir duruma gidiyor."
"Eğitimde reform şart. Zorunlu eğitim 12 yıldan 8'e düşürülmeli. Üniversite kontenjanları ve eğitim süresi azaltılmalı. İlkokullarda öğretim yerine eğitim ön plana çıkmalı."
Bu ifadeler, hem eğitim sistemindeki verimlilik sorununa hem de üniversite-istihdam dengesizliğine işaret etmektedir.
![[Resim: milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-d...5714_m.jpg]](https://foto.haberler.com/crop/640x338/haber/2025/10/17/milli-savuna-universitesi-rektoru-prof-dr-erhan-19156820_5714_m.jpg)
NÜFUS POLİTİKASI VE AİLE YAPISI ÜZERİNE UYARILAR
Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Türkiye'nin karşı karşıya olduğu nüfus krizine dair ciddi uyarılarda bulunmuştur:
"Devrin şartlarına intibak edemezseniz yok olursunuz. Nüfus meselesini çözmediğimiz takdirde yok oluruz, açık ve net söylüyorum."
"Devletin ailelere teşvik vermesi lazım. Bugün en önemli problemlerden biri, kadınlar çalıştığı için çocuk yapamıyor. Kadınlar çalışmak zorunda."
"Devletin annelere en az 2 yıl ücretli izin vermesi lazım. Eğitim meselesinin çözülmesi lazım. Teşvikler artırılırsa, eğitim kalitesi artırılırsa ve bunlar hızlı şekilde yapılırsa nüfus sorunumuz çözülür."
Afyoncu, doğum oranlarının düşmesini kadınların işgücü zorunluluğuna bağlayarak, devleti somut teşvik politikaları geliştirmeye çağırmıştır.
TARİHİ MESAJA DAYANAN UYARI: YUNANİSTAN'A SERT ÇIKIŞ
Türkiye-Yunanistan ilişkilerine dair tarihsel bir gönderme de yapan Afyoncu, şu sözlerle dikkat çekmiştir:
"Bizim en kötü zamanımızda Anadolu'yu işgale kalktınız, Atatürk sizi Ege'de denize döktü. Bu savaşı kazanma ihtimaliniz yok."
Bu açıklama, Türkiye'nin ulusal hafızasındaki kritik dönüm noktalarına atıfla, dış politikadaki tavrını yansıtmaktadır.
Dilara Yıldız
Haberler.com / Gündem
https://tr.wikipedia.org/wiki/Erhan_Afyoncu
Yazar:
donanma44
Sezar'ın Tokat'ta Söylediği Meşhur Sözü "Veni, Vidi, Vici"nin Hikayesi
Tarihte iz bırakan sözlerin çoğu, büyük zaferlerin ya da dönüm noktalarının ardından söylenir. Julius Caesar'ın (Jülyus Sezar) "Veni, Vidi, Vici" (Geldim, Gördüm, Yendim) sözü de tam olarak böyle bir anın ürünüdür. Ancak bu ünlü sözün Türkiye'nin Tokat ili sınırlarında söylenmiş olması, hikayeyi çok daha ilginç kılar. Bu yazıda, tarihin en kısa ve özlü zafer bildirimlerinden birinin detaylı hikayesini keşfedeceğiz.
Veni Vidi Vici Sözünün Tarihi Arka Planı
"Veni, Vidi, Vici" (Latince telaffuzu: Weni Widi Wiki), Roma İmparatoru Julius Caesar tarafından MÖ 47 yılında söylenmiş tarihi bir ifadedir. Bu üç kelimelik söz, askeri dehayı, stratejik başarıyı ve liderlik gücünü en sade haliyle ifade eder.
Bu söz, Caesar'ın Pontus Krallığı ile yaptığı savaşın sonucunda ortaya çıkmıştır. Pontus Kralı II. Pharnakes (Pharnaces), Roma'nın iç karışıklıklarından faydalanarak Anadolu'da Roma topraklarına saldırılar düzenlemişti. Caesar, bu durumu kabul edilemez bulmuş ve hızlı bir askerî harekâtla bölgeye inmiştir.
Zela Savaşı'nın Stratejik Önemi:
Zela (günümüz Tokat-Zile), antik dönemde stratejik bir konuma sahipti. Anadolu'nun merkezinde bulunan bu bölge, Karadeniz ile İç Anadolu arasındaki ticaret yollarının kavşak noktasıydı. II. Pharnakes'in burada konuşlanması tesadüf değildi; babası Büyük Mithridates'in Roma'ya karşı kazandığı bir zaferin gerçekleştiği yerdi burası.
Caesar'ın Hızlı Harekâtı:
Caesar, Mısır'daki Kleopatra ile olan ilişkisinin ardından aceleyle Anadolu'ya geldi. Ordusunun bir kısmı bile tam toparlanmamıştı. Ancak Caesar, askeri dehası ve hızlı karar alma yeteneğiyle tanınıyordu. 2 Ağustos MÖ 47 tarihinde, Zela'da Pontus ordusuyla karşılaştı.
Savaşın Seyri:
Kaynaklara göre savaş, şaşırtıcı derecede kısa sürdü. Caesar'ın disiplinli ve tecrübeli lejyonerleri, Pharnakes'in ordusunu dört saat gibi kısa bir sürede bozguna uğrattı. Bu hızlı zafer, Caesar'ın askeri stratejisinin ve Roma lejyonlarının üstünlüğünün açık bir göstergesiydi.
Savaş sonrasında Caesar, Roma Senatosu'na gönderdiği raporunda bu zaferini sadece üç kelimeyle özetledi: "Veni, Vidi, Vici" - Geldim, Gördüm, Yendim.
"Geldim, Gördüm, Yendim" Sözünün Anlamı ve Önemi
"Veni, Vidi, Vici" ifadesi, sadece bir zafer bildirimi değil, aynı zamanda retoriğin gücünün en mükemmel örneklerinden biridir. Bu sözün tarihteki yeri ve önemi birçok farklı açıdan değerlendirilebilir.
Dilsel ve Edebi Değeri:
Latince'de bu üç kelime, ses benzerliği (aliterasyon) ve ritim açısından mükemmel bir uyum içindedir. Her üç fiil de aynı yapıda (birinci tekil şahıs geçmiş zaman) ve benzer seslerle başlar. Bu özellik, sözü ezber tutulabilir ve etkili kılar.
Caesar'ın bu ifadeyi seçmesi rastlantı değildi. Roma Senatosu'na gönderilen raporda bu kadar kısa bir ifade kullanmak:
Bu söz, aynı zamanda Caesar'ın Roma'daki siyasi konumunu güçlendirme çabasının bir parçasıydı. O dönem Roma'da iç çekişmeler yaşanıyor, Caesar'ın rakipleri onun yokluğunu değerlendirmeye çalışıyordu. Bu hızlı zafer ve özgüvenli bildiri, Caesar'ın gücünü ve vazgeçilmezliğini hatırlatıyordu.
Modern Kullanımlar:
Bugün "Veni, Vidi, Vici" ifadesi:
Zela Savaşı'nın gerçekleştiği yer olan günümüz Zile ilçesi, Tokat iline bağlıdır ve zengin bir tarihi mirasa sahiptir. Bu bölge, sadece Caesar'ın zaferinin değil, binlerce yıllık medeniyetin tanığıdır.
Antik Dönemde Zela:
MÖ 2. bin yıllardan itibaren yerleşim gören Zela, Hititler, Frigler, Persler ve Pontus Krallığı gibi pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Şehir, Pontus döneminde önemli bir dini merkez konumundaydı ve Ana Tanrıça Anaitis'e adanmış bir tapınağa sahipti.
Stratejik Konum:
Zile'nin coğrafi konumu, onu tarih boyunca önemli kılmıştır:
Mithridates Mirası:
Caesar'ın karşılaştığı II. Pharnakes'in babası Büyük Mithridates, Roma'nın en büyük düşmanlarından biriydi. MÖ 88-63 yılları arasında üç büyük savaşta Roma'ya karşı direndi. Zela'da daha önce Roma ordularına karşı zaferler kazanmıştı, bu yüzden II. Pharnakes de aynı yerde şans denemek istemiş olabilir.
Modern Zile:
Günümüzde Zile, tarihi mirasını korumaya ve tanıtmaya çalışan bir Anadolu kasabasıdır:
Turistik ve Kültürel Değer:
Son yıllarda "Veni, Vidi, Vici" sözcüğü, Zile'nin turizm markalaşmasında önemli bir unsur haline gelmiştir. Yerel yönetim ve kültür kurumları, bu tarihi bağı vurgulamak için çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. Uluslararası tarih meraklıları için Zile, Caesar'ın izlerini sürebilecekleri özel bir destinasyondur.
Savaşın Detayları ve Caesar'ın Stratejisi
Zela Savaşı'nın Caesar'ı neden bu kadar özgüvenli bir zafer bildirimine yönlendirdiğini anlamak için, savaşın askeri detaylarına bakmak gerekir.
Pharnakes'in Konuşlanması:
II. Pharnakes, babası Mithridates'in yıllar önce Roma'yı yendiği aynı tepelere yerleşmişti. Bu psikolojik bir avantajdı - hem kendi ordusu hem de yerel halk için. Yüksek arazide olmak, savunma açısından da stratejik üstünlük sağlıyordu.
Caesar'ın Taktikleri:
Antik kaynaklar, özellikle Plutarkhos ve Appianus'un eserleri, savaşın detaylarını aktarır:
Antik kaynaklara göre savaş inanılmaz derecede kısa sürdü - yaklaşık 4-5 saat. Bu, profesyonel bir ordu ile organize olmamış bir kuvvet arasındaki farkı gösteriyordu. Caesar'ın tecrübeli lejyonerleri, Pharnakes'in heterojen ordusuna karşı büyük üstünlük sağladı.
Kayıplar ve Sonuçlar:
Bu zafer, Caesar'ın neden tarihin en büyük komutanlarından biri olarak anıldığını gösterir:
Caesar'ın bu üç kelimesi, 2000 yılı aşkın bir süredir insanlık tarihinin kollektif belleğinde yaşamaya devam ediyor. Modern popüler kültürde sayısız referans ve kullanım bulunmaktadır.
