Yazar:
donanma44
Bundan böyle, Alevi Bektaşi inançlıların tüm sorunları artık bir devlet sorunudur ve devlet tarafından çözüme kavuşturulması mecburiyeti yaratılmıştır. Hiçbir siyasi parti, şahıs ve zümre, Alevi Bektaşilere kendi öznel politik kanaatlerine veya inançsal aidiyetine göre davranamaz
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] ALİ RIZA ÖZKAN / TUM-HABERLER. COM GENEL YAYIN YÖNETMENİ
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Ekim günü, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’ndan sonra, Alevi Bektaşi inançlılar arasında ’âsitâne-i sâniye’, yani ikinci pir evi olarak kabul edilen, İstanbul’daki Şahkulu Dergâhı’nda katıldığı cemevleri açılışı ve temel atma törenlerinde açıkladığı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adı altındaki kurumsal yapı Alevi Bektaşiler arasında geniş yankı buldu.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ulusal Kanal’ın daveti üzerine, Emra Şen’in sunduğu Görüş Alanı programında, ben de konuya ilişkin görüşlerimi açıkladım.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Programın diğer katılımcıları ise, şu isimlerden oluşuyordu: Hüseyin Gazi Cemevi Dedesi Hüseyin Öz, Avrupa Alevi Düşünce Derneği Başkanı İsmet Abbasoğlu ve Ocakzadeler Meclisi Sözcüsü, Dede Ali Timurtaş Özmen.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Doğal olarak, herkesin öncelikli merak ettiği nokta, ilan edilen yeni kurumsal yapının Aleviler açısından bir kazanım olarak değerlendirilmesi konusuydu.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kanaatimce, ilan edilen Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı iki açıdan kazanımdır. Birincisi, devlet açısından bir kazanımdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Çünkü, Cumhuriyet’in kuruluşunda Şer’iye Vekaleti’nin lağvedilip, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulduğunda, bundan maksat, kanun gerekçesinde de yer aldığı gibi ’Din-i mübin-i İslâm’ın bundan mâ’adâ i’tikâdât ve ibadâta da’ir bütün ahkâm ve mesâhilinin tedviri ve müessesât’ı diniyyenin idaresi’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesi idi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu kurum, gerekçesinde de belirtildiği gibi, İslâm dairesindeki tüm inançlıların her türlü ibadet ve kurumsal yönetiminden sorumlu idi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, zaman içerisinde anlaşıldı ki, farklı mezheplerin birbirlerine karşı hakkaniyetini sağlamak için farklı kurumlar içerisinde olmaları gerekiyordu.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk de, bu eksikliği gidermek için, Denizli eski mebusu Bektaşi babası Hüseyin Mazlum Baba’nın oğlu Mümtaz Bababalım’a ’Bektaşilik kurumlarının yeni koşullara ve günün gereksinimlerine göre, yeni bir tüzük ile yapılandırılarak canlandırılması’ talimatı verdi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, bu girişim o günün koşulları içerisinde hayat bulamadı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevi Bektaşi inançlılarla ilgili yasal bir düzenleme yapmak amacıyla ikinci kez, 1963’te, 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatıyla harekete geçildi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Anayasa Komisyonu Başkanı Ord. Prof. Dr. Sıdık Sami Onar’ın gözetiminde hazırlanan yasa tasarısına göre, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir ’Mezhepler Dairesi’ kurulacaktı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, bu yasa tasarısı Nurcuların başını çektiği tepkiler karşısında geri adım atan Başbakan İsmet İnönü tarafından geri çekildi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Dolayısıyla, bugün inanç alanında var olan bir yasal boşluğun giderilmesi için harekete geçmek, 100 yıllık bir eksikliği gideren devlet hukuku çerçevesinde önemli bir kazanımdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Esasen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımı, tek başına yasal bir boşluğun doldurulmasından ibaret değildir.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Türkiye Cumhuriyeti, Alevi Bektaşi inançlıları yasal güvenceye alarak, aynı zamanda, Balkanlardan Pasifik’e kadar geniş bir coğrafyada yaşayan Alev, Bektaşi meşrepli ve Ehl-i Beyt muhibbi Türklerin ve Müslümanların da takdirini alacak ve yeni dostlar kazanacaktır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Şahkulu Sultan Dergahı ve Cemevi'nde düzenlenen Cemevleri Temel Atma ve Toplu Açılış Töreni'ne katıldı. [COLOR=#212931] ALEVİLER HUKUK ZEMİNİNDE MEŞRUİYET KAZANACAK [COLOR=#212931][FONT=system-ui] İkinci olarak, yeni düzenleme Aleviler açısından da bir kazanımdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Çünkü, neredeyse yüz yıla yakın Cumhuriyet tarihinde yasal bir güvenceden yoksun olarak inançlarına bağlılıklarını sürdüren ve ibadetlerini yürüten Aleviler, böylece hukuksal zeminde meşruiyet kazanmıştır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kadim Türk gelenek ve inançlarından Koca Ahmet Yesevi’nin açtığı İslâm yoluna doğru yaşanan büyük inanç ’macerası’, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Şah İsmail Hâtai ve daha pek çok ’erenler’in mayasında pişerek, Türkiye Cumhuriyeti’nde meşru hukuk çerçevesinde bir inanç dairesi olarak kabul görmüştür.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Anadolu Selçuklularında ve Osmanlı devletinin kuruluşunda Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evran’ın olumlu etkilerini biliyoruz. Osmanlı devletinin idaresinde önemli bir yeri olan Mecelle’de de Bektaşi Babaları için bir makam ayrıldığı biliniyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yapılandırılması, tarihimizde daha önce olmayan bir yasal meşruiyet çerçevesi yaratıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının hukuk önünde eşitliği ilkesinin pekişmesini sağlıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bundan böyle, Alevi Bektaşi inançlıların tüm sorunları artık bir devlet sorunudur ve devlet tarafından çözüme kavuşturulması mecburiyeti yaratılmıştır.
BAŞKANLIK İSMİNİ NEDEN ÇARPITIYORLAR? [COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde faaliyete geçirileceğini açıklaması bilindik çevrelerde tepki topladı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Tepki gösterenlerin önde gelen gerekçesi, bu kurumun Kültür ve Turizm Bakanlığı içerisinde yapılandırılması idi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, aynı çevrenin Aleviler içerisinde yayılmasına gayret ettiği bu gerekçeyi anlamak mümkün değildir.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumartesi günü Garip Dede Dergâhı’nda biraraya gelerek bir protesto açıklaması yapan örgüt yöneticileri, iki yıldır süren çalışmalarda ilk olarak gündeme gelen Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir yapı fikrine şiddetle karşı çıkan ve o dönem protesto bildirileri kaleme alan aynı kişiler değil midir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Daha sonra gündeme gelen, İçişleri Bakanlığı çatısı altına alma fikrine de, aynı şiddetle karşı çıkanlar, yine aynı yöneticiler değil midir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Peki soralım: Acaba, bu yöneticilerin ortaya çıkan örneğin karşısına koyacakları herhangi bir kurumsal yapı önerileri var mıdır? Yoktur!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Sadece, ’istemezük’ ile ifade edilecek bir tepki olamaz.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu yöntem, Alevilerin bir kazanım elde etmesini sağlayacak bir yöntem değildir.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İkinci olarak, yine aynı çevrelerin ’cemevlerinin kültür evi değil ibadethane’ olduğu vurgusu da, bu tepkilerin objektif ve samimi olmadığını ortaya koyuyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Çünkü, ilan edilen kurumun adı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Yani, Cemevleri ibadethane olarak doğrudan kurumun isminde belirtilmiş.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İddia ve suçlamaların aksine, Başkanlığın isminde hem Alevi ve hem Bektaşi, hem kültür ve hem cemevi vurgusu ismin belirlenmesinde titizlikle çalışıldığını gösteriyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Tek başına ’kültür başkanlığı’ yazılması söz konusu olmadığı halde, kimi ’algı operatörleri’nin cemevlerinin kültür evine indirgendiği iddiası ile tepki devşirmeye kalkışması mesnetsiz olduğu kadar da gülünçtür!
CEMEVLERİ KÜLTÜR YUVALARIDIR! [COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, şunu da önemle belirtmem gerekir ki, cemevleri, evet aynı zamanda birer kültür evleridir de!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Biz cemevlerimizin tek başına ibadethane olarak kalmaması, aynı zamanda birer kültür yuvalarına dönüştürülmeleri için her zaman çaba gösterdik.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu konuda en önemli delilimiz ve örneğimiz ise, ’mescid-i nebevi’ olarak bilinen, İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in ibadetini yerine getirdiği alanın da, sadece ibadetle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda kültürel ve sosyal işlevlere sahip olmasıydı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cemevi yapmak için bir araya gelen Alevi inançlılara onlarca yıldır mescid-i nebevi örneğini verdik ve cemevlerini kültür evi, aş evi, derslik, öğrenci yurdu ve sair ihtiyaçlara cevap verecek şekilde düzenlemelerini tavsiye ettik.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bugün, Alevilik adına ortaya çıkan birilerinin ’cemevleri ibadethanedir’ şeklinde slogan atarak toplumsal tepki örgütlemeye girişmeleri, her şeyden önce Alevi inançlı insanların iman ilkesine aykırıdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İstedikleri kadar çarpıtsınlar, demagoji yapsınlar; duvara değil, didara secde etmekten vaz geçmeyiz ve cemevlerini duvara çevirmeye kalkışan bir zihniyete de teslim olmayız.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu sözde tepkileri trajikomik saçmalığa dönüştüren gerçek ise şu:
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] "Kültür’ kelimesi üzerinden bu tepkileri yaymaya kalkışan federasyonların 3 tanesi kendi isimlerinde sıfatlarını kültür olarak tanımlıyorlar. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Alevi Kültür Dernekleri ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Allah akıl versin, vesselâm!
FEDERASYONLAR KENDİ CEMEVLERİNİ PROTESTO ETTİLER! [COLOR=#212931][FONT=system-ui] Durun, bitmedi!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Daha da vahim bir durum var!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şahkulu Dergâhı’nda faaliyete açtığı ve temellerini attığı cemevlerinin içerisinde bu ’tepkili federasyonlar’ın da üyeleri de bulunuyor!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşma yaptığı sırada çekilmiş resimlere bakarsanız, arkasındaki panonun alt sol başında Cem Vakfı’nın, soldan üçüncü olarak da Alevi Kültür Dernekleri’nin amblemlerini göreceksiniz.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cem Vakfı, ’tepkili federasyonlar’dan birisi olan Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF) üyesi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] AVF’nin mevcut başkanı Haydar Baki Doğan ise, Cem Vakfı’nı temsilen AVF YK üyeliğine ve başkanlığına seçildi!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan, işte bu ’tepkili’ AVF Başkanı ve Cem Vakfı temsilcisi Haydar Baki Doğan’a bağlı bir şubenin temelini attı!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Aylar önce Valilik ile Cem Vakfı arasında yapılan protokol ile, Kırklareli’nde kadim bir Alevi Bektaşi Dergâhı’nın bulunduğu alanda yeni bir cemevi inşa edilmesi kararlaştırılmıştı. 7 Ekim’de bu cemevinin temeli atıldı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kırklareli’nde yaşayan Alevilerin onayladığı mimariye göre yapılacak olan bina, Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden karşılanırken, Cem Vakfı’nın bağlı olduğu ve kendisi de Cem Vakfı üyesi olan federasyon başkanı uygulamaları protesto ediyor!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Öte yandan, Muharrem ayında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuk olduğu Hüseyin Gazi Cemevi Vakfı’nın da Alevi Vakıflar Federasyonu üyesi olduğunu belirtelim.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Üstelik, AVF Başkanı Doğan, kendisine bağlı cemevinin kapısında, aynı ’tepkili ekibin’ hazırladığı protesto metnini, kendi şubesine karşı okumaya memur edilmişti!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İkinci örneğimiz ise, Erzincan’ın Kemah ilçesinde açılışı yapılan cemevi. Bu kurum ise, Alevi Kültür Dernekleri Federasyonu’nun ilçedeki şubesi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kemah’ta yaşayan Alevilerin onayladığı mimari plana göre ve devlet bütçesinden karşılanan cemevinin açılışını Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptı ama Kemah Cemevi’nin bağlı olduğu AKD’nin başkanı İsmet Kurt, Garip Dede Dergâhı’nda bu durumu protesto etti!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Protestocu AVF ve AKD başkanları Şahkulu Dergâhı’nda ilan edilen kurumsal yapıyı reddederken, kendilerine bağlı cemevlerinin temelini Cumhurbaşkanı Erdoğan atıyor ve hizmete açıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu nasıl bir gaflet hâlidir, anlayan beri gelsin!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu kadar tutarsızlık, ilkesizlik içerisinde, yukarıda değindiğimiz mesnetsiz gerekçelerle protesto ediyor görüntüsü vermek, her şeyden önce, Alevilerin aklı ile alay etmek anlamını taşımaktadır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
TÜRK VE DEVLET DÜŞMANLARI ALEVİLERİN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ! [COLOR=#212931][FONT=system-ui] ’Tepkili ekibin’ Alevilikle ilgili sorunu tanımlamaya girişmeleri, Alevi toplumuna ne kadar yabancılaştıklarını ve bu durumun ne kadar tehlikeli bir hal aldığını da ortaya çıkarıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bildiride aynen şöyle deniliyor:
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] ’Alevilerin sorunları, doğrudan negatif ayrımcı esaslara ve siyasal rejimin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmış ve kronik hale gelen sorunlardır.’
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Görülüyor ki, 7 tepkili örgüt başkanları açıkça, Anayasa’da tarif edilen Türkiye’nin siyasal rejimi olan laik, demokratik ve sosyal hukuk devletini hedef alıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Siyasal rejimi doğrudan ilişkilendiren ve ’negatif ayrımcı esaslar’ kavramı devletin ayrımcı bir hukuk/içtihat oluşturduğu iddiası taşır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu iddiaya göre, durumu düzeltmek de, ancak devletin siyasal rejimini değiştirmekle mümkündür!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Fikri takip yaparsak, bu ifade ile ancak karşı-devrim yaparsınız. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’da belirlenen siyasal rejimini değiştirmek, ancak karşı-devrimle mümkündür!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevileri devletle karşı karşıya getiren bu anlayışın kimseye fayda sağlamayacağı açıktır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, sorgulanması gereken asıl nokta, Aleviler içerisinde yüzde 10’luk kesimi dahi temsil etme ehliyetinden yoksun bu ’7 tepkili federasyon’un gerçek amacıdır. Alevilere hizmet etmedikleri çok açık olan bu örgütlerin asıl hizmet ettikleri odak kimdir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu ’tepkili ekibin’ peşlerine takacakları birkaç masum Aleviyi hangi kışkırtmalara alet etmeyi hedeflediklerini anlamak için bir örnek daha vereceğim.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] 7 tepkili federasyonun kaleme aldıkları bildirinin sonunda şu ifadeler yer alıyor:
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] ’Bilinmelidir ki, bizim tarihimiz Cumhurbaşkanının zikrettiği gibi, Malazgirt’ten, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan ve yaşadığımız toprakları daima boş bir toprak kabul eden, bu toprakların insanlarını Malazgirt’ten itibaren yok sayan militarist bir tarih değildir.’
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevilerin sorunlarıyla ne ilgisi var, bu cümlenin? Bu bildiriye imza atan 7 federasyon başkanının, ’bu toprakların insanlarının Malazgirt’ten itibaren yok sayıldığı’ iddiasını ortaya atmalarında maksat nedir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Esasen, Ermeni ve Yunan mikro faşistlerinin ve Avrupa’daki hristiyan köktendincilerin Türklerin Anadolu’daki varlığı ile ilgili sorunları olduğunu biliyoruz. Türkler dışındaki etnik toplulukların ’yok sayıldığı’ iddiası, şu sıralar örneğin Yunanistan’da ’1912-2022 Küçük Asya Felaketi’nin 100. Yılı’ başlığı altında köpürtülüyor! Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler kendi ibadetlerini yapıyorlar, kendi okullarında eğitim görüyorlar. Onların yok sayıldığını iddia etmek, gülünç olmanın ötesinde, iftiradır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevilerle bu kesimlerin kıyaslanabileceği hiçbir nokta bulunmadığı halde, bu cümlenin bu bildiriye neden sokulduğunu ve Aleviler üzerine kimlerin ne planlar kurmaya çalıştığını ciddi olarak sorgulamamız gerekiyor.Barış içinde komşuluk sürdürmemiz gereken kimi etnik toplulukların ve hristiyan köktendincilerin Türk düşmanlığı yapmak için kullandıkları terimleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sözde eleştiri olarak yöneltmenin Alevi toplumuna ne faydası olacağı konusunda bu 7’li ekibin bir cevap vermesini bekliyorum.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ya da, bu cevabı öğrenmek için, tepkili ekibin üyelerinden ve aynı zamanda ’Aleviler ateşe tapar’ iddiasının da sahibi ADFE Başkanı Celal Fırat’ın sebebi bilinmeyen bir ziyaret amacıyla şu anda bulunduğu ABD’den dönmesini mi bekleyelim?
https://www.aydinlik.com.tr/haber/alevil...ine-344370
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] ALİ RIZA ÖZKAN / TUM-HABERLER. COM GENEL YAYIN YÖNETMENİ
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Ekim günü, Hacı Bektaş Veli Dergâhı’ndan sonra, Alevi Bektaşi inançlılar arasında ’âsitâne-i sâniye’, yani ikinci pir evi olarak kabul edilen, İstanbul’daki Şahkulu Dergâhı’nda katıldığı cemevleri açılışı ve temel atma törenlerinde açıkladığı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı adı altındaki kurumsal yapı Alevi Bektaşiler arasında geniş yankı buldu.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ulusal Kanal’ın daveti üzerine, Emra Şen’in sunduğu Görüş Alanı programında, ben de konuya ilişkin görüşlerimi açıkladım.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Programın diğer katılımcıları ise, şu isimlerden oluşuyordu: Hüseyin Gazi Cemevi Dedesi Hüseyin Öz, Avrupa Alevi Düşünce Derneği Başkanı İsmet Abbasoğlu ve Ocakzadeler Meclisi Sözcüsü, Dede Ali Timurtaş Özmen.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Doğal olarak, herkesin öncelikli merak ettiği nokta, ilan edilen yeni kurumsal yapının Aleviler açısından bir kazanım olarak değerlendirilmesi konusuydu.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kanaatimce, ilan edilen Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı iki açıdan kazanımdır. Birincisi, devlet açısından bir kazanımdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Çünkü, Cumhuriyet’in kuruluşunda Şer’iye Vekaleti’nin lağvedilip, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulduğunda, bundan maksat, kanun gerekçesinde de yer aldığı gibi ’Din-i mübin-i İslâm’ın bundan mâ’adâ i’tikâdât ve ibadâta da’ir bütün ahkâm ve mesâhilinin tedviri ve müessesât’ı diniyyenin idaresi’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’na verilmesi idi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu kurum, gerekçesinde de belirtildiği gibi, İslâm dairesindeki tüm inançlıların her türlü ibadet ve kurumsal yönetiminden sorumlu idi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, zaman içerisinde anlaşıldı ki, farklı mezheplerin birbirlerine karşı hakkaniyetini sağlamak için farklı kurumlar içerisinde olmaları gerekiyordu.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Nitekim, Mustafa Kemal Atatürk de, bu eksikliği gidermek için, Denizli eski mebusu Bektaşi babası Hüseyin Mazlum Baba’nın oğlu Mümtaz Bababalım’a ’Bektaşilik kurumlarının yeni koşullara ve günün gereksinimlerine göre, yeni bir tüzük ile yapılandırılarak canlandırılması’ talimatı verdi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, bu girişim o günün koşulları içerisinde hayat bulamadı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevi Bektaşi inançlılarla ilgili yasal bir düzenleme yapmak amacıyla ikinci kez, 1963’te, 4. Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in talimatıyla harekete geçildi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Anayasa Komisyonu Başkanı Ord. Prof. Dr. Sıdık Sami Onar’ın gözetiminde hazırlanan yasa tasarısına göre, Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir ’Mezhepler Dairesi’ kurulacaktı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, bu yasa tasarısı Nurcuların başını çektiği tepkiler karşısında geri adım atan Başbakan İsmet İnönü tarafından geri çekildi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Dolayısıyla, bugün inanç alanında var olan bir yasal boşluğun giderilmesi için harekete geçmek, 100 yıllık bir eksikliği gideren devlet hukuku çerçevesinde önemli bir kazanımdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Esasen, Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımı, tek başına yasal bir boşluğun doldurulmasından ibaret değildir.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Türkiye Cumhuriyeti, Alevi Bektaşi inançlıları yasal güvenceye alarak, aynı zamanda, Balkanlardan Pasifik’e kadar geniş bir coğrafyada yaşayan Alev, Bektaşi meşrepli ve Ehl-i Beyt muhibbi Türklerin ve Müslümanların da takdirini alacak ve yeni dostlar kazanacaktır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Şahkulu Sultan Dergahı ve Cemevi'nde düzenlenen Cemevleri Temel Atma ve Toplu Açılış Töreni'ne katıldı. [COLOR=#212931] ALEVİLER HUKUK ZEMİNİNDE MEŞRUİYET KAZANACAK [COLOR=#212931][FONT=system-ui] İkinci olarak, yeni düzenleme Aleviler açısından da bir kazanımdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Çünkü, neredeyse yüz yıla yakın Cumhuriyet tarihinde yasal bir güvenceden yoksun olarak inançlarına bağlılıklarını sürdüren ve ibadetlerini yürüten Aleviler, böylece hukuksal zeminde meşruiyet kazanmıştır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kadim Türk gelenek ve inançlarından Koca Ahmet Yesevi’nin açtığı İslâm yoluna doğru yaşanan büyük inanç ’macerası’, Hacı Bektaş Veli, Ahi Evran, Şah İsmail Hâtai ve daha pek çok ’erenler’in mayasında pişerek, Türkiye Cumhuriyeti’nde meşru hukuk çerçevesinde bir inanç dairesi olarak kabul görmüştür.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Anadolu Selçuklularında ve Osmanlı devletinin kuruluşunda Hacı Bektaş Veli ve Ahi Evran’ın olumlu etkilerini biliyoruz. Osmanlı devletinin idaresinde önemli bir yeri olan Mecelle’de de Bektaşi Babaları için bir makam ayrıldığı biliniyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın yapılandırılması, tarihimizde daha önce olmayan bir yasal meşruiyet çerçevesi yaratıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının hukuk önünde eşitliği ilkesinin pekişmesini sağlıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bundan böyle, Alevi Bektaşi inançlıların tüm sorunları artık bir devlet sorunudur ve devlet tarafından çözüme kavuşturulması mecburiyeti yaratılmıştır.
BAŞKANLIK İSMİNİ NEDEN ÇARPITIYORLAR? [COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı’nın Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde faaliyete geçirileceğini açıklaması bilindik çevrelerde tepki topladı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Tepki gösterenlerin önde gelen gerekçesi, bu kurumun Kültür ve Turizm Bakanlığı içerisinde yapılandırılması idi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, aynı çevrenin Aleviler içerisinde yayılmasına gayret ettiği bu gerekçeyi anlamak mümkün değildir.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumartesi günü Garip Dede Dergâhı’nda biraraya gelerek bir protesto açıklaması yapan örgüt yöneticileri, iki yıldır süren çalışmalarda ilk olarak gündeme gelen Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde bir yapı fikrine şiddetle karşı çıkan ve o dönem protesto bildirileri kaleme alan aynı kişiler değil midir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Daha sonra gündeme gelen, İçişleri Bakanlığı çatısı altına alma fikrine de, aynı şiddetle karşı çıkanlar, yine aynı yöneticiler değil midir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Peki soralım: Acaba, bu yöneticilerin ortaya çıkan örneğin karşısına koyacakları herhangi bir kurumsal yapı önerileri var mıdır? Yoktur!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Sadece, ’istemezük’ ile ifade edilecek bir tepki olamaz.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu yöntem, Alevilerin bir kazanım elde etmesini sağlayacak bir yöntem değildir.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İkinci olarak, yine aynı çevrelerin ’cemevlerinin kültür evi değil ibadethane’ olduğu vurgusu da, bu tepkilerin objektif ve samimi olmadığını ortaya koyuyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Çünkü, ilan edilen kurumun adı Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Yani, Cemevleri ibadethane olarak doğrudan kurumun isminde belirtilmiş.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İddia ve suçlamaların aksine, Başkanlığın isminde hem Alevi ve hem Bektaşi, hem kültür ve hem cemevi vurgusu ismin belirlenmesinde titizlikle çalışıldığını gösteriyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Tek başına ’kültür başkanlığı’ yazılması söz konusu olmadığı halde, kimi ’algı operatörleri’nin cemevlerinin kültür evine indirgendiği iddiası ile tepki devşirmeye kalkışması mesnetsiz olduğu kadar da gülünçtür!
CEMEVLERİ KÜLTÜR YUVALARIDIR! [COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, şunu da önemle belirtmem gerekir ki, cemevleri, evet aynı zamanda birer kültür evleridir de!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Biz cemevlerimizin tek başına ibadethane olarak kalmaması, aynı zamanda birer kültür yuvalarına dönüştürülmeleri için her zaman çaba gösterdik.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu konuda en önemli delilimiz ve örneğimiz ise, ’mescid-i nebevi’ olarak bilinen, İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’in ibadetini yerine getirdiği alanın da, sadece ibadetle sınırlı kalmadığı, aynı zamanda kültürel ve sosyal işlevlere sahip olmasıydı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cemevi yapmak için bir araya gelen Alevi inançlılara onlarca yıldır mescid-i nebevi örneğini verdik ve cemevlerini kültür evi, aş evi, derslik, öğrenci yurdu ve sair ihtiyaçlara cevap verecek şekilde düzenlemelerini tavsiye ettik.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bugün, Alevilik adına ortaya çıkan birilerinin ’cemevleri ibadethanedir’ şeklinde slogan atarak toplumsal tepki örgütlemeye girişmeleri, her şeyden önce Alevi inançlı insanların iman ilkesine aykırıdır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İstedikleri kadar çarpıtsınlar, demagoji yapsınlar; duvara değil, didara secde etmekten vaz geçmeyiz ve cemevlerini duvara çevirmeye kalkışan bir zihniyete de teslim olmayız.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu sözde tepkileri trajikomik saçmalığa dönüştüren gerçek ise şu:
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] "Kültür’ kelimesi üzerinden bu tepkileri yaymaya kalkışan federasyonların 3 tanesi kendi isimlerinde sıfatlarını kültür olarak tanımlıyorlar. Pir Sultan Abdal Kültür Dernekleri, Alevi Kültür Dernekleri ve Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Allah akıl versin, vesselâm!
FEDERASYONLAR KENDİ CEMEVLERİNİ PROTESTO ETTİLER! [COLOR=#212931][FONT=system-ui] Durun, bitmedi!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Daha da vahim bir durum var!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şahkulu Dergâhı’nda faaliyete açtığı ve temellerini attığı cemevlerinin içerisinde bu ’tepkili federasyonlar’ın da üyeleri de bulunuyor!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşma yaptığı sırada çekilmiş resimlere bakarsanız, arkasındaki panonun alt sol başında Cem Vakfı’nın, soldan üçüncü olarak da Alevi Kültür Dernekleri’nin amblemlerini göreceksiniz.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cem Vakfı, ’tepkili federasyonlar’dan birisi olan Alevi Vakıflar Federasyonu (AVF) üyesi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] AVF’nin mevcut başkanı Haydar Baki Doğan ise, Cem Vakfı’nı temsilen AVF YK üyeliğine ve başkanlığına seçildi!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Cumhurbaşkanı Erdoğan, işte bu ’tepkili’ AVF Başkanı ve Cem Vakfı temsilcisi Haydar Baki Doğan’a bağlı bir şubenin temelini attı!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Aylar önce Valilik ile Cem Vakfı arasında yapılan protokol ile, Kırklareli’nde kadim bir Alevi Bektaşi Dergâhı’nın bulunduğu alanda yeni bir cemevi inşa edilmesi kararlaştırılmıştı. 7 Ekim’de bu cemevinin temeli atıldı.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kırklareli’nde yaşayan Alevilerin onayladığı mimariye göre yapılacak olan bina, Türkiye Cumhuriyeti bütçesinden karşılanırken, Cem Vakfı’nın bağlı olduğu ve kendisi de Cem Vakfı üyesi olan federasyon başkanı uygulamaları protesto ediyor!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Öte yandan, Muharrem ayında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuk olduğu Hüseyin Gazi Cemevi Vakfı’nın da Alevi Vakıflar Federasyonu üyesi olduğunu belirtelim.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Üstelik, AVF Başkanı Doğan, kendisine bağlı cemevinin kapısında, aynı ’tepkili ekibin’ hazırladığı protesto metnini, kendi şubesine karşı okumaya memur edilmişti!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] İkinci örneğimiz ise, Erzincan’ın Kemah ilçesinde açılışı yapılan cemevi. Bu kurum ise, Alevi Kültür Dernekleri Federasyonu’nun ilçedeki şubesi.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Kemah’ta yaşayan Alevilerin onayladığı mimari plana göre ve devlet bütçesinden karşılanan cemevinin açılışını Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptı ama Kemah Cemevi’nin bağlı olduğu AKD’nin başkanı İsmet Kurt, Garip Dede Dergâhı’nda bu durumu protesto etti!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Protestocu AVF ve AKD başkanları Şahkulu Dergâhı’nda ilan edilen kurumsal yapıyı reddederken, kendilerine bağlı cemevlerinin temelini Cumhurbaşkanı Erdoğan atıyor ve hizmete açıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu nasıl bir gaflet hâlidir, anlayan beri gelsin!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu kadar tutarsızlık, ilkesizlik içerisinde, yukarıda değindiğimiz mesnetsiz gerekçelerle protesto ediyor görüntüsü vermek, her şeyden önce, Alevilerin aklı ile alay etmek anlamını taşımaktadır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui]
TÜRK VE DEVLET DÜŞMANLARI ALEVİLERİN SORUNLARINI ÇÖZEMEZ! [COLOR=#212931][FONT=system-ui] ’Tepkili ekibin’ Alevilikle ilgili sorunu tanımlamaya girişmeleri, Alevi toplumuna ne kadar yabancılaştıklarını ve bu durumun ne kadar tehlikeli bir hal aldığını da ortaya çıkarıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bildiride aynen şöyle deniliyor:
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] ’Alevilerin sorunları, doğrudan negatif ayrımcı esaslara ve siyasal rejimin ihtiyaçlarına göre yapılandırılmış ve kronik hale gelen sorunlardır.’
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Görülüyor ki, 7 tepkili örgüt başkanları açıkça, Anayasa’da tarif edilen Türkiye’nin siyasal rejimi olan laik, demokratik ve sosyal hukuk devletini hedef alıyor.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Siyasal rejimi doğrudan ilişkilendiren ve ’negatif ayrımcı esaslar’ kavramı devletin ayrımcı bir hukuk/içtihat oluşturduğu iddiası taşır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu iddiaya göre, durumu düzeltmek de, ancak devletin siyasal rejimini değiştirmekle mümkündür!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Fikri takip yaparsak, bu ifade ile ancak karşı-devrim yaparsınız. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti’nin Anayasa’da belirlenen siyasal rejimini değiştirmek, ancak karşı-devrimle mümkündür!
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevileri devletle karşı karşıya getiren bu anlayışın kimseye fayda sağlamayacağı açıktır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ancak, sorgulanması gereken asıl nokta, Aleviler içerisinde yüzde 10’luk kesimi dahi temsil etme ehliyetinden yoksun bu ’7 tepkili federasyon’un gerçek amacıdır. Alevilere hizmet etmedikleri çok açık olan bu örgütlerin asıl hizmet ettikleri odak kimdir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Bu ’tepkili ekibin’ peşlerine takacakları birkaç masum Aleviyi hangi kışkırtmalara alet etmeyi hedeflediklerini anlamak için bir örnek daha vereceğim.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] 7 tepkili federasyonun kaleme aldıkları bildirinin sonunda şu ifadeler yer alıyor:
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] ’Bilinmelidir ki, bizim tarihimiz Cumhurbaşkanının zikrettiği gibi, Malazgirt’ten, Selçuklu’dan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan ve yaşadığımız toprakları daima boş bir toprak kabul eden, bu toprakların insanlarını Malazgirt’ten itibaren yok sayan militarist bir tarih değildir.’
