You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Yaman Törüner

İkinci Dünya Buhranı’



1929 Dünya Buhranı, yaklaşık 20 yıl sürdü. İkinci Dünya Savaşı sonrası, Bretton Woods’da, Amerikan Doları’nın tek hâkim para kabul edilmesi ve böylece, merkez bankalarının sadece altın karşılığı değil, altına dönüştürülebilecek tek para sayılan dolar karşılığında da para basabilmelerinin kabul edilmesiyle yavaş yavaş sona erdi.
Bugünlerde, “Gelişmiş 20 Ülke”nin en üst düzey yöneticileri bir araya gelip İkinci Dünya Buhranı’ndan nasıl çıkılabileceği konularını konuşuyorlar. Hiç şüphe yok ki, dünyamız artık eskisi gibi değil. Bu nedenle, şimdiki ekonomik buhranın önceki kadar uzun sürmeyeceği açık. Zaten, dünya ekonomik sistemi de çok değişti. Güçlü paraların sayısı arttı.
Çokuluslu şirketler var. Serbest ticaret çok gelişti. Ülkelerin ekonomi politikalarına bir anlamda yönlendirme yapılabiliyor. Üstelik, ekonomiler hakkındaki tüm bilgiler, şeffaf biçimde yatırımcılara açık. IMF ve Dünya Bankası gibi, hem izleyen hem de ekonomileri destekleyen kuruluşlar var.

Benzerlik ve farklılıklar
Şimdi, 1929 Dünya Buhranı ile içinde bulunduğumuz İkinci Dünya Buhranı’nın bazı benzerlik ve farklılıklarını görelim:
Birinci Dünya Savaşı sonrası, Avrupa ülkeleri, endüstriyel üretim üstünlüğünü Amerika’ya kaptırdılar. Yani, dünya ekonomik oyununda, kâğıtlar yeniden dağıtılıyordu. Şimdi de dünya çapında bir ekonomik değişimle karşılaşıyor olabiliriz.
Birinci Dünya Savaşı sonrası, ABD, giderek içine kapalı bir ekonomik program uyguladı. Bütün dünyada da ticareti kontrol eden ve gümrük duvarları uygulayan politikalar geçerliydi.
Sovyetler Birliği ile neredeyse hiç ticaret yapılamıyordu. Şimdi, böyle bir durum yok. Hatta, para ve sermaye, olması gerekenden çok daha rahat ve kontrolsüz hareket edebiliyor.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, galip devletler, Lahey Anlaşması’na kadar, mağlup ülkelerdeki kişisel varlıklara hiç hürmet göstermediler. Kişiler de varlıklarını kaçırmak ve gizlemek zorunda kaldılar. 11 Eylül terör saldırısından sonra, ABD’de yabancılara ve Müslümanlara karşı alınan tedbirler, bu ülkeden ciddi biçimde sermaye kaçışına yol açtı.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında, mağlup devletler büyük savaş tazminatları ödemek zorunda kalmışlar; bu devletlere, ayrıca, yüksek faizlerle kredi verilerek sömürü tırmandırılmıştı.
Türkiye Cumhuriyeti de bunlardan biriydi. Dolayısıyla, mağlup ülkelerde satın alma gücü tamamen yok olmuştu. Şimdi de dış borçlar gelişmekte olan ülkeleri yakıp kavuruyor. Örneğin, bizdeki, “faiz dışı fazla”, “Bu ülke hâlâ faiz ödeyebilir, yüklenin” sinyali için kullanılıyor.
1929 Dünya Buhranı sırasında, “altın esası” nedeniyle, merkez bankaları sadece altın karşılığı para basabiliyorlardı. Kriz başlayınca, bazı merkez bankaları altınları karşılığında bile para basmadılar.
Hatta, bazı ülkeler altın toplamaya giriştiler. Şimdi ise, piyasaya yeterli likidite verilebiliyor ve merkez bankaları arasında iyi bir işbirliği var. İşte bu nedenle, kriz, beklenenden kısa sürecek.
1929 Dünya Buhranı sırasında da hammadde ve işgücü fiyatları düşmüş, üretim azalmış, ülke büyümeleri durmuştu. Bu krizde de aynı etki görülüyor. Hammadde ve enerji fiyatlarının artmaya başlaması, şimdiki krizden çıkışın da müjdesi olacak.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[color=Red]İhtiyati ile klasik bir stand-by aynı şey mi?

Geçen haftaki yazılarımızda Türk özel sektörünün 2009 yılı dış borç geri ödemelerine ve bazı varsayımlarla finansman ihtiyacına bakmış, borçların tamamının yenilenmesi durumunda bile 18 milyar dolar civarında bir finansman açığı oluştuğu tespitinde bulunmuştuk.

Ayrıca, takip eden yazımızda değinmeyi düşündüğümüz son veriler, şirketler kesiminde alınan kur riskinin tarihin en yüksek düzeyinde olduğunu yansıtmıştır. Dolayısı ile, Ekim’de YTL’de görülmeye başlanan ani değer kaybına kötü bir noktada yakalanıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şirketler zaten iç ve dış pazarlardaki problemlerin arttığı bir dönemde, bir yandan kredi daralması ile oluşan likidite sorunları, bir yandan da dövizdeki açık pozisyondan kaynaklanan faaliyet dışı zararların yansımaları ile cebelleşmektedir.

