You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Erdal SAĞLAM

Başbakan, ekonomideki ’ötekileri’ de belirledi


BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, siyasetten sonra ekonomide de ’ötekiler’i net olarak belirledi ve giderek daha sert bir biçimde üstlerine gidiyor.

Başbakanın ekonomideki ötekilerini sayacak olursak; başta bankalar, TÜSİAD’da temsil edilen büyük işadamları ve bürokrasi.

Bunlar evvelden beri biliniyordu ama kriz ortamı derinleştikçe, Başbakan’ın bu kesimlere karşı tavrı da sertleşmeye başladı. Gün geçmiyor ki; bankalara yüklenmesin ve bankaları reel kesimin adeta düşmanıymış gibi ilan etmesin. Bunu da daha çok orta ve küçük boy işletme sahiplerine yapıp, işi adeta bir sınıf mücadelesi gibi gösterip, bu kesimlerden destek istiyor.

Son olarak Hindistan’da kendisiyle birlikte geziye katılan işadamlarıyla yaptığı toplantıda da bunu açıkca göstermiş. Toplantıya katılan bir işadamı ile görüştüğümde "Başbakan finansal oligarşi ve bürokratik oligarşiye savaş açmış gibiydi" dedi. İşadamlarının yakınması üzerine bürokratik oligarşiye karşı birlikte mücadele etme çağrısı yaptığını, "Siz Başbakana söyleyince oldu diyorsunuz ama bürokrasiye iş yaptıramıyoruz" diye anlatan Başbakan, mücadeleye devam edeceklerini işadamlarının da yanında olması gerektiğini söylemiş.

Bankalara karşı tavrını bu toplantıda iyice sertleştiren Başbakan, işadamlarına bankaların bu krizi fırsata çevirme niyetinde olduklarını, buna izin vermeyeceğini belirtip, gerektiği takdirde kamu bankalarını devreye sokacağını söylemiş. Başta Ziraat Bankası olmak üzere kamu bankalarının ’piyasaları düzeltmek için pozisyon alacağını’ söylemiş...

Ankara’ya dönüşünde toplantılar yapacağını TOBB, TÜSİAD gibi kuruluşları da çağıracağını hatırlatan Erdoğan, bu arada TÜSİAD’a da yine taş atmadan geçemeyip, "Onlarla da görüşeceğim ama onlar bazen değişik davranıyor. Onların içinde banka sahipleri de olduğu için bankalara karşı pek bize destek olmazlar. Ama yine de konuşacağım" demiş.

Toplantıya katılan işadamlarına krize karşı Eximbank kaynaklarının güçlendirileceğini, Ziraat Bankası’nın daha fazla devreye sokulacağını söylemiş, bu arada mevduata tam güvence verilmeyeceğini de tekrarlamış. Toplantıda sık sık, bürokrasiye ve bankalara karşı mücadelesinde, reel kesimin yanında durmasını istemiş.

Bu anlayışla sağlıklı tedbir alınamaz

ÖZETLE; Başbakan bankaları ve bürokrasiyi reel kesimin düşmanı gibi göstermiş. Bu arada büyük sermayeye olan kızgınlığını da, yine açığa vurmuş.

Şimdi soruyorum; bu psikoloji ve anlayış içinde krize karşı sağlıklı tedbirler alınabilir mi?

Toplantıya katılan bir işadamı, bankaların da fırsat bilip kredi faizlerini artırdığını yani Başbakan’a hak verdiğini söyleyince, kendisine "Sen tüccarsın, bırak her şeyi, malına olan talep çok artarsa, ya da malı sattığın adamın durumunun iyi olmadığını görüyorsan, malının fiyatını yükseltmez misin?" diye sordum. Aldığım yanıt "Tabi ki artırırım" oldu. Bankaların da ticaret yaptığını, satacak malı azaldığı için daha sıkı davranmasının doğal olup olmadığını sorduğumda da "Evet" yanıtı aldım. Ama tabii ki, kendine özgü koşulları olduğunu da söyledi.

Başbakan reel kesime ’duymak istediklerini’ söylüyor, başkasının durumunu anlatmadan onların zorluklarını, bence istismar ediyor. Bir politikacı, elbette hata yaptığını söylemez. Örneğin tedbirler konusunda ne kadar geç kaldığını, zamanında tedbir alsaydı reel kesimi bu kadar zor duruma düşüren şartları engellemiş olacağını itiraf etmez ama oturup da suçu tümüyle bankalara atması da, kendi deyimiyle ’insafsız’lıktan başka bir şey değil.

Üstüne üstlük çok tehlikeli, kesimleri birbirine düşüren, ötekileştiren bir tavır...

Başbakan kamu bankalarını siyasetin doğrultusunda kullanma niyetini de açık etmiş. Kamu ya da özel bankaların uyacağı kurallar belli, BDDK’nın denetimi aynı, para maliyetleri aynı, o zaman ne yapacak da kamu bankalarını kullanacak? Bu da çok tehlikeli bir anlayış.