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevilerin sorunlarıyla ne ilgisi var, bu cümlenin? Bu bildiriye imza atan 7 federasyon başkanının, ’bu toprakların insanlarının Malazgirt’ten itibaren yok sayıldığı’ iddiasını ortaya atmalarında maksat nedir?
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Esasen, Ermeni ve Yunan mikro faşistlerinin ve Avrupa’daki hristiyan köktendincilerin Türklerin Anadolu’daki varlığı ile ilgili sorunları olduğunu biliyoruz. Türkler dışındaki etnik toplulukların ’yok sayıldığı’ iddiası, şu sıralar örneğin Yunanistan’da ’1912-2022 Küçük Asya Felaketi’nin 100. Yılı’ başlığı altında köpürtülüyor! Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olan Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler kendi ibadetlerini yapıyorlar, kendi okullarında eğitim görüyorlar. Onların yok sayıldığını iddia etmek, gülünç olmanın ötesinde, iftiradır.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Alevilerle bu kesimlerin kıyaslanabileceği hiçbir nokta bulunmadığı halde, bu cümlenin bu bildiriye neden sokulduğunu ve Aleviler üzerine kimlerin ne planlar kurmaya çalıştığını ciddi olarak sorgulamamız gerekiyor.Barış içinde komşuluk sürdürmemiz gereken kimi etnik toplulukların ve hristiyan köktendincilerin Türk düşmanlığı yapmak için kullandıkları terimleri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a sözde eleştiri olarak yöneltmenin Alevi toplumuna ne faydası olacağı konusunda bu 7’li ekibin bir cevap vermesini bekliyorum.
[COLOR=#212931][FONT=system-ui] Ya da, bu cevabı öğrenmek için, tepkili ekibin üyelerinden ve aynı zamanda ’Aleviler ateşe tapar’ iddiasının da sahibi ADFE Başkanı Celal Fırat’ın sebebi bilinmeyen bir ziyaret amacıyla şu anda bulunduğu ABD’den dönmesini mi bekleyelim?
https://www.aydinlik.com.tr/haber/alevil...ine-344370
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
[FONT=Mukta] Bahçeli'den Alevilik açıklaması: Hamdolsun hepimiz Müslümanız
[FONT=Mukta]
[FONT=Mukta]
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında konuşuyor.
Bahçeli 'Kılıçdaroğlu ya ruh sağlığında kaygı verici bir bozulma vardır ya da siyaseti rota sapması yaşamaktadır. İki durum da kendisi ve partisi adına buhrandır' dedi.
Bahçeli’nin konuşmasından başlıklar şöyle:
'Türkiye küs değildir'
’CHP Genel Başkanı, 'Türkiye’yi barıştıracağım' diyor. Helalleşme çağrısı yaparak geleceği kurtarmaya çalıştığından bahşediyor. Barışmak için küslüğün olması gerekmiyor mu? Küslük nerededir, birbirine küsenler kimlerdir? Kılıçdaroğlu’nun gördüğü bizim göremediğimiz bu küsler nereye saklanmışlardır? Kılıçdaroğlu'nun durumu aynen şöyledir: Tatsız aşa tuz neylesin, akılsın başa söz neylesin. Kılıçdaroğlu'nun ya ruh sağlığında kaygı verici bir bozulma vardır ya da siyaseti rota sapması yaşamaktadır."
"Türkiye küs değildir. Tam tersini iddia eden Kılıçdaroğlu ve çıkarcı ortakları kündeye gelmiş, müfteriler koalisyonudur. Kılıçdaroğlu’na tavsiye ediyorum, diken olup ayağa batıncaya kadar gül ol da yakaya takıl."
'Türkiye'de başörtüsü sorunu bitmiş'
Başörtüsü’ meselesi milletimizin kalıcı mutabakatıyla çözülmüştür. Bu konuyu ısıtıp gündeme getirmenin hiç kimseye faydası dokunmayacaktır. Türkiye'de başörtüsü sorunu bitmiş, mağduriyetler dönemi kapanmıştır. Kılıçdaroğlu'nun derdi, hesabı, hedefi, hevesi başkadır. Yeni bir kanuni düzenlemeye de ihtiyaç yoktur."
"Kılıçdaroğlu'nun 3 Ekim gecesi sosyal medyadan videoyla başörtüsüne yasal düzenleme çağrısı yapması, teklifin TBMM'ye sunulması baştan ayağa sahtekarlık, savrukluk, sakatlık ve saçmalıktır. O günlerde eller kaosa kalktı manşetlerini unutmuş değiliz. Samimiyse anayasa değişikliği teklifine 'evet' desinler. Haydi gelin, dürüstseniz gereğini yapın. İşte er meydanı, işte demokrasi imtihanı. Sayın Kılıçdaroğlu minderden kaçma, kaçak güreşme, bahane arama. MHP anayasa değişikliğine sonuna kadar var."
Alevi açıklaması: Hamdolsun hepimiz Müslümanız
"Alevi İslam inancına sahip kardeşlerimizin haklı talepleri vardır. Bu talepler kardeşliğin âlicenaplığı ile insani, tarihi, kültürel, hukuki ve hakkaniyetler karşılanmalı, ortak akıl ve geniş bir uzlaşma zemini hazırlanmalıdır. Alevi İslam inancına sahip kardeşlerimiz bizim canımızdır, can kardeşlerimizdir."
"Cami ne kadar bizimse, cemevi de o kadar bizimdir."
"Alevi kardeşlerimizle ne ayrımız ne de gayrımız vardır. Hamdolsun hepimiz Müslümanız."
"Alevi kardeşlerimiz cemevini ibadethane görüyorsa -ki öyledir- bize düşen buna saygı duymak, yapıcı ve destekleyici bir tavır almaktır."
'MHP hiçbir zaman ayrımcı olmamıştır'
"MHP'nin dayandığı Türk milliyetçiliği düşüncesi hiçbir zaman ayrımcı olmamıştır. Bizim gönlümüzde herkese yer var. Asırlar boyunca oluşan kaynaşma kültürümüz ülkemizi küresel güç yapmak yolunun rehberidir. Gelecek ay-yıldızlı bayrağın altındadır. Kardeşlik ruhumuz sarsılırsa geri dönüş mümkün değildir."
'Türkiye Alevilik araştırmaları merkezi kurulmalı'
Türkiye Alevilik Araştırmaları Merkezi kurulmalı. Cemevi gerçeğinin kabul edilmesini önermiştim. Alevi kardeşlerimiz cemevinin ibadethane olarak tanınması arzusundadır. Alevi kardeşlerimiz ibadethane görüyorsa, ki öyledir, yapıcı bir tavır alınmalıdır. Bunda endişeye kapılacak hiçbir şey olmamalıdır. Cumhurbaşkanımız tarafından Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimize yönelik iyileştirici açıklamaları tümüyle destekliyoruz."
https://haber.sol.org.tr/haber/bahcelide...niz-351330
[FONT=Mukta]
[FONT=Mukta]
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli grup toplantısında yine Kılıçdaroğlu'nu hedef aldı.
[COLOR=#AD0909] HABER MERKEZİ
11.10.2022
[COLOR=#AD0909] HABER MERKEZİ
11.10.2022
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin grup toplantısında konuşuyor.
Bahçeli 'Kılıçdaroğlu ya ruh sağlığında kaygı verici bir bozulma vardır ya da siyaseti rota sapması yaşamaktadır. İki durum da kendisi ve partisi adına buhrandır' dedi.
Bahçeli’nin konuşmasından başlıklar şöyle:
'Türkiye küs değildir'
’CHP Genel Başkanı, 'Türkiye’yi barıştıracağım' diyor. Helalleşme çağrısı yaparak geleceği kurtarmaya çalıştığından bahşediyor. Barışmak için küslüğün olması gerekmiyor mu? Küslük nerededir, birbirine küsenler kimlerdir? Kılıçdaroğlu’nun gördüğü bizim göremediğimiz bu küsler nereye saklanmışlardır? Kılıçdaroğlu'nun durumu aynen şöyledir: Tatsız aşa tuz neylesin, akılsın başa söz neylesin. Kılıçdaroğlu'nun ya ruh sağlığında kaygı verici bir bozulma vardır ya da siyaseti rota sapması yaşamaktadır."
"Türkiye küs değildir. Tam tersini iddia eden Kılıçdaroğlu ve çıkarcı ortakları kündeye gelmiş, müfteriler koalisyonudur. Kılıçdaroğlu’na tavsiye ediyorum, diken olup ayağa batıncaya kadar gül ol da yakaya takıl."
'Türkiye'de başörtüsü sorunu bitmiş'
Başörtüsü’ meselesi milletimizin kalıcı mutabakatıyla çözülmüştür. Bu konuyu ısıtıp gündeme getirmenin hiç kimseye faydası dokunmayacaktır. Türkiye'de başörtüsü sorunu bitmiş, mağduriyetler dönemi kapanmıştır. Kılıçdaroğlu'nun derdi, hesabı, hedefi, hevesi başkadır. Yeni bir kanuni düzenlemeye de ihtiyaç yoktur."
"Kılıçdaroğlu'nun 3 Ekim gecesi sosyal medyadan videoyla başörtüsüne yasal düzenleme çağrısı yapması, teklifin TBMM'ye sunulması baştan ayağa sahtekarlık, savrukluk, sakatlık ve saçmalıktır. O günlerde eller kaosa kalktı manşetlerini unutmuş değiliz. Samimiyse anayasa değişikliği teklifine 'evet' desinler. Haydi gelin, dürüstseniz gereğini yapın. İşte er meydanı, işte demokrasi imtihanı. Sayın Kılıçdaroğlu minderden kaçma, kaçak güreşme, bahane arama. MHP anayasa değişikliğine sonuna kadar var."
Alevi açıklaması: Hamdolsun hepimiz Müslümanız
"Alevi İslam inancına sahip kardeşlerimizin haklı talepleri vardır. Bu talepler kardeşliğin âlicenaplığı ile insani, tarihi, kültürel, hukuki ve hakkaniyetler karşılanmalı, ortak akıl ve geniş bir uzlaşma zemini hazırlanmalıdır. Alevi İslam inancına sahip kardeşlerimiz bizim canımızdır, can kardeşlerimizdir."
"Cami ne kadar bizimse, cemevi de o kadar bizimdir."
"Alevi kardeşlerimizle ne ayrımız ne de gayrımız vardır. Hamdolsun hepimiz Müslümanız."
"Alevi kardeşlerimiz cemevini ibadethane görüyorsa -ki öyledir- bize düşen buna saygı duymak, yapıcı ve destekleyici bir tavır almaktır."
'MHP hiçbir zaman ayrımcı olmamıştır'
"MHP'nin dayandığı Türk milliyetçiliği düşüncesi hiçbir zaman ayrımcı olmamıştır. Bizim gönlümüzde herkese yer var. Asırlar boyunca oluşan kaynaşma kültürümüz ülkemizi küresel güç yapmak yolunun rehberidir. Gelecek ay-yıldızlı bayrağın altındadır. Kardeşlik ruhumuz sarsılırsa geri dönüş mümkün değildir."
'Türkiye Alevilik araştırmaları merkezi kurulmalı'
Türkiye Alevilik Araştırmaları Merkezi kurulmalı. Cemevi gerçeğinin kabul edilmesini önermiştim. Alevi kardeşlerimiz cemevinin ibadethane olarak tanınması arzusundadır. Alevi kardeşlerimiz ibadethane görüyorsa, ki öyledir, yapıcı bir tavır alınmalıdır. Bunda endişeye kapılacak hiçbir şey olmamalıdır. Cumhurbaşkanımız tarafından Alevi İslam inancına mensup kardeşlerimize yönelik iyileştirici açıklamaları tümüyle destekliyoruz."
https://haber.sol.org.tr/haber/bahcelide...niz-351330
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
Son tartışmalardan ve Alevililiğe dair yeni konseptten bahsetmeden önce Mustafa Kemal Atatürk'ün Alevilerle ilgili sözleri var mı diye baktım. İki kaynağa baktım: [B]"Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri" ve [B]"Nutuk".
[/B][/B]
[B][B]Üç ciltlik [B]"Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri"inde [B]"Alevi" sıfatı geçmiyor.
[/B][/B][/B][/B]
[B][B][B]Nutuk'ta ise geçiyor. Ama şöyle:[/B][/B][/B]
[B][B]"Bu hayalin, hiçbir vakit tahakkuk etmemiş olduğu malûmdur. İslâm cemaatlerinin, birbirinden tamamen ayrı maksatlarla iftirâk eyledikleri; Emevilerin Endülüs'te, Alevilerin Mağrib'de, Fatımilerin Mısır'da, Abbasilerin Bağdat'ta birer hilâfet yani saltanat kurdukları ve hatta, Endülüs'te her bin kişilik bir cemaatin "bir emirü'l-mü'minini ile bir minberi" olduğu Hoca Şükrü imzalı risâlede dahi mezkûrdür."[/B][/B]
[B][B]Bu sözünü halifelik tartışmaları sırasında söylüyor.[/B][/B]
[B][B]Tavrı [B]Hoca Şükrü ve arkadaşlarınadır. [B]Şükrü Efendi, halifeliğin kaldırılmasına şiddetle karşıdır. ([B]Mustafa Kemal'in bahsettiği kitabı: "Hâkimiyet-i Milliyye ve Hilâfet-i İslamiyye"dir.)[/B][/B][/B][/B][/B]
[B][B]Aleviler meselesine gireceğim ama söz açılmışken [B]Mustafa Kemal'in halifelikle ilgili ne dediğine bir bakalım. "Atatürk şuna inandı, şunu yaptı" meselelerine dalarsak, kafalar bulanır, hedef şaşar.[/B][/B][/B]
[B][B]Aşağıda vereceğim sözleri birilerini uyarır mı dersiniz? [B]"Kesin inançlılar"da muhakeme beklemeyin.[/B][/B][/B]
[B][B] [B]Atatürk'ün sözlerini aynen almamın sebebini ara ara hatırlatırım. Maalesef [B]Mustafa Kemal'den[B] alıntılayanlar onun dediklerini kendi ifadeleriyle değiştiriyorlar, güya sadeleştiriyor, herkesin anlamasını sağlıyorlar. Asıl ne oluyor? Sadeleştirenlerin dili [B]Atatürk'ün dili oluyor! Önce [B]Mustafa Kemal ne dediyse onu ver, sonra istediğin gibi açıkla, yorumla! Tutan mı var!
[/B][/B][/B][/B][/B][/B][/B]
[B][B][B]Mustafa Kemal'in halifeliğe dair sözleri:
[/B][/B][/B]
[B][B]"Halife ismindeki hükümdar; dünya yüzündeki üç yüz milyon ehl-i İslâm arasında adaleti payidar edecek, hukuk-ı âmmeyi gözetecek, emn ü asayişi ihlâl edecek hâdisâta mâni olacak, ehl-i İslâma, ümem-i sâire tarafından vukûu muhtemel tecavüzâta set çekecekti. Câmia-i İslâmiyenin salâhını temine hâdim esbâb-ı medeniye ve umrâniyeyi ihzâr ile mükellef bulunacaktı.
[/B][/B]
[B][B]Muhterem efendiler; bu kadar echel ve ahvâl ve hakÃyik-ı cihandan bu derece bi-haber Şükrü Hoca ve emsâlinin milletimizi iğfâl için, ahkâm-ı İslâmiye, diye neşrettikleri safsataların esasen tekrara değeri yoktur. Fakat, bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi, akvâmın cehlinden ve taassubundan istifade ederek bin bir türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat temini için dini âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dâhil ve hâriçte mevcudiyeti, bizi, bu zeminde söz söylemekten, maatteessüf, henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette, din hakkındaki ihtisâs ve vukûf, her türlü hurâfelerden tecerrüd ederek, hakiki ulûm ve fünûn nurlarıyla musaffâ ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.
[/B][/B]
[B][B]Şükrü Hocaların ne kadar manasız, mantıksız ve kabiliyet-i icrâiyeden mahrum efkâr ve ahkâm savurduklarını anlamamak için cidden, Hoca Efendi gibi Allahlık denilen mahlûkattan olmak lâzımdır." (1927 baskısı, s. 506)
[/B][/B]
[B][B](Sözlerinin altındaki çizgi Nutuk'ta aynen var.)
[/B][/B]
[B][B]Nutuk'ta bizim Aleviler geçmez. Bahsedilen Aleviler ise Fatimilerin uzantısı.[/B][/B]
[B][B][B] İstiklal Savaşı'nda Alevisi, Sünnisi bir bütündü. Sünni ulema çoklukla İstiklal Harbi'nde öncüydüler. Dini erkân olmasaydı, İstiklal Savaşı başlatılabilir miydi? Aleviler için de dedeler, babalar öncülük ettiler. (Devamı yarın)
[/B][/B][/B]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/alevl...85993h.htm
[/B][/B]
[B][B]Üç ciltlik [B]"Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri"inde [B]"Alevi" sıfatı geçmiyor.
[/B][/B][/B][/B]
[B][B][B]Nutuk'ta ise geçiyor. Ama şöyle:[/B][/B][/B]
[B][B]"Bu hayalin, hiçbir vakit tahakkuk etmemiş olduğu malûmdur. İslâm cemaatlerinin, birbirinden tamamen ayrı maksatlarla iftirâk eyledikleri; Emevilerin Endülüs'te, Alevilerin Mağrib'de, Fatımilerin Mısır'da, Abbasilerin Bağdat'ta birer hilâfet yani saltanat kurdukları ve hatta, Endülüs'te her bin kişilik bir cemaatin "bir emirü'l-mü'minini ile bir minberi" olduğu Hoca Şükrü imzalı risâlede dahi mezkûrdür."[/B][/B]
[B][B]Bu sözünü halifelik tartışmaları sırasında söylüyor.[/B][/B]
[B][B]Tavrı [B]Hoca Şükrü ve arkadaşlarınadır. [B]Şükrü Efendi, halifeliğin kaldırılmasına şiddetle karşıdır. ([B]Mustafa Kemal'in bahsettiği kitabı: "Hâkimiyet-i Milliyye ve Hilâfet-i İslamiyye"dir.)[/B][/B][/B][/B][/B]
[B][B]Aleviler meselesine gireceğim ama söz açılmışken [B]Mustafa Kemal'in halifelikle ilgili ne dediğine bir bakalım. "Atatürk şuna inandı, şunu yaptı" meselelerine dalarsak, kafalar bulanır, hedef şaşar.[/B][/B][/B]
[B][B]Aşağıda vereceğim sözleri birilerini uyarır mı dersiniz? [B]"Kesin inançlılar"da muhakeme beklemeyin.[/B][/B][/B]
[B][B] [B]Atatürk'ün sözlerini aynen almamın sebebini ara ara hatırlatırım. Maalesef [B]Mustafa Kemal'den[B] alıntılayanlar onun dediklerini kendi ifadeleriyle değiştiriyorlar, güya sadeleştiriyor, herkesin anlamasını sağlıyorlar. Asıl ne oluyor? Sadeleştirenlerin dili [B]Atatürk'ün dili oluyor! Önce [B]Mustafa Kemal ne dediyse onu ver, sonra istediğin gibi açıkla, yorumla! Tutan mı var!
[/B][/B][/B][/B][/B][/B][/B]
[B][B][B]Mustafa Kemal'in halifeliğe dair sözleri:
[/B][/B][/B]
[B][B]"Halife ismindeki hükümdar; dünya yüzündeki üç yüz milyon ehl-i İslâm arasında adaleti payidar edecek, hukuk-ı âmmeyi gözetecek, emn ü asayişi ihlâl edecek hâdisâta mâni olacak, ehl-i İslâma, ümem-i sâire tarafından vukûu muhtemel tecavüzâta set çekecekti. Câmia-i İslâmiyenin salâhını temine hâdim esbâb-ı medeniye ve umrâniyeyi ihzâr ile mükellef bulunacaktı.
[/B][/B]
[B][B]Muhterem efendiler; bu kadar echel ve ahvâl ve hakÃyik-ı cihandan bu derece bi-haber Şükrü Hoca ve emsâlinin milletimizi iğfâl için, ahkâm-ı İslâmiye, diye neşrettikleri safsataların esasen tekrara değeri yoktur. Fakat, bunca asırlarda olduğu gibi, bugün dahi, akvâmın cehlinden ve taassubundan istifade ederek bin bir türlü siyasi ve şahsi maksat ve menfaat temini için dini âlet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların, dâhil ve hâriçte mevcudiyeti, bizi, bu zeminde söz söylemekten, maatteessüf, henüz müstağni bulundurmuyor. Beşeriyette, din hakkındaki ihtisâs ve vukûf, her türlü hurâfelerden tecerrüd ederek, hakiki ulûm ve fünûn nurlarıyla musaffâ ve mükemmel oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf olunacaktır.
[/B][/B]
[B][B]Şükrü Hocaların ne kadar manasız, mantıksız ve kabiliyet-i icrâiyeden mahrum efkâr ve ahkâm savurduklarını anlamamak için cidden, Hoca Efendi gibi Allahlık denilen mahlûkattan olmak lâzımdır." (1927 baskısı, s. 506)
[/B][/B]
[B][B](Sözlerinin altındaki çizgi Nutuk'ta aynen var.)
[/B][/B]
[B][B]Nutuk'ta bizim Aleviler geçmez. Bahsedilen Aleviler ise Fatimilerin uzantısı.[/B][/B]
[B][B][B] İstiklal Savaşı'nda Alevisi, Sünnisi bir bütündü. Sünni ulema çoklukla İstiklal Harbi'nde öncüydüler. Dini erkân olmasaydı, İstiklal Savaşı başlatılabilir miydi? Aleviler için de dedeler, babalar öncülük ettiler. (Devamı yarın)
[/B][/B][/B]https://www.yenicaggazetesi.com.tr/alevl...85993h.htm
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
Serdar Yıldırım
KARAGÖZ İLE HACİVAT: MİRAS
Karagöz’e Mısır’daki amcasından bir sandık altın miras kalır. Bunun üzerine Karagöz yakın arkadaşı Hacivat ile beraber bir ticaret gemisine binip Mısır’a giderler. Miras işlemlerini hallettikten sonra yine bir ticaret gemisine binip geri dönerler. Ama Marmara Denizi’nde kürekçilerin isyanı sırasında su alan gemiden yolcular kayıklara binerek kurtulurlar.
Karagöz ile Hacivat altın dolu sandıkla Mudanya kıyılarına, bindikleri kayıkla ulaşırlar ama sahilde konuşmaya daldıklarından iskeleye iyi bağlamadıkları kayık dalgalara kapılır ve gözden kaybolur. Daha sonra bir at arabasına binerler ve Bursa’daki evlerine dönerler. Bırak bir sandık altını ceplerindeki para da bitmiştir. İş bulup çalışarak para kazanmaları gereklidir ama nasıl bir iş? Onlar aralarında bu konuyu konuşurken tatlı bir sohbete dalarlar. Giderek sohbet koyulaşır, şakalaşmalar artar.
Karagöz: ’ Sence nasıl bir iş tutayım Hacivat. Ama tutacağım iş de az emek harcayıp çok para kazanayım. ’
Hacivat: ’ Öyle iş olmaz Karagözüm. Ne demek az emek çok yemek. Az emek az yemek. ’
Karagöz: ’ Sen de amma yaptın be Hacıcavcav. Bana az yemek vere vere açlığa mı alıştıracaksın. Biraz insaflı olsan da tabağımı dolmayla doldursan. Pek severim dolmanın yanına köfteyi, ondan sonra pilavı ve şamtatlıyı. ’
Hacivat: ’ Bu kadar yeter mi Karagözüm? İstersen nohuttan, musakkadan, makarnadan ve cacıktan da alsan.’
Karagöz: ’ Onları sen ye Hacıcavcav. Benim istediklerimden ikişer porsiyon olsaydı, o yemeklerden birazı sabaha kalsaydı, ne güzel olurdu. ’
Hacivat: ’ Tamam Karagözüm, bu istediklerin olur olmasına da, çok çalışırsan, çok kazanırsan, bu yemeklerden yersin. ’
Karagöz: ’ Ahh. Ah. Keşke kayığı iyi bağlasaydık ve altınlar kaybolmasaydı. Altınları bozdurur bozdurur harcar, yer içerdik. Keyifli bir hayat sürerdik. "
Yazan: Serdar Yıldırım
5. Sınıf Türkçe Kitabı
Üç Renk Yayınevi
Soru Bankası
Yayın Yılı: 2015
Sayfa: 168
-------------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: HACİVAT’IN ATI
Hacivat’ın son zamanlarda işleri iyi gider. Çok para kazanır. Bu birikimi değerlendirmek için, bir yarış atı satın alır. Girdiği her yarışı kazanan meşhur bir at: Küheylan. Olayı duyan Karagöz, Hacivat’ın evine gidip kapıyı çalar. Hacivat pencereye çıkar ve sorar: ’ Buyur Karagöz’üm, bir şey mi istemiştin?
Karagöz: ’ Evet Hacivat, bir şey istemiştim. Duyduğuma göre, Küheylan’ı satın almışsın. Onu bana satar mısın? ’
Hacivat: ’ Neden olmasın Karagöz’üm. İyi bir fiyat verirsen satarım. De bakalım, ne veriyorsun? ’
Karagöz: ’ Hı?..’
Hacivat: ’ Yani kaç para verirsin? Küheylan’ı kaça alırsın? ’
Karagöz: ’ On altın veririm. Sattın mı? ’
Hacivat: ’ Dur bakalım, Karagöz’üm. Hemen sattın mı olur mu? Bir pazarlık yapalım, değil mi? ’
Karagöz: ’ Nazarlık taktırırım, Küheylan’a. Anlaştık o zaman. ’
Hacivat: ’ Yapma Karagöz’üm. Alışverişi oldubittiye getirme. On altına Küheylan mı satılırmış? Çık biraz, çık çık. ’
Hacivat’ın ne dediğini tam olarak anlayamayan Karagöz evin merdivenlerini çıkmaya başlar. Sonunda, burnu kapıya dayanır.
Hacivat: ’ Çık Karagöz’üm, çık çık. ’
Karagöz: ’ Kapıya kadar çıktım. Daha fazla çıkamıyorum. ’
Hacivat: ’ Ben sana merdivenleri çık demedim. Fiyatta çık, yani on altın dedin ya onu arttır, yirmi de, otuz de. ’
Karagöz: ’ Yirmi, otuz. ’
Hacivat: ’ Çık, çık. ’
Karagöz: ’ Elli, altmış. ’
Hacivat: ’ Çık, çık. ’
Hacivat’ın çok para istemesine kızan Karagöz bağırır: ’ Çık çıkı, çık çık. Sanki zil takıp oynuyorsun. Bre Hacivat, sen ne istiyorsun bu ata, onu söyle bakalım. ’
Hacivat: ’ Bak Karagöz’üm, ben atı yüz altına aldım. Üstüne kar da koy. Yüzü geç, yüzü geç.’
Karagöz: ’ Yüzgeç balıklarda olur, alık. ’
Hacivat: ’ Hemen sinirlenme Karagöz’üm. Şunun şurasında ne güzel pazarlık yapıyoruz. Bak Karagöz’üm, Küheylan’ı sana veririm ama yüz yirmi altınını alırım. Bir kuruş aşağı olmaz. ’
Hacivat’ın konuşmasına içerleyen ve Küheylan’ı alamadığına üzülen Karagöz, Hacivat’a küser. Bir hafta ne Hacivat’ın evinin önünden geçer, ne de onunla konuşur. Daha sonra iki eski dost tekrar barışırlar.
Yazan: Serdar Yıldırım
4. Sınıf Ata Tatilde
Ata Yayıncılık
Sayfa: 14-15
--------------------------
4. Sınıf Tüm Dersler
Gezegen Yayıncılık
Soru Gezegeni
Yayın Yılı: 2019
Sayfa: 39
----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: İBİŞ’LE DOMUZ AVI
Karagöz ile Hacivat, yanlarına İbiş’i de alıp, Uludağ’a domuz avına çıkarlar. Önceleri ellerde ok ve yay, kaşlar çatılmış, bakışlar keskin ormanda domuz ararken, sonraları yorgunlukla birlikte ok yaydan, kaş kaştan, bakışlar keskinlikten sıyrılır. Sıkıntıyı azaltmak için Karagöz’ün anlatmaya başladığı av hikâyeleri başına bela olur, çünkü anlattığının bir numara büyüğünü İbiş’ten duymak, Karagöz’ün giderek sinirlenmesine neden olur. Karagöz, İbiş’i uçurumdan aşağı atmakla tehdit eder.
İbiş: ’ Tamam, beyabi. Kızma bana. Ben de bundan sonra konuşursam iki olsun. Şimdi rahat rahat istediğini anlat. ’
Karagöz: ’ Bre İbiş, sussana artık. Bir daha sana av yok. Hacivat, İbiş’i ava giderken yanımıza alalım demek yok artık. Bu son. ’
Hacivat: ’ Merak etme Karagözüm. Sen kalbini serin tut. Hiçbir ava İbiş’i götürmeyiz. ’
Daha sonra Karagöz ile Hacivat ve İbiş domuz aramaya devam ederler, fakat ortalıkta hiç domuz yoktur.
Hacivat: ’ Sabahtan beri arıyoruz, bir domuz göremedik. Hayatımda böyle bir şey ne gördüm, ne de duydum. ’
Karagöz: ’ Göremeyiz tabi, bu İbiş yanımızdayken. Bunun sesini duyan domuz karşı dağa kaçıyor. İki ok atmış, üç domuz vurmuş. Anlatsana o hikâyeyi bir daha. ’
Hacivat: ’ Aman Karagözüm, sinirlenme. İbiş o hikâyeyi anlattı, geçti. Ben inanmadım. Senin anlattığın hikâyeler daha bir inandırıcı oluyor. ’
Karagöz: ’ Doğru, çünkü ben olmuş olayları anlatıyorum. Yıllar önce gençken köyden arkadaşlarla domuz avına gittiydik. On kişiyiz. Ormanda büyük bir domuz sürüsünü tuzağa düşürdük. Etrafını kuşattık. Baktı domuzlar kaçış yok, birer birer yanıma geldiler. Ben de çaldım bıçağı boyunlarına, yirmiden sonrasını sayamadımdı. ’
Hacivat: ’ Hah hah ha.. İlahi Karagözüm. Sen de değme avcılara taş çıkartırsın. Avcılıkta, atıcılıkta benden ileridesin. ’
İbiş: ’ Benim de yıllar öncesinden bir domuz avı hikâyem vardı, ama beyabi kızar diye anlatamıyorum. ’
Hacivat: ’ Yeni bir domuz hikâyesi ha. Ama anlatma. Karagöz’ü kızdırmayalım. Keşke demeseydin. Merakta bıraktın beni, İbiş. ’
Karagöz: ’ Ben de meraklandım. Bana bak İbiş, destekli atarsan kızmam ama desteksiz atarsan, seni uçurumdan atarım, bilmiş ol. ’
İbiş: ’ Tamam beyabi ve Hacıabi. Atışlar destekli olacak. ’ İbiş, konuşmasına devam eder ve ben sekiz yaşındayken der. Karagöz’ün ayağa kalktığını gören İbiş ağız değiştirir. ’ Yani on sekiz yaşındayken demek istedim. ’
Bunun üzerine Karagöz: ’ Hah öyle söyle. Beni kızdırma. Şimdi devam et. ’
İbiş: ’ Manda kadar bir domuz bizim tarlalara dadandıydı. Tarlada mısır, bağda üzüm bırakmadıydı. Ye babam ye. Baktık yedikçe doymaz bu domuz, yakında ağaçları da yer. Babam, dedem, amcam, yeğenlerim ve ben tarlada, bağda nöbete durduk. Ben bağda bekliyorum. Bir gün öğle vakti domuz bağa girdi. Zönk zönk deyip yürüyüp geliyor. Yakaladım domuzu suratına iki tokat, başladı domuz ağlamaya. Bir yandan da,’ Abi, ben sana ne yaptım? Neden vuruyorsun?’ diye vızırdıyor. Ben de bağırdım. Bak şu bağdaki üzümleri ben mi yedim. Başkasının üzümünü nasıl habersiz yersin. Ben böyle bağırdım ama domuz ne dese beğenirsiniz. Ne yapayım, açım, abi. Yemeseydim de açlıktan ölse miydim? O gün domuzu bıraktım. Bir daha onu oralarda gören olmadı. Çok uzaklara gitmiş olmalı. ’
Karagöz: ’ Bre densiz, yine desteksiz attın. Ben seni uçurumdan atayım da gör ’ diyen Karagöz, İbiş’in üstüne yürür. Bunun üzerine İbiş kaçar, gider. Daha sonra Karagöz ile Hacivat başka olay olmadan evlerine dönerler.