Türkiye’nin en büyük şirketlerinden Tüpraş’ın geçen hafta YTL’deki değer kaybı nedeniyle sırf Ekim ayında yaklaşık 615 milyon YTL’lik kur farkı zararı kaydettiğini belirtmesi bu sıkıntılara iyi bir örnek olmuştur. Bu görünüm, bir çok gelişmiş ve gelişmekte olan ülkenin açıkladığı kapsamlı tedbirler paketi veya daha iyisi bunları içeren bir programın Türkiye’de de açıklanmasını acil bir gereklilik haline taşımıştır. Böyle bir programı daha gerçekçi kılmak için de, bunun en azından borç yenileme oranlarını olumlu etkileyebilecek bir ihtiyati stand-by anlaşması ile, ya da finansman açığını kapatacak kaynakları içeren klasik bir stand-by anlaşması ile desteklenmesi faydalı olacaktır.

Nitekim AKP çevrelerinden gelen haberler, 20–40 milyar dolar arasında bir kaynağı içeren bir ihtiyati stand-by anlaşmasının hazırlıklarının başladığı şeklindedir. Kaynak miktarının büyüme hedefine bağlı olacağı söylenirken, büyümenin hükümetin düşündüğü gibi % 4 belirlenmesi durumunda kaynağın üst sınıra yaklaşmasının gerektiği belirtilmektedir.

Son dönemde IMF ile Acil Finansman İmkanı (Emergency Financing Mechanism) kapsamında stand-by imzalayan 4 ülkenin (Macaristan, İzlanda, Ukrayna ve Pakistan) anlaşmalarına baktığımızda, paket için üst sınırdaki beklentinin bize biraz yüksek geldiğini söylemeliyiz.

Bu ülkelere IMF nezdindeki kotalarının sırası ile 10,1, 11,9, 8,0 ve 5,0 kat fazlası kadar bir kredi imkanı sağlandığı ve bu toplam imkanın yaklaşık üçte birinden fazlasının derhal kullandırıldığı izlenmiştir. Türkiye’ye 2001 krizinden sonra kotasının 12,5 katı bir kredi imkanının sağlandığı da bilinmektedir. Dolayısı ile alt ve üst sınırları kotanın 10 ve 12,5 katı olarak düşünürsek, paketin toplam boyutunun 17,5 – 23,0 milyar dolar aralığında oluşması daha gerçekçi durmaktadır.

Ancak ihtiyati stand-by uygulamalarında, en son Brezilya örneğinde olduğu gibi, tahsis edilen kaynağı kullanmamak esastır. Bu klasik bir stand-by anlaşmasına göre en önemli farktır. Yola ben bu kaynağı tedbirin istiyorum diye çıkılıp, sonra ilk fırsatta bunu kullanma yoluna gidilmesi durumunda piyasalara olumsuz bir mesaj olarak yansıma tehlikesi bulunmaktadır. Bunun dışındaki uygulamalar birbirine benzer olacaktır. Yani en önemlisi ortada belli amaçları olan bir üç yıllık program olacak, atılacak adımların takvimi belirli olacak, gözden geçirmelerle buradaki gelişmeler denetlenecektir. Türkiye gözden geçirmeleri başarıyla tamamladıkça, söz konusu kredi imkanını kullanma hakkını elde edecek, ancak ihtiyati anlaşma olduğu için kullanmayacağını beyan etmesi beklenecektir.

Her ne kadar, klasik bir stand-by anlaşmasını mevcut ortamda daha faydalı görsek de, ihtiyati anlaşmaya gidilmesini de olumlu karşılıyoruz. Önemli olan, olumlu senaryoda 18 milyar dolar ve olumsuz senaryoda 45 milyar dolara kadar varabilen finansman ihtiyacı altında, sinyal etkisi tarafı daha güçlü olan programın yeterli olup olmayacağıdır.


Haluk BÜRÜMCEKÇİ
Fortis Bank Başekonomisti
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[color=Red]Kim korkar hain ``kur``dan, ben korkarım ya siz?


Önce yıllarca neden bu kurlar bu kadar düşük gitti ona bakalım..
Öyle gitmek zorundaydı da ondan...

Görünen o ki kredi krizi olarak başlayan ve herkesin “ sub-prime” mortgage krizi olarak adlandırdığı şey esasında bir likidite krizidir ve bu likidite krizi de gelişmiş ülkelerde bir stagflasyon-deflasyon sarmalına dönüşmektedir.

Reel ekonomiyi pompalamayan bir finansal araçlar bütünü olmadığında reel ekonomi daha da daralacak ve bu sonuçta yeni bir finansal krize dönüşecek ardı ardına gelen sarmallarla bu işi 2010 yılı ortalarına kadar sürecek.

İşin bu kısmına kimsenin itirazı yok herhalde.

Ancak bir çok kişi, böylesi bir krizde Amerikan dolarının gerek global paritelerde, gerekse bizim de dahil olduğumuz gelişmekte olan ülkeler bandındaki ülke paralarına karşı müthiş değerlenmiş durumda.

