Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Uluslararası Para Fonu (IMF) heyetinin 5 Ocak’ta başlaması planlanan Türkiye ziyareti öncesinde, ekonomi yönetimi de alınabilecek tedbirleri alternatifli olarak mHarcamaların kısılması için, cari giderler üzerinde tasarrufa gidilecek. Her kaynak arayışında gündeme gelen yatırımlardan kesinti yine gündemde. Ancak bu kez ekonomi yönetimi de mevcut ödenekle gidilmesi gerektiği görüşünde. Bazı yetkililer bunun yerine, gelirleri son dönemde oldukça fazla artırılan belediyelerden kesinti yapılabileceğini söylüyor. Mart ayındaki yerel seçimlere kadar zaten yetişemeyecek pek çok altyapı yatırımı projesi olduğuna dikkat çeken yetkililer, kullanılması bu şekilde mümkün olmayan ödeneklerin ilave kaynak olarak tutulması gerektiğini belirtiyor.
Daha önce 31 Aralık’ta süresi dolacak olan 49 ili kapsayan teşvik yasası için, “sektörel ve bölgesel teşvik” adı altında yepyeni bir sisteme geçmeyi planlayan hükümet krizin etkileri nedeniyle bu fikirden şimdilik vazgeçti. Mevcut sistemin bir süre daha devam etmesi kararı alındı.
Körfez sermayesini çekmeye yönelik hazırlanan Sukuk-u İcara düzenlemesi ise halen Başbakanlık’ta. Maliye Bakanlığı vergi muafiyeti üzerinde çalışıyor. Başbakanlık ise, iki yönden inceleme yapıyor ve dünya ekonomisi durumu dikkate alınarak zamanlama tartışılıyor. Düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’nden dönmemesi ve diğer mevzuata uygun hale getirilmesi için de çalışılıyor.
asaya yatırıyor.
Daha önce 31 Aralık’ta süresi dolacak olan 49 ili kapsayan teşvik yasası için, “sektörel ve bölgesel teşvik” adı altında yepyeni bir sisteme geçmeyi planlayan hükümet krizin etkileri nedeniyle bu fikirden şimdilik vazgeçti. Mevcut sistemin bir süre daha devam etmesi kararı alındı.
Körfez sermayesini çekmeye yönelik hazırlanan Sukuk-u İcara düzenlemesi ise halen Başbakanlık’ta. Maliye Bakanlığı vergi muafiyeti üzerinde çalışıyor. Başbakanlık ise, iki yönden inceleme yapıyor ve dünya ekonomisi durumu dikkate alınarak zamanlama tartışılıyor. Düzenlemenin Anayasa Mahkemesi’nden dönmemesi ve diğer mevzuata uygun hale getirilmesi için de çalışılıyor.
asaya yatırıyor.
“Ellerinde çıralarla gezen çıplak ayaklı körlere ihtiyacı var dünyanın”
Ekonomist Görüşleri...
Küresel krizden Hazine’ye fırsat
Bu kriz Hazinenin faiz yükünü önemli ölçüde düşürmesi için iyi bir fırsattır. Yeter ki doğru kullanılabilsin. Doğru kullanıldığında aynı zamanda üretici sektörün faiz yükü de azalacak, kriz tedbiri ve teşviki gibi işe yarayacaktır.
Ülkemizdeki soygunun bir mekanizması da sıcak para dediğimiz düşük faizli, düşük maliyetli dövizin liraya çevrilip astronomik reel faizlerle lira cinsinden hazineye borç veriliyor olmasıydı. Sıçak para sadece yabancıların portföy için gelen fonlarını değil aynı zamanda dışarıdan sağlanan döviz kredilerini de kapsar. Geri dönmemek üzere fiziki yatırıma (fabrika kurmak gibi) gelmiş olan sermaye dışındaki, portföy veya faiz kazancı sağlamak için gelmiş, ülkeden çıkabilecek dış finansmanın her çeşidi sıcak paradır.
Şimdi artık ekonomimizi, bankaları ve üretim sektörünü zora sokacak olan portföy yatırımlarının çıkışı değil döviz kredilerinin yenilenmeyip ülkeden çıkmak istemesidir. Portföy yatırımlarının çıkıp çıkamaması artık daha çok kendi problemleridir.
Şimdi ne kadar yüksek faiz verecek olsak da kriz nedeniyle batının felç geçiren özel finans sektöründen, özel sektör kanalıyla ilave fon gelmiyor. O kanal kapanır kapanmaz batının büyük oyuncuları Türkiye ve benzeri ülkeleri borçlandırmaya devam edebilmek için kamudan kamuya borçlandırma kanallarını hemen açtılar.
Şimdi dışarıdan ucuz dövizle borçlanma kanalı batının kamu kuruluşlarından Hazineye ya da Merkez Bankasına açık. Hazine bu durumu iyi kullanarak fırsatlara dönüştürmelidir. Yeniden cari açık için, ithalatın finansmanı için kullanılmayıp akıllıca ve ülke yararına kullanılmalıdır. Önceki soygun düzenini değiştirip hem faiz ve borç yükünü azaltıp, hem de bankacılık ve özel sektörün krizini, ülkenin ekonomik krizini hafifletmelidir.
Diyelim ki bizim kamu kesimi başta IMF olmak üzere dışarıdan 30 milyar dolar kredi alsın. Kamu kesimi 2009 yılında vadesi gelen 15 milyar dolar civarındaki kamu dış borç geri ödemesini, piyasadan lira borçlanıp, merkez bankasından döviz satın alıp gerçekleştirmek yerine, bu IMF kaynağından gerçekleştirsin. Bu kendi başına kamu dış borç ödemesi için merkez bankası rezervlerinden ve piyasadan döviz talebini ortadan kaldıracaktır. Piyasadan lira borçlanma talebini de bu kadar azaltacaktır.
Merkez Bankası kendi döviz rezervlerinden aynı miktar kadar daha fazla özel sektör ve bankalar dış borç ödemesi fonlayabilecektir. Geriye kalan 15 milyar doları da Hazine yine merkez bankası kanalıyla piyasada satarak liraya dönüştürüp vadesi gelecek Hazine iç borç senetlerinin bu kadarlık kısmını iç piyasadan yüksek faizli lira ile tekrar borçlanmadan kapatabilir. Başka bir deyişle Hazinenin yüksek faizli lira borcu düşük faizli IMF döviz borcuna dönüşmüş olur.
Bu uygulama piyasadaki hazine borçlanma faiz oranını genelde de aşağı çekecek ve geriye kalan lira borç çevirme yükünü de daha düşük faiz oranından gerçekleştirebilecektir. Böylece Hazine toplamda borç yükünü ve faiz giderini önemli ölçüde azaltmış olur. Sonuçta piyasadaki borç verme faizleri de bütünüyle aşağıya çekilir. Üretici sektörün faiz yükü ve faiz maliyeti de etkili bir şekilde azaltılmış olur.
Geçmişte ülkeye döviz arzını sıcak paradan sağlayabilmek ve de aman kaçmasınlar deyip ülkede tutabilmek için ülkemiz lirada aşırı yüksek faiz ödüyordu. Uygulamadaki mekanizmalar sonucunda düşük faizli, düşük maliyetli sıcak para dövizler liraya çevriliyor ve sonuçta bunlara lira üzerinden Hazine, yani vergileriyle halkımız astronomik faizler ödüyordu. O soygunu kendi irademizle biz değil, ama irademiz dışı, batının özel finans kanallarının felç olması durdurdu.