----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: HIRSIZ
Bir gece Karagöz’ün evine hırsız girer. Karagöz sabahleyin uyanınca bakar ki, ev tam takır kuru bakır. Hırsız utanmamış ve sokak kapısını söküp götürmüştür. Karagöz olayı zaptiyeye, hanımı da komşulara haber verir. Komşular, evin önünde toplanır ve az sonra iki zaptiye gelir. Karagöz’ün oğlu Yaşar, annesine sarılmış, ağlamaktadır. Küçük Yaşar’ın birkaç parça oyuncağını götüren hırsız acaba onları ne yapacaktır?
Karagöz’ün evinin soyulduğunu duyan kadim dostu Hacivat, eve gelir ve evde inceleme yapmaya başlar. İki zaptiye olayı soruşturur ve hırsızı yakalayacaklarını söyleyip gider. Zaptiyeler gidince, komşular dağılır. Karagöz ailesinin yanında Hacivat kalır ve Karagöz’ü sorguya çekmeye başlar.
Hacivat: ’ Canım Karagöz’üm, hırsız gelmiş, dolapları, masaları götürmüş. Kapıyı sökmüş. Hiç mi gürültü, tıkırtı duymadın? ’ diye sorar.
Karagöz: ’ Bu ne biçim soru, Hacivat. Gürültü, tıkırtı duysam kalkıp da hırsızın ümüğüne basmaz mıyım? ’
Hacivat: ’ Her neyse, olan olmuş, biten bitmiş, eşyalar gitmiş. Şimdi bir oyun etmeli de, şu hırsızı yakalamalı. Hah buldum!. Karagözüm, siz bir yandan, ben bir yandan komşuların arasına dalalım, onları senin evde bir kese altın olduğuna inandıralım. Bu durum kulaktan kulağa yayılır ve hırsızın kulağına giderse, hırsız mutlaka senin eve damlar. ’
Karagöz: ’ Sen ne diyorsun, Hacivat? Bende bir kese altın yok ki? ’
Hacivat: ’ Olduğunu farz et. Hırsızı yakalamak için, bu bir yem. Oltanın ucuna yem takarsan balık yakalarsın. Balık yeme gelir de, hırsız altına gelmez mi? Siz benim dediğimi yapın gerisine karışmayın. ’
Karagöz: ’ Tamam, Hacivat. Senin bu tür işlere aklın erer. Bende bir kese altın olduğunu yayarız. Haydi, hanım, Yaşar, kalkın gidiyoruz. ’
Karagöz’ün evinde bir kese altın olduğunu akşama kadar duymayan kalmamıştı. Eski kulağı kesiklerden olan Celal, gece yarısına kadar evin içinde dört döndü. Daha sonra evinden çıkıp, karanlık sokaklardan süzülerek geçti ve bir hayalet sessizliğinde Karagöz’ün kapısız evinden içeri girdi. Evdekilere elindeki şişenin içindekini koklatıp altınlara konardı. Şişeyi koklattığı kazazede top atsan uyanmazdı, fakat bu defa durum bambaşkaydı. Evdekiler uyanıktılar ve onu bekliyorlardı. Celal yatak odasına girince Karagöz ile Hacivat tarafından yakalandı ve bir iple sıkıca bağlandı. Ertesi gün zaptiyeler tarafından sıkı bir dayaktan geçirilerek zindana atıldı.
Karagöz’ün eşyaları hırsızın evinde bulundu. Kader, son günlerde işsiz olan, Hacivat’ın bulduğu işlerde çalışarak, kışın da turşu satarak geçimini sağlayan Karagöz’ün alnının teriyle çalışarak kazandığı eşyaları kaybedip buldurarak, onu sevindirmişti.
---------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT : OĞULLARI
Karagöz’ün oğlu Yaşar ile Hacivat’ın oğlu Sivrikoz arasında, babaları kadar olmasa bile, hatırı sayılır bir rekabet vardı. Yaşar, Sivrikoz’un elinde yeni alınmış bir oyuncak görmesin, ne yapar eder, Karagöz’e oyuncağın aynısını aldırırdı. Hani ya Sivrikoz’un Yaşar’dan aşağı kalır yanı mı vardı? Sivrikoz, Yaşar’ın elinde ne görürse isterdi. Oğlunun gözlerinde yaş, kalbinde acı görmek istemeyen Hacivat ikiletmeden oğlu ne istiyorsa alırdı.
Böylece aradan yıllar geçti. İkisi de birer yiğit olan gençler düğün güreşlerine katılmaya başladılar. Güreşlere katılanlar birer havlu, rakiplerini yenip baş olan güreşçi ise, kınalı bir koç kazanıyordu. İlk katıldıkları güreşlerde birinci, ikinci turlarda elenen Yaşar ile Sivrikoz, tecrübeleri arttıkça güreşlere ağırlıklarını koymaya başladılar. Nihayet, bir düğünde finale kalma başarısını gösterdiler. Bunun üzerine Karagöz, Hacivat’ın yanına gider ve oğlunun güreşlerden çekilmesini ister.
Hacivat: ’ Hiç öyle şey olur mu Karagözüm? Oğullarımız bileklerinin hakkıyla finale adlarını yazdırdılar. Çıkarlar meydana aslanlar gibi güreşirler. Kim güçlüyse galip gelir ve şampiyon olur. ’
Karagöz: ’ Benim oğlum şampiyon olur, çünkü senin oğlundan daha iri. ’
Hacivat: ’ İrilikle şampiyon olunmaz ki, güreşte kuvvetli olan, atak olan ve nefesini iyi ayarlayan rakibine üstünlük sağlar. Bütün bunlar benim oğlumda var. ’
Karagöz: ’ Günah benden gitti. Rezil olmayasınız diye geldim. Benimki, senin oğlunu hamur gibi yoğuracak ve koçu kazanacak. ’
Hacivat: ’ Bak Karagözüm, koçu benim oğlum kazanır. Bundan korktuğun için, oğlun güreşten çekilsin diyorsun. ’
Karagöz: ’ Ben kimseden korkmam. Hata bende, kırk yılda bir şey istedim, onu da yapmadın. ’
Hacivat: ’ Ama canım efendim, borç para istemiyorsun ki, dediğini yapayım. Oğluma güreşten çekil, hükmen yenik sayıl diye nasıl söylerim. ’
Karagöz: ’ Söyleyemezsin tabi, çünkü korkaksın. Yarın senin evin karşısında koçu şişe takıp kızartacağım. Sakın gelme bir parça et için. Yağma yok ’ diyen Karagöz arkasını dönüp uzaklaşmaya başlar. Hacivat’ın seslenmesiyle durup dönen Karagöz’e, Hacivat şöyle der:
’ Yarın koç benim bahçede kızaracak. Toplanın gelin, kurban bayramı haricinde et yüzü mü görüyorsunuz? ’
Ertesi gün yapılan güreşi Hacivat’ın oğlu Sivrikoz kazanır. Karagöz buna itiraz eder ve Sivrikoz’un daha önce açık düştüğünü ve güreşi oğlu Yaşar’ın kazandığını söyler. Bunun üzerine hakem heyeti toplanır ve karar değişikliği yaparak, Yaşar’ı şampiyon ilan eder. Bu duruma da Hacivat itiraz eder. Hakem heyeti görevsizlik kararı alıp topluca Bursa Kadısı’na gider. Bursa Kadısı, iki tarafı ve hakem heyetini dinledikten sonra müsabakayı berabere ilan eder. Kınalı koç kurallara uygun olarak kesildikten sonra, yarısı Sivrikoz’a, yarısı Yaşar’a verilir. Böylelikle olay tatlıya bağlanır.
-----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: İDAM FERMANI
Günlerden bir gün, Karagöz, Bursa sokaklarında turşu satarken, yanına bir adam yaklaşır:
" Ben beni arıyorum ama bulamıyorum. Sen beni buldun mu? " diye sorar. Adamın ne dediğini anlamayan Karagöz sadece " hı " der. Bunun üzerine adam tekrar sorar:
" Ben kendimi arıyorum ama yokum. Yoksam yokum ve ben yoktan çıkıp, kendimi bulup kendimle kucaklaşmak istiyorum. "
Karagöz: " Bre adam, kendinle nasıl kucaklaşacaksın ki? İnsan ancak bir başkasıyla kucaklaşabilir.
Adam: " İnsanlar çift yaratılmıştır derler. Böyle bir şey doğruysa eğer, işte ben bu çiftimi, benzerimi arıyorum. Tıpkısının aynısı ben bu adamı sen tanıyor musun? Görmüşlüğün var mı? "
Karagöz: " Görmüşlüğüm var. Onunla konuştum bile. "
Adam: " Gördün mü? Konuştun mu? Nerede gördün, konuştun, çabuk söyle? "
Karagöz: " Az önce görmeye, konuşmaya başladım. Şimdi de onu görüyorum, konuşuyorum. O sensin ya. "
Karagöz ile konuşan, onu ara sokaklara çeken, Hacivat'tır. Ulucami'nin yapım işinde çalışan Karagöz ile Hacivat sık sık tartışarak caminin yapımını geciktirince, padişah Orhan Gazi bunun nedenini mimardan öğrenir ve Karagöz ile Hacivat hakkında idam fermanı çıkarır. Ertesi gün tebdil kıyafet camiye gelen Orhan Gazi, Karagöz ile Hacivat'ın tartışmalarını izler ve gülümsemekten kendini alamaz. Saraya dönünce, verdiği ölüm kararı için pişman olur. Padişah, fedailerinden birini, Hacivat'a gönderir. Fedai, Hacivat'a, tanınmaması için ne lazımsa yapıp, Karagöz'ü de yanına alıp, Bursa'dan gitmelerini ve kurtulmalarını söyler.
Hacivat evine gider ve sakallarını keser, sadece bıyıkları kalır. Yıllardır giymediği elbiselerini giyer, Karagöz'ü arar. Hacivat'ın Karagöz'ün yanına gidince sesini değiştirerek konuşmasının sebebi; Karagöz'ün şaşırmasını sağlayarak daha ne olduğunu anlamadan, onu Bursa'dan uzaklaştırmaktır. Hacivat olanları Karagöz'e küt diye anlatsa, padişahın idam fermanına karşı gelmek istemeyecek Karagöz, kendini celladın önüne atacaktır.
Hacivat Karagöz'ü Bursa dışına çıkarınca normal sesiyle konuşmaya başlar, Hacivat olduğunu söyler ve olanları anlatır. Karagöz Hacivat'ı yıllardır sakallı gördüğü için, sakalsız haline güler ve Hacivat'la alay eder. Hacivat'ın tanınmamak için sen de sakalını kesmelisin demesi üzerine Karagöz: " Sen ne diyorsun Hacivat? Ben hayatta sakalımı kesmem. " der.
Bunun üzerine Hacivat: " Sakalını kesmezsin ama tanınır da yakalanırsan ne olacak? İnsanın hayattaki en önemli amacı, hayatını devam ettirebilmesi olmalı. Geride kalacak karını, çocuğunu düşün. Onlar sensiz ne yapar, ne yer, ne içerler? " der.
" O da doğru ya. "
" Gel bakalım, şu dere boyunda tıraşını ol. Erkek adama bıyık da yakışır. "
Tıraştan sonra Hacivat, Karagöz ile birlikte, yakındaki bir çiftlikten iki at satın alırlar ve atlarına binip hep batıya doğru yol alarak, Balıkesir taraflarına giderler. Birkaç yer dolaştıktan sonra, bir köyde iş bularak, tarlada ırgat olarak çalışmaya başlarlar.
İki ay içinde çalışkanlıkları ve doğrulukları sayesinde köydekilerle sağlam dostluklar kuran Karagöz ile Hacivat, bu arada kendilerine birer ev yaparlar. Köylülerin yardımıyla ailelerini buraya getirtirler ve uzun yıllar boyunca sakin bir hayat yaşarlar.
Bu arada Karagöz ile Hacivat'ın idam edildikleri söylentisinin çıkması üzerine arkadaşları Şeyh Küşteri çok üzülür ve perde gerisinde Karagöz ile Hacivat oyunu oynatmaya başlar. Oyun, Bursa halkı tarafından çok beğenilir ve zamanla Anadolu'ya yayılır. O köyde ve civar köy ve kasabalarda pek çok defa kimliklerini belli etmeden oyunları seyreden iki dost çok önemli bir ayrıntı hariç, oyunları beğenirler.
Karagöz'ün hemen her oyunda Hacivat'a vurup, O'nu dövmesi...
Bu durumun açıklamasını Karagöz şöyle yapar: " Ben Hacivat'a neden vurayım? O tam bir beyefendi. Bana her zaman yardımcı oldu. İşsiz, parasız kaldığım durumlarda bana iş buldu. Bu durum beni üzüyor. "
Hacivat ise: " Yok efendim, yok. Dayak, vurma falan yok. Bu oyunu oynatanlar, ilgiyi üst düzeyde tutabilmek için, Karagöz'e beni dövdürtüyorlar. Gerçekte, Karagöz bana bir fiske vurmamıştır. Oyun oynanırken, Karagöz bana vurduğunda seyredenler gülmeseler, zamanla bu kötü hareketin oyun harici kalacağına inanıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: PINARBAŞI MEYDANI
Bursa’daki Pınarbaşı Meydanı’nda takriben yirmi kişilik bir kalabalık toplanmış ve neşeli vakit geçirmekteydi, çünkü orta yerde tartışanlar, gelmiş, geçmiş en iyi güldürü ustalarından ikisiydi: Karagöz ile Hacivat. Dilerseniz şimdi biz de hoşça vakit geçirmek için, tartışmaya küpe olalım ve küpeyi parmağımıza takalım.
Hacivat: ’ Olur mu Karagözüm, hiç küpe parmağa takılır mı? ’
Karagöz: ’ Ya nereye takılır? ’
Hacivat: ’ Küpe kulağa takılır. Kulağına küpe takan hanımlar, daha bir güzel görünürler. Hanım hanımcık olurlar. ’
Karagöz: ’ Hamam açıksa bizim hanıma söyleyeyim de, Yaşar’ı da götürsün. Hamamda bir güzel yıkansınlar. ’
Hacivat: ’ Ah Karagözüm, Yaşar hiç kadınlar hamamına gider miymiş? Büyüdü, kocaman adam oldu. ’
Karagöz: ’ Kocaman adam mı? Yaşarcık daha altısını sürüyor. ’
Hacivat: ’ Olsun Karagözüm. Altı yaşında oğlan çocuğu kadınlar hamamına götürülmez, çünkü kadınlar ondan korkarlar. ’
Karagöz: ’ Amma yaptın ha Hacivat. Yıllar önce annem beni on beş yaşındayken kadınlar hamamına götürmüştü de yalnız yıkanmıştım. "
Hacivat: ’ Yapma ya, iyi ki hamamda kadın yokmuş. ’
Karagöz: ’ Aslında hamamda yıkanan kadınlar vardı ama ben göbek taşına doğru yürüyünce hamam boşalıverdi. Benden neden kaçtılar, anlayamadım.’
Hacivat: ’ Paçalı uzun donunla mı girmiştin hamama. ’
Karagöz: ’ Sen ne diyorsun Hacivat? Hamamda donla yıkanılmaz ki. ’
Pınarbaşı Meydanı’ndaki kalabalık kahkahaların çağırdıklarıyla birlikte kırk kişi olmuştu. Yirmi kişide kırk ayak vardı da, kırk kişide kaç ayak vardı?
Karagöz: ’ Bak Hacivat, okumam, yazmam yoktur ama hesabım kuvvetlidir. Kırk kişide altmış ayak vardır. Altmış ayakta dört yüz parmak vardır. ’
Hacivat: ’ Olur mu Karagözüm. Kırk kişide ikişerden seksen ayak vardır. Seksen ayakta beşerden dört yüz parmak olur. ’
Karagöz: ’ Tamam işte, ben de dört yüz parmak demiştim. ’
Gülmekten gözleri yaşaran, karınlarını tutarak gülen ve yerlerde debelenenler haricindeki çoğulcu kalabalıktan bir alkış tufanı koptu. Hacivat’ın, ama sen altmış ayakta dört yüz parmak demiştin, Karagözüm, dediğini benden başka kimse duymadı.
İnsanlar, doğar, büyür ve olgunlaşırlar. Olgunlaşma geçici değil, kalıcıdır. Olgunlaşma yeni olgunlaşmaları beraberinde getirir. Bu böyle sürüp gider. İnsan olgun bir meyvedir, dersek yanlış olmaz.
Karagöz: ’ Olur mu öyle şey, Hacivat? Şimdi ben meyve mi oldum? Elma, armut gibi mi yani? ’
Hacivat: ’ Hayır, erik gibi. ’
Karagöz: ’ Demek beni erik yaptın? Şimdi görürsün. Sen de olsan olsan şu ekşi limon olursun. Üç, iki değil, bir işe yaramayan limon. ’
Hacivat: ’ Doğru Karagözüm. Limon bir işe yaramaz, çok işe yarar. Hani limonu ortadan kesersin, çaya, çorbaya sıkarsın. Tadı leziz olur. ’
Karagöz: ’ Adı keriz mi olur? ’
Hacivat: ’ Hayır Karagözüm. Adı keriz değil, tadı leziz olur yani lezzetli olur. İç ferahlatır, gönül açar. ’
Karagöz: ’ Hayda bre pehlivan. Limon anahtar mı ki, Gönül teyzenin kapısını açsın. Teyzem ellisini geçti hala evlenmedi. Gönül teyzenin gönlünü açacak anahtar daha yapılmadı. ’
Dünyanın pek çok şehrinde, belli günlerde pazar kurulur. Bu pazarlarda köyden getirilen sebze, meyve satılır. Pazara gidenin kesesi doluysa ve cimri değilse ürünün en iyisini alır. Anadolu’da sebze ve meyveler şehirlerin isimleriyle anılır olmuştur. Amasya’nın elması, İnegöl’ün pırasası gibi.
Karagöz: ’ Bırak ya Hacivat. Ne demek Amasya’nın elması, İnegöl’ün pırasası. Yani elma almak için Amasya’ya mı gidelim? ’
Hacivat: ’ Karagözüm, elma almak için, Amasya’ya gitmene gerek yok. Salı pazarında Amasya elması satılıyor. Elma alırken, Amasya elması almak gerekir. ’
Karagöz: ’ Amasya’nın elması elma da başka yerin elması armut mu? Benim bahçedeki elmalar, Amasya elmasına bin basar. Tadı güzel kokusu hoş, eder insanı sarhoş. ’
Hacivat: ’ Armut alırken deveci armudunu, üzüm alırken Mürefte üzümünü tercih etmek gerekir. ’
Karagöz: ’ Deveci armudunu boş ver şimdi. Çocukken köye gittiğimizde dedemin bağına koşardık. Dedemin üzümlerinin tadını, sonraki senelerde yediğim üzümlerin hiçbirinde bulamadım. Elma alırken Bursa elması, pırasa zaten Bursa’dan, armut Bursa’dan, üzüm Bursa’dan, erik Bursa’dan, domates, patates, şeftali, vişne, kiraz hep Bursa’dan. Hey benim güzel Bursam, kovsalar gitmem şu Bursa’dan. ’
Hacivat: ’ Karagöz, az önce kiraz dedin. Söyle bakalım bu kiraz Bursa’nın neresinde yetişiyor? Sen eskiden hiç yalan söylemezdin. ’
Karagöz: ’ De git oradan Hacivat. Şimdi de yalan söylemiyorum. On yaşlarındaydım. Edebey Köyü’ne gitmiştik. Orada bir kiraz ağaçları vardı, aklın durur. Sanırsın kiraz ormanı. Epey bir gezindim orada, dallardaki kiraz çokluğundan güneşi göremedim. ’
Hacivat: ’ Güneş görünmüyorsa orman karanlıktır, kirazları nasıl gördün? ’
Karagöz: ’ Pöh, şunun sorduğu soruya bak. Kirazların verdiği ışıltı ormanı aydınlatıyordu. Ağaçlara çıktım, belki iki kilo kiraz yedim. Sen Edebey kirazının tadını nereden bileceksin. ’
Aradan zaman geçtikçe kalabalık çoğalmış ve yüz kişiyi bulmuştu. Hava kararmaya başlamıştı, akşam oluyordu. İşi tadında bırakmak gerekirdi. Karagöz ile Hacivat ellerini havaya kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra kahkahalar bıçak gibi kesildi.
Karagöz: " Haydi bakalım ağalar, bu günlük bu kadar, " dedi ve yürüdü gitti.
Hacivat: " Yarın aynı saatte buluşmak üzere şimdilik hoşça kalın, deyip Karagöz'ün peşine topal ördek gibi yürüyerek takılması kahkahaları meydana paraşütle geri getirdi.
Yazan: Serdar Yıldırım
-----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: İBİŞ SIRTLAN AVINDA
İbiş ok ve yay alarak Uludağ'a sırtlan avına çıkmış. Gezmiş, dolaşmış, ortalıkta hiç sırtlan yokmuş. Derken, Serdar Yıldırım'a rast gelmiş. Serdar yaşadığı zamandan 650 yıl gerideymiş. Elinde tüfek varmış, belinde fişek doluymuş. İbiş'e aslan avına çıktım, demiş.
İbiş: " Hani ok, hani yay? Neyle vuracaksın aslanı? "
Serdar: " Bak İbiş, ok ve yay ilkel silahlar. Bu gördüğün tüfektir. Tüfeğe şu fişeklerden koyarsın, sonra tetiği çektin mi, dan, hop aslan yerde. "
İbiş: " Küçücük fişek mi aslanı yere düşürecek? Fişek aslana çarpar sonra aslan sana kızar. Kaçarken tozu dumana katarsın. Hele yakalamasın aslan seni, bir lokmada yutar. "
Serdar: " Öyle değil işte. Fişek aslanın vücudunu deler geçer. "
İbiş: " Dediğin gibi olsun. Sen bu tüfekle aslan avladın mı? "
Serdar: " Avlamam mı? Yüzden çok aslan vurdum."
İbiş: " Yüzden çok mu? Hepsini Uludağ'da mı vurdun? "
Serdar: " Tabi ya ne sandın? "
İbiş: " Ama Uludağ'da aslan yok diyorlar. "
Serdar: " Var canım, olmaz olur mu? Ormanın derinlikleri aslan kaynıyor. İstersen gidelim, bak Uludağ'da aslan var mı, yok mu, kendi gözlerinle gör. "
İbiş: " Çok isterdim ama şunu başka bir güne bıraksak. "
Serdar: " Sen nasıl istersen İbiş. Aslan avı cesaret isteyen bir iş. Kolay olsaydı her önüne gelen aslan avcısı olurdu."
İbiş ile Serdar çene yarıştırırken ileriden iki avcının geldiğini görmüşler. Bunlar Karagöz ile Hacivat'mış. Karagöz ile Hacivat, İbiş'i tanıyorlarmış, Serdar ile de tanışmışlar.
Karagöz Serdar'ın aslan avına çıktığını duyunca şaşırmış. Tüfek, fişek olayını duyunca aklı karışmış. Serdar, ben bu tüfekle Uludağ'da yüz aslan vurdum, deyince kaşları çatılmış.
Karagöz: " Bak Serdar, bol keseden konuşma. Ben böyle şeylere kızarım. İbiş de atar tutar ama sen onu beşe katladın. İbiş'i dövdüm, seni de döverim. "
Bunun üzerine Serdar: " Geçen kış aralık ayında Uludağ'a çıkmıştım. Ne bereketli avdı. Dört tane gergedan avladım. " deyince Karagöz Serdar'ın üstüne atıldı. Aralarında bir boğuşma başladı. İkisi birlikte yere yuvarlanınca Serdar İbiş'in yardımıyla Karagöz'ün elinden kurtuldu, kaçmaya başladı. Karagöz Serdar'ın peşine takıldı. Az sonra yorulan Karagöz bir taşın üstüne oturarak Hacivat'ın ve İbiş'in gelmesini beklemeye başladı. Onlar geldikten sonra Karagöz: " Geyik gibi koşuyor, yakalamak ne mümkün. "
Hacivat: " Aman Karagözüm, yakalayamadın iyi oldu. "
Karagöz: " Nee? Sen hangi taraftansın Hacivat? "
Hacivat: " Ben senin tarafındanım Karagözüm. "
Karagöz: " Ama ondan tarafa çıktın. "
Hacivat: " Serdar İbiş'le konuşurken, biz araya girdik. Nasıl olsa bir şey vuracağımız yok. Bırak anlatsın. Avda böyle hikayelerin anlatılması ava renk verir. Ortam neşelenir. Bol bol gülünür. "
Karagöz: " Orhan neşelensin, gülsün. Ben gülemem. Boş keseden böyle avcı hikayelerini duyunca kan beynime çıkıyor. "
Hacivat: " Canım Karagözüm, büyüklük göster. Bırak gelsin, anlatsın. "
İbiş: " Sen büyüksün, yücesin, güçlüsün Karagöz Baba. He mi, geliversin mi? "
Karagöz: " Siz bu kadar istedikten sonra.. Gelsin bakalım. "
Hacivat'ın çağırmasıyla Serdar anında onların yanında bitti. Karşısındaki Karagöz'ün kara gözlerinin içine bakarak avcı hikayelerinin son versiyonunu anlatmaya başladı:
" Bir çakal varmış. Bu çakal tilkiden kurnaz, kurttan kavgacıymış. Kaplanları rakip bilmiş. Uludağ'da günün her saati kaplan kovalarmış. Kaplanların çakal karşılarına çıkacak diye ödü koparmış. Olaydan haberim oldu. Tüfek, tesisat kuşandım. Tam tekmil çakalı aramaya koyuldum. Çakala benim onu aradığımı söylemişler. Çakal yüz arkadaşını toplayıp geldi, benim etrafımı sardılar. Tüfekle çaktım aldım. Son kalan çakal, çak al beni de, dedi. Çaktım o çakalı da aldım. Dünya kurulalı beri böyle bir avcı görmekse Uludağ'ın kısmeti oldu. Uludağ benimle ne kadar gururlansa azdır. "
Müdahale etmemek için kendini zorlayan, hırstan dudağını ısırarak kanatan Karagöz dinamit gibi patladı. Önüne çıkan İbiş'e vurdu, Serdar'a vurdu. Yere yuvarlanan İbiş'le Serdar kaçıp gittiler. Karagöz'ü sakinleştirmek Hacivat'a düştü. İleride dere boyunda İbiş'le Serdar yüzlerini yıkayıp, su içtiler, biraz kendilerine geldiler.
İbiş: " Karagöz amma kızdı ha. Arada ben de tokadı yedim. Gülüp geçeceği yerde kızıyor. "
Serdar: " Doğru İbiş. Ben böyle hikayeleri eğlencelik olsun diye anlatıyorum. Son hikayeyi anlatırken, onun gülmese bile kızmayacağını düşündüm. Gülmedi ama kızdı. Hem çok kızdı. Hacivat'ın güldüğü yanına kar kaldı. Sen ne kar ne zarardasın. Ben de bu işten sebeplendim. "
İbiş: " Nee, sebeplendin mi? Tokadı yedin yeri öptün, sonra? "
Serdar: " Bir haftadır ağrıyan çürük dişim vardı. Sallanıp duruyordu. Korkudan dişçiye gidememiştim. Karagöz bir tokatta o dişi bana yutturdu. Buraya gelirken konuşmadık ya dilimi diş oyuğunda tutup kanı durdurdum. Derede ağzımı çalkaladım. İnanmazsan gel de bak. "
İbiş gelir, bakar: " Gerçekten oradan yeni diş çıkmış. Belli oluyor. " der ve kahkahalarla güler.
SON
Karagöz’e Mısır’daki amcasından bir sandık altın miras kalır. Bunun üzerine Karagöz yakın arkadaşı Hacivat ile beraber bir ticaret gemisine binip Mısır’a giderler. Miras işlemlerini hallettikten sonra yine bir ticaret gemisine binip geri dönerler. Ama Marmara Denizi’nde kürekçilerin isyanı sırasında su alan gemiden yolcular kayıklara binerek kurtulurlar.
Karagöz ile Hacivat altın dolu sandıkla Mudanya kıyılarına, bindikleri kayıkla ulaşırlar ama sahilde konuşmaya daldıklarından iskeleye iyi bağlamadıkları kayık dalgalara kapılır ve gözden kaybolur. Daha sonra bir at arabasına binerler ve Bursa’daki evlerine dönerler. Bırak bir sandık altını ceplerindeki para da bitmiştir. İş bulup çalışarak para kazanmaları gereklidir ama nasıl bir iş? Onlar aralarında bu konuyu konuşurken tatlı bir sohbete dalarlar. Giderek sohbet koyulaşır, şakalaşmalar artar.
Karagöz: ’ Sence nasıl bir iş tutayım Hacivat. Ama tutacağım iş de az emek harcayıp çok para kazanayım. ’
Hacivat: ’ Öyle iş olmaz Karagözüm. Ne demek az emek çok yemek. Az emek az yemek. ’
Karagöz: ’ Sen de amma yaptın be Hacıcavcav. Bana az yemek vere vere açlığa mı alıştıracaksın. Biraz insaflı olsan da tabağımı dolmayla doldursan. Pek severim dolmanın yanına köfteyi, ondan sonra pilavı ve şamtatlıyı. ’
Hacivat: ’ Bu kadar yeter mi Karagözüm? İstersen nohuttan, musakkadan, makarnadan ve cacıktan da alsan.’
Karagöz: ’ Onları sen ye Hacıcavcav. Benim istediklerimden ikişer porsiyon olsaydı, o yemeklerden birazı sabaha kalsaydı, ne güzel olurdu. ’
Hacivat: ’ Tamam Karagözüm, bu istediklerin olur olmasına da, çok çalışırsan, çok kazanırsan, bu yemeklerden yersin. ’
Karagöz: ’ Ahh. Ah. Keşke kayığı iyi bağlasaydık ve altınlar kaybolmasaydı. Altınları bozdurur bozdurur harcar, yer içerdik. Keyifli bir hayat sürerdik. "
Yazan: Serdar Yıldırım
5. Sınıf Türkçe Kitabı
Üç Renk Yayınevi
Soru Bankası
Yayın Yılı: 2015
Sayfa: 168
-------------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: HACİVAT’IN ATI
Hacivat’ın son zamanlarda işleri iyi gider. Çok para kazanır. Bu birikimi değerlendirmek için, bir yarış atı satın alır. Girdiği her yarışı kazanan meşhur bir at: Küheylan. Olayı duyan Karagöz, Hacivat’ın evine gidip kapıyı çalar. Hacivat pencereye çıkar ve sorar: ’ Buyur Karagöz’üm, bir şey mi istemiştin?
Karagöz: ’ Evet Hacivat, bir şey istemiştim. Duyduğuma göre, Küheylan’ı satın almışsın. Onu bana satar mısın? ’
Hacivat: ’ Neden olmasın Karagöz’üm. İyi bir fiyat verirsen satarım. De bakalım, ne veriyorsun? ’
Karagöz: ’ Hı?..’