BÜYÜK KRİZİN NEDENLERİ

Son dönemde yaratılan oyun esasında oldukça açık ve net bir oyundu: Amerika üretmeyen, harcayan ama para yaratmak zorunda olan devasa bir ekonomi. Ancak 1 Trilyon dolardan fazla cari açık veren bir ekonomi. Bu sistem tasarruf edemiyor esasında, tasarruf eden ülkelerden para bulmak zorunda.

Tasarruf eden ülkelerin hikayesi de farklı farklı ya Rusya veya Katar gibi petrol-gaz fiyatlarının yükselmesi ile ya da Çin veya Japonya gibi üretimden kazançlara, yüksek dış ticaret kapasitesinden meydana gelen kazançlara, ya da Çin gibi Doğrudan Yabancı Yatırımlardan kaynaklanan tasarruf güçleri ile döviz üreten ülkelere muhtaçtı.

Bu birbirine kuyruğundan bağlı iki ekonomik çember yaratmış durumdaydı.

Şimdi birinde olan öbüründe yok öbüründe olan da diğerinde yok.
Bu global sistemin ucuz dolar ve pahalı varlık sarmalında olması da haliyle çok doğal bir durumdu.

Bu kadar yüksek cari açık yüzünden gerçekten çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalan Amerikan ekonomisi kendini yeniden idame ettirmek için böylesi bir gaza ve pompaya ihtiyaç duyuyordu.

Böylece pahalı varlıkları olanlar ya da varlık yaratabilme kapasitesi taşıyanlar, paralarını ucuz dolara, çevirip gene Amerikan finansal sistemindeki, hazine bonolarından, emeklilik fonlarına oradan ilk kez karşılaştıkları tuhaf finansal ürünlere yöneliyorlardı. Bu yaratılan para, sürekli faiz indiren bir sistemle desteklenmek zorundaydı. Çünkü düşük faiz Amerika’daki tüketimi ve kredi kullanımını pompayalacak yegane şeydi ve global olarak çekilen para da ancak böyle karlı çıkacak ve yeniden bu sisteme gelmek isteyecekti.

UCUZ DOLAR-SIFIR FAİZ-PAHALI HAMMADDE OYUNU

Bu işin ustası, finans gurusu Greenspan tarafından icat edilmiş olan bu uyuşturucu ilaç selefi Bernanke tarafından da aynı iştahla sürdürüldü. Ben buna büyük likidite tuzağı adını vereceğim.

11 Eylül sonrası kendinden uzak bölgeleri işgal etmek için konumlanan Amerikan Savaş makinesi esasında böyle finanse ediliyordu.

Bu uyuşturucu etkisi koskoca Irak savaşı ve Irak işgali boyunca Amerikan vatandaşlarının tık demeden kabullenecekleri bir saadet zinciri yaratacaktı çünkü.

Amerikalı tüketici kendi vatandaşı Irak’ta esir düşerken, yaralanırken ikinci Cip’ini finanse edecek ucuz kredilerle uyuşmuş durumdaydı.

Düşük faiz ile beslenen Amerikan tüketicileri, promosyonlarla beslendi, Üst düzey gelir gurubu ikinci evini alırken, finansçılar orta düzey hatta eşik altı tabir edilen guruplara yönelik riskli ürünlere yöneldiler.

Daha çok dolar basılıyor, bu dolarlar Amerikan finansal sistemine geri dönüyor, döndükçe daha alt düzeyde Amerikalı tüketiciler yöneliyor sitemin aktörleri ise karlarına kar katıyorlardı, hem hizmet paketleri artmıştı hem de yatırım araçları çeşitlenmişti.

Sonradan bu birikmiş bu büyük kazanç bir likidite balonu ile yeniden gelişmekte olan ülkelere yöneliyor, Brezilya, Rusya, Türkiye gibi ülkelerin bonoları, borsalarına, doğrudan yatırımlar, ya da private equity yoluyla şirketlere, ya da bütün dünyada şişen emlak balonu ile gayrimenkule veya gayrimenkul yatırım fonlarına yöneliyordu.

Öte yandan tahvillerin riskleri için getirilen risk araçları olan CDS’ler yani kredi temerrüt takasları da artık ikinci elden alınıp satılıyor, burada yaratılan yeni likidite risk sever hedege fonlar tarafından yeniden gelişmekte olan ülkelere yöneliyorlardı.

Amerikan cari açığını finanse etmek üzerine kurulan dev mekanizma bir anda neredeyse bütün dünya piyasalarına para pompalayan ve sonunda ekonomik verileri düzelten ülke ekonomilerini büyüten bir sihire dönüşmüştü sanki.

Amerika tüketicilerine eşik altı dönüşen bu mekanizma en riskli yerinden tam da bu eşik altından kopuyordu. Eriyen ve kaybolan paranın da 2 trilyon dolarlık bir erimeden bahsediliyor.

Şimdi eriyen bu para korunmak ve kazanmak için en temel ürüne dönüyor yani dolara.

BOL PARADAN BATILDI-KIT PARA İLE BEDEL ÖDENİYOR

Böylece adı önce “kredi krizi” olan bu patlama daha sonra “Kredi Krizi”ne şimdi de “döviz krizine” dönüşecek.

