M. Rauf Ateş
Krizden en çok ‘çekenler’ ligi
Hafta sonu bütün dünyanın dikkatleri Washington’daki G20 Zirvesi’ne çevrilmişti.
Bu toplantıya katılan gelişmiş ve gelişmekte olan 20 ülkenin başkan ile başbakanları, krize çözüm arayacaklar. Toplantının sonuçlarını izlemişsinizdir. Ben toplantıya katılan ülkelerin durumuyla ilgili ilginç bir çalışmayı paylaşmak istiyorum.
Araştırmayı hazırlayanlar, toplantıya katılanları ‘krizden muzdarip’ olma durumlarına göre sıralamış, 5 üzerinden yıldız vermişler. 5 yıldız, en fazla darbe yiyenleri ifade ediyor. Tabloyu görüyorsunuz… Listenin başında ABD, İngiltere, Arjantin ile birlikte Türkiye de yer alıyor.
Kötüler neden kötü?
Guardian gazetesindeki araştırmayı hazırlananlar ‘kötüleri’ 5 yıldızlı hale getiren gerekçeleri şöyle ortaya koyuyorlar:
Arjantin: 150 milyar dolar kamu borcu var. 10 büyük emeklilik fonunu kamulaştırarak eleştirileri üzerine çekti.
ABD: 8.5 trilyon dolarlık kamu borcuna sahip. Mortgage krizinin yaratıcısı…
İngiltere: Resesyonun eşiğinde. Kamu borcu miktarı 1.2 trilyon dolara ulaştı. FTSE Endeksi geçen yazdan bu yana yüzde 40 değer kaybetti.
Türkiye: Kamu borcu 257 milyar dolar düzeyinde. S&P notunu düşürdü. Sadece bir ayda parasının değeri üçte bir oranında düştü.
1-2 yıldızlıların sırrı
Hindistan: Geçen yıl yüzde 9 oranında büyümüştü, 2008’i yüzde 7.5 ile tamamlayacak. Büyümesine devam ediyor.
G. Afrika: 88 milyar dolar kamu borcuna rağmen krizden çok fazla etkilenmedi. Kazananlardan biri olacak gibi görünüyor.
Endonezya: Geçen ay borsa ve para biriminin üzerindeki baskıyı önlemek için bir paket açıkladı. 147 milyar dolarlık kamu borcuna sahip.
OTO KİRALAMAYA NEDEN BÜYÜK İLGİ VAR?
Onca olumsuz haberin yanında geçen hafta Türkiye’ye bir yabancı girişi yaşandı. Belki dikkatinizi çekmiştir, Intercity adlı otomobil kiralama şirketinin yüzde 45’ini Japon Mitsubishi aldı. Şirket, 4 yıl içinde de Türkiye’ye 3 milyar dolar yatıracağını açıkladı.
Böyle bir dönemde bile yabancı sermaye çeken otomobil kiralama sektörünün yıldızı son 5 yıldır yükselişte… Doğrudan ya da şirket hissesi satın almayla gelen çok sayıda yabancı oldu. Öğrendiğim kadarıyla piyasa koşullarındaki olumsuz havaya rağmen Amerikalı, İngiliz ve Körfez ülkelerinden şirketlerin arayışları, ortaklık görüşmeleri devam ediyor.
Peki ilginin arkasında ne var?
Bir risk sermayesi şirketini yöneten arkadaşımdan dinlemiştim. Baktıkları sektörlerin ilk sırasında otomobil kiralama işi olduğunu anlatmıştı. Geçen hafta bu konuyu Derindere Filo Kiralama’nın yöneticilerine de sordum. Derindere Yönetim Kurulu Üyesi Aytekinhan Yıldırıcı, sektöre yerli ve yabancı ilgisinin arkasındaki etkenleri çok açık bir şekilde ortaya koydu. Şöyle özetlemek mümkün:
1. Sektör son yıllarda yüzde 40 ortalama hızla büyüyor. Araç sayısı 130 bin, ciro ise 1 milyar dolar düzeyine yaklaştı. Büyüme, Derindere gibi şirketlerde yüzde 70’e ulaşmıştı.
2. Türkiye, bu yolun henüz başında… General Electric ve LeasePlan’da araç sayısı 3 milyona ulaşıyor. Yunanistan’da 100 bin araçlık filoya sahip şirketler bile var.
3. Türkiye, otomobil sahipliğinde düşük oranlara sahip. Romanya’da 1000 kişiye 350, Türkiye’de 98 araç düşüyor. Alınacak mesafe çok büyük.
4. Şirketlerin filo için aldıkları araçlar, kiralama için potansiyel anlamına geliyor. Bu rakam yılda 300 bin düzeyinde. Hesaplar, bunların gelecekte filo kiralamaya dönüşeceği yönünde.
5. Bir başka potansiyel göstergesi ise ‘taşıt tanıma sistemi” aracılığıyla yakıt alınıyor olması… Bu rakamın da1.5 milyon olduğu tahmin ediliyor. Hedef, gelecekte bu araçları filo kiralamaya dahil etmek.
6. Sektörün 2013 yılında 500 bin, 2020 yılında ise 1 milyon araca ulaşması öngörülüyor. Bugüne göre müthiş büyüme…
Bütün bunlar da doğal olarak yatırımcıyı çekiyor. Derindere gibi geleceği önceden görüp yola çıkanlar, sektörde belli bir yere geliyorlar. Kiralama işine sadece 10 yıl önce giren Derindere, 200 araçla başladığı sektörde 16 bin araca ulaşmış. Ömer Derindere’nin kurduğu, oğlu Özkan Derindere ve damatı Murat Tuksal’ın yönettiği şirket, krize rağmen büyümesine devam ediyor.
Bu arada Ömer Derindere’nin hikayesi çok ilginç… Onu da başka bir yazıda anlatmayı planlıyorum.
TEKSTİLİN MERKEZİNDEN KÖTÜ HABERLER GELİYOR
Geçen hafta Denizli’deydik. Çok sayıda işadamı ve sanayici ile görüşme şansım oldu. Denizli Sanayi Odası Başkanı Müjdat Keçeci, Eskişehir Sanayi Odası Başkanı Savaş Özaydemir, Konya Sanayi Odası Başkanı Tahir Büyükhelvacıgil, TUGİK Başkanı Hazım Sesli, Uşak Organize Sanayi Bölgesi ve Egefed yöneticileri, bölgelerindeki gelişmeleri aktardılar.
Türkiye’nin önemli sanayi merkezlerinde yaşananları ortaya koyması açısından ana başlıklar halinde durumu özetlemek istiyorum:
Tekstilin merkezinde durum
-Denizli’de işler yılın başından bu yana kötü gidiyormuş. Krizle birlikte sallanan bazı tesisler kapanmış. Müjdat Keçeci, ‘Üzerine gitsen 10 fabrika daha kapanır’ diye anlatıyor.
-Denizli’de kapanan tesisler arasında Denteks, Densu, Atak, Atakan, Dempa gibi tekstil kuruluşları ile bazı haddehaneler var. Anlatılana göre, bunların ihracatı 40 milyon dolar, çalışan sayısı ise 3 bine ulaşıyor.
Bölgenin en büyük otomobil bayi ağına sahip Oktay Mersinli’den dinledim. Satışlar yarıya düşmüş. Geçen yıl ayda 300 araç satıyorken, şimdi 150’yi zor gördüklerini söylüyor.
Tablo illere göre değişiyor
-Buna karşılık Uşak’ta durumun daha iyi olduğunu geçen hafta yazmıştım. Hazım Sesli, ‘istesen bile şu anda battaniye alacak tesis bulamazsın. Hepsi dolu’ diye durumu ortaya koyuyor.
-Eskişehir’den o kadar da kötü haberler gelmiyor. Savaş Özaydemir, kapanan tesis olmadığını belirtiyor. Ancak, durumun giderek kötüleştiğinin altını çiziyor.
-Konya Sanayi Odası Başkanı Tahir Büyükhelvacıgil de benzer bir tablo çiziyor. Şimdilik işlerin yolunda gittiğini belirtiyor. Ama yakın gelecek için iyimser değil.
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Ali Ağaoğlu
Merkez neden 300 baz puan indirmedi?
Merkez Bankası, piyasa katılımcılarının hemen hepsini ters köşeye yatırarak Çarşamba günü faizleri 50 baz puan indirdi. İndirime de dünyadaki emtia fiyatlarının düşmesi ve ekonomik aktivitenin yavaşlaması sebep gösterilmiş.