Edebiyat ve Tiyatro:
Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
"Veni, Vidi, Vici" tam olarak ne anlama gelir?
"Veni, Vidi, Vici" Latince'de "Geldim, Gördüm, Yendim" anlamına gelir. Julius Caesar'ın MÖ 47 yılında Zela Savaşı'ndan sonra Roma Senatosu'na gönderdiği zafer bildiriminde kullandığı üç kelimelik özlü bir ifadedir. Bu söz, bir yere varma, durumu değerlendirme ve hızlı bir şekilde galip gelme eylemlerini en sade haliyle ifade eder. Zamanla hızlı ve kesin başarıların sembolü haline gelmiştir.
Sezar bu sözü neden Tokat'ta söyledi?
Sezar (Caesar) bu sözü Tokat'ın Zile ilçesinde söyledi çünkü Zela Savaşı burada gerçekleşti. MÖ 47 yılında Pontus Kralı II. Pharnakes, Roma topraklarına saldırılar düzenliyordu. Caesar, bu durumu bastırmak için Zile'ye geldi ve kısa süren bir savaşta Pontus ordusunu yendi. Bu hızlı ve kesin zaferden sonra Roma Senatosu'na gönderdiği raporda "Veni, Vidi, Vici" ifadesini kullandı. Zile, stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca birçok önemli savaşa sahne olmuştur.
Zela Savaşı ne kadar sürdü?
Antik kaynaklara göre Zela Savaşı yaklaşık 4-5 saat gibi oldukça kısa bir sürede sona erdi. Caesar'ın disiplinli ve tecrübeli Roma lejyonları, II. Pharnakes'in ordusuna karşı ezici bir üstünlük kurdu. Savaşın bu kadar kısa sürmesi, Caesar'ın askeri dehası, stratejik üstünlüğü ve ordusunun profesyonelliğinin bir göstergesiydi. Bu hızlı zafer, Caesar'ın "Veni, Vidi, Vici" ifadesini kullanmasının temel nedenlerinden biriydi - geldi, gördü ve çok kısa sürede yendi.
"Veni, Vidi, Vici" günümüzde nasıl kullanılıyor?
Günümüzde "Veni, Vidi, Vici" ifadesi hızlı ve kesin başarıları anlatmak için kullanılır. Popüler kültürde filmlerden müziğe, edebiyattan spora birçok alanda referans verilir. İş dünyasında pazar fethini, sporcu başarılarını, akademik zaferleri anlatırken kullanılır. Sosyal medyada başarı paylaşımlarında hashtag olarak, motivasyon konuşmalarında ilham verici söz olarak yer alır. Latin dili öğretiminde temel bir ifade, retorik derslerinde mükemmel bir özlülük örneği olarak öğretilir. Video oyunlarında başarı rozeti isimlerinde bile karşımıza çıkar.
Tokat Zile'de bu savaşla ilgili anıtlar var mı?
Evet, Tokat'ın Zile ilçesinde "Veni, Vidi, Vici" sözüne ve Zela Savaşı'na atıfta bulunan anıtlar ve işaretler bulunmaktadır. Şehir merkezinde bu tarihi olayı anımsatan tabelalar ve görseller yer alır. Zile Kalesi ve çevresi, antik dönemden kalma izler taşır. Yerel müzede bölgenin tarihi ve Zela Savaşı hakkında bilgiler sergilenir. Son yıllarda yerel yönetim, bu tarihi mirası turizm açısından değerlendirmek için çeşitli çalışmalar yapmaktadır. Uluslararası tarih meraklıları için Zile, Caesar'ın izlerini sürebilecekleri özel bir destinasyon haline gelmiştir.
Caesar'ın bu sözü söylediği kesin mi, yoksa efsane mi?
Caesar'ın "Veni, Vidi, Vici" sözünü söylediği, güvenilir antik kaynaklarca doğrulanmıştır. Plutarkhos (Plutarch) ve Appianus gibi antik tarihçiler eserlerinde bu ifadeye yer vermiştir. Suetonius'un "On İki Caesar'ın Yaşamları" adlı eserinde de bu söz geçer. Caesar'ın Roma Senatosu'na gönderdiği zafer raporunda bu üç kelimeyi kullandığı tarihi bir gerçektir. Dolayısıyla bu söz bir efsane veya mit değil, belgelenmiş tarihsel bir olgudur. Sözün etkileyici olması ve 2000 yıl sonra bile hatırlanması, aslında onun özgünlüğünün ve gücünün bir kanıtıdır.
Tarihin Yankılanan Sesi
Julius Caesar'ın "Veni, Vidi, Vici" sözü, tarihin en güçlü ve özlü ifadelerinden biri olmaya devam ediyor. Tokat'ın Zile ilçesinde 2000 yıl önce kazanılan bir zafer, bugün hala dünya çapında hatırlanıyor ve kullanılıyor.
Bu üç kelime bize şunu öğretiyor: Gerçek güç, yalnızca kazanmakta değil, o zaferi ifade etme biçimindedir. Caesar sadece askeri bir deha değil, aynı zamanda söz ustasıydı. Zaferini en etkili şekilde nasıl bildireceğini biliyordu.
Zile'yi Keşfedin! Tarihin bu eşsiz anına tanıklık eden toprakları ziyaret edin. Tokat Zile, sadece bir Anadolu kasabası değil, dünya tarihinin dönüm noktalarından birinin gerçekleştiği kutsal bir mekândır. Caesar'ın ayak bastığı topraklarda yürüyün, tarihi hissedin ve kendi zaferleriniz için ilham alın.
Başarılarınızı Kutlayın! Hayatınızda "Veni, Vidi, Vici" anları yaratın. Hızlı hareket edin, fırsatları görün ve kararlılıkla hedefinize ulaşın. Caesar'ın 2000 yıl önce yaptığı gibi, siz de kendi hikayenizi yazabilirsiniz.
Tarih, cesur olanların eseridir. Siz de kendi "Geldim, Gördüm, Yendim" hikayenizi yazmaya bugün başlayın!
https://tr.wikipedia.org/wiki/Veni,_vidi...B1r%C4%B1r.
https://www.arkeolojisanat.com/shop/blog...66448.html
https://www.rehbername.com/rehberce/veni...dum-yendim
Tarihte iz bırakan sözlerin çoğu, büyük zaferlerin ya da dönüm noktalarının ardından söylenir. Julius Caesar'ın (Jülyus Sezar) "Veni, Vidi, Vici" (Geldim, Gördüm, Yendim) sözü de tam olarak böyle bir anın ürünüdür. Ancak bu ünlü sözün Türkiye'nin Tokat ili sınırlarında söylenmiş olması, hikayeyi çok daha ilginç kılar. Bu yazıda, tarihin en kısa ve özlü zafer bildirimlerinden birinin detaylı hikayesini keşfedeceğiz.
Veni Vidi Vici Sözünün Tarihi Arka Planı
"Veni, Vidi, Vici" (Latince telaffuzu: Weni Widi Wiki), Roma İmparatoru Julius Caesar tarafından MÖ 47 yılında söylenmiş tarihi bir ifadedir. Bu üç kelimelik söz, askeri dehayı, stratejik başarıyı ve liderlik gücünü en sade haliyle ifade eder.
Bu söz, Caesar'ın Pontus Krallığı ile yaptığı savaşın sonucunda ortaya çıkmıştır. Pontus Kralı II. Pharnakes (Pharnaces), Roma'nın iç karışıklıklarından faydalanarak Anadolu'da Roma topraklarına saldırılar düzenlemişti. Caesar, bu durumu kabul edilemez bulmuş ve hızlı bir askerî harekâtla bölgeye inmiştir.
Zela Savaşı'nın Stratejik Önemi:
Zela (günümüz Tokat-Zile), antik dönemde stratejik bir konuma sahipti. Anadolu'nun merkezinde bulunan bu bölge, Karadeniz ile İç Anadolu arasındaki ticaret yollarının kavşak noktasıydı. II. Pharnakes'in burada konuşlanması tesadüf değildi; babası Büyük Mithridates'in Roma'ya karşı kazandığı bir zaferin gerçekleştiği yerdi burası.
Caesar'ın Hızlı Harekâtı:
Caesar, Mısır'daki Kleopatra ile olan ilişkisinin ardından aceleyle Anadolu'ya geldi. Ordusunun bir kısmı bile tam toparlanmamıştı. Ancak Caesar, askeri dehası ve hızlı karar alma yeteneğiyle tanınıyordu. 2 Ağustos MÖ 47 tarihinde, Zela'da Pontus ordusuyla karşılaştı.
Savaşın Seyri:
Kaynaklara göre savaş, şaşırtıcı derecede kısa sürdü. Caesar'ın disiplinli ve tecrübeli lejyonerleri, Pharnakes'in ordusunu dört saat gibi kısa bir sürede bozguna uğrattı. Bu hızlı zafer, Caesar'ın askeri stratejisinin ve Roma lejyonlarının üstünlüğünün açık bir göstergesiydi.
Savaş sonrasında Caesar, Roma Senatosu'na gönderdiği raporunda bu zaferini sadece üç kelimeyle özetledi: "Veni, Vidi, Vici" - Geldim, Gördüm, Yendim.
"Geldim, Gördüm, Yendim" Sözünün Anlamı ve Önemi
"Veni, Vidi, Vici" ifadesi, sadece bir zafer bildirimi değil, aynı zamanda retoriğin gücünün en mükemmel örneklerinden biridir. Bu sözün tarihteki yeri ve önemi birçok farklı açıdan değerlendirilebilir.
Dilsel ve Edebi Değeri:
Latince'de bu üç kelime, ses benzerliği (aliterasyon) ve ritim açısından mükemmel bir uyum içindedir. Her üç fiil de aynı yapıda (birinci tekil şahıs geçmiş zaman) ve benzer seslerle başlar. Bu özellik, sözü ezber tutulabilir ve etkili kılar.