Hacivat: ’ Yani kaç para verirsin? Küheylan’ı kaça alırsın? ’
Karagöz: ’ On altın veririm. Sattın mı? ’
Hacivat: ’ Dur bakalım, Karagöz’üm. Hemen sattın mı olur mu? Bir pazarlık yapalım, değil mi? ’
Karagöz: ’ Nazarlık taktırırım, Küheylan’a. Anlaştık o zaman. ’
Hacivat: ’ Yapma Karagöz’üm. Alışverişi oldubittiye getirme. On altına Küheylan mı satılırmış? Çık biraz, çık çık. ’
Hacivat’ın ne dediğini tam olarak anlayamayan Karagöz evin merdivenlerini çıkmaya başlar. Sonunda, burnu kapıya dayanır.
Hacivat: ’ Çık Karagöz’üm, çık çık. ’
Karagöz: ’ Kapıya kadar çıktım. Daha fazla çıkamıyorum. ’
Hacivat: ’ Ben sana merdivenleri çık demedim. Fiyatta çık, yani on altın dedin ya onu arttır, yirmi de, otuz de. ’
Karagöz: ’ Yirmi, otuz. ’
Hacivat: ’ Çık, çık. ’
Karagöz: ’ Elli, altmış. ’
Hacivat: ’ Çık, çık. ’
Hacivat’ın çok para istemesine kızan Karagöz bağırır: ’ Çık çıkı, çık çık. Sanki zil takıp oynuyorsun. Bre Hacivat, sen ne istiyorsun bu ata, onu söyle bakalım. ’
Hacivat: ’ Bak Karagöz’üm, ben atı yüz altına aldım. Üstüne kar da koy. Yüzü geç, yüzü geç.’
Karagöz: ’ Yüzgeç balıklarda olur, alık. ’
Hacivat: ’ Hemen sinirlenme Karagöz’üm. Şunun şurasında ne güzel pazarlık yapıyoruz. Bak Karagöz’üm, Küheylan’ı sana veririm ama yüz yirmi altınını alırım. Bir kuruş aşağı olmaz. ’
Hacivat’ın konuşmasına içerleyen ve Küheylan’ı alamadığına üzülen Karagöz, Hacivat’a küser. Bir hafta ne Hacivat’ın evinin önünden geçer, ne de onunla konuşur. Daha sonra iki eski dost tekrar barışırlar.
Yazan: Serdar Yıldırım
4. Sınıf Ata Tatilde
Ata Yayıncılık
Sayfa: 14-15
--------------------------
4. Sınıf Tüm Dersler
Gezegen Yayıncılık
Soru Gezegeni
Yayın Yılı: 2019
Sayfa: 39
----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: İBİŞ’LE DOMUZ AVI
Karagöz ile Hacivat, yanlarına İbiş’i de alıp, Uludağ’a domuz avına çıkarlar. Önceleri ellerde ok ve yay, kaşlar çatılmış, bakışlar keskin ormanda domuz ararken, sonraları yorgunlukla birlikte ok yaydan, kaş kaştan, bakışlar keskinlikten sıyrılır. Sıkıntıyı azaltmak için Karagöz’ün anlatmaya başladığı av hikâyeleri başına bela olur, çünkü anlattığının bir numara büyüğünü İbiş’ten duymak, Karagöz’ün giderek sinirlenmesine neden olur. Karagöz, İbiş’i uçurumdan aşağı atmakla tehdit eder.
İbiş: ’ Tamam, beyabi. Kızma bana. Ben de bundan sonra konuşursam iki olsun. Şimdi rahat rahat istediğini anlat. ’
Karagöz: ’ Bre İbiş, sussana artık. Bir daha sana av yok. Hacivat, İbiş’i ava giderken yanımıza alalım demek yok artık. Bu son. ’
Hacivat: ’ Merak etme Karagözüm. Sen kalbini serin tut. Hiçbir ava İbiş’i götürmeyiz. ’
Daha sonra Karagöz ile Hacivat ve İbiş domuz aramaya devam ederler, fakat ortalıkta hiç domuz yoktur.
Hacivat: ’ Sabahtan beri arıyoruz, bir domuz göremedik. Hayatımda böyle bir şey ne gördüm, ne de duydum. ’
Karagöz: ’ Göremeyiz tabi, bu İbiş yanımızdayken. Bunun sesini duyan domuz karşı dağa kaçıyor. İki ok atmış, üç domuz vurmuş. Anlatsana o hikâyeyi bir daha. ’
Hacivat: ’ Aman Karagözüm, sinirlenme. İbiş o hikâyeyi anlattı, geçti. Ben inanmadım. Senin anlattığın hikâyeler daha bir inandırıcı oluyor. ’
Karagöz: ’ Doğru, çünkü ben olmuş olayları anlatıyorum. Yıllar önce gençken köyden arkadaşlarla domuz avına gittiydik. On kişiyiz. Ormanda büyük bir domuz sürüsünü tuzağa düşürdük. Etrafını kuşattık. Baktı domuzlar kaçış yok, birer birer yanıma geldiler. Ben de çaldım bıçağı boyunlarına, yirmiden sonrasını sayamadımdı. ’
Hacivat: ’ Hah hah ha.. İlahi Karagözüm. Sen de değme avcılara taş çıkartırsın. Avcılıkta, atıcılıkta benden ileridesin. ’
İbiş: ’ Benim de yıllar öncesinden bir domuz avı hikâyem vardı, ama beyabi kızar diye anlatamıyorum. ’
Hacivat: ’ Yeni bir domuz hikâyesi ha. Ama anlatma. Karagöz’ü kızdırmayalım. Keşke demeseydin. Merakta bıraktın beni, İbiş. ’
Karagöz: ’ Ben de meraklandım. Bana bak İbiş, destekli atarsan kızmam ama desteksiz atarsan, seni uçurumdan atarım, bilmiş ol. ’
İbiş: ’ Tamam beyabi ve Hacıabi. Atışlar destekli olacak. ’ İbiş, konuşmasına devam eder ve ben sekiz yaşındayken der. Karagöz’ün ayağa kalktığını gören İbiş ağız değiştirir. ’ Yani on sekiz yaşındayken demek istedim. ’
Bunun üzerine Karagöz: ’ Hah öyle söyle. Beni kızdırma. Şimdi devam et. ’
İbiş: ’ Manda kadar bir domuz bizim tarlalara dadandıydı. Tarlada mısır, bağda üzüm bırakmadıydı. Ye babam ye. Baktık yedikçe doymaz bu domuz, yakında ağaçları da yer. Babam, dedem, amcam, yeğenlerim ve ben tarlada, bağda nöbete durduk. Ben bağda bekliyorum. Bir gün öğle vakti domuz bağa girdi. Zönk zönk deyip yürüyüp geliyor. Yakaladım domuzu suratına iki tokat, başladı domuz ağlamaya. Bir yandan da,’ Abi, ben sana ne yaptım? Neden vuruyorsun?’ diye vızırdıyor. Ben de bağırdım. Bak şu bağdaki üzümleri ben mi yedim. Başkasının üzümünü nasıl habersiz yersin. Ben böyle bağırdım ama domuz ne dese beğenirsiniz. Ne yapayım, açım, abi. Yemeseydim de açlıktan ölse miydim? O gün domuzu bıraktım. Bir daha onu oralarda gören olmadı. Çok uzaklara gitmiş olmalı. ’
Karagöz: ’ Bre densiz, yine desteksiz attın. Ben seni uçurumdan atayım da gör ’ diyen Karagöz, İbiş’in üstüne yürür. Bunun üzerine İbiş kaçar, gider. Daha sonra Karagöz ile Hacivat başka olay olmadan evlerine dönerler.
----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: HIRSIZ
Bir gece Karagöz’ün evine hırsız girer. Karagöz sabahleyin uyanınca bakar ki, ev tam takır kuru bakır. Hırsız utanmamış ve sokak kapısını söküp götürmüştür. Karagöz olayı zaptiyeye, hanımı da komşulara haber verir. Komşular, evin önünde toplanır ve az sonra iki zaptiye gelir. Karagöz’ün oğlu Yaşar, annesine sarılmış, ağlamaktadır. Küçük Yaşar’ın birkaç parça oyuncağını götüren hırsız acaba onları ne yapacaktır?
Karagöz’ün evinin soyulduğunu duyan kadim dostu Hacivat, eve gelir ve evde inceleme yapmaya başlar. İki zaptiye olayı soruşturur ve hırsızı yakalayacaklarını söyleyip gider. Zaptiyeler gidince, komşular dağılır. Karagöz ailesinin yanında Hacivat kalır ve Karagöz’ü sorguya çekmeye başlar.
Hacivat: ’ Canım Karagöz’üm, hırsız gelmiş, dolapları, masaları götürmüş. Kapıyı sökmüş. Hiç mi gürültü, tıkırtı duymadın? ’ diye sorar.
Karagöz: ’ Bu ne biçim soru, Hacivat. Gürültü, tıkırtı duysam kalkıp da hırsızın ümüğüne basmaz mıyım? ’
Hacivat: ’ Her neyse, olan olmuş, biten bitmiş, eşyalar gitmiş. Şimdi bir oyun etmeli de, şu hırsızı yakalamalı. Hah buldum!. Karagözüm, siz bir yandan, ben bir yandan komşuların arasına dalalım, onları senin evde bir kese altın olduğuna inandıralım. Bu durum kulaktan kulağa yayılır ve hırsızın kulağına giderse, hırsız mutlaka senin eve damlar. ’
Karagöz: ’ Sen ne diyorsun, Hacivat? Bende bir kese altın yok ki? ’
Hacivat: ’ Olduğunu farz et. Hırsızı yakalamak için, bu bir yem. Oltanın ucuna yem takarsan balık yakalarsın. Balık yeme gelir de, hırsız altına gelmez mi? Siz benim dediğimi yapın gerisine karışmayın. ’
Karagöz: ’ Tamam, Hacivat. Senin bu tür işlere aklın erer. Bende bir kese altın olduğunu yayarız. Haydi, hanım, Yaşar, kalkın gidiyoruz. ’
Karagöz’ün evinde bir kese altın olduğunu akşama kadar duymayan kalmamıştı. Eski kulağı kesiklerden olan Celal, gece yarısına kadar evin içinde dört döndü. Daha sonra evinden çıkıp, karanlık sokaklardan süzülerek geçti ve bir hayalet sessizliğinde Karagöz’ün kapısız evinden içeri girdi. Evdekilere elindeki şişenin içindekini koklatıp altınlara konardı. Şişeyi koklattığı kazazede top atsan uyanmazdı, fakat bu defa durum bambaşkaydı. Evdekiler uyanıktılar ve onu bekliyorlardı. Celal yatak odasına girince Karagöz ile Hacivat tarafından yakalandı ve bir iple sıkıca bağlandı. Ertesi gün zaptiyeler tarafından sıkı bir dayaktan geçirilerek zindana atıldı.
Karagöz’ün eşyaları hırsızın evinde bulundu. Kader, son günlerde işsiz olan, Hacivat’ın bulduğu işlerde çalışarak, kışın da turşu satarak geçimini sağlayan Karagöz’ün alnının teriyle çalışarak kazandığı eşyaları kaybedip buldurarak, onu sevindirmişti.
---------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT : OĞULLARI
Karagöz’ün oğlu Yaşar ile Hacivat’ın oğlu Sivrikoz arasında, babaları kadar olmasa bile, hatırı sayılır bir rekabet vardı. Yaşar, Sivrikoz’un elinde yeni alınmış bir oyuncak görmesin, ne yapar eder, Karagöz’e oyuncağın aynısını aldırırdı. Hani ya Sivrikoz’un Yaşar’dan aşağı kalır yanı mı vardı? Sivrikoz, Yaşar’ın elinde ne görürse isterdi. Oğlunun gözlerinde yaş, kalbinde acı görmek istemeyen Hacivat ikiletmeden oğlu ne istiyorsa alırdı.
Böylece aradan yıllar geçti. İkisi de birer yiğit olan gençler düğün güreşlerine katılmaya başladılar. Güreşlere katılanlar birer havlu, rakiplerini yenip baş olan güreşçi ise, kınalı bir koç kazanıyordu. İlk katıldıkları güreşlerde birinci, ikinci turlarda elenen Yaşar ile Sivrikoz, tecrübeleri arttıkça güreşlere ağırlıklarını koymaya başladılar. Nihayet, bir düğünde finale kalma başarısını gösterdiler. Bunun üzerine Karagöz, Hacivat’ın yanına gider ve oğlunun güreşlerden çekilmesini ister.
Hacivat: ’ Hiç öyle şey olur mu Karagözüm? Oğullarımız bileklerinin hakkıyla finale adlarını yazdırdılar. Çıkarlar meydana aslanlar gibi güreşirler. Kim güçlüyse galip gelir ve şampiyon olur. ’
Karagöz: ’ Benim oğlum şampiyon olur, çünkü senin oğlundan daha iri. ’
Hacivat: ’ İrilikle şampiyon olunmaz ki, güreşte kuvvetli olan, atak olan ve nefesini iyi ayarlayan rakibine üstünlük sağlar. Bütün bunlar benim oğlumda var. ’
Karagöz: ’ Günah benden gitti. Rezil olmayasınız diye geldim. Benimki, senin oğlunu hamur gibi yoğuracak ve koçu kazanacak. ’
Hacivat: ’ Bak Karagözüm, koçu benim oğlum kazanır. Bundan korktuğun için, oğlun güreşten çekilsin diyorsun. ’
Karagöz: ’ Ben kimseden korkmam. Hata bende, kırk yılda bir şey istedim, onu da yapmadın. ’
Hacivat: ’ Ama canım efendim, borç para istemiyorsun ki, dediğini yapayım. Oğluma güreşten çekil, hükmen yenik sayıl diye nasıl söylerim. ’
Karagöz: ’ Söyleyemezsin tabi, çünkü korkaksın. Yarın senin evin karşısında koçu şişe takıp kızartacağım. Sakın gelme bir parça et için. Yağma yok ’ diyen Karagöz arkasını dönüp uzaklaşmaya başlar. Hacivat’ın seslenmesiyle durup dönen Karagöz’e, Hacivat şöyle der:
’ Yarın koç benim bahçede kızaracak. Toplanın gelin, kurban bayramı haricinde et yüzü mü görüyorsunuz? ’
Ertesi gün yapılan güreşi Hacivat’ın oğlu Sivrikoz kazanır. Karagöz buna itiraz eder ve Sivrikoz’un daha önce açık düştüğünü ve güreşi oğlu Yaşar’ın kazandığını söyler. Bunun üzerine hakem heyeti toplanır ve karar değişikliği yaparak, Yaşar’ı şampiyon ilan eder. Bu duruma da Hacivat itiraz eder. Hakem heyeti görevsizlik kararı alıp topluca Bursa Kadısı’na gider. Bursa Kadısı, iki tarafı ve hakem heyetini dinledikten sonra müsabakayı berabere ilan eder. Kınalı koç kurallara uygun olarak kesildikten sonra, yarısı Sivrikoz’a, yarısı Yaşar’a verilir. Böylelikle olay tatlıya bağlanır.
-----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: İDAM FERMANI
Günlerden bir gün, Karagöz, Bursa sokaklarında turşu satarken, yanına bir adam yaklaşır:
" Ben beni arıyorum ama bulamıyorum. Sen beni buldun mu? " diye sorar. Adamın ne dediğini anlamayan Karagöz sadece " hı " der. Bunun üzerine adam tekrar sorar:
" Ben kendimi arıyorum ama yokum. Yoksam yokum ve ben yoktan çıkıp, kendimi bulup kendimle kucaklaşmak istiyorum. "
Karagöz: " Bre adam, kendinle nasıl kucaklaşacaksın ki? İnsan ancak bir başkasıyla kucaklaşabilir.
Adam: " İnsanlar çift yaratılmıştır derler. Böyle bir şey doğruysa eğer, işte ben bu çiftimi, benzerimi arıyorum. Tıpkısının aynısı ben bu adamı sen tanıyor musun? Görmüşlüğün var mı? "
Karagöz: " Görmüşlüğüm var. Onunla konuştum bile. "
Adam: " Gördün mü? Konuştun mu? Nerede gördün, konuştun, çabuk söyle? "
Karagöz: " Az önce görmeye, konuşmaya başladım. Şimdi de onu görüyorum, konuşuyorum. O sensin ya. "
Karagöz ile konuşan, onu ara sokaklara çeken, Hacivat'tır. Ulucami'nin yapım işinde çalışan Karagöz ile Hacivat sık sık tartışarak caminin yapımını geciktirince, padişah Orhan Gazi bunun nedenini mimardan öğrenir ve Karagöz ile Hacivat hakkında idam fermanı çıkarır. Ertesi gün tebdil kıyafet camiye gelen Orhan Gazi, Karagöz ile Hacivat'ın tartışmalarını izler ve gülümsemekten kendini alamaz. Saraya dönünce, verdiği ölüm kararı için pişman olur. Padişah, fedailerinden birini, Hacivat'a gönderir. Fedai, Hacivat'a, tanınmaması için ne lazımsa yapıp, Karagöz'ü de yanına alıp, Bursa'dan gitmelerini ve kurtulmalarını söyler.
Hacivat evine gider ve sakallarını keser, sadece bıyıkları kalır. Yıllardır giymediği elbiselerini giyer, Karagöz'ü arar. Hacivat'ın Karagöz'ün yanına gidince sesini değiştirerek konuşmasının sebebi; Karagöz'ün şaşırmasını sağlayarak daha ne olduğunu anlamadan, onu Bursa'dan uzaklaştırmaktır. Hacivat olanları Karagöz'e küt diye anlatsa, padişahın idam fermanına karşı gelmek istemeyecek Karagöz, kendini celladın önüne atacaktır.
Hacivat Karagöz'ü Bursa dışına çıkarınca normal sesiyle konuşmaya başlar, Hacivat olduğunu söyler ve olanları anlatır. Karagöz Hacivat'ı yıllardır sakallı gördüğü için, sakalsız haline güler ve Hacivat'la alay eder. Hacivat'ın tanınmamak için sen de sakalını kesmelisin demesi üzerine Karagöz: " Sen ne diyorsun Hacivat? Ben hayatta sakalımı kesmem. " der.
Bunun üzerine Hacivat: " Sakalını kesmezsin ama tanınır da yakalanırsan ne olacak? İnsanın hayattaki en önemli amacı, hayatını devam ettirebilmesi olmalı. Geride kalacak karını, çocuğunu düşün. Onlar sensiz ne yapar, ne yer, ne içerler? " der.
" O da doğru ya. "
" Gel bakalım, şu dere boyunda tıraşını ol. Erkek adama bıyık da yakışır. "
Tıraştan sonra Hacivat, Karagöz ile birlikte, yakındaki bir çiftlikten iki at satın alırlar ve atlarına binip hep batıya doğru yol alarak, Balıkesir taraflarına giderler. Birkaç yer dolaştıktan sonra, bir köyde iş bularak, tarlada ırgat olarak çalışmaya başlarlar.
İki ay içinde çalışkanlıkları ve doğrulukları sayesinde köydekilerle sağlam dostluklar kuran Karagöz ile Hacivat, bu arada kendilerine birer ev yaparlar. Köylülerin yardımıyla ailelerini buraya getirtirler ve uzun yıllar boyunca sakin bir hayat yaşarlar.
Bu arada Karagöz ile Hacivat'ın idam edildikleri söylentisinin çıkması üzerine arkadaşları Şeyh Küşteri çok üzülür ve perde gerisinde Karagöz ile Hacivat oyunu oynatmaya başlar. Oyun, Bursa halkı tarafından çok beğenilir ve zamanla Anadolu'ya yayılır. O köyde ve civar köy ve kasabalarda pek çok defa kimliklerini belli etmeden oyunları seyreden iki dost çok önemli bir ayrıntı hariç, oyunları beğenirler.
Karagöz'ün hemen her oyunda Hacivat'a vurup, O'nu dövmesi...
Bu durumun açıklamasını Karagöz şöyle yapar: " Ben Hacivat'a neden vurayım? O tam bir beyefendi. Bana her zaman yardımcı oldu. İşsiz, parasız kaldığım durumlarda bana iş buldu. Bu durum beni üzüyor. "
Hacivat ise: " Yok efendim, yok. Dayak, vurma falan yok. Bu oyunu oynatanlar, ilgiyi üst düzeyde tutabilmek için, Karagöz'e beni dövdürtüyorlar. Gerçekte, Karagöz bana bir fiske vurmamıştır. Oyun oynanırken, Karagöz bana vurduğunda seyredenler gülmeseler, zamanla bu kötü hareketin oyun harici kalacağına inanıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: PINARBAŞI MEYDANI
Bursa’daki Pınarbaşı Meydanı’nda takriben yirmi kişilik bir kalabalık toplanmış ve neşeli vakit geçirmekteydi, çünkü orta yerde tartışanlar, gelmiş, geçmiş en iyi güldürü ustalarından ikisiydi: Karagöz ile Hacivat. Dilerseniz şimdi biz de hoşça vakit geçirmek için, tartışmaya küpe olalım ve küpeyi parmağımıza takalım.
Hacivat: ’ Olur mu Karagözüm, hiç küpe parmağa takılır mı? ’
Karagöz: ’ Ya nereye takılır? ’
Hacivat: ’ Küpe kulağa takılır. Kulağına küpe takan hanımlar, daha bir güzel görünürler. Hanım hanımcık olurlar. ’
Karagöz: ’ Hamam açıksa bizim hanıma söyleyeyim de, Yaşar’ı da götürsün. Hamamda bir güzel yıkansınlar. ’
Hacivat: ’ Ah Karagözüm, Yaşar hiç kadınlar hamamına gider miymiş? Büyüdü, kocaman adam oldu. ’
Karagöz: ’ Kocaman adam mı? Yaşarcık daha altısını sürüyor. ’
Hacivat: ’ Olsun Karagözüm. Altı yaşında oğlan çocuğu kadınlar hamamına götürülmez, çünkü kadınlar ondan korkarlar. ’
Karagöz: ’ Amma yaptın ha Hacivat. Yıllar önce annem beni on beş yaşındayken kadınlar hamamına götürmüştü de yalnız yıkanmıştım. "
Hacivat: ’ Yapma ya, iyi ki hamamda kadın yokmuş. ’
Karagöz: ’ Aslında hamamda yıkanan kadınlar vardı ama ben göbek taşına doğru yürüyünce hamam boşalıverdi. Benden neden kaçtılar, anlayamadım.’
Hacivat: ’ Paçalı uzun donunla mı girmiştin hamama. ’
Karagöz: ’ Sen ne diyorsun Hacivat? Hamamda donla yıkanılmaz ki. ’
Pınarbaşı Meydanı’ndaki kalabalık kahkahaların çağırdıklarıyla birlikte kırk kişi olmuştu. Yirmi kişide kırk ayak vardı da, kırk kişide kaç ayak vardı?
Karagöz: ’ Bak Hacivat, okumam, yazmam yoktur ama hesabım kuvvetlidir. Kırk kişide altmış ayak vardır. Altmış ayakta dört yüz parmak vardır. ’
Hacivat: ’ Olur mu Karagözüm. Kırk kişide ikişerden seksen ayak vardır. Seksen ayakta beşerden dört yüz parmak olur. ’
Karagöz: ’ Tamam işte, ben de dört yüz parmak demiştim. ’
Gülmekten gözleri yaşaran, karınlarını tutarak gülen ve yerlerde debelenenler haricindeki çoğulcu kalabalıktan bir alkış tufanı koptu. Hacivat’ın, ama sen altmış ayakta dört yüz parmak demiştin, Karagözüm, dediğini benden başka kimse duymadı.
İnsanlar, doğar, büyür ve olgunlaşırlar. Olgunlaşma geçici değil, kalıcıdır. Olgunlaşma yeni olgunlaşmaları beraberinde getirir. Bu böyle sürüp gider. İnsan olgun bir meyvedir, dersek yanlış olmaz.
Karagöz: ’ Olur mu öyle şey, Hacivat? Şimdi ben meyve mi oldum? Elma, armut gibi mi yani? ’
Hacivat: ’ Hayır, erik gibi. ’
Karagöz: ’ Demek beni erik yaptın? Şimdi görürsün. Sen de olsan olsan şu ekşi limon olursun. Üç, iki değil, bir işe yaramayan limon. ’
Hacivat: ’ Doğru Karagözüm. Limon bir işe yaramaz, çok işe yarar. Hani limonu ortadan kesersin, çaya, çorbaya sıkarsın. Tadı leziz olur. ’
Karagöz: ’ Adı keriz mi olur? ’
Hacivat: ’ Hayır Karagözüm. Adı keriz değil, tadı leziz olur yani lezzetli olur. İç ferahlatır, gönül açar. ’
Karagöz: ’ Hayda bre pehlivan. Limon anahtar mı ki, Gönül teyzenin kapısını açsın. Teyzem ellisini geçti hala evlenmedi. Gönül teyzenin gönlünü açacak anahtar daha yapılmadı. ’
Dünyanın pek çok şehrinde, belli günlerde pazar kurulur. Bu pazarlarda köyden getirilen sebze, meyve satılır. Pazara gidenin kesesi doluysa ve cimri değilse ürünün en iyisini alır. Anadolu’da sebze ve meyveler şehirlerin isimleriyle anılır olmuştur. Amasya’nın elması, İnegöl’ün pırasası gibi.
Karagöz: ’ Bırak ya Hacivat. Ne demek Amasya’nın elması, İnegöl’ün pırasası. Yani elma almak için Amasya’ya mı gidelim? ’
Hacivat: ’ Karagözüm, elma almak için, Amasya’ya gitmene gerek yok. Salı pazarında Amasya elması satılıyor. Elma alırken, Amasya elması almak gerekir. ’
Karagöz: ’ Amasya’nın elması elma da başka yerin elması armut mu? Benim bahçedeki elmalar, Amasya elmasına bin basar. Tadı güzel kokusu hoş, eder insanı sarhoş. ’
Hacivat: ’ Armut alırken deveci armudunu, üzüm alırken Mürefte üzümünü tercih etmek gerekir. ’
Karagöz: ’ Deveci armudunu boş ver şimdi. Çocukken köye gittiğimizde dedemin bağına koşardık. Dedemin üzümlerinin tadını, sonraki senelerde yediğim üzümlerin hiçbirinde bulamadım. Elma alırken Bursa elması, pırasa zaten Bursa’dan, armut Bursa’dan, üzüm Bursa’dan, erik Bursa’dan, domates, patates, şeftali, vişne, kiraz hep Bursa’dan. Hey benim güzel Bursam, kovsalar gitmem şu Bursa’dan. ’
Hacivat: ’ Karagöz, az önce kiraz dedin. Söyle bakalım bu kiraz Bursa’nın neresinde yetişiyor? Sen eskiden hiç yalan söylemezdin. ’
Karagöz: ’ De git oradan Hacivat. Şimdi de yalan söylemiyorum. On yaşlarındaydım. Edebey Köyü’ne gitmiştik. Orada bir kiraz ağaçları vardı, aklın durur. Sanırsın kiraz ormanı. Epey bir gezindim orada, dallardaki kiraz çokluğundan güneşi göremedim. ’
Hacivat: ’ Güneş görünmüyorsa orman karanlıktır, kirazları nasıl gördün? ’
Karagöz: ’ Pöh, şunun sorduğu soruya bak. Kirazların verdiği ışıltı ormanı aydınlatıyordu. Ağaçlara çıktım, belki iki kilo kiraz yedim. Sen Edebey kirazının tadını nereden bileceksin. ’
Aradan zaman geçtikçe kalabalık çoğalmış ve yüz kişiyi bulmuştu. Hava kararmaya başlamıştı, akşam oluyordu. İşi tadında bırakmak gerekirdi. Karagöz ile Hacivat ellerini havaya kaldırıp teslim işareti çizdikten sonra kahkahalar bıçak gibi kesildi.
Karagöz: " Haydi bakalım ağalar, bu günlük bu kadar, " dedi ve yürüdü gitti.
Hacivat: " Yarın aynı saatte buluşmak üzere şimdilik hoşça kalın, deyip Karagöz'ün peşine topal ördek gibi yürüyerek takılması kahkahaları meydana paraşütle geri getirdi.
Yazan: Serdar Yıldırım
-----------------------------------------------------------------------------------
KARAGÖZ İLE HACİVAT: İBİŞ SIRTLAN AVINDA
İbiş ok ve yay alarak Uludağ'a sırtlan avına çıkmış. Gezmiş, dolaşmış, ortalıkta hiç sırtlan yokmuş. Derken, Serdar Yıldırım'a rast gelmiş. Serdar yaşadığı zamandan 650 yıl gerideymiş. Elinde tüfek varmış, belinde fişek doluymuş. İbiş'e aslan avına çıktım, demiş.
İbiş: " Hani ok, hani yay? Neyle vuracaksın aslanı? "
Serdar: " Bak İbiş, ok ve yay ilkel silahlar. Bu gördüğün tüfektir. Tüfeğe şu fişeklerden koyarsın, sonra tetiği çektin mi, dan, hop aslan yerde. "
İbiş: " Küçücük fişek mi aslanı yere düşürecek? Fişek aslana çarpar sonra aslan sana kızar. Kaçarken tozu dumana katarsın. Hele yakalamasın aslan seni, bir lokmada yutar. "
Serdar: " Öyle değil işte. Fişek aslanın vücudunu deler geçer. "
İbiş: " Dediğin gibi olsun. Sen bu tüfekle aslan avladın mı? "
Serdar: " Avlamam mı? Yüzden çok aslan vurdum."
İbiş: " Yüzden çok mu? Hepsini Uludağ'da mı vurdun? "
Serdar: " Tabi ya ne sandın? "
İbiş: " Ama Uludağ'da aslan yok diyorlar. "
Serdar: " Var canım, olmaz olur mu? Ormanın derinlikleri aslan kaynıyor. İstersen gidelim, bak Uludağ'da aslan var mı, yok mu, kendi gözlerinle gör. "
İbiş: " Çok isterdim ama şunu başka bir güne bıraksak. "
Serdar: " Sen nasıl istersen İbiş. Aslan avı cesaret isteyen bir iş. Kolay olsaydı her önüne gelen aslan avcısı olurdu."
İbiş ile Serdar çene yarıştırırken ileriden iki avcının geldiğini görmüşler. Bunlar Karagöz ile Hacivat'mış. Karagöz ile Hacivat, İbiş'i tanıyorlarmış, Serdar ile de tanışmışlar.
Karagöz Serdar'ın aslan avına çıktığını duyunca şaşırmış. Tüfek, fişek olayını duyunca aklı karışmış. Serdar, ben bu tüfekle Uludağ'da yüz aslan vurdum, deyince kaşları çatılmış.
Karagöz: " Bak Serdar, bol keseden konuşma. Ben böyle şeylere kızarım. İbiş de atar tutar ama sen onu beşe katladın. İbiş'i dövdüm, seni de döverim. "
Bunun üzerine Serdar: " Geçen kış aralık ayında Uludağ'a çıkmıştım. Ne bereketli avdı. Dört tane gergedan avladım. " deyince Karagöz Serdar'ın üstüne atıldı. Aralarında bir boğuşma başladı. İkisi birlikte yere yuvarlanınca Serdar İbiş'in yardımıyla Karagöz'ün elinden kurtuldu, kaçmaya başladı. Karagöz Serdar'ın peşine takıldı. Az sonra yorulan Karagöz bir taşın üstüne oturarak Hacivat'ın ve İbiş'in gelmesini beklemeye başladı. Onlar geldikten sonra Karagöz: " Geyik gibi koşuyor, yakalamak ne mümkün. "
Hacivat: " Aman Karagözüm, yakalayamadın iyi oldu. "
Karagöz: " Nee? Sen hangi taraftansın Hacivat? "
Hacivat: " Ben senin tarafındanım Karagözüm. "
Karagöz: " Ama ondan tarafa çıktın. "
Hacivat: " Serdar İbiş'le konuşurken, biz araya girdik. Nasıl olsa bir şey vuracağımız yok. Bırak anlatsın. Avda böyle hikayelerin anlatılması ava renk verir. Ortam neşelenir. Bol bol gülünür. "
Karagöz: " Orhan neşelensin, gülsün. Ben gülemem. Boş keseden böyle avcı hikayelerini duyunca kan beynime çıkıyor. "
Hacivat: " Canım Karagözüm, büyüklük göster. Bırak gelsin, anlatsın. "
İbiş: " Sen büyüksün, yücesin, güçlüsün Karagöz Baba. He mi, geliversin mi? "
Karagöz: " Siz bu kadar istedikten sonra.. Gelsin bakalım. "
Hacivat'ın çağırmasıyla Serdar anında onların yanında bitti. Karşısındaki Karagöz'ün kara gözlerinin içine bakarak avcı hikayelerinin son versiyonunu anlatmaya başladı:
" Bir çakal varmış. Bu çakal tilkiden kurnaz, kurttan kavgacıymış. Kaplanları rakip bilmiş. Uludağ'da günün her saati kaplan kovalarmış. Kaplanların çakal karşılarına çıkacak diye ödü koparmış. Olaydan haberim oldu. Tüfek, tesisat kuşandım. Tam tekmil çakalı aramaya koyuldum. Çakala benim onu aradığımı söylemişler. Çakal yüz arkadaşını toplayıp geldi, benim etrafımı sardılar. Tüfekle çaktım aldım. Son kalan çakal, çak al beni de, dedi. Çaktım o çakalı da aldım. Dünya kurulalı beri böyle bir avcı görmekse Uludağ'ın kısmeti oldu. Uludağ benimle ne kadar gururlansa azdır. "
Müdahale etmemek için kendini zorlayan, hırstan dudağını ısırarak kanatan Karagöz dinamit gibi patladı. Önüne çıkan İbiş'e vurdu, Serdar'a vurdu. Yere yuvarlanan İbiş'le Serdar kaçıp gittiler. Karagöz'ü sakinleştirmek Hacivat'a düştü. İleride dere boyunda İbiş'le Serdar yüzlerini yıkayıp, su içtiler, biraz kendilerine geldiler.
