You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Türk patron krizden korkmadı Flagstone Miami’de 640 milyon dolarlık temel attı


Vahap MUNYAR


Dünya finansal krizle boğuşurken, Flagstone Property Group Başkanı ve CEO’su Mehmet Bayraktar, Miami’de, ’kentin gelecekteki simgesi’ olarak gösterilen Island Gardens adlı projenin temelini attı. Törene katılan Miami Belediye Başkanı Manny Diaz, "Bir rüya gerçek oluyor" diye konuştu.

MIAMI merkezli şirketi Flagstone Property Group’la girdiği ihaleyi ABD’nin yaşadığı en büyük terör saldırısından (11 Eylül 2001) 6 gün sonra Island Gardens Miami’yle kazanan Mehmet Bayraktar, dünya finansal krizde kıvranırken, 7 yıldır peşinde koştuğu 640 milyon dolarlık projenin temelini attı. Flagstone Property Group Başkanı ve CEO’su Mehmet Bayraktar, "İhaleyi kazandıktan sonra projemizin izin ve hazırlıkları tam 7 yıl sürdü. Temel atma aşamasına gelmemiz dünyayı kasıp kavuran krize denk geldi. Hiçbir zaman, ’Kriz ortamından biraz uzaklaşmayı bekleyelim’ diye düşünmedik. İçinde mega yat limanı da bulunan Island Gardens Miami adlı projemize güvendik ve temeli attık" dedi. Temel atma törenine katılan Miami Belediye Başkanı Manny Diaz, Island Gardens’ın Miami için "simge" olacağını ifade ederek, "Bir rüya gerçek oluyor" diye konuştu. Bayraktar, 29 Ekim akşamı (Türkiye saatiyle geceyarısı) temeli atılan "Island Gardens Deep Harbour Yachting Resort Miami"nin 2011 sonunda hizmete gireceğini söyledi. Bayraktar, 640 milyon dolarlık proje bedelinin yüzde 35’inin öz kaynaklardan, yüzde 65’inin de krediyle karşılanacağını vurguladı.

Herşey Galleria’yla başladı

Babası Bayraktar Holding’in kurucusu Hüseyin Bayraktar’ın öncülüğünde İstanbul Ataköy’de kurup, 1989’da hizmete açtıkları Galleria’nın kendileri için dönüm noktası olduğunu belirten Mehmet Bayraktar, şunları söyledi: "Türkiye’nin ilk modern alışveriş merkezi olan Galleria’yla daha hizmete girdiği ilk yıl Avrupa’da ödül kazandık. Bu ödülle birlikte dünya gayrimenkul örgütlerinde dikkati çektik, bazılarının Avrupa yönetimlerine girdim. Ardından dünyanın bu alanda önde gelen 34 bin üyeli örgütü Urban Land Institue’ın (ULI) önde gelen üyeleri arasında yerimi aldım. Miami Belediyesi, öncelikle mega yat merkezi yapılmasını öngördüğü alan için ihaleye çıktığında, ULI’den elde ettiği listelerden bazı şirketlere davetiye gönderdi. Biz de bunlar arasına girdik."

Krizde gelen davet

Miami Belediyesi’nin gönderdiği davetiyeyi tesadüfen bir Miami seyahati sonrasında İstanbul’a döndüğünde Türkiye’nin en derin ekonomik krizine girdiği 2001 yılı şubat ayında masasında bulduğunu ifade eden Bayraktar, şöyle konuştu: "Projenin gerçekleşeceği alanı Florida Eyaleti, Miami Belediyesi’ne 1947 yılında şartlı devretmiş, ’Satmak yok, üzerine ne yapacaksanız halkın ve bizim onayımızı almanız gerekir" demiş. Miami Belediyesi, 1997’de buraya bir mega yat limanını da kapsayan proje öngörmüş. O günlerde dünyadaki mega yatların sayısı 960 dolayındaydı. 457’sinin de yapımı sürüyordu. Bugün söz konusu rakam 7 bini aşmış durumda. Bunların büyük bölümünün en yoğun uğradığı nokta da Güney Florida. 47 firma bu ihale için evrak aldı. Sonra sayı sırasıyla 18’e ve 7’ye düştü. Biz son üçe kaldık. 13 kişilik seçici komite oy birliği ile bizim projemizi seçip, belediyenin onayına sundu. Miami Belediyesi, Florida Eyaleti’nden de vize alarak 17 Eylül 2001’de resmen işi Flagstone Property Group’a verdi."