Bu anlayışla bence sağlıklı tedbir alınması mümkün değil. Zaten çok geç kalındı. Örneğin mevduata tam güvence 2-3 ay önce alınsaydı kamunun maliyeti, reel kesimin maliyeti bu kadar artmayacaktı. Gecikmenin reel kesime maliyetini, yani kendi suçunu bankalara yüklüyor. Reel kesim de bu oyunu göremiyorsa, ne diyelim bilmiyorum ki...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Erkan ÇELEBİ

Havada ’ucuz bilet’ zorluyor, ek bagaj kapsamı genişliyor


YOĞUN rekabetin bilet fiyatlarını 58 YTL’ye kadar düşürmesi, özel havayolu şirketlerini ek gelir arayışına itti.

Kano, sörf tahtası, rafting gibi büyük hacimli ve ağır bagajlara yansıtılan ekstra ücretler, şimdi ağırlığı 10 kilogramı, uzunluğu 1.5 metreyi geçmeyen sporcu çantalarına da uygulanıyor.

HAVAYOLU şirketleri arasında yaşanan rekabet yüzünden bilet fiyatlarını 58 YTL’ye kadar çeken kuruluşlar, şimdi açıklarını kapatmanın çaresini yolcu beraberindeki bagajlarda buldu. Bazı havayolu şirketleri, kano, paraşüt, sörf tahtası, planör, şişme bot, rafting, dalış ve golf takımı, sırıkla atlama gibi ağır ve hacimli malzemelere uyguladıkları ekstra bagaj ücretini, ağırlığı 10 kilogramı, uzunluğu da 1.5 metreyi geçmeyen sporcu çantalarına kadar kaydırdı.

Özel ve serbest

Türk Hava Yolları’nın 20 kilogram olarak belirlediği ücretsiz bagaj uygulamasını, özel havayolu şirketleri, özel ve serbest olmak üzere ikiye ayırıyor. Kano, paraşüt, sörf tahtası, planör, şişme bot, rafting, dalış ve golf takımı, sırıkla atlama gibi ağır ve hacimli malzemeleri özel bagaj olarak değerlendiren bu şirketler, ekstra ücret talebinde bulunuyor. 15 ile 20 kilogram arasında değişen diğer kargolar ise serbest bagaj kategorisine tutuluyor ve herhangi bir ücret talep edilmiyor.

Kanoyla bir tutuluyor

Ancak, özel havayolu şirketlerinin özel bagaj sıralanan bu malzemelere ek olarak, "gibi" ya da "benzer malzeme" ibarelerini kullanmaları, ağırlığı 10 kilogramı aşmayan, uzunluğu 1.5 metreyi geçmeyen sporcu çantalarının da ağırlığı 25 kilogramı bulan uzunluğu 5 metreye ulaşan kanolarla, 2 metre 75 santimetre uzunluğundaki sörf tahtalarıyla, 5 metrelik sırıkların yer aldığı atlama malzemeleriyle aynı tutulmasına yol açıyor. Bu da yolcular ile personel arasında ister istemez tatsız tartışmaları beraberinde getiriyor. Ayrıca, bu uygulamada bulunan havayolu şirketlerinin gerek biletlerinde gerekse internet sitelerinde hangi bir açıklamaya yer verilmemesi, tartışmanın daha da büyümesine yol açıyor.

Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü’nün verilerene göre, Türkiye’de 2008 yılı Eylül ayına kadar gerçekleşen geliş ve gidiş yolcu trafiği iç ve dış hatlarda toplam 58 milyon 756 bin 133’e ulaşırken, taşınan yük ise 1 milyon 202 bin 397 tonu buluyor. Havayolu firmaları arasında artan rekabet bilet fiyatlarında indirime yol açması, havayolu ulaşımını tercih etmeyi cazip hale getiriyor. Ancak, bu da bazı hava yolu şirketlerinin açıklarını, son anda ekstra bagaj ücreti talep etmek gibi uygulamalarla kapatmak istemesine yol açıyor. Bunun son örneği de Atlas Jet’te yaşandı. Geçtiğimiz hafta sonu Bodrum’da düzenlenen Uluslararası Atatürk Kupası’na İstanbul’dan katılacak olan 4 sporcudan oluşan eskrim kafilesinin 10 kiloyu geçmeyen, 1.5 metreyi aşmayan çantaları için ekstra bagaj ücreti talep eden Atlas Jet personeli, bu bedeli ödemeyen sporcuları uçağa almak istememesi, yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Kafiledeki sporcular, ilk kez böyle bir uygulamayla karşılaştıklarını söyleyerek, tepkilerini gösterirken, arkadaşımız Mehtap Özcan da, hava yolu şirketlerinin ağırlığı 10 kilogramı, uzunluğu da 1.5 metreyi geçmeyen sporcu bagajlarıyla ilgili uygulamalarını araştırdı.

Hangi havayolu şirketi ekstra bagajı nasıl görüyor

THY: İç hat uçuşlarında serbest bagaj hakkı 20 kilogram. Bu aşıldığında kilo başına 1.93-2.5 YTL arasında değişen ek ücret alınıyor. Yurtdışı uçuşlarda bu 2-20 Euro arasında değişiyor.