Peki MB’nin aklı başına yeni mi geldi? Endüstri ****lleri Şubat’tan, petrol Temmuz’dan tarımsal emtialar da Mayıs ayından bu yana düşüyor. Tüm bunların enflasyona olumlu yansıyacağı açıkken, o günlerde MB temkinli bir tavır sergilemeyi tercih etti. Peki ne oldu da MB, tavrını kimsenin beklemediği bir anda değiştirdi?
Artık enflasyon hedeflemesi birinci öncelik değil mi?
Büyüme mi öne çıktı?
Yoksa dolar kurları 1.15’lere düştüğü zaman can havliyle faiz indirimi isteyen reel sektörü dinlemeyen MB, işler iyice sarpa sarınca mı faiz indirmeyi hatırladı?
Bu denli büyük bir küresel krizin ortasında faiz indirerek MB ne gibi bir mesaj vermeyi amaçlıyor?
Madem faiz indirme zamanı geldi, neden 200 hatta 300 baz puanlık “şok ve radikal” bir faiz indirimi yapılmadı? 50 baz puanlık indirimle neyin amaçladığını anlayan beri gelsin. Keza zamanlamasını da... Madem yapılacaktı, hadi diyelim Temmuz ya da Ağustos’ta başlamadılar... Peki neden Eylül’de ilk indirimi yapmadılar?
Yanlış anlaşılmasın, MB’nin faiz indirmesine karşı değilim! Hatta son 5-6 yılda enflasyonla mücadelede için kullanılan faizlerde en az 300 baz puan “gereğinden bonkör” davranıldığına inanan biriyim. Faiz indiriminin çok daha önce yapılmış olması gerektiğine, böylesi bir ortamda yapılacak indirimin de en az 300 baz puanla yapılmasının “öne sürülen” sebepleri haklı çıkaracağına inanıyorum.
Böylesi cılız bir indirimin belki de tek mantıklı açıklaması IMF ile anlaşmanın artık kesinleşmesi olabilir. Merkez ya IMF’ye dair net bir duyum aldı ya da bu ihtimalin artık kaçınılmaz olduğunun hükümet tarafından da kabul edildiğini öğrendi. “Madem IMF ile anlaşılacak sonrasında nasılsa faiz indirimleri başlayacak, iyisi mi biz şimdiden başlayalım” denmiş olabilir.
Hal böyle olsa bile, tek başına gelen bu cılız indirim yerine IMF ile yapılacak anlaşma (normal veya ihtiyati stand-by) sonrasında “olağanüstü” bir toplantıyla “olağanüstü” bir indirim açıklansaydı daha iyi olmaz mıydı? MB böylelikle daha vurucu ve net bir duruş sergilemiş olurdu.
Bir öneri!
Kriz sırasında adeta krizi kovalarcasına bölük pörçük, panik halinde önlemler açıklanacağına, derli toplu birçok önlemi biraraya getirmiş tek bir güçlü “krizle mücadele paketi” açıklansın. Küçük ve ürkek adımlar yerine, kararlı ve sert adımlar atılsın. Bu adımların ayak sesleri hem finans sektörüne hem de reel sektöre güven versin!
Küçük adımlar kızgın sacın üzerine damlayan suya benziyor. Bir anda buhar olup gidiyor. Sacı değil soğutmak, etki bile etmiyor. Kızgın sac ancak aynı anda uygulamaya konulacak birçok önlemin biraraya getirildiği bir önlemler paketi ile üzerine bir kova su dökülmüş misali soğutulabilir.
Bu sayede sağlanacak “çapraz atış” imkânı ile daha başarılı sonuçlar alınabilecek. 1 lirayla 5 liralık iş yapılabilecek. Tek tek alınan açıklanan 1 liralık önlemle, ancak 50 kuruşluk, şanslıysanız ancak 1 liralık iş yapabiliyorsunuz.
Krizin toplam maliyetini en aza indirmeye yönelik bu öneri hem hükümete hem de Merkez Bankası’na...
Merkez neden 300 baz puan indirmedi?
Merkez Bankası, piyasa katılımcılarının hemen hepsini ters köşeye yatırarak Çarşamba günü faizleri 50 baz puan indirdi. İndirime de dünyadaki emtia fiyatlarının düşmesi ve ekonomik aktivitenin yavaşlaması sebep gösterilmiş.
Peki MB’nin aklı başına yeni mi geldi? Endüstri ****lleri Şubat’tan, petrol Temmuz’dan tarımsal emtialar da Mayıs ayından bu yana düşüyor. Tüm bunların enflasyona olumlu yansıyacağı açıkken, o günlerde MB temkinli bir tavır sergilemeyi tercih etti. Peki ne oldu da MB, tavrını kimsenin beklemediği bir anda değiştirdi?
Artık enflasyon hedeflemesi birinci öncelik değil mi?
Büyüme mi öne çıktı?
Yoksa dolar kurları 1.15’lere düştüğü zaman can havliyle faiz indirimi isteyen reel sektörü dinlemeyen MB, işler iyice sarpa sarınca mı faiz indirmeyi hatırladı?
Bu denli büyük bir küresel krizin ortasında faiz indirerek MB ne gibi bir mesaj vermeyi amaçlıyor?
Madem faiz indirme zamanı geldi, neden 200 hatta 300 baz puanlık “şok ve radikal” bir faiz indirimi yapılmadı? 50 baz puanlık indirimle neyin amaçladığını anlayan beri gelsin. Keza zamanlamasını da... Madem yapılacaktı, hadi diyelim Temmuz ya da Ağustos’ta başlamadılar... Peki neden Eylül’de ilk indirimi yapmadılar?
Yanlış anlaşılmasın, MB’nin faiz indirmesine karşı değilim! Hatta son 5-6 yılda enflasyonla mücadelede için kullanılan faizlerde en az 300 baz puan “gereğinden bonkör” davranıldığına inanan biriyim. Faiz indiriminin çok daha önce yapılmış olması gerektiğine, böylesi bir ortamda yapılacak indirimin de en az 300 baz puanla yapılmasının “öne sürülen” sebepleri haklı çıkaracağına inanıyorum.
Böylesi cılız bir indirimin belki de tek mantıklı açıklaması IMF ile anlaşmanın artık kesinleşmesi olabilir. Merkez ya IMF’ye dair net bir duyum aldı ya da bu ihtimalin artık kaçınılmaz olduğunun hükümet tarafından da kabul edildiğini öğrendi. “Madem IMF ile anlaşılacak sonrasında nasılsa faiz indirimleri başlayacak, iyisi mi biz şimdiden başlayalım” denmiş olabilir.
Hal böyle olsa bile, tek başına gelen bu cılız indirim yerine IMF ile yapılacak anlaşma (normal veya ihtiyati stand-by) sonrasında “olağanüstü” bir toplantıyla “olağanüstü” bir indirim açıklansaydı daha iyi olmaz mıydı? MB böylelikle daha vurucu ve net bir duruş sergilemiş olurdu.
Bir öneri!
Kriz sırasında adeta krizi kovalarcasına bölük pörçük, panik halinde önlemler açıklanacağına, derli toplu birçok önlemi biraraya getirmiş tek bir güçlü “krizle mücadele paketi” açıklansın. Küçük ve ürkek adımlar yerine, kararlı ve sert adımlar atılsın. Bu adımların ayak sesleri hem finans sektörüne hem de reel sektöre güven versin!
Küçük adımlar kızgın sacın üzerine damlayan suya benziyor. Bir anda buhar olup gidiyor. Sacı değil soğutmak, etki bile etmiyor. Kızgın sac ancak aynı anda uygulamaya konulacak birçok önlemin biraraya getirildiği bir önlemler paketi ile üzerine bir kova su dökülmüş misali soğutulabilir.
Bu sayede sağlanacak “çapraz atış” imkânı ile daha başarılı sonuçlar alınabilecek. 1 lirayla 5 liralık iş yapılabilecek. Tek tek alınan açıklanan 1 liralık önlemle, ancak 50 kuruşluk, şanslıysanız ancak 1 liralık iş yapabiliyorsunuz.
Krizin toplam maliyetini en aza indirmeye yönelik bu öneri hem hükümete hem de Merkez Bankası’na...