Bayraktar’dan yola çıktı, adını ’Flagstone’ koydu

MEHMET Bayraktar, Miami’de Island Garden adlı projeye hazırlanırken, Flagstone Property Group adlı şirketi kurdu. Bayrak direğini tutan "kayrak taşı" anlamına gelen "Flagstone" adı belirlenirken de Bayraktar soyadından yola çıkıldı.

Island Gardens’ın isim babası Avi Alkaş oldu

TÜRKİYE’de kendi adıyla alışveriş merkezi yönetim danışmanlığı hizmeti veren şirketi bulunan Avi Alkaş, Flagstone Property Group’un Island Gardens projesinin isim babası oldu. Alkaş, Miami Belediyesi’nin açtığı ihaleye hazırlanıldığı günlerde Miami’de Mehmet Bayraktar’ın yanındaydı. Bir dönem Bayraktar Grubu’nda profesyonel yönetici olarak çalışan, halen de grupta yönetim kurulunda bulunan Alkaş. Mehmet Bayraktar’a, "Bu projenin adı neden ’Island Gardens olmasın’ dedi. Projenin adı da böylece belirlenmiş oldu.

Shangri-La ile büyük otel ve rezidans için anlaştık müşteri Rolls Royce’a binecek

MEHMET Bayraktar, Island Gardens Deep Harbour Miami projesinin tüm ruhsat işlemlerinin tamamlanmasının ardından iki otel için işletmeci arayışına girdiklerini kaydederek, şunları dile getirdi: "Ana otelimiz için dünyanın önde gelen zincirlerinden Shangri-La Hotel ile anlaştık. Shangri-La Hotel, bizim rezidansları da yönetecek. Bu arada Rolls Royce ile bir anlaşma yaptık. Hem otel, hem de rezidans müşterilerimiz aldıkları pakete göre burada kaldıkları süre boyunca Rolls Royce ile gezecek. Ayrıca, önde gelen tekne yapımcılarından biriyle de rezidans bölümümüzden ev alan müşterilerimizin kullanımlarına sunmak üzere küçük bir yat filosu da oluşturacağız. Projedeki diğer otel de Hilton Grubu’nun 4.5 yıldızlı yeni markası tarafından işletilecek."

Referandumda yüzde 68 ’evet’ çıktı

MEHMET Bayraktar’ın verdiği bilgiye göre, Florida eyalet yönetiminin koyduğu kural çerçevesinde, 6 Kasım 2001’de Miami’de yerel seçimler yapılırken, Flagstone Property Group’un, içinde mega yat limanının yanı sıra iki otel, rezidans, alışveriş merkezinin de bulunduğu Island Gardens Miami projesi de referanduma sunuldu. Flagstone Property Group, kampanya sırasında halka, "Bu alanı 75 yıllığına kiralıyoruz. Belediye yılda 2 milyon dolar düzenli kira alacak. Cironun yüzde 2.5’i belediyeye devredilecek. Ayrıca buradan Miami Belediyesi’ne ve Florida’ya milyonlarca dolar vergi geliri doğacak" tezini anlattı. Referandum sonucu Miami’deki seçmenlerin yüzde 68’i projeye ’evet’ oyu verdi.

640 sayfalık anlaşma imzalandı, açılan karşı dava 16 ay sürdü

MEHMET Bayraktar, kardeşi Mustafa Bayraktar’ın da yönetiminde bulunduğu Flagstone Property Group’un gerçekleştireceği Island Gardens projesi için Miami Belediyesi’yle 640 sayfalık anlaşma imzaladıklarını belirterek, şunları anlattı: "Anlaşmayı 2002 sonunda imzaladık. Anlaşma dosyasını hazırlamak 11-11.5 ay sürdü. İmza sonrasında hem marina, hem de karada yapacağımız inşaatlar için ruhsat başvurularımızı yaptık. 2004 yazında karada yapacağımız inşaatların ruhsatı çıktı. Ruhsatın 30 günlük askı süresinin bitimine iki gün kala 2 vatandaş, projeye karşı çıkıp dava açtı. Bu davanın sonuçlanması 16 ay sürdü. Marina yapımı ruhsatını da 27 ayda alabildik. 2001’de yola koyulduğumuz proje tam 42 önemli ana süreçten geçti. Sonunda 2008 Ekim ayında temel atma noktasına gelmiş olduk."