İbiş: " Karagöz amma kızdı ha. Arada ben de tokadı yedim. Gülüp geçeceği yerde kızıyor. "
Serdar: " Doğru İbiş. Ben böyle hikayeleri eğlencelik olsun diye anlatıyorum. Son hikayeyi anlatırken, onun gülmese bile kızmayacağını düşündüm. Gülmedi ama kızdı. Hem çok kızdı. Hacivat'ın güldüğü yanına kar kaldı. Sen ne kar ne zarardasın. Ben de bu işten sebeplendim. "
İbiş: " Nee, sebeplendin mi? Tokadı yedin yeri öptün, sonra? "
Serdar: " Bir haftadır ağrıyan çürük dişim vardı. Sallanıp duruyordu. Korkudan dişçiye gidememiştim. Karagöz bir tokatta o dişi bana yutturdu. Buraya gelirken konuşmadık ya dilimi diş oyuğunda tutup kanı durdurdum. Derede ağzımı çalkaladım. İnanmazsan gel de bak. "
İbiş gelir, bakar: " Gerçekten oradan yeni diş çıkmış. Belli oluyor. " der ve kahkahalarla güler.
SON
Forum:
Hikayeleriniz
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
Havalandırma Sistemleri
Fonhavalandirma.com havalandırma sistemi, kapalı ortamlar ya da canlı bulunduran bir ortamdan zararlı gazlar, kirli hava ve uçucu maddelerden kurtarmak için yapılan sistemlerdir. Bu zararlı havalardan ortamı havalandırdıktan sonra ortama temiz hava gelmesini sağlar.
Kullanışlı Havalandırma Sistemleri
Fon Air Havalandırma Sistemleri geniş bir kullanım alanına sahiptir. Zararlı hava bulunduran her yerde kesinlikle kullanılmalıdır. Kaliteli yapısı sayesinde oldukça uzun ömürlüdür. Dayanıklı yapısı ile uzun yıllar boyunca sorunsuz kullanım keyfini yaşamanızı sağlar.
Havalandırma Sistemi Çeşitleri
Havalandırma Sistemleri her ihtiyaca uygun bir şekilde üretilmiştir. Doğal havalandırma, davlumbaz havalandırma, mekanik havalandırma, lokal havalandırma sistemleri ve doğal mekanik havalandırma gibi çeşitleri bulunmaktadır.
Havalandırma Sistemlerinin Görevleri
Havalandırma Sistemleri görevi hava sirkülasyonunu sağlamaktır. Havalandırma sistemleri devamlı taze hava sağlar ve ortamın havasını yeniler. Patlama ve yangın gibi olayları yok etmek için bir etkendir. Ayrıca pis kokuları da yok etmeye yardımcı olur.
Havalandırma Sistemleri Kullanım Alanları
Fonhavalandirma.com firmasının havalandırma sistemlerinin kullanım alanlarından bazıları şunlardır:
 Üniversiteler
 Laboratuvarlar
 Okullar
 Otoparklar
 Tiyatro salonları
 Konser alanları
 Havuzlar
 Süpermarketler
 Alışveriş merkezleri
 Ofis
 Oteller
 Sergi ve fuar alanları
 Fabrikalar
 İmalathaneler
 Evler
 Hastaneler
Havalandırma Sistemleri Hizmetlerinden Nasıl Yararlanılır?
Fon Air Havalandırma Sistemleri hizmetlerinden yararlanmak için firmanın telefon numarasını arayabilir, internet sitesinde yer alan iletişim formunu doldurabilir ya da WhatsApp hattına mesaj atabilirsiniz.
Havalandırma Tesisatının Amacı
Fonhavalandirma.com havalandırma tesisatı, ortamın havasını değiştirmek amacıyla kurulmuş bir sistemdir. Çeşitli araçların yardımıyla temiz havayı içeri kirli havayı dışarı verir. İşlem havayı ısıtmadan ya da ısıtarak ortamdaki kirli havayı emerek dışarı atar. Bu havalandırma sistemlerinin işlemine havalandırma tesisatı adı verilir.
Havalandırma Sistemleri kalitesi ile her zaman ön plana çıkmayı başarmaktadır. Dayanıklı yapısı sayesinde uzun seneler boyunca sorunsuz kullanım keyfini yaşamanızı sağlamaktadır.
Fon Air Havalandırma Sistemleri sunmuş olduğu hizmetlerinin her zaman arkasında durarak müşterilerini memnun etmektedir. Firmanın sunmuş olduğu garantili hizmetler sayesinde satın almış olduğunuz havalandırma sisteminizi sorunsuz bir şekilde kullanabilirsiniz.
Havalandırma Sistemleri Nasıl Çalışır?
Fonhavalandirma.com havalandırma fanları ya da havalandırmalar basınç farkları yaratıp hava akışını sağlayan cihazlardır. Havalandırma fanı soğu ya da sıcak havayı pervanesi yardımıyla savurur. Kirli havanın çekimi ortamın hacmine göre ayarlanır.
Dayanıklı Havalandırma Sistemleri
Fon Air Havalandırma Sistemleri ürünlerini her zaman kaliteli malzemelerden üreterek kullanıcılarının beklentilerini en iyi şekilde karşılamaktadır. Firmanın havalandırma sistemleri her koşula karşı oldukça dayanıklı olma özelliğine sahiptir.
Havalandırma Sistemleri fiyatları
Havalandırma Sistemleri fiyatları tercih edilen modelden modele göre değişkenlik göstermektedir. Fiyatları etkileyen önemli bazı faktörler de bulunmaktadır. Bu faktörlerden bazıları şunlardır:
 Demir fiyatları
 Havalandırma motoru
 Kanal uzunlukları
 Menfez sayıları
 Motor çeşidi
Havalandırma Sistemlerinin Avantajları
Havalandırma Sistemleri kullanıcıları için pek çok avantajı bir arada sunmaktadır. Bu avantajlardan bazıları şu şekildedir:
 Havalandırma sistemleri ortamı kötü kokulardan tamamen arındırır.
 Ortama temiz hava girmesini sağlar.
 İnsan sağlığı için kötü bir etkisi yoktur.
 Çalışma kalitesini arttırır.
Fon Air Havalandırma Sistemleri
Fon Air Havalandırma Sistemleri laboratuvardan otoparklara, evden hastanelere, alışveriş merkezlerinden ofislere kadar pek çok alan için tercih edilmektedir. Firma havalandırma sistemlerini her ihtiyaca ve her bütçeye uygun olacak şekilde üretmiştir.
Fon Air Havalandırma Sistemleri İletişim
Fonhavalandirma.com hizmetlerinden yararlanmak için yapmanız gerekenler oldukça basittir. Firma ile dilediğiniz zaman iletişime geçebilir ya da iş yerlerini ziyaret edebilirsiniz.
Havalandırma Sistemlerinin Yararları
Fon Air Havalandırma Sistemleri kullanıcıları için birçok yararı bir arada sunmaktadır. Bu yararlarından bazıları şunlardır:
 Ortamdaki hava kalitesinin düzenini sağlar.
 Hava akışının kontrolünü sağlar.
 Özellikle yaz aylarında kapalı alanlarda oluşan havasız ve sıcak ortamı daha solunabilir hale getirir.
 Çalışma alanlarında, çalışanlara sağlıklı bir çalışma ortamı sağlar.
Profesyonel Havalandırma Sistemleri
fonhavalandirma.com/havalandirma-sistemleri/
https://fonhavalandirma.com/havalandirma-sistemleri/
Fonhavalandirma.com havalandırma sistemi, kapalı ortamlar ya da canlı bulunduran bir ortamdan zararlı gazlar, kirli hava ve uçucu maddelerden kurtarmak için yapılan sistemlerdir. Bu zararlı havalardan ortamı havalandırdıktan sonra ortama temiz hava gelmesini sağlar.
Kullanışlı Havalandırma Sistemleri
Fon Air Havalandırma Sistemleri geniş bir kullanım alanına sahiptir. Zararlı hava bulunduran her yerde kesinlikle kullanılmalıdır. Kaliteli yapısı sayesinde oldukça uzun ömürlüdür. Dayanıklı yapısı ile uzun yıllar boyunca sorunsuz kullanım keyfini yaşamanızı sağlar.
Havalandırma Sistemi Çeşitleri
Havalandırma Sistemleri her ihtiyaca uygun bir şekilde üretilmiştir. Doğal havalandırma, davlumbaz havalandırma, mekanik havalandırma, lokal havalandırma sistemleri ve doğal mekanik havalandırma gibi çeşitleri bulunmaktadır.
Havalandırma Sistemlerinin Görevleri
Havalandırma Sistemleri görevi hava sirkülasyonunu sağlamaktır. Havalandırma sistemleri devamlı taze hava sağlar ve ortamın havasını yeniler. Patlama ve yangın gibi olayları yok etmek için bir etkendir. Ayrıca pis kokuları da yok etmeye yardımcı olur.
Havalandırma Sistemleri Kullanım Alanları
Fonhavalandirma.com firmasının havalandırma sistemlerinin kullanım alanlarından bazıları şunlardır:
 Üniversiteler
 Laboratuvarlar
 Okullar
 Otoparklar
 Tiyatro salonları
 Konser alanları
 Havuzlar
 Süpermarketler
 Alışveriş merkezleri
 Ofis
 Oteller
 Sergi ve fuar alanları
 Fabrikalar
 İmalathaneler
 Evler
 Hastaneler
Havalandırma Sistemleri Hizmetlerinden Nasıl Yararlanılır?
Fon Air Havalandırma Sistemleri hizmetlerinden yararlanmak için firmanın telefon numarasını arayabilir, internet sitesinde yer alan iletişim formunu doldurabilir ya da WhatsApp hattına mesaj atabilirsiniz.
Havalandırma Tesisatının Amacı
Fonhavalandirma.com havalandırma tesisatı, ortamın havasını değiştirmek amacıyla kurulmuş bir sistemdir. Çeşitli araçların yardımıyla temiz havayı içeri kirli havayı dışarı verir. İşlem havayı ısıtmadan ya da ısıtarak ortamdaki kirli havayı emerek dışarı atar. Bu havalandırma sistemlerinin işlemine havalandırma tesisatı adı verilir.
Havalandırma Sistemleri kalitesi ile her zaman ön plana çıkmayı başarmaktadır. Dayanıklı yapısı sayesinde uzun seneler boyunca sorunsuz kullanım keyfini yaşamanızı sağlamaktadır.
Fon Air Havalandırma Sistemleri sunmuş olduğu hizmetlerinin her zaman arkasında durarak müşterilerini memnun etmektedir. Firmanın sunmuş olduğu garantili hizmetler sayesinde satın almış olduğunuz havalandırma sisteminizi sorunsuz bir şekilde kullanabilirsiniz.
Havalandırma Sistemleri Nasıl Çalışır?
Fonhavalandirma.com havalandırma fanları ya da havalandırmalar basınç farkları yaratıp hava akışını sağlayan cihazlardır. Havalandırma fanı soğu ya da sıcak havayı pervanesi yardımıyla savurur. Kirli havanın çekimi ortamın hacmine göre ayarlanır.
Dayanıklı Havalandırma Sistemleri
Fon Air Havalandırma Sistemleri ürünlerini her zaman kaliteli malzemelerden üreterek kullanıcılarının beklentilerini en iyi şekilde karşılamaktadır. Firmanın havalandırma sistemleri her koşula karşı oldukça dayanıklı olma özelliğine sahiptir.
Havalandırma Sistemleri fiyatları
Havalandırma Sistemleri fiyatları tercih edilen modelden modele göre değişkenlik göstermektedir. Fiyatları etkileyen önemli bazı faktörler de bulunmaktadır. Bu faktörlerden bazıları şunlardır:
 Demir fiyatları
 Havalandırma motoru
 Kanal uzunlukları
 Menfez sayıları
 Motor çeşidi
Havalandırma Sistemlerinin Avantajları
Havalandırma Sistemleri kullanıcıları için pek çok avantajı bir arada sunmaktadır. Bu avantajlardan bazıları şu şekildedir:
 Havalandırma sistemleri ortamı kötü kokulardan tamamen arındırır.
 Ortama temiz hava girmesini sağlar.
 İnsan sağlığı için kötü bir etkisi yoktur.
 Çalışma kalitesini arttırır.
Fon Air Havalandırma Sistemleri
Fon Air Havalandırma Sistemleri laboratuvardan otoparklara, evden hastanelere, alışveriş merkezlerinden ofislere kadar pek çok alan için tercih edilmektedir. Firma havalandırma sistemlerini her ihtiyaca ve her bütçeye uygun olacak şekilde üretmiştir.
Fon Air Havalandırma Sistemleri İletişim
Fonhavalandirma.com hizmetlerinden yararlanmak için yapmanız gerekenler oldukça basittir. Firma ile dilediğiniz zaman iletişime geçebilir ya da iş yerlerini ziyaret edebilirsiniz.
Havalandırma Sistemlerinin Yararları
Fon Air Havalandırma Sistemleri kullanıcıları için birçok yararı bir arada sunmaktadır. Bu yararlarından bazıları şunlardır:
 Ortamdaki hava kalitesinin düzenini sağlar.
 Hava akışının kontrolünü sağlar.
 Özellikle yaz aylarında kapalı alanlarda oluşan havasız ve sıcak ortamı daha solunabilir hale getirir.
 Çalışma alanlarında, çalışanlara sağlıklı bir çalışma ortamı sağlar.
Profesyonel Havalandırma Sistemleri
fonhavalandirma.com/havalandirma-sistemleri/
https://fonhavalandirma.com/havalandirma-sistemleri/
Forum:
Güncel Olaylar
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
Site Adı: Kiralık Forklift Kiralama Fiyatları Elektrikli İkinci El
Site Konusu: Tekmak Kiralık Forklift kiralama fiyatları ile kiralık satılık ikinci 2 el elektrikli akülü ALFA forklift satış, servis, yedek parça hizmeti verir.
Siteniz Hakkında Açıklama: Tekmak Forklift şirketimiz firmalarınızın ihtiyacı doğrultusunda KİRALIK FORKLİFT hizmetinin yanı sıra ikinci el forklift hizmeti de vermektedir. ALFA marka forkliftlerin yetkili bayisi olan şirketimiz bu markaya sahip ürünlerin yedek parça satışını ve tamirini de gerçekleştirmektedir. Forklift kiralama hizmetimiz sizin ihtiyaçlarınız doğrultusunda günlük, haftalık, aylık ve uzun süreli olmak üzere farklı paketler halinde satılmaktadır.
Şirketiniz nadir bir Kiralık forklift kiralama ihtiyacı bulunuyorsa günlük forklift kiralayabilirsiniz. Tonajlı makine, teçhizat ve yük boşaltma gibi ihtiyaçlarınızı günlük kiralama hizmetimizle gerçekleştirebilirsiniz. Eğer şirketinizde forklift operatörünüz varsa sadece ürünü size teslim etmekteyiz, şirketinizin operatörü yoksa şirketimizin bünyesinde çalışan operatörlerimiz de sizlere yardımcı olmaktadır.
Bir diğer hizmetimiz olan haftalık kiralık forklift kiralama hizmetimiz, şirketler tarafından en çok tercih edilen yöntemlerin başında gelmektedir. Ayın belirli günlerinde forklift ihtiyacınız bulunuyorsa forklift satın almaktansa haftalık olarak kiralama yapabilirsiniz. Akülü, dizel ve LPG’li olmak üzere farklı yakıt türlerine sahip ürünlerimiz sizlerin hizmetindedir.
Aylık kiralık forklift kiralama hizmetimizde birçok firma tarafından tercih edilen bir kiralama türüdür. En ekonomik seçeneklerden olan aylık hizmetimizden faydalandığınızda farklı yakıt türlerine sahip forkliftlerimizi bir aylığına kiralayabilirsiniz. Ürününüzün arızalanması durumunda şirketimiz ürünü anında onarmakta veya skalada yer alan muadil bir ürünü size sunmaktadır.
tekmakistif.com
Sosyal Medya Hesaplarımız
https://tr.pinterest.com/uzmanforklift/
https://twitter.com/UzmanForklift
https://www.instagram.com/uzmanforklift
https://www.facebook.com/uzmanforkliftci/
Site Konusu: Tekmak Kiralık Forklift kiralama fiyatları ile kiralık satılık ikinci 2 el elektrikli akülü ALFA forklift satış, servis, yedek parça hizmeti verir.
Siteniz Hakkında Açıklama: Tekmak Forklift şirketimiz firmalarınızın ihtiyacı doğrultusunda KİRALIK FORKLİFT hizmetinin yanı sıra ikinci el forklift hizmeti de vermektedir. ALFA marka forkliftlerin yetkili bayisi olan şirketimiz bu markaya sahip ürünlerin yedek parça satışını ve tamirini de gerçekleştirmektedir. Forklift kiralama hizmetimiz sizin ihtiyaçlarınız doğrultusunda günlük, haftalık, aylık ve uzun süreli olmak üzere farklı paketler halinde satılmaktadır.
Şirketiniz nadir bir Kiralık forklift kiralama ihtiyacı bulunuyorsa günlük forklift kiralayabilirsiniz. Tonajlı makine, teçhizat ve yük boşaltma gibi ihtiyaçlarınızı günlük kiralama hizmetimizle gerçekleştirebilirsiniz. Eğer şirketinizde forklift operatörünüz varsa sadece ürünü size teslim etmekteyiz, şirketinizin operatörü yoksa şirketimizin bünyesinde çalışan operatörlerimiz de sizlere yardımcı olmaktadır.
Bir diğer hizmetimiz olan haftalık kiralık forklift kiralama hizmetimiz, şirketler tarafından en çok tercih edilen yöntemlerin başında gelmektedir. Ayın belirli günlerinde forklift ihtiyacınız bulunuyorsa forklift satın almaktansa haftalık olarak kiralama yapabilirsiniz. Akülü, dizel ve LPG’li olmak üzere farklı yakıt türlerine sahip ürünlerimiz sizlerin hizmetindedir.
Aylık kiralık forklift kiralama hizmetimizde birçok firma tarafından tercih edilen bir kiralama türüdür. En ekonomik seçeneklerden olan aylık hizmetimizden faydalandığınızda farklı yakıt türlerine sahip forkliftlerimizi bir aylığına kiralayabilirsiniz. Ürününüzün arızalanması durumunda şirketimiz ürünü anında onarmakta veya skalada yer alan muadil bir ürünü size sunmaktadır.
tekmakistif.com
Sosyal Medya Hesaplarımız
https://tr.pinterest.com/uzmanforklift/
https://twitter.com/UzmanForklift
https://www.instagram.com/uzmanforklift
https://www.facebook.com/uzmanforkliftci/
Forum:
Güncel Olaylar
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
azar Rıza Yıldırım'ın son çalışması Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Yıldırım, 70'li yıllarda yaşanan göçlerin geleneksel Alevilik üzerindeki etkilerini anlattı.
DUVAR - Araştırmacı yazar Rıza Yıldırım'ın altı yüzden fazla köyde, dört yüzden fazla dede, ana, aşık, kamber ve taliplere yaptığı saha çalışmalarının ardından kitaplaştırdığı Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Geleneksel aleviliğin zaman içerisinde yaşadığı dönüşümü kentlileşmenin etkilerini konuştuğumuz Yıldırım, 7o'li yıllardaki göçleri vurgulayarak, "Alevi toplumu içinden çıkan ilk kentli-eğitimli grup, tarihin ilk ’Alevi entelijansiyası’nı oluşturuyordu. Dolayısıyla modern kent Aleviliğinin şekillenmesinde öncü bir rol oynadılar. Geleneksel Alevi toplumunun tartışmasız liderleri olan dedeler ise bu dönemde toplum üzerindeki etkilerini yitirmeye başlamışlardı. Zaten görgü cemleri ve musahiplik gibi temel ritüel ve kurumların terk edilmesi yeni toplumsal-dini yapıda dedelere olan ihtiyacı sembolik bir düzeye indiriyordu. Böylece, bir yandan geleneksel Alevilik bilgisi pratik hayattan çekiliyor, diğer yandan bu bilginin taşıyıcıları pasifleştirilerek toplumsal merkezin dışına sürükleniyordu. Dedeler bildiklerini artık kimseye anlatamıyorlardı. Zira hem bilginin tekrar tekrar üretildiği zemin, yani cemler, ortadan kalkmış hem de o eski bilgilerin talibi kalmamıştı. Bu açıdan bakıldığında, kentli-eğitimli ilk Alevi kuşağı ve onların hemen arkasından gelen solcu kuşak geleneksel Alevi belleği üzerine kalın bir örtü çekiyor ve böylece gelecek nesillerle o belleğin bağını koparıyordu. Bir başka deyişle, geleneksel Alevilik bilgisi kent Aleviliğinin taşıyıcı ruhu olmaktan çıkıyor, inanç, ritüel ve kurumlarıyla beraber toptan marjinalize ediliyordu" dedi.
Rıza Yıldırım
İki bölüm olarak yayınlayacak olduğumuz röportajın ilk bölümüne buyrun...
Aleviliğin sözlü kaynaklarına ulaşmak için kaynak kişilere ulaşmaya çalışmışsınız. Kitabınızda da aktarıyorsunuz ama, bize bu kaynak kişileri nasıl tespit ettiğinizi nelere dikkat ettiğinizi kısaca özetler misiniz?
Elbette. Ancak konunun daha iyi anlaşılması için kısa bir arka plan açıklaması yerinde olur diye düşünüyorum.
Tabii ki, buyrun!
Adından da anlaşılacağı gibi kitabın ele aldığı konu Geleneksel Alevilik. Şimdi siz ’Geleneksel olmayan bir Alevilik mi var?’ diyeceksiniz. Bu soruya kısa cevabım: Evet geleneksel olmayan, ya da daha doğru bir ifadeyle gelenekle bağlarını büyük oranda koparmış olan bir başka Alevilik hatta Alevilikler var. Uzun cevabım ise hem kitabın birinci bölümünde hem de 2012 yılında yayınladığım bir makalede (1) detaylı bir şekilde yer alıyor. Burada çok kısa bir özet geçmek gerekirse, Alevi toplumunun 1950-2000 arasında kitlesel olarak şehirlere göçmesi Alevi inancını ve dini-toplumsal yapısını derinden etkiledi. Kentleşme ve modernleşmenin Alevi inanç sistemini nasıl temelden sarstığının ve Alevi toplumunu ne kadar hızlı ve kökten değiştirdiğinin hala layıkıyla anlaşılmadığını düşünüyorum. 1940’larda köyünde yaşayan bir Alevi ile bugün özellikle ’Alisiz Alevilik’ eğilimli bir Alevi’yi yan yana getirseniz herhalde çok az ortak nokta bulurdunuz.
[BNeden şehirleşme ve modernleşme Alevi toplumunun geleneksel yapısını bu denli tahrip etti?[/B]
Bu sorunun cevabını bulmak için biraz daha gerilere gitmek gerekiyor. 1950’lere kadar Aleviler önce Osmanlı arkasından da Cumhuriyet toplumunun ana gövdesinden (ki Sünni kodlar üzerine kuruludur) kopuk, yalıtılmış köylerde yaşıyorlardı. Aynı zamanda devlet ile ilişkileri de yok denecek kadar zayıf bir düzeyde idi.
'OSMANLI, ALEVİLERİ ANA DÜŞMAN OLARAK KODLADI'
Alevi toplumu Osmanlı İmparatorluğu'ndan neden bu kadar uzaklaştırıldı?
İşin hakikati 16. yüzyıldan itibaren Aleviler Sünni Osmanlı toplumu içinde adeta paralel bir toplum kurmak zorunda kalmışlardı. Dahası, sadece ana toplumsal gövdeden kopmakla kalmamışlar aynı zamanda devletle ilişkilerini de neredeyse koparmışlardı. Zira Osmanlı devleti Alevileri kendi dini-politik düzeninin ana düşmanı olarak kodlamış, Yavuz Sultan Selim döneminde köklerini kazımaya kalkışmış, kısa süre sonra bunun mümkün olmadığını anlayınca gözden ırak yerlerde yaşamalarına göz yummaya başlamıştı. Ancak Osmanlı hukuk sisteminde (ki İslam hukuku yani Şeriat ve eski töre/kanun geleneğinin özgün bir karışımı idi) Alevilik (Kızılbaşlık) meşru kabul edilmediğinden yok sayılıyordu. Bunun pratik hayatta anlamı şudur: bir Alevi kendi inanç ve kimliği ile hukuksal bir kişiliğe sahip olmadığından, hukukun korumasının tamamen dışında kalıyordu. Yani herhangi bir kişi Alevi bir bireyin malını gasp etse veya canına kastetse, kurban Osmanlı hukuk sisteminin koruması altında olmadığından saldırgan hiçbir cezai müeyyideyle karşılaşmıyordu. Hemen anlaşılacağı üzere, Alevilerin Osmanlı dünyasındaki durumu ve hukuki konumu kötünün en kötüsüydü. Bu bakımdan gayrimüslimler çok daha iyi bir konumda idiler. Zira onlar millet sistemi içinde hukuken tanımlanmış ve temel hakları koruma altına alınmıştı.
Aleviliğin Doğuşu-Kızılbaş Sufiliğinin Toplumsal ve Siyasal Temelleri (1300-1501), Rıza Yıldırım, 400 syf., İletişim Yayınları, 2017. 'ALEVİLER HUKUKEN YOK SAYILDIKLARI İÇİN DEVLET HİZMETLERİNDEN YARARLANAMIYORLARDI'
Kısacası Aleviler Osmanlı düzeninde hukuk sisteminin tamamen dışına itilmişlerdi. Öyle ki, yüzlerce cildi günümüze kadar ulaşan ve bir tür Osmanlı mahkeme tutanakları diyebileceğimiz kadı sicillerinde taraflardan birisinin Alevi kimliği ile kaydedildiği bir tane davaya bile rastlamıyoruz. Hukuken bu denli yok sayılmalarına rağmen elbette gerçek hayatta var idiler ve yer yer de hem devletle hem de Sünni komşuları ile ilişki kuruyorlardı. Ancak esas olarak tekkeler ve nakibü’l-eşraflar aracılığı ile kurulan bu ilişki daima sınırlı tutuluyordu. Hukuken yok sayıldıkları için devlet hizmetlerinden de faydalanamıyorlardı. Modern öncesi devletlerin tebaalarına sundukları hizmet esas olarak koruma ve adalettir. Aleviler Osmanlı devletinden her ikisini de alamadıkları gibi aksine devletin bizzat kendisini en büyük tehdit olarak görüyorlardı.
İşte bu şartlarda Alevi toplumu doğal olarak Sünni gövdeden yalıtıldı ve kendi içinde kapalı devre bir düzen kurdu. Benim yazılarımda ısrarla ’Geleneksel Alevilik’ tabiri ile ifade ettiğim Alevilik işte bu kapalı-yalıtılmış köy düzeninde şekillenen dini-toplumsal sisteme karşılık gelmektedir. Geleneksel Aleviliğin temel kurumları, ritüelleri ve inanç uygulamaları böylesi bir devletsiz, kapalı toplumsal düzenin yürümesini mümkün kılacak şekilde biçimlendi. Örneğin, geleneksel yapıyı biraz incelediğinizde, normalde devletin sağlaması gereken hukuk ve güvenlik hizmetlerinin cem ibadeti üzerinden bizzat toplumun kendisi tarafından kolektif olarak icra edildiğini hemen fark edersiniz. Geleneksel dini-toplumsal yapıyı ayakta tutan temel payandalar cem, görgü, düşkünlük, musahiplik ve dede-talip bağı gibi temel kurumlardı.
Bu bağlamda 1950’ler ve kentlileşme neden önemli?
1950’lerde başlayan ve 60’lardan sonra hızlanan şehirlileşme temel bir dönüşüm sürecini tetikledi ve bütün bir Alevi tarihinin belki de en derin kırılmalarından birisine yol açtı. Kente gelen Aleviler, geleneksel Aleviliği şekillendiren iki temel etkenin dışına çıkıyorlardı: kırsallık ve yalıtılmışlık. Oysa Aleviliğin bütün kurumları ve ritüelleri köy ortamında yalıtılmış olarak yaşayan bir toplum düzenine göre şekillenmişti. Dolayısıyla kentlerde bu kurumlar bir anda işlevlerini yitirdiler.
Bir örnek vermek gerekirse, geleneksel toplumda suçluları cezalandırmak için geliştirilen yöntem düşkünlük idi. Suç işleyen bir kişi her yıl sonbaharın sonlarında, kışa doğru yapılan görgü ceminde sorguya çekiliyor, suçunun cezası köylü tarafından karara bağlanıyordu. Eğer o kişi cemde verilen kararı kabul ederse görgüden geçiyor ve arınmış kabul ediliyordu. Yok eğer verilen cezayı kabul etmezse o takdirde görgüden geçemiyor ve düşkün ilan ediliyordu. Düşkün bir kişi ile hiçbir köylü konuşmuyor, herhangi bir şekilde alış-veriş yapmıyor, bir anlamda toplumsal hayattan dışlanıyordu. Polis gücünden yoksun olan bir toplumsal nizamın ürettiği müeyyide bu şekilde suçluyu kolektif hayatın dışına atmaktan ileri geçemiyordu. Ancak geleneksel toplum yalıtılmış ve kapalı bir yapıya sahip olduğundan düşkün bir kimsenin uzun süre hayatını devam ettirmesi mümkün olamıyor, en sonunda kendisi hakkında verilen kararı kabul etmek zorunda kalıyordu.
Oysa kent hayatında düşkünlük kurumu müeyyide gücünü tamamen yitirirdi. Zira kozmopolit kent ortamı düşkün olan Aleviye yaşamını devam ettirebileceği geniş bir alan sunuyordu. Düşkünlüğün işlevini yitirmesiyle beraber Alevi öğretisinin bel kemiğini oluşturan görgü kavramı ve dolayısıyla görgü cemi de önemini kaybetti ve hızla kentli Alevilerin hayatından çekildi. Benzer sebeplerden dolayı dede-talip bağı ve musahiplik kurumu da kentlileşmeye koşut olarak çözüldü. 1990’lara gelindiğinde genç Aleviler geleneksel sistemin omurgasını oluşturan bu kurumlara tamamen yabancılaşmışlardı.
'İDEOLOJİLER ALEVİLERİ İNANÇLARINDAN UZAKLAŞTIRIYORDU'
Geleneksel sistemin temel kurumlarına yabancılaşmanın inanç sistemi üzerinde de etkileri oldu mu?