O soygundan sadece yabancılar değil döviz borçlanabilen özel sektör aktörleri de düşük faizle döviz borçlanıp, liraya çevirip lira üzerinden hem yüksek faiz farkı geliri hem de kur farkı geliri elde ediyorlardı. Bu durum Eylül 2008 e kadar sürdü. Şimdi küresel kriz Hazineyi (halkımızı) daha yüksek faiz ödemekten daha düşük faiz ödemeye zorlayan, daha az soyulmaya mecbur eden yeni bir mekanizma yarattı. Bu mekanizma krizin zorla getirdiği bir fırsat olabilir, yeter ki çıkar grupları ve ithalatçılar yararına değil halkın tümü ve ülke yararına kullanılmak istensin.
Unutmayalım Hazinenin ödediği reel faiz oranı hala, diğer ülkelere göre o kadar farkla yüksek ki iflas etmiş İzlanda ile mukayese ediliyor, krize girmiş İzlanda demiyorum iflas etmiş İzlanda’yı takip ediyor. Bugün hükümet ve devlet başkanlarının krizde olduklarını resmen ve çoktan açıklamış ülkelerin hazinelerinin ödediği faiz oranlarının defalarca kat fazlası faiz ödüyoruz. İşsizlik oranımız onların yaklaşık 3 katı. Acaba kim krizde?
Dr. Hamit BOZKURT
Bu kriz Hazinenin faiz yükünü önemli ölçüde düşürmesi için iyi bir fırsattır. Yeter ki doğru kullanılabilsin. Doğru kullanıldığında aynı zamanda üretici sektörün faiz yükü de azalacak, kriz tedbiri ve teşviki gibi işe yarayacaktır.
Ülkemizdeki soygunun bir mekanizması da sıcak para dediğimiz düşük faizli, düşük maliyetli dövizin liraya çevrilip astronomik reel faizlerle lira cinsinden hazineye borç veriliyor olmasıydı. Sıçak para sadece yabancıların portföy için gelen fonlarını değil aynı zamanda dışarıdan sağlanan döviz kredilerini de kapsar. Geri dönmemek üzere fiziki yatırıma (fabrika kurmak gibi) gelmiş olan sermaye dışındaki, portföy veya faiz kazancı sağlamak için gelmiş, ülkeden çıkabilecek dış finansmanın her çeşidi sıcak paradır.
Şimdi artık ekonomimizi, bankaları ve üretim sektörünü zora sokacak olan portföy yatırımlarının çıkışı değil döviz kredilerinin yenilenmeyip ülkeden çıkmak istemesidir. Portföy yatırımlarının çıkıp çıkamaması artık daha çok kendi problemleridir.
Şimdi ne kadar yüksek faiz verecek olsak da kriz nedeniyle batının felç geçiren özel finans sektöründen, özel sektör kanalıyla ilave fon gelmiyor. O kanal kapanır kapanmaz batının büyük oyuncuları Türkiye ve benzeri ülkeleri borçlandırmaya devam edebilmek için kamudan kamuya borçlandırma kanallarını hemen açtılar.
Şimdi dışarıdan ucuz dövizle borçlanma kanalı batının kamu kuruluşlarından Hazineye ya da Merkez Bankasına açık. Hazine bu durumu iyi kullanarak fırsatlara dönüştürmelidir. Yeniden cari açık için, ithalatın finansmanı için kullanılmayıp akıllıca ve ülke yararına kullanılmalıdır. Önceki soygun düzenini değiştirip hem faiz ve borç yükünü azaltıp, hem de bankacılık ve özel sektörün krizini, ülkenin ekonomik krizini hafifletmelidir.
Diyelim ki bizim kamu kesimi başta IMF olmak üzere dışarıdan 30 milyar dolar kredi alsın. Kamu kesimi 2009 yılında vadesi gelen 15 milyar dolar civarındaki kamu dış borç geri ödemesini, piyasadan lira borçlanıp, merkez bankasından döviz satın alıp gerçekleştirmek yerine, bu IMF kaynağından gerçekleştirsin. Bu kendi başına kamu dış borç ödemesi için merkez bankası rezervlerinden ve piyasadan döviz talebini ortadan kaldıracaktır. Piyasadan lira borçlanma talebini de bu kadar azaltacaktır.
Merkez Bankası kendi döviz rezervlerinden aynı miktar kadar daha fazla özel sektör ve bankalar dış borç ödemesi fonlayabilecektir. Geriye kalan 15 milyar doları da Hazine yine merkez bankası kanalıyla piyasada satarak liraya dönüştürüp vadesi gelecek Hazine iç borç senetlerinin bu kadarlık kısmını iç piyasadan yüksek faizli lira ile tekrar borçlanmadan kapatabilir. Başka bir deyişle Hazinenin yüksek faizli lira borcu düşük faizli IMF döviz borcuna dönüşmüş olur.
Bu uygulama piyasadaki hazine borçlanma faiz oranını genelde de aşağı çekecek ve geriye kalan lira borç çevirme yükünü de daha düşük faiz oranından gerçekleştirebilecektir. Böylece Hazine toplamda borç yükünü ve faiz giderini önemli ölçüde azaltmış olur. Sonuçta piyasadaki borç verme faizleri de bütünüyle aşağıya çekilir. Üretici sektörün faiz yükü ve faiz maliyeti de etkili bir şekilde azaltılmış olur.
Geçmişte ülkeye döviz arzını sıcak paradan sağlayabilmek ve de aman kaçmasınlar deyip ülkede tutabilmek için ülkemiz lirada aşırı yüksek faiz ödüyordu. Uygulamadaki mekanizmalar sonucunda düşük faizli, düşük maliyetli sıcak para dövizler liraya çevriliyor ve sonuçta bunlara lira üzerinden Hazine, yani vergileriyle halkımız astronomik faizler ödüyordu. O soygunu kendi irademizle biz değil, ama irademiz dışı, batının özel finans kanallarının felç olması durdurdu.
O soygundan sadece yabancılar değil döviz borçlanabilen özel sektör aktörleri de düşük faizle döviz borçlanıp, liraya çevirip lira üzerinden hem yüksek faiz farkı geliri hem de kur farkı geliri elde ediyorlardı. Bu durum Eylül 2008 e kadar sürdü. Şimdi küresel kriz Hazineyi (halkımızı) daha yüksek faiz ödemekten daha düşük faiz ödemeye zorlayan, daha az soyulmaya mecbur eden yeni bir mekanizma yarattı. Bu mekanizma krizin zorla getirdiği bir fırsat olabilir, yeter ki çıkar grupları ve ithalatçılar yararına değil halkın tümü ve ülke yararına kullanılmak istensin.
Unutmayalım Hazinenin ödediği reel faiz oranı hala, diğer ülkelere göre o kadar farkla yüksek ki iflas etmiş İzlanda ile mukayese ediliyor, krize girmiş İzlanda demiyorum iflas etmiş İzlanda’yı takip ediyor. Bugün hükümet ve devlet başkanlarının krizde olduklarını resmen ve çoktan açıklamış ülkelerin hazinelerinin ödediği faiz oranlarının defalarca kat fazlası faiz ödüyoruz. İşsizlik oranımız onların yaklaşık 3 katı. Acaba kim krizde?
Dr. Hamit BOZKURT
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Hurşit Güneş
Bu kriz bizim krizimiz!
Yandaş takım koro halinde çıkan krizin küresel kaynaklı olduğunu, bizimle alakası olmadığını savunuyor. Ne diyelim; maşallah! Tam bir aldatmaca. Yani bizde bir hata yokmuş. Sapa sağlammışız!