ING Clarion Partners da ortak oldu abimin ömründen ’bonfile’ gitti

MUSTAFA Bayraktar, Flagstone Property Group’un Island Gardens Miami projesine ING Clarion Patrners’ın da ortak olduğunu vurgulayarak, şu değerlendirmeyi yaptı: "2001 yılı eylül ayında başlayan macera temel aşamasına gelinceye kadar 7 yıl sürdü. Bu proje abim Mehmet Bayraktar’ın ömründen tam anlamıyla bir ’bonfile’ götürdü. Çünkü abim, 40’lı yaşlarının en güzel dönemini bu projenin peşinde koşarak geçirdi. İniş çıkışlar yaşandı ama pes etmedik, bu noktaya geldik. ’Kriz var aman vazgeçelim’ gibi bir havaya da girmedik. Her krizde durmaya kalkarsak o zaman iş yapmamız mümkün olmaz. Zaten bizim projemiz kazandığında tam 6 gün önce ABD, tarihinin en büyük terör saldırısını yaşamıştı. O bile bizi durdurmadı, işin peşini bırakmadık. Şimdi de krize takılmayıp yolumuza devam edeceğiz."

Fiyat 225 bin dolardan başladı yüzde 18’i şimdiden satıldı

FLAGSTONE Property Group’un Island Gardens Miami projesi, Miami’de 27-30 Ekim’de düzenlenen Urban Land Expo’da da vitrine çıkarıldı. Mehmet Bayraktar, proje kapsamındaki rezidansları büyüklüğünün 80 metrekareyle 500 metrekare arasında değiştiğini vurgulayarak, şöyle konuştu: "Fiyatlar da 225 bin dolarla 1 milyon dolar arasında değişiyor. Projemizin temeli atılmadan yüzde 18’inin satışını gerçekleştirdik. Rezidans bölümünü Shangri-La Hotel yönetecek. Alışveriş merkezinin yönetimi bizde olacak. Rezidansta isteyen bir evin tamamını 75 yıllığına satın alacak. İsteyenler de 8’de bir hak sahibi olabilecek."
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
31 Ekim 2008

Ercan KUMCU

Elini veren kolunu kurtaramıyor


Devletler finans kurumlarının mali durumlarını düzeltmek ve sisteme olan güveni artırmak için milyarlarca dolarlık programlar açıklayıp sermaye katkıları yapıyorlar.

Uygulamaya konan her yeni girişim, yeni ihtiyaçları ve farklı girişimleri doğuruyor. Sürecin nerede ve nasıl biteceğini kimse bilmiyor. Bu arada, para politikası giderek gevşiyor. Bütçe açıkları astronomik rakamlara ulaşıyor.

HERKES SIRADA

Finans kurumlarındaki kötü varlıkların alımı için Amerikan Kongresi’nin İdare’ye verdiği 750 milyar dolarlık ek harcama yetkisinin bir bölümü finans kurumlarına devletin ortak olması için harcanmasına dönüştü. Amerikan Hazinesi dokuz büyük bankaya sermaye katkısı yaptı. Bazılarına bu katkıyı zorla yaptığı izlenimi de doğdu. Çünkü, devletten katkı istemek durumun bozukluğunun ilanı olarak düşünüldü.

Amerika’da dokuz büyük bankayla sular durulmadı. Sayıları bini aşan bölgesel bankalar da devletten sermaye katkısı istemeye başladılar. İlk etapta, son rakamlara göre, 18 bölgesel bankaya da 35 milyar dolara varan sermaye katkısı yapılmasına karar verildi. Daha sırada çok var. Doğal olarak bu uygulama da sorunlar yaratıyor. Sermaye katkısı alan bankaların artık devlet tarafından batmalarına izin verilmeyeceği biliniyor. Durumları iyi de olsa, devletten sermaye katkısı almayan bankalar için "acaba batar mı?" sorusu güncelliğini koruyacak gibi görünüyor. Dolayısıyla, sırada daha çok bankanın olabileceği konuşuluyor.