PEGASUS: Serbest bagaj hakkı yurtiçinde 15 kilogram, yurtdışında 30 kilogram. Bu aşıldığında iç hatlarda kilo başına 4 YTL, dış hatlarda da ortalama 8 Euro talep ediliyor. Sadece, bisiklet, kayak, golf takımı, sörf, dalış malzemeleri, kano, yamaç paraşütü, delta kanat gibi malzemeler için iç hatlarda 30 YTL, dış hatlarda ise 40 Euro isteniyor.

ONUR AİR: Yurtiçi uçuşlarda 15 kilograma kadar olan bagajlardan ücret alınmıyor. Fazla bagaj için kilo başına 3 YTL alıyor. Sörf tahtası, kayak takımı, okçuluk, golf ve dalış takımı gibi ağır ve hacimli malzemeler için takım başına 20 YTL talep ediyor.

SUNEXPRESS: İç hatlarda 15 kilograma kadar bir bagaj ücretsiz. Bu aşıldığında kilo başına 4-6 YTL isteniyor. Dış hatlarda sınır 20 kilogram. Aşıldığında 8 Euro isteniyor. Bisiklet, sörf tahtası, kano ve golf malzemeleri için ekipman başına 25 Euro ödeniyor. Tenis, squash, olta takımı, su kayağı, paten, okçuluk, binicilik gibi malzemeler ise serbest bagaj hakkı olarak değerlendiriyor.

ATLAS JET: Serbest bagaj hakkı 20 kilogram. Özel bagajlar kapsamına bisiklet, kayak takımı, golf takımı, kano, sörf, paraşüt, dalış takımı, rüzgar sörfü, su kayağı, sırıkla atlama, bowling malzemelerinin yanı sıra ağırlığı 10 kiloyu, boyutu da 1.5 metreyi geçmeyen eskrim gibi sporcu çantalarına da aynı uygulamada bulunuyor. Çanta başına 20 YTL ek ücret talep ediliyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Nurten ERK TOSUNER


Şarap sektörü sırtında vergi yüküyle koşuyor, yasaklarla nefesimizi kesmeyin


TÜRKİYE’nin önemli şarap markaları arasında yer alan Doluca’nın ikinci kuşağını temsil eden Ahmet Kutman, Türk şarapçılığının ağır vergiler olmasa rekabet yarışında bugün daha iyi bir noktada olacağını söyledi.

Kutman, "Alkollü içecekler sektörüne getirilmesi planlanan tanıtım ve reklama dönük kısıtlamalar da sektörün elini kolunu bağlayacak" dedi.

ÜÇ kuşaktır şarap üreticiliği yapan bir ailenin ikinci kuşağı olarak Doluca’da görevi devralan Ahmet Kutman, Türkiye’de şarabın geliştiği bir döneme imza attı. 1985’den itibaren başlatılan projelerle, Doluca gerek kapasite ve teknoloji, gerekse kalite açısından, dünyadaki en gelişmiş şarap üreticileri arasında yerini aldı. Doluca Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kutman’ın, 1989’da Güven Nil ile başlattığı Sarafin projesi de Türkiye’de kaliteli şarapçılığın gelişimi açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Ailenin üçüncü kuşak temsilcileri de zaman içinde Doluca’nın yönetiminde görev almaya başladı. Ahmet Kutman’ın kızı Sibel Kutman, pazarlama ve satış departmanının sorumluluğunu üstlendi. Oğul Ali Kutman ise, üretimden sorumlu olarak 2002 yılında Doluca yönetimine katıldı.

Ahmet Kutman’a göre, Türk şarapçılığı, dünyada rakipleriyle girdiği yarışta sırtında büyük bir vergi yüküyle koşmasa bugün çok daha iyi noktalarda yer alabilirdi. Kutman, alkollü içecekler sektörüne getirilmesi planlanan tanıtım ve reklama dönük kısıtlamaların da sektörün elini kolunu bağlayacağına dikkat çekiyor. İşleri büyük ölçüde çocuklarına devrettiğini belirten Kutman ile sektörün içinde bulunduğu durumu ve sorunlarının yanı sıra, Doluca’nın planlarını ve yeni ürünlerini konuştuk.

Sektördeki rekabeti nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Sektörümüzü oldukça zorlayan birtakım gelişmelerle karşı karşıya kaldık. 2005’de vergiler birden bire büyük oranda artırıldı. Aynı yıl ithal şarapların Türkiye’ye gelişi serbest bırakıldı. Böylece çok daha yoğun bir rekabet ortamına girdik. Bu zorluklar bizi kaliteyi artırmaya, miktarı azaltmaya yöneltti. Son bir iki yıldır 6-7 milyon litre arasında üretimimiz var. Ayrıca ’herşey dahil’ uygulaması bizim için öncelik olmaktan çıktı. Çalıştığımız kurumlar hálá var ama odak noktamız büyükşehirlerdeki restoranlar ve zincir mağazalar. Politikamız değişti ve biraz daha markalaşmaya yöneldik.

Şaraptaki vergi yükü ne durumda?