- Veni - Geldim (venire: gelmek)
- Vidi - Gördüm (videre: görmek)
- Vici - Yendim (vincere: yenmek)
Caesar'ın bu ifadeyi seçmesi rastlantı değildi. Roma Senatosu'na gönderilen raporda bu kadar kısa bir ifade kullanmak:
- Zaferin kolaylığını ve kesinliğini vurguluyordu
- Caesar'ın üstün stratejik yeteneklerini gösteriyordu
- Düşmanın önemsizliğini ima ediyordu
- Askeri gücünün ve hızının altını çiziyordu
Bu söz, aynı zamanda Caesar'ın Roma'daki siyasi konumunu güçlendirme çabasının bir parçasıydı. O dönem Roma'da iç çekişmeler yaşanıyor, Caesar'ın rakipleri onun yokluğunu değerlendirmeye çalışıyordu. Bu hızlı zafer ve özgüvenli bildiri, Caesar'ın gücünü ve vazgeçilmezliğini hatırlatıyordu.
Modern Kullanımlar:
Bugün "Veni, Vidi, Vici" ifadesi:
- Hızlı ve kesin başarıların sembolü olarak kullanılır
- Popüler kültürde, filmlerden müziğe birçok alanda referans verilir
- Motivasyon sözleri ve başarı hikayelerinde sıkça alıntılanır
- Liderlik ve strateji eğitimlerinde örnek gösterilir
Zela Savaşı'nın gerçekleştiği yer olan günümüz Zile ilçesi, Tokat iline bağlıdır ve zengin bir tarihi mirasa sahiptir. Bu bölge, sadece Caesar'ın zaferinin değil, binlerce yıllık medeniyetin tanığıdır.
Antik Dönemde Zela:
MÖ 2. bin yıllardan itibaren yerleşim gören Zela, Hititler, Frigler, Persler ve Pontus Krallığı gibi pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Şehir, Pontus döneminde önemli bir dini merkez konumundaydı ve Ana Tanrıça Anaitis'e adanmış bir tapınağa sahipti.
Stratejik Konum:
Zile'nin coğrafi konumu, onu tarih boyunca önemli kılmıştır:
- Karadeniz kıyısı ile İç Anadolu platosu arasında
- Önemli ticaret yollarının kesişim noktası
- Verimli tarım arazileri ve su kaynakları
- Savunması kolay, tepelerle çevrili bir yapı
Mithridates Mirası:
Caesar'ın karşılaştığı II. Pharnakes'in babası Büyük Mithridates, Roma'nın en büyük düşmanlarından biriydi. MÖ 88-63 yılları arasında üç büyük savaşta Roma'ya karşı direndi. Zela'da daha önce Roma ordularına karşı zaferler kazanmıştı, bu yüzden II. Pharnakes de aynı yerde şans denemek istemiş olabilir.
Modern Zile:
Günümüzde Zile, tarihi mirasını korumaya ve tanıtmaya çalışan bir Anadolu kasabasıdır:
- Zile Kalesi, antik dönemlerden kalma izler taşır
- Şehir merkezinde tarihi yapılar ve camiler bulunur
- Yerel müze, bölgenin zengin tarihini sergiler
- Caesar'ın sözünü anımsatan anıtlar ve tabelalar vardır
Turistik ve Kültürel Değer:
Son yıllarda "Veni, Vidi, Vici" sözcüğü, Zile'nin turizm markalaşmasında önemli bir unsur haline gelmiştir. Yerel yönetim ve kültür kurumları, bu tarihi bağı vurgulamak için çeşitli etkinlikler düzenlemektedir. Uluslararası tarih meraklıları için Zile, Caesar'ın izlerini sürebilecekleri özel bir destinasyondur.
Savaşın Detayları ve Caesar'ın Stratejisi
Zela Savaşı'nın Caesar'ı neden bu kadar özgüvenli bir zafer bildirimine yönlendirdiğini anlamak için, savaşın askeri detaylarına bakmak gerekir.
Pharnakes'in Konuşlanması:
II. Pharnakes, babası Mithridates'in yıllar önce Roma'yı yendiği aynı tepelere yerleşmişti. Bu psikolojik bir avantajdı - hem kendi ordusu hem de yerel halk için. Yüksek arazide olmak, savunma açısından da stratejik üstünlük sağlıyordu.
Caesar'ın Taktikleri:
Antik kaynaklar, özellikle Plutarkhos ve Appianus'un eserleri, savaşın detaylarını aktarır:
- Hızlı Manevra: Caesar, ordusunu beklenmedik bir hızla organize etti ve düşmanın hazırlanmasına fırsat vermedi
- Disiplinli Yaklaşım: Roma lejyonları, zorlu arazide bile düzenli formasyonlarını koruyarak ilerledi
- Psikolojik Baskı: Caesar'ın ününün yarattığı korku faktörü, Pontus ordusunun moralini zaten sarsmıştı
- Kesin Saldırı: Savaş başladığında, Roma lejyonerleri ezici bir saldırıyla düşman hatlarını yarıp geçti
Antik kaynaklara göre savaş inanılmaz derecede kısa sürdü - yaklaşık 4-5 saat. Bu, profesyonel bir ordu ile organize olmamış bir kuvvet arasındaki farkı gösteriyordu. Caesar'ın tecrübeli lejyonerleri, Pharnakes'in heterojen ordusuna karşı büyük üstünlük sağladı.
Kayıplar ve Sonuçlar:
- Pontus ordusu ağır kayıplar verdi ve dağıldı
- II. Pharnakes savaş alanından kaçmayı başardı ancak kısa süre sonra öldürüldü
- Caesar, minimal kayıpla kesin bir zafer kazandı
- Pontus Krallığı fiilen sona erdi ve bölge Roma kontrolüne geçti
Bu zafer, Caesar'ın neden tarihin en büyük komutanlarından biri olarak anıldığını gösterir:
- Hızlı karar alma yeteneği
- Askeri istihbaratı etkili kullanma
- Ordu moralini yüksek tutma becerisi
- Uygun zamanda uygun stratejiyi uygulama
- Psikolojik savaşı ustaca yönetme
Caesar'ın bu üç kelimesi, 2000 yılı aşkın bir süredir insanlık tarihinin kollektif belleğinde yaşamaya devam ediyor. Modern popüler kültürde sayısız referans ve kullanım bulunmaktadır.
Edebiyat ve Tiyatro:
- Shakespeare'in "Julius Caesar" oyunu, bu tarihi anı ölümsüzleştirir
- Birçok tarihi roman ve destanda bu söz referans olarak kullanılır
- Modern edebiyatta güç, zafer ve liderlik teması işlenirken sıkça alıntılanır
- Hollywood yapımı tarih filmlerinde bu söz sıkça duyulur
- "Gladiator", "Rome" gibi yapımlar Roma dönemini ve Caesar'ı işler
- Komedi filmlerinde parodi unsuru olarak kullanılır
- Belgesellerde Caesar'ın askeri dehası anlatılırken vurgulanır
- Jay-Z'nin "Encore" şarkısında bu ifade kullanılır
- Birçok rap ve hip-hop sanatçısı başarı metaforu olarak referans verir
- Rock grupları albüm veya şarkı isimlerinde bu sözden esinlenir
- Spor yorumcuları kesin zaferleri anlatırken bu ifadeyi kullanır
- Motivasyon konuşmacıları ve koçlar başarı hikayelerinde referans verir
- Spor takımlarının sloganlarında yer alır
- Hızlı pazar fethini anlatan başarı hikayelerinde kullanılır
- Startup kültüründe "hızlı hareket et ve kazan" mantığını simgeler
- Pazarlama kampanyalarında güçlü bir slogan olarak tercih edilir
- Tarih derslerinde Antik Roma ve Caesar öğretilirken mutlaka anlatılır
- Retorik ve ikna sanatı derslerinde örnek gösterilir
- Latin dili öğretiminde temel bir ifade olarak öğretilir
- Sosyal medyada başarı paylaşımlarında hashtag olarak kullanılır
- Video oyunlarında başarı rozeti (achievement) ismi olarak geçer
- Meme kültüründe mizahi bağlamlarda referans verilir
Sıkça Sorulan Sorular (SSS)
"Veni, Vidi, Vici" tam olarak ne anlama gelir?
"Veni, Vidi, Vici" Latince'de "Geldim, Gördüm, Yendim" anlamına gelir. Julius Caesar'ın MÖ 47 yılında Zela Savaşı'ndan sonra Roma Senatosu'na gönderdiği zafer bildiriminde kullandığı üç kelimelik özlü bir ifadedir. Bu söz, bir yere varma, durumu değerlendirme ve hızlı bir şekilde galip gelme eylemlerini en sade haliyle ifade eder. Zamanla hızlı ve kesin başarıların sembolü haline gelmiştir.
Sezar bu sözü neden Tokat'ta söyledi?
Sezar (Caesar) bu sözü Tokat'ın Zile ilçesinde söyledi çünkü Zela Savaşı burada gerçekleşti. MÖ 47 yılında Pontus Kralı II. Pharnakes, Roma topraklarına saldırılar düzenliyordu. Caesar, bu durumu bastırmak için Zile'ye geldi ve kısa süren bir savaşta Pontus ordusunu yendi. Bu hızlı ve kesin zaferden sonra Roma Senatosu'na gönderdiği raporda "Veni, Vidi, Vici" ifadesini kullandı. Zile, stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca birçok önemli savaşa sahne olmuştur.
Zela Savaşı ne kadar sürdü?
Antik kaynaklara göre Zela Savaşı yaklaşık 4-5 saat gibi oldukça kısa bir sürede sona erdi. Caesar'ın disiplinli ve tecrübeli Roma lejyonları, II. Pharnakes'in ordusuna karşı ezici bir üstünlük kurdu. Savaşın bu kadar kısa sürmesi, Caesar'ın askeri dehası, stratejik üstünlüğü ve ordusunun profesyonelliğinin bir göstergesiydi. Bu hızlı zafer, Caesar'ın "Veni, Vidi, Vici" ifadesini kullanmasının temel nedenlerinden biriydi - geldi, gördü ve çok kısa sürede yendi.
"Veni, Vidi, Vici" günümüzde nasıl kullanılıyor?
Günümüzde "Veni, Vidi, Vici" ifadesi hızlı ve kesin başarıları anlatmak için kullanılır. Popüler kültürde filmlerden müziğe, edebiyattan spora birçok alanda referans verilir. İş dünyasında pazar fethini, sporcu başarılarını, akademik zaferleri anlatırken kullanılır. Sosyal medyada başarı paylaşımlarında hashtag olarak, motivasyon konuşmalarında ilham verici söz olarak yer alır. Latin dili öğretiminde temel bir ifade, retorik derslerinde mükemmel bir özlülük örneği olarak öğretilir. Video oyunlarında başarı rozeti isimlerinde bile karşımıza çıkar.