Oysa çıkan bu bizim krizimiz. Küresel kriz 2008 yılının sonuna (ekim) doğru çıkmasına rağmen Türkiye ekonomisi kaç yıldır yavaşlıyor. Üstelik bu yıl bile ekonomik büyüme oldukça düşük olacak. (Aşağıdaki tabloda Türkiye ekonomisinin büyüme performansı gösteriliyor.) 2004 yılından bu yana her geçen yıl yüzde büyüme performansı düşmüş. Küresel kriz çıkmasaydı, 2008 büyüme performansı geçmiş yıllar kadar yüksek mi olacaktı? Elbette hayır.
İkinci konu dış açık kırılganlığıdır. Türkiye ekonomisinde dış açık 48 milyar dolara tırmanmış, özel kesim dış borçları 140 milyar doları aş mış. Böylesi bir yapı olmasaydı küresel kriz bizi bu denli sert çarpabilir miydi? Yunanistan’da yahut Bulgaristan’da bu kadar sorun var mı? Eğer küres el etmenlerle kriz çıkmasaydı bile, Türkiye’de dış açık düzeyiyle mutlaka bir kriz çıkacaktı. Ama belki 2008 yılında olamayacaktı.
Dış borçlar olmasaydı, IMF’ye başvurulur muydu? Elbette hayır. Nitekim Başbakan çok direndi. Ama sonunda teslim oldu. Üstelik bu dış borçlar olmasaydı, Türkiye 2009 yılında ekonomik daralma kaygısı içinde de olmazdı. Çünkü 2008 yılında oluşan dış açık 2003 yılına göre neredeyse 7 kat fazla.
Faizleri indirmek çözüm müydü?
Kimi meslektaşım para politikasını eleştiriyor. Diyorlar ki, para politikası daha gevşek olsaydı, kur daha makul bir yerde olur, bu kadar da dış açık verilmezdi. Bu savın doğruluk payı ise kısmen.
Birincisi, ithalatta zıplama kurun düşük kalmasından çok, başta enerji ve gıda olmak üzere, emtia fiyatlarındaki artıştan kaynaklandı. Kaldı ki faizleri indirseydik, küresel likidite yine akacaktı, çünkü çok boldu. Öte yandan faizlerin inmesi borsaya girişleri engellemeyecekti.
2007 yılında ithalat 2002 yılına göre 4,3 kat arttı. Fakat aynı dönemde ihracat 3,3 kat arttı. Yani ihracatın artışına engel olacak bir kur değerlenmesi yaşanmadı. Gerçi ihracat artışında dünya ticaret hacminin çok hızlı genişlemesinin rolü var. İthalat ise miktar artışından çok, fiyat artışından yükseldi..
Pekiyi para politikasını gevşetmek hatalı mı olurdu? Bence hayır. Fakat dalgalı kur sisteminde sıcak paranın yoğunlaştığı konjonktürlerde farklı politikalar izlenmeli. Döviz rezervleri daha güçlü hale gelmeli. Sıcak para girişlerine Tobin vergisi mutlaka konulmalı. Ve nihayet mali disiplindeki gevşekliği sıkı para politikasıyla telafi etmeye çalışmak büyük hatadır.
Uzatmayalım, bu kriz yine bizim krizimiz. Biz sağlam olsaydık, kriz bizi teğet geçerdi.
Bu kriz bizim krizimiz!
Yandaş takım koro halinde çıkan krizin küresel kaynaklı olduğunu, bizimle alakası olmadığını savunuyor. Ne diyelim; maşallah! Tam bir aldatmaca. Yani bizde bir hata yokmuş. Sapa sağlammışız!
Oysa çıkan bu bizim krizimiz. Küresel kriz 2008 yılının sonuna (ekim) doğru çıkmasına rağmen Türkiye ekonomisi kaç yıldır yavaşlıyor. Üstelik bu yıl bile ekonomik büyüme oldukça düşük olacak. (Aşağıdaki tabloda Türkiye ekonomisinin büyüme performansı gösteriliyor.) 2004 yılından bu yana her geçen yıl yüzde büyüme performansı düşmüş. Küresel kriz çıkmasaydı, 2008 büyüme performansı geçmiş yıllar kadar yüksek mi olacaktı? Elbette hayır.
İkinci konu dış açık kırılganlığıdır. Türkiye ekonomisinde dış açık 48 milyar dolara tırmanmış, özel kesim dış borçları 140 milyar doları aş mış. Böylesi bir yapı olmasaydı küresel kriz bizi bu denli sert çarpabilir miydi? Yunanistan’da yahut Bulgaristan’da bu kadar sorun var mı? Eğer küres el etmenlerle kriz çıkmasaydı bile, Türkiye’de dış açık düzeyiyle mutlaka bir kriz çıkacaktı. Ama belki 2008 yılında olamayacaktı.
Dış borçlar olmasaydı, IMF’ye başvurulur muydu? Elbette hayır. Nitekim Başbakan çok direndi. Ama sonunda teslim oldu. Üstelik bu dış borçlar olmasaydı, Türkiye 2009 yılında ekonomik daralma kaygısı içinde de olmazdı. Çünkü 2008 yılında oluşan dış açık 2003 yılına göre neredeyse 7 kat fazla.
Faizleri indirmek çözüm müydü?
Kimi meslektaşım para politikasını eleştiriyor. Diyorlar ki, para politikası daha gevşek olsaydı, kur daha makul bir yerde olur, bu kadar da dış açık verilmezdi. Bu savın doğruluk payı ise kısmen.
Birincisi, ithalatta zıplama kurun düşük kalmasından çok, başta enerji ve gıda olmak üzere, emtia fiyatlarındaki artıştan kaynaklandı. Kaldı ki faizleri indirseydik, küresel likidite yine akacaktı, çünkü çok boldu. Öte yandan faizlerin inmesi borsaya girişleri engellemeyecekti.
2007 yılında ithalat 2002 yılına göre 4,3 kat arttı. Fakat aynı dönemde ihracat 3,3 kat arttı. Yani ihracatın artışına engel olacak bir kur değerlenmesi yaşanmadı. Gerçi ihracat artışında dünya ticaret hacminin çok hızlı genişlemesinin rolü var. İthalat ise miktar artışından çok, fiyat artışından yükseldi..
Pekiyi para politikasını gevşetmek hatalı mı olurdu? Bence hayır. Fakat dalgalı kur sisteminde sıcak paranın yoğunlaştığı konjonktürlerde farklı politikalar izlenmeli. Döviz rezervleri daha güçlü hale gelmeli. Sıcak para girişlerine Tobin vergisi mutlaka konulmalı. Ve nihayet mali disiplindeki gevşekliği sıkı para politikasıyla telafi etmeye çalışmak büyük hatadır.
Uzatmayalım, bu kriz yine bizim krizimiz. Biz sağlam olsaydık, kriz bizi teğet geçerdi.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Güngör Uras
Tayyip Bey’e New York’taki Türk gençlerden mesaj var
“Tayyip Bey gelmiş. Karşınızda oturuyor. Size soruyor: Ey Türk gençleri... New York’ta finans kuruluşlarında çalışıyorsunuz. Dünyada olan biteni en iyi sizler izliyorsunuz. Söyleyin bana... Başbakan olarak ben neler yapabilirim? Neler yapmalıyım?”
Yılbaşı tatili öncesi New York’ta finans kuruluşlarında çalışan gençlerle sohbet ederken, onlara bunu sordum. Sanki ben Tayyip Bey imişim gibi, onlar da başladılar anlatmaya.
- Tayyip Bey, bu kriz ciddi bir kriz. Dünyadaki değişimi, ekonominin gidişini iyi okumak lazım. Geçici önlemler de önemli ama, bu krizin değiştireceği yapısal dengeleri dikkate alarak “uzun dönemli” düşünemeyenler, “uzun vadeli yeni yapılanmaya gidemeyenler mevcut pozisyonlarını bile koruyamayacak, kaybedecekler.