- Dünyada şarap üreten ve ihraç eden ülkelerin hiçbirinde ÖTV (Özel Tüketim Vergisi) gibi bir vergi yok. Sektörümüz mantar kapüşon dışında tamamen yerli girdileri kullanarak katmadeğer yaratıyor. Şarap sektörünün cirosunu 400-500 milyon dolar gibi düşünebiliriz. Çoğunluğu restoranlarda, otellerde tüketildiği için aslında 1-2 milyar YTL arasında ciro sağlıyor. Ciromuzun yüzde 25-30’unu vergi olarak ödüyoruz. 1 litre şarapta ÖTV asgari 1.75 YTL dir. Bu tutar ürünün fiyatı ne olursa olsun ödenmesi gereken tutardır. Ürün fiyatındaki artışa bağlı olarak da ödenen vergi nisbi oran ürün maliyetinin yüzde 63.3’üdür.

Yapılan vergi indiriminin sektör üzerinde etkileri neler oldu?

- Bu indirim ucuz şarap üretenlere imkan sağladı. Ama biz, kalitenin getirdiği maliyet yüzünden zaten vergimizi maktu verginin üzerinde ödüyorduk. Yüzde 63.3 ödemeye devam ediyoruz. Bu vergi indirimi ürünlerimizin çok büyük bir kısmında bize bir şey getirmedi. Bu kadar yüksek vergi, kaçak üretimi özendiriyor. Bandrol bir miktar etkili oldu. Ancak, Türkiye’de 80-90 milyon litre üretim var, bunun 20-25 milyon litresi beyan ediliyor deniliyor. Son vergi düzenlemesinden sonra 40 milyon litrelere çıkmış durumda.

Yeni yönetmelik tanıtımımıza darbe vuruyor

Vergi yükünün azaltılması, sizce rekabet şansınızı artırır mı?

- ÖTV olmasa Türk şarapçılığı hem daha fazla gelişebilecek, hem daha fazla rekabet gücüne sahip olarak dünyaya açılabilecek. Şarap üreten ülkelerde öncelikle böyle bir ÖTV yok. Biz de bu yolu seçebiliriz. Nisbi verginin tamamen kalkması ve maktuya dönmesi sektöre çok faydalı olacaktır. Bağcılık gibi uzun vadeli yatırımlarımızı sürdürebiliriz. Bugün pazarlamaya ciromuzun sadece yüzde 3-5’ini ayırabiliyoruz. Vergimizin azaltılması durumunda dünyada daha çok tanıtım ve rekabet şansı bulabiliriz.

Alkol yönetmeliği taslağını nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Yönetmelik hakkında, görüşlerimizi ve itirazlarımızı firma ve dernek olarak ilettik. Finansal zorluklar şimdi de birtakım idari kısıtlamalar geliyor. Tanıtım ve iletişim faaliyetlerimize büyük darbe vuruyor. Genç tanımı o kadar ucu açık bir şekilde kullanılıyor ki, bizim elimizi kolumuzu bağlıyor. Kültürel ve sosyal sponsorluklara ciddi boyutta yansıyacak. Belirli bir kitleyi hedeflediğimiz için o kitleye dönük yaptığımız tadımlar bile izne bağlanıyor. İzinlerde kıstas ne olacak bunlar belirsiz.

Bağcılığa 12 milyon dolar yatırdık

Bağ yatırımları ne zaman başladı?

-Eskiden yatırımları şarap teknolojisine yapıyorduk. Gerçekten kaliteli üretim için kaliteli üzüm lazım. Güven Nil ile birlikte Sarafin projesini geliştirdik. Saros’ta Sarafin bağları tesis edildi. Bugün 3 bin 500 dönümde bağımız var. Bağlara her yıl 2-3 milyon dolar harcıyoruz. Son 6-7 yılda bağlarımıza 12 milyon dolarlık yatırım yaptık. 2010 yılına kadar ürettiğimiz şarapların en azından yüzde 50’sini kendi üzümlerimizden karşılayacağız.

Üç kuşaktır ’eğitimli’ şarapçılık yapıyoruz

Doluca’nın kuruluşunu anlatır mısınız?

- Babamın ailesi Tekirdağ Mürefte’den. Burası şarap üretimine çok uygun bir bölge. Osmanlı İmparatorluğu’nda Müslümanlar şarap üretmiyor, ama 4. Murat devri dahil her dönemde bölgede Ermeniler ve Rumlar şarap üretiyor. Babamın ailesi de oranın birkaç Türk ailesinden biriymiş. Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı’ndan sonra Rumlar bölgeden ayrılmış, yerlerine Türk göçmenler gelmiş. Babam o tarihlerde Almanya’da üniversitede okuyormuş. Ren Bölgesi’ndeki bağları ve şaraphaneleri görmüş. Almanya’da 3 yıl şarap teknolojisi okumuş. 1926’da Türkiye’ye gelip fabrikasını açmış. Üç kuşaktır hepimiz bu alanda eğitim alarak üretim yapıyoruz.

Signium’u üç kişi yarattık

Şiraz ve Merlot üzümünden yapılan Signium projesi nasıl doğdu?