Bankalarla da sorun bitmiyor. Şimdi, sigorta şirketleri devletten sermaye katkısı istemeye başladı. En büyük sigorta şirketine zaten 130 milyar dolar civarında likidite kolaylığı sağlanmıştı. O da yetmedi. Program daha da genişletildi. Diğer sigorta şirketleri de sırada. Devletten katkı bekliyorlar.

Sıra reel sektör şirketlerine de geldi. Otomobil endüstrisinin yakıt tasarrufu sağlayan otomobil modellerine yatırım yapabilmesi için sağlanan 25’er milyar dolarlık yardım yetmedi. Batabileceği konuşulan iki otomobil şirketinin birleşmesi gündemde. Birleşmek için onlar da devletten katkı bekliyorlar. Geleceklerini garanti altına almak için onlar da devletin kendilerine ortak olmasını arzu ediyorlar. GM tüketici finansman şirketini bankaya dönüştürerek Amerikan Merkez Bankası’ndan (FED) destek almanın planlarını yapıyor.

TORTU KALACAK

Merkez bankaları için de durum farklı değil. Merkez bankalarının her faiz indirimi bir sonraki faiz indirimi olasılığını artırıyor. FED faizleri indirmeye deva edeceğine kesin gözü ile bakılıyor. Avrupa Merkez Bankası’ndan da aynı yönde sinyal alındı.

Aksi söylense de, para politikası da, maliye politikaları da kısa dönemde fiyat istikrarı ve ekonomik büyüme kaygılarından uzaklaştı. Bu ortamda, faizler ne derece düşük olursa olsun, devlet ne kadar harcama yaparsa yapsın, kısa dönemde iç talebin artması çok olası değil. Düşen hammadde fiyatları da göz önüne alınırsa, enflasyon şu anda bir tehdit olarak görülmüyor. Asıl zorluk, finans piyasalarında "korku" geçip normalleşme olduktan sonra başlayacak.

Merkez bankaları şimdi bastıkları paraları işler düzelince belki hızla geri çekebilecekler. Ama, devletin şimdi vermeye başladığı bütçe açıkları uzun dönem devam edecek. Kısacası, gelişmiş ülkelerdeki kriz bir gün elbette bitecek, ama tortuları uzun süre bizlerle beraber olacak. Pazar günü devam edeceğim.


"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Güngör Uras

Olayların içinden


Başbakan Sayın R. T. Erdoğan, geçen hafta, “Krizi fırsat bilerek ümüğümüzü sıkacaklar” diyerek “IMF’ye hayır” kampanyası başlatmıştı. Dün Başbakan’ın Bakanı Sayın M. Şimşek “ihtiyati stand-by anlaşmasına ilişkin yapıcı bir yaklaşımlarının olduğunu” yabancılara ve de yerlilere ilan eyledi.
İstanbul’da başlayan “Dünya Ekonomik Forumu Avrupa ve Asya Toplantısı”nda Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına konuşan Devlet Bakanı M. Şimşek (Anadolu Ajansı’nın haberine göre) demiş ki,
- “Kamu sektörü olarak IMF’nin kaynaklarına ihtiyaç duymayacak bir noktadadır. Ama yine de çıpa niteliği taşıyacak bir ihtiyati stand-by anlaşmasına ilişkin ‘yapıcı’ bir yaklaşım içindeyiz.” (Tercüme eldeyim:
- Türkiye’de kamu sektörü ayrı, özel sektör ayrıdır... Hani o 50 milyar dolar cari açık var ya... İşte o bizim değil, özel sektörün sorunudur.
- O nedenle, bizim dövize ihtiyacımız yoktur. IMF kaynaklarına ihtiyaç duymuyoruz.

Sonunda masaya oturulacak
- Ama ısrar ediliyorsa bir ihtiyati stand-by anlaşması yaparız.
- Stand-by ihtiyati olsun ki, IMF, hükümetimizi fazla sıkıntıya sokmasın. Mahalli seçimler öncesi harcamalarımızı kısmaya kalkmasın...)
Sayın M. Şimşek demiş ki,

- “Stand-by anlaşmasına ilişkin yapıcı bir yaklaşımımız var. Ama bu yapıcı yaklaşımın bir programa dönüşmesi için tabii ki alacağımız sigortanın niteliği ve kapsamı çok önemli. Böyle bir ortamda tabii ki Türkiye’nin bir miktar esnekliğe ihtiyacı olacak. Biz bu çerçeveye bakıyoruz. Eğer aramızdaki farkları giderebilirsek gündeme gelebilir.”
(Bu söylenenleri tercüme edeyim:
- Biz mahalli seçimler öncesi hükümetin yapacağı harcamalara karışılmasını kabul edemeyiz. Siz bize dolarları gönderin. Ötesine karışmayın.)