Amerika artık bu sistemi devam ettiremiyor, dolar böylece kendi üstüne kapanıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin paraları korkunç değer kaybediyor. Çünkü bol para cenneti sona erdi ve yatırımlar çıkıyor.

Bu klasik bir durum değil paranın değeri düştükçe ihracatımız artar türü saçma sapan şehir efsanelerinin ne kadar yersiz olduğu bu ay açıklanan ihracat rakamları ile teyit edildi neredeyse.

Şimdi aman efendim ithalatımız düşüyor diye sevinmeyelim ekonomi duruyor demektir, resesyon bize de geliyor demektir. Bum konuda Moody’s in uyarısı haklı. Dış Ticaretten Sorumlu Bakanımız ithalatın düşüşünü mutlu bir haber gibi verirken bu tehlikenin ne kadar farkında bilemiyorum doğrusu…

Dolar krizi ve resesyon…
Roubini’nin deyimiyle stag-deflasyon…
Korkarım bunların hepsini, teker teker yaşayacağız.
Ben kurdan korkuyorum.

Kurların yükselişi nasıl durdurulacak? Rezervi en yüksek olan Merkez Bankaları bile bu büyük spekülasyonu alt edemeyebilirler. Üstelik şu rezerv hikayesinin de ne kadar efsane olduğunu bir başka yazımda anlatacağım.

Öte yandan Avrupa bankaları gelişmekte olan ülkelerde büyük risk taşıyorlar.

Paranın genleştiği, geliştiği her yer kriz sinyalleri geliyor.
Dün İzlanda bugün Yunanistan...

GELELİM TÜRKİYE’YE

Türkiye krizin içinde. Bu kesin ama hasarın, çok büyük olmamasının tek nedeni global finansal sisteme yeterince eklenmemek.

Konut sektörü kredilerinde çok klasik babadan kalma usullerde dönmesi, şirket tahvili gibi bir piyasamızın olmaması, CDS’ler hiç tanımamızın.

Dilerseniz bunu başka bir yazının konusu yapalım. Hem dünya hem de Türkiye’ye ayrı ayrı bakmak lazım.

Sözün özü bu ama ben kurlardan korkuyorum.

Steve Hanke bu günkü sabah gazetesinde tekrar sabit kuru öneriyor, başka bir dolar uzmanı Duncan altın-dolar dengesine geri dönmeyi öneriyor.

Ama gene de söyleyelim bu kriz ucuz döviz-cari açık krizidir.
Bol dövizin krizi kıt döviz ile sürüyor.
Bakalım neyle sonuçlanacak?

İskender ÖZTURANLI
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Global kriz ve rating bilmecesi...


Global kriz Amerika merkezli olması nedeniyle “sıfır risk” varsayımlarını alt üst etmişe benziyor. Son derece güvenli kabul edilen rating dereceleri en üst seviyelerde olan şirketlerin tek tek battıklarına tanık oluyoruz.

İlginç olan, bu batıkları devlet desteğiyle kurtarma çabalarına karşın Rating kuruluşlarının bu ülkenin ratingini negatif incelemeye bile almaması…800 milyar USD tutarındaki kurtarma paketinin bile yetmeyeceği görülmesine, şirketlerin devletleştirilmek zorunda kalınmasına, batık varlıklara devlet güvencesi getirilmesine rağmen ABD “negatif” incelemeye bile alınmıyor..Dünya’da cari açık rekoru kıran bu ülkeye karşı kimse bu argümanı öne sürerek not indirme çabası içine giremiyor.

Gelelim rating derecesi yüksek olan diğer bir gelişmiş ülkeler topluluğuna yani AB’ye. İçinde Türkiye kadar ekonomik aktivitesi ve büyüklüğü olmayan birçok ülkeyi de barındıran bu topluluk krizden nasibini fazlasıyla almış; ancak, aşağıda da örneklerini vereceğim bir sürü olumsuz verilere rağmen lokomotif durumda olan ülkelerin ratingleri incelemeye bile alınamıyor. Belki de AB’nin rating şirketlerinin objektif olmamaları iddiasıyla inceleme altına almasının bunda rolü vardır. Ne dersiniz?

İşte bazı veriler; (Eurostat) Sanayi üretimi ekim ayında avro bölgesinde %5,3 azaldı. Bazı AB ülkelerinde ise durum çok vahim. İspanya -%12,8, Estonya-%11, İrlanda-%10, Letonya-%9, Fransa-%7,5, İtalya-%6,9…

Bazı davranışlar ve açıklamalar da krizin derinliğini çok net açıklıyor. Örneğin, UBS’nin 6 milyar USD tutarındaki UBS Wealth Management Global Property Fund LTD.’nin büyük para çıkışı nedeniyle dondurması, yatırım şirketlerinin hala borsa şirketlerinin fiyat hedeflerini aşağı revize etmesi, JP Morgan CEO’su Morgan’ın “Şanslıysak 2. çeyrek sonra canlanma başlayabilir”, Obama’nın “Ekonomik krizde henüz en kötüler gelmedi”, ABD’de 54 ekonomistin “2009 ilk iki çeyreği dahil daralma devam edecek” demeleri krizde nerede olduğumuzu ve daha neler olabileceğini bize gösteriyor Bu arada emtia ve petrol fiyatlarında 6 ay daha düşüş, altın fiyatlarında ise yukarı beklentiler olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Bu durumda Türkiye, önümüzdeki dönemde cari açığında hızla daralma, büyümede yavaşlama, enflasyonist baskılarda azalma ile karşılaşacak gibi görünüyor. Enerji fiyatlarındaki düşüş bütçede de açığın azalmasına yol açıcı etki yaratacaktır.