-Kendi bağlarımızdan, bir şarapsevere en çok mutluluk verecek yepyeni bir ürün istiyorduk. Aramızda bu ürüne verdiğimiz kod adı 3A idi. Proje, Doluca’nın, üç şarap yapımcısı, Ali Kutman, Aysun Pirdel ve Ahmet Kutman tarafından yürütüldü. 2006 yılı için, ’Signium’ konseptine en uygun stili belirlememiz gerekiyordu. Üçümüz de kişisel çalışmalar yaptık. Bölgesel sınırlamaya girmemeye karar verdik. Müşterek tadımlarda, hazırlanan örnekleri, defalarca yorumladık, fakat birbirimizin stillerine müdahale etmedik. 2007 yılının mayıs ayında en beğendiğimiz örneği seçtik. Ortaya büyük ölçüde, Şarköy ve Saroz bölgelerinde, kendi bağlarımızda yetişen, Şiraz ve Merlot üzümlerden oluşan, bir kupaj çıktı.

AHMET KUTMAN

DOLUCA Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Kutman, 1944 yılında İstanbul’da doğdu. 1963 yılında İstanbul Robert College’den mezun olduktan sonra Enoloji ve Vitikültür eğitimi almak üzere ABD’ye gitti. University of California-Berkeley ve University of California Davis’den mezun oldu. 1967’de Türkiye’ye döndü ve iki yıl askerlik hizmeti yaptıktan sonra, ikinci kuşak olarak Doluca yönetimine katıldı.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Hurşit Güneş

Merkez Bankası yine mi kabahat işledi?


Açıkçası, Durmuş Yılmaz’ın Merkez Bankası Başkanı olması piyasaları haklı olarak çok memnun ediyor. Bizim gibi uzmanları da. Ancak bu, Merkez Bankası’nın her seferinde en doğru hareketi yaptığını göstermiyor. Geçen hafta indirilen faizler bir hayli gürültü kopardı. Finans kesiminden birçok kişi buna tepki gösterdi. Kimi uzmanlar da bu koroya katılarak faizlerin yanlış bir zamanda, yanlış biçimde düşürüldüğünü savunuyor.
Oysa Merkez Bankası doğru bir hareket yaptı. Hatta eksik bile bıraktı. Merkez Bankası mayıs ayında dek piyasadan likidite alıyordu. Yani bankalar Merkez Bankası’na para satıyordu. Bu borçlanmanın faizi de 16.75’ten 15.25’e kadar gevşemişti. Küresel kuraklığa ve artan emtia fiyatlarına rağmen.

De facto gösterge faizi...
2008 yılının ilkbaharında küresel enflasyon baskısı daha sert biçimde hissedilirken, durgunluk da kendini göstermeye başladı. Piyasalarda nakit sıkıntısı da baş gösterdi. Ve bankalar Merkez Bankası’nın likidite olanaklarından yararlanmaya başladılar. Hatta bu gereksinim giderek arttı. Merkez Bankası’nın borç verme faizi ise çok yüksekti. Yani aradaki marjın bu denli açık olması anlamlı değildi.
Bu koşullar altında de facto olarak (geçerli) gösterge faizi değişmiş oluyor ve daha yükseklere tırmanmış oluyordu. Ama ne yazık ki, gösterge faizi olarak eski borçlanma faizine bakılmaya devam edildi. Bu yanlıştı. Merkez Bankası’nın bu aşamada piyasaları hemen uyarması ve dikkatleri bu faize çekmesi gerekiyordu. Yapılmadı ve gecikildi. Üstelik böylece çok yüksek bir faizle piyasalara para verilmiş oluyordu. Nitekim bono faizleri buna uyarak yukarı doğru gitmeye başladı.

Dara düşen sopa yiyor
Diğer yandan, durgunluk alametlerinin görülmeye başladığı bu süreçte Merkez Bankası’nın aşırı enflasyon kaygısıyla hareket etmesi yanlıştı.
Çünkü aslında faizleri yukarı tırmandırmış oluyordu. Bunu küresel emtia fiyatlarının yükselmesine bağladılar. Kimse de çıkıp bu yeni faiz düzeyi çok fazla demedi!
Şimdi geçen hafta faizlerin indirilmesine olan tepkinin kaynağı da bir o kadar hatalı. Sıcak para çıkarken ve kur yüksekken faizlerin indirilmesini hatalı bulanlar aslında sıcak paranın çıkışını güçlendireceğinden kaygılılar. Sanki faiz aynı düzeyde kalsa çıkmayacaklar.
Piyasadan oldukça ucuza nakit toplayan Merkez Bankası iş piyasanın likidite darlığında düşme anına gelince bir hayli ceza uygulayarak çok daha pahalı para kullandırıldığını gösteriyor. Dara düşmüşler bayağı bir sopa yiyor. İndirime rağmen de bu sopa yeterince azalmış değil.