Elbette. Hatırlatmak isterim ki geleneksel Alevi toplumunda inançlarla ritüeller ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş durumdaydı. (Bu konuyu kitapta (Geleneksel Alevilik) detaylı bir şekilde inceledim.) Dolayısıyla ritüelde meydana gelen aksaklıklar aynı şekliyle inanç alanında da görülmeye başlandı. Ayrıca modern laik eğitim ve tanışılan yeni ideolojiler (Kemalizm ve Sosyalizm/Komünizm) de kente gelen ilk Alevileri inançlarından uzaklaştırıyordu. Zira Alevi inancı mistik bir karakter taşıyor ve diğer bütün inançlarda olduğu gibi birtakım dogmalar üzerine oturuyordu. Gerek laik dünya görüşü gerekse Alevilerin kentlileşmesinde katalizörlük yapan toptancı ideolojiler ise dogmalar ve mistisizmi kökten reddeden pozitivist bir anlayışa sahipti. Bütün bu sebeplerden dolayı orta okul ve üzeri düzeyde eğitim alan kentli Aleviler inançlarından, ibadetlerinden ve geleneksel dini-toplumsal kurumlarından uzaklaşmaya başladılar. Öyle ki 1970’lerin sonlarına gelindiğinde kentli ve eğitimli kesim geleneksel dokudan neredeyse tamamen kopmuş durumdaydı.
'ALEVİ ENTELİJANSİYASI 1970'LERDE OLUŞTU'
Öte yandan bu kesim Alevi toplumu içinden çıkan ilk kentli-eğitimli grup olup, bu yönüyle tarihin ilk ’Alevi entelijansiyası’nı oluşturuyordu. Dolayısıyla modern kent Aleviliğinin şekillenmesinde öncü bir rol oynadılar. Geleneksel Alevi toplumunun tartışmasız liderleri olan dedeler ise bu dönemde toplum üzerindeki etkilerini yitirmeye başlamışlardı. Zaten görgü cemleri ve musahiplik gibi temel ritüel ve kurumların terk edilmesi yeni toplumsal-dini yapıda dedelere olan ihtiyacı sembolik bir düzeye indiriyordu. Böylece, bir yandan geleneksel Alevilik bilgisi pratik hayattan çekiliyor, diğer yandan bu bilginin taşıyıcıları pasifleştirilerek toplumsal merkezin dışına sürükleniyordu. Dedeler bildiklerini artık kimseye anlatamıyorlardı. Zira hem bilginin tekrar tekrar üretildiği zemin, yani cemler, ortadan kalkmış hem de o eski bilgilerin talibi kalmamıştı. Bu açıdan bakıldığında, kentli-eğitimli ilk Alevi kuşağı ve onların hemen arkasından gelen solcu kuşak geleneksel Alevi belleği üzerine kalın bir örtü çekiyor ve böylece gelecek nesillerle o belleğin bağını koparıyordu. Bir başka deyişle, geleneksel Alevilik bilgisi kent Aleviliğinin taşıyıcı ruhu olmaktan çıkıyor, inanç, ritüel ve kurumlarıyla beraber toptan marjinalize ediliyordu.
Öte yandan, köylerde geleneksel yapı gevşeyerek dahi olsa devam ediyordu. Özellikle Amasya ve Tokat bölgesinde 1980’lere kadar görgü cemlerinin düzenli yapıldığı köylerin bulunduğunu tespit ettik. Yine de Alevi toplumu üzerinde esas etkili olan artık kentlerde yetişmiş yeni ’entelijansiya’ idi. Bölgelere göre değişmekle beraber, 1960-1990 arasında toplumun liderliği belirgin bir şekilde dedelerden okur-yazar Alevilere geçti. Daha önce söylediğim gibi, bu yeni Alevi liderliği inanç ve ibadete karşı tamamen ilgisiz olduğundan, geleneksel Alevilik belleğinden sıyrılmak istemiş ve yirmi yıl gibi kısa bir sürede bunu büyük oranda başarmıştı.
2000’lerden sonra Alevi toplumunda inanç köklerine karşı bir ’ilgi uyanışı’ görüyoruz. Sanıyorum ülkenin genel olarak dine yönelmesi Aleviler üzerinde etkisini bu şekilde gösterdi. Sebep her ne olursa olsun, Aleviliğin bir inanç olduğu söylemi her geçen gün daha bir yüksek sesle dillendiriliyor artık. Ne var ki Alevi inancının taşıyıcısı olan bellek büyük oranda yitirilmiş durumda. Zira, nereden baksanız yarım asırdır tekrar üretilmeyen, toplumsal olarak terk edilmiş bir bellekten bahsediyoruz. Bu belleğin esas olarak sözlü kültür ve ritüel aracılığı ile taşındığı göz önünde bulundurulursa, kaybın boyutları daha iyi anlaşılacaktır.
Bu arada, Alevi toplumunun ürettiği hatırı sayılır ölçüde bir yazılı külliyattan da bahsedilebilir. Nitekim saha çalışmamız sırasında bunların epeyce bir kısmını tespit ettik. Ne var ki yeni Alevi entelijansiyası o yazılı kaynaklarla da bağını yitirmiş durumdaydı. Ayrıca yazılı eserleri anlayıp yorumlayabilmek için sözlü kültürden ve pratik hayattan edinilen belirli bir altyapı da gerekmektedir.
İşte Geleneksel Alevilik’i üreten projenin arkasında yatan temel fikir yitirilen bu belleğin peşine düşmek ve mümkün olduğunca onu kayıt altına almaktı. Peki bu belleği nerede bulabilirdim? İşte en başta sorduğunuz sorunun cevabı burada yatıyor. Geleneksel Alevilik bilgisinin aktarım kanalları 1960’lardan itibaren daralmaya başladığına ve 1990’larda da tamamen tıkandığına göre, göre bu tarihlerden önce en azından gençliğini geleneksel Alevi ortamında (yani Yol ve Erkan’ın tam olarak uygulandığı köylerde) geçirmiş kişileri bulmamız gerekiyordu. İşte bu yüzden kaynak kişiler olarak, köylerde yaşayan, yaşlı dedeler, babalar, analar, aşıklar/zakirler ve sofuları seçtim.
Kaynak kişileri seçerken göz önünde bulundurduğum kriterleri kitapta detaylı bir şekilde açıkladım. Burada kısaca özetlemek gerekirse, her şeyden önce kaynak kişilerin tamamen geleneğin içinden geliyor olması gerekmekteydi; yani beslendiği bilgi kanalları mümkün mertebe Alevi pratik hayatı, ritüeller ve sözlü aktarım olmalıydı. Bu amaca uygun olarak, kaynak kişileri seçerken dört ana kriteri göz önünde bulundurdum: 1) 60 yaş ve üzeri olması; 2) Dede, ana, aşık, baba vs. gibi belleğin aktif taşıyıcısı ve aktarıcısı olması; 3) Hayatını köyde geçirmiş olması; 4) Okuma-yazma bilmiyor olması. Elbette bu şartların hepsini kamilen sağlayan Alevi iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kaldı artık. O yüzden bu şartların hepsini sağlamasa da ideal modele en yakın kişileri geleneksel Aleviliğin mevcut en güvenilir kaynakları olarak kabul ettim.
Çalışmanın ana amacını sözlü kültürde yaşayan Alevilik bilgisinin kayıt altına alınması olarak belirliyorsunuz. Peki, bu çalışmada sizi şaşırtan bölgeler arasında bazı ana hikâyelere ilişkin farklılıklar gördünüz mü?
Şaşırtıcı bir şekilde Alevi inancını taşıyan temel anlatılarda ciddi bir farklılaşma görülmüyor. Kitapta ’kolektif menkıbe’ olarak adlandırdığım bu temel anlatıların kimisi çok meşhur; kentli Aleviler arasına dahi ana hatlarıyla bilinmektedir. Örneğin Miraç ve Kırklar Meclisi menkıbeleri gibi. Ancak derlediğimiz menkıbelerin büyük bir kısmının modern/kentli Alevi ortak belleğinden artık tamamen çıktığını söyleyebilirim.
Burada sözünü ettiğim bellek kopukluğunun ne kadar derin olduğunu kendim üzerinden şöyle bir örnekle anlatayım: Benim çocukluğum görgü cemlerinin ve Cumalık cemlerin yapıldığı bir köyde geçti. Babam fiilen dedelik yapardı. Demek istediğim, geleneksel toplumsal-dini dokuyu küçük yaşlarımda bir nebze gördüm. Sonrasında, 1998 yılında başladığım yüksek lisans çalışmamdan itibaren akademik olarak Aleviliği araştırıyorum. Buna rağmen, 2013 yılında Amasya’da ilk saha çalışmamıza başladığımızda dinlediğim menkıbelerin önemli bir kısmını daha önce hiç duymamıştım.
Çalışmamız ilerledikçe, büyük bir şaşkınlıkla aynı menkıbelerin Tokat, Çorum, Sivas, Erzincan, Malatya ve Yozgat bölgelerinde de bilindiğini gördüm. Bu anlatıcıların bir kısmı okuma yazma bilmiyor, bir kısmı ilkokulu birkaç yıl okumuş insanlardı ve birbirleriyle hiçbir şekilde ilişkileri yoktu. 170 günlük saha çalışmasını tamamladığımızda, artık Alevi toplumu genelinde tamamen stabilize olmuş menkıbelerden oluşan ortak bir bellek bulunduğuna dair hiçbir şüphem kalmamıştı. İşte kentlileşme ve modernleşme geleneksel Aleviliğin birçok bileşeni ile beraber bu belleği de yokluğa mahkûm etmişti. Belleğin tamamına ulaşmamız artık mümkün olmadığından, bizim bu projede kaydettiğimiz bilginin ana kolektif belleğin ne kadarı olduğuna dair bir çıkarım yapamıyorum. Ancak kaba bir tahminle, en fazla yüzde otuzu olduğunu söyleyebilirim. Yani geleneksel kolektif belleğin (kitap içinde açıkladığım gibi, ritüeli de bir tür kolektif bellek kategorisi olarak kabul ediyorum) yüzde yetmişi artık geri getirilemez bir şekilde yitirilmiş durumda.
Söylediğim gibi, ana inançları taşıyan menkıbelerin (ki bunların çoğu yaratılış ve Ehl-i Beyt’le ilgili) anlatı iskeleti her bölgede aynı. Sözlü kültürün doğası gereği anlatının detayları anlatıcıdan anlatıcıya farklılaşabiliyor tabii ki. Ancak bunlar hikâyenin taşıdığı ana mesajları etkileyecek boyutta değil. Öte yandan, büyük ocakların kendi alanları içinde büyük oranda kendi mensuplarına has alt kolektif bellekler geliştirdikleri de gözleniyor. Bu daha küçük ölçekli bellekler daha çok ocakların kurucu şahsiyetleri etrafında geliştirilmiş. Aslına bakarsanız ocakların hemen hepsinin en az bir tane bu tür menkıbesi var ki kitapta bu menkıbelere ’kurucu menkıbeler’ dedim.
Saha çalışmlarından fotoğraflar... 'KOPUKLUĞUN NEDENİ REDD-İ MİRAS'
Ortaya çıkardığınız bu kolektif belleğin yalıtılmış, dolayısıyla yüzyıllardan beri aktarılan modern dönem etkilerine maruz kalmamış bu sözlü kültürden, modern Aleviliğin haberinin olmadığını söylüyorsunuz. Bu kadar kopukluk nasıl olabildi? Bunun biraz da kentlerde son otuz yılda köy Aleviliği ile evrimsel bir geçiş olmadan cem evlerinin bir anda yaygınlaşması ile ilişkisi var mıdır?
Doğrusu cemevlerinin bir anda yaygınlaşması ile geleneksel kolektif belleğin yitirilmesi arasındaki (eğer varsa) ilişkiyi incelemedim. Ancak diğer söylediğiniz şey, yani köylerdeki geleneksel yapının kent ortamına aşamalı olarak belirli bir süreklilik içinde adapte olmaması, onun yerine, ilk kentli-eğitimli Alevilerin terim yerindeyse bir redd-i miras yapmaları kopukluğun ana nedeni gibi görünüyor. Atatürkçü Aleviler, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş birer yurttaşı olmanın her sorunlarını çözeceğini, Alevi inanç ve ibadetlerine artık gerek kalmadığını düşündüler. Aynı şekilde, solcu Aleviler kimlik olarak devrim yoldaşlığının yeterli olduğuna, onu bölüp parçalayacak alt kimlik unsurlarının terkedilmesi gerektiğine, hele din gibi ’bilim dışı hurafelerin’ tamamen terkedilmesi gerektiğine inanmışlardı. Bu saydığım insanlar Alevi yakın tarihinde en az iki belki üç kuşağa karşılık geliyor. Seksenlerden sonra gerek kentli Alevilerin gerekse araştırmacıların öğrendiği Alevilik bilgisi büyük oranda bu kuşakların süzgecinden geçerek geliyordu. Dolayısıyla kopukluğun bu denli ciddi olmasına pek fazla şaşırmamak lazım diye düşünüyorum.
'DEDELİK KURUMU ÇOK ZAYIFLADI'
1950’li yıllara kadar Alevi inancının tamamen köylerde yaşayan bir inanç olduğunu aktarıyorsunuz. Çalışmanızda bugün köy sayısı fazla olan bazı bölgelerde bu sözlü kültürü aktarabilecek kişilerin neredeyse kalmadığını tespit etmişsiniz. Bu aynı zamanda dedelik kurumunun bu köylerde ortadan kalktığı ve bir asimilasyon sürecinin yaşandığı anlamına mı geliyor?
Evet, esas işlevi itibariyle dedelik kurumunun - ortadan kalkmasa da - çok zayıfladığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, dedelik etkinliğini ocaklar ve talip toplulukları arasındaki bağdan alıyor. Bu bağ ise esas olarak görgü cemi ile hayat bulmakta ve toplumsal-dini işlevini yerine getirmektedir. Görgü cemlerinin terk edilmesi dedenin toplumsal-dini yapıdaki merkezi konumunu ortadan kaldırmakta, onu sembolik bir manevi liderlik seviyesine indirmektedir. Birçok köyde eski hafızayı anlatacak kimseyi bulamamamızı da yine görgü cemlerinin terk edilmesi ile açıklıyorum. Bu konuda kitapta özellikle Divriği bölgesine dikkat çektim. Divriği’nin yüz küsur köyünün neredeyse tamamı Alevi. Ayrıca bu köylerin epey bir kısmı oldukça dağlık, ulaşılması zor bölgelerde bulunuyor. Anlayacağınız, yalıtılmışlık ve içine kapalılık özellikleri bakımından örneğin Amasya bölgesine göre çok daha önde görünüyor. Ne var ki Divriği bölgesinde geleneksel hafızayı layıkıyla bilen çok az insan bulabildim. Gittiğim birçok köyde insanlar en son görgü cemimin 1960’larda yapıldığını, göçlerin başlamasıyla beraber cemlerin terkedildiğini söylediler. Cem terkedilince dedeleri de davet etmemeye başlamışlar tabii. Böylece dedeler toplum nezdindeki prestijini ve etkinliğini kaybetmeye başlamış. Ve tabi atadan dededen, Yol içinde öğrendikleri bilgileri aktaracak ne bir cem ortamı ne de talip bulabilmişler.
'KEMALİST ELİT KÜLTÜRÜN DİPLERİNDE SÜNNİ KODLARI VAR'
İşin asimilasyon boyutuna gelince, geleneksel Alevi toplumsal-dini yapısı dedelik ve cem üzerine kurulu olduğundan bunların terkedilmesi yapıyı temelden sarstı tabii. Köyünden, ocağından, dedesinden ve görgü ceminden kopan kentli Aleviler için eski hal artık muhaldi; dolayısıyla ya yeni hal ya da izmihlal olacaktı. Bu noktada kent Alevilerinin karşısında duran en önemli soru yeni halin ne olacağı idi. Yukarıda ifade ettiğim gibi, ilk okumuş kentli Aleviler yeni hali Cumhuriyet’in modern çağdaş yurttaşı olmak olarak gördüler ve bu yolda en az beş yüzyıldır sürdürülegelen inanç, ibadet ve kurumlarını çok hızlı bir şekilde terk ettiler. Ancak kısa süre içinde, temel mottosu laiklik olan Kemalist elit kültürün bile dip katmanlarında hala Sünni kodlar üzerine kurulu olduğunu fark ettiler. Ortaca Olayları, 'mum söndü' piyesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda bir Alevi masası kurulması dillendirildiğinde muhafazakâr basında çıkan hakaretler ve bunlar karşısında Kemalist devletin Alevileri bir nevi korumasız bırakması bu anlamda ilk şok dalgasını oluşturdu denilebilir. Yaşanan olaylar laik Türkiye’nin dip kodlarının hala Sünni olduğunu öğretiyordu kentin ilk Alevilerine. Ve Alevi toplumunun kolektif bilinci laiklik ve çağdaşlık paydasında eşit yurttaşlığın hala uzak bir hayal olduğunu seziyordu.
Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek, Rıza Yıldırım, 411 syf., İletişim Yayınları, 2018. 'ALEVİ GENÇLER KENDİLERİNE VARLIK ALANI AÇMAK İÇİN SOSYALİST OLDULAR'
Bu seziş Alevi kolektif bilincini yeni bir şemsiye kimlik arayışına yönlendirdi. 1960’ların sonu ve 70’lerde okuyan Alevi gençliğinin neredeyse tamamının sosyalizme yönelmesinin arkasındaki başlıca psikolojik saiklerden birisinin bu olduğunu düşünüyorum. Tarihlerinde ilk defa toplum olarak kente gelen Aleviler kendilerine varlık alanı açmaya çalışıyorlardı ve bunun doğrudan Alevi kimliği üzerinden gerçekleşmesi birçok sebepten mümkün görünmüyordu. Okumuş Alevilerin kendi inançlarına yabancılaşmaları zaten kimliğin din ve inanç boyutunu iyice zayıflatmıştı. Öte yandan, tamamen Sünni kodlar üzerine kurulu olan kamu ve kent alanı geleneksel inanç ve ibadetlerinden sıyrılmış, ’çağdaş yurttaşlar’ olmaya çalışan Alevilere dahi meşruiyet alanı açmakta isteksizdi. Oysa sol hareketler Alevilik ve Sünniliği eşit ölçüde dışlıyor, dini anlamda ’nötr’ bir zemin oluşturuyordu. Dolayısıyla sol, inanca dair geleneksel mirasını zaten terk etmiş veya terk etmeye hazır olan Alevi gençlerinin kendilerini iliştirebileceği ve ait hissedebileceği bir kentli kimlik alanı açıyordu. Ve bu alan Aleviler’e Kemalist laik devletten daha fazla eşitlik imkânı sunuyordu.
'SOL, ALEVİ KENTLEŞMESİNİN KATALİZÖRÜ OLDU'
Sol hareketler henüz kentle yeni tanışan Alevi toplumunun özellikle genç katmanlarına ciddi bir özgüven kazandırdı. Aynı zamanda kültürel boyutta Alevi kentleşmesinin katalizörü oldu denilebilir. Aynı şeyi Kemalizm için de söyleyebiliriz. Ancak sosyalizmin her iki kulvarda da Alevi toplumu üzerindeki etkisinin Kemalizm’den daha ileri olduğunu düşünüyorum. Alevilerin sosyalizm ve Kemalizm’e bu kadar kolay ve çabuk kucak açmalarının arkasında sosyolojik bir zorunluluk yatıyor. Toplumsal, dini ve kültürel kodları tamamen köy şartlarına göre şekillenmiş Alevilik, kitlesel boyutta kente taşınırken kaçınılmaz olarak kentli bir ideolojiye ihtiyaç duydu. Yukarıda söz arasında geçtiği gibi, eğer bu kentlileşme yavaş yavaş, tedricen ve hazmederek gerçekleşebilseydi belki Alevilik kendi iç dinamikleriyle bir kentli forma dönüşebilirdi. Ancak bu geçiş o kadar hızlı ve ani oldu ki Aleviliğin kendi kurumlarının ve değerlerinin kentlileştirilmesine imkân kalmadı; dolayısıyla kentin dışında bırakıldılar.
'SOL VE KEMALİZM GELENEKSEL ALEVİLİĞE AĞIR BEDEL ÖDETTİ'
Solun ve Kemalizmin Alevilere sağladığı bu kılavuzluk hizmetinin bir de bedeli vardı elbet. Geleneksel Alevilik açısından bakıldığında bu bedel oldukça ağır görünmektedir. Zira her iki ideolojinin rehberliğinde Aleviler kentlileştiler, ancak bu Aleviliği köyde bırakmak pahasına gerçekleşti. İşte eğer hareket noktasını geleneksel Alevilik olarak alırsanız bu iki cereyan Alevilerin ilk asimilasyonudur. Geleneksel kimliklerini kente taşıyamayan Aleviler Kemalizm veya sosyalizm ideolojileri içinde asimile oldular.
1980’lerden itibaren ise yeni bir asimilasyon dalgasının yükseldiğine şahit oluyoruz. Temelde Türkiye’nin sola kaymasının önünü almak için yapılan 12 Eylül darbesi devletin benimsediği resmi ideolojide de önemli bir yön değişikliğine işaret ediyordu. Kenan Evren liderliğinde beliren yeni devlet idaresi ideolojik omurga olarak Türk-İslam sentezini benimsemiş, dolayısıyla devleti Sünniliğe biraz daha yaklaştırmıştı. Bu yeni denklemde en büyük resmi düşman sol ve ’dinsizlik’ olarak kabul edildi. Makbul vatandaş LaST (Laik-Sünni-Türk) onun tam zıddı da KKK (Kızılbaş-Kürt-Komünist) olarak kodlanmıştı. Türkiye nüfusunun nereden baksanız en az yüzde on beşini oluşturan Alevilerin toptan düşmanlaştırılması makul olmadığından, onların sol ve seküler (dinsiz olarak okunmalı) cereyanların tesirinden kurtarıp Müslümanlığa (Sünnilik olarak okunmalı) geri döndürülmesi gerekiyordu. Bu amaçla birçok Alevi köyüne cami yapıldı. Alevilerin halen temel rahatsızlıklarından birisi olan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından haksızlığına hükmedilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri de o dönemde zorunlu kılındı.
İlginç bir şekilde, bu üçüncü asimilasyon dalgasına karşı en güçlü direnç birinci ve ikinci asimilasyon süreçlerinin sonucu ortaya çıkan yeni Alevilikten geldi. Daha iki nesil bile olmadan kentli Aleviler Aleviliğin sol ve seküler değerler üzerine kurulu bir hümanizma kültürü olduğuna karar vermişler ve dini değerlere yönelmenin Aleviliği asimile edeceğini yüksek sesle dillendirmeye başlamışlardı. Elbette Türk-İslam sentezini şiar edinmiş 12 Eylül rejiminin niyeti Alevileri inanç köklerine yönlendirmek ve geleneksel Aleviliği ihya etmek değildi. Aksine, buradaki niyet Aleviliği mümkün mertebe Sünniliğe yaklaştırmak ve böylece kontrol dışına çıkmasına engel olmaktı. Netice itibariyle, 1980’lere damgasını vuran Sünnileştirme çabalarının Alevi kimliği üzerindeki etkisinin Sol ve Kemalizm’e göre daha sınırlı kaldığını söyleyebilirim. Ancak bu dönemdeki resmi politikalar bir bakıma geleneksel Aleviliğin tabutuna son çiviyi çakmış oldu.
DİPNOT
KAYNAK: https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/201...le-oldular
DUVAR - Araştırmacı yazar Rıza Yıldırım'ın altı yüzden fazla köyde, dört yüzden fazla dede, ana, aşık, kamber ve taliplere yaptığı saha çalışmalarının ardından kitaplaştırdığı Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Geleneksel aleviliğin zaman içerisinde yaşadığı dönüşümü kentlileşmenin etkilerini konuştuğumuz Yıldırım, 7o'li yıllardaki göçleri vurgulayarak, "Alevi toplumu içinden çıkan ilk kentli-eğitimli grup, tarihin ilk ’Alevi entelijansiyası’nı oluşturuyordu. Dolayısıyla modern kent Aleviliğinin şekillenmesinde öncü bir rol oynadılar. Geleneksel Alevi toplumunun tartışmasız liderleri olan dedeler ise bu dönemde toplum üzerindeki etkilerini yitirmeye başlamışlardı. Zaten görgü cemleri ve musahiplik gibi temel ritüel ve kurumların terk edilmesi yeni toplumsal-dini yapıda dedelere olan ihtiyacı sembolik bir düzeye indiriyordu. Böylece, bir yandan geleneksel Alevilik bilgisi pratik hayattan çekiliyor, diğer yandan bu bilginin taşıyıcıları pasifleştirilerek toplumsal merkezin dışına sürükleniyordu. Dedeler bildiklerini artık kimseye anlatamıyorlardı. Zira hem bilginin tekrar tekrar üretildiği zemin, yani cemler, ortadan kalkmış hem de o eski bilgilerin talibi kalmamıştı. Bu açıdan bakıldığında, kentli-eğitimli ilk Alevi kuşağı ve onların hemen arkasından gelen solcu kuşak geleneksel Alevi belleği üzerine kalın bir örtü çekiyor ve böylece gelecek nesillerle o belleğin bağını koparıyordu. Bir başka deyişle, geleneksel Alevilik bilgisi kent Aleviliğinin taşıyıcı ruhu olmaktan çıkıyor, inanç, ritüel ve kurumlarıyla beraber toptan marjinalize ediliyordu" dedi.
Rıza Yıldırım Aleviliğin sözlü kaynaklarına ulaşmak için kaynak kişilere ulaşmaya çalışmışsınız. Kitabınızda da aktarıyorsunuz ama, bize bu kaynak kişileri nasıl tespit ettiğinizi nelere dikkat ettiğinizi kısaca özetler misiniz?
Elbette. Ancak konunun daha iyi anlaşılması için kısa bir arka plan açıklaması yerinde olur diye düşünüyorum.
Tabii ki, buyrun!
Adından da anlaşılacağı gibi kitabın ele aldığı konu Geleneksel Alevilik. Şimdi siz ’Geleneksel olmayan bir Alevilik mi var?’ diyeceksiniz. Bu soruya kısa cevabım: Evet geleneksel olmayan, ya da daha doğru bir ifadeyle gelenekle bağlarını büyük oranda koparmış olan bir başka Alevilik hatta Alevilikler var. Uzun cevabım ise hem kitabın birinci bölümünde hem de 2012 yılında yayınladığım bir makalede (1) detaylı bir şekilde yer alıyor. Burada çok kısa bir özet geçmek gerekirse, Alevi toplumunun 1950-2000 arasında kitlesel olarak şehirlere göçmesi Alevi inancını ve dini-toplumsal yapısını derinden etkiledi. Kentleşme ve modernleşmenin Alevi inanç sistemini nasıl temelden sarstığının ve Alevi toplumunu ne kadar hızlı ve kökten değiştirdiğinin hala layıkıyla anlaşılmadığını düşünüyorum. 1940’larda köyünde yaşayan bir Alevi ile bugün özellikle ’Alisiz Alevilik’ eğilimli bir Alevi’yi yan yana getirseniz herhalde çok az ortak nokta bulurdunuz.
[BNeden şehirleşme ve modernleşme Alevi toplumunun geleneksel yapısını bu denli tahrip etti?[/B]
Bu sorunun cevabını bulmak için biraz daha gerilere gitmek gerekiyor. 1950’lere kadar Aleviler önce Osmanlı arkasından da Cumhuriyet toplumunun ana gövdesinden (ki Sünni kodlar üzerine kuruludur) kopuk, yalıtılmış köylerde yaşıyorlardı. Aynı zamanda devlet ile ilişkileri de yok denecek kadar zayıf bir düzeyde idi.
'OSMANLI, ALEVİLERİ ANA DÜŞMAN OLARAK KODLADI'
Alevi toplumu Osmanlı İmparatorluğu'ndan neden bu kadar uzaklaştırıldı?
İşin hakikati 16. yüzyıldan itibaren Aleviler Sünni Osmanlı toplumu içinde adeta paralel bir toplum kurmak zorunda kalmışlardı. Dahası, sadece ana toplumsal gövdeden kopmakla kalmamışlar aynı zamanda devletle ilişkilerini de neredeyse koparmışlardı. Zira Osmanlı devleti Alevileri kendi dini-politik düzeninin ana düşmanı olarak kodlamış, Yavuz Sultan Selim döneminde köklerini kazımaya kalkışmış, kısa süre sonra bunun mümkün olmadığını anlayınca gözden ırak yerlerde yaşamalarına göz yummaya başlamıştı. Ancak Osmanlı hukuk sisteminde (ki İslam hukuku yani Şeriat ve eski töre/kanun geleneğinin özgün bir karışımı idi) Alevilik (Kızılbaşlık) meşru kabul edilmediğinden yok sayılıyordu. Bunun pratik hayatta anlamı şudur: bir Alevi kendi inanç ve kimliği ile hukuksal bir kişiliğe sahip olmadığından, hukukun korumasının tamamen dışında kalıyordu. Yani herhangi bir kişi Alevi bir bireyin malını gasp etse veya canına kastetse, kurban Osmanlı hukuk sisteminin koruması altında olmadığından saldırgan hiçbir cezai müeyyideyle karşılaşmıyordu. Hemen anlaşılacağı üzere, Alevilerin Osmanlı dünyasındaki durumu ve hukuki konumu kötünün en kötüsüydü. Bu bakımdan gayrimüslimler çok daha iyi bir konumda idiler. Zira onlar millet sistemi içinde hukuken tanımlanmış ve temel hakları koruma altına alınmıştı.
Aleviliğin Doğuşu-Kızılbaş Sufiliğinin Toplumsal ve Siyasal Temelleri (1300-1501), Rıza Yıldırım, 400 syf., İletişim Yayınları, 2017. 'ALEVİLER HUKUKEN YOK SAYILDIKLARI İÇİN DEVLET HİZMETLERİNDEN YARARLANAMIYORLARDI' Kısacası Aleviler Osmanlı düzeninde hukuk sisteminin tamamen dışına itilmişlerdi. Öyle ki, yüzlerce cildi günümüze kadar ulaşan ve bir tür Osmanlı mahkeme tutanakları diyebileceğimiz kadı sicillerinde taraflardan birisinin Alevi kimliği ile kaydedildiği bir tane davaya bile rastlamıyoruz. Hukuken bu denli yok sayılmalarına rağmen elbette gerçek hayatta var idiler ve yer yer de hem devletle hem de Sünni komşuları ile ilişki kuruyorlardı. Ancak esas olarak tekkeler ve nakibü’l-eşraflar aracılığı ile kurulan bu ilişki daima sınırlı tutuluyordu. Hukuken yok sayıldıkları için devlet hizmetlerinden de faydalanamıyorlardı. Modern öncesi devletlerin tebaalarına sundukları hizmet esas olarak koruma ve adalettir. Aleviler Osmanlı devletinden her ikisini de alamadıkları gibi aksine devletin bizzat kendisini en büyük tehdit olarak görüyorlardı.
İşte bu şartlarda Alevi toplumu doğal olarak Sünni gövdeden yalıtıldı ve kendi içinde kapalı devre bir düzen kurdu. Benim yazılarımda ısrarla ’Geleneksel Alevilik’ tabiri ile ifade ettiğim Alevilik işte bu kapalı-yalıtılmış köy düzeninde şekillenen dini-toplumsal sisteme karşılık gelmektedir. Geleneksel Aleviliğin temel kurumları, ritüelleri ve inanç uygulamaları böylesi bir devletsiz, kapalı toplumsal düzenin yürümesini mümkün kılacak şekilde biçimlendi. Örneğin, geleneksel yapıyı biraz incelediğinizde, normalde devletin sağlaması gereken hukuk ve güvenlik hizmetlerinin cem ibadeti üzerinden bizzat toplumun kendisi tarafından kolektif olarak icra edildiğini hemen fark edersiniz. Geleneksel dini-toplumsal yapıyı ayakta tutan temel payandalar cem, görgü, düşkünlük, musahiplik ve dede-talip bağı gibi temel kurumlardı.
Bu bağlamda 1950’ler ve kentlileşme neden önemli?