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Bankalara anlamsız baskı
UĞUR GÜRSES
Herhangi bir krizde, çözüm için kimseye kızmadan sorunları doğru anlamak gerekiyor. Bunun için de yüzeysel değil, analitik bakmak gerekiyor, sorundan etkilenenleri dinlemek gerekiyor. Bunun adına da ‘kriz yönetimi’ diyebilirsiniz. Küresel krize hiçbir hazırlık yapmadan girdik. İş dünyasındaki bir bölüm yönetici ve işadamı; erken davranılması, önlem alınması gerektiği düşüncesindeydi. Bir bölüm yönetici ve işadamı ise ‘Hükümetin bir bildiğinin olabileceği’ düşüncesindeydi. Özellikle son G20 toplantısına kadar, ikinci bölümde yer alanlar Başbakan ve ilgili bakanların sıkı bir pazarlıktan sonra ‘elle tutulur’ bir paketle döneceği umudunu koruyordu. Oysa böyle olmadı. Başbakan Erdoğan hem G20 toplantısı ardından IMF ile de görüştükten sonra Washington’dan seslenmişti, hem de döndükten sonra önceki gün Ankara’da YASED resepsiyonundan seslendi. Kime? Bankalara tabii ki. Peki neden bankalara? Başbakan Erdoğan, kredilerde frene basan bankaları işaret ederek, çok sert eleştirip, hâttâ BDDK’ya da görev hatırlatmasında bulunmuştu. Başbakan Erdoğan bankalara tavsiyede bulunsa anlaşılabilirdi. Ancak çok sert biçimde eleştirerek reel kesime hedef göstermesi anlaşılabilir değil.
G20 ve IMF sonrası bankalara ‘adreslenen’ ve yoğunlaşan mesajın özünde ‘kendi yağımızla kavrulma’ açmazı bulunuyor olabilir mi? Anımsayalım, Başbakan Erdoğan bu ay başında konuşması sırasında, ‘IMF para vermezse vermesin, kendi yağımızla kavrulmasını biliriz’ demişti. ‘Kendi yağıyla kavrulma’ düşüncesiyle bankaları baskı altına almaya çalışıyorsak, çok yaşamsal bir hata yapıyoruz demektir.Ciddi bir ekonomik program yapılması, IMF ile bir çerçeveye girilmesi, bütçede krize karşı bir önlem ödeneği konulması gibi uyarılar hâlâ ısrarla dile getiriliyor. Bunların ardında yatan düşünce, iç tasarruflarımızın yetersiz olması, dış kaynaklara ihtiyacımızın olması idi. Yani ‘kavrulacağımız kendi yağımız’ bile sınırlı. GSMH içinde yüzde 4-5 ağırlığında olan kamu yatırımları ile yüzde 9-10 ağırlığı olan kamu tüketimini artırarak yüzde 4 büyümeye ‘kendi yağımızla’ ulaşamayız. Bankaları ‘döverek’ kredi vermeye zorlayarak da arzu edilen büyümeyi sağlayamayız.
Varsayalım ki bankaları ‘sopalayarak’ kredi musluklarını açtırdık. Hangi kaynakla olacak bu? Bankalara gökten mevduat mı gelecek, sendikasyon kredisi mi? Mali sistem nereden gelecek kaynakla kredi verecek? Bankaların bugün elinde bulunan likiditeyi kaynak mı zannediyoruz? Yakın gelecekte ne kadarlık bir dış kredi ödemelerinin olduğunu biliyor muyuz? Ancak bankacıların şunu bildiğini biliyoruz; batabilecek bir kredi nedeniyle hukuksal sorumluluklarının olduğu. Bankalar kaynak artışı yapabildikleri ölçüde kredi artışı yapabileceklerdir. Kaynak daralması kullanımı da daraltacaktır.
Sadece şirketlerin değil, bütçe olanakları açısından da, Hükümetin ileride bankalara ihtiyacı olmaya devam edecektir. Öyle ya, ister seçim harcaması, ister reel kesime destek paketleri için bütçe açığı büyüdüğünde Hazine’nin ihtiyacı olan borçlanma nereden yapılacaktır? Gelişmiş ülkelerde hükümetler finansal sistemde oluşan gerilimi çözmek için uğraşıyorlar. Biz ise finansal sistemde Hükümet eliyle gerilim yaratıyoruz.
UĞUR GÜRSES
Herhangi bir krizde, çözüm için kimseye kızmadan sorunları doğru anlamak gerekiyor. Bunun için de yüzeysel değil, analitik bakmak gerekiyor, sorundan etkilenenleri dinlemek gerekiyor. Bunun adına da ‘kriz yönetimi’ diyebilirsiniz. Küresel krize hiçbir hazırlık yapmadan girdik. İş dünyasındaki bir bölüm yönetici ve işadamı; erken davranılması, önlem alınması gerektiği düşüncesindeydi. Bir bölüm yönetici ve işadamı ise ‘Hükümetin bir bildiğinin olabileceği’ düşüncesindeydi. Özellikle son G20 toplantısına kadar, ikinci bölümde yer alanlar Başbakan ve ilgili bakanların sıkı bir pazarlıktan sonra ‘elle tutulur’ bir paketle döneceği umudunu koruyordu. Oysa böyle olmadı. Başbakan Erdoğan hem G20 toplantısı ardından IMF ile de görüştükten sonra Washington’dan seslenmişti, hem de döndükten sonra önceki gün Ankara’da YASED resepsiyonundan seslendi. Kime? Bankalara tabii ki. Peki neden bankalara? Başbakan Erdoğan, kredilerde frene basan bankaları işaret ederek, çok sert eleştirip, hâttâ BDDK’ya da görev hatırlatmasında bulunmuştu. Başbakan Erdoğan bankalara tavsiyede bulunsa anlaşılabilirdi. Ancak çok sert biçimde eleştirerek reel kesime hedef göstermesi anlaşılabilir değil.
G20 ve IMF sonrası bankalara ‘adreslenen’ ve yoğunlaşan mesajın özünde ‘kendi yağımızla kavrulma’ açmazı bulunuyor olabilir mi? Anımsayalım, Başbakan Erdoğan bu ay başında konuşması sırasında, ‘IMF para vermezse vermesin, kendi yağımızla kavrulmasını biliriz’ demişti. ‘Kendi yağıyla kavrulma’ düşüncesiyle bankaları baskı altına almaya çalışıyorsak, çok yaşamsal bir hata yapıyoruz demektir.Ciddi bir ekonomik program yapılması, IMF ile bir çerçeveye girilmesi, bütçede krize karşı bir önlem ödeneği konulması gibi uyarılar hâlâ ısrarla dile getiriliyor. Bunların ardında yatan düşünce, iç tasarruflarımızın yetersiz olması, dış kaynaklara ihtiyacımızın olması idi. Yani ‘kavrulacağımız kendi yağımız’ bile sınırlı. GSMH içinde yüzde 4-5 ağırlığında olan kamu yatırımları ile yüzde 9-10 ağırlığı olan kamu tüketimini artırarak yüzde 4 büyümeye ‘kendi yağımızla’ ulaşamayız. Bankaları ‘döverek’ kredi vermeye zorlayarak da arzu edilen büyümeyi sağlayamayız.
Varsayalım ki bankaları ‘sopalayarak’ kredi musluklarını açtırdık. Hangi kaynakla olacak bu? Bankalara gökten mevduat mı gelecek, sendikasyon kredisi mi? Mali sistem nereden gelecek kaynakla kredi verecek? Bankaların bugün elinde bulunan likiditeyi kaynak mı zannediyoruz? Yakın gelecekte ne kadarlık bir dış kredi ödemelerinin olduğunu biliyor muyuz? Ancak bankacıların şunu bildiğini biliyoruz; batabilecek bir kredi nedeniyle hukuksal sorumluluklarının olduğu. Bankalar kaynak artışı yapabildikleri ölçüde kredi artışı yapabileceklerdir. Kaynak daralması kullanımı da daraltacaktır.
Sadece şirketlerin değil, bütçe olanakları açısından da, Hükümetin ileride bankalara ihtiyacı olmaya devam edecektir. Öyle ya, ister seçim harcaması, ister reel kesime destek paketleri için bütçe açığı büyüdüğünde Hazine’nin ihtiyacı olan borçlanma nereden yapılacaktır? Gelişmiş ülkelerde hükümetler finansal sistemde oluşan gerilimi çözmek için uğraşıyorlar. Biz ise finansal sistemde Hükümet eliyle gerilim yaratıyoruz.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]G20: İktisatçılar uyarıyor
UĞUR GÜRSES
Küresel krizin hızını azaltmak, çözüm getirmek için dünyanın dört bir yanından çeşitli kesimler öneriler getiriyorlar. Ülkemizi yöneten siyasetçiler küresel krize yerel seçim odağından baksalar da, önlem almak için bu odağı gözetseler de, Türkiye’den uluslararası bilimsel platformlara uzanan iktisatçılarımızın olması umut verici.