Borç verme faizi düşürülmeli
Bize kalırsa, Merkez Bankası borç alma faizinin daha fazla indirilmesine şimdilik gerek olmasa da borç verme faizinin daha düşürülmesi yerinde olur. Kaldı ki, küresel likidite bolluğunun “şimdilik” ortadan kalkıp bir küresel durgunluk konjonktürüne girildiği, yani petrol ve diğer emtia fiyatlarının çöktüğü ortamda faizler rahatlıkla daha da düşürülebilir.
Mali piyasalardan gelen seslere ise çok fazla kulak asılmamalı. Onlar bu işten anlamazlar. Günlük düşünürler.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Taha Akyol

Kriz ve kapitalizm


EKONOMİST değilim, hükümetin ekonomi politikasını uzman gözüyle değerlendiremem. Fakat uzmanlığına ve iş tecrübesine güvendiğim insanları okuyorum, dinliyorum, açıkça da belli: Hükümet krizin boyutlarını zamanında öngörememiş, aldığı önlemlerde gecikmiştir, alacağı önlemler de gecikmektedir.
Bir IMF konusu altı aydır sürüncemede!
İş dünyası, sorunu baştan beri gören ilgili bakanları Başbakan’ın dinlemediğini düşünüyor. Başbakan’ın dinlediği uzmanların görüşünü ise Başbakan’ın kendisi “Uzmanlar krizin hafiflemeye başladığını söylüyor” diye açıklamıştı.
Ama kriz hafiflemiyor, derinleşiyor!
O uzmanlar kimdi, bilmiyorum. Ama durum gittikçe kötüleşiyor, bütün uluslararası ekonomi yetkilileri 2009’un çok zorlu geçeceğini söylüyor.

Muhalefet ne diyor?
AKP’nin “kriz yönetimi”ne güvenin bu şekilde sarsılması, “güven” faktörünün çok önemli olduğu kriz sürecinde piyasaları daha bir olumsuz etkiliyor.
Böyle zamanlarda muhalefet de çok önemlidir. Sadece eleştiren değil, hataları gösterip çözüm öneren bir muhalefet... Böyle bir muhalefet hem yol göstererek, hem iktidar alternatifi haline gelip “güven” yaratarak yararlı olabilir.
Bakın Obama’nın ta ocak ayından sonra Hazine Bakanlığı’na Timothy Geithner’i getireceğinin açıklanması piyasalara nasıl “güven” aşıladı. Geithner, FED’in New York başkanı ve doğru işler yapacağına piyasaların çok güvendiği bir isim.
Bizde gözler CHP’de bir ‘Kemal Derviş’ arıyor. İş ve ekonomi dünyasından birçok kimseden işitiyorum:
- Keşke CHP’de Kemal Derviş olsaydı da eleştirilerini, uyarı ve önerilerini dinleseydik.
Ama Derviş partideyken, “CHP’nin genlerini değiştirmek istiyor” diye dışlanmıştı!
Bugün CHP yetkin isimlerden oluşan bir “kriz takip kurulu” kursaydı; haftalık, aylık açıklamalarla eleştiri ve önerilerini bildirseydi... Hem ülkeye hem kendisine büyük yarar sağlamaz mıydı?!
Ama CHP’nin ‘genleri’ daima ‘simgesel’ unsurları ekonomi gibi asli unsurdan daha önemli saymıştır. Bugün de CHP çarşafla manşetlerdedir.

Kapitalizm tartışması
Küresel krizin ‘yönetişim’ hatalarından doğduğunu savunan yazılarıma Marksist ve Kemalist soldan düzeyli ve düzeysiz tepkiler geldi.
Evvela, “devletin düzenleme yapması” liberal iktisada aykırı değildir. Adam Smith bile devletsiz bir ekonomi düşünmemiş, hatta adalet, güvenlik, savunma, eğitim, bayındırlık, sosyal güvenlik gibi alanlarda devlete önemli görevler yüklemişti.
Daha önemlisi şudur: Fiyat oluşumu ve kaynak tahsisi piyasalar tarafından mı yapılacak veya “başka bir şey” tarafından mı? Piyasalar diyorsanız, bunun adı piyasa ekonomisidir.
“Başka bir şey” diyorsanız, nedir o? “Devlet” yani bürokrasi ise bunu komünist rejimler denedi ve iflas etti. Piyasanın temel role sahip olmadığı bir ekonomik sistemde “iktisadi hesaplama”nın mümkün olamayacağını ve sistemin bu yüzden er veya geç kaynak israfı ve verimsizlik sebebiyle batacağını daha 1920’deki ünlü makalesinde liberal iktisatçı Von Mises yazmıştı; aynen öyle de oldu.
Onun için, boş ideolojik kurgularla değil, piyasa ekonomisi içinde somut ve pratik politikalarla çözüm aramalıyız. Dünya da öyle yapıyor zaten.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Uras

Şimdi altın alınır mı?


Ayşe Hanım Teyzem, “Altın alınır mı?” diye sordu. “Ayşe Hanım Teyzeciğim paran bol da altın mı alacaksın?” diyerek takıldım. “Hayır” dedi... Komşular soruyor: Biz haftada bir “Altın günü” yapıyoruz. Altın almak yerine “Dolar günü” veya “YTL günü” mü yapalım diye merak ediyorlar. Git Hoca’ya sor dediler...”
Ben de sorudan kendime vazife çıkardım. Kapalıçarşı’ya gittim sarraflarla konuştum. Dostum Mehmet Ali Yıldırımtürk’ün çayını içtim. Daha sonra Altın Borsası’nda haftalık raporları hazırlayan Y. Oğuzhan Aloğlu ve Murat Güvenç’ten yardım istedim. Ayşe Hanım Teyzem’e bilgi arz ettim.