Krizde işçi işinden olur
Devlet Bakanı’nın konuşmasını “bütünüyle değerlendireyim.”


- Başbakan Sayın R. T. Erdoğan’ın sert çıkışlarına rağmen, hükümetin IMF ile anlaşma yapmanın zorunluluğuna inanmaya başladığı anlaşılıyor. Ancak, geciktiğimizle kalıyoruz. Geciktikçe, Türkiye’nin pazarlık imkânı yok oluyor.
Hükümet, IMF’nin harcamalara fazla karışmamasının arayışında ama, farkında değil ki gecikildikçe daha ağır şartları kabul etmek zorunda kalacak. Özetle, başka çare yok. Hükümet, IMF ile anlaşma masasına oturacak.
- Devlet Bakanı Sayın M. Şimşek’in “Kamu sektörünü özel sektörden ayıran sözleri çok ilginç. Bir ülke ekonomisi kamu sektörü ve özel sektörle bir bütündür.

Bir ülkenin devlet adamı bizim kamu sektörü olarak sorumumuz yok, sorunlu olan özel sektör diyemez. Kamu sektörünü özel sektör besler. Özel sektör vergi veremez duruma düşerse kamu sektörü diye bir sektör ve ülke ekonomisi ayakta kalamaz.

- Türkiye’de kriz rüzgârı eserse özel sektörde bankalar, şirketler sarsılır, çöker veya batar. İşverenler çalışanların maaşını ödeyemez. İnsanlar işsiz kalır. Ekonomiden sorumlu bir bakan, “Krizden kamu sektörü etkilenmez. Kriz olsa da kamuda kimse işini kaybetmez. Herkes maaşını tıkır tıkır, zamanında alır.
Kamu sektörü olarak biz rahatız” diyemez. Ama bizim Devlet Bakanımız Sayın M. Şimşek bunları söyleyebiliyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Uras

Merkez Bankası dolar ihalesini erken kesti


[FONT="Century Gothic"]Dışarıdaki kriz bizi değişik şekillerde etkiliyor. Finansçılar krizi borsa endeksine, bono faizine, döviz giriş-çıkışına bakarak değerlendiriyor. İş çevreleri kredi faizine, kredilerin kesilip kesilmemesine, talepteki gerilemeye, döviz riskine bakarak değerlendiriyor.
Ama halkımız için krizin “barometresi” dolar fiyatıdır. Dolar fiyatının dar bir koridorda istikrar kazanması önemlidir. Ekonomideki oyuncuları huzursuz eden, dolar fiyatının hızlı iniş çıkışıdır. (1) Dolar fiyatı inecek mi, çıkacak mı? (2) İnecekse nereye kadar inecek, çıkacaksa nereye kadar çıkacak? İnsanlar bunları tahmin edemiyor.
Ekonomideki oyuncular bu konuda önlerini göremedikleri için, ne yapacaklarını bilemiyor, ekonomi bir ölçüde kilitleniyor.

Testi kırılmadan tedbir
Dolar fiyatı 1.70 YTL’nin üzerine çıkarken inişe geçti. Dolar fiyatının 1.50 YTL dolayında istikrara kavuşması beklenirken, hafta sonu dolar 1.58 YTL’den satıldı.
Sığ piyasada (dolar arz ve talebinin küçük rakamlarda olması nedeniyle, az miktardaki talebin fiyatları artırdığı, az miktardaki bir satışın fiyatları aşağıya çektiği bir piyasada) döviz fiyatının istikrara kavuşması için Merkez Bankası’nın alabileceği tedbirler vardı.