Onun için, öncelikle yeni bir stratejiye, bu stratejiye dayalı ekonomik ve sosyal plana ve buna dayalı programlara ihtiyaç var. Ülkesini seven bir politikacı olarak lütfen yerel, genel seçimi değil, Türkiye’nin geleceğini düşününüz.
- Tayyip Bey, halka gerçekleri anlatınız. Türkiye’nin durumu ne ümitsiz, ne de çok iyi. Başka ülkeler kadar bizim ülkemizde de ekonomide sorunlar var ve artacak. Halkımız buna hazırlıklı olsun. Ama başkaları o sorunları nasıl çözebiliyor ise biz de çözeceğiz. Halkın ne moralini bozunuz ne de halka hiçbir şey yokmuş gibi gerçek dışı ümit dağıtmayınız.
Olanı biteni iyi okumak gerekiyor
- Tayyip Bey, Türkiye’nin geleceğini beyin gücü, eğitim gücü belirleyecek. Biz bugünü düşünüyoruz diyerek bunu unutmayınız. Tam tersine, bugünden bu konuya öncelik veriniz.
- Tayyip Bey, her şeyi teşvik etmek, hiçbir şeyi teşvik etmektir. Bu kriz bir fırsat yaratsın. Türkiye’nin rekabet gücü olan 5 sektörü belirleyiniz. Sakın ha 5’i 6 yapmayınız. Beşi 3’e veya 4’e indirebilirsiniz. Altı yapamazsınız. Yatırımların ve üretimin bu sektörlerde teşvikine yöneliniz. Rekabet gücü olmayan sektörlerle ihracat yapılamaz. Kaynak israf edilir.
- Tarım çok önemli, ihmal ediyorsunuz. Tarımın ekonomik ve sosyal önemini hatırlayınız. Kriz sonrasında içeride ekonomik ve sosyal huzurun sürdürülmesinde tarım kesiminden yararlanınız.
- Tayyip Bey, her ülke kendi tarımını, sanayiini korumak için belli tedbirler alıyor. Amerika’ya Meksikalılar domates satamıyor. Çünkü Amerikan domates üreticisinin yaşaması gerekiyor. Dış rekabete henüz hazır olamayan fakat gelecek vaat eden sektörlerde bu tür etkin destekler ekonomiye güç katar.
Kamu harcaması can verir
- Tayyip Bey, kriz döneminde ekonomiyi harekete geçirmek için kamunun altyapı yatırım harcamalarını artırması gerekir. Bütçe dengesi önemli ama kriz daha da önemli. Altyapıya dönük kamu yatırım harcamalarını artırınız.
- İçerideki politik çekişmeler ve devamlı gerginlik, Türkiye’ye güveni zayıflatıyor. Türkiye hakkında yanlış değerlemelere yol açıyor. Size tavsiyede bulunmak bize belki yakışmaz ama, şu kritik dönemde iç politika çatışmalarından uzaklaşmanızda, yapıcı yaklaşımınızda yarar var.
Onlar anlattı. Ben de “Tayyip Bey olarak!” not aldım. Masanın etrafında Serdar Kaya, Harun Ada, Tuğba Temurcan, Şeref Türkmenoğlu, Süleyman Erman vardı. Süleyman Erman New York’a yeni gelmiş. Diğerleri uzun süredir New York’ta finans kuruluşlarında çalışıyorlar.
Türk Finans Network Group (TFNG) adını verdikleri bir grup oluşturmuşlar. (http://www.finansnetwork.com) Serdar Kaya’nın başkanlığını yaptığı grup, kısa sürede ABD dışında, Avrupa, Yakındoğu ve Türkiye’de de örgütlenmiş. Hemen her ülkede finans sektöründe çalışan Türk gençleri bu grup içinde bir iletişim ağı oluşturmuş.
Tanıdıklarım pırıl pırıl gençler. New York’ta çalışıyorlar ama kalpleri Türkiye’de. “Türkiye’ye dönmek isterseniz iş bulabilir misiniz?” diye soruyorum. Biz Amerika’da iş bulabildiğimize göre, Türkiye’de de buluruz“ diyorlar. Türkiye’de yaşayanlardan daha iyimserler.
Tayyip Bey’e New York’taki Türk gençlerden mesaj var
“Tayyip Bey gelmiş. Karşınızda oturuyor. Size soruyor: Ey Türk gençleri... New York’ta finans kuruluşlarında çalışıyorsunuz. Dünyada olan biteni en iyi sizler izliyorsunuz. Söyleyin bana... Başbakan olarak ben neler yapabilirim? Neler yapmalıyım?”
Yılbaşı tatili öncesi New York’ta finans kuruluşlarında çalışan gençlerle sohbet ederken, onlara bunu sordum. Sanki ben Tayyip Bey imişim gibi, onlar da başladılar anlatmaya.
- Tayyip Bey, bu kriz ciddi bir kriz. Dünyadaki değişimi, ekonominin gidişini iyi okumak lazım. Geçici önlemler de önemli ama, bu krizin değiştireceği yapısal dengeleri dikkate alarak “uzun dönemli” düşünemeyenler, “uzun vadeli yeni yapılanmaya gidemeyenler mevcut pozisyonlarını bile koruyamayacak, kaybedecekler.
Onun için, öncelikle yeni bir stratejiye, bu stratejiye dayalı ekonomik ve sosyal plana ve buna dayalı programlara ihtiyaç var. Ülkesini seven bir politikacı olarak lütfen yerel, genel seçimi değil, Türkiye’nin geleceğini düşününüz.
- Tayyip Bey, halka gerçekleri anlatınız. Türkiye’nin durumu ne ümitsiz, ne de çok iyi. Başka ülkeler kadar bizim ülkemizde de ekonomide sorunlar var ve artacak. Halkımız buna hazırlıklı olsun. Ama başkaları o sorunları nasıl çözebiliyor ise biz de çözeceğiz. Halkın ne moralini bozunuz ne de halka hiçbir şey yokmuş gibi gerçek dışı ümit dağıtmayınız.
Olanı biteni iyi okumak gerekiyor
- Tayyip Bey, Türkiye’nin geleceğini beyin gücü, eğitim gücü belirleyecek. Biz bugünü düşünüyoruz diyerek bunu unutmayınız. Tam tersine, bugünden bu konuya öncelik veriniz.
- Tayyip Bey, her şeyi teşvik etmek, hiçbir şeyi teşvik etmektir. Bu kriz bir fırsat yaratsın. Türkiye’nin rekabet gücü olan 5 sektörü belirleyiniz. Sakın ha 5’i 6 yapmayınız. Beşi 3’e veya 4’e indirebilirsiniz. Altı yapamazsınız. Yatırımların ve üretimin bu sektörlerde teşvikine yöneliniz. Rekabet gücü olmayan sektörlerle ihracat yapılamaz. Kaynak israf edilir.
- Tarım çok önemli, ihmal ediyorsunuz. Tarımın ekonomik ve sosyal önemini hatırlayınız. Kriz sonrasında içeride ekonomik ve sosyal huzurun sürdürülmesinde tarım kesiminden yararlanınız.
- Tayyip Bey, her ülke kendi tarımını, sanayiini korumak için belli tedbirler alıyor. Amerika’ya Meksikalılar domates satamıyor. Çünkü Amerikan domates üreticisinin yaşaması gerekiyor. Dış rekabete henüz hazır olamayan fakat gelecek vaat eden sektörlerde bu tür etkin destekler ekonomiye güç katar.