G20 Liderlerinin 15 Kasım Washington toplantısı öncesinde okumaları ve dikkate almaları için üzerinde çalışılan bir çalışma var. O da, Londra merkezli uluslararası Ekonomi Politikaları Araştırma Merkezi’nin (CEPR) dün yayımladığı G20 toplantısına özel bir çalışması. CEPR, dünyanın önde gelen iktisatçılarına (Onların tanımlamasıyla: ‘World class’ iktisatçılar) şu soruyu sormuş; 15 Kasım tarihinde Washington’da toplanacak olan G20 ülkelerinin liderleri ne yapmalı? Ne söylemeli?
Aralarında Guillermo Calvo’dan, yıl ortasında Dünya Bankası himayesindeki Büyüme Raporu’nun hazırlanmasına liderlik eden Nobelist Michael Spence, 1994-2000 arasında Meksika cumhurbaşkanı olan Ernesto Zedillo da olan tam 20 iktisatçı, G20 ülkelerinin liderlerine neler yapılması gerektiğini yazdılar. Bu 20 kişinin içine Türkiye’den iki iktisatçı girdi. Biri Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dani Rodrik, diğeri de çalışmaları uluslararası iktisat literatüründe referans kaynağı haline gelen Bilkent Üniversitesi’nden Dr. Refet Gürkaynak.
20 İktisatçı yazdıklarıyla, liderlerin alması gereken kararlardan dört önceliği belirlemiş oldular. Bu öncelikler şöyle sıralanıyor.
Birincisi; liderler finansal sektör için çabuk davranmalı, alınan acil önemler güçlendirilmeli, ‘finansal kanamanın’ durdurulması için ilave önlemler ile uyarıcı maliye politikası önlemleri alınmalı.
İkincisi; acilen IMF ve benzeri mevcut kurumlar, gelişen piyasa ülkelerindeki krizlerle baş edebilmek için güçlendirilmeli.
Üçüncüsü; uzun vadeli çözümler için mevcut ‘araç setinin’ dışında düşünmeye başlanmalı. Örneğin, bazı iktisatçılar Uluslararası Finans Örgütü (WFO), Uluslararası İflas Mekanizması (IIM) kurulması, uluslararası banka beratı verilmesi gibi öneriler yapılıyor.
Dördüncüsü ise aceleye gelecek düzenleyici kararlar ya da ilerleme sağlanamaması hâllerinden kaynaklanacak hasarlardan uzak durulması. Ne sıkı kelepçelerle finansal kuruluş ve mekanizmaların aracılık işlevini yerine getirmesi engellenmeli, ne de derin ekonomik daralmaya korumacılıkla yanıt verilmeli.
Dünyanın önde gelen iktisatçıları, somut önerilerle dolu ‘hemen, bir an önce önlem alın’ uyarısı yapıyorlar. Küresel çözüm için düşünsel katkı yapan bu iktisatçılar içinde ülkemizden de iki değerli iktisatçı yer alıyor. Peki, bizim siyasetçilerimiz ne yapıyor? Sözde ‘pazarlık’ görünümünde zaman kaybediyor. Ne de iktisatçılarımızın ne dediklerine kulak veriyor.
Olasılıkla G20 toplantısına katılan liderler ve ekipler, böyle ciddi raporlardan, içeriğindeki önerilerden ve uyarılardan haberdar olarak gidecekler. Ya bizimkiler
UĞUR GÜRSES
Küresel krizin hızını azaltmak, çözüm getirmek için dünyanın dört bir yanından çeşitli kesimler öneriler getiriyorlar. Ülkemizi yöneten siyasetçiler küresel krize yerel seçim odağından baksalar da, önlem almak için bu odağı gözetseler de, Türkiye’den uluslararası bilimsel platformlara uzanan iktisatçılarımızın olması umut verici.
G20 Liderlerinin 15 Kasım Washington toplantısı öncesinde okumaları ve dikkate almaları için üzerinde çalışılan bir çalışma var. O da, Londra merkezli uluslararası Ekonomi Politikaları Araştırma Merkezi’nin (CEPR) dün yayımladığı G20 toplantısına özel bir çalışması. CEPR, dünyanın önde gelen iktisatçılarına (Onların tanımlamasıyla: ‘World class’ iktisatçılar) şu soruyu sormuş; 15 Kasım tarihinde Washington’da toplanacak olan G20 ülkelerinin liderleri ne yapmalı? Ne söylemeli?
Aralarında Guillermo Calvo’dan, yıl ortasında Dünya Bankası himayesindeki Büyüme Raporu’nun hazırlanmasına liderlik eden Nobelist Michael Spence, 1994-2000 arasında Meksika cumhurbaşkanı olan Ernesto Zedillo da olan tam 20 iktisatçı, G20 ülkelerinin liderlerine neler yapılması gerektiğini yazdılar. Bu 20 kişinin içine Türkiye’den iki iktisatçı girdi. Biri Harvard Üniversitesi’nden Prof. Dani Rodrik, diğeri de çalışmaları uluslararası iktisat literatüründe referans kaynağı haline gelen Bilkent Üniversitesi’nden Dr. Refet Gürkaynak.
20 İktisatçı yazdıklarıyla, liderlerin alması gereken kararlardan dört önceliği belirlemiş oldular. Bu öncelikler şöyle sıralanıyor.
Birincisi; liderler finansal sektör için çabuk davranmalı, alınan acil önemler güçlendirilmeli, ‘finansal kanamanın’ durdurulması için ilave önlemler ile uyarıcı maliye politikası önlemleri alınmalı.
İkincisi; acilen IMF ve benzeri mevcut kurumlar, gelişen piyasa ülkelerindeki krizlerle baş edebilmek için güçlendirilmeli.
Üçüncüsü; uzun vadeli çözümler için mevcut ‘araç setinin’ dışında düşünmeye başlanmalı. Örneğin, bazı iktisatçılar Uluslararası Finans Örgütü (WFO), Uluslararası İflas Mekanizması (IIM) kurulması, uluslararası banka beratı verilmesi gibi öneriler yapılıyor.
Dördüncüsü ise aceleye gelecek düzenleyici kararlar ya da ilerleme sağlanamaması hâllerinden kaynaklanacak hasarlardan uzak durulması. Ne sıkı kelepçelerle finansal kuruluş ve mekanizmaların aracılık işlevini yerine getirmesi engellenmeli, ne de derin ekonomik daralmaya korumacılıkla yanıt verilmeli.
Dünyanın önde gelen iktisatçıları, somut önerilerle dolu ‘hemen, bir an önce önlem alın’ uyarısı yapıyorlar. Küresel çözüm için düşünsel katkı yapan bu iktisatçılar içinde ülkemizden de iki değerli iktisatçı yer alıyor. Peki, bizim siyasetçilerimiz ne yapıyor? Sözde ‘pazarlık’ görünümünde zaman kaybediyor. Ne de iktisatçılarımızın ne dediklerine kulak veriyor.
Olasılıkla G20 toplantısına katılan liderler ve ekipler, böyle ciddi raporlardan, içeriğindeki önerilerden ve uyarılardan haberdar olarak gidecekler. Ya bizimkiler
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Merkez’in dövizleri sisteme girmeli
UĞUR GÜRSES
Krize karşı nelerin yapılması gerektiği üzerine öneriler de ortaya atılıyor. Hafta sonu TEPAV da bazı öneriler ortaya koydu. Amaç tabii ki bunların tartışılması. Bunu yaparken de bir ortak akıla doğru hareketin ortaya çıkması. En azından beklenen sonuç şu; Hükümetin gelişmeler konusunda farkında olmasının sağlanması.
TEPAV’ın önerileri arasında; IMF ile ciddi ve ayrıntılı bir anlaşma gibi hemen yapılabilecekler olduğu gibi, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan eğitime daha fazla kaynak ayrılarak yabancı dil ve bilgisayar eğitimi sağlanması gibi orta vadeli olanları da var. Merkez Bankası bilançosundan ayrı bir fon oluşturularak reel kesime destek verilmesi gibi bizce tartışmalı olanı ile ‘Körfez fonlarının ülkeye çekilmesi’ gibi ‘her dönemin
geyik önerisi’ olanı da var.