Altın fiyatı dünyada düşüyor, bizde artıyor!
Geçen yıl kasım ayının bu döneminde dünyada altının ons fiyatı 798 dolar iken, içinde bulunduğumuz günlerde fiyatlar 765 dolara geriledi.
Ama bizde geçen yılın kasım ayında 24 ayar altının gramı 30.95 YTL iken, geçen cuma günü fiyat 40.70 YTL olmuştu.
Yine aynı dönemlere bakıldığında, geçen yılın kasımında 208 YTL’ye satılan Cumhuriyet altını, geçen cuma günü 270 YTL’ye satılıyordu.
Çünkü dünyada altın fiyatı bir yılda gerilerken bizde dolar fiyatı arttı. Geçen yıl kasımın üçüncü ‘cuma’sında dolar 1.20 YTL iken, geçen cuma 1.63 YTL olmuştu.



Genel bir düşüş var
Dünyada gümüşün onsu 24 dolar iken, 9.5 dolar oldu. Petrolün varili 147 dolardan 50 dolara geriledi. Platinin onsu 2.400 dolar idi. Şimdi 800 dolar.
Bakırın tonu 8.500 dolar idi, 3.500 dolara geriledi. Altının onsu 2003 yılında 300 dolar iken 2008 Mart ayında 1.030 dolara kadar çıkmıştı.
Emtia fiyatlarındaki gerilemeyi değerlendiren altın uzmanları altının bugün dünya piyasasındaki 765 dolarlık fiyatını pahalı buluyorlar.
Altının 600 dolara satılması gerektiğini söylüyorlar. Dünyada dolara ve diğer ülke paralarına güvenin sarsılması bankaların sallanması nedeniyle dolara aşırı bir talep olduğu, bu nedenle doların olması gereken fiyatın üzerinde işlem gördüğü belirtiliyor.

Kapalıçarşı uzmanı: YTL bozdurup altın alınmaz
Ben Kapalıçarşı piyasasını izlerken bu işin uzmanı Mehmet Ali Yıldırımtürk ile konuşurum. Yıldırımtürk diyor ki, altının dünya piyasalarındaki fiyatında şimdilik balon var. Balon bir süre sonra sönecek. Halkımız altın almak için acele etmesinler. Ben ona sordum, “Dolar bozdurarak altın almak isteyenler ne yapsın? Elindeki YTL’leri altına yatırmak isteyenler ne yapsın?”
Beni cevapladı:
YTL birikimi olanların şu dönemde altın almak yerine paralarını mevduata veya bonoya yatırmaları daha akılcı olur. Altın faiz kadar getiri sağlamaz.
Dolarını bozdurup altın almak isteyenlerin acele etmelerine gerek yok. Dolarlarını tutsunlar. O dolarlarla istedikleri zaman altın alabilirler. Altın fiyatının YTL fiyatı artarsa dolar fiyatı da artacak.

Hacimde gerileme var
Tahtakale piyasasının günlük işlem hacmi (piyasaya giren-çıkan döviz toplamı) eskiden 30 milyon dolar dolayında idi. Şimdilerde, dolar fiyatının arttığı günlerde 5 milyon dolara çıkıyor, döviz fiyatının indiği günlerde 1 milyon dolara düşüyor. (Bu rakam sadece Tahtakale ve Kapalıçarşı’daki altın piyasasının büyüklüğünü yansıtıyor)
Halkımız şimdilerde dolar fiyatı “1.80 YTL olacakmış” söylentisine inanarak satışı yavaşlatmış durumda. Tahtakale ve Çarşı esnafı doları topluyor. Toplanan doların alıcısı bankalar.
Telefonla esnafı arıyorlar ve ellerindeki dolarlar ufak bir komisyon farkıyla hemen atın alıyorlar.

Halkımız altın alıp, satmayı seviyor...

Kapalıçarşı’da ilginç bir gözlemim oldu. Altını takı için, güvence için, tasarruf aracı olarak alanlar dışında, altın alıp satarak para kazanma arayışında olanların da sayısı artmış. Kilo ile (bir kilo, yarım kilo) altın külçe alanlar, çok sayıda Cumhuriyet sikkesi alanlar var. Bunlar her gün esnafın kapısını çalıyor. “Kaça alıyorsunuz? Kaça satıyorsunuz?” diye fiyat sorarak alım-satım yapıyor.
Son günlerde Cumhuriyet sikkesi talebinde düşme olmuş. Bu nedenle sarraflar Darphane’ye Cumhuriyet sikkesi siparişi vermiyor. Tersine Cumhuriyet ve külçe satan çoğaldığından aldıkları altınları hurdaya çıkarıyor.
Tam Cumhuriyet’in alım satım fiyatı arasında 4-5 YTL, çeyrek Cumhuriyet’in alım satın fiyatı arasında 2 YTL, külçe altının gramının alın satım fiyatı arasında 0.50 YTL fark var. Sarraflarda sikke ve külçe stoğu birikince bunlar hurdaya gidiyor. Eritiliyor. Rafine ediliyor.