Kamu harcaması can verir
- Tayyip Bey, kriz döneminde ekonomiyi harekete geçirmek için kamunun altyapı yatırım harcamalarını artırması gerekir. Bütçe dengesi önemli ama kriz daha da önemli. Altyapıya dönük kamu yatırım harcamalarını artırınız.
- İçerideki politik çekişmeler ve devamlı gerginlik, Türkiye’ye güveni zayıflatıyor. Türkiye hakkında yanlış değerlemelere yol açıyor. Size tavsiyede bulunmak bize belki yakışmaz ama, şu kritik dönemde iç politika çatışmalarından uzaklaşmanızda, yapıcı yaklaşımınızda yarar var.
Onlar anlattı. Ben de “Tayyip Bey olarak!” not aldım. Masanın etrafında Serdar Kaya, Harun Ada, Tuğba Temurcan, Şeref Türkmenoğlu, Süleyman Erman vardı. Süleyman Erman New York’a yeni gelmiş. Diğerleri uzun süredir New York’ta finans kuruluşlarında çalışıyorlar.
Türk Finans Network Group (TFNG) adını verdikleri bir grup oluşturmuşlar. (http://www.finansnetwork.com) Serdar Kaya’nın başkanlığını yaptığı grup, kısa sürede ABD dışında, Avrupa, Yakındoğu ve Türkiye’de de örgütlenmiş. Hemen her ülkede finans sektöründe çalışan Türk gençleri bu grup içinde bir iletişim ağı oluşturmuş.
Tanıdıklarım pırıl pırıl gençler. New York’ta çalışıyorlar ama kalpleri Türkiye’de. “Türkiye’ye dönmek isterseniz iş bulabilir misiniz?” diye soruyorum. Biz Amerika’da iş bulabildiğimize göre, Türkiye’de de buluruz“ diyorlar. Türkiye’de yaşayanlardan daha iyimserler.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[color=Red]Hazine 2009 yılı programı: Kim kimi dışlayacak?
Genel olarak sıkı bir bütçenin tahvil piyasaları için destekleyici, para politikasında Merkez Bankası’nın manevra alanını genişletici olduğu söylenebilir. Ancak, genel faiz seviyesi için esas önemli olan, bütçe ve diğer kamu finansmanı kanallarındaki görünümün Hazine’nin borçlanma ihtiyacını nasıl şekillendirdiği ve iç borç çevirme oranını hangi noktaya taşıdığıdır. Ne yazık ki, iç ve dış borç servisinden kaynaklanan borçlanma ihtiyacını karşılaması beklenen borçlanma ve borçlanma dışı kaynakların tümündeki koşullar, önceki yıllara göre daha olumsuz bir görünümdedir.
Bu şartlar altında ve IMF’den gelecek kaynağın ve bunun kullanım şeklinin belirsizliğine rağmen, Hazine Müsteşarlığı 2009 yılı borçlanma stratejisini geçtiğimiz hafta içinde açıklamıştır. Buna göre; 97 milyar TL anapara ve 56.9 milyar TL faiz olmak üzere toplam 153.9 milyar TL tutarında borç servisi gerçekleştirilmesi; borç servisinin 135.1 milyar TL’sinin iç borç, 18.7 milyar TL’sinin ise dış borç servisi olarak yapılması öngörülmektedir. İç borç servisinin 112.6 milyar TL’lik kısmı piyasaya yapılacak ödemelerden, 16.1 milyar TL’lik kısmı kamu kurumlarına ödemelerden, 6.4 milyar TL’lik kısmı ise T.C Merkez Bankası’na gerçekleştirilecek ödemelerden oluşmaktadır.
Buna karşılık, Hazine’nin bazılarını ihtiyatlı ve bazılarını iyimser bulduğumuz varsayımları ile 2009 yılı iç borç çevirme oranının 2006’dan beri en yüksek seviyesi olan % 77.8’e çıkması öngörülmektedir. Bu oranın bir diğer önemi ise, tasarruf havuzundan özel sektöre aktarılabilecek kaynakları belirleme gücünden gelmektedir. Kamunun iç borç geri ödemelerinden daha az borçlanması yani dışlama etkisini azaltması, mali aracılık görevini yapan bankacılık sisteminin krediler yolu ile özel sektöre ve hane halklarına daha fazla finansman desteği sağlamasına yardımcı olur. Bu destek her zaman önemlidir ancak kredilerin daralma sürecine girdiği bu dönemde özellikle 2009 yılının seyri açısından daha kritik bir faktör haline gelmiştir.
Hazine’nin program varsayımlarına bakışımızı da kısaca vermek istiyoruz. Birincisi, nakit bazlı faiz dışı fazla öngörüsünün 2008 yılının üzerinde olması, büyüme görünümü ve bunun vergi gelirlerine olumsuz yansıması dikkate alındığında, gelir artırıcı bir önlem alınmadığı durumda iyimser bir beklenti gibi durmaktadır. İkincisi, özelleştirme gelirlerinden aktarılacak kaynaklar, dünya genelinde mevcut satın alma ve birleşme eğilimlerinin zayıflığı altında iddialı durmaktadır.
Buna karşılık, IMF ile kredi destekli bir stand-by anlaşması yapılacağı ve kredinin önemli bir kısmının önden yüklemeli gelebileceği varsayımı ile, dış borçlanmanın çok ihtiyatlı belirlendiğini düşünüyoruz. Sadece, 2009 yılı için Dünya Bankası’ndan 1.3 milyar dolar ve Avrupa Yatırım Bankası’ndan 1.3 milyar euro kredi sağlandığı haberleri bile programda öngörülen 6.6 milyar YTL’lik eurobond ihracı hariç dış finansman hedefinin çok aşılabileceğini düşündürmektedir.
İç borç çevirme oranının Hazine öngörüsünün de üzerine çıkması durumunda ise, bankacılık sistemi YTL likiditesinin rahatlamasını daha uzun süre için geciktirirken, Merkez Bankası’nın sistemi fonlamasını daha kalıcı hale getirebilir ve kredilerde ihtiyatlı tavrın korunmasını gerektirebilir.
Sonuç olarak, 2009 yılı bütçesi IMF anlaşmasına yönelik hazırlıklar kapsamında son dakika düzenlemeleriyle daha gerçekçi bir baza oturmuştur. Ancak bu gelişme bir mali sıkılaşma getirmekten çok daha kötüye gidişi engelleyici etkide bulunmuştur.
Genel faiz seviyesi için bütçeden daha önemli olan borçlanma ihtiyacı artmasa da, finansman kaynaklarındaki olumsuz koşullar Hazine için daha zorlu bir yıla işaret etmektedir. IMF’den gelebilecek kredi desteği bile iç borç çevirme oranının 2006 yılından beri en yüksek seviyesine yükselmesini engelleyemeyecek gibi görünmektedir.
Haluk BÜRÜMCEKÇİ
Fortis Bank Başekonomisti
[email protected]
Genel olarak sıkı bir bütçenin tahvil piyasaları için destekleyici, para politikasında Merkez Bankası’nın manevra alanını genişletici olduğu söylenebilir. Ancak, genel faiz seviyesi için esas önemli olan, bütçe ve diğer kamu finansmanı kanallarındaki görünümün Hazine’nin borçlanma ihtiyacını nasıl şekillendirdiği ve iç borç çevirme oranını hangi noktaya taşıdığıdır. Ne yazık ki, iç ve dış borç servisinden kaynaklanan borçlanma ihtiyacını karşılaması beklenen borçlanma ve borçlanma dışı kaynakların tümündeki koşullar, önceki yıllara göre daha olumsuz bir görünümdedir.
Bu şartlar altında ve IMF’den gelecek kaynağın ve bunun kullanım şeklinin belirsizliğine rağmen, Hazine Müsteşarlığı 2009 yılı borçlanma stratejisini geçtiğimiz hafta içinde açıklamıştır. Buna göre; 97 milyar TL anapara ve 56.9 milyar TL faiz olmak üzere toplam 153.9 milyar TL tutarında borç servisi gerçekleştirilmesi; borç servisinin 135.1 milyar TL’sinin iç borç, 18.7 milyar TL’sinin ise dış borç servisi olarak yapılması öngörülmektedir. İç borç servisinin 112.6 milyar TL’lik kısmı piyasaya yapılacak ödemelerden, 16.1 milyar TL’lik kısmı kamu kurumlarına ödemelerden, 6.4 milyar TL’lik kısmı ise T.C Merkez Bankası’na gerçekleştirilecek ödemelerden oluşmaktadır.
Buna karşılık, Hazine’nin bazılarını ihtiyatlı ve bazılarını iyimser bulduğumuz varsayımları ile 2009 yılı iç borç çevirme oranının 2006’dan beri en yüksek seviyesi olan % 77.8’e çıkması öngörülmektedir. Bu oranın bir diğer önemi ise, tasarruf havuzundan özel sektöre aktarılabilecek kaynakları belirleme gücünden gelmektedir. Kamunun iç borç geri ödemelerinden daha az borçlanması yani dışlama etkisini azaltması, mali aracılık görevini yapan bankacılık sisteminin krediler yolu ile özel sektöre ve hane halklarına daha fazla finansman desteği sağlamasına yardımcı olur. Bu destek her zaman önemlidir ancak kredilerin daralma sürecine girdiği bu dönemde özellikle 2009 yılının seyri açısından daha kritik bir faktör haline gelmiştir.
Hazine’nin program varsayımlarına bakışımızı da kısaca vermek istiyoruz. Birincisi, nakit bazlı faiz dışı fazla öngörüsünün 2008 yılının üzerinde olması, büyüme görünümü ve bunun vergi gelirlerine olumsuz yansıması dikkate alındığında, gelir artırıcı bir önlem alınmadığı durumda iyimser bir beklenti gibi durmaktadır. İkincisi, özelleştirme gelirlerinden aktarılacak kaynaklar, dünya genelinde mevcut satın alma ve birleşme eğilimlerinin zayıflığı altında iddialı durmaktadır.
Buna karşılık, IMF ile kredi destekli bir stand-by anlaşması yapılacağı ve kredinin önemli bir kısmının önden yüklemeli gelebileceği varsayımı ile, dış borçlanmanın çok ihtiyatlı belirlendiğini düşünüyoruz. Sadece, 2009 yılı için Dünya Bankası’ndan 1.3 milyar dolar ve Avrupa Yatırım Bankası’ndan 1.3 milyar euro kredi sağlandığı haberleri bile programda öngörülen 6.6 milyar YTL’lik eurobond ihracı hariç dış finansman hedefinin çok aşılabileceğini düşündürmektedir.
İç borç çevirme oranının Hazine öngörüsünün de üzerine çıkması durumunda ise, bankacılık sistemi YTL likiditesinin rahatlamasını daha uzun süre için geciktirirken, Merkez Bankası’nın sistemi fonlamasını daha kalıcı hale getirebilir ve kredilerde ihtiyatlı tavrın korunmasını gerektirebilir.
Sonuç olarak, 2009 yılı bütçesi IMF anlaşmasına yönelik hazırlıklar kapsamında son dakika düzenlemeleriyle daha gerçekçi bir baza oturmuştur. Ancak bu gelişme bir mali sıkılaşma getirmekten çok daha kötüye gidişi engelleyici etkide bulunmuştur.
Genel faiz seviyesi için bütçeden daha önemli olan borçlanma ihtiyacı artmasa da, finansman kaynaklarındaki olumsuz koşullar Hazine için daha zorlu bir yıla işaret etmektedir. IMF’den gelebilecek kredi desteği bile iç borç çevirme oranının 2006 yılından beri en yüksek seviyesine yükselmesini engelleyemeyecek gibi görünmektedir.
Haluk BÜRÜMCEKÇİ
Fortis Bank Başekonomisti
Genel olarak sıkı bir bütçenin tahvil piyasaları için destekleyici, para politikasında Merkez Bankası’nın manevra alanını genişletici olduğu söylenebilir. Ancak, genel faiz seviyesi için esas önemli olan, bütçe ve diğer kamu finansmanı kanallarındaki görünümün Hazine’nin borçlanma ihtiyacını nasıl şekillendirdiği ve iç borç çevirme oranını hangi noktaya taşıdığıdır. Ne yazık ki, iç ve dış borç servisinden kaynaklanan borçlanma ihtiyacını karşılaması beklenen borçlanma ve borçlanma dışı kaynakların tümündeki koşullar, önceki yıllara göre daha olumsuz bir görünümdedir.
Bu şartlar altında ve IMF’den gelecek kaynağın ve bunun kullanım şeklinin belirsizliğine rağmen, Hazine Müsteşarlığı 2009 yılı borçlanma stratejisini geçtiğimiz hafta içinde açıklamıştır. Buna göre; 97 milyar TL anapara ve 56.9 milyar TL faiz olmak üzere toplam 153.9 milyar TL tutarında borç servisi gerçekleştirilmesi; borç servisinin 135.1 milyar TL’sinin iç borç, 18.7 milyar TL’sinin ise dış borç servisi olarak yapılması öngörülmektedir. İç borç servisinin 112.6 milyar TL’lik kısmı piyasaya yapılacak ödemelerden, 16.1 milyar TL’lik kısmı kamu kurumlarına ödemelerden, 6.4 milyar TL’lik kısmı ise T.C Merkez Bankası’na gerçekleştirilecek ödemelerden oluşmaktadır.
Buna karşılık, Hazine’nin bazılarını ihtiyatlı ve bazılarını iyimser bulduğumuz varsayımları ile 2009 yılı iç borç çevirme oranının 2006’dan beri en yüksek seviyesi olan % 77.8’e çıkması öngörülmektedir. Bu oranın bir diğer önemi ise, tasarruf havuzundan özel sektöre aktarılabilecek kaynakları belirleme gücünden gelmektedir. Kamunun iç borç geri ödemelerinden daha az borçlanması yani dışlama etkisini azaltması, mali aracılık görevini yapan bankacılık sisteminin krediler yolu ile özel sektöre ve hane halklarına daha fazla finansman desteği sağlamasına yardımcı olur. Bu destek her zaman önemlidir ancak kredilerin daralma sürecine girdiği bu dönemde özellikle 2009 yılının seyri açısından daha kritik bir faktör haline gelmiştir.
Hazine’nin program varsayımlarına bakışımızı da kısaca vermek istiyoruz. Birincisi, nakit bazlı faiz dışı fazla öngörüsünün 2008 yılının üzerinde olması, büyüme görünümü ve bunun vergi gelirlerine olumsuz yansıması dikkate alındığında, gelir artırıcı bir önlem alınmadığı durumda iyimser bir beklenti gibi durmaktadır. İkincisi, özelleştirme gelirlerinden aktarılacak kaynaklar, dünya genelinde mevcut satın alma ve birleşme eğilimlerinin zayıflığı altında iddialı durmaktadır.
Buna karşılık, IMF ile kredi destekli bir stand-by anlaşması yapılacağı ve kredinin önemli bir kısmının önden yüklemeli gelebileceği varsayımı ile, dış borçlanmanın çok ihtiyatlı belirlendiğini düşünüyoruz. Sadece, 2009 yılı için Dünya Bankası’ndan 1.3 milyar dolar ve Avrupa Yatırım Bankası’ndan 1.3 milyar euro kredi sağlandığı haberleri bile programda öngörülen 6.6 milyar YTL’lik eurobond ihracı hariç dış finansman hedefinin çok aşılabileceğini düşündürmektedir.