TEPAV direktörleri arasında yer alan Dr. Fatih Özatay’ın Radikal’de daha önce yazmış olduğu öneri; Merkez Bankası’nca yurtdışında çalışan Türk yurttaşlarından toplanan kredi mektuplu döviz hesaplarının, Merkez Bankası bilançosundan ayrılarak ‘şirketler kesimi istikrar fonu’ gibi bir adla, zor duruma düşebilecek şirketlere teminat veya bedel karşılığı kredi açması, kefil olmasının sağlanmasını içeriyor.
Malum, Merkez Bankası’nca döviz kıtlığı nedeniyle 1980’li yıllarda ‘işçi hesapları’ ya da ‘Dresdner hesapları’ olarak bilinen kredi mektuplu döviz mevduat hesabı açılmaya başlandı. Bugünlerde bu hesabın büyüklüğü 10 milyar Avro. Kabaca 13 milyar dolar. Hiçbir çağdaş merkez bankası kendi yurttaşlarından mevduat toplamıyor. Ancak bizde 2001 öncesine kadar, yani dalgalı kur rejimine geçene kadar, bu hesaplar döviz rezervlerinin temel kaynağı oldu. 2001 Sonrası ise kademeli olarak faizleri düşürülerek bu hesapların orta vade içinde azaltılması ve tasfiyesi planlandı. Şimdi bu hesapların Merkez Bankası bilançosundan ayrılarak bir fon haline getirilmesi önerisi var.
Bu önerinin küresel krize karşı bir önlem önerisi olduğu; diğer tarafta ise bu küresel krizin farkında olmaktan uzak duran, önlem almak yerine bunu başka bir siyasal hedefe tercih eden Hükümet olduğu gerçeği varken, hayata geçirilmesinde tehlikeler olan bir öneri olduğunu düşünüyoruz. Yok, eğer bu işlev Merkez Bankası tarafından yapılacaksa Merkez Bankası mevduat toplarken bir de kredi veren ‘mevduat bankası’ işlevine mi sahip olacaktır? Ayrıca Merkez Bankası’nın bir ticari banka gibi kredi vermesi, teminat ve kefalet vermesi, bu alanda uzmanlık göstermesi beklenemez. Amaç, dış kredi olanaklarının daralması nedeniyle ihtiyacımız olacak fonların, Merkez Bankası’ndan 10-15 milyar dolarlık bir fonun Türk finansal sistemine girmesi ise başka bir yol bulunmalıdır.
O da, bu hesapların Merkez Bankası’ndan Türk bankacılık sistemine girmesinin sağlanmasıdır. Bunun için de en doğrusu, hesabı olan ve ‘örtülü devlet güvencesini’ tercih eden yurttaşların tercihlerini de dikkate alarak, bu hesapların Ziraat Bankası’na devredilmesidir. Bu hesapların (yükümlülük) devredilmesi ile aynı miktar dövizin Ziraat Bankası’na devri, Ziraat Bankası’nın da diğer bankalara olan kredi ve borç verme limitlerinin artırılması eş zamanlı olmalıdır. Böylelikle, hatırı sayılır bir döviz likiditesinin bankacılık sistemine girmesi sağlanabilir. Kayda değer bir likiditeye kavuşan sistem, şirketler kesimine de görece daha az sıkı davranacaktır.
Bu sürecin mevduat garantisi limitinin süreli olarak (üç yılla sınırlı) yükseltilmesini zorunlu kıldığını da anımsatmak isteriz. Bu limitin de hiçbir kuruntuya kapılmadan en az 250 bin YTL’ye yükseltilmesi yerinde olacaktır. Hem yurtiçi, hem de yurtdışı rekabet açısından. Sıra dışı durumlar, sıra dışı kararları gerektirir. ‘Hiçbir şey olmuyormuş gibi’ davranmayı bırakmalıyız. Örneğin ekim ayı ortalarında belirginleştiği gibi; döviz tevdiat hesaplarındaki azalışın ‘Türk yatırımcısının YTL’ye geçmesi’ durumunu değil, mali sistem dışına çıkışının izlerini taşıdığını, bu yüzden bankaların kredi vermekte ‘frene bastıklarını’ anlamalıyız.
TEPAV önerileri arasında yer alan ‘Körfez sermayesi için katılım bonolarına dayalı bir mekanizma üzerinde çalışma nın’ ise zaman kaybı olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’de son dönemde şöyle bir düşünce var, sanki ‘Körfez fonları nakit olarak depoda duruyor, yatırıma gideceği ülke arıyor’! Peki, kimse merak etmiyor mu, ‘bu fonlar nerede yatırılıyordu’ diye? Neden o fonların ‘mevcutlarının’ da küresel finansal çöküşten payını aldığı, yeni yatırım yapmaya ‘hâllerinin kalmamış’ olabileceği aklımıza gelmiyor? Ya da, Körfez’in zengin fonlarının Britanya’da büyük bankaları satın almak için pazarlık yaptıkları haberleri, neden bizi eli yüzü düzgün bir ekonomik program yapmaya teşvik etmez de, onlara hâlâ ‘faizsiz enstrüman’ tasarımının yeniden keşfi peşinde koşarız?
UĞUR GÜRSES
Krize karşı nelerin yapılması gerektiği üzerine öneriler de ortaya atılıyor. Hafta sonu TEPAV da bazı öneriler ortaya koydu. Amaç tabii ki bunların tartışılması. Bunu yaparken de bir ortak akıla doğru hareketin ortaya çıkması. En azından beklenen sonuç şu; Hükümetin gelişmeler konusunda farkında olmasının sağlanması.
TEPAV’ın önerileri arasında; IMF ile ciddi ve ayrıntılı bir anlaşma gibi hemen yapılabilecekler olduğu gibi, İşsizlik Sigortası Fonu’ndan eğitime daha fazla kaynak ayrılarak yabancı dil ve bilgisayar eğitimi sağlanması gibi orta vadeli olanları da var. Merkez Bankası bilançosundan ayrı bir fon oluşturularak reel kesime destek verilmesi gibi bizce tartışmalı olanı ile ‘Körfez fonlarının ülkeye çekilmesi’ gibi ‘her dönemin
geyik önerisi’ olanı da var.
TEPAV direktörleri arasında yer alan Dr. Fatih Özatay’ın Radikal’de daha önce yazmış olduğu öneri; Merkez Bankası’nca yurtdışında çalışan Türk yurttaşlarından toplanan kredi mektuplu döviz hesaplarının, Merkez Bankası bilançosundan ayrılarak ‘şirketler kesimi istikrar fonu’ gibi bir adla, zor duruma düşebilecek şirketlere teminat veya bedel karşılığı kredi açması, kefil olmasının sağlanmasını içeriyor.
Malum, Merkez Bankası’nca döviz kıtlığı nedeniyle 1980’li yıllarda ‘işçi hesapları’ ya da ‘Dresdner hesapları’ olarak bilinen kredi mektuplu döviz mevduat hesabı açılmaya başlandı. Bugünlerde bu hesabın büyüklüğü 10 milyar Avro. Kabaca 13 milyar dolar. Hiçbir çağdaş merkez bankası kendi yurttaşlarından mevduat toplamıyor. Ancak bizde 2001 öncesine kadar, yani dalgalı kur rejimine geçene kadar, bu hesaplar döviz rezervlerinin temel kaynağı oldu. 2001 Sonrası ise kademeli olarak faizleri düşürülerek bu hesapların orta vade içinde azaltılması ve tasfiyesi planlandı. Şimdi bu hesapların Merkez Bankası bilançosundan ayrılarak bir fon haline getirilmesi önerisi var.
Bu önerinin küresel krize karşı bir önlem önerisi olduğu; diğer tarafta ise bu küresel krizin farkında olmaktan uzak duran, önlem almak yerine bunu başka bir siyasal hedefe tercih eden Hükümet olduğu gerçeği varken, hayata geçirilmesinde tehlikeler olan bir öneri olduğunu düşünüyoruz. Yok, eğer bu işlev Merkez Bankası tarafından yapılacaksa Merkez Bankası mevduat toplarken bir de kredi veren ‘mevduat bankası’ işlevine mi sahip olacaktır? Ayrıca Merkez Bankası’nın bir ticari banka gibi kredi vermesi, teminat ve kefalet vermesi, bu alanda uzmanlık göstermesi beklenemez. Amaç, dış kredi olanaklarının daralması nedeniyle ihtiyacımız olacak fonların, Merkez Bankası’ndan 10-15 milyar dolarlık bir fonun Türk finansal sistemine girmesi ise başka bir yol bulunmalıdır.