Tokat Zile'de bu savaşla ilgili anıtlar var mı?
Evet, Tokat'ın Zile ilçesinde "Veni, Vidi, Vici" sözüne ve Zela Savaşı'na atıfta bulunan anıtlar ve işaretler bulunmaktadır. Şehir merkezinde bu tarihi olayı anımsatan tabelalar ve görseller yer alır. Zile Kalesi ve çevresi, antik dönemden kalma izler taşır. Yerel müzede bölgenin tarihi ve Zela Savaşı hakkında bilgiler sergilenir. Son yıllarda yerel yönetim, bu tarihi mirası turizm açısından değerlendirmek için çeşitli çalışmalar yapmaktadır. Uluslararası tarih meraklıları için Zile, Caesar'ın izlerini sürebilecekleri özel bir destinasyon haline gelmiştir.
Caesar'ın bu sözü söylediği kesin mi, yoksa efsane mi?
Caesar'ın "Veni, Vidi, Vici" sözünü söylediği, güvenilir antik kaynaklarca doğrulanmıştır. Plutarkhos (Plutarch) ve Appianus gibi antik tarihçiler eserlerinde bu ifadeye yer vermiştir. Suetonius'un "On İki Caesar'ın Yaşamları" adlı eserinde de bu söz geçer. Caesar'ın Roma Senatosu'na gönderdiği zafer raporunda bu üç kelimeyi kullandığı tarihi bir gerçektir. Dolayısıyla bu söz bir efsane veya mit değil, belgelenmiş tarihsel bir olgudur. Sözün etkileyici olması ve 2000 yıl sonra bile hatırlanması, aslında onun özgünlüğünün ve gücünün bir kanıtıdır.
Tarihin Yankılanan Sesi
Julius Caesar'ın "Veni, Vidi, Vici" sözü, tarihin en güçlü ve özlü ifadelerinden biri olmaya devam ediyor. Tokat'ın Zile ilçesinde 2000 yıl önce kazanılan bir zafer, bugün hala dünya çapında hatırlanıyor ve kullanılıyor.
Bu üç kelime bize şunu öğretiyor: Gerçek güç, yalnızca kazanmakta değil, o zaferi ifade etme biçimindedir. Caesar sadece askeri bir deha değil, aynı zamanda söz ustasıydı. Zaferini en etkili şekilde nasıl bildireceğini biliyordu.
Zile'yi Keşfedin! Tarihin bu eşsiz anına tanıklık eden toprakları ziyaret edin. Tokat Zile, sadece bir Anadolu kasabası değil, dünya tarihinin dönüm noktalarından birinin gerçekleştiği kutsal bir mekândır. Caesar'ın ayak bastığı topraklarda yürüyün, tarihi hissedin ve kendi zaferleriniz için ilham alın.
Başarılarınızı Kutlayın! Hayatınızda "Veni, Vidi, Vici" anları yaratın. Hızlı hareket edin, fırsatları görün ve kararlılıkla hedefinize ulaşın. Caesar'ın 2000 yıl önce yaptığı gibi, siz de kendi hikayenizi yazabilirsiniz.
Tarih, cesur olanların eseridir. Siz de kendi "Geldim, Gördüm, Yendim" hikayenizi yazmaya bugün başlayın!
https://tr.wikipedia.org/wiki/Veni,_vidi...B1r%C4%B1r.
https://www.arkeolojisanat.com/shop/blog...66448.html
https://www.rehbername.com/rehberce/veni...dum-yendim
Forum:
Güncel Olaylar
1
Yorum
Yazar:
donanma44
Cem Vakfı Genel Merkezi’nde 27 Ocak 2026 tarihinde gerçekleşen Ümit Özdağ ziyareti, vakıf içerisinde tarihi bir kopuşa neden oldu. Toplantıda Özdağ’a Kemal Kılıçdaroğlu hakkındaki ithamlarını ve geçmişteki "Cemevlerine ibadethane statüsü verilmeyecek" sözlerini hatırlatan Kadir Polat, Özdağ’ın sosyal medya üzerinden kendisine yönelik ağır hakaretlerine ve vakıf yönetiminin bu süreçteki tutumuna tepki göstererek istifasını sundu.
Ümit Özdağ'ın kendisi için kullandığı "tahrikçi", "KK yalakası" ve "Yezit" ifadelerini sert bir dille eleştiren Polat, yayımladığı deklarasyonda şu ifadelere yer verdi:
İstifa metninde sadece Özdağ’ı değil, Cem Vakfı yönetimini de hedef alan Polat, vakfın yaptığı "Bu ifadeler Kadir Polat'a aittir" açıklamasının ve kendisinin disipline sevk edilmesinin Alevi inancının tarihsel hafızasıyla bağdaşmadığını savundu. Polat, yönetimin bir siyasi parti liderinin sosyal medya paylaşımlarına göre refleks gösterdiğini iddia etti.
Polat’tan İstifa Gerekçesi: "Rızasız Lokma Haramdır"
Kadir Polat, açıklamasını şu sözlerle sonlandırdı:
ÜMİT ÖZDAĞ'IN CEVABI: https://x.com/umitozdag/status/2016233062871281680
CEM VAKFININ BASIN DUYURUSU: https://www.cemvakfi.org/pages/Haber/325...-duyurulur-
Ümit Özdağ'ın kendisi için kullandığı "tahrikçi", "KK yalakası" ve "Yezit" ifadelerini sert bir dille eleştiren Polat, yayımladığı deklarasyonda şu ifadelere yer verdi:
İstifa metninde sadece Özdağ’ı değil, Cem Vakfı yönetimini de hedef alan Polat, vakfın yaptığı "Bu ifadeler Kadir Polat'a aittir" açıklamasının ve kendisinin disipline sevk edilmesinin Alevi inancının tarihsel hafızasıyla bağdaşmadığını savundu. Polat, yönetimin bir siyasi parti liderinin sosyal medya paylaşımlarına göre refleks gösterdiğini iddia etti.
Polat’tan İstifa Gerekçesi: "Rızasız Lokma Haramdır"
Kadir Polat, açıklamasını şu sözlerle sonlandırdı:
- Demokratik Hak: "Masum bir soruyu tahrik olarak nitelendiren anlayış, tartışma kültüründen uzaktır."
- Kurumsal Eleştiri: "Masum bir soru soran yönetim kurulu üyesine dahi sahip çıkamayan mevcut yönetim anlayışıyla çalışmam mümkün değildir."
- İstifa Kararı: "'Rızasız lokma haramdır' diyerek, yürütmekte olduğum Cem Vakfı Genel Başkan Yardımcılığı görevimden istifa ediyorum."
ÜMİT ÖZDAĞ'IN CEVABI: https://x.com/umitozdag/status/2016233062871281680
CEM VAKFININ BASIN DUYURUSU: https://www.cemvakfi.org/pages/Haber/325...-duyurulur-
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
"İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım" Türküsünün Hikayesi
Türk halk müziğinin genç yaşta yitirdiğimiz kıymetli sesi Engin Nurşani ve onun yüreklere dokunan "İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım" yorumu üzerine derinlemesine bir bakış atalım.
Bu eser, aslında asırlık bir çınarın, Aşık Mahzuni Şerif'in kaleminden çıkmıştır. Engin Nurşani’nin bu türküyü yorumlaması, eserin genç kuşaklar tarafından tekrar keşfedilmesini sağladı.
Türkünün Ruhu
Hikaye, sadece bir ayrılıktan ibaret değildir; bir kabulleniş ve asillik öyküsüdür. Mahzuni Şerif bu dizeleri, sevdiğinden (Çeşmi Siyahım - Siyah Gözlüm) ayrılmak zorunda kaldığı bir dönemde yazmıştır.
Türkünün içinde geçen "Bana her yanın karanlık görünür" ifadesi, sevilen kişi olmadan dünyanın geri kalanının bir zindan olduğunu anlatır. Mahzuni’nin felsefesinde bu ayrılık hem fiziksel bir gidiş hem de hayata karşı bir sitem barındırır. Engin Nurşani ise bu sitemi, babasından aldığı ozanlık terbiyesiyle daha lirik ve hüzünlü bir boyuta taşımıştır.
Türkünün Sözleri
İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım
İşte gidiyorum çeşmi siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da
Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Siyah zülfün mah yüzüne ağlarda
Uyanıp kaçarsan bir dar çağlarda
Ölürüm yoluna sıralansa da
Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni düşürdün elin diline
Güldün Mahzuni’nin berbat haline
Meralar maralı sıralansa da
Engin Nurşani Kimdir?
Engin Nurşani (1984 - 2020), halk müziği geleneğinin modern temsilcilerinden biriydi. Ozanlık geleneğinin güçlü ismi Aşık Ali Nurşani’nin oğlu olarak Almanya’da doğdu.
Babası gibi bağlamanın tellerine hükmeden Engin, kendine has yanık sesiyle kısa sürede milyonların sevgisini kazandı. 2003 yılında çıkardığı "Adına Bir Çizik Çektim" albümüyle büyük bir çıkış yakaladı. Maalesef, kariyerinin en verimli dönemlerinde gırtlak kanseri ile mücadele etmeye başladı ve 2020 yılının sonunda henüz 36 yaşındayken aramızdan ayrıldı.
Engin Nurşani, "Çeşmi Siyahım"ı söylerken sadece bir türkü okumuyordu; sanki kendi kısa ama fırtınalı hayat hikayesinin hüznünü o "sermayem derdimdir" dizesine sığdırıyordu. Onun sesinde Anadolu’nun o tanıdık kederini ve babadan oğula geçen bir aşkı duyabilirsiniz.
Türk halk müziğinin genç yaşta yitirdiğimiz kıymetli sesi Engin Nurşani ve onun yüreklere dokunan "İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım" yorumu üzerine derinlemesine bir bakış atalım.
Bu eser, aslında asırlık bir çınarın, Aşık Mahzuni Şerif'in kaleminden çıkmıştır. Engin Nurşani’nin bu türküyü yorumlaması, eserin genç kuşaklar tarafından tekrar keşfedilmesini sağladı.