- Merkez Bankası ilk tedbir olarak “döviz deposu” uygulamasına geçti. Döviz fazlası olan bankaların bir hesaba dövizi depo etmelerine, ihtiyacı olanların bu hesaptan dövizle borçlanmalarına imkân veren uygulamayı başlattı. Fakat işlem limiti küçük tutulmuştu.
- Bunun üzerine Merkez Bankası işlem limitini yükseltti.
Ama depo uygulamasına başlamada da limit yükseltmede de gecikildiği için tedbir beklenen yararı sağlayamadı.
- Depo uygulaması yerine Merkez Bankası’nın döviz fazlası olan bankalardan döviz mevduatı kabul etmesi, ihtiyacı olanlara teminat karşılığı döviz kredisi satması önerisi ortaya atıldı.
Merkez Bankası bu öneriyi dikkate almadı. Etkili olabilecek bu tedbir uygulanamadı.

Geciken tedbir yaramaz
- Sığ piyasanın neden olduğu hızlı iniş çıkışları önlemek için Merkez Bankası’nın ihaleyle her gün bir miktar döviz satması önerildi. Merkez Bankası uzun süre bu öneriyi dikkate almadı.


Fakat dolar fiyatı 1.70 YTL’nin üzerine çıkar gibi olunca, ihaleyle döviz satacağını ilan etti. İhaleyle (az miktarda da olsa) döviz satması sığ piyasada istikrara yol açar gibi oldu. Dolar fiyatı 1.50 YTL’nin altına iner gibi oldu.
Ve de işte böyle bir eğilim ortaya çıkar çıkmaz (sanki ortalık süt liman olmuşçasına) Merkez Bankası ihaleyle döviz satmayı durdurduğunu açıkladı. Bunun üzerine dolar fiyatı gene 1.50 YTL’nin üzerine çıktı. Ve tırmanışa geçti.
Merkez Bankası’nın (geç kaldığı) döviz ihalesi uygulamasını dolar fiyatı 1.50 YTL’nin altına iner inmez kesmesi piyasada “Merkez Bankası dolar fiyatının 1.50 YTL’ler dolayında kalmasını istemiyor” şeklinde “tehlikeli” değerlendirmelerin oluşmasına yol açtı.


Merkez Bankası (1) Bankalardan döviz mevduatı kabul etmek, döviz kredisi vermek zorunda kalacaktır. (2) İhaleyle döviz satışını tekrar başlatmak zorunda kalacak. (3) Hükümet mevduata yüzde 100 devlet güvencesi vermek zorunda kalacaktır. Ama her tedbirin zamanında uygulanması önemlidir. Geciken tedbir işe yaramaz.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Taha Akyol

Cumhuriyet ve iktisat


[FONT="Century Gothic"]İSMET İnönü, cumhuriyet döneminde “devletçiliğin” en önemli ismidir. En önemli diyorum, çünkü iktisadi doktrin olarak “devletçiliğe” Atatürk’ten daha fazla inanmaktadır; Kadro dergisindeki “Mutedil Devletçilik” yazısıyla açık tavrını koyduğu gibi, bu politikayı başvekil olarak yürüten de kendisidir.
Atatürk ise “devletçi” ekonomi politikalarını yürüten değil, denetleyen durumundadır. İleride millete bağışlayacağı çiftlik, fabrika, hisse senetlerine sahip olduğu için de ‘piyasa’ya İnönü’den daha fazla aşinadır.
Daha dinamik bir ekonomi isteyen Atatürk’le İnönü arasında tartışmalar başlamıştır. Atatürk, iş dünyasına yakın Celal Bayar’ı 1932’de İktisat Vekili, ardından 1937’de Başvekil yapacaktır.
İnönü ile Bayar’ın hükümet programlarını mukayese edin; Bayar’ınki daha iktisadi ve ayrıntılıdır. İnönü’nün programları daha siyasi ve geneldir.

En büyük iktisatçı?
Atatürk’ün öfkeli bir şekilde İnönü’yü başvekillikten uzaklaştırıp Celal Bayar’ı getirmesinin siyasi ve psikolojik sebepleri vardır. İnönü, “Daima aşağıdan alan ben oldum” demiştir ki öyledir.


O sırada Atatürk “En büyük iktisatçımız Celal Bey’dir” diye konuşmuştur. Halbuki Bayar ‘ekonomist’ değildi. Sadece, İttihatçıların “milli bankacılık” politikası döneminde bir bankada çalışmış, piyasayla bu şekilde tanışmıştı.
Atatürk’ün Bayar’ı böylesine övmesinde İnönü’ye duyduğu tepkinin rolü vardır ama bu sözleri asker kökenli siyasi kadrodaki iktisat bilgi ve tecrübesinin ne kadar sınırlı olduğunu da göstermektedir; gerçekten ekipte Bayar’dan ötesi yoktur.