1950’lerde başlayan ve 60’lardan sonra hızlanan şehirlileşme temel bir dönüşüm sürecini tetikledi ve bütün bir Alevi tarihinin belki de en derin kırılmalarından birisine yol açtı. Kente gelen Aleviler, geleneksel Aleviliği şekillendiren iki temel etkenin dışına çıkıyorlardı: kırsallık ve yalıtılmışlık. Oysa Aleviliğin bütün kurumları ve ritüelleri köy ortamında yalıtılmış olarak yaşayan bir toplum düzenine göre şekillenmişti. Dolayısıyla kentlerde bu kurumlar bir anda işlevlerini yitirdiler.
Bir örnek vermek gerekirse, geleneksel toplumda suçluları cezalandırmak için geliştirilen yöntem düşkünlük idi. Suç işleyen bir kişi her yıl sonbaharın sonlarında, kışa doğru yapılan görgü ceminde sorguya çekiliyor, suçunun cezası köylü tarafından karara bağlanıyordu. Eğer o kişi cemde verilen kararı kabul ederse görgüden geçiyor ve arınmış kabul ediliyordu. Yok eğer verilen cezayı kabul etmezse o takdirde görgüden geçemiyor ve düşkün ilan ediliyordu. Düşkün bir kişi ile hiçbir köylü konuşmuyor, herhangi bir şekilde alış-veriş yapmıyor, bir anlamda toplumsal hayattan dışlanıyordu. Polis gücünden yoksun olan bir toplumsal nizamın ürettiği müeyyide bu şekilde suçluyu kolektif hayatın dışına atmaktan ileri geçemiyordu. Ancak geleneksel toplum yalıtılmış ve kapalı bir yapıya sahip olduğundan düşkün bir kimsenin uzun süre hayatını devam ettirmesi mümkün olamıyor, en sonunda kendisi hakkında verilen kararı kabul etmek zorunda kalıyordu.
Oysa kent hayatında düşkünlük kurumu müeyyide gücünü tamamen yitirirdi. Zira kozmopolit kent ortamı düşkün olan Aleviye yaşamını devam ettirebileceği geniş bir alan sunuyordu. Düşkünlüğün işlevini yitirmesiyle beraber Alevi öğretisinin bel kemiğini oluşturan görgü kavramı ve dolayısıyla görgü cemi de önemini kaybetti ve hızla kentli Alevilerin hayatından çekildi. Benzer sebeplerden dolayı dede-talip bağı ve musahiplik kurumu da kentlileşmeye koşut olarak çözüldü. 1990’lara gelindiğinde genç Aleviler geleneksel sistemin omurgasını oluşturan bu kurumlara tamamen yabancılaşmışlardı.
'İDEOLOJİLER ALEVİLERİ İNANÇLARINDAN UZAKLAŞTIRIYORDU'
Geleneksel sistemin temel kurumlarına yabancılaşmanın inanç sistemi üzerinde de etkileri oldu mu?
Elbette. Hatırlatmak isterim ki geleneksel Alevi toplumunda inançlarla ritüeller ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş durumdaydı. (Bu konuyu kitapta (Geleneksel Alevilik) detaylı bir şekilde inceledim.) Dolayısıyla ritüelde meydana gelen aksaklıklar aynı şekliyle inanç alanında da görülmeye başlandı. Ayrıca modern laik eğitim ve tanışılan yeni ideolojiler (Kemalizm ve Sosyalizm/Komünizm) de kente gelen ilk Alevileri inançlarından uzaklaştırıyordu. Zira Alevi inancı mistik bir karakter taşıyor ve diğer bütün inançlarda olduğu gibi birtakım dogmalar üzerine oturuyordu. Gerek laik dünya görüşü gerekse Alevilerin kentlileşmesinde katalizörlük yapan toptancı ideolojiler ise dogmalar ve mistisizmi kökten reddeden pozitivist bir anlayışa sahipti. Bütün bu sebeplerden dolayı orta okul ve üzeri düzeyde eğitim alan kentli Aleviler inançlarından, ibadetlerinden ve geleneksel dini-toplumsal kurumlarından uzaklaşmaya başladılar. Öyle ki 1970’lerin sonlarına gelindiğinde kentli ve eğitimli kesim geleneksel dokudan neredeyse tamamen kopmuş durumdaydı.
'ALEVİ ENTELİJANSİYASI 1970'LERDE OLUŞTU'
Öte yandan bu kesim Alevi toplumu içinden çıkan ilk kentli-eğitimli grup olup, bu yönüyle tarihin ilk ’Alevi entelijansiyası’nı oluşturuyordu. Dolayısıyla modern kent Aleviliğinin şekillenmesinde öncü bir rol oynadılar. Geleneksel Alevi toplumunun tartışmasız liderleri olan dedeler ise bu dönemde toplum üzerindeki etkilerini yitirmeye başlamışlardı. Zaten görgü cemleri ve musahiplik gibi temel ritüel ve kurumların terk edilmesi yeni toplumsal-dini yapıda dedelere olan ihtiyacı sembolik bir düzeye indiriyordu. Böylece, bir yandan geleneksel Alevilik bilgisi pratik hayattan çekiliyor, diğer yandan bu bilginin taşıyıcıları pasifleştirilerek toplumsal merkezin dışına sürükleniyordu. Dedeler bildiklerini artık kimseye anlatamıyorlardı. Zira hem bilginin tekrar tekrar üretildiği zemin, yani cemler, ortadan kalkmış hem de o eski bilgilerin talibi kalmamıştı. Bu açıdan bakıldığında, kentli-eğitimli ilk Alevi kuşağı ve onların hemen arkasından gelen solcu kuşak geleneksel Alevi belleği üzerine kalın bir örtü çekiyor ve böylece gelecek nesillerle o belleğin bağını koparıyordu. Bir başka deyişle, geleneksel Alevilik bilgisi kent Aleviliğinin taşıyıcı ruhu olmaktan çıkıyor, inanç, ritüel ve kurumlarıyla beraber toptan marjinalize ediliyordu.
Öte yandan, köylerde geleneksel yapı gevşeyerek dahi olsa devam ediyordu. Özellikle Amasya ve Tokat bölgesinde 1980’lere kadar görgü cemlerinin düzenli yapıldığı köylerin bulunduğunu tespit ettik. Yine de Alevi toplumu üzerinde esas etkili olan artık kentlerde yetişmiş yeni ’entelijansiya’ idi. Bölgelere göre değişmekle beraber, 1960-1990 arasında toplumun liderliği belirgin bir şekilde dedelerden okur-yazar Alevilere geçti. Daha önce söylediğim gibi, bu yeni Alevi liderliği inanç ve ibadete karşı tamamen ilgisiz olduğundan, geleneksel Alevilik belleğinden sıyrılmak istemiş ve yirmi yıl gibi kısa bir sürede bunu büyük oranda başarmıştı.
2000’lerden sonra Alevi toplumunda inanç köklerine karşı bir ’ilgi uyanışı’ görüyoruz. Sanıyorum ülkenin genel olarak dine yönelmesi Aleviler üzerinde etkisini bu şekilde gösterdi. Sebep her ne olursa olsun, Aleviliğin bir inanç olduğu söylemi her geçen gün daha bir yüksek sesle dillendiriliyor artık. Ne var ki Alevi inancının taşıyıcısı olan bellek büyük oranda yitirilmiş durumda. Zira, nereden baksanız yarım asırdır tekrar üretilmeyen, toplumsal olarak terk edilmiş bir bellekten bahsediyoruz. Bu belleğin esas olarak sözlü kültür ve ritüel aracılığı ile taşındığı göz önünde bulundurulursa, kaybın boyutları daha iyi anlaşılacaktır.
Bu arada, Alevi toplumunun ürettiği hatırı sayılır ölçüde bir yazılı külliyattan da bahsedilebilir. Nitekim saha çalışmamız sırasında bunların epeyce bir kısmını tespit ettik. Ne var ki yeni Alevi entelijansiyası o yazılı kaynaklarla da bağını yitirmiş durumdaydı. Ayrıca yazılı eserleri anlayıp yorumlayabilmek için sözlü kültürden ve pratik hayattan edinilen belirli bir altyapı da gerekmektedir.
İşte Geleneksel Alevilik’i üreten projenin arkasında yatan temel fikir yitirilen bu belleğin peşine düşmek ve mümkün olduğunca onu kayıt altına almaktı. Peki bu belleği nerede bulabilirdim? İşte en başta sorduğunuz sorunun cevabı burada yatıyor. Geleneksel Alevilik bilgisinin aktarım kanalları 1960’lardan itibaren daralmaya başladığına ve 1990’larda da tamamen tıkandığına göre, göre bu tarihlerden önce en azından gençliğini geleneksel Alevi ortamında (yani Yol ve Erkan’ın tam olarak uygulandığı köylerde) geçirmiş kişileri bulmamız gerekiyordu. İşte bu yüzden kaynak kişiler olarak, köylerde yaşayan, yaşlı dedeler, babalar, analar, aşıklar/zakirler ve sofuları seçtim.
Kaynak kişileri seçerken göz önünde bulundurduğum kriterleri kitapta detaylı bir şekilde açıkladım. Burada kısaca özetlemek gerekirse, her şeyden önce kaynak kişilerin tamamen geleneğin içinden geliyor olması gerekmekteydi; yani beslendiği bilgi kanalları mümkün mertebe Alevi pratik hayatı, ritüeller ve sözlü aktarım olmalıydı. Bu amaca uygun olarak, kaynak kişileri seçerken dört ana kriteri göz önünde bulundurdum: 1) 60 yaş ve üzeri olması; 2) Dede, ana, aşık, baba vs. gibi belleğin aktif taşıyıcısı ve aktarıcısı olması; 3) Hayatını köyde geçirmiş olması; 4) Okuma-yazma bilmiyor olması. Elbette bu şartların hepsini kamilen sağlayan Alevi iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar az kaldı artık. O yüzden bu şartların hepsini sağlamasa da ideal modele en yakın kişileri geleneksel Aleviliğin mevcut en güvenilir kaynakları olarak kabul ettim.
Çalışmanın ana amacını sözlü kültürde yaşayan Alevilik bilgisinin kayıt altına alınması olarak belirliyorsunuz. Peki, bu çalışmada sizi şaşırtan bölgeler arasında bazı ana hikâyelere ilişkin farklılıklar gördünüz mü?
Şaşırtıcı bir şekilde Alevi inancını taşıyan temel anlatılarda ciddi bir farklılaşma görülmüyor. Kitapta ’kolektif menkıbe’ olarak adlandırdığım bu temel anlatıların kimisi çok meşhur; kentli Aleviler arasına dahi ana hatlarıyla bilinmektedir. Örneğin Miraç ve Kırklar Meclisi menkıbeleri gibi. Ancak derlediğimiz menkıbelerin büyük bir kısmının modern/kentli Alevi ortak belleğinden artık tamamen çıktığını söyleyebilirim.
Burada sözünü ettiğim bellek kopukluğunun ne kadar derin olduğunu kendim üzerinden şöyle bir örnekle anlatayım: Benim çocukluğum görgü cemlerinin ve Cumalık cemlerin yapıldığı bir köyde geçti. Babam fiilen dedelik yapardı. Demek istediğim, geleneksel toplumsal-dini dokuyu küçük yaşlarımda bir nebze gördüm. Sonrasında, 1998 yılında başladığım yüksek lisans çalışmamdan itibaren akademik olarak Aleviliği araştırıyorum. Buna rağmen, 2013 yılında Amasya’da ilk saha çalışmamıza başladığımızda dinlediğim menkıbelerin önemli bir kısmını daha önce hiç duymamıştım.
Çalışmamız ilerledikçe, büyük bir şaşkınlıkla aynı menkıbelerin Tokat, Çorum, Sivas, Erzincan, Malatya ve Yozgat bölgelerinde de bilindiğini gördüm. Bu anlatıcıların bir kısmı okuma yazma bilmiyor, bir kısmı ilkokulu birkaç yıl okumuş insanlardı ve birbirleriyle hiçbir şekilde ilişkileri yoktu. 170 günlük saha çalışmasını tamamladığımızda, artık Alevi toplumu genelinde tamamen stabilize olmuş menkıbelerden oluşan ortak bir bellek bulunduğuna dair hiçbir şüphem kalmamıştı. İşte kentlileşme ve modernleşme geleneksel Aleviliğin birçok bileşeni ile beraber bu belleği de yokluğa mahkûm etmişti. Belleğin tamamına ulaşmamız artık mümkün olmadığından, bizim bu projede kaydettiğimiz bilginin ana kolektif belleğin ne kadarı olduğuna dair bir çıkarım yapamıyorum. Ancak kaba bir tahminle, en fazla yüzde otuzu olduğunu söyleyebilirim. Yani geleneksel kolektif belleğin (kitap içinde açıkladığım gibi, ritüeli de bir tür kolektif bellek kategorisi olarak kabul ediyorum) yüzde yetmişi artık geri getirilemez bir şekilde yitirilmiş durumda.
Söylediğim gibi, ana inançları taşıyan menkıbelerin (ki bunların çoğu yaratılış ve Ehl-i Beyt’le ilgili) anlatı iskeleti her bölgede aynı. Sözlü kültürün doğası gereği anlatının detayları anlatıcıdan anlatıcıya farklılaşabiliyor tabii ki. Ancak bunlar hikâyenin taşıdığı ana mesajları etkileyecek boyutta değil. Öte yandan, büyük ocakların kendi alanları içinde büyük oranda kendi mensuplarına has alt kolektif bellekler geliştirdikleri de gözleniyor. Bu daha küçük ölçekli bellekler daha çok ocakların kurucu şahsiyetleri etrafında geliştirilmiş. Aslına bakarsanız ocakların hemen hepsinin en az bir tane bu tür menkıbesi var ki kitapta bu menkıbelere ’kurucu menkıbeler’ dedim.
Saha çalışmlarından fotoğraflar... 'KOPUKLUĞUN NEDENİ REDD-İ MİRAS' Ortaya çıkardığınız bu kolektif belleğin yalıtılmış, dolayısıyla yüzyıllardan beri aktarılan modern dönem etkilerine maruz kalmamış bu sözlü kültürden, modern Aleviliğin haberinin olmadığını söylüyorsunuz. Bu kadar kopukluk nasıl olabildi? Bunun biraz da kentlerde son otuz yılda köy Aleviliği ile evrimsel bir geçiş olmadan cem evlerinin bir anda yaygınlaşması ile ilişkisi var mıdır?
Doğrusu cemevlerinin bir anda yaygınlaşması ile geleneksel kolektif belleğin yitirilmesi arasındaki (eğer varsa) ilişkiyi incelemedim. Ancak diğer söylediğiniz şey, yani köylerdeki geleneksel yapının kent ortamına aşamalı olarak belirli bir süreklilik içinde adapte olmaması, onun yerine, ilk kentli-eğitimli Alevilerin terim yerindeyse bir redd-i miras yapmaları kopukluğun ana nedeni gibi görünüyor. Atatürkçü Aleviler, laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti devletinin çağdaş birer yurttaşı olmanın her sorunlarını çözeceğini, Alevi inanç ve ibadetlerine artık gerek kalmadığını düşündüler. Aynı şekilde, solcu Aleviler kimlik olarak devrim yoldaşlığının yeterli olduğuna, onu bölüp parçalayacak alt kimlik unsurlarının terkedilmesi gerektiğine, hele din gibi ’bilim dışı hurafelerin’ tamamen terkedilmesi gerektiğine inanmışlardı. Bu saydığım insanlar Alevi yakın tarihinde en az iki belki üç kuşağa karşılık geliyor. Seksenlerden sonra gerek kentli Alevilerin gerekse araştırmacıların öğrendiği Alevilik bilgisi büyük oranda bu kuşakların süzgecinden geçerek geliyordu. Dolayısıyla kopukluğun bu denli ciddi olmasına pek fazla şaşırmamak lazım diye düşünüyorum.
'DEDELİK KURUMU ÇOK ZAYIFLADI'
1950’li yıllara kadar Alevi inancının tamamen köylerde yaşayan bir inanç olduğunu aktarıyorsunuz. Çalışmanızda bugün köy sayısı fazla olan bazı bölgelerde bu sözlü kültürü aktarabilecek kişilerin neredeyse kalmadığını tespit etmişsiniz. Bu aynı zamanda dedelik kurumunun bu köylerde ortadan kalktığı ve bir asimilasyon sürecinin yaşandığı anlamına mı geliyor?
Evet, esas işlevi itibariyle dedelik kurumunun - ortadan kalkmasa da - çok zayıfladığını söyleyebiliriz. Şöyle ki, dedelik etkinliğini ocaklar ve talip toplulukları arasındaki bağdan alıyor. Bu bağ ise esas olarak görgü cemi ile hayat bulmakta ve toplumsal-dini işlevini yerine getirmektedir. Görgü cemlerinin terk edilmesi dedenin toplumsal-dini yapıdaki merkezi konumunu ortadan kaldırmakta, onu sembolik bir manevi liderlik seviyesine indirmektedir. Birçok köyde eski hafızayı anlatacak kimseyi bulamamamızı da yine görgü cemlerinin terk edilmesi ile açıklıyorum. Bu konuda kitapta özellikle Divriği bölgesine dikkat çektim. Divriği’nin yüz küsur köyünün neredeyse tamamı Alevi. Ayrıca bu köylerin epey bir kısmı oldukça dağlık, ulaşılması zor bölgelerde bulunuyor. Anlayacağınız, yalıtılmışlık ve içine kapalılık özellikleri bakımından örneğin Amasya bölgesine göre çok daha önde görünüyor. Ne var ki Divriği bölgesinde geleneksel hafızayı layıkıyla bilen çok az insan bulabildim. Gittiğim birçok köyde insanlar en son görgü cemimin 1960’larda yapıldığını, göçlerin başlamasıyla beraber cemlerin terkedildiğini söylediler. Cem terkedilince dedeleri de davet etmemeye başlamışlar tabii. Böylece dedeler toplum nezdindeki prestijini ve etkinliğini kaybetmeye başlamış. Ve tabi atadan dededen, Yol içinde öğrendikleri bilgileri aktaracak ne bir cem ortamı ne de talip bulabilmişler.
'KEMALİST ELİT KÜLTÜRÜN DİPLERİNDE SÜNNİ KODLARI VAR'
İşin asimilasyon boyutuna gelince, geleneksel Alevi toplumsal-dini yapısı dedelik ve cem üzerine kurulu olduğundan bunların terkedilmesi yapıyı temelden sarstı tabii. Köyünden, ocağından, dedesinden ve görgü ceminden kopan kentli Aleviler için eski hal artık muhaldi; dolayısıyla ya yeni hal ya da izmihlal olacaktı. Bu noktada kent Alevilerinin karşısında duran en önemli soru yeni halin ne olacağı idi. Yukarıda ifade ettiğim gibi, ilk okumuş kentli Aleviler yeni hali Cumhuriyet’in modern çağdaş yurttaşı olmak olarak gördüler ve bu yolda en az beş yüzyıldır sürdürülegelen inanç, ibadet ve kurumlarını çok hızlı bir şekilde terk ettiler. Ancak kısa süre içinde, temel mottosu laiklik olan Kemalist elit kültürün bile dip katmanlarında hala Sünni kodlar üzerine kurulu olduğunu fark ettiler. Ortaca Olayları, 'mum söndü' piyesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda bir Alevi masası kurulması dillendirildiğinde muhafazakâr basında çıkan hakaretler ve bunlar karşısında Kemalist devletin Alevileri bir nevi korumasız bırakması bu anlamda ilk şok dalgasını oluşturdu denilebilir. Yaşanan olaylar laik Türkiye’nin dip kodlarının hala Sünni olduğunu öğretiyordu kentin ilk Alevilerine. Ve Alevi toplumunun kolektif bilinci laiklik ve çağdaşlık paydasında eşit yurttaşlığın hala uzak bir hayal olduğunu seziyordu.
Geleneksel Alevilik-İnanç, İbadet, Kurumlar, Toplumsal Yapı, Kolektif Bellek, Rıza Yıldırım, 411 syf., İletişim Yayınları, 2018. 'ALEVİ GENÇLER KENDİLERİNE VARLIK ALANI AÇMAK İÇİN SOSYALİST OLDULAR' Bu seziş Alevi kolektif bilincini yeni bir şemsiye kimlik arayışına yönlendirdi. 1960’ların sonu ve 70’lerde okuyan Alevi gençliğinin neredeyse tamamının sosyalizme yönelmesinin arkasındaki başlıca psikolojik saiklerden birisinin bu olduğunu düşünüyorum. Tarihlerinde ilk defa toplum olarak kente gelen Aleviler kendilerine varlık alanı açmaya çalışıyorlardı ve bunun doğrudan Alevi kimliği üzerinden gerçekleşmesi birçok sebepten mümkün görünmüyordu. Okumuş Alevilerin kendi inançlarına yabancılaşmaları zaten kimliğin din ve inanç boyutunu iyice zayıflatmıştı. Öte yandan, tamamen Sünni kodlar üzerine kurulu olan kamu ve kent alanı geleneksel inanç ve ibadetlerinden sıyrılmış, ’çağdaş yurttaşlar’ olmaya çalışan Alevilere dahi meşruiyet alanı açmakta isteksizdi. Oysa sol hareketler Alevilik ve Sünniliği eşit ölçüde dışlıyor, dini anlamda ’nötr’ bir zemin oluşturuyordu. Dolayısıyla sol, inanca dair geleneksel mirasını zaten terk etmiş veya terk etmeye hazır olan Alevi gençlerinin kendilerini iliştirebileceği ve ait hissedebileceği bir kentli kimlik alanı açıyordu. Ve bu alan Aleviler’e Kemalist laik devletten daha fazla eşitlik imkânı sunuyordu.
'SOL, ALEVİ KENTLEŞMESİNİN KATALİZÖRÜ OLDU'
Sol hareketler henüz kentle yeni tanışan Alevi toplumunun özellikle genç katmanlarına ciddi bir özgüven kazandırdı. Aynı zamanda kültürel boyutta Alevi kentleşmesinin katalizörü oldu denilebilir. Aynı şeyi Kemalizm için de söyleyebiliriz. Ancak sosyalizmin her iki kulvarda da Alevi toplumu üzerindeki etkisinin Kemalizm’den daha ileri olduğunu düşünüyorum. Alevilerin sosyalizm ve Kemalizm’e bu kadar kolay ve çabuk kucak açmalarının arkasında sosyolojik bir zorunluluk yatıyor. Toplumsal, dini ve kültürel kodları tamamen köy şartlarına göre şekillenmiş Alevilik, kitlesel boyutta kente taşınırken kaçınılmaz olarak kentli bir ideolojiye ihtiyaç duydu. Yukarıda söz arasında geçtiği gibi, eğer bu kentlileşme yavaş yavaş, tedricen ve hazmederek gerçekleşebilseydi belki Alevilik kendi iç dinamikleriyle bir kentli forma dönüşebilirdi. Ancak bu geçiş o kadar hızlı ve ani oldu ki Aleviliğin kendi kurumlarının ve değerlerinin kentlileştirilmesine imkân kalmadı; dolayısıyla kentin dışında bırakıldılar.
'SOL VE KEMALİZM GELENEKSEL ALEVİLİĞE AĞIR BEDEL ÖDETTİ'
Solun ve Kemalizmin Alevilere sağladığı bu kılavuzluk hizmetinin bir de bedeli vardı elbet. Geleneksel Alevilik açısından bakıldığında bu bedel oldukça ağır görünmektedir. Zira her iki ideolojinin rehberliğinde Aleviler kentlileştiler, ancak bu Aleviliği köyde bırakmak pahasına gerçekleşti. İşte eğer hareket noktasını geleneksel Alevilik olarak alırsanız bu iki cereyan Alevilerin ilk asimilasyonudur. Geleneksel kimliklerini kente taşıyamayan Aleviler Kemalizm veya sosyalizm ideolojileri içinde asimile oldular.
1980’lerden itibaren ise yeni bir asimilasyon dalgasının yükseldiğine şahit oluyoruz. Temelde Türkiye’nin sola kaymasının önünü almak için yapılan 12 Eylül darbesi devletin benimsediği resmi ideolojide de önemli bir yön değişikliğine işaret ediyordu. Kenan Evren liderliğinde beliren yeni devlet idaresi ideolojik omurga olarak Türk-İslam sentezini benimsemiş, dolayısıyla devleti Sünniliğe biraz daha yaklaştırmıştı. Bu yeni denklemde en büyük resmi düşman sol ve ’dinsizlik’ olarak kabul edildi. Makbul vatandaş LaST (Laik-Sünni-Türk) onun tam zıddı da KKK (Kızılbaş-Kürt-Komünist) olarak kodlanmıştı. Türkiye nüfusunun nereden baksanız en az yüzde on beşini oluşturan Alevilerin toptan düşmanlaştırılması makul olmadığından, onların sol ve seküler (dinsiz olarak okunmalı) cereyanların tesirinden kurtarıp Müslümanlığa (Sünnilik olarak okunmalı) geri döndürülmesi gerekiyordu. Bu amaçla birçok Alevi köyüne cami yapıldı. Alevilerin halen temel rahatsızlıklarından birisi olan ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından haksızlığına hükmedilen Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri de o dönemde zorunlu kılındı.
İlginç bir şekilde, bu üçüncü asimilasyon dalgasına karşı en güçlü direnç birinci ve ikinci asimilasyon süreçlerinin sonucu ortaya çıkan yeni Alevilikten geldi. Daha iki nesil bile olmadan kentli Aleviler Aleviliğin sol ve seküler değerler üzerine kurulu bir hümanizma kültürü olduğuna karar vermişler ve dini değerlere yönelmenin Aleviliği asimile edeceğini yüksek sesle dillendirmeye başlamışlardı. Elbette Türk-İslam sentezini şiar edinmiş 12 Eylül rejiminin niyeti Alevileri inanç köklerine yönlendirmek ve geleneksel Aleviliği ihya etmek değildi. Aksine, buradaki niyet Aleviliği mümkün mertebe Sünniliğe yaklaştırmak ve böylece kontrol dışına çıkmasına engel olmaktı. Netice itibariyle, 1980’lere damgasını vuran Sünnileştirme çabalarının Alevi kimliği üzerindeki etkisinin Sol ve Kemalizm’e göre daha sınırlı kaldığını söyleyebilirim. Ancak bu dönemdeki resmi politikalar bir bakıma geleneksel Aleviliğin tabutuna son çiviyi çakmış oldu.
DİPNOT
- Rıza Yıldırım, ’Geleneksel Alevilikten Modern Aleviliğe: Tarihsel Bir Dönüşümüm Ana Eksenleri’, Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 62 (2012): 135-62.
KAYNAK: https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/201...le-oldular
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
[COLOR=#353535] Farklı olanı kendine benzetme ve onun üzerinde sosyal baskı mekanizma kurmak ve hegemonik ahkam kesme arzusu bir tür faşizmdir. Bu türden tektipleştirme, ırkçı ve mezhepçi politikaların merkezi ise sağcılıktır, sağ politikalardır. Türkiye’de sağı ise Türk İslam Sentezinden beslenir.
[COLOR=#353535] Dolaysıyla bu ekolden gelen Ümit Özdağ’ın; ’Cemevlerine ibadethane statüsü vermeyeceğiz, Tarikatlar da aynı şeyi ister’ diye ideolojik ahkam kesmesi de, Osmanlıdan beri süregelen hakikat ve tarih dışı hegemonik söylemin ve üstenci kibrin dışavurumudur. Çünkü faşizm buyurgan konuşur, ötekinin ise buna uymasını ister. Asırlardır daha fazla gürültü koparan şiddetli buyurgan sözlere uymayan Aleviler açısından Özdağ’ın fısıltısına da uyulmaz.
[COLOR=#353535] Tıpkı Dersim’de Seyit Rıza’nın heykelini yıktırma hayali gibi, şimdi de cemevleri konusunda hayal pazarlıyor. Örtülü Alevi fobisini gizleyemiyor! Dışa vuruyor!
[COLOR=#353535] Bir parti genel başkanı ve akademisyen! Ama bir cümlede birçok yanlışı ve resmi tarihin ezberini hegemonik dile sığınarak mesaj verecek kadar da cahil ve mezhepçi! Çünkü Alevileri, İslamcı tarikatlarla bir görmek cahillikten değilse, Osmanlıdan beri süregelen Emevi zihniyetinin tarih ve ideolojik hamallığını yapmaktır.
[COLOR=#353535] Özdağ, İslamcılığın ve Diyanetin Aleviliği ’tarikat’ ve cemevlerini ’zikirevi’ gören tarihsel ezberine sığınıyor.
[COLOR=#353535] Oysa Alevilik ’tarikat’, cem ise ’zikir’ değildir. Türkiye’deki İslami tarikat ve cemaatlerle karıştırılamaz. Onlar Osmanlıdan günümüze kadar devlet ve siyaset eliyle beslenip, kollanıp, şeffaf olmayan karanlık ve kapalı ilişkileriyle denetlenmeyen, holdingleşen ve artık birbirlerini kasetlerle tehdit eden yapılardır! Cami-Namaz, Şeyhlik-Müritlik, din-siyaset ve din-ticaret gibi ilişkilerini kapalı ve şeffaf olmayan zeminlerde yaşarlar.
[COLOR=#353535] Bir yandan ’laik’ olduğunu söyleyen, diğer yandan Aleviliğin inançsal kimliğine dair ’tarikat’ tanımı yapan siyasi yetmezlik ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi görüşüne hamallık yapıyor. Geçmişte Aleviliği ’katli vacip’, cemevlerini ’mum söndü yeri’ olarak tanımlayanlar ve sonra da ’cümbüş evi, kültür yeri’, bugünse ’tarikat türevi özel ibadethane’ denmeye başlandı.
[COLOR=#353535] Özdağ aslında Diyanet İşleri Başkanlığı gibi düşünüyor. Sünni Ulemanın ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın; ’Cemevi diye bir ibadet yeri yoktur’, Aleviliği ’folklorik unsur’, Cemevlerini de ’zikir evi’ olarak tanımlama çabasındaki hükmedici, hak gaspı içeren hukuk dışılığın, sözcülüğünü ve ideolojik hamallığını üstleniyor.
[COLOR=#353535] Dolaysıyla Alevilik ’tarikattır’ diyor. Sinsice şunu söylemek istiyor; ’Tarikatların özel zikir ve ibadethaneleri vardır. Ama sonuçta hepsi genel ibadet için camiye gider ve namaz kılarlar. Aleviler sizde ’cem zikrinden’ sonra genel ibadethane olarak camiyi kullanın.’
[COLOR=#353535] Özdağ şeriatın ve İslamın penceresinden bakarak Aleviliği İslami kavramlar ve kurumlarla tanımlamayı tercih ediyor, Oysa Aleviliğin İslâm’ın şeriatçı tanımları ve kalıpları içinde aramak, anlamak ve tanımlamak dipsiz kuyudan su çekmeye benzer.
[COLOR=#353535] Özdağ belli ki, İslamcı Ulemanın ve Diyanet’in ezberlerini aşamamış ve milyonlarca Alevinin yol kurumlarını ve inançlarının içini boşaltmak, asimile etmeye çalışmaktadır.
[COLOR=#353535] Aleviler bu türden tektipleştirici asimilasyon politikalara karşı, din, vicdan ve inanç özgürlüğünü için laikliği savunmakta, siyaseti ve devleti dinsizleştirmek istiyorlar.
[COLOR=#353535] Çünkü Aleviler biliyor ki; din ve inanç siyasetçinin, devletin, sermayenin ve tarikat şeyhlerinin eline düşünce, toplumsal barışı engelleyen, kutuplaştırma ve ayrımcılığı körükleyen ideolojiye dönüşüyor.
[COLOR=#353535] Alevilik kendine özgür bir inanç ve cemevleri ise Alevilerin ibadet yeridir. Gizli değil şeffaftır, denetlenebilir. Holdingleşmez ve din istismarı yapmaz. Şeyh ve mürit ilişkilerindeki biati reddeder. Zafer Partisi türevi sağcılığa, ırkçılığa, bölücülüğe ve mezhepçiliğe kapalıdırlar. Ne Ümit Özdağ’a ne onun proje partisine minnet eylemezler..
[COLOR=#353535] Özdağ, genetik kodlarındaki tekçi, ırkçı ve mezhepçi kimliği dışa vurmuştur.
[COLOR=#353535] Aleviler asırlardır bu topraklarda cem yaptılar. Cemevleri kadim tarihin gerçeğidir. Osmanlı zulmüne rağmen Alevilerin ibadethanesi cami değil cemevi, ibadeti ise cem olmuştur. Genetik kodlarında ırkçılık ve mezhepçilik olan bu türden siyasetçilerin ahkam kesme beyanları, farklılıkların birarada yaşamasının teminatı olan toplumsal barışa yönelik saldırıdır.
[COLOR=#353535] Aleviler devlet parasını ya da halkın vergisine güvenerek inancını yaşamaz ya da öğrenmez. Parayla ibadeti ibadetten saymaz. Devlet parasıyla cemevi yapmaz! Aleviler Özdağ vari siyasetçilerin sözüne göre de hareket etmez.
[COLOR=#353535] Alevilik bir yoldur, bu yol İnsani Kamil olma yoludur.
[COLOR=#353535] Yolunu şaşırmış, tarikatların ideolojik pusulalarını, Aleviliğin evrensel kimliği ile karıştırmış, cehalet örneği ile karşı karşıyayız. Bilmez mi, Aleviler, 130 bin memur imam yanına memur dede kontenjanı talep etmez. İmam hatip yanına dede hatip okulu da istemez.
[COLOR=#353535] Alevilerin devlet kurma ya da dine dayalı devlet talebi yoktur. İnancın devletleşmesini değil, insanileşmesini ve vicdanileşmesini savunur.
[COLOR=#353535] Cemevlerinden şiddet ya da cihad çıkmaz! ’Hadi insan yakmaya gidelim’ diye canlar tahrik edilmez ve galeyana getirecek laf edilmez. Çorum, Maraş, Sivas, Malatya, Dersim, Gazi gibi katliamları yaşatmaz!
[COLOR=#353535] Cemevlerinde mercedesli şeyhler ya da imamlar olmaz. Gönüllü hizmet eden kadın-erkek pirleri vardır! Cemevine küskün ya da dargın giren barışık çıkar. Cemevlerinde biat ve iktidar yoktur. Dedeler ve analar para toplamaz. Dedeleri ’Şeyh’ gibi uçurtan müritleri yoktur. Muhabbet eden, sorgulayan, eleştirel düşünceyle cemlerde muhabbet eden bir çağdaş nesil canları vardır. Hurafeler ve vahiylerin değil, aklın rehberliğinde cem olurlar.
[COLOR=#353535] Aleviler çağımızın ve tüm insanlığın ortak evrensel değerleri olan laiklik, demokrasi, hukuk, cumhuriyet, sosyal devlet, eşit yurttaşlık, eşit haklara dayalı ve insan hakları ve onuruna dayalı anayasadan yanadır.
[COLOR=#353535] Aleviler tekçi, ırkçı ve faşizan politikalara karşı, yetmiş iki milleti bir görür. Herkesin farklılıklarıyla, kendi kimlikleriyle eşit koşullarda, eşit haklarla bir arada ve barış içinde yaşamasını savunur. Özdağ’ın entelektüel cari açığı bunu kavrayamaz.
[COLOR=#353535] Milliyetçi, İslamcı partiler ve Diyanet şu gerçeği artık kavramalıdır; Alevilik kendine özgü bir inançtır. Bu inanç, İnsani Kâmil olmaya giden yolun adıdır. İbadeti Cem, ibadethanesi ise Cemevidir. Bu inancın ibadeti gökyüzüne değil, yeryüzünedir, insanadır ve doğayadır. İbadetini de, bir vahiy emri olduğundan, cehennem korkusu ya da cennet mükafatı vaat edildiğinden değil, aksine yeryüzündeki cehennemi cennete çevirmek için yaparlar.
[COLOR=#353535] O nedenle Aleviliği ’İslami ve şeriatçı tarikatlarla eş görmek’ gibi teolojik bir eksende tartışmaya, değerlendirmeye ve sorgulamaya kamu görevlisi olarak hiç kimsenin hakkı yoktur. Kamu görevlisi sıfatı taşıyan siyasiler ve kamu bütçesinden beslenen memur Ulema da buna karar veremez. O kararı Aleviler asırlardır vermiş olup, taleplerine çözüm bekliyorlar. Çözümlerini ise son 30 yıldır daha net şekilde dile getirmişlerdir.
[COLOR=#353535] O Çözümler Bellidir, Muhatap İse Yüzde 1’lik Zafer Partisi ve Özdağ Değil, Devlettir!
[COLOR=#353535] Bir; Belediye mülkiyetinden olan tüm cemevlerinin tapuları, hak sahiplerine devredilmelidir.
[COLOR=#353535] İki; sadece mülkiyeti değil, anahtarı ve kadroları dahi belediye ait olan Cemevleri, artık anahtarıyla birlikte Alevilere devredilmelidir. Devretmiyorlarsa, o binaların üstündeki ’Cemevi’ ibarelerini derhal kaldırmalı ve Alevi inancı yerel siyaset adına istismar etmemelidir. Çünkü Belediyeler ibadethane sahibi olamaz ve buraları memurları ile ’işletme’ mantığı içinde açamaz.
[COLOR=#353535] Üç; Yasalarda ve kanunlarda ibadethaneler ’Cami, mescid, kilise ve sinagog’ gibi isimlendirmeler üzerinden değil, sadece ’ibadethane’ olarak tanımlanmalıdır.
[COLOR=#353535] Dört; Aleviler öncelikle eşit yurttaşlık hakkı ve eşit haklar talep ediyor.
[COLOR=#353535] Beş; Aleviler her türden ayrımcılığa, tek tipleştirme, ötekileştirme ve dışlama politikalarına karşı, farklılıkların barış içinde, birlikte ve çoğulcu yaşamın garantisi olan laiklik ve demokrasi talep ediyor.
[COLOR=#353535] Altı; Aleviler, laiklik ilkesinin olmazsa olmaz kuralı olan, din ve devlet işlerinin ayrılmasını, inanma ve inanmama hakkını da içerecek şekilde, tüm farklı inançların ve kültürlerin özgürlük ve eşitlik haklarının sağlanmasını talep ediyor.
[COLOR=#353535] Yedi; Aleviler, devletin bir inancı beslemesini, kollamasını, kullanmasını, o inancın da devletin tüm imkanlarını, kamu kurumlarını, finansmanını ve hizmetlerini Sünnilik ekseninde kullanmasını, bu kamu gücüyle farklı inançlara yönelik ayrımcı ve asimile edici yaklaşımlarının ortadan kaldırılması için, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını talep ediyor. Tarikatların Diyanet, Kamu kurumları ve siyaset arasındaki şeffaf olmayan çıkar ve rant ilişkileri araştırılsın!
[COLOR=#353535] Sekiz; Aleviler çocuklarının zorunlu din dersleri ile Sünnileştirme ve asimile etmeye yönelik eğitimin, temel insan haklarına müdahale ve laiklik ilkesine aykırı olduğu için, eğitimin dinselleştirilmesine son verilmesini talep etmektedir.
[COLOR=#353535] Dokuz: Aleviler gerek merkezi gerekse yerel kamu yönetimlerinin, kamu hizmetlerindeki mezhepçi uygulamalara, finansmana ve kadrolaşmaya karşı, kamu hizmetlerine erişimde ayrımcılığa son verilmesini talep ediyor.
[COLOR=#353535] On: Aleviler, Diyanet TV/Diyanet Radyo gibi mezhepçi yapılanmasını, kamu yayıncılığı üzerinden farklı inançtan ya da inanmama hakkına sahip insanların dinselleştirilmesini, eşitlik ve laiklik ilkesine aykırı olduğu, tüm mezhepçi/dinci programlara son verilmesini talep ediyor.
[COLOR=#353535] Onbir: Aleviler cumhuriyet dönemindeki katliamlarla devletin yüzleşmesini ve Sivas Madımak Oteli’nin ’Utanç Müzesi’ne dönüştürülmesini talep ediyor.
[COLOR=#353535] Oniki: Aleviler sadece ’kendileri olma’ haklarına saygı duyulmasını ve bunun tanınmasını talep ediyorlar. Aleviler kendileri olarak yaşamak ve eşit yurttaşlık istiyor.
[COLOR=#353535] Son olarak, Alevilerin başkalarının ideolojik ve teolojik hikayesine ’kul’ olmak gibi bir niyetleri yoktur.
KAYNAK: https://www.birgun.net/haber/alevilik-ta...dir-395937
[COLOR=#353535] Dolaysıyla bu ekolden gelen Ümit Özdağ’ın; ’Cemevlerine ibadethane statüsü vermeyeceğiz, Tarikatlar da aynı şeyi ister’ diye ideolojik ahkam kesmesi de, Osmanlıdan beri süregelen hakikat ve tarih dışı hegemonik söylemin ve üstenci kibrin dışavurumudur. Çünkü faşizm buyurgan konuşur, ötekinin ise buna uymasını ister. Asırlardır daha fazla gürültü koparan şiddetli buyurgan sözlere uymayan Aleviler açısından Özdağ’ın fısıltısına da uyulmaz.
[COLOR=#353535] Bir parti genel başkanı ve akademisyen! Ama bir cümlede birçok yanlışı ve resmi tarihin ezberini hegemonik dile sığınarak mesaj verecek kadar da cahil ve mezhepçi! Çünkü Alevileri, İslamcı tarikatlarla bir görmek cahillikten değilse, Osmanlıdan beri süregelen Emevi zihniyetinin tarih ve ideolojik hamallığını yapmaktır.
[COLOR=#353535] Özdağ, İslamcılığın ve Diyanetin Aleviliği ’tarikat’ ve cemevlerini ’zikirevi’ gören tarihsel ezberine sığınıyor.
[COLOR=#353535] Oysa Alevilik ’tarikat’, cem ise ’zikir’ değildir. Türkiye’deki İslami tarikat ve cemaatlerle karıştırılamaz. Onlar Osmanlıdan günümüze kadar devlet ve siyaset eliyle beslenip, kollanıp, şeffaf olmayan karanlık ve kapalı ilişkileriyle denetlenmeyen, holdingleşen ve artık birbirlerini kasetlerle tehdit eden yapılardır! Cami-Namaz, Şeyhlik-Müritlik, din-siyaset ve din-ticaret gibi ilişkilerini kapalı ve şeffaf olmayan zeminlerde yaşarlar.
[COLOR=#353535] Bir yandan ’laik’ olduğunu söyleyen, diğer yandan Aleviliğin inançsal kimliğine dair ’tarikat’ tanımı yapan siyasi yetmezlik ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın resmi görüşüne hamallık yapıyor. Geçmişte Aleviliği ’katli vacip’, cemevlerini ’mum söndü yeri’ olarak tanımlayanlar ve sonra da ’cümbüş evi, kültür yeri’, bugünse ’tarikat türevi özel ibadethane’ denmeye başlandı.
[COLOR=#353535] Özdağ aslında Diyanet İşleri Başkanlığı gibi düşünüyor. Sünni Ulemanın ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın; ’Cemevi diye bir ibadet yeri yoktur’, Aleviliği ’folklorik unsur’, Cemevlerini de ’zikir evi’ olarak tanımlama çabasındaki hükmedici, hak gaspı içeren hukuk dışılığın, sözcülüğünü ve ideolojik hamallığını üstleniyor.
[COLOR=#353535] Özdağ şeriatın ve İslamın penceresinden bakarak Aleviliği İslami kavramlar ve kurumlarla tanımlamayı tercih ediyor, Oysa Aleviliğin İslâm’ın şeriatçı tanımları ve kalıpları içinde aramak, anlamak ve tanımlamak dipsiz kuyudan su çekmeye benzer.
[COLOR=#353535] Özdağ belli ki, İslamcı Ulemanın ve Diyanet’in ezberlerini aşamamış ve milyonlarca Alevinin yol kurumlarını ve inançlarının içini boşaltmak, asimile etmeye çalışmaktadır.
[COLOR=#353535] Aleviler bu türden tektipleştirici asimilasyon politikalara karşı, din, vicdan ve inanç özgürlüğünü için laikliği savunmakta, siyaseti ve devleti dinsizleştirmek istiyorlar.
[COLOR=#353535] Çünkü Aleviler biliyor ki; din ve inanç siyasetçinin, devletin, sermayenin ve tarikat şeyhlerinin eline düşünce, toplumsal barışı engelleyen, kutuplaştırma ve ayrımcılığı körükleyen ideolojiye dönüşüyor.
[COLOR=#353535] Alevilik kendine özgür bir inanç ve cemevleri ise Alevilerin ibadet yeridir. Gizli değil şeffaftır, denetlenebilir. Holdingleşmez ve din istismarı yapmaz. Şeyh ve mürit ilişkilerindeki biati reddeder. Zafer Partisi türevi sağcılığa, ırkçılığa, bölücülüğe ve mezhepçiliğe kapalıdırlar. Ne Ümit Özdağ’a ne onun proje partisine minnet eylemezler..
[COLOR=#353535] Özdağ, genetik kodlarındaki tekçi, ırkçı ve mezhepçi kimliği dışa vurmuştur.
[COLOR=#353535] Aleviler asırlardır bu topraklarda cem yaptılar. Cemevleri kadim tarihin gerçeğidir. Osmanlı zulmüne rağmen Alevilerin ibadethanesi cami değil cemevi, ibadeti ise cem olmuştur. Genetik kodlarında ırkçılık ve mezhepçilik olan bu türden siyasetçilerin ahkam kesme beyanları, farklılıkların birarada yaşamasının teminatı olan toplumsal barışa yönelik saldırıdır.
[COLOR=#353535] Alevilik bir yoldur, bu yol İnsani Kamil olma yoludur.
[COLOR=#353535] Yolunu şaşırmış, tarikatların ideolojik pusulalarını, Aleviliğin evrensel kimliği ile karıştırmış, cehalet örneği ile karşı karşıyayız. Bilmez mi, Aleviler, 130 bin memur imam yanına memur dede kontenjanı talep etmez. İmam hatip yanına dede hatip okulu da istemez.
[COLOR=#353535] Alevilerin devlet kurma ya da dine dayalı devlet talebi yoktur. İnancın devletleşmesini değil, insanileşmesini ve vicdanileşmesini savunur.
[COLOR=#353535] Cemevlerinden şiddet ya da cihad çıkmaz! ’Hadi insan yakmaya gidelim’ diye canlar tahrik edilmez ve galeyana getirecek laf edilmez. Çorum, Maraş, Sivas, Malatya, Dersim, Gazi gibi katliamları yaşatmaz!
[COLOR=#353535] Cemevlerinde mercedesli şeyhler ya da imamlar olmaz. Gönüllü hizmet eden kadın-erkek pirleri vardır! Cemevine küskün ya da dargın giren barışık çıkar. Cemevlerinde biat ve iktidar yoktur. Dedeler ve analar para toplamaz. Dedeleri ’Şeyh’ gibi uçurtan müritleri yoktur. Muhabbet eden, sorgulayan, eleştirel düşünceyle cemlerde muhabbet eden bir çağdaş nesil canları vardır. Hurafeler ve vahiylerin değil, aklın rehberliğinde cem olurlar.
[COLOR=#353535] Aleviler çağımızın ve tüm insanlığın ortak evrensel değerleri olan laiklik, demokrasi, hukuk, cumhuriyet, sosyal devlet, eşit yurttaşlık, eşit haklara dayalı ve insan hakları ve onuruna dayalı anayasadan yanadır.
[COLOR=#353535] Aleviler tekçi, ırkçı ve faşizan politikalara karşı, yetmiş iki milleti bir görür. Herkesin farklılıklarıyla, kendi kimlikleriyle eşit koşullarda, eşit haklarla bir arada ve barış içinde yaşamasını savunur. Özdağ’ın entelektüel cari açığı bunu kavrayamaz.
[COLOR=#353535] O nedenle Aleviliği ’İslami ve şeriatçı tarikatlarla eş görmek’ gibi teolojik bir eksende tartışmaya, değerlendirmeye ve sorgulamaya kamu görevlisi olarak hiç kimsenin hakkı yoktur. Kamu görevlisi sıfatı taşıyan siyasiler ve kamu bütçesinden beslenen memur Ulema da buna karar veremez. O kararı Aleviler asırlardır vermiş olup, taleplerine çözüm bekliyorlar. Çözümlerini ise son 30 yıldır daha net şekilde dile getirmişlerdir.
[COLOR=#353535] O Çözümler Bellidir, Muhatap İse Yüzde 1’lik Zafer Partisi ve Özdağ Değil, Devlettir!
[COLOR=#353535] Bir; Belediye mülkiyetinden olan tüm cemevlerinin tapuları, hak sahiplerine devredilmelidir.
[COLOR=#353535] İki; sadece mülkiyeti değil, anahtarı ve kadroları dahi belediye ait olan Cemevleri, artık anahtarıyla birlikte Alevilere devredilmelidir. Devretmiyorlarsa, o binaların üstündeki ’Cemevi’ ibarelerini derhal kaldırmalı ve Alevi inancı yerel siyaset adına istismar etmemelidir. Çünkü Belediyeler ibadethane sahibi olamaz ve buraları memurları ile ’işletme’ mantığı içinde açamaz.
[COLOR=#353535] Üç; Yasalarda ve kanunlarda ibadethaneler ’Cami, mescid, kilise ve sinagog’ gibi isimlendirmeler üzerinden değil, sadece ’ibadethane’ olarak tanımlanmalıdır.
[COLOR=#353535] Dört; Aleviler öncelikle eşit yurttaşlık hakkı ve eşit haklar talep ediyor.
[COLOR=#353535] Beş; Aleviler her türden ayrımcılığa, tek tipleştirme, ötekileştirme ve dışlama politikalarına karşı, farklılıkların barış içinde, birlikte ve çoğulcu yaşamın garantisi olan laiklik ve demokrasi talep ediyor.
[COLOR=#353535] Altı; Aleviler, laiklik ilkesinin olmazsa olmaz kuralı olan, din ve devlet işlerinin ayrılmasını, inanma ve inanmama hakkını da içerecek şekilde, tüm farklı inançların ve kültürlerin özgürlük ve eşitlik haklarının sağlanmasını talep ediyor.
[COLOR=#353535] Yedi; Aleviler, devletin bir inancı beslemesini, kollamasını, kullanmasını, o inancın da devletin tüm imkanlarını, kamu kurumlarını, finansmanını ve hizmetlerini Sünnilik ekseninde kullanmasını, bu kamu gücüyle farklı inançlara yönelik ayrımcı ve asimile edici yaklaşımlarının ortadan kaldırılması için, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kaldırılmasını talep ediyor. Tarikatların Diyanet, Kamu kurumları ve siyaset arasındaki şeffaf olmayan çıkar ve rant ilişkileri araştırılsın!
[COLOR=#353535] Sekiz; Aleviler çocuklarının zorunlu din dersleri ile Sünnileştirme ve asimile etmeye yönelik eğitimin, temel insan haklarına müdahale ve laiklik ilkesine aykırı olduğu için, eğitimin dinselleştirilmesine son verilmesini talep etmektedir.
[COLOR=#353535] Dokuz: Aleviler gerek merkezi gerekse yerel kamu yönetimlerinin, kamu hizmetlerindeki mezhepçi uygulamalara, finansmana ve kadrolaşmaya karşı, kamu hizmetlerine erişimde ayrımcılığa son verilmesini talep ediyor.
[COLOR=#353535] On: Aleviler, Diyanet TV/Diyanet Radyo gibi mezhepçi yapılanmasını, kamu yayıncılığı üzerinden farklı inançtan ya da inanmama hakkına sahip insanların dinselleştirilmesini, eşitlik ve laiklik ilkesine aykırı olduğu, tüm mezhepçi/dinci programlara son verilmesini talep ediyor.
[COLOR=#353535] Onbir: Aleviler cumhuriyet dönemindeki katliamlarla devletin yüzleşmesini ve Sivas Madımak Oteli’nin ’Utanç Müzesi’ne dönüştürülmesini talep ediyor.
[COLOR=#353535] Oniki: Aleviler sadece ’kendileri olma’ haklarına saygı duyulmasını ve bunun tanınmasını talep ediyorlar. Aleviler kendileri olarak yaşamak ve eşit yurttaşlık istiyor.
[COLOR=#353535] Son olarak, Alevilerin başkalarının ideolojik ve teolojik hikayesine ’kul’ olmak gibi bir niyetleri yoktur.
KAYNAK: https://www.birgun.net/haber/alevilik-ta...dir-395937
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Yazar:
donanma44
Türkiye’deki laiklik karşıtı siyasi hareketlerden dolayı en fazla ezilen ve hedef haline getirilen kesimlerden birisi Alevilerdir. Çünkü Alevilik, mezhebin doğası ve özü gereği laiklik ilkesiyle barışıktır. Alevi olup da laiklik karşıtı köktendinci hareketlerin içinde yer alan vatandaş bulmak neredeyse olanaksızdır.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma devrimlerine Alevilerin büyük çoğunluğu sahip çıkmıştır. Aynı şey ne yazık ki Sünni mezhebinden olanlar için söylenemez. Sünnilerin bir kısmı Atatürk’ün aydınlanma devrimlerine sahip çıkarken bir kısmı da köktendinci İslamcı siyasete yönelmiştir.
Türkiye’de Aleviler, devlet kurumlarında üst düzey makamlara atanmak konusunda ayrımcılığa uğramıştır. Camide değil, cemevinde ibadet eden Alevilerin köylerine cami inşa edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinden cemevlerinin yararlanması engellenmiştir. Ramazanda oruç tutmayan Aleviler hakarete ve saldırıya uğramıştır.
İmam hatip okulları, Kuran kursları, ilahiyat fakülteleri, İslami ilimler fakülteleri, zorunlu din dersi uygulaması, ’4+4+4’ eğitim modeli, cemaatler ve tarikatlar, laikliği savunan halk kesimleriyle birlikte, Alevileri ve Aleviliği asimilasyona uğratmak işlevini görmektedir.
Alevilik, İslam dininin içinde bir mezhep olduğu halde, köktendinci siyasetçiler, cemaatler ve tarikatlar, İslam dinini sünni mezhebine indirgemiştir, Aleviliği İslamdan sapmak olarak yorumlamıştır.
Çünkü Türkiye’deki laiklik karşıtı köktendinci odaklar, İslam dinini Arap din adamlarının yazdıkları hadisler üzerinden yorumlamışlardır, laiklik ilkesine karşı çıktıkları gibi, Kuran’ın özüyle ve Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal gibi Anadolu’da yaşamış olan düşünürlerle ilgilenmemişlerdir.
Alevilik, Anadolu kültürüyle bütünleşmiş bir mezheptir. Laiklik karşıtı hareketler ise köktendinci Arap din adamlarından beslenmiştir.
***
Laiklik, dinin, devlet, siyaset, ekonomi, hukuk ve eğitim işlerine karışmaması, bu alanları esir almaması, bu koşulla devletin de özgür iradesiyle dindar olmayı seçen vatandaşın dini inanç ve ibadet özgürlüğünü ve özgür iradesiyle dinsiz olmayı seçen vatandaşın dünya görüşünü ve yaşam biçimini güvence altına almasıdır.
Laiklik, belli bir dinin, mezhebin, dünya görüşünün topluma dayatılmasının önlenmesidir.
Laiklik yaşamın ilahiyata indirgenmemesidir, dünyevi yaşamın dışlanmamasıdır.
Laiklik, Müslümanların, Sünnilerin, Alevilerin, Şiilerin, Hıristiyanların, Katoliklerin, Protestanların, Ortodoksların, Musevilerin, Budistlerin, Hinduistlerin, Şintoistlerin, Konfüçyüsçülerin, Şamanistlerin, ateistlerin, agnostiklerin, deistlerin, panteistlerin bir arada barış içinde yaşamasının sağlanmasıdır.
Laikliğin olduğu bir devlette, kimse dininden, mezhebinden, dünya görüşünden dolayı ayrımcılığa uğramaz. Laikliğin geçerli olduğu bir ülkede, belli bir dinin ve mezhebin yaşam tarzı topluma dayatılmaz.
Laiklik, farklılıkları bir arada tutan, ulusal bütünlüğü ve üniter yapıyı koruyan temel ilkelerden birisidir. Laikliğin olmadığı bir yerde, din, mezhep ve dünya görüşü üzerinden bölünme, parçalanma ve kutuplaşma olur. Emperyalizm bu nedenle laiklik karşıtı hareketleri her zaman destekler.
***
Türkiye’de 20 yıldır iktidarda olan AKP hükümeti, laiklik karşıtı hareketlerin odağında yer almaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin son yıllarda laiklik ilkesinin ihlal edilmesiyle ilgili sorunları neredeyse yok sayması, laiklik kavramını ve terimini literatüründen çıkarması, böylece hem anayasa hem de kendi parti programı ve tüzüğü ile çelişkiye düşmesi, Alevilere yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisidir.
Laiklik ilkesine sahip çıkmadan, Alevilere ve Aleviliğe sahip çıkmak olanaklı değildir.
’Türkiye’de halk Alevi cumhurbaşkanı seçer mi seçmez mi?’ tartışmasından siyasi rant elde etmeye çalışan CHP yöneticileri bununla zaman kaybedeceklerine, laiklik ilkesine sahip çıksalar, Alevilere ve Aleviliğe çok daha büyük bir iyilik yapmış ve samimiyetlerini kanıtlamış olurlar.
Laikliğin özümsendiği bir toplumda, vatandaş bir adaya, onun dinine, mezhebine, dünya görüşüne göre oy vermez. Laiklik, bir Alevinin de cumhurbaşkanı seçilebilmesini olanaklı kılar.
KAYNAK: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/o...ik-1946504
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma devrimlerine Alevilerin büyük çoğunluğu sahip çıkmıştır. Aynı şey ne yazık ki Sünni mezhebinden olanlar için söylenemez. Sünnilerin bir kısmı Atatürk’ün aydınlanma devrimlerine sahip çıkarken bir kısmı da köktendinci İslamcı siyasete yönelmiştir.
Türkiye’de Aleviler, devlet kurumlarında üst düzey makamlara atanmak konusunda ayrımcılığa uğramıştır. Camide değil, cemevinde ibadet eden Alevilerin köylerine cami inşa edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesinden cemevlerinin yararlanması engellenmiştir. Ramazanda oruç tutmayan Aleviler hakarete ve saldırıya uğramıştır.
İmam hatip okulları, Kuran kursları, ilahiyat fakülteleri, İslami ilimler fakülteleri, zorunlu din dersi uygulaması, ’4+4+4’ eğitim modeli, cemaatler ve tarikatlar, laikliği savunan halk kesimleriyle birlikte, Alevileri ve Aleviliği asimilasyona uğratmak işlevini görmektedir.
Alevilik, İslam dininin içinde bir mezhep olduğu halde, köktendinci siyasetçiler, cemaatler ve tarikatlar, İslam dinini sünni mezhebine indirgemiştir, Aleviliği İslamdan sapmak olarak yorumlamıştır.
Çünkü Türkiye’deki laiklik karşıtı köktendinci odaklar, İslam dinini Arap din adamlarının yazdıkları hadisler üzerinden yorumlamışlardır, laiklik ilkesine karşı çıktıkları gibi, Kuran’ın özüyle ve Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli, Şeyh Bedrettin, Pir Sultan Abdal gibi Anadolu’da yaşamış olan düşünürlerle ilgilenmemişlerdir.
Alevilik, Anadolu kültürüyle bütünleşmiş bir mezheptir. Laiklik karşıtı hareketler ise köktendinci Arap din adamlarından beslenmiştir.
***
Laiklik, dinin, devlet, siyaset, ekonomi, hukuk ve eğitim işlerine karışmaması, bu alanları esir almaması, bu koşulla devletin de özgür iradesiyle dindar olmayı seçen vatandaşın dini inanç ve ibadet özgürlüğünü ve özgür iradesiyle dinsiz olmayı seçen vatandaşın dünya görüşünü ve yaşam biçimini güvence altına almasıdır.
Laiklik, belli bir dinin, mezhebin, dünya görüşünün topluma dayatılmasının önlenmesidir.
Laiklik yaşamın ilahiyata indirgenmemesidir, dünyevi yaşamın dışlanmamasıdır.
Laiklik, Müslümanların, Sünnilerin, Alevilerin, Şiilerin, Hıristiyanların, Katoliklerin, Protestanların, Ortodoksların, Musevilerin, Budistlerin, Hinduistlerin, Şintoistlerin, Konfüçyüsçülerin, Şamanistlerin, ateistlerin, agnostiklerin, deistlerin, panteistlerin bir arada barış içinde yaşamasının sağlanmasıdır.
Laikliğin olduğu bir devlette, kimse dininden, mezhebinden, dünya görüşünden dolayı ayrımcılığa uğramaz. Laikliğin geçerli olduğu bir ülkede, belli bir dinin ve mezhebin yaşam tarzı topluma dayatılmaz.
Laiklik, farklılıkları bir arada tutan, ulusal bütünlüğü ve üniter yapıyı koruyan temel ilkelerden birisidir. Laikliğin olmadığı bir yerde, din, mezhep ve dünya görüşü üzerinden bölünme, parçalanma ve kutuplaşma olur. Emperyalizm bu nedenle laiklik karşıtı hareketleri her zaman destekler.
***
Türkiye’de 20 yıldır iktidarda olan AKP hükümeti, laiklik karşıtı hareketlerin odağında yer almaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin son yıllarda laiklik ilkesinin ihlal edilmesiyle ilgili sorunları neredeyse yok sayması, laiklik kavramını ve terimini literatüründen çıkarması, böylece hem anayasa hem de kendi parti programı ve tüzüğü ile çelişkiye düşmesi, Alevilere yapılabilecek en büyük kötülüklerden birisidir.
Laiklik ilkesine sahip çıkmadan, Alevilere ve Aleviliğe sahip çıkmak olanaklı değildir.
’Türkiye’de halk Alevi cumhurbaşkanı seçer mi seçmez mi?’ tartışmasından siyasi rant elde etmeye çalışan CHP yöneticileri bununla zaman kaybedeceklerine, laiklik ilkesine sahip çıksalar, Alevilere ve Aleviliğe çok daha büyük bir iyilik yapmış ve samimiyetlerini kanıtlamış olurlar.
Laikliğin özümsendiği bir toplumda, vatandaş bir adaya, onun dinine, mezhebine, dünya görüşüne göre oy vermez. Laiklik, bir Alevinin de cumhurbaşkanı seçilebilmesini olanaklı kılar.
KAYNAK: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/o...ik-1946504
Forum:
Alevi Haber
Yorum
Yorum Yok
Hoşgeldin, Ziyaretçi
Forumda Ara
Forum İstatistikleri
Kimler Çevrimiçi
Şu anda 338 aktif kullanıcı var.
Applebot, Bing, Facebook, Google, Twitter, Yandex
(0 Üye - 332 Ziyaretçi)
Son Yazılanlar
Ankara Bahçelievler çilin...
Son Yorum:
emekcilingir
•
Dün, 14:00
Seni hiç unutmadık, Unutm...
Son Yorum:
donanma44
•
05/08/2026, 15:07
Müzik Yayın İzin Belgesi ...
Son Yorum:
donanma44
•
22/07/2026, 01:53
Alevi oldukları için öldü...
Son Yorum:
donanma44
•
19/07/2026, 19:19
3. Alevilik ve Bektaşilik...
Son Yorum:
donanma44
•
19/07/2026, 19:15
Van MYK Belgesi Nereden v...
Son Yorum:
donanma44
•
19/07/2026, 19:09
Ağrı MYK Belgesi: Artun B...
Son Yorum:
donanma44
•
25/06/2026, 23:35
Kübra Par, Alevilerle ilg...
Son Yorum:
donanma44
•
03/06/2026, 00:52
Alevi ve Bektaşi Öğrencil...
Son Yorum:
donanma44
•
03/06/2026, 00:48
Alevi örgütlerinden Kılıç...
Son Yorum:
donanma44
•
27/05/2026, 23:00