Altın borsamız var
İstanbul’da SPK gözetim ve denetiminde çalışan bir Altın Borsası var. Türkiye’ye dışarıdan altın ithalini Merkez Bankası ile borsa üyesi (62 üyesi var) kuruluşlar gerçekleştiriyor. İthalatı yapanlar 3 iş günü içinde yurt dışından getirdikleri altını Borsa’ya teslim etmek zorunda.
Murat Güvenç’ten öğrendiğime göre 2007’de 230.8 ton altın ithal etmişiz. Biz yılda ortalama 250 ton altın ithal ediyoruz. Buna 70-80 ton da hurda ekleniyor. Yıllık altın kullanımımız 320-330 ton dolayında.
Bunun da 50 tonu Darphane’de altın sikke haline getiriliyor. Kalanı kuyumcular tarafından işleniyor.

Çeyrek altın fiyatına bakılıyor
Şimdilerde halkımız “sikke” altın alırken “çeyrek altın” fiyatını soruyor.
Çeyrek fiyatı 60 YTL’nin üzerine çıktığında halkımız altın alımını kesiyor. Çünkü “çeyrek” genelde takı için satın alınıyor. Çeyrek altın satın alacak olanlar fiyat artınca diyorlar ki, “ Altın takacağıma, 50 YTL’lik banknot iğnelerim. Hem de daha ucuza gelir!”
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Yaman Törüner

Yöneticilerimiz uyuyor mu?


Başbakan, “Bankalar, geçen yıl 11 milyar dolar kâr etti; bu yıl da neredeyse aynı miktarda kâr edecekler; öyleyse, kredi versinler” diyor. Bu söylem, “Bir adamın boyu uzunsa, daha çok vergi versin” demek gibi bir şey.
Devlet Bakanı Şimşek, “IMF anlaşması için zaman veremeyiz; ama, epey yol kat edildi; sıra teknik görüşmelere geldi” diyor. Bu söylem, “IMF anlaşması, bizim yaramıza merhem olacağı zaman değil, onlar istediği zaman olacak” anlamında.
Maliye Bakanı, “Türk vatandaşlarının dışarıdaki paralarının bir yasa çıkarılırsa gelebileceği ve krize merhem olacağı” gibi afaki bir düşünceyle, yasa çıkardı. Bu yasa, krize merhem olmaz. Ama yine de krize karşı önlem alma adına Maliye çalışıyor.
Kriz karşısında en ciddi önlemleri alması gereken Merkez Bankası, birkaç puan faiz düşürme ve döviz depoları piyasasını çalıştırma, döviz ihaleleri açma dışında tedbir alamadı. Oysa, daha önce konu ettiğim gibi, yapması gereken başka şeyler de var.
BDDK Başkanı, “Gerekirse yaparız, ederiz” diyerek, sertlik göstermek dışında bir uygulama sergileyemedi.
SPK, uzun vadeli tedbirler peşinde.
TMSF, Hülya Avşar’la uğraşıyor.

Oysa, kriz kapımıza dayandı
Önümüzdeki ayın gündemi çok kritik. Çünkü, aralık ayında, tüm banka ve şirketler, bilançolarını iyi kapatma hazırlığı yaparlar.
Bu nedenle, borçlarını tahsil etmek, ama ilave borç vermemek isterler. Yıllık “rating (derece)”lerini yüksek tutacak tedbirler almak ve bu amaçla da bilanço makyajı yapmak eğilimindedirler.
Bir borç ödeyen ülke olarak Türk Hazinesi ve şirketleri de bu eğilimin etkilerinden kurtulamazlar.
Dolayısıyla, yıl sonlarında, Türk Hazinesi’nin ve şirketlerinin yoğun dış kredi geri ödemesi vardır. Bu dönemde, geçici olarak da olsa, yeni dış kredi verilmesi de zorlaşmıştır. Aralık aylarında geleneksel olarak faizler de yükselir.
Karşılaşacağımız darboğazlar

Bugünden itibaren, ekonomimiz aşağıdaki darboğazlarla karşılaşacak:
Devlet tahvillerine olan yabancı talebi azalacak.
Borsaya yabancı girişi azalacak. Hatta, çıkışlar söz konusu olabilir.
Vadesi gelen dış kredilerin yenilenmesi büyük ölçüde yeni yıla sarkacak.
Dolayısıyla, döviz kurları üzerinde artış baskısı oluşacak.
IMF anlaşması da ancak yeni yılda gerçekleşebilir.
Banka akreditiflerinin ödenmesi, mümkün olduğunca yeni yıla sarkıtılacak.
Yabancı bankaların ve ulusal bankaların mevduat talebi artacak.
Yabancı ve ulusal bankaların kredi verme olasılıkları azalacak ve mümkün olduğunca yeni yıla ertelenecek.
Döviz ve Türk Lirası faizlerinde de artış baskısıyla karşılaşacağız.
Bu etkilerin giderilmesi için, ekonomi yönetiminin hiç gecikmeden ilave önlemler getirmesi gerekiyor.
“Kar topu etkisi” ancak bu şekilde önlenebilir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.