Bunun yanında, global krizin bütün ülkeleri ciddi şekilde etkilediği bir ortamda, Türkiye’nin içinde bulunduğu yatırım yapılan ülkeler grubunda yer alan Güney Afrika’nın repo faizlerini 50 az puan indirdiği, Merrill lynch’in Çin Türkiye ve Brezilya için “owerweight” tavsiyesinin bulunduğu, başka yatırım kuruluşlarının da Türk menkul kıymetlerine al tavsiyeleri verdiğini de dikkate alırsak bazı batılı meslektaşlarımızın da itiraf ettiği gibi;

Ne Türkiye sanıldığı kadar riskli, ne de gelişmiş sayılan ekonomiler sanıldığı kadar risksiz değil, yeter ki biz bunu yabancı yatırımcılara iyi anlatalım…


Saygılarımla,

Hikmet BAYDAR
Ekonomist - Danışman
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[color=Red]Narkoz politikaları krize derman mı?


Bazı çıkar lobileri yine yönlendirme çabasındalar. Tüketici kredilerinin teşvik edilmesini Türkiye için öneren köşe yazıları yazılıyor. Küresel krizde bütün dünyada maliye ve para politikaları gevşetiliyor, tüketicilerin gelirinden çok harcaması için imkanlar yaratılıyor ve tüketici kredileri teşvik ediliyor diyerek emsal olmayan ülkeler örnek gösteriliyor.

Bazı yerli lobilerin çıkarları ile batı kapitalizminin Türkiye’yi pazar olarak kullanma çıkarları uyuştuğu için, yerli sözcülerin köşe yazılarına ilaveten zaman zaman Dünya bankası, IMF ve batının diğer etkili finans kurumlarının eski ya da yeni temsilcilerince kendi doğrultularında demeçler verilmektedir. Kamuoyuna aynı zamanda “Türkiye’nin, doğru politikalar uygulamasına rağmen, küresel şartlardan kaynaklanan bir sıkıntıya girdiği” mesajını veriyorlar ki, sorgulamadan, önceki politikalara, borçlanıp tüketim ithalatına devam edelim.

Türkiye’nin bu politikaları Türkiye için değil mallarını ithal ettiğimiz gelişmiş ülkeler için doğrudur. Çünkü Türkiye onlara borçlanarak mallarını ithal ediyor, ekonomilerine canlılık sağlıyor, onlara daha çok bağımlı hale geliyor, aynı zamanda da Türkiye’nin üretim sektörünü çökertip rekabet gücünü zayıflatıyordu. Yerli işbirlikçileri de bu fonlama aracılığından ve ithalattan iyi para kazanıyorlardı. Şimdide kriz bahanesi ile ekonomiyi canlandırma paketi maskesi altında tüketim ve ithalatın kredilendirilmesi teşvik edilsin istiyorlar.

Mesajlara bir örnek verelim. 10 Aralık da basınımızda ön planda verilen, Dünya Bankası Türkiye eski Direktörü Andew Vorking’ un mesajlarından sadece bir paragrafı şöyle. Türkiye’nin IMF ile hemen bir anlaşma yapmasının önemli olduğuna dikkat çekerek, “ABD Merkez Bankası (FED) ve Avrupa Merkez Bankası gibi kurumlarla likidite konusunda işbirliği sağlaması (yani IMF’ e ilave bunlardan da borç alması), istihdam piyasasında esneklik sağlayıcı reformları gerçekleştirmesi de önem taşıyor” önerisinde bulunuyor.

Önerinin gerçek yüzünü gizlemek için, cümleyi önerinin tersi olmasına rağmen “istihdam piyasasında esneklik sağlayıcı reformları gerçekleştirmesi de önem taşıyor” diyerek maskeliyor. Halbuki amaç IMF, FED, AB merkez Bankası ve diğer batı kamu finans kuruluşlarından daha çok borçlandırıp, döviz kurunu düşürüp 2008 ve öncesindeki gibi ithalatın ve cari açığın finanse edilmesi, Türkiye üretiminin ve istihdamının çökertilmesi, batının üretim ve istihdamının beslenmesidir.

Bigpara’da 04.11.2008 tarihle yayınlanan “Global krizde sinsi oyunlar” başlıklı yazımda gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkeleri borçlandırma istek, çaba ve amaçlarını, Türkiye’yi sadece IMF den değil, ilaveten ABD Merkez Bankası FED ve Avrupa birliği merkez bankasından da borçlandırmaya çalışacaklarını yazmıştım.