İç borç çevirme oranının Hazine öngörüsünün de üzerine çıkması durumunda ise, bankacılık sistemi YTL likiditesinin rahatlamasını daha uzun süre için geciktirirken, Merkez Bankası’nın sistemi fonlamasını daha kalıcı hale getirebilir ve kredilerde ihtiyatlı tavrın korunmasını gerektirebilir.
Sonuç olarak, 2009 yılı bütçesi IMF anlaşmasına yönelik hazırlıklar kapsamında son dakika düzenlemeleriyle daha gerçekçi bir baza oturmuştur. Ancak bu gelişme bir mali sıkılaşma getirmekten çok daha kötüye gidişi engelleyici etkide bulunmuştur.
Genel faiz seviyesi için bütçeden daha önemli olan borçlanma ihtiyacı artmasa da, finansman kaynaklarındaki olumsuz koşullar Hazine için daha zorlu bir yıla işaret etmektedir. IMF’den gelebilecek kredi desteği bile iç borç çevirme oranının 2006 yılından beri en yüksek seviyesine yükselmesini engelleyemeyecek gibi görünmektedir.
Haluk BÜRÜMCEKÇİ
Fortis Bank Başekonomisti
[email protected]
Genel olarak sıkı bir bütçenin tahvil piyasaları için destekleyici, para politikasında Merkez Bankası’nın manevra alanını genişletici olduğu söylenebilir. Ancak, genel faiz seviyesi için esas önemli olan, bütçe ve diğer kamu finansmanı kanallarındaki görünümün Hazine’nin borçlanma ihtiyacını nasıl şekillendirdiği ve iç borç çevirme oranını hangi noktaya taşıdığıdır. Ne yazık ki, iç ve dış borç servisinden kaynaklanan borçlanma ihtiyacını karşılaması beklenen borçlanma ve borçlanma dışı kaynakların tümündeki koşullar, önceki yıllara göre daha olumsuz bir görünümdedir.
Bu şartlar altında ve IMF’den gelecek kaynağın ve bunun kullanım şeklinin belirsizliğine rağmen, Hazine Müsteşarlığı 2009 yılı borçlanma stratejisini geçtiğimiz hafta içinde açıklamıştır. Buna göre; 97 milyar TL anapara ve 56.9 milyar TL faiz olmak üzere toplam 153.9 milyar TL tutarında borç servisi gerçekleştirilmesi; borç servisinin 135.1 milyar TL’sinin iç borç, 18.7 milyar TL’sinin ise dış borç servisi olarak yapılması öngörülmektedir. İç borç servisinin 112.6 milyar TL’lik kısmı piyasaya yapılacak ödemelerden, 16.1 milyar TL’lik kısmı kamu kurumlarına ödemelerden, 6.4 milyar TL’lik kısmı ise T.C Merkez Bankası’na gerçekleştirilecek ödemelerden oluşmaktadır.
Buna karşılık, Hazine’nin bazılarını ihtiyatlı ve bazılarını iyimser bulduğumuz varsayımları ile 2009 yılı iç borç çevirme oranının 2006’dan beri en yüksek seviyesi olan % 77.8’e çıkması öngörülmektedir. Bu oranın bir diğer önemi ise, tasarruf havuzundan özel sektöre aktarılabilecek kaynakları belirleme gücünden gelmektedir. Kamunun iç borç geri ödemelerinden daha az borçlanması yani dışlama etkisini azaltması, mali aracılık görevini yapan bankacılık sisteminin krediler yolu ile özel sektöre ve hane halklarına daha fazla finansman desteği sağlamasına yardımcı olur. Bu destek her zaman önemlidir ancak kredilerin daralma sürecine girdiği bu dönemde özellikle 2009 yılının seyri açısından daha kritik bir faktör haline gelmiştir.
Hazine’nin program varsayımlarına bakışımızı da kısaca vermek istiyoruz. Birincisi, nakit bazlı faiz dışı fazla öngörüsünün 2008 yılının üzerinde olması, büyüme görünümü ve bunun vergi gelirlerine olumsuz yansıması dikkate alındığında, gelir artırıcı bir önlem alınmadığı durumda iyimser bir beklenti gibi durmaktadır. İkincisi, özelleştirme gelirlerinden aktarılacak kaynaklar, dünya genelinde mevcut satın alma ve birleşme eğilimlerinin zayıflığı altında iddialı durmaktadır.
Buna karşılık, IMF ile kredi destekli bir stand-by anlaşması yapılacağı ve kredinin önemli bir kısmının önden yüklemeli gelebileceği varsayımı ile, dış borçlanmanın çok ihtiyatlı belirlendiğini düşünüyoruz. Sadece, 2009 yılı için Dünya Bankası’ndan 1.3 milyar dolar ve Avrupa Yatırım Bankası’ndan 1.3 milyar euro kredi sağlandığı haberleri bile programda öngörülen 6.6 milyar YTL’lik eurobond ihracı hariç dış finansman hedefinin çok aşılabileceğini düşündürmektedir.
İç borç çevirme oranının Hazine öngörüsünün de üzerine çıkması durumunda ise, bankacılık sistemi YTL likiditesinin rahatlamasını daha uzun süre için geciktirirken, Merkez Bankası’nın sistemi fonlamasını daha kalıcı hale getirebilir ve kredilerde ihtiyatlı tavrın korunmasını gerektirebilir.
Sonuç olarak, 2009 yılı bütçesi IMF anlaşmasına yönelik hazırlıklar kapsamında son dakika düzenlemeleriyle daha gerçekçi bir baza oturmuştur. Ancak bu gelişme bir mali sıkılaşma getirmekten çok daha kötüye gidişi engelleyici etkide bulunmuştur.
Genel faiz seviyesi için bütçeden daha önemli olan borçlanma ihtiyacı artmasa da, finansman kaynaklarındaki olumsuz koşullar Hazine için daha zorlu bir yıla işaret etmektedir. IMF’den gelebilecek kredi desteği bile iç borç çevirme oranının 2006 yılından beri en yüksek seviyesine yükselmesini engelleyemeyecek gibi görünmektedir.
Haluk BÜRÜMCEKÇİ
Fortis Bank Başekonomisti
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Sorunu doğru teşhis edip ilacı doğru dozda vermek
Türkiye İstatistik Kurumu Sanayi Üretim endeksinin 2008 yılı kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %13,9 azalması, ekonominin seyri konusunda bize çok önemli ipuçları vermektedir. Özellikle imalat sanayi sektörü endeksinin -%15,5, motorlu kara taşıt römork ve yarı römork imalatının -%41,2 olması üretimdeki daralmanın ne boyutlarda olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Kaldı ki 2007 Kasım ayındaki veri 2007 Ekim ayına göre ciddi bir çıkışı yansıtırken, 2008 de aksine Ekim ayına göre düşüş göstermesi ekonomide çanların çalmaya başladığını ortaya koyuyor. 2007 Aralığında ve 2008 Ocak ayında sert düşüş olduğunu düşünürsek, 2009 Ocak ayı verisinin durgunluğu tüm çıplaklığıyla ortaya koyma ihtimali oldukça yüksektir.
Durgunluk diğer bir adıyla resesyon, bu kadar net bir şekilde geliyorum derken, global kökenli bu kriz içeride gerek gelir dağılımının düzeltilmesi gerekse piyasa mekanizmasının iç talep lehine düzenlenebilmesi gibi birçok fırsatları da önümüze koymaktadır.
İç talebin artırılması için alınabilecek tedbirlerden bazıları; Gelir vergisi oranlarının ve sigorta primleri işçi payının 1 yıllığına düşürülmesi, yerli malı kullanımına vergisel teşvik getirilmesi (örneğin yeli üretilen ürünlere 1 yıl için KDV indirimi sağlanması),en düşük gelir diliminde olan tüketicilere seyyanen devlet yardımı yapılması vb dir.
Bu saydıklarım gibi iç talebi artıracak tedbirler alınmadığı takdirde neler olacağına şöyle bir bakalım isterseniz;
İhracattaki ve iç talepteki daralmaya bağlı olarak sanayi üretiminde düşüşler devam edecektir (Kasım 2008 verisine göre imalat sanayi üretimi %15,5 düşmüştü). Kapasite kullanım oranları hızla düşerek firmaların sabit maliyetlerinin toplam maliyetler içindeki payı fırlayacaktır (kapasite kullanım oranı Kasım 2008 de bir önceki yıl aynı ayına göre %9,7 düşerek %72,9 oldu).
Bu durum firmaların rekabete daha zayıf olmaları anlamına geldiği gibi aynı zamanda düşen cirolarla beraber şirketlerin gelecekteki değer beklentilerinin aşağı yönde revize edileceği anlamına da gelmektedir. Böylece bu beklenti borsada düşüşe yol açacaktır. Düşük kapasitenin getirdiği gerek yüksek sabit maliyet oranları gerekse kredi yükünün artması firmaların nakit dengesinin sağlanmasını da zora sokacağından firma iflasları, kapanmaları da hızla artacaktır. Bu durumun işsizliği de körükleyeceği çok açıktır.
Düşük cirolar ve yükselen işsizlik oranları kamu vergi hedeflerinin gerçekleşmesini de imkansız hale getirecektir. Vergi hedeflerinin saptığını gören IMF ek vergi konulmasını talep edecektir. Bu gelişmeler faizlerin yükselmesi anlamına gelmektedir.
Firmalara sağlanan krediler sadece firmaların nakit dengesizliğini geçici olarak düzeltebilecektir. Ancak talep tarafında kalıcı bir düzelme olmadıkça firmalar sorunu tekrar yaşayacak ve sağlıklı bir biçimde küçülemeyen, stok maliyet hesabını iyi yapamayan borç alacak vade uyuşmazlığı olan firmalarda kaçınılmaz sonuç gecikmeli de olsa yaşanacaktır.
Şunun çok iyi anlaşılması gereklidir; Sorun dünyada güvensizlik Türkiye’de ise talep yetersizliği sorunudur. Firmalara sağlanan krediler arzı artırmayacak ve sadece firma nakit dengesinin sağlanmasına geçici katkıda bulunacaktır. Oysa tüketicinin desteklenmesi hem ciro yoluyla firma nakit dengesine katkıda bulunurken hem de gelir dağılımının daha adaletli olmasına yardımcı olacaktır. Bu fırsatın kaçırılmaması lazım… Global kriz Türkiye’ye bir taşla iki kuş vurma fırsatını da getirmiştir.
Hikmet BAYDAR
Ekonomist - Danışman
Türkiye İstatistik Kurumu Sanayi Üretim endeksinin 2008 yılı kasım ayında bir önceki yılın aynı ayına göre %13,9 azalması, ekonominin seyri konusunda bize çok önemli ipuçları vermektedir. Özellikle imalat sanayi sektörü endeksinin -%15,5, motorlu kara taşıt römork ve yarı römork imalatının -%41,2 olması üretimdeki daralmanın ne boyutlarda olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Kaldı ki 2007 Kasım ayındaki veri 2007 Ekim ayına göre ciddi bir çıkışı yansıtırken, 2008 de aksine Ekim ayına göre düşüş göstermesi ekonomide çanların çalmaya başladığını ortaya koyuyor. 2007 Aralığında ve 2008 Ocak ayında sert düşüş olduğunu düşünürsek, 2009 Ocak ayı verisinin durgunluğu tüm çıplaklığıyla ortaya koyma ihtimali oldukça yüksektir.
Durgunluk diğer bir adıyla resesyon, bu kadar net bir şekilde geliyorum derken, global kökenli bu kriz içeride gerek gelir dağılımının düzeltilmesi gerekse piyasa mekanizmasının iç talep lehine düzenlenebilmesi gibi birçok fırsatları da önümüze koymaktadır.
İç talebin artırılması için alınabilecek tedbirlerden bazıları; Gelir vergisi oranlarının ve sigorta primleri işçi payının 1 yıllığına düşürülmesi, yerli malı kullanımına vergisel teşvik getirilmesi (örneğin yeli üretilen ürünlere 1 yıl için KDV indirimi sağlanması),en düşük gelir diliminde olan tüketicilere seyyanen devlet yardımı yapılması vb dir.
Bu saydıklarım gibi iç talebi artıracak tedbirler alınmadığı takdirde neler olacağına şöyle bir bakalım isterseniz;
İhracattaki ve iç talepteki daralmaya bağlı olarak sanayi üretiminde düşüşler devam edecektir (Kasım 2008 verisine göre imalat sanayi üretimi %15,5 düşmüştü). Kapasite kullanım oranları hızla düşerek firmaların sabit maliyetlerinin toplam maliyetler içindeki payı fırlayacaktır (kapasite kullanım oranı Kasım 2008 de bir önceki yıl aynı ayına göre %9,7 düşerek %72,9 oldu).
Bu durum firmaların rekabete daha zayıf olmaları anlamına geldiği gibi aynı zamanda düşen cirolarla beraber şirketlerin gelecekteki değer beklentilerinin aşağı yönde revize edileceği anlamına da gelmektedir. Böylece bu beklenti borsada düşüşe yol açacaktır. Düşük kapasitenin getirdiği gerek yüksek sabit maliyet oranları gerekse kredi yükünün artması firmaların nakit dengesinin sağlanmasını da zora sokacağından firma iflasları, kapanmaları da hızla artacaktır. Bu durumun işsizliği de körükleyeceği çok açıktır.
Düşük cirolar ve yükselen işsizlik oranları kamu vergi hedeflerinin gerçekleşmesini de imkansız hale getirecektir. Vergi hedeflerinin saptığını gören IMF ek vergi konulmasını talep edecektir. Bu gelişmeler faizlerin yükselmesi anlamına gelmektedir.
Firmalara sağlanan krediler sadece firmaların nakit dengesizliğini geçici olarak düzeltebilecektir. Ancak talep tarafında kalıcı bir düzelme olmadıkça firmalar sorunu tekrar yaşayacak ve sağlıklı bir biçimde küçülemeyen, stok maliyet hesabını iyi yapamayan borç alacak vade uyuşmazlığı olan firmalarda kaçınılmaz sonuç gecikmeli de olsa yaşanacaktır.
Şunun çok iyi anlaşılması gereklidir; Sorun dünyada güvensizlik Türkiye’de ise talep yetersizliği sorunudur. Firmalara sağlanan krediler arzı artırmayacak ve sadece firma nakit dengesinin sağlanmasına geçici katkıda bulunacaktır. Oysa tüketicinin desteklenmesi hem ciro yoluyla firma nakit dengesine katkıda bulunurken hem de gelir dağılımının daha adaletli olmasına yardımcı olacaktır. Bu fırsatın kaçırılmaması lazım… Global kriz Türkiye’ye bir taşla iki kuş vurma fırsatını da getirmiştir.
Hikmet BAYDAR
Ekonomist - Danışman
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi