You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
ERCAN KUMCU..

Enflasyon geleceğin sorunu

[FONT="Times New Roman"]GELİŞMİŞ ülkelerin merkez bankaları piyasaları paraya boğuyorlar. Amerikan Merkez Bankası’nın (FED) bilançosu son dönemde ikiye katlandı.

Piyasalarda "güven krizi" devam ettiği sürece merkez bankaları para basmaya devam edecekler gibi görünüyor. Öyle bir noktaya gelindi ki, merkez bankaları piyasalara daha fazla para verebilmek için artık daha yaratıcı olmak zorundalar. Doğal olarak, para politikasının etkisi giderek tükeniyor.

Bütün bunlar olası bir ödemeler krizinin önüne geçmek için yapılıyor. Piyasalar küçülüyor. Finans kurumları borçlarını geri ödemek zorunda kalıyorlar. Ama, borçlarını geri ödeyebilmek için ellerindeki varlıkları satamıyorlar. Ellerinde likit diye düşündükleri varlıkların ya fiyatı çok düştü ya da piyasası kalmadı. Merkez bankaları bu aşamada devreye giriyorlar. Ellerindeki varlıkları satamadıkları için likidite sorununa giren finans kurumlarına merkez bankaları borç veriyor. Finans kurumları da "borçlarını ödeyemez" duruma düşmekten kurtuluyorlar.

ŞİMDİLİK SORUN YOK

Teknik açıdan, piyasalar tarafından yaratılan kaydi paranın merkez bankalarının piyasaya sürdükleri nakdi paraya dönüşüyor diyebiliriz. Bu yolla merkez bankalarının finans sistemindeki göreli ağırlığı artıyor.

Merkez bankaları bu kadar para basınca, doğal olarak, enflasyonun artması beklenir. Ama, kriz dönemlerinde finans sisteminin akışkanlığını sürdürebilmesi için basılan para, faizleri harcamaları uyaracak şekilde düşüremediği sürece enflasyon yaratma gücü olmaz. Basılan para borç ödemeye gidiyor. Borcunu tahsil edenler de kendi borçlarını ödeyebilme durumuna geliyorlar. Zincirin son halkası şirketler ve hane halkları parayı ellerine geçirdiklerinde harcamaya yönelmiyor, sağlam bir köşeye koymaya çalışıyor.

Finans sisteminde kriz havası dağılmaya başladığında, şimdi basılan paralar başa bela olabilecek. O dönemde, parayı basan merkez bankaları aynı kararlılıkla bastıkları parayı geri çekmek durumundalar. Aksi takdirde, yakın tarihimizin en derin krizlerinden birini yaşadıktan sonra, en yüksek enflasyonu da yaşamaktan kaçamayabiliriz.

KİM KAZANACAK?

Bu alanda bir zamanlama soru yaşayabiliriz. Finans sistemindeki kriz bir aşamada yumuşayacak, daha sonra da bitecektir. Ama, reel sektördeki durgunluğun bitmesinin finans sistemindeki krizin bitmesinden daha fazla zaman alacağını tahmin etmek güç değil. Dolayısıyla, finans sitemindeki rahatsızlık bittiğinde, şimdi basılan paraların enflasyonist olmaması için geri çekilmesi gerekiyor. O noktada, belki de, ekonomik durgunluğun ortasında olacağız. Merkez bankaları enflasyon riskini azaltmak için kısa vadeli faizleri yükseltme eğilimine girecekken, reel sektör en kötü dönemlerinden birinde olabilecek.

Ekonomik durgunluğun ortasında, durgunluğu daha da derinleştirebilecek faiz artırımları siyasi açıdan elbette sevimli olmayacak. Merkez bankaları ile hükümetler çatışacaklar. Çatışmayı merkez bankaları kazandığı takdirde, şimdi basılan paralar ileride enflasyon yaratmayabilir, ama ekonomik durgunluktan çıkmak göreli olarak daha fazla zaman alacak. Çatışmada merkez bankaları zayıf tarafta kalırsa, enflasyon artarken, ekonomik durgunluğa da çabuk bir çözüm bulunamayabilecek.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
ŞÜKRÜ KIZILOT.

Türkiye’ye girişi olmayan araca ’köprüden kaçak geçti’ cezası


[FONT="Times New Roman"]FIKRA gibi olan bu olayla ilgili ceza, 17 Ekim 2008 tarihinde tebliğ edildi. "Burası Türkiye, olur böyle şeyler" dediğinizi duyar gibiyim.


Haklısınız... Ama bu kadar da olmamalı!..

ÜSTELİK SIFIR KİLOMETRE

Olay, Çalışma Bakanlığı İş Müfettişi Arif Temir’in başına geliyor.

Türkiye’ye girişi bile yapılmamış araca, İstanbul Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden "kaçak geçti" diye ceza kesilmiş.

İddia şöyle:

"06 SB 277 plakalı araç 28 Mart 2003 saat 17.01’de OGS gişesinden kaçmış."

- Bununla ilgili 20 YTL cezayı bildiren 12 Eylül 2008 tarihli yazı, 17 Ekim 2008 tarihinde tebliğ edilmiş.

- Oysa, 28 Mart 2003 tarihinde "köprüden kaçak geçti" denilen otomobil, 6 Nisan 2004’te yani ceza tarihinden 12.5 ay sonra "sıfır kilometre" olarak alınmış!..

GÜMRÜK GİRİŞİ

Aracın İzmir Gümrük Müdürlüğü’nden girişi de 23 Mart 2004 tarih ve 292887 no.lu makbuz karşılığı olmuş.

Bakar mısınız, Türkiye gümrüğüne sıfır kilometre olarak giren araca, "bir yıl önce köprüden kaçak geçti" diye ceza kesiliyor. O ceza da 17 Ekim 2008’de yani 5 yıl 7 ay sonra tebliğ ediliyor.

N’olur, "Burası Türkiye, olur böyle şeyler" demeyin.

Yanlış yapanların kulağı çekilsin de olmasın böyle şeyler!..

Sarışın ve trafik polisi

SARIŞIN ters istikamette araba kullanırken polis durdurmuş kendisini, "Bayan!.." demiş, "Hayrola... Nereye gidiyorsunuz? Okları görmediniz mi?"

"Ciddi misiniz?" demiş sarışın endişeli bir ses tonu ile, "İnanır mısınız o kadar dalgınım ki, bırakın okları, ben Kızılderilileri bile fark etmedim!.."

(Teşekkürler Yıldırım TUNA)

Şemsiye tamircisi

BİR şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespear’e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı şu olur: "Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın..."

(Teşekkürler A. Ziya ÇELİK)

Rand, Won, Ley

BAŞLIĞI okuyunca, belki de "Bunlar da neyin nesi?" dediniz.

Rand, Güney Afrika; Won, Güney Kore; Ley de Romanya’nın ulusal parası.

Kriz sonrası, bazı ülkelerin ulusal parası dolar karşısında değer kaybetti. Bu konuda, "dünya rekoru" yüzde 41 kayıp ile YTL’de idi. Neyse YTL biraz toparlandı da kayıp yüzde 30’a düştü.

YTL’yi, çoğunun adını ilk kez duyduğunuz Rand (Güney Afrika), Forint (Macaristan), Won (Güney Kore), Real (Brezilya), Zloti (Polonya) ve Ley (Romanya) izliyor.

Biz böyle rekorlar istemiyoruz ama nedense rekorlardan ve rekor kırdıranlardan kurtulamıyoruz!..

Avukat

OLAY Fransa’da yaşanıyor. Kadının biri postaneye girer girmez orta bankoda adamı görmüş. Adam elindeki yaklaşık bine yakın, üzeri çeşitli kalp motifleri ile süslenmiş pembe zarflı kartlara müzikli aşk pulları yapıştırıyor ve zarfı kapamadan içlerine seksi kadın kokuları püskürtüyormuş.

"Hayrola?" demiş kadın, "Ne yapıyorsunuz merak ettim de..."

"Evli erkeklerin ev adreslerine, bin tane imzasız sevgililer günü kartı gönderiyorum" diye cevap vermiş adam, "Ama neden?.."

"Çünkü ben bir boşanma avukatıyım!.."

(Teşekkürler Hicran Tüysüz)

Ne konuşurlar

Dört erkek yan yana geldiklerinde spor konuşurlar.

Dört kadın yan yana geldiklerinde erkekleri konuşurlar...

Evliliğin hukuki tanımı

Müebbet hapse mahkûm bir kişinin, kötü davranışları nedeniyle serbest bırakılabildiği tek suç.

(Teşekkürler

Yrd.Doç.Dr. Şafak ÇOMAKLI)

Temel ne yapıyormuş

Küçük Temel, kumbarasının anahtarı kaybolmasın diye ne yapmış?

- Kumbarasının içine atmış...

Yaşlı adam ve sevgilisi

MÜCEVHERCİYE girip "Pırlanta bakacağız" diyen adam, vitrinden çıkartılan 4 bin dolar değerindeki pırlantayı görünce suratını buruşturur ve "Lütfen en değerli pırlantanızı gösterin" der. Satıcı kasadan bir yüzük çıkartarak uzatır;

- Bu en değerli yüzüğüm. 120 bin dolar.

Sarışın ve çok güzel olan sevgilisi, yüzüğe bayılır. Yaşlı adam çek defterini çıkarıp 120 bin dolar yazar ve izah eder:

- Bugün cumartesi, bankaların kapalı olduğunu biliyorum. Çeki size bırakıyorum. Pazartesi sabahı bankama telefon edin ve çekin karşılığını aldıktan sonra, çekin üstünde yazılı olan telefonumdan beni arayın. Biz de gelip yüzüğü alırız.

Pazartesi sabahı mücevherci yaşlı adamı arar;

- Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Hesabınızda hiç para yokmuş!

Yaşlı adam:

- Sen yüzüğü dükkanında sakla ve çeki yırtabilirsin. Sayende şahane bir hafta sonu geçirdim...

(Teşekkürler İsmet DAYIOĞLU)

Yaşlanmak

İnsan yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır. Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz. Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar, soluğunuz daralır; ama görüş alanınız genişler.

Bir insanın karakterini test etmek isterseniz ona yetki verin.

Abraham Lincoln
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
VAHAP MUNYAR..

Yazı Tanrısı’nı yazı masası yaptı, 60 milyon doları gözüne kestirdi


[FONT="Times New Roman"]ALMANYA’nın Köln kentindeki ORGATEC Ofis Mobilyaları Fuarı’na Tuna Çelik’in kurucusu Turan Tuna’yla girdikten sonra, bizi Nuri Tuna’nın karşıladığı Tuna standında biraz soluklandık.


Ardından Koleksiyon Mobilya’nın bulunduğu standı görmek için bir başka salona yöneldim. Standa gittiğimde Koleksiyon’un kurucusu Faruk Malhan ile oğlu Koray Malhan potansiyel müşterilerle ilgileniyordu. Biraz sonra diğer oğlu Doruk ile kızı Ayşe de göründü.

Faruk Malhan, işin başında fiilen olmakla birlikte çocuklarına da bir süredir etkin roller vermişti. Kendini "şef tasarımcı" gibi konumlandırmayı yeğlemişti.

Faruk Malhan, önce ofislerde kullanılacak bir kanepeyi gösterdi. Kanepenin arka kısmının bir bölümü rahatlıkla oturulacak şekilde tasarlanmıştı.

Tasarım Koray Malhan’a aitti. Faruk Malhan, anlattı: "Kanepelerin, koltukların kenarına ilişme alışkanlığı vardır. Şimdi bu ürünümüz, ’ilişmeyi bırak, resmen otur’ diyor."

Sonra kendi tasarladığı bir yazı masasını heyecanla gösterdi: "Buna Sümerler’in yazı tanrısı ’Nabu’nun adını verdim. Zaten masaya da Sümerlerden bir deyim yazdırdım."

Tasarlarken büyük annesinin kullandığı bir sandığın açılış-kapanış tarzından da esinlendiği masadaki yazıyı okudu: "Senin yazdıklarını tanrı Nabu kutsasın."

Koleksiyon Mobilya’daki yeni ürünlerin en ince detaylarına kadar fotoğraflarını çekenler vardı. Aynı görüntüyü Tuna ile Nurus’un standlarında da gördüm. Türk ofis mobilyaları sektörünün önde gelen üçlüsü, kendilerinden kopya çekilmesinden pek de rahatsız değildi: "Demek ki kopya çekilecek ürünler ortaya koyabiliyoruz."

Faruk Malhan, daha sonra "Size ilginç bazı şeyler göstermem gerek" diyerek, ofis elektroniği ve yazılımı konusunda uzman bir şirketin standına yönlendirdi.

Geliştirilen konferans sistemi çarpıcıydı. Ekrana bir yandan 4-5 ayrı ofisten (farklı ülke veya kentler de olabiliyor) toplantı görüntüleri yansıyor, diğer taraftan anında elle çizimler bile yapılabiliyordu.

Aynı görüntüler, örneğin otomobile de kurulan sitemle şirketin patronu tarafından izlenebiliyor, müdahale de edilebiliyordu.

Koleksiyon Mobilya, bu firmadan aldığı teknolojiyi kendi tasarımlarıyla bütünleştirmiş, 32 kişilik ilk toplantı masasını da Kiler Holding’e hazırlamıştı.

Koleksiyon Mobilya, ABD’den başlayıp dünyayı saran finansal krizin iyiden iyiye derinleştiği 2008’i 60 milyon dolarlık ciroyla tamamlamaya kararlı görünüyor.

Yazı masası tasarlarken Sümerler kadar eskilere uzanan Faruk Malhan, teknolojiye de sarılmayı ihmal etmiyor.

Böylece ortaya yerinde duramayan bir "Koleksiyon" çıkıyor...

Tabağı ’çıkıntılı’ çay bardağı ayda 50 bin satıyor

KOLEKSİYON Mobilya’nın kurucusu Faruk Malhan’ın "şef tasarımcı"lığa verdiği önem, ORGATEC Fuarı’ndaki sohbetimizde de her halinden belli oluyordu.

Bir süre önce geleneksel çay bardağı ile tabağını birbiriyle bütünleşen şekilde tasarlamış, vitrine koymuştu. Malhan, geleneksel çay tabağına küçük bir çıkıntı yerleştirmiş, aynı boyutta girintili tasarladığı bardağın sabit durabilmesini sağlamıştı.

Yani, tepsiye tabağıyla yerleştirilen çay bardaklarının taşıma sırasında çalkalanma olasılığı yok denecek kadar azalmıştı.

Malhan, bardak-tabak ikilisiyle ilgili son durumu özetledi: "Artık Migros mağazalarının raflarında da varız. Ayda 50 bin bardak satar hale geldik. Gerçi Türkiye’nin 380 milyon adetlik çay bardağı pazarında bu çok küçük bir rakam ama bizim için önemli."

Faruk Malhan, daha sonra ofis mobilyalarıyla da bütünleştirdikleri halı ve kilimleri gösterdi. Desenleri kendisi tasarlamış, dokuma işini Anadolu’ya yönlendirmişti.

Böylelikle Anadolu’da dokunan halı ve kilimlere dünya ofislerine girme kapısı da açıldı...

Turkcell beğenmedi ama ’Mustafa’yı Sabancı destekledi

CAN Dündar’ın "Mustafa" filmi, kendisinden çok, Turkcell’in sponsor olmayışından dolayı tartışılır oldu. Haber önce Vatan Gazetesi’nde çıktı. Sonra Turkcell’e yönelen eleştiriler Hürriyet’te de yer alınca, hemen saldırılar başladı: "Doğan Grubu yayınlarına reklam vermediği için Turkcell’e saldırıyorlar, Atatürk düşmanı gösteriyorlar."

Turkcell, tartışmalar üzerine "Mustafa"ya neden sponsor olmadığını şöyle açıkladı: "Film, beklentimiz yönünde Atatürk’ün liderliğini, dehasını ve kahramanlığını dünyaya tanıtmaktan çok, Atatürk’ün özel hayatına odaklanan bir film olduğu için projede yer almadık."

Filmin reklamlarına baktım. Üzerinde kocaman "Sabancı’nın katkılarıyla" yazıyordu. Sonra Sabancı Holding’in 28 Ekim’de gönderdiği basın bülteninden Güler Sabancı’nın sözlerini gözden geçirdim: "Rahmetli Sakıp Sabancı, bir Mustafa Kemal Atatürk filmi yaptırmak için çok uğraşmıştı. Bu amaçla bizzat yurtiçinde ve yurtdışında yönetmenlerle görüşmüştü. Can Dündar, ’Mustafa’ projesiyle bize gelince çok heyecanlandım. Arkadaşlarım önceden belgeseli izlediler, hepsi ağlayarak çıktılar. Sonunda biz bu projeye katkıda bulunma şansını elde ettik."

Diğer tartışmaları bir an için unutalım... Türkiye’nin iki dev kuruluşunun "Mustafa"ya bakışını karşılaştıralım.

Turkcell, "Mustafa, Atatürk’ün liderliğini, dehasını ve kahramanlığını anlatmadığı için projede yer almadık" diyor...

Güler Sabancı, "Böyle bir belgesel ancak Mustafa Kemal’e yakışırdı. Yurdumuz gençliğine Cumhuriyet Bayramı hatırası olmasını diliyorum" vurgusu yapıyor...

Başka söze gerek var mı?
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
ERKAN ÇELEBİ..

150 milyon YTL’lik çaya poşet artık dar geliyor


[FONT="Times New Roman"]POŞET çay üreticileri, 150 milyon dolarlık pazarın bitkisel ürünlere kaymasını önlemek ve pazar hakimiyetlerini korumak için yeni jenerasyon ürünleri piyasaya sürdü.

Lipton, kısa sürede suya karışarak, çayın daha iyi demlenmesini sağlayan piramit poşet çayları çıkarınca Ülker de, suda tamamen eriyen çayları çıkardı. Bu çaylar, kullanılmış poşet sorununu da ortadan kaldırıyor.

KENDİLERİNE hedef kitle olarak, büyük şehirlerde yaşayıp, büyük marketlerden alışveriş yapan, değişimleri yakından takip edip, yeniliklere açık olan tüketicileri seçen poşet çay üreticileri, 150 milyon dolarlık pazarın bitkisel ürünlere kaymasını önlemek için şimdi, teknoloji silahına sarıldı. Pazardaki hakimiyetlerini korumak için yeni jenerasyon poşet ürünlerini piyasaya süren çay üreticileri, çayın daha iyi demlenmesini sağlayan piramit poşet çayların ardından, hazır kahvelerde olduğu gibi suda tamamen eriyerek posa sorununu ortadan kaldıran çayları piyasaya sundu.

Yüzde 17.6’sı poşette

Arkadaşımız Mert Temizkan’ın yaptığı araştırmaya göre, Türkiye’de yılda 190 bin ton çay üretiliyor. Bunun 110 bin tonunu evler, 80 bin tonunu da ev dışı tüketim oluşturuyor. Yıllık pazar hacmi de 850 bin doları buluyor. Poşet çayların toplam pazardan aldığı pay ise yüzde 17.6’yı buluyor. Kişi başına düşen çay tüketimi de 2.6 kilogram oluyor. Üretim ve ambalaj teknolojilerinde yaşanan hızlı gelişim, peş peşe yeni ürünlerin piyasaya sürülmesini sağlıyor.

Rekabette yeni boyut

Lipton’un aroma, renk, koku ve tadın kısa sürede suya karışarak, çayın daha iyi demlenmesini sağlayan piramit poşet çayları piyasaya sürmesinin ardından Ülker’de T-Max markasıyla rekabete yeni bir boyut kazandırdı. Ülker’in bu yeni ürünü, sallama çayların aksine, hazır kahveler gibi suyla karıştığında tamamen eriyor. Böylece, suyla karıştıktan sonra oluşan kullanılmış poşet sorunu ortadan kalkmış oluyor. Bitki çayları alanında faaliyet gösteren Doğadan da ürünlerinde gözenekli yeni bir poşet kullanımına giderek, suda dağılma riskini azaltıyor.

Kullanımı hızla yaygınlaşan poşet çaylarda geçtiğimiz yıla göre, demlik poşetlerde yüzde 19, fincan poşet çaylarda ise yüzde 15 büyüme kaydedildi. Dökme çay kategorisinde ise bu oran yüzde 5 seviyelerinde kaldı. Siyah bardak poşet çay ve demlik poşet çay, yüzde 32’le toplam poşet çay pazarından yüzde 64’lük pay alıyor. Bunları, yüzde 29 ile bitkisel-meyveli çaylar ve yüzde 7 ile yeşil çay segmenti izliyor.

Suyu görünce eriyor

Lipton’un piramit şeffaf ambalajlı çaylarının ardından Ülker’in Amerika ve Avrupa’da şeker ve aroma ile karıştırılarak piyasaya sürülen suda eriyen çay teknolojisini Türkiye’de uygulamaya başladı. İnstant tea diye adlandırılan çay özü ile üretilen bu çaylar, suda kolayca eriyerek, posa ve tortu bırakmıyor. Avrupa’da, İngiltere’de kavanoz ambalajlarda tüketiciye ulaştırılan bu ürün, Türkiye’de tek kullanımlık poşetler halinde pazarlanıyor. Ülker’in 1.5 yıl süren Ar-Ge çalışmaları sonucunda geliştirilen bu çayların şekerli, şekersiz klasik siyah çay çeşitlerinin yanı sıra, elma aromalı siyah çay ve şeftali aromalı siyah çayı da bulunuyor.

Seylan’da 9 olan hasat Türkiye’de 3’e düşüyor

Dünyanın en büyük çay üreticileri olan Sri Lanka, Seylan, Hindistan ve Çin’de coğrafi koşullar nedeniyle çay tarımı çok yaygın ve bu ülkelerin iklimsel özellikleri, yılda en az 9 defa hasat alabilmelerine imkan veriyor.

Bu nedenle dünya çay ticaretini elinde tutan bu ülkeler, talebi rahatlıkla karşılayabiliyor.

Türkiye’de iklim ve coğrafi koşullar nedeniyle sadece Karadeniz bölgesinde çay üretimi gerçekleşiyor.

Karadeniz’in önde gelen geçim kaynağı olan çay, hem dar bir alanda üretilmesi hem de yılda sadece 3 kez hasat alınabilmesi nedeniyle sınırlı seviyede kalıyor.

Orta yaş grubu tercih ediyor

POŞET çayların Türkiye’deki tüketici profilini 18-45 yaş grubu oluşturuyor. Bunlar da genellikle, gelir düzeyi ve yaşam standartları ortalamanın üzerinde olan, yeniliklere açık, eğitimli, yoğun olarak büyük şehirlerde yaşayan, büyük marketlerden alışveriş yapma alışkanlığı bulunan, değişimleri takip eden bir tüketici profili çiziyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Eser Karakaş

[FONT="Times New Roman"]Başbakan’ın yerinde olsa idimTürkiye yine çok anlamsız ve içi kof bir 29 Ekim törenleri sürecini geride bıraktı.

02 Kasım 2008 08:07

Anayasa Mahkemesi’nin evrensel hukuka değil de yerel ideolojiye abanan gerekçeli kararları, askerin görüşlerini beğenmediği kişileri kendince ‘doğru yere’ çağırması zaten 29 Ekim’in yani cumhuriyetçiliğin özüne aykırı meselelerdi, 29 Ekim’e denk gelmesi sevimsizliklerine sevimsizlik kattı.

Dikkat ederseniz, 29 Ekim törenlerine belirli bir söylemle ve adeta sürece kutsallık atfederek yaklaşanların ortak ve kaçınılmaz paydası sürecin ülkelerarası mukayeseli bir perspektifte ülkemize neler getirdiğinin üzerinde hiç durmamaları.

Sanki dünyada sadece Türkiye Cumhuriyeti var ve toplumsal başarı ya da ilerleme de uluslararası mukayese yapılmadan anlamlı olabilecek bir şeymiş gibi sunuluyor.

Mesela, İsveç, İrlanda, Yunanistan, Portekiz gibi ülkeler 1923 senesinde neredeydiler, kişi başına gelirleri ne kadardı, demokrasi ve hukukla ilişkileri ne idi, daha da önemlisi açlıkla ilişkileri neydi ve bugün bu ülkeler nerelerdeler, biz Cumhuriyet’in 85. senesini kutlarken neredeyiz?

Çağımızda gelişmenin temel, olmazsa olmaz kriteri her konuya uluslararası mukayeseler temelinde yaklaşmak.

29 Ekim dendiğinde benim aklıma 1923 değil ama 2023 senesi geliyor.

2023 senesinde Türkiye 1923 Cumhuriyeti’nin yüzüncü senesini kutlayacak.

1923 senesinde Cumhuriyet başka türlü kurulabilirmi idi, yapılanlar doğru mu yanlış mı olmuştur, ya da 1908-1912 arası gibi renkli bir meşruti monarşide mi ısrarlı olunsa daha mı iyi olurdu gibi sorular kanımca artık günümüzün siyasi meseleleri değil, tarihçilerin ilginç konuları.

Bugünün, 2008 senesinin 29 Ekim’inin belirleyici konusu kanımca artık sadece 2023, yani Cumhuriyet’in yüzüncü senesi ve bu senede Türkiye’nin uluslararası mukayeseli konumunun ne olacağı.

Cumhuriyetçilik adı ve kisvesi altında 20’leri, 30’ları kutsayanlardan zaten benim pek bir ümidim yok zira onlarda ne 2023 hedefine yönelik bir söylem ne de bir anlayış var.

Varsa, yoksa tam 85 sene önceki kazanımların korunması söylemi.

Seksenbeş sene önceki kazanımı koruma siyasi talebi, 2023 senesi için bir uluslararası mukayeseli hedef koymaz isen özünde gericilik demektir.

Oysa, 2023’e yani Cumhuriyet’in yüzüncü senesine ise sadece on beş sene kaldı.

On beş sene geriye gidin, 1993’e yani Özal’ın vefatına, Demirel’in halkı bir kez daha kandırıp siyasetten Çankaya’ya çıkışına, Çiller’in başbakanlığına, Sivas katliamına gelirsiniz.

Yani daha dün gibi.

Emin olunuz 15 sene de çabuk geçecek ve 2023’den 2008 de dün gibi görünecek.

2023 senesinde mukayeseli uluslararası konumumuz bugünkü gibi olursa, yapısal siyasi sorunlarımız çözülemezse yüz seneyi boşa geçirmiş olacağız.

Derviş’in başında olduğu undp sıralamasında bugün seksenli sıraların ortasındayız; şayet kırklı bir insani gelişmişlik aşamasına on beş senede gelemezsek 2023 29 Ekim’inde neyi kıvançla kutlarız pek belli değil.

Gelelim yazımın başlığına.

Ben başbakan olsa idim, ne yapardım?

Ya da günümüzün Başbakanı Sayın Erdoğan’a ne önerir idim?

Kısa vadeli hesapları, dengeleri bir yana bırakıp, 2023 senesinde yani tam on beş sene sonra Türkiye’yi undp sıralamasında ilk elliye ya da kırka sokma hedefini koyar ve bu hedefin olmaz ise olmaz gereklerini yapmaya çalışır idim.

Bu hedef için her şeyden önce südürülebilir yüksek büyüme gerekiyor.

Sürdürülebilir yüksek büyüme için de yapısal siyasi sorunların artık arkada bırakılması gerekiyor.

Bir başbakan düşünün ki, Kıbrıs, PKK ve Güneydoğu, Ermenistan ilişkileri meselelerini cesur ve kararlı bir biçimde çözüme kavuşturuyor.

Bunlar olursa yüksek büyüme performansı da kolaylaşıyor.

2023’de sekiz senedir AB üyesi, Kıbrıs, PKK ve Ermenistan ilişkileri meselelerini aşmış, kişi başına gelirde yirmi bin doları yakalamış, undp sıralamasında 40’lı sıralarda bir Türkiye.

Ben başbakan olsa idim, böyle hatırlanmak için gecemi gündüzüme katardım.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[FONT="Times New Roman"] Güngör Uras

Ekmek “aslanın ağzında” değil ”yerin altında”

[FONT="Times New Roman"]Benim Bartın’da ilkokula devam ettiğim yıllarda, Zonguldak, Bartın, Amasra çevresinde en büyük korku “kömür madenlerinde mecburi istihdam” korkusuydu.

02 Kasım 2008 08:08

Köylerde 18 yaşını geçen gençler kömür ocaklarına işçi olarak sevk edilir, bu “mecburi istihdamdan kaçanlar”, asker kaçağı muamelesi görürdü.


Kömür ocaklarında çalışma şartlarının ağırlığı nedeniyle, ocağa bir defa giren genelde iflah olmaz, beti benzi sararır, verem olur ya sakat kalır ya da ölürdü.


Gençler kömürde çalışmamak için ne çare varsa denerlerdi. Bize yumurta getiren köylü kadının oğlunun kömür ocağına gönderilmekten kaçmak için, hastalanmış gibi yapmak arayışında fazla miktarda aspirin içtiğinden öldüğü söylenirdi.


Aradan 50-60 yıl geçti. Şimdi ise 1.160’ı üniversite mezunu, yaşları 22-30 arasında 37.196 genç, işe alınacak 3 bin madenci arasına girmek için birbiriyle yarışıyor.


İşe gireceklerin seçiminde (1) Ellerinin nasırlı olup olmadığına bakılıyor. (2) Kazmayla taş kırdırılıyor. Kürekle taş taşıtılıyor. (4) Baltayla maden direği kestiriliyor. 32-40 kg ağırlığında, 4 m boyundaki maden direklerinin omuzda 5-10 m taşınması isteniyor.


Bunları yapanlar arasından kurayla adları belirlenecek olanlar 1 Ocak’tan itibaren yeraltına inecek, kömür kazacak, ayda 1.175 YTL ücret alacak.

Maliyet 355/Satış 104 YTL
Armutçuk, Kozlu, Üzülmez, Karadon ve Amasra maden ocaklarını Türkiye Taşkömürü Kurumu (TTK) işletiyor. Kurumda 10 bin kadar çalışan var. Bunların 7.700 kadarı yerin altında, 2.300 kadarı üstünde çalışıyor.


2007 yılı faaliyet raporuna göre kurum, yıl içinde 2.3 milyon ton kömür sattı. Kömürün tonunun ticari maliyeti 355 YTL iken ortalama satış fiyatı 104 YTL. Açık anlatımıyla, her ton kömür satışında kurum 251 YTL zarar ediyor. Geçmiş dönemler zararı 9 milyon 873 bin YTL. 2007 yılı zararı 503 bin YTL.
2008 yılında (1) Makineleşmenin, teknolojinin bu kadar ilerlediği bir dönemde, Baba Türk acaba neden hâlâ, kütükleri baltayla kesiyor, omuzda taşıyor, kömürü kazmayla kazıyor, kürekle kovaya dolduruyor? (2) Neden 29’a satılabilen kömürü 100’e mal edebiliyoruz? Bunları İTÜ Maden Fakültesi emekli öğretim üyelerinden Dr. Yük. Müh. Ergin Arıkoğlu’na sordum.
Bana verilen bilgilere göre: (1) Bizde Zonguldak çevresindeki kömür madenleri yerin 80-100 m derinliğinde, devamı olmayan kısa faylar halinde. Jeolojik yapıda faylar düz gitmiyor.

Makine kullanamıyoruz
Bazı yerlerde 40 derece-90 derece kırılmalar var. Bu nedenlerle makine kullanılamıyor. Bu tür madenlerde insan gücüyle, kazma kürekle kömür elde edilebiliyor. (2) Açık (üstü açık) madenlerde makineyle yapılan üretimin maliyeti çok düşük. Onun için dünya fiyatı 29 olan kömürü biz 100’e mal ediyoruz.


Bazı ülkelerde de (örneğin İspanya’da, Japonya’da, İtalya’da da) özelliği bize benzeyen kömür madeni işletmeleri var. O ülkelerde de bu tür ocakları değişik nedenlerle işletmeyi sürdürüyorlar. Hazmedilebilir ölçüdeki zararları devlet destekliyor.


Biz bu ocakları işletmeyiz ama... “Ah şu gözü kör olası işsizlik”... Çalışan 10 bin kişiye nerede iş bulabileceğiz? Yeraltında kömür çıkarmak için imtihan kapısında sırada bekleyen 37 bin gencimize nerede iş bulabileceğiz? Dikkat buyurunuz. 1.160 üniversite mezunu iş bulabilmekten o kadar ümidini kesmiş ki, yerin 100 metre altında kazma kürekle kömür çıkarma kuyruğunda...