Krizle birlikte üretim ve istihdam faaliyetleri yeterince kredilendirilemezken, daha önce sağlanmış krediler iptal edilip, erken geri çağrılırken, işyerleri kapanıp işsiz ve gelirsiz kalacak tüketiciye tüketim kredisi teşvik edilirse, işçiler ve banka sistemi başta olmak üzere herkesin bindiği dal kesilmiş olur. Vergi gelirleri dahil tüm gelirlerin asıl kaynağı, beslendiği yer reel üretim sektörüdür. Üretimi engellenen ekonominin müstakbel işsizlerine kredi verip gelirinden çok harcatmak, helede ithalata harcatmak krizi şiddetlendirmek olur. Mevcut krizin temel sebebi de tüketici kredileri ile toplumların gelirinden çok harcaması olup, kriz bu yanlışın yıllarca biriktirdiği balonların patlamasıdır.

O halde tüketici kredileri neden canlandırılmak istenir? Tüketici kredilerinin önemli bir kısmının hemen ithal mallara harcanacağını iyi bilmektedirler. İthalatın teşvikini isteyenler var. Yıllık 50 milyar dolar, son dört yılda 150 milyar dolar cari açık verdik? Şimdi 25 milyar dolar borç için IMF anlaşması Türkiye’nin en önemli gündemi oldu. Onu da, daha fazlasını da alıp ithalata, 2009 un cari açığına harcayalım lobisi faaliyette. “Tüketici kredisi” ifadesi gerçeği daha çok çağrıştırır diye onun yerine, daha sempatik çağrışan, daha makyajlı bir ifade olan “ihtiyaç kredisi” ifadesini kullanırlar. Otomobil (ihtiyaç) kredisi gibi. Yabancı bankaların tüketim kredisi reklamlarında hep ihtiyaç kredisi mesajı verilir.

Türkiye’de yapılabilecek tüm teşvikler, verilebilecek tüm krediler istihdam, üretim ve ihracat için kanalize edilmelidir. Evet, üretimin devamı için üretilen ürünlerin satılması gerekir. İnsanlar, işsiz kalmadığı sürece, istihdam edilip ürettiğinin karşılığında elde ettiği gelirleri harcarlar, böylece de makro olarak üretilen ürünler talep edilir, satın alınır. Bunca zamandır Türkiye’de yeterli tasarruf yok deniliyordu. Tasarruflar yatırım harcamalarına, yatırım talebine yetmiyor deniliyordu. Bu ne demekti? Toplum üretimine göre daha çok (tüketim+yatırım) harcıyor demekti.

Bu da son iki yıldır cari açığın şahlanması demekti. Yani toplum kazancından, üretiminden çok harcarken harcamalarının önemli bir kısmını başka ülkelerin ürettiklerine harcıyor, bu harcamalar tekrar bizim üretimimize, istihdamımıza, işçilerimize değil yabancı ülkelerin insanlarına gelir sağlıyordu. Tüketici kredileri bunu artırıyordu. Otomobil kredileri sonunda hangi ülkelerin insanlarının gelirine dönüşür. İthal otomobiller yabancı ülkelerin ekonomisine gelir bize borç yaratır. Yerli otomobil dediklerimiz bile ortalama yüzde elli civarında ithal girdilerinden oluşur. Otomobil kredileri sadece bir örnek.

Türkiye’nin alacağı tüm tedbirler iç talebi ithal mallardan yerli üretim mallara yöneltecek, ihracatı teşvik ederek yerli üretime yabancı talep çekecek, daha çok istihdam, daha çok kapasite kullanımı ve gelir yaratacak tedbirler olmalıdır. Hem yerli hem de yabancı talebin yerli üretime çekilmesi ancak yerli malların daha rekabetçi olması ile mümkündür. O halde teşvik paketinde ne olabilecekse son kuruşuna kadar yerli üretimi ve yerli malları yabancı mallara göre daha rekabetçi hale getirmek için kullanılmalıdır. Teknoloji, verimlilik ve kaliteyi yükseltici yapısal dönüşümde teşvik edilmeli ve sağlanmalıdır.

Tüketici kredileri sürdürülürse ithalat yeterince azalmaz. Diyelim ki 2009 yılında cari açığı 30 milyar doların altına indiremedik. IMF’den ve körfez ülkelerinden alınacak ve de servetlerimizi satarak sağlayacağımız dövizler 2009 yılı cari açığına, yabancıların mallarına, yabancılara gelir olarak ödenecektir. Ülkemiz insanı ise gelir yerine sadece daha çok borca batarak batının istihdamını besleyecektir. Son yıllarda uygulanan ve gelecek nesillerimizi sömüren, ülkemizin içini boşaltan narkoz politikalarına devam edilmiş olacaktır.

Dış borçlanmayla beslenecek tüketim kredisi politikalarını Türkiye için öneren lobiler, Avrupa Birliği ülkeleri, ABD, Kanada, Japonya, Rusya ve Çin in bu tür politikalar uyguladığını, bu politikaların doğru politikalar olduğunu ileri sürüyorlar. Türkiye için doğru olmadığını bildikleri halde krizi kendi çıkar paketine çevirmeye çalışıyorlar.