Peki, İnönü? Başvekillikteki ilk yıllarını şöyle anlatır:
“İlk seneler, vakit vakit, gerek para değerinde uğradığımız dalgalanmalardan, gerek ticaret dengesinde çektiğimiz güçlüklerden, iktisadi sebep aramaktan ziyade siyasi sebep aramaya meylimiz vardı. Zannederdik ki, paramızın değerini mahsus düşürüyorlar. Zannederdik ki, ticaret dengemizi bozmak için memleket aleyhine kurulmuş tertipler ve siyasi anlaşmalar vardır... Tahminlerimizde ifrata kaçtığımızı söylerken, tabii bunun bir kısmının da gerçek olduğunu belirtmeliyim.”

Atatürkçü ekonomi?
Hem yabancılar bir tuzak mı kuruyor diye endişe ederler, teyakkuzdadırlar... Hem Sovyet, İngiliz, Amerikan uzmanlarını getirip raporlar hazırlattırırlar. Dış borç ve yabancı sermaye bulmaya çalışırlar.
Gayretleri gerçekten idealistçedir.

Şunu da unutmamak lazım; Cumhuriyet, 1880’den itibaren Darülfünun’da “İlm-i Servet” (ekonomi) okumuş, Osmanlı bakanlıklarında yetişmiş bir bürokrasiyi de devralmıştı. İktisat tarihçisi Roger Owen, o dönemde Türkiye’nin Mısır ve İran’dan daha iyi iktisadi performans göstermesinde bu bürokrasinin büyük katkısını belirtir.

Bürokrasi tabii devletçilik yapacaktı! Kalkınmaya lokomotif olacak girişimci sınıf da yeterince güçlenmemişti o zaman.

Neticeten, 1920 ve 30’larda Türkiye’yi yönetenler ellerinden geleni yapmışlar, genelde başarılı da olmuşlardır. Ama onlara bakarak bir iktisat teorisi, bir “Atatürkçü ekonomi sistemi” falan çıkarılamaz.
Bugün piyasa ekonomisini savunanlar da devlet müdahalesini savunanlar da, gerekçelerini 1930’larda değil, çağımızın muazzam ve fevkalade karmaşık iktisat birikiminde aramalıdırlar.
Cumhuriyetin ulaştığı ekonomik düzey de bunu gerektirir
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
MELİHA OKUR..


[FONT="Times New Roman"]IMF ile Türkiye: Var mısın Yok musun
Soru basit; Türkiye olarak IMF ile birlikte yeniden yola çıkma konusunu niye bu kadar çok tartışıyoruz? Yanıt, IMF tartışması ekonomik değil siyasi! Çoktan küresel mali krizin yarattığı, "Panik öncesi sendromuna" kapıldık. Sonuçta IMF ile yola devam etmek bu endişeyi daha da artıracak mı? Yoksa azaltıcı bir etki mi yaratacak?

Hiçbir şey bilmiyoruz... Üstelik o kadar gereksiz bir IMF tartışmasına gömüldük ki, kendi evimizin içindeki sorunları bile unuttuk.
Abartmıyorum.

Türkiye'nin normal koşullarda IMF'ye filan ihtiyacı yok! Ancak biliyoruz ki, anormal koşullarda IMF'ye çok ihtiyacımız olacak!.. Karşımıza kapı gibi ödemeler dengesi problemi çıkınca ne yapacağız; kimin kapısını çalacağız? Şimdiden söylüyorum, Türkiye olarak fellik fellik IMF'yi arayacağız.
Sorun bu.
Kafamız karışık. Bize acı ilacı içiren IMF,
"İyi yoldasınız! Kolaylık sağlayalım " diyor. Çok biliyoruz ya, "Yok, yok, bize standby lazım" diye tutturduk. IMF'nin karşısına bir türlü dikilemiyoruz.
Üstelik bu ülkede her kesimin ajandası çok farklı. Ortak yolda buluşamıyoruz.
* AK Parti'nin ajandasında yaklaşan
mahalli seçim var. Hükümet, hesap yapmış. Diyor ki; 10-12 milyar dolar arasında Varlık Barışı'ndan kaynak gelir. Elimizde rezerv para diye tutuyoruz, Körfez ülkelerinden gelen 6 milyar dolar var. Üstüne vergi affından gelecek parayı koy. Bu para 2009 Mart ayında yapılacak seçimlere kadar durumu idare eder. Sonra IMF devreye girer.


* Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD), kur riskini gündemine almış. Kolay mı? 35 büyük patronun kasasında toplam 80 milyar dolar nakit para var. Ekonomisinin yüzde 96'sı KOBİ dediğimiz küçük ve orta boy işletmelerden oluşan Türk özel sektörünün açık pozisyonu ise 80 milyar dolar. Döviz bulmak, kaynak yaratmak önemli.


* Bankacılar, "Daha çok İstikrar" diyor. IMF'yi tartışmıyor, kredibiliteyi konuşuyor. "Aman bir kazaya kurban gitmeyelim!" diye uğraşıyor.
* Vatandaşın ajandası ise daha da renkli. Vatandaş az gelirle çok harcamayı seviyor. Ayağını yorganına göre uzatamıyor.
İşte olayın özü!..

Tamam da, yapılacak bir şey yok mu? Bu ülkenin kurumları bir araya gelemez mi? Ortak akıl yaratamaz mı? "2009'da bu dalga bizi nasıl sallar" diye çözüm arayamaz mı? Yeter ki iyi niyet olsun! Panik yapılmasın! Karamsar bir hava yaratılmasın. İhtiyat elden bırakılmasın! Yapısal problemlere odaklanılsın.
Ülkenin üretmeye ihtiyacı var.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
ŞELALE KADAK..


[FONT="Times New Roman"]Davos'tan yayılan hava pozitif
İstanbul'da gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu Toplantısı'na (WEF) kuşkusuz yaşanan global kriz damgasını vuruyor. Kahve aralarında bir araya gelen şirket başkanları ve CEO'ların bir numaralı sohbet konusu bu.


Dikkatimi çeken böylesi derin bir kriz ortamında Türkiye için oluşan pozitif havanın dalga dalga yayılması oldu. Yani forumun dünkü toplantılarına katılan işadamlarının Türkiye'nin bu krizden karlı çıkacağına olan inançlarının güçlendiği yorumunu yapabilirim. Aynı işadamlarının daha 15 gün öncesine kadar özel sektörün kriz konusunda hükümeti topa tuttuğunu da hatırlatmak isterim.
Fakat Davos toplantılarında hava öylesine pozitif. Bu durum sadece Türk işadamları ve yöneticileri için geçerli değil tabii. Konuştuğum yabancı pek çok işadamına göre de toplantılar arasında en çok iyimserlik yayan toplantı, Yatırım Ajansı Başkanı Alpaslan Korkmaz'ın yönettiği Türkiye: Avrupa ve Asya'yı Bağlamak oldu.

Dış İşleri Bakanı Ali Babacan, Kuveyt Devlet Bankası'nın üst düzey yöneticisi İbrahim Dabdoub, Sabancı'nın CEO'su Ahmet Dördüncü, Koç Bilgi Teknolojileri Grup Başkanı Ali Koç ve BMP Pariba'nın Baş Danışmanı Jean Lemierre konuşmacılardı.

Bir ara Dabdoub ve Lemierre, Türkiye'de yatırımın ne kadar isabetli bir karar olduğu, yeni yatırımlara açık oldukları ve ülkenin potansiyeline olan övgüleri arka arkaya sıralayınca, önümdeki koltukta oturan Diageo Avrupa Direktörü Gilbert Ghostine bana dönüp, 'Türkiye'den ne kadar da güzel söz ediliyor. Hava çok pozitif' diye yorumda bulundu.


Konuşmalardan anladığım şu. Evet dünyada ciddi bir kriz var ve bu kriz daha yeni yeni reel ekonomiye sıçramaya başladı. Bankacılar kredi vermeyi bıçak gibi kesti. Bunun doğal sonuçları kapımızda. Ama Türkiye bu krizi hafif atlatacak. Büyüme 2001'deki gibi rekor seviyelerde düşmeyecek, yüzde 2 gibi makul kabul edilebilecek oranlarda olacak. Yani biz küçüleceğiz ama yapı bu defa sağlam olduğu için bu krizden galip çıkacağız.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.