"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Ünsal BAN

Krizde reel sektör ve bireyler ne yapmalı?


[FONT="Times New Roman"]Herkes dünya piyasalarını kasıp kavuran küresel mali krizi konuştu, tartıştı...

14 Ekim 2008 17:36

Ben de bu hafta dünya piyasalarında yaşanan krizin Türkiye'ye yansıyacak olası olumsuzluklarında şirketlerin ve bireylerin ne gibi tedbirler alması gerekliliği üzerinde duracağım.
Öncelikle şunu belirtmek lazım ki Türkiye bu krizi 2001 yılında yaşamıştı.
Bir başka ifade ile tarihte uzun zamandır gelişmiş ülkelerin bir adım önüne geçtik. Hem de krizi bundan 7 yıl önce yaşayarak.
Bu krizden ülke olarak çok dersler çıkardık...

Nasıl çıkarmayalım? Yaklaşık 50 milyar dolarlık bir rakam bir anda buharlaşmıştı.
Yani o yılki GSMH'nın (2000 yılında 202 milyar dolar) yaklaşık yüzde 25'lik kısmı uçmuştu.
Rakam bu kadar büyük olunca bizim bankacılık sistemimizde ve kamu maliyesi sisteminde gerekli tedbirler alındı.
Bu ders nedeniyle biz daha sağlam girdik küresel krize...
Krizin Türkiye'ye yansıyıp yansımayacağı konusunda ise çok çeşitli spekülasyonlar yapılıyor.
Hükümet kanadı gerekli tüm önlemlerin alındığını ve en az hasarla bu sürecin geçirileceğini savunurken, reel kesim temsilcileri ise krize karşı gerekli önlemlerin alınmadığını düşünüyor.
Bize de "Hadi hayırlısı bakalım" demek düşüyor.
Ama gelin biz "Ne olur ne olmaz" diyelim ve hem reel sektör hem de bireyler açısından alacağımız tedbirlere bakalım...

Öncelikle "Reel sektörde misiniz?"...
Bu soruya cevabı "hayır" olan okuyucularımız bir sonraki paragrafa geçebilirler.
"Evet" diyenler için ise yapılması gerekenleri sıralayalım:
-Öncelikle bu aralar likitte durmak, mümkün olduğunca alacakları tahsil etmeye çalışmak ve uzun vadeli mal satışından kaçınmak gerekiyor.
-Elinizdeki likit varlıkları da kısa vadeli mevduatta değerlendirin.
-Döviz üzerinden para kazanmaya çalışmak ya da döviz yükümlülükleri altına girmek de çok sakıncalı. Hele hele döviz cinsinden getirileri olmayan işletmeler için...
-Asla elinizdeki nakitler ile kredi borcunuzu (döviz borcu hariç) kapatmayın.

-Gelecek günlerin size ne getireceğini bilmiyorsunuz. Aman bildiğiniz işin dışına da çıkmayın. Yatırımdan para dönünceye kadar "kurbağanın gözü patlayabilir"...
-"Ne olursa yaparım abi zihniyeti", "Ben kendi işimden en iyi parayı kazanırım" düşüncesine dönmeli...

-Bir başka ifade ile yeni yatırımlardan uzak durmakta fayda var.
-Ama burada şunu da unutmayalım ki yeterince likit değerleri olan yatırımcılar ileride çok yüksek değerlere alacakları varlıkları kriz dönemlerinde çok daha ucuza alabilme fırsatlarını da yakalayabilirler.

-Stoktan para kazanmaya çalışmak da başka bir yanılgıdır.
Stoktan para kazanma tarihte kalan bir süreçtir. Ancak çok anormal dönemlerde bu tür kazançlar elde edebilirsiniz.
-İhracat yapıyorsanız pazarınızı çeşitlendirmeye çalışın. Ya çok güvenilir bir veya birkaç müşteri ile çalışın ya da yumurtaları farklı sepete koyun.
-Müşterilerinizi yakından takip edin. Teminatsız alacaktan kaçının.
Muhtemel gelir ve giderlerinizi planlayın.
Bireylerin yapacaklarını ise şu şekilde sıralayabiliriz:
-Likit varlıklarda durun.

-Paranızı kısa vadede değerlendirin.
-Dövizde yükselişleri "sat" olarak değerlendirin.
-Kredi borçlarınızı elinizdeki para ile kapatmaya çalışmayın.
-Kredi kartınızı bir köşeye bırakın. Harcamalarınızı mümkün olduğunca azaltın. "Ak akçe kara gün içindir" sözünü unutmayın.

-Muhtemel gelir ve giderlerinizi planlayın. Ayağınızı yorgana göre uzatın.
-Döviz cinsi gelirleriniz yok ise döviz borçlanmalarından uzak durun.
Her türlü görüş ve önerileriniz için;

[email protected]
[email protected]
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.