Sözü edilen politikalar o ülkeler için doğru olsa bile koşullarımız farklı olduğundan bizim için doğru değildir. Bu ülkelerin (ABD hariç) bizimki gibi cari açıkları yok. Çok yüklü döviz rezervlerine sahipler, üstelik de bu rezervleri bizim bir avuç rezerv gibi borçla sağlanmış değil kendi ihracat fazlalarındandır, öz kazançlarıdır. ABD’nin parası dünya parası, rezerv para olduğu için yabancı rezerv para ihtiyacı yok.

Kaldı ki ABD gibi bir teknoloji devini bile, rezerv ihtiyacı da olmadığı halde krize sokan asıl neden aşırı tüketici kredileri sağlanarak toplumun gelirinden çok tüketmiş olmasıdır.

Tüketici kredilerinin ve doğrudan tüketimi teşvikin ABD’de bile çare olmadığı son bir yıldaki kriz paketlerinin etkisiz kalmasından kanıtlandığı için, yeni başkan Obama tüketicilere kazanmadıkları paraları vermek yerine altyapı yatırımlarına trilyonlarca dolar harcayarak istihdam yaratmayı, insanların bu istihdam ve üretimden kazançlarını harcamasını planlamıştır. Çin’in teşvik paketi de yaklaşık yarım trilyon dolarlık altyapı yatırımları, istihdam ve üretim paketidir.

Dr. Hamit BOZKURT
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Yiğit Bulut

Özürden çok önce Babacan'ın yaptığı



Herkes "bir avuç adamın" kurduğu özür sitesini konuşuyor. Oysa bu özürden çok önce Dışişleri Bakanı Babacan'ın yaptığı bir hareket var ki, özürden bin beter! Ne mi? Değerli dostlar, şu Dışişleri Bakanı Babacan gerçekten müthiş bir "adam"! Mehmet Şimşek'in "pasaportunu taşıdığı" İngiltere'nin Konsolosluğu yemek veriyor ve bizim bakanımız Avrupa Birliği (AB) temsilcisi ile İngiliz Konsolosluğunun yemeğine katılıyor. Hem de "Ankara'da falan da" değil, İstanbul'da! Yanlış okumadınız. Ayrıca yazdığım gibi yalnız da değil, yanında "abisi" Avrupa Birliği temsilcisi de var! Diplomatik olarak kendisinden çok düşük olsa da olsun koskoca Avrupa temsilcisi!

Görülmüş olay değil
Düşünsenize Türk konsolosluğu Fransa'da veya İngiltere'de yemek veriyor, o ülkenin dışişleri bakanı o yemeğe konsolosluğa geliyor. Ne görülmüş, ne de duyulmuş bir olay! Ama Türkiye'nin dışişleri bakanı kendi ülkesinde "ev sahipliği" sıfatını bırakıp, onların yemeğinde "sıraya" giriyor! Büyük Skandal! Ne var demeyin. Aynı seviyede biri Türkiye adına oraya gidebilir, ama kendi ülkesinde "ev sahibi olduğu topraklarda" ancak ve ancak konsoloslar dışişleri bakanının verdiği yemeğe katılır!
Bu noktada sizlere başımdan geçen ve bu köşede aktardığım olayı yazımdan alıntı ile aktaracağım.
Ben "taşıdığım sıfatlar ile oraya gitmeyi evsahipliğini bırakarak kendime yakıştırmadım. Ben neyim ki; dışişleri bakanının yanında gariban bir gazeteci."

Sanki sömürge ülkesi
Alıntıya gelince; "İspanya'nın Türkiye Büyükelçisi, İstanbul'daki Tarabya rezidansında aklınca önemli bulduğu gazetecilere yemek vermeyi düşünmüş ve yaklaşık 10 kişilik bir liste yapmış. Beni de acil olarak CNNTURK'ten aramışlar ve asistanıma not bırakmışlar. ABD Büyükelçisi milletvekillerini toplayıp, onlara yemek verir de; Avrupa'nın bir büyükelçisi gazetecilere evinde yemek vermez mi! Katılımcıların listesini istedim, tam tahmin ettiğim gibi "Türkiye'de olmayan Avrupa tezini" pazarlayan ne kadar adam varsa, hepsi orada! Ha bir de öne çıkmış "İkinci Cumhuriyetçi" kardeşler!
Davet sahibine; "bir büyükelçinin Türkiye'de kamuoyu oluşturan gazetecileri ayağına çağıramayacağını, isterse kendisine Tarabya'da balık ısmarlayabileceğimi ayrıca o listedeki isimler ile asla bir araya gelmeyeceğimi asistanım vasıtasıyla ilettim. Kısacası ben gitmedim ama bu ülkede gazeteci sıfatı taşıyan birçok isim gitti.
Geldiğimiz noktaya bakın, sanki sömürge ülkesi. Büyükelçiler milletvekillerini ve gazetecileri özel yemeklerde bir araya getirip, ülkenin durumunu ve geleceğini sorguluyorlar! Halk da "sadece faiz" ödemek için çalışıp, dursun."