O da, bu hesapların Merkez Bankası’ndan Türk bankacılık sistemine girmesinin sağlanmasıdır. Bunun için de en doğrusu, hesabı olan ve ‘örtülü devlet güvencesini’ tercih eden yurttaşların tercihlerini de dikkate alarak, bu hesapların Ziraat Bankası’na devredilmesidir. Bu hesapların (yükümlülük) devredilmesi ile aynı miktar dövizin Ziraat Bankası’na devri, Ziraat Bankası’nın da diğer bankalara olan kredi ve borç verme limitlerinin artırılması eş zamanlı olmalıdır. Böylelikle, hatırı sayılır bir döviz likiditesinin bankacılık sistemine girmesi sağlanabilir. Kayda değer bir likiditeye kavuşan sistem, şirketler kesimine de görece daha az sıkı davranacaktır.
Bu sürecin mevduat garantisi limitinin süreli olarak (üç yılla sınırlı) yükseltilmesini zorunlu kıldığını da anımsatmak isteriz. Bu limitin de hiçbir kuruntuya kapılmadan en az 250 bin YTL’ye yükseltilmesi yerinde olacaktır. Hem yurtiçi, hem de yurtdışı rekabet açısından. Sıra dışı durumlar, sıra dışı kararları gerektirir. ‘Hiçbir şey olmuyormuş gibi’ davranmayı bırakmalıyız. Örneğin ekim ayı ortalarında belirginleştiği gibi; döviz tevdiat hesaplarındaki azalışın ‘Türk yatırımcısının YTL’ye geçmesi’ durumunu değil, mali sistem dışına çıkışının izlerini taşıdığını, bu yüzden bankaların kredi vermekte ‘frene bastıklarını’ anlamalıyız.
TEPAV önerileri arasında yer alan ‘Körfez sermayesi için katılım bonolarına dayalı bir mekanizma üzerinde çalışma nın’ ise zaman kaybı olduğunu düşünüyoruz. Türkiye’de son dönemde şöyle bir düşünce var, sanki ‘Körfez fonları nakit olarak depoda duruyor, yatırıma gideceği ülke arıyor’! Peki, kimse merak etmiyor mu, ‘bu fonlar nerede yatırılıyordu’ diye? Neden o fonların ‘mevcutlarının’ da küresel finansal çöküşten payını aldığı, yeni yatırım yapmaya ‘hâllerinin kalmamış’ olabileceği aklımıza gelmiyor? Ya da, Körfez’in zengin fonlarının Britanya’da büyük bankaları satın almak için pazarlık yaptıkları haberleri, neden bizi eli yüzü düzgün bir ekonomik program yapmaya teşvik etmez de, onlara hâlâ ‘faizsiz enstrüman’ tasarımının yeniden keşfi peşinde koşarız?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Vahap MUNYAR
Tavşanlar ölmesin diye REACH çıktı kimyasal ürünleri kayda geçirin
İSTANBUL Kimyevi Maddeler ve Mamülleri İhracatçıları Birliği (İKMİB) Yönetim Kurulu Üyesi Abdullah Çeker, birkaç kez aradı: "Sektörümüzün önemli sorunları var, anlatmak istiyoruz."
Çeker katılamadı ama İKMİB Başkanı Murat Akyüz, Yönetim Kurulu Üyeleri Necmi Sadıkoğlu ve Selçuk Aksoy’la geçen gün buluştuk. Akyüz’e bir süredir gönderdikleri açıklamalarda dikkatimi çeken, "REACH"i sordum.
Onların da derdi, içeriğinde kimyasal madde bulunan herhangi bir ürünü üreten şirketlerin bu konuya dikkatini çekmekmiş: "Avrupa Birliği (AB) bünyesinde kimyasalların kaydı, değerlendirilmesi, izni ve kısıtlamalarını düzenleyen REACH Tüzüğü, içinde kimyasal madde bulunan ürünlerin ön kaydının yapılmasını gerekli kılıyor. Ön kayıt yaptırmayan şirketler AB ülkelerine ihracat yapamayacak. Ön kayıt için son tarih 1 Aralık 2008."
İKMİB, şirketlerin REACH Tüzüğü’nün gerektirdiği şekilde Avrupa Kimyasallar Ajansı’na ön kayıt işlemini kolaylaştırmak üzere merkezi Brüksel’de olan bir şirket kurmuş. Adını da, REACH Global Services koymuş.
Murat Akyüz’e REACH Tüzüğü’nün ortaya çıkış gerekçesini sordum, anlattı: "Kimyasal maddelerle ilgili deneylerin çoğu tavşanlar üzerinde yapılıyor. Bu durum, binlerce tavşanın deneyler sonucu ölümüne yol açıyor. REACH’in ortaya çıkış amaçlarından biri de deney sayısını azaltıp, tavşan ölümlerini en aza indirmek."
Akyüz’ün anlattığına göre, her şirket, kullandığı kimyasal maddenin kullanıcı üzerindeki etkisini ayrı ayrı araştırmak yerine, Avrupa Kimyasallar Ajansı’na yapılan kayıtlar çerçevesinde toplu testler gerçekleştirilebilecek.
12 milyar dolarlık 2008 ihracatı hedefini 10 ayda tutturan İKMİB üyeleri, REACH Tüzüğü’nün mantığına katılıyor, ancak Türk şirketlerinin bu konuda "AB dışı üretici" olarak görülmesine bozuluyor.
Avrupa Kimyasallar Ajansı’na 1 Aralık 2008’e kadar kayıt yaptırılmaması halinde AB üyesi ülkelere kimyasal madde içerikli ürün satılamayacağını bilen İKMİB Başkanı Akyüz, yine de şirketleri uyarıyor.
Akyüz, kalemden kokulu silgilere kadar, günlük hayatta kullanılanlar dahil, birçok üründe kimyasal maddenin bulunduğunu hatırlatıyor: "Avrupa’daki laboratuvarlar REACH manyağına döndü ama bize düşen ön kayıt yaptırmak."
Görünen o ki, bu hafta ön kayıt yaptırmayan şirketler için AB ülkeleri kapısı kapanacak...
Son haftayı iyi değerlendirmekte yarar var...
Toscana’da tasarruf için erkenden yatağa girip televizyon seyrediyorlar
TABANLIOĞLU Mimarlık’ın "İstanbul ve Ötesi" sergisinin açılışı için Londra’ya giderken Kiler Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nahit Kiler’le karşılaşmış, tüketimde yavaşlama işareti aldıklarını geçen hafta aktarmıştım.
O yazıya Toscana’da (İtalya) yaşayan Emel Serio adlı okuyucumdan mesaj geldi. Serio, mesajında tüketimde yavaşlama konusunda çevresindeki gözlemleri şöyle aktarmış: "Ben Lucca, Toscana’da yaşıyorum. Burada evlere girdiğinizde duvarların tasarrufa dönük küçük notlarla donatıldığını görürsünüz."
Emel Serio, oradaki yakınlarından, kuzeninden şöyle bir örnek aktarmış: "Kuzenimin yaşadığı ev çok geniş. Kriz nedeniyle ciddi tasarrufa girdiler. Akşamları eşiyle birlikte saat 20.00’de yatağa girip, televizyon seyrediyorlar. Böylece ısıtma giderinden kurtuluyorlar."
2001 krizinde Türkiye’de hepimizin tüketim alışkanlıkları değişmişti... Şimdi bütün dünyada tüketim alışkanlıkları önemli ölçüde değişecek gibi görünüyor...
Eczacıbaşı, oğlu Emre’den intikamını ’Yeni Başlayanlar İçin Klasik Müzik’le aldı
ECZACIBAŞI Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, Borusan Orkestrası’na konuk şeflik yapmadan önce hazırlıklarının sürdüğü dönemde ABD’de oğlu Emre’yle birlikte bir konsere gitti.
Konser çıkışı Bülent Eczacıbaşı’nın gözü bir kitaba takıldı: Classical Music for Dummies-Yeni Başlayanlar İçin Klasik Müzik.
Hemen kitaptan bir adet alıp, oğlu Emre’ye hediye etti. Emre Eczacıbaşı, babasının hediye ettiği kitaba bir anlam veremedi, "Belki de klasik müziğe yeni ilgi duymaya başladım, ondan" diye düşündü.