Türkünün Ruhu
Hikaye, sadece bir ayrılıktan ibaret değildir; bir kabulleniş ve asillik öyküsüdür. Mahzuni Şerif bu dizeleri, sevdiğinden (Çeşmi Siyahım - Siyah Gözlüm) ayrılmak zorunda kaldığı bir dönemde yazmıştır.
Türkünün içinde geçen "Bana her yanın karanlık görünür" ifadesi, sevilen kişi olmadan dünyanın geri kalanının bir zindan olduğunu anlatır. Mahzuni’nin felsefesinde bu ayrılık hem fiziksel bir gidiş hem de hayata karşı bir sitem barındırır. Engin Nurşani ise bu sitemi, babasından aldığı ozanlık terbiyesiyle daha lirik ve hüzünlü bir boyuta taşımıştır.
Türkünün Sözleri
İşte Gidiyorum Çeşmi Siyahım
İşte gidiyorum çeşmi siyahım
Önümüze dağlar sıralansa da
Sermayem derdimdir servetim ahım
Karardıkça bahtım karalansa da
Haydi dolaşalım yüce dağlarda
Siyah zülfün mah yüzüne ağlarda
Uyanıp kaçarsan bir dar çağlarda
Ölürüm yoluna sıralansa da
Bağladım canımı zülfün teline
Sen beni düşürdün elin diline
Güldün Mahzuni’nin berbat haline
Meralar maralı sıralansa da
Engin Nurşani Kimdir?
Engin Nurşani (1984 - 2020), halk müziği geleneğinin modern temsilcilerinden biriydi. Ozanlık geleneğinin güçlü ismi Aşık Ali Nurşani’nin oğlu olarak Almanya’da doğdu.
Babası gibi bağlamanın tellerine hükmeden Engin, kendine has yanık sesiyle kısa sürede milyonların sevgisini kazandı. 2003 yılında çıkardığı "Adına Bir Çizik Çektim" albümüyle büyük bir çıkış yakaladı. Maalesef, kariyerinin en verimli dönemlerinde gırtlak kanseri ile mücadele etmeye başladı ve 2020 yılının sonunda henüz 36 yaşındayken aramızdan ayrıldı.
Engin Nurşani, "Çeşmi Siyahım"ı söylerken sadece bir türkü okumuyordu; sanki kendi kısa ama fırtınalı hayat hikayesinin hüznünü o "sermayem derdimdir" dizesine sığdırıyordu. Onun sesinde Anadolu’nun o tanıdık kederini ve babadan oğula geçen bir aşkı duyabilirsiniz.
Alıntı:Hüzünlü Bir Gerçek: Engin Nurşani’nin kanser tedavisi sırasında babası Ali Nurşani'nin sosyal medyadan yardım istemesi tüm Türkiye'yi ağlatmıştı. Bugün bu türküyü dinlerken, arkasında bıraktığı o samimi ve dertli mirası daha iyi anlıyoruz.
Forum:
Müzik
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
MYK Belgesi Nedir? Nasıl Alınır? Güncel ve Detaylı Rehber
Günümüzde mesleki yeterliliğin resmi olarak belgelenmesi, hem çalışanlar hem de işverenler için kritik bir gereklilik haline gelmiştir. Özellikle denetimlerin arttığı sektörlerde MYK Belgesi, yasal zorunluluk ve kariyer avantajını aynı anda sunar. Bu rehberde, MYK belgesi ile ilgili en çok merak edilen tüm konuları uzman bakış açısıyla ele alıyoruz.
MYK Belgesi Nedir?
MYK Belgesi Nedir diye merak edenler için; Mesleki Yeterlilik Kurumu (MYK) tarafından yetkilendirilen belgelendirme kuruluşları aracılığıyla verilen, kişinin belirli bir meslekte bilgi, beceri ve yetkinliğe sahip olduğunu gösteren resmi bir belgedir.
Bu belge:
MYK Belgesi Nasıl Alınır?
MYK belgesi alma süreci sanıldığı kadar karmaşık değildir. Doğru kurumla çalışıldığında süreç hızlı ve şeffaf ilerler.
Genel adımlar şunlardır:
? Doğru yönlendirme ve uzman desteği ile belgenizi tek seferde alma şansınızı artırabilirsiniz.
MYK 5 Belgesi
MYK 5 belgesi, Seviye 5 yeterliliğe sahip meslekler için verilen belgedir. Bu seviye, genellikle:
MYK Belgesi Ne Kadar?
MYK belgesi ücretleri;
Genel olarak MYK belgesi fiyatları 1.000 TL – 3.000 TL aralığındadır. Ancak bazı mesleklerde devlet destekleri sayesinde belge ücretleri ciddi oranda düşebilir, hatta ücretsiz hale gelebilir.
? Güncel ücret ve destek bilgisi için yetkili kurumlardan mutlaka bilgi alınmalıdır.
MYK Kaynakçı Belgesi
MYK kaynakçı belgesi, en çok talep gören mesleki yeterlilik belgelerinden biridir. İnşaat, sanayi ve üretim sektörlerinde çalışan kaynakçılar için bu belge çoğu zaman zorunludur.
Kaynakçı MYK belgesi:
MYK Belgesi Ne İşe Yarar?
MYK belgesi yalnızca bir evrak değildir; doğrudan kariyer ve iş güvencesi sağlar.
Başlıca faydaları:
Ustalık Belgesi MYK Yerine Geçer mi?
Bu soru en sık karşılaştığımız konulardan biridir.
Hayır, ustalık belgesi her meslek için MYK belgesi yerine geçmez.
MYK belgesi:
MYK Belgesi Alma Sürecinde Doğru Kurumun Önemi
MYK belgesi alma sürecinde en kritik konu, yetkili ve güvenilir bir belgelendirme kuruluşu ile çalışmaktır. Yanlış yönlendirme, eksik sınav hazırlığı ve zaman kaybı yaşanabilir.
Neden Artun Belgelendirme?
Artun Belgelendirme, MYK tarafından yetkilendirilmiş, süreci baştan sona şeffaf yöneten ve aday odaklı yaklaşımıyla öne çıkan bir kuruluştur.
Artun Belgelendirme ile:
? MYK belgesi alma sürecinizi güvenle başlatmak için Artun Belgelendirme ile hemen iletişime geçin.
Uzman desteğiyle belgenizi sorunsuz şekilde alın, mesleğinizi resmileştirin.
Günümüzde mesleki yeterliliğin resmi olarak belgelenmesi, hem çalışanlar hem de işverenler için kritik bir gereklilik haline gelmiştir. Özellikle denetimlerin arttığı sektörlerde MYK Belgesi, yasal zorunluluk ve kariyer avantajını aynı anda sunar. Bu rehberde, MYK belgesi ile ilgili en çok merak edilen tüm konuları uzman bakış açısıyla ele alıyoruz.
MYK Belgesi Nedir?
MYK Belgesi Nedir diye merak edenler için; Mesleki Yeterlilik Kurumu (MYK) tarafından yetkilendirilen belgelendirme kuruluşları aracılığıyla verilen, kişinin belirli bir meslekte bilgi, beceri ve yetkinliğe sahip olduğunu gösteren resmi bir belgedir.
Bu belge:
- Ulusal Meslek Standartlarına dayanır
- Sınavla (teorik + performans) alınır
- Resmî ve denetlenebilir bir yeterlilik belgesidir
MYK Belgesi Nasıl Alınır?
MYK belgesi alma süreci sanıldığı kadar karmaşık değildir. Doğru kurumla çalışıldığında süreç hızlı ve şeffaf ilerler.
Genel adımlar şunlardır:
- MYK tarafından yetkilendirilmiş bir kuruma başvuru yapılır
- Mesleğe uygun sınav planlaması oluşturulur
- Teorik ve/veya performans sınavına girilir
- Başarılı olunması halinde MYK belgesi düzenlenir
? Doğru yönlendirme ve uzman desteği ile belgenizi tek seferde alma şansınızı artırabilirsiniz.
MYK 5 Belgesi
MYK 5 belgesi, Seviye 5 yeterliliğe sahip meslekler için verilen belgedir. Bu seviye, genellikle:
- Alanında deneyimli
- İş organizasyonu yapabilen
- Sorumluluk alabilen çalışanları kapsar
MYK Belgesi Ne Kadar?
MYK belgesi ücretleri;
- Mesleğe
- Seviye düzeyine
- Sınav kapsamına
Genel olarak MYK belgesi fiyatları 1.000 TL – 3.000 TL aralığındadır. Ancak bazı mesleklerde devlet destekleri sayesinde belge ücretleri ciddi oranda düşebilir, hatta ücretsiz hale gelebilir.
? Güncel ücret ve destek bilgisi için yetkili kurumlardan mutlaka bilgi alınmalıdır.
MYK Kaynakçı Belgesi
MYK kaynakçı belgesi, en çok talep gören mesleki yeterlilik belgelerinden biridir. İnşaat, sanayi ve üretim sektörlerinde çalışan kaynakçılar için bu belge çoğu zaman zorunludur.
Kaynakçı MYK belgesi:
- İş güvenliği denetimlerinde geçerlidir
- Yurt içi ve yurt dışı iş başvurularında avantaj sağlar
- İşverenler için yasal güvence sunar
MYK Belgesi Ne İşe Yarar?
MYK belgesi yalnızca bir evrak değildir; doğrudan kariyer ve iş güvencesi sağlar.
Başlıca faydaları:
- Yasal zorunlulukları yerine getirmenizi sağlar
- İş kazalarında işveren ve çalışan için koruyucudur
- İş bulma ve maaş pazarlığında avantaj sağlar
- Mesleki yeterliliğinizi resmî olarak kanıtlar
Ustalık Belgesi MYK Yerine Geçer mi?
Bu soru en sık karşılaştığımız konulardan biridir.
Hayır, ustalık belgesi her meslek için MYK belgesi yerine geçmez.
MYK belgesi:
- Ulusal Meslek Standardına dayanır
- Sınavla ölçülür
- Belirli mesleklerde zorunlu tutulur
MYK Belgesi Alma Sürecinde Doğru Kurumun Önemi
MYK belgesi alma sürecinde en kritik konu, yetkili ve güvenilir bir belgelendirme kuruluşu ile çalışmaktır. Yanlış yönlendirme, eksik sınav hazırlığı ve zaman kaybı yaşanabilir.
Neden Artun Belgelendirme?
Artun Belgelendirme, MYK tarafından yetkilendirilmiş, süreci baştan sona şeffaf yöneten ve aday odaklı yaklaşımıyla öne çıkan bir kuruluştur.
Artun Belgelendirme ile:
- Hangi belgenin size uygun olduğunu net öğrenirsiniz
- Sınav süreci profesyonel şekilde planlanır
- Zaman kaybetmeden belgenizi alırsınız
? MYK belgesi alma sürecinizi güvenle başlatmak için Artun Belgelendirme ile hemen iletişime geçin.
Uzman desteğiyle belgenizi sorunsuz şekilde alın, mesleğinizi resmileştirin.
Forum:
Eğitim - Öğretim
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
SONSUZA DEK YÜREĞİMİZDE VE YANI BAŞIMIZDA VAR OLAN
ULU ÖNDERİMİZ MİNNETTARIZ !
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sonsuzluğa uğurlanışının seksen yedinci yıldönümünde; kendisine duyduğumuz ve her geçen gün büyüyen özlemle, hüzünle anıyoruz.
Bugün saatler 09.05’ te yaşamlarımız ve yüreğimiz iki dakika duracak; bu ulusun evlatları bizler tek yürek olarak varlığımızı borçlu olduğumuz Ata’mızın manevi huzurunda saygıyla, minnetle ve şükranla eğiliyoruz.
Ulu Önder “Benim görüşüm oydu ki ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak niteliklerini ve gücünü kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü özveriye razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir uygar ulus, onları kendi sıralarında ve yanında görmek istemez” diyordu. Bu ve daha nice sözlerinde ifade ettiği gibi ulusunun yaşamı için yaşamını feda eden Ata’mızın ulusunu daima her alanda yükseklerde ve en iyisine sahip olmasını istiyordu.
Ulusunu bu ideallerine ulaştırmak için elli yedi yıllık yaşamının çoğunu asker olarak bir çok cephede savaşmış, işgal altındaki vatan topraklarını düşman işgalinden kurtarmış, esir edilmek istenen ulusunu özgürlüğe, bağımsızlığa kavuşturmuş ve lider olarak çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur.
Ulusunun “İnsan olma nitelikleri” için “Bu uğurda her türlü özveriyi” göstererek can siperhane, durmadan yılmadan çalışmış ilke ve devrimleriyle Türk ulusunu hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı başarmıştır.
Gerçekleştirdikleriyle, idealleriyle, fikirleriyle ve yüce kişiliğiyle sadece ulusuna değil tüm insanlığa önder ve rehber olmaktadır. Bu nedenledir ki varlığı sonsuzdur. Kendisine gösterilen saygı simgesel değil; vicdanlarda, düşüncelerde ve yüreklerde hissedilen minnettarlığın ve şükran duyguları gerçeğinin kendisidir.
Bizler Ata’mız olmasıyla gururuyla övünüp sevinirken gök mavisi gözlerine baktıkça hüzünleneceğiz fakat Türk ulusu için istediği “İnsan olma nitelikleri” hedefini gerçekleştirmek için, mavi gözlerine bakabilmek ve emeklerine layık olmak için çok çalışacağız çok çalışacağız. “Bu uğurda her türlü özveriyi” göstermeye söz veriyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu varlığımızı borçlu olduğumuz, sonsuza dek yüreğimizde ve yanı başımızda var olan Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sonsuzluğa uğurlayışımızın seksen yedinci yıl dönümünde kendisine duyduğumuz sonsuz özlemimizle; sevgi, saygı, minnet ve şükranla anıyoruz.
Ruhu şad olsun.
https://www.facebook.com/zohreana
ULU ÖNDERİMİZ MİNNETTARIZ !
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sonsuzluğa uğurlanışının seksen yedinci yıldönümünde; kendisine duyduğumuz ve her geçen gün büyüyen özlemle, hüzünle anıyoruz.
Bugün saatler 09.05’ te yaşamlarımız ve yüreğimiz iki dakika duracak; bu ulusun evlatları bizler tek yürek olarak varlığımızı borçlu olduğumuz Ata’mızın manevi huzurunda saygıyla, minnetle ve şükranla eğiliyoruz.
Ulu Önder “Benim görüşüm oydu ki ve daima o oldu ki dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak niteliklerini ve gücünü kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü özveriye razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir uygar ulus, onları kendi sıralarında ve yanında görmek istemez” diyordu. Bu ve daha nice sözlerinde ifade ettiği gibi ulusunun yaşamı için yaşamını feda eden Ata’mızın ulusunu daima her alanda yükseklerde ve en iyisine sahip olmasını istiyordu.
Ulusunu bu ideallerine ulaştırmak için elli yedi yıllık yaşamının çoğunu asker olarak bir çok cephede savaşmış, işgal altındaki vatan topraklarını düşman işgalinden kurtarmış, esir edilmek istenen ulusunu özgürlüğe, bağımsızlığa kavuşturmuş ve lider olarak çağdaş Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kurmuştur.
Ulusunun “İnsan olma nitelikleri” için “Bu uğurda her türlü özveriyi” göstererek can siperhane, durmadan yılmadan çalışmış ilke ve devrimleriyle Türk ulusunu hedeflediği çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmayı başarmıştır.
Gerçekleştirdikleriyle, idealleriyle, fikirleriyle ve yüce kişiliğiyle sadece ulusuna değil tüm insanlığa önder ve rehber olmaktadır. Bu nedenledir ki varlığı sonsuzdur. Kendisine gösterilen saygı simgesel değil; vicdanlarda, düşüncelerde ve yüreklerde hissedilen minnettarlığın ve şükran duyguları gerçeğinin kendisidir.
Bizler Ata’mız olmasıyla gururuyla övünüp sevinirken gök mavisi gözlerine baktıkça hüzünleneceğiz fakat Türk ulusu için istediği “İnsan olma nitelikleri” hedefini gerçekleştirmek için, mavi gözlerine bakabilmek ve emeklerine layık olmak için çok çalışacağız çok çalışacağız. “Bu uğurda her türlü özveriyi” göstermeye söz veriyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurucusu varlığımızı borçlu olduğumuz, sonsuza dek yüreğimizde ve yanı başımızda var olan Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü sonsuzluğa uğurlayışımızın seksen yedinci yıl dönümünde kendisine duyduğumuz sonsuz özlemimizle; sevgi, saygı, minnet ve şükranla anıyoruz.
Ruhu şad olsun.
https://www.facebook.com/zohreana
Forum:
Atatürk Haberleri
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
Suriye İnsan Hakları Gözlemevi: Öldürülen Alevi sivil sayısı 745'e çıktı
[b]Lazkiye çevresindeki geniş alanda elektrik ve içme suyunun kesildiği de belirtiliyor.
İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), ülkenin devrik lideri Beşar Esad'ı destekleyen militanlarla Heyet Tahrir Şam'a (HTŞ) bağlı güvenlik güçleri arasındaki son çatışmalarda 745 Alevi sivilin öldürüldüğünü açıkladı.[/b]
Sivillerin çoğunun yakın mesafeden ateş açılması sonucu hayatını kaybettiği belirtildi.
Uzmanlar, son günlerde yaşananları Esad'ın devrilmesinden bu yana Suriye'deki en büyük çatışma olarak nitelendiriyor.
Gözlemevi, HTŞ'ye bağlı 125 güvenlik gücü mensubunun yanı sıra Esad'ı destekleyen 148 militanın da çatışmalarda öldüğünü belirtti. Çatışmalarda toplam can kaybı 1.000'i geçti.
Suriye'nin HTŞ liderliğindeki geçici yönetimi, Perşembe günü başlayan çatışmaların ardından Alevilerin merkezi olarak görülen Akdeniz kıyılarındaki Lazkiye ve Tartus'a büyük bir operasyon başlatmıştı.
Lazkiye çevresindeki geniş alanda elektrik ve içme suyunun kesildiği de belirtiliyor.
Şiddet olaylarından en çok etkilenen kasabalardan biri olan Baniyas sakinleri, cesetlerin sokaklara saçıldığını veya evlerde ve binaların çatılarında açıkta kaldığını, kimsenin cansız bedenleri alamadığını söyledi.
AP'ye konuşan bir sakin, silahlı kişilerin sakinlerin Cuma günü yakın mesafeden öldürülen beş komşularının cesetlerini saatlerce kaldırmasını engellediğini dile getirdi.
Cuma günü şiddet olaylarının başlamasından birkaç saat sonra ailesi ve komşularıyla birlikte bölgeyi terk eden Baniyaslı 57 yaşındaki Ali Şeha, Baniyas'ta Alevilerin yaşadığı bir mahallede en az 20 komşusunun ve meslektaşının öldürüldüğünü bildirdi. Şeha bazı sakinlerin dükkanlarında veya evlerinde öldürüldüğünü belirtti.
Lazkiye Emniyet Müdürü Yarbay [b]Mustafa Kuneyfati'ye göre çatışmalar, yeni hükümet güçlerinin Lazkiye'deki bir güvenlik operasyonu sırasında Esad'a bağlı milis grupları tarafından pusuya düşürülmesiyle başladı.[/b]
Cuma sabahı Lazkiye'de çok sayıda hükümet askeri konuşlandırıldı ve şehirde ve diğer kıyı bölgelerinde sokağa çıkma yasağı uygulandı.
Öte yandan, Suriye'nin yeni yöneticileri ülkenin güneyinde de güvenlik sorunuyla karşı karşıya. Yetkililer bu hafta başında hükümet güçleriyle silahlı gruplar arasında çıkan şiddetli çatışmalarda en az 15 kişinin öldüğünü bildirdi.
Kaynak: https://tr.euronews.com/2025/03/09/suriy...745e-cikti
[b]Lazkiye çevresindeki geniş alanda elektrik ve içme suyunun kesildiği de belirtiliyor.
İngiltere merkezli Suriye İnsan Hakları Gözlemevi (SOHR), ülkenin devrik lideri Beşar Esad'ı destekleyen militanlarla Heyet Tahrir Şam'a (HTŞ) bağlı güvenlik güçleri arasındaki son çatışmalarda 745 Alevi sivilin öldürüldüğünü açıkladı.[/b]
Sivillerin çoğunun yakın mesafeden ateş açılması sonucu hayatını kaybettiği belirtildi.
Uzmanlar, son günlerde yaşananları Esad'ın devrilmesinden bu yana Suriye'deki en büyük çatışma olarak nitelendiriyor.
Gözlemevi, HTŞ'ye bağlı 125 güvenlik gücü mensubunun yanı sıra Esad'ı destekleyen 148 militanın da çatışmalarda öldüğünü belirtti. Çatışmalarda toplam can kaybı 1.000'i geçti.
Suriye'nin HTŞ liderliğindeki geçici yönetimi, Perşembe günü başlayan çatışmaların ardından Alevilerin merkezi olarak görülen Akdeniz kıyılarındaki Lazkiye ve Tartus'a büyük bir operasyon başlatmıştı.
Lazkiye çevresindeki geniş alanda elektrik ve içme suyunun kesildiği de belirtiliyor.
Şiddet olaylarından en çok etkilenen kasabalardan biri olan Baniyas sakinleri, cesetlerin sokaklara saçıldığını veya evlerde ve binaların çatılarında açıkta kaldığını, kimsenin cansız bedenleri alamadığını söyledi.
AP'ye konuşan bir sakin, silahlı kişilerin sakinlerin Cuma günü yakın mesafeden öldürülen beş komşularının cesetlerini saatlerce kaldırmasını engellediğini dile getirdi.
Cuma günü şiddet olaylarının başlamasından birkaç saat sonra ailesi ve komşularıyla birlikte bölgeyi terk eden Baniyaslı 57 yaşındaki Ali Şeha, Baniyas'ta Alevilerin yaşadığı bir mahallede en az 20 komşusunun ve meslektaşının öldürüldüğünü bildirdi. Şeha bazı sakinlerin dükkanlarında veya evlerinde öldürüldüğünü belirtti.
Lazkiye Emniyet Müdürü Yarbay [b]Mustafa Kuneyfati'ye göre çatışmalar, yeni hükümet güçlerinin Lazkiye'deki bir güvenlik operasyonu sırasında Esad'a bağlı milis grupları tarafından pusuya düşürülmesiyle başladı.[/b]
Cuma sabahı Lazkiye'de çok sayıda hükümet askeri konuşlandırıldı ve şehirde ve diğer kıyı bölgelerinde sokağa çıkma yasağı uygulandı.
Öte yandan, Suriye'nin yeni yöneticileri ülkenin güneyinde de güvenlik sorunuyla karşı karşıya. Yetkililer bu hafta başında hükümet güçleriyle silahlı gruplar arasında çıkan şiddetli çatışmalarda en az 15 kişinin öldüğünü bildirdi.
Kaynak: https://tr.euronews.com/2025/03/09/suriy...745e-cikti
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
Cengizhan Şimşek Alevi Mi?
Cengizhan Şimşek'in Alevi olup olmadığına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Kırkpınar'da kazandığı başarı sonrası memleketine dönüşünde dualar okunduğu ve kurban kesildiği haberleri mevcuttur. Ancak bu detaylar dini inancı hakkında kesin bir bilgi sunmamaktadır.
Yaptığım geniş çaplı aramada, yerel kaynaklarda bile Cengizhan Şimşek’in Alevi olduğuna dair güvenilir bir bilgiye rastlayamadım.
Mevcut durum özetle şöyle:
Cengizhan Şimşek, 24 Ocak 1996 tarihinde Antalya'nın Serik ilçesine bağlı Gebiz köyünde doğan Türk başpehlivandır. "Karizmatik başpehlivan" lakabıyla tanınan Şimşek, ata sporu olan yağlı güreşe babasının teşvikiyle başlamıştır.
Güreş Kariyeri ve Başarıları
Cengizhan Şimşek, güreş kariyerine genç yaşta başladı. Sırasıyla deste orta, deste büyük ve küçük orta büyük boylarında birincilikler elde etti. Bu başarılar, onun başaltı boyuna, ardından da başpehlivanlığa yükselmesini sağladı.
2022 yılı, Şimşek'in kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biri oldu. O yıl, 661. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde takım arkadaşı Mustafa Taş'ı yenerek başpehlivan unvanını kazandı ve altın kemerin sahibi oldu.
Aktif güreş hayatına Antalya Büyükşehir Belediyesi ASAT Güreş Kulübü çatısı altında devam eden Cengizhan Şimşek, güçlü fiziği ve teknik güreş stiliyle tanınır.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Cengizhan_...im%C5%9Fek
Cengizhan Şimşek'in Alevi olup olmadığına dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Kırkpınar'da kazandığı başarı sonrası memleketine dönüşünde dualar okunduğu ve kurban kesildiği haberleri mevcuttur. Ancak bu detaylar dini inancı hakkında kesin bir bilgi sunmamaktadır.
Yaptığım geniş çaplı aramada, yerel kaynaklarda bile Cengizhan Şimşek’in Alevi olduğuna dair güvenilir bir bilgiye rastlayamadım.
Mevcut durum özetle şöyle:
- Doğduğu yer: Antalya, Serik ilçesidir.
- Spor kariyeri, başarıları, yaş, boy, dereceler gibi bilgiler çeşitli kaynaklarda mevcut.
- Ancak inanç, mezhep veya dinî kimliği ile ilgili bir açıklama, röportaj veya belge bulunmuyor.
Cengizhan Şimşek, 24 Ocak 1996 tarihinde Antalya'nın Serik ilçesine bağlı Gebiz köyünde doğan Türk başpehlivandır. "Karizmatik başpehlivan" lakabıyla tanınan Şimşek, ata sporu olan yağlı güreşe babasının teşvikiyle başlamıştır.
Güreş Kariyeri ve Başarıları
Cengizhan Şimşek, güreş kariyerine genç yaşta başladı. Sırasıyla deste orta, deste büyük ve küçük orta büyük boylarında birincilikler elde etti. Bu başarılar, onun başaltı boyuna, ardından da başpehlivanlığa yükselmesini sağladı.
2022 yılı, Şimşek'in kariyerindeki en önemli dönüm noktalarından biri oldu. O yıl, 661. Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde takım arkadaşı Mustafa Taş'ı yenerek başpehlivan unvanını kazandı ve altın kemerin sahibi oldu.
Aktif güreş hayatına Antalya Büyükşehir Belediyesi ASAT Güreş Kulübü çatısı altında devam eden Cengizhan Şimşek, güçlü fiziği ve teknik güreş stiliyle tanınır.
https://tr.wikipedia.org/wiki/Cengizhan_...im%C5%9Fek
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
Atatürk'ün Alevi olduğu doğru
Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas, Atatürk döneminde oluşturulan Laiklik konseptini değerlendirdi.
Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Akşam gazetesine verdiği röportajda Atatürk'ün Laiklik kavramını ele aldı.
Retoulas'ın Atatürk'le ilgili yaptığı açıklamalardan satır başları ise şöyle:
DÜNYEVİ İŞLER VE DİNİ İŞLER AYRILDI
Atatürk zamanındaki laiklik konseptinin Batı laikliklerinden farkı neydi?
Batı ülkelerindeki laiklik, dinin devletten ayrılıp, kurumsallığının sona erdirilip, özelleştirilmesi anlamına geliyor. Ama Atatürk zamanında oluşturulan Türkiye laikliği modeline bakınca, yapısal değil ama kavramsal ayrım oldu. Bu çerçevede 'dünyevi işler' ve 'dini işler' olarak bir ayrım yapıldı. Tabii, bu kavramsal bir ayrım. Ama yapısal olarak bunu göremiyorsunuz. Çünkü din kamu hayatında kalmaya devam etti. Bunu en iyi göstergesi de Diyanet İşleri Başkanlığı.
VAHDET-İ VUCUD'U HAYATA GEÇİRME PROJESİYDİ
Ne kastediyorsunuz?
Diyanet, İslam'ın laiklik yoluyla yeniden kurulması, düzenlenmesinin işareti. Bu, din hem özel hem de kamu hayatında kalmaya devam ediyor demektir. Çünkü Diyanet yoluyla aynı zamanda cami hutbelerini de almaya devam ediyorsunuz. Yani, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama din kamu yaşamında kalmaya devam etti. Kemalizm projesinde İslam'ı ulusal bir din haline getirme fikri vardı. Ama ne yapıldığına bakarsanız, bu Vahdet-i Vücud'u hayata geçirme projesiydi.
KEMALİZMİN ALT YAPISI VAHDET-İ VÜCUD'DU
Atatürk, Osmanlı'daki Vahdet-i Vücud felsefesini mi canlandırmaya çalıştı laikleşme süreciyle beraber?
Evet, bu kesinlikle doğru. Kemalizm'in dini projesi Vahdet-i Vücud'du. Kemalizm laikliğine şekil veren, onun alt yapısı Vahdet-i Vücud'du. Ama aynı modeli dünyevilik konseptini ön plana çıkararak yaptı. Atatürk, o döneme göre ırkçılıkla asla ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışıyla İslam'a ayrı bir yer verdi. Bu nedenle Avrupa'daki kanlı laikleşme sürecine kıyasla çok daha yumuşak bir laikliğe geçiş süreci yaşandı Türkiye'de.
Bizde de karşı çıkan çok insan oldu gerçi...
Avrupa ile kıyaslayınca çok daha kansız bir süreç oldu Türkiye'de. Ayrıca, laikleşme sürecine karşı savaşanlar ya Batı aydınlanmasının etkisindeki aşırı liberaller, yani Batı'yı koşulsuz taklit edenler; ya da gerçek Osmanlı İslam'ı olmayan 18'inci yüzyıl İslam'ının takipçileriydi. Bu ikinci grup, aslında Vahdet-i Şuhud'un en sert anlayışının ve de İslam'ın sırf zahir ve tutucu anlayışının takipçileriydi.
ATATÜRK'ÜN DÖNEMİNDE ŞİKAYET OLMADI
Ama Aleviler Diyanet'i Sünni İslam'ı temsil etmekle eleştiriyorlar...
Aslında bu hep böyle değildi. Atatürk zamanında Diyanet'in uygulamaları karşısında Alevilerin öyle bir şikayeti olmamış.
ATATÜRK'ÜN ALEVİLİKLE DİNİ BAĞLANTILARI VARDI
Atatürk'ün kendi dini anlayışıyla ilgili tespitleriniz neler? Dindar bir figür müydü?
Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım'ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler. Kendisinin anne tarafı Yunanistan'ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk'ün aslen Kocacık'lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik'le dini bağlantıları vardır. Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın 'Hak dili Kuran dili' adlı Sünni Vahdet-i Vücud tasavvufuna kılavuz olan tefsiri yazmasını bizzat yönetmiş ve düzeltmiştir. Atatürk3 tasavvuf geleneğine önem vermekteydi: Bektaşi/Alevi, Mevlevi ve Melamilik.
Kaynak: https://www.golbasisongaste.com/ataturku...-3966h.htm
Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas, Atatürk döneminde oluşturulan Laiklik konseptini değerlendirdi.
Yunanlı Araştırmacı Christos Retoulas Akşam gazetesine verdiği röportajda Atatürk'ün Laiklik kavramını ele aldı.
Retoulas'ın Atatürk'le ilgili yaptığı açıklamalardan satır başları ise şöyle:
DÜNYEVİ İŞLER VE DİNİ İŞLER AYRILDI
Atatürk zamanındaki laiklik konseptinin Batı laikliklerinden farkı neydi?
Batı ülkelerindeki laiklik, dinin devletten ayrılıp, kurumsallığının sona erdirilip, özelleştirilmesi anlamına geliyor. Ama Atatürk zamanında oluşturulan Türkiye laikliği modeline bakınca, yapısal değil ama kavramsal ayrım oldu. Bu çerçevede 'dünyevi işler' ve 'dini işler' olarak bir ayrım yapıldı. Tabii, bu kavramsal bir ayrım. Ama yapısal olarak bunu göremiyorsunuz. Çünkü din kamu hayatında kalmaya devam etti. Bunu en iyi göstergesi de Diyanet İşleri Başkanlığı.
VAHDET-İ VUCUD'U HAYATA GEÇİRME PROJESİYDİ
Ne kastediyorsunuz?
Diyanet, İslam'ın laiklik yoluyla yeniden kurulması, düzenlenmesinin işareti. Bu, din hem özel hem de kamu hayatında kalmaya devam ediyor demektir. Çünkü Diyanet yoluyla aynı zamanda cami hutbelerini de almaya devam ediyorsunuz. Yani, din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı ama din kamu yaşamında kalmaya devam etti. Kemalizm projesinde İslam'ı ulusal bir din haline getirme fikri vardı. Ama ne yapıldığına bakarsanız, bu Vahdet-i Vücud'u hayata geçirme projesiydi.
KEMALİZMİN ALT YAPISI VAHDET-İ VÜCUD'DU
Atatürk, Osmanlı'daki Vahdet-i Vücud felsefesini mi canlandırmaya çalıştı laikleşme süreciyle beraber?
Evet, bu kesinlikle doğru. Kemalizm'in dini projesi Vahdet-i Vücud'du. Kemalizm laikliğine şekil veren, onun alt yapısı Vahdet-i Vücud'du. Ama aynı modeli dünyevilik konseptini ön plana çıkararak yaptı. Atatürk, o döneme göre ırkçılıkla asla ilgisi olmayan bir milliyetçilik anlayışıyla İslam'a ayrı bir yer verdi. Bu nedenle Avrupa'daki kanlı laikleşme sürecine kıyasla çok daha yumuşak bir laikliğe geçiş süreci yaşandı Türkiye'de.
Bizde de karşı çıkan çok insan oldu gerçi...
Avrupa ile kıyaslayınca çok daha kansız bir süreç oldu Türkiye'de. Ayrıca, laikleşme sürecine karşı savaşanlar ya Batı aydınlanmasının etkisindeki aşırı liberaller, yani Batı'yı koşulsuz taklit edenler; ya da gerçek Osmanlı İslam'ı olmayan 18'inci yüzyıl İslam'ının takipçileriydi. Bu ikinci grup, aslında Vahdet-i Şuhud'un en sert anlayışının ve de İslam'ın sırf zahir ve tutucu anlayışının takipçileriydi.
ATATÜRK'ÜN DÖNEMİNDE ŞİKAYET OLMADI
Ama Aleviler Diyanet'i Sünni İslam'ı temsil etmekle eleştiriyorlar...
Aslında bu hep böyle değildi. Atatürk zamanında Diyanet'in uygulamaları karşısında Alevilerin öyle bir şikayeti olmamış.
ATATÜRK'ÜN ALEVİLİKLE DİNİ BAĞLANTILARI VARDI
Atatürk'ün kendi dini anlayışıyla ilgili tespitleriniz neler? Dindar bir figür müydü?
Atatürk Vahdet-i Vücud tasavvufunun piri, efendisiydi. Bazı birincil Yunanlı kaynaklar Zübeyde Hanım'ın Selanik Mevlihanesi ile yakın bağları olduğuna kişisel tanıklık etmektedirler. Kendisinin anne tarafı Yunanistan'ın Sarıgöl bölgesindendir ve orası tümüyle Bektaşi etkisindedir. Atatürk'ün aslen Kocacık'lı olan baba tarafının Bektaşilik/Alevilik ve Mevlevilik'le dini bağlantıları vardır. Kendisi de çocukken Mevlevi ayinlerine katılmıştır. Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır'ın 'Hak dili Kuran dili' adlı Sünni Vahdet-i Vücud tasavvufuna kılavuz olan tefsiri yazmasını bizzat yönetmiş ve düzeltmiştir. Atatürk3 tasavvuf geleneğine önem vermekteydi: Bektaşi/Alevi, Mevlevi ve Melamilik.
Kaynak: https://www.golbasisongaste.com/ataturku...-3966h.htm
Forum:
Atatürk Haberleri
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
Serdar Yıldırım
YUFKA YÜREKLİ ÖRÜMCEK
Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar…daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:
“ Hım… Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim “ diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.
Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. “ Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. “ Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri – geri, sağa – sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.
Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı…ama ne arı…kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, “ Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? “ dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.
Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, “ Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! “ diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.
Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.
Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.
Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.”Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları “ diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.
Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu’nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkanı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.
Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.
To: “ Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? “
Anne örümcek To’nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: “ Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. “
Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta’nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta’nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek…kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?
Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta’ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta’yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta’yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:
“ Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. “
Ta, boynunu büktü: “ Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık…Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. “
“ Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. “
“ İçeride sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. “
“ Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya “ diyen anne örümcek, Ta’yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi:
“ Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar “ diyerek son sözünü söyledi. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:
“ Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum “ dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta’nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta’nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta’nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, “ Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim “ diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi geçerliğini kaybediyordu.
Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, “ Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum “ diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:
“ Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.
Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. “
Her şey Ta’nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar… hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak “ Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek “ İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta’nın.
Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.
Anne örümcek, Ta’yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu’nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da “ Ta…Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta…Ta…” diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta’yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra “ Ta…Ta…” diye bağırarak Ta’nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta’yı kucakladı:
“ Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta “ diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. “ Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. “
Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta’yı biraz kendine getirdi:
“ Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? “
Ta’nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle: “ Ne diyebilirim ki, Ta “ dedi. “ Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. “
Annesinin sözleri Ta’yı sevindirdi: “ Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..” diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.
SON
Yazan: Serdar Yıldırım
Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar…daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:
“ Hım… Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim “ diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.
Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. “ Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. “ Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri – geri, sağa – sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.
Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı…ama ne arı…kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, “ Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? “ dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.
Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, “ Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! “ diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.
Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.
Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.
Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.”Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları “ diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.
Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu’nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkanı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.
Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.
To: “ Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? “
Anne örümcek To’nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: “ Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. “
Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta’nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta’nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek…kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?
Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta’ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta’yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta’yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:
“ Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. “
Ta, boynunu büktü: “ Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık…Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. “
“ Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. “
“ İçeride sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. “
“ Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya “ diyen anne örümcek, Ta’yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi:
“ Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar “ diyerek son sözünü söyledi. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:
“ Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum “ dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta’nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta’nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta’nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, “ Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim “ diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi geçerliğini kaybediyordu.
Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, “ Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum “ diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:
“ Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.
Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. “
Her şey Ta’nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar… hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak “ Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek “ İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta’nın.
Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.
Anne örümcek, Ta’yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu’nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da “ Ta…Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta…Ta…” diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta’yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra “ Ta…Ta…” diye bağırarak Ta’nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta’yı kucakladı:
“ Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta “ diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. “ Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. “
Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta’yı biraz kendine getirdi:
“ Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? “
Ta’nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle: “ Ne diyebilirim ki, Ta “ dedi. “ Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. “
Annesinin sözleri Ta’yı sevindirdi: “ Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..” diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.
SON
Yazan: Serdar Yıldırım
Forum:
Hikayeleriniz
Yorum
Yorum Yok
Hoşgeldin, Ziyaretçi
Forumda Ara
Forum İstatistikleri
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 356 aktif kullanıcı var.
Applebot, Bing, Google
(0 Üye - 353 Ziyaretçi)
Son Yazılanlar
Milli Savuna Üniversitesi...
Son Yorum:
donanma44
•
Dün, 02:41
"Veni, Vidi, Vici"nin Hik...
Son Yorum:
donanma44
•
Dün, 02:19
Cem Vakfı'nda "Ümit Özdağ...
Son Yorum:
donanma44
•
Dün, 02:02
"İşte Gidiyorum Çeşmi Siy...
Son Yorum:
donanma44
•
29/01/2026, 14:28
MYK Belgesi Nedir? Nasıl ...
Son Yorum:
donanma44
•
13/01/2026, 21:02
Sonsuza Dek Yüreğimizde v...
Son Yorum:
donanma44
•
10/11/2025, 23:11
Suriye İnsan Hakları Gözl...
Son Yorum:
donanma44
•
23/10/2025, 22:00
Cengizhan Şimşek Alevi Mi...
Son Yorum:
donanma44
•
12/10/2025, 21:14
Atatürk'ün Alevi olduğu d...
Son Yorum:
donanma44
•
12/10/2025, 20:50
Yufka Yürekli Örümcek - S...
Son Yorum:
Serdar Yıldırım
•
10/10/2025, 18:44