Abuk-sabuk siteler açılır
Değerli dostlar, güzel ülkem ne halde! Talabani ile New York'da terörist saldırıdan günler önce görüşen Babacan'a tavsiyem, isterse bir de Türkiye'deki Barzani'nin temsilciliğine yemeğe gitsin! O da boğazda manzarası fena değil!
Sonuç: Türkiye'yi temsil eden bakan kendi ülkesinde evsahibi iken en azından hâlâ resmi olarak "sahip" konumundayız, konsolosluk seviyesinde yemeğe katılır ve kendini-ülkeyi bu kadar ezdirirse, birileri de öyle abuk-subuk siteler açar! Boşuna dememişler; Ankara'nın taşına bak! Gözlerimin yaşına bak! Uyan Uyan Gazi Kemal memleketin halinde bak! Bence hiç uyanma ATAM, uyu da bazı şeyleri görüp kahrolma!

Herkes "bir avuç adamın" kurduğu özür sitesini konuşuyor. Oysa bu özürden çok önce Dışişleri Bakanı Babacan'ın yaptığı bir hareket var ki, özürden bin...
( KB)
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Kerem Alkin

Maliye politikası yoksa, çözüm de yok



Merkez Bankası (MB), 18 Aralık'taki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında, petrol fiyatlarının neredeyse 48 saat içerisinde 47 dolardan 37 doların altına düşmesini, hem yurtiçi, hem de yurtdışı talep daralmasını ve orta vadeli enflasyon görünümündeki iyileşmenin hızlanabileceğini dikkate alarak, 1.25 puanlık bir faiz indirimi gerçekleştirdi. Piyasa beklentisi 0,50 puan iken, gerçekleştirilen indirim şaşırtıcı gözükse de, Merkez Bankamızın enflasyon riskinin hızla azalacağı olasılığından hareket ile, hem Türk ekonomisi için olası bir resesyon riskinin bertaraf edilmesine katkı sağlamak, hem döviz kurlarının dengeye oturmasına katkı sağlamak, hem de Hazine'nin borçlanma maliyetlerine katkı sağlamak adına, bu ölçüde bir faiz indirimi gerçekleştirdiği anlaşılıyor.

Maliye politikası şart
Nitekim, MB üst yönetiminin bir taşla 3 kuş vurmak adına gerçekleştirdiği faiz indirimi sonrasında, Hazine kağıtlarının 2. el faizi yüzde 18'in altına yerleşirken, başta yabancı finans kurumları olmak üzere, yurtiçi piyasa aktörleri, MB'nin yüzde 16,25'den yüzde 15'e indirdiği kısa vadeli gösterge faiz oranını, önümüzdeki yılın mart ayı sonuna kadar 2 puan daha indirebileceğini ifade etmeye başladılar. Bu durumda, kendisi 2006 yılının nisan ayı ortasında göreve geldiğinde politika faizini yüzde 13,25 oranında devralmış iken, Danıştay saldırısı ve mayıs-haziran küresel türbülansı gibi olağandışı gelişmelerle, politika faizini yüzde 17,5'e kadar yükseltmek durumunda kalmış olan Başkan Yılmaz ve ekibi, muhtemelen 2009 yılının ilk çeyreği sonunda politika faizini devraldığı noktaya geri getirmiş olacak.
Gerek MB, gerekse de diğer önde gelen ekonomilerin merkez bankaları çok önemli adımlar atıyor olsalar da, hükümetlerin maliye politikası bacağında önemli eksiklikler bırakmaları, yeni bir 1929 Buhranı'nın yaşanmasına da sebep olabilir. 12-13 Aralık'ta bir araya gelen Avrupa Birliği liderleri, 200 milyar euroluk yeni bir destek paketi konusunda mutabık kalmış iken, Almanya İngiltere'nin dolaylı vergilerde iç talebi desteklemek adına yapılmasının yararlı olacağını ifade ettiği indirimlere şiddetle karşı çıktı.

Merkez yalnız kalmasın
Kıssadan hisse, hükümetin ve ekonomi yönetiminin, küresel krizin Türk ekonomisine, döviz kurlarına, faiz seviyesine ve parasal büyüklükler üzerindeki etkilerini bertaraf etmek adına, MB'yi yalnız bırakması ve maliye politikası önlemleri konusunda isteksiz olması, sonradan telafi zor gecikmeleri ve riskleri beraberinde getirebilir. Merkez Bankamızın üst yönetiminin önemli çabalarının, mutlaka vergi politikası ve özenli kamu harcamaları ile, yani maliye politikası araçlarıyla desteklenmesi gerekiyor. Geçmişi anımsatan seçim ekonomisi uygulamalarına kaçmadan, hükümet, 2009 Bütçesi hedefleri içinde kalarak kendisine maliye politikası boyutunda bir manevra alanı oluşturabilir. Bu nedenle, sektörlerin KDV veya ÖTV konusundaki taleplerine tümüyle kulakları tıkamanın, orta vadede önemli sayıda vergi mükellefinin iflasını ilan ettiği bir tabloya dönüşebileceği ihtimalini de göz ardı etmeyelim.

Merkez Bankası (MB), 18 Aralık'taki Para Politikası Kurulu (PPK) toplantısında, petrol fiyatlarının neredeyse 48 saat içerisinde 47 dolardan 37 doları...
( KB)
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.