Oysa Bülent Eczacıbaşı’nın amacı, oğlu Emre’den intikam almaktı. Çünkü, Bülent Eczacıbaşı, bilgisayarla ilgili en küçük bir sorun yaşasa, başvurduğu ilk adres, oğlu Emre’ydi.
Daha önceki ABD seyahatlerinden birinde, kitapçı dükkanında dolaşırlarken, Emre Eczacıbaşı elinde bir kitapla babasının karşısına dikilmişti: "Babacığım, bak bu kitap işine yarayabilir."
Bülent Eczacıbaşı kitabın adına bakmış, "Windows for Dummies", yani Yeni Başlayanlar İçin Windows başlığı dikkatini çekmişti. Biraz bozulsa da kitabı alıp, çantasına koymuştu.
Kısacası, Yeni Başlayanlar İçin Windows’un intikamı Yeni Başlayanlar İçin Klasik Müzik oldu...
Tavşanlar ölmesin diye REACH çıktı kimyasal ürünleri kayda geçirin
İSTANBUL Kimyevi Maddeler ve Mamülleri İhracatçıları Birliği (İKMİB) Yönetim Kurulu Üyesi Abdullah Çeker, birkaç kez aradı: "Sektörümüzün önemli sorunları var, anlatmak istiyoruz."
Çeker katılamadı ama İKMİB Başkanı Murat Akyüz, Yönetim Kurulu Üyeleri Necmi Sadıkoğlu ve Selçuk Aksoy’la geçen gün buluştuk. Akyüz’e bir süredir gönderdikleri açıklamalarda dikkatimi çeken, "REACH"i sordum.
Onların da derdi, içeriğinde kimyasal madde bulunan herhangi bir ürünü üreten şirketlerin bu konuya dikkatini çekmekmiş: "Avrupa Birliği (AB) bünyesinde kimyasalların kaydı, değerlendirilmesi, izni ve kısıtlamalarını düzenleyen REACH Tüzüğü, içinde kimyasal madde bulunan ürünlerin ön kaydının yapılmasını gerekli kılıyor. Ön kayıt yaptırmayan şirketler AB ülkelerine ihracat yapamayacak. Ön kayıt için son tarih 1 Aralık 2008."
İKMİB, şirketlerin REACH Tüzüğü’nün gerektirdiği şekilde Avrupa Kimyasallar Ajansı’na ön kayıt işlemini kolaylaştırmak üzere merkezi Brüksel’de olan bir şirket kurmuş. Adını da, REACH Global Services koymuş.
Murat Akyüz’e REACH Tüzüğü’nün ortaya çıkış gerekçesini sordum, anlattı: "Kimyasal maddelerle ilgili deneylerin çoğu tavşanlar üzerinde yapılıyor. Bu durum, binlerce tavşanın deneyler sonucu ölümüne yol açıyor. REACH’in ortaya çıkış amaçlarından biri de deney sayısını azaltıp, tavşan ölümlerini en aza indirmek."
Akyüz’ün anlattığına göre, her şirket, kullandığı kimyasal maddenin kullanıcı üzerindeki etkisini ayrı ayrı araştırmak yerine, Avrupa Kimyasallar Ajansı’na yapılan kayıtlar çerçevesinde toplu testler gerçekleştirilebilecek.
12 milyar dolarlık 2008 ihracatı hedefini 10 ayda tutturan İKMİB üyeleri, REACH Tüzüğü’nün mantığına katılıyor, ancak Türk şirketlerinin bu konuda "AB dışı üretici" olarak görülmesine bozuluyor.
Avrupa Kimyasallar Ajansı’na 1 Aralık 2008’e kadar kayıt yaptırılmaması halinde AB üyesi ülkelere kimyasal madde içerikli ürün satılamayacağını bilen İKMİB Başkanı Akyüz, yine de şirketleri uyarıyor.
Akyüz, kalemden kokulu silgilere kadar, günlük hayatta kullanılanlar dahil, birçok üründe kimyasal maddenin bulunduğunu hatırlatıyor: "Avrupa’daki laboratuvarlar REACH manyağına döndü ama bize düşen ön kayıt yaptırmak."
Görünen o ki, bu hafta ön kayıt yaptırmayan şirketler için AB ülkeleri kapısı kapanacak...
Son haftayı iyi değerlendirmekte yarar var...
Toscana’da tasarruf için erkenden yatağa girip televizyon seyrediyorlar
TABANLIOĞLU Mimarlık’ın "İstanbul ve Ötesi" sergisinin açılışı için Londra’ya giderken Kiler Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nahit Kiler’le karşılaşmış, tüketimde yavaşlama işareti aldıklarını geçen hafta aktarmıştım.
O yazıya Toscana’da (İtalya) yaşayan Emel Serio adlı okuyucumdan mesaj geldi. Serio, mesajında tüketimde yavaşlama konusunda çevresindeki gözlemleri şöyle aktarmış: "Ben Lucca, Toscana’da yaşıyorum. Burada evlere girdiğinizde duvarların tasarrufa dönük küçük notlarla donatıldığını görürsünüz."
Emel Serio, oradaki yakınlarından, kuzeninden şöyle bir örnek aktarmış: "Kuzenimin yaşadığı ev çok geniş. Kriz nedeniyle ciddi tasarrufa girdiler. Akşamları eşiyle birlikte saat 20.00’de yatağa girip, televizyon seyrediyorlar. Böylece ısıtma giderinden kurtuluyorlar."
2001 krizinde Türkiye’de hepimizin tüketim alışkanlıkları değişmişti... Şimdi bütün dünyada tüketim alışkanlıkları önemli ölçüde değişecek gibi görünüyor...
Eczacıbaşı, oğlu Emre’den intikamını ’Yeni Başlayanlar İçin Klasik Müzik’le aldı
ECZACIBAŞI Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı, Borusan Orkestrası’na konuk şeflik yapmadan önce hazırlıklarının sürdüğü dönemde ABD’de oğlu Emre’yle birlikte bir konsere gitti.
Konser çıkışı Bülent Eczacıbaşı’nın gözü bir kitaba takıldı: Classical Music for Dummies-Yeni Başlayanlar İçin Klasik Müzik.
Hemen kitaptan bir adet alıp, oğlu Emre’ye hediye etti. Emre Eczacıbaşı, babasının hediye ettiği kitaba bir anlam veremedi, "Belki de klasik müziğe yeni ilgi duymaya başladım, ondan" diye düşündü.
Oysa Bülent Eczacıbaşı’nın amacı, oğlu Emre’den intikam almaktı. Çünkü, Bülent Eczacıbaşı, bilgisayarla ilgili en küçük bir sorun yaşasa, başvurduğu ilk adres, oğlu Emre’ydi.
Daha önceki ABD seyahatlerinden birinde, kitapçı dükkanında dolaşırlarken, Emre Eczacıbaşı elinde bir kitapla babasının karşısına dikilmişti: "Babacığım, bak bu kitap işine yarayabilir."
Bülent Eczacıbaşı kitabın adına bakmış, "Windows for Dummies", yani Yeni Başlayanlar İçin Windows başlığı dikkatini çekmişti. Biraz bozulsa da kitabı alıp, çantasına koymuştu.
Kısacası, Yeni Başlayanlar İçin Windows’un intikamı Yeni Başlayanlar İçin Klasik Müzik oldu...
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ercan KUMCU
Başkalarına özenmeyelim
KÜRESEL durgunluktan çıkabilmek için her ülke kendine göre bazı önlemler almaya çalışıyor. Genel eğilim, tüm ülkelerin para ve maliye politikalarını gevşetmeleri yönünde.
Bütçe kısıtı bazı ülkelerde önemini yitirdi. Hem ekonomiyi canlandırmak hem de zora giren şirketleri (bankalar dahil) kurtarmak için devletler kesenin ağzını açtı. Para politikalarını gevşettiler. Bu ülkelerin en önemli ortak noktaları paralarının dünya ticaretinde "değişim aracı" ve "değer birimi" olarak kullanılması. Yani, bu ülkelerin paraları konvertibl. Amerika ve Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri bu grupta.
Krizle mücadeleye aktif olarak katılan bir diğer grup ülke dış ticaret fazlası veren, geçmişte hızla döviz rezervleri biriktirebilmiş gelişmekte olan ülkeler. Bunların başında Çin geliyor. Onlar da para politikalarını gevşetiyorlar. Henüz daha bir şey yapmadılarsa da, devlet harcamalarını artırmayı planlıyorlar. Bu grubun içinde yer alan Rusya krizle mücadele için hızla kolları sıvadı. Ama, şimdi başı derde giriyor. Bazı Asya ülkeleri de bu grupta.
Üçüncü grup, IMF ile bir program yapmaya çalışan ülkeler. Bu ülkelerin ortak özellikleri döviz rezervlerinin düzeyinin para ve maliye politikalarını gevşetilmesine olanak vermeyen ve genelde cari işlemler açığı vermeleri. Bu grupta Türkiye de var.
RUSYA
Rusya üçüncü grupta olması gerekirken, kendini Çin ile aynı gruba soktu. Rusya’nın Çin’den en büyük farkı döviz fazlasının petrol fiyatının yüksekliğinden kaynaklanması. Halbuki, Çin’in döviz fazlası mal üretiminden kaynaklanıyor. Petrol ve ****l fiyatlarının düşmesiyle Rusya şimdi bambaşka bir konumda. Bu farklılıklarını doğru değerlendiremediler.
Döviz rezervleri krizden hemen önce 550 milyar dolar civarındaydı. Bu düzeyle Japonya ve Çin’den sonra Rusya döviz rezervleri en yüksek üçüncü ülkeydi. Buna güvenip devlet harcamalarını artırdılar. Para politikasını gevşettiler. Son üç ayda rezervleri 125 milyar dolar azaldı. Borsa endeksi üçte bire düştü. Önceleri döviz kurlarının artmasına izin vermemeye çalıştılar. Döviz rezervleri hızla erimeye yüz tutunca, şimdi bu politikadan da geri dönecekleri sinyalini veriyorlar. Son verilere göre döviz rezervleri 400 milyar doların biraz üzerinde.
Yüksek petrol fiyatlarıyla oluşturdukları "petrol fonu" eriyor. Rezervler eridikçe, ekonomiye olan güven kayboluyor. Kriz daha da ağarlaşıyor. Aslında, petrol fiyatlarının geldiği düzey itibariyle, sermaye kaçışı yanında, Rusya ekonomisi artık cari işlemler açığı vermeye başlayacak. Yani, döviz rezervleri üzerindeki baskı daha da artacak.
TÜRKİYE
Türkiye’nin sağa sola savuracak çok yüksek döviz rezervleri yok. Cari işlemler fazlası verecek bir durumumuz da yok. Paramız da konvertibl değil. Ekonominin çarklarının dönmesi için taze dış kaynak ihtiyacı içinde olan bir ülkeyiz. Bu gerçeklerden yola çıkarak başkalarına özenmemeliyiz.
Herkes para politikasını gevşetiyor diye, bizim de para politikasını gevşetmemiz yanlış olur. Herkes devlet harcamalarını artırdı diye, bizim de bütçe disiplinini göz ardı etmemiz bambaşka sorunları da beraberinde getirir. Zaten, bu nedenlerle IMF ile bir program yapmaya çalışıyoruz. Amacımız şirket kurtarmak değil, ekonomiyi kurtarmak olduğu için Türkiye IMF ile anlaşmaya çalışan ülkeler grubunda.
Türkiye kendi parasına değil, başkalarının konvertible paralarına ihtiyacı olan bir ülke konumunda. Dolayısıyla, krizi hafifletmenin yolu iç ekonomik politikalardan çok, dış kaynak bulmadan geçiyor. İç ekonomi politikalarıyla dış sorunları aşmaya çalışırken, para ve maliye politikalarını gevşetmeye kalkarsak, kendi krizimizi kendimiz yaratmış oluruz.
Bir seyahatim nedeniyle yazılarıma bir hafta kadar ara veriyorum.
Başkalarına özenmeyelim
KÜRESEL durgunluktan çıkabilmek için her ülke kendine göre bazı önlemler almaya çalışıyor. Genel eğilim, tüm ülkelerin para ve maliye politikalarını gevşetmeleri yönünde.
Bütçe kısıtı bazı ülkelerde önemini yitirdi. Hem ekonomiyi canlandırmak hem de zora giren şirketleri (bankalar dahil) kurtarmak için devletler kesenin ağzını açtı. Para politikalarını gevşettiler. Bu ülkelerin en önemli ortak noktaları paralarının dünya ticaretinde "değişim aracı" ve "değer birimi" olarak kullanılması. Yani, bu ülkelerin paraları konvertibl. Amerika ve Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri bu grupta.
Krizle mücadeleye aktif olarak katılan bir diğer grup ülke dış ticaret fazlası veren, geçmişte hızla döviz rezervleri biriktirebilmiş gelişmekte olan ülkeler. Bunların başında Çin geliyor. Onlar da para politikalarını gevşetiyorlar. Henüz daha bir şey yapmadılarsa da, devlet harcamalarını artırmayı planlıyorlar. Bu grubun içinde yer alan Rusya krizle mücadele için hızla kolları sıvadı. Ama, şimdi başı derde giriyor. Bazı Asya ülkeleri de bu grupta.
Üçüncü grup, IMF ile bir program yapmaya çalışan ülkeler. Bu ülkelerin ortak özellikleri döviz rezervlerinin düzeyinin para ve maliye politikalarını gevşetilmesine olanak vermeyen ve genelde cari işlemler açığı vermeleri. Bu grupta Türkiye de var.
RUSYA
Rusya üçüncü grupta olması gerekirken, kendini Çin ile aynı gruba soktu. Rusya’nın Çin’den en büyük farkı döviz fazlasının petrol fiyatının yüksekliğinden kaynaklanması. Halbuki, Çin’in döviz fazlası mal üretiminden kaynaklanıyor. Petrol ve ****l fiyatlarının düşmesiyle Rusya şimdi bambaşka bir konumda. Bu farklılıklarını doğru değerlendiremediler.
Döviz rezervleri krizden hemen önce 550 milyar dolar civarındaydı. Bu düzeyle Japonya ve Çin’den sonra Rusya döviz rezervleri en yüksek üçüncü ülkeydi. Buna güvenip devlet harcamalarını artırdılar. Para politikasını gevşettiler. Son üç ayda rezervleri 125 milyar dolar azaldı. Borsa endeksi üçte bire düştü. Önceleri döviz kurlarının artmasına izin vermemeye çalıştılar. Döviz rezervleri hızla erimeye yüz tutunca, şimdi bu politikadan da geri dönecekleri sinyalini veriyorlar. Son verilere göre döviz rezervleri 400 milyar doların biraz üzerinde.
Yüksek petrol fiyatlarıyla oluşturdukları "petrol fonu" eriyor. Rezervler eridikçe, ekonomiye olan güven kayboluyor. Kriz daha da ağarlaşıyor. Aslında, petrol fiyatlarının geldiği düzey itibariyle, sermaye kaçışı yanında, Rusya ekonomisi artık cari işlemler açığı vermeye başlayacak. Yani, döviz rezervleri üzerindeki baskı daha da artacak.
TÜRKİYE
Türkiye’nin sağa sola savuracak çok yüksek döviz rezervleri yok. Cari işlemler fazlası verecek bir durumumuz da yok. Paramız da konvertibl değil. Ekonominin çarklarının dönmesi için taze dış kaynak ihtiyacı içinde olan bir ülkeyiz. Bu gerçeklerden yola çıkarak başkalarına özenmemeliyiz.
Herkes para politikasını gevşetiyor diye, bizim de para politikasını gevşetmemiz yanlış olur. Herkes devlet harcamalarını artırdı diye, bizim de bütçe disiplinini göz ardı etmemiz bambaşka sorunları da beraberinde getirir. Zaten, bu nedenlerle IMF ile bir program yapmaya çalışıyoruz. Amacımız şirket kurtarmak değil, ekonomiyi kurtarmak olduğu için Türkiye IMF ile anlaşmaya çalışan ülkeler grubunda.
Türkiye kendi parasına değil, başkalarının konvertible paralarına ihtiyacı olan bir ülke konumunda. Dolayısıyla, krizi hafifletmenin yolu iç ekonomik politikalardan çok, dış kaynak bulmadan geçiyor. İç ekonomi politikalarıyla dış sorunları aşmaya çalışırken, para ve maliye politikalarını gevşetmeye kalkarsak, kendi krizimizi kendimiz yaratmış oluruz.
Bir seyahatim nedeniyle yazılarıma bir hafta kadar ara veriyorum.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi