You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]
27 Ekim 2008

Vahap MUNYAR
[email protected]
Evet, ’Becerikliyim’ Telekom’un fiyatını 2.5 milyar dolar yükselttim


RADİKAL’in Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, bir süre önce "Becerikli Abdullah" başlığıyla konuyu gündeme getirince, Kuveyt Türk’ün Başkan Yardımcısı Abdullah Tivnikli’yle görüşme çabasına girdim.

Berkan’ın yazdıklarına göre, adını tam yazmadığı kahramanın Türk Telekom’da yüzde 10’luk hisse "opsiyon"u vardı, şirket üzerindeki etkisi büyüktü.

Berkan, "Memleketin birinde" diye kaleme aldığı yazıda, "hayali kişilik, hayali şirket" havası verip, aslında Lübnanlı Hariri Ailesi’ne ait Saudi Oger’e bağlı Oger Telecom’un Türk Telekom’u alışı ve sonrasındaki süreçle ilgili bazı "kuşkular"ı ortaya koymaya çalışıyordu.

Berkan’ın kaleme aldığı "kuşku"lar arasında "Abdullah Bey birilerinin mutemedi mi?" sorusu da yer alıyordu.

Abdullah Tivnikli’ye ulaşma çabalarım sırasında çok sevdiğim bir meslektaşım (şimdi fiilen gazetecilik yapmıyor) aradı:

Abdullah Tivnikli ile görüşmek ister misin?

- Elbette, ben de kendisine ulaşmaya çalışıyordum.

Sonra bir akşam yemeğinde buluştuk. Abdullah Tivnikli, uzun yıllardır Kuveyt Türk’ün yönetiminde bulunduğu için, özellikle finans-bankacılık sektörü kendisini gayet iyi tanıyordu. Ayrıca, aile şirketi Eksim Grubu’nun yoğun gıda ticareti nedeniyle, o sektörde de iyi biliniyordu. Sözü medyadan uzak durma çabasından açtı:

- Biz kendi halinde, sadece işini yapmaya çalışan insanlarız. Medyada görünmek istemeyiz.

Bu durumun kendi elinde olamayacağını anlatmaya çalıştım:

Kuveyt Türk’ün yönetimindesiniz. Ayrıca, Eksim Grubu’nun 400 milyon dolar cirosu var. Bir de enerjiye 1.4 milyar Euro’luk yatırım planlarınız olduğunu söylüyorsunuz. Bu boyutta iş yapanlar kamuoyundan uzak duramaz.

Erzurum kökenli, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) mezunu, işletme masterlı Abdullah Tivnikli, daha sonra en çok içerlediği deyime geldi:

-Bana ’Becerikli Abdullah’ diye lakap taktılar. Türk Telekom ihalesine Oger Telecom ile Etisalat’ın (Çalık Grubu’yla birlikteydi) girmesini ben sağladım. Nitekim Oger ile Etisalat çekişti, Türk Telekom’un yüzde 55’i 6 milyar 550 milyon dolara satıldı.

Fiyatın bu kadar yükselmesinde payınız olduğunu mu düşünüyorsunuz?

- Elbette. Sayemde ihaleye giren iki grup kapışınca, Türk Telekom’un yüzde 55’inin değeri 3-4 milyar dolarda kalmadı, 6 milyar 550 milyon dolara çıktı. ’Beceriklilik’ buysa, evet ben ’Becerikli’yim. Bu ’beceri’mle de gurur duyuyorum.

Tivnikli, Kuveyt Türk’te oluşturduğu ekiple, Türk Telekom, Tüpraş ve Petkim gibi önemli özelleştirmelerde dosyaları hazırlayıp, çok iyi bildiği, iyi bağlantılarının bulunduğu Körfez Bölgesi’nde tanıtımlara çıkmıştı. Oger Telecom ile Etisalat’ın Türk Telekom’a ilgisi de bu tanıtımlar sonrasında başlamıştı.

Tivnikli, bir noktanın altını çizdi: "Hak ve hukuka aykırı hiçbir işim yoktur... Mütevazı şekilde işimizi yapıyoruz."

Abdullah Tivnikli, Türk Telekom’un fiyatının 2-2.5 milyar dolar yükselmesinin "mimarı" ise, şimdi onun "becerisi"ne Türkiye’nin daha çok ihtiyacı var demektir...

Başta ABD olmak üzere dünya krizde kıvranıyor, Körfez ülkeleri para içinde yüzüyor...

O paraların küçük bir bölümü Türkiye’ye gelse fena mı olur?

Saudi Oger’in yatırım finansman danışmanıyım, Telekom’la ilgim ondan

ABDULLAH Tivnikli’yle konuşurken, ailesinde "faiz fobisi"nin, babası Sıddık Tivnikli’nin bir yakınına "kefaleti" yüzünden girdiği sıkıntıdan kaynaklandığını vurguladı:

"Biz aslında varlıklı bir aileydik. Babamın kefil olduğu yakınımız borcunu ödemeyince faiz biriktikçe birikti. Bu yüzden babam sıkıntıya girdi. Çok şükür o sıkıntılı günler daha sonra atlatıldı, işlerimiz rayına oturdu. O günlerden sonra ailemizde faiz ’fobisi’ oluştu."

Tivnikli, gerek Kuveyt Türk’ün, gerekse kendisinin ortaklığının söz konusu olmamasına karşın, Türk Telekom’da "genel müdür mülakatına girecek kadar etkili" durumunu şöyle açıkladı:

"Ben Kuveyt Türk’ün Başkan Yardımcılığının yanısıra Türk Telekom’un çoğunluk hissesine sahip Oger Telecom’un bağlı bulunduğu Saudi Oger’de yatırım finansman danışmanlığı görevini sürdürüyorum. Türk Telekom’la yakın ilgim buradan geliyor."

Yeri gelmişken, CHP Grup Başkanvekili Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha önce konuyu Meclis gündemine taşımak için verdiği soru önergesindeki bir ayrıntının yanıtını da doğrudan Tivnikli’nin ağzından aktarayım:

"Türk Telekom’un yönetiminde bulunan Metin Ercan, özelleştirme ihalesi öncesi bu konuda Kuveyt Türk’ün danışmanıydı. Oger Telecom yönetimi, Metin Bey’i orada tanıdı, sonra da şirketin yönetimine alma yoluna gitti."

Kısacası, Saudi Oger’deki rolü sürdükçe, Tivnikli Türk Telekom’da yine "etkin" olacak...


"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
ERDAL SAĞLAM...


Güçlü bankacılığın mimarından kriz için yeni kurtarma planı


HÜKÜMETİN küresel kriz konusunda "etkilenmeyiz" derken, "teğet geçecek" diye demeçler verirken dayandığı gerekçe "bankacılık sisteminin sağlamlığı" oluyor.

2001 krizinin ardından bankacılık sisteminde yaşanan konsolidasyon ve kurulan yeni sermayesi güçlü bankacılık sisteminin önlem alınmadan ilelebet bu sağlam yapısını koruması ise beklenmemeli. Çünkü reel sektör zor duruma düşerse, bankacılık sisteminin bundan zarar görmemesi mümkün değil. Batıklar bilançoları kapladığında bankacılık kımıldayacak yer bulamaz. Bunun çaresi elbette patronların bankalara yeni sermaye koyması ama ne yerli ne yabancı sahiplerin böyle bir ortamda bankalarına yeni sermaye koymalarını düşünmek, boş bir hayalden öteye geçemez.

Güçlü bankacılık sisteminin mimarı eski Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Engin Akçakoca’nın uzmanlığı tartışılmaz. IMF nerede bankacılık sistemi bozulan bir ülke varsa danışman olarak Engin Akçakoca’yı oraya gönderiyor, soruna çözüm bulmasını istiyor. Bildiğimiz kadarıyla yine böyle bir inceleme için daha yeni Belgrat’a gitti.

İşte Akçakoca bir süredir küresel krizin etkilerinin en aza indirilmesi için neler yapılabileceği üzerinde çalışıyor. Bugün Referans Gazetesinde bu çalışmanın detaylarını okuyabileceksiniz.

Özetle, Akçakoca şirketlerin etkilenmeye başladığını, bunun bankaları vurmasının kaçınılmaz olduğunu, biran önce önlem alınması gerektiğini söylüyor. Krizin etkilerini azaltmak için şirketlerin kullandıkları iç ve dış kredilerin zora girip üretimin etkilenmemesi için, önleyici nitelikte bir fon ya da varlık yönetim şirketi kurulması gerektiğini söylüyor.

Şirketlerin işletme sermayesi gereksinimlerinin büyük bölümünü banka kredileri ve tedarikçi kredilerden sağladığını hatırlatan Akçakoca, küresel krizin etkilerinin yayılması ile birlikte, bizde de şirketlerin kredi temininde güçlük çekmeye başladıklarını, bankaların yeni kredi vermemeleri, bazı kredileri geri çağırmaları konusunda herkesin şikayet ettiğini hatırlatıyor. Akçakoca, faizlerin hızla yükseldiğini, akreditif açma komisyonlarının yüzde 3-5’lere çıktığını kaydederek, bu gelişmelerin daha önce yaşadığımız sıkıntıları tekrar yaşamaya başladığımızın bir göstergesi olduğunu ifade ediyor.

Bunun ardından bankaların haciz ve icra aşamasında ön sıraya geçebilmek için, açık kredilerini ihtarname bile çekmeden geri çağırmalarının, vadesi gelmemiş kredileri bile geri çağırmalarının mümkün olabileceğini kaydeden Engin Akçakoca, "Bankalardan böyle bir aşamada ortak hareket etmelerinin beklenemeyeceğini" söylüyor.

FON YA DA VARLIK ŞİRKETİ KURULMALI

Mevcut gidişatın bu şekilde sürmesi halinde açılan kredilerin çoğunun sorunlu hale gelip bilançoları zora sokabileceğini kaydeden Engin Akçakoca, yeni bir bankacılık krizi yaşamamak için şimdiden önlem alınmasını gerektiğini söylüyor.

Ya hemen harekete geçilip bir "önleyici fon" kurulması, ya da geçmişti uygulanan "İstanbul Yaklaşımı"nın yeniden kurgulanıp deveye sokulması gerektiğini kaydeden Akçakoca, aksi takdirde geç kalınacağını, bankaları kurtarmak için fon kurulması gerekeceğini söylüyor. Fonun devlet, işçi ve işveren sendikaları, TOBB, Dünya Bankası ve IMF ile anlaşılıp oluşturulabileceğini kaydeden Akçakoca, işçi sendikaları katılırsa "işçi çıkarmama şartı" bile konulabileceği görüşünde. Bu takdirde kaynağın mevduatta ve tahvil alımında da kullanılabileceğini kaydeden Akçakoca, Fonun satın alma işlemlerinin ise uzun vadeli tahvil ile yapılabileceğini, Fonun bono ve tahvil ihraç edebileceğini kaydediyor.

Bu fonun asıl amacının şirketlerin vadesi gelen ve ödenemeyecek durumda olan yurt içi ve yurt dışı kredileri ile yeni alacakları nakdi ve gayri nakdi kredileri karşılamak olması gerektiğini söyleyen Akçakoca, kredilerin tahsis edildikleri tarihte verilmiş teminatlarının Fon’a devredilmesi, başka bir teminatı ile kullanılmadığının şirket ve krediyi veren tarafından tahahhüt edilmesi gerekeceğini, şirketin daha önce protestolu senedi, karşılıksız çeki ve bankalara ödenmemiş herhangi bir borç sorununun bulunmaması gerektiğini de kaydediyor.

Akçakoca, şirketin yüzde 51 oranındaki hisselerinin kefil olunan krediler tamamen geri ödenene kadar Fona rehin edilebileceğini, bu konuda detaylı çalışmalar yapılıp örneğin bu miktardaki hisse kadar, hisse senedi yoksa sermaye artışı yapılabileceğini ve Fonun aktaracağı miktarın bir kısmını bu yolla aktarılmış olabileceğini söylüyor. Akçakoca bu süre içerisinde şirkette temettü, ikramiye gibi ödemelerin yapılmaması gerektiğini, sermaye artırım şartı konulması gerektiğini kaydediyor. Bu süre içerisinde şirket varlıkları üzerinde hiçbir takdiyatın oluşturulamayacağını kaydeden Akçakoca, kefalet için Fonun yıllık yüzde 2-4 arası bir komisyon alabileceğini belirtiyor. Vade ise 1-2 yılı geri ödemesiz, 5-7 yıl olmalı.

Fonun yönetiminin mutlaka bağımsız olması gerektiğinin altını çizen Akçakoca, aksi takdirde böyle bir fonun yönetilemeyeceğini kaydediyor. Fonun işleyişinde mutlaka çıkış yollarının konulması gerektiğini kaydeden Akçakoca, fon hisselerinin halka veya özel yatırımcılara satılabileceğini söylüyor. Fon yerine aynı işlevi görecek bir "varlık yönetim şirketi" de kurulabileceğini kaydeden Akçakoca, "fonun kuruluşu ve işleyişinde bankaların bilançolarına yük getirilmesinden kaçınılmasının özel önem taşıdığı" görüşünde.

Bütün bu önlemlerle birlikte alınması gereken başka önlemler de olması gerektiğini kaydeden Akçakoca, bunların bazılarının ise Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi’nin (BSMV) sıfırlanması, ara yatırım malının vadeli ithalatında Kaynak Kullanım Destekleme Fonu (KKDF) kesintisinin düşürülmesi olacağını söylüyor. Akçakoca buna karşılık dövize endeksli kredilerde KKDF’nin artırılıp, BSMV’nin de kalkmaması gerektiğinin altını çiziyor. İşte size dört başı mamur reel sektörü ve bankaları krizden kurtarma planı...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...

27 Ekim 2008

Ercan KUMCU


Gelişmekte olan ülkelere can simidi


GEÇEN hafta başında, gelişmiş ülkelerin gelişmekte olan ülkelere yönelik bir şeyler yapması gerektiğinden söz etmiştim.

Amerikan Merkez Bankası’nın (FED), gelişmiş ülke merkez bankaları ile yaptığı gibi, gelişmekte olan ülke merkez bankaları ile de benzer swap anlaşmaları yapmasını önermiştim.

Gelişmekte olan ülkelerin belli bir döviz fonuna ulaşımlarının küresel kredi çöküşünün ortasında dış borçlarını çevirmelerini kolaylaştıracak. Dış borçlarını yeterli düzeyde çeviremedikleri için yaşayacakları olası zorlukları hafifletecek.

IMF DEVREYE GİRİYOR

Cuma günü gelen haberlere göre, IMF böyle bir plan üzerinde çalışmaya başlamış. IMF, gelişmekte olan ülkelere kotalarının beş katı kadar bir swap kolaylığı verecekmiş. IMF’de bir ülkenin kotası o ülkenin IMF’deki sermaye katkısı anlamına geliyor. Kota kabaca milli gelirin büyüklüğü ile orantılı oluyor.

IMF’nin doğrudan swap yoluyla gelişmekte olan ülkelere kotalarına endekslenmiş bir biçimde kolaylık sağlaması sorunları çözer mi? Çözeceğini düşünmüyorum. Çünkü, böyle bir yaklaşımın yeterli olacağı konusunda kuşkularım var. O nedenle de, geçen haftaki yazılarımda, böyle bir programın FED tarafından ya da daha geniş bir biçimde, tüm gelişmiş ülke merkez bankaları tarafından yürütülmesini savunmuştum. IMF’nin kendi programları çerçevesinde ülkelere mali destek verirken, gelişmiş ülke merkez bankaları adına gelişmekte olan ülkelerde denetçilik yapmasını önermiştim.

Çözülmesi gereken sorun, kredi çöküşünün yaşandığı bir ortamda, son yıllarda borçluluğu hızla artmış olan gelişmekte olan ülkelerdeki özel sektörün borçlarının önemli bir bölümünü çevirebilmesini sağlamak. Burada, en azından şimdiki sorun, gelişmekte olan ülkelerde özel sektörün kredilerini ödeyemeyecek durumda olmalarından kaynaklanmıyor, döviz elde edememeleri olasılığından ya da çok pahalıya elde edebileceklerinden kaynaklanıyor. Bu durumda olan ülkelerde sorunun IMF’deki kotalarıyla, kotaların ilişkilendirildiği milli gelirleriyle orantılı olabileceğini düşünmek yapılan birinci yanlış.

Bu sorun, Brezilya, Türkiye, Arjantin, Rusya, Romanya, Macaristan ve Bulgaristan gibi ülkelerde çok daha ciddi boyutlarda olabilecekken, diğer gelişmekte olan ülkelerde o denli ağır olmayabilir. Milli geliri düşük bir ülke daha fazla kaynağa ihtiyaç gösterirken, milli geliri yüksek bazı ülkelerin böyle bir kaynağa ihtiyacı dahi olmayabilir.

Örneğin, IMF planı çerçevesinde Türkiye’nin alabileceği azami miktar 9 milyar doların biraz altında. Brezilya’nın ki ise 15 milyar dolar civarında. Geçenlerde Brezilya benzer amaçlarla kullanılmak üzere tek başına 50 milyar dolarlık bir destek açıkladı. Demek ki, ihtiyaçları IMF’den gelebilecek katkının çok üzerinde.

IMF BECEREBİLİR Mİ?

Yapılan ikinci yanlış, IMF kaynaklarının bu yolla kullanılmasıyla, IMF’nin gelişmekte olan ülkelerde çeşitli yapısal programların uygulanmaya konması için gerekli olabilecek kaynaklarını kısıtlamak oldu.

IMF elbette böyle bir programı kendiliğinden yürürlüğe koymayı düşünmedi. Başta Amerika olmak üzere, diğer gelişmiş ülke hükümetleri de bu uygulamayı destekliyorlar. Demek ki, FED ve diğer gelişmiş ülke merkez bankaları gelişmekte olan ülkelerdeki merkez bankaları ile doğrudan ilişki içine girmekten kaçındılar.

Olayların hangi yönde gelişeceğini şimdiden tahmin etmek elbette olanaksız. Ama, IMF’nin kaynaklarının bu kriz hafifledikten sonra çok daha önemli alanlarda kullanılması gerekebilecek. Uluslararası piyasalarda kredi çöküntüsünün önünü açmaya yönelik IMF kaynaklarını kullanmak belki bu aşamada uygun bulunsa da, ileride yeniden merkez bankalarının devreye girmelerini gerektirebilecek.

Bugünkü haliyle, gelişmekte olan ülkelerin baş başa olduğu sorun "ekonomik güç ya da güçsüzlük" değil, güçleri olduğu halde kredi kanallarının giderek kuruması. Kredi kanallarını ancak merkez bankaları açabilir, kapalı kanallarda likiditenin başka yollardan akışını da yine onlar başarabilir.


"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
RAUF ATEŞ..


Ekonomide dengeler artık geride kurulacak



Uzun süredir iş dünyasının çağrılarına olumsuz yanıt veren hükümet kanadı bir süredir daha ‘uzlaşmacı’ rol oynuyor.


Bu kapsamda Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, işadamı ve yöneticilerle bir araya geldi. Konuştuğum işadamı ve yöneticiler, görüşmelerin olumlu geçtiğini belirtiyorlar. Durumdan memnunlar ama gelişme bekliyorlar. Özellikle de IMF ile stand by konusunda hızlı bir karar alınması gerektiğinin altını çiziyorlar.

Toplantıya iki banka genel müdürü katılmıştı. Bunlardan biri de Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen idi. Hafta içi yaptığımız sohbette, görüşmelerle ilgili kısa görüşünü alma şansım oldu. ‘Maliye Bakanı ile toplantılar verimli geçti. Sorunlara bir çözüm yaratabilir diye düşünüyorum’ şeklinde konuşan Özen, birkaç konuya dikkat çekti:

IMF anlaşması havayı yumuşarı

-Gördüğüm kadarıyla toplantıya katılan işadamı ve yöneticiler sakindi. Bir panik havası gözlemedim.

-Herkesin ortak görüşü, yurtdışında işlerin sakinleştiği, stresin azaldığı yönünde idi. Ancak, Türkiye’ye yönelik endişeler var.

-IMF ile imzalanacak anlaşmanın işimizi kolaylaştıracağı, işleri olumluya çevirebileceği düşünülüyor.

-Krize iyi girdik, tamam. Ancak, bundan iyi de çıkmamız gerekiyor.

-Krize girerken iyi yönlerimiz vardı. Bunun yanında BB- notumuzun olduğunu, cari açık ve dış borçta sorunlarımızın olduğunu unutmamalıyız.

Dengeler geride kurulacak

Ergun Özen’in üzerinde durduğu konular arasında ‘geriye dönüyoruz’ değerlendirmesi dikkatimi çekti. ‘Ekonomi, iş dünyası ve sektör, hep birlikte geriye döneceğiz. Ama hangi döneme geri döneceğimiz çok önemli. Bunu görmek lazım’ diyordu. Yani şirket değerleri, likiditeleri, bankaların aktifleri… Bütün bunlarda Türkiye 2008 öncesine dönecek. Ancak, dönülecek yılın, 2001 olmayacağı üzerinde görüş birliği var. Belki 2005, belki 1998, belki 2003… Ama mutlaka bir geri dönüş yaşanacak. Ergun Özen, ‘Eskinin ne kadar eski, ne kadar kötü olacağını bilmiyoruz. Şu anda öngörü de bulunmak da çok zor. Kesin olan, artık dengelerin geride kurulacağıdır. Buna hazır olmalıyız.’
Son dönemde en anlamlı bulduğum değerlendirmelerin başında ‘dengelerin geride kurulması’ geliyor. Gerçekten de bir film adı tadına gelişme yaşayıp, ‘Geçmişe yolculuk’ yapacağız. Önemli olan geçmişin tarihi. Çok kötü ve eski tarihlere gitmemeye çalışmalıyız.

TARİLHİN 4. BÜYÜK DEVALÜASYONUNU YAŞIYORUZ

Doların 1.55 YTL düzeyini aştığı sırada bir bankacıyla sohbet ediyorduk. İki alışılmadık gelişme aynı anda oluyordu. Bir yanda İMKB yüzde 4 yukarıdaydı (Öğle sonrası düştü), diğer yanda da dolar yükseliyordu. Konuştuğumuz bankacı, ‘Çok sıra dışı bir durum. Hem dolar hem de borsa yükseliyor’ değerlendirmesini yaptı.

Ardından da şöyle devam etti: ‘Dolarda kritik bir hafta yaşıyoruz. Bu hafta koptu, koptu. Eğer bu hafta kopmadıysa, gelecek haftalar daha sakin olabilir. Çünkü, bu hafta içeriden ve dışarıdan ciddi alımlar var. Hedge fonlar pozisyon kapatıyor, Botaş gibi bazı kamu kuruluşları alım yapıyor.’

Tam bankacı dostumuzun dediği gibi oldu. Hafta tamamlanmadı ama dolar 1.70’leri de geçti.

4. büyük devalüasyon mu?

Eskiden devalüasyonları TRT 1’deki ’13 Ajansı’ndan öğrenirdik. Yani aniden gelirdi. Dalgalı döviz kuruyla birlikte aniden değil, günlere yayılmış şekilde devalüasyon yaşıyoruz.

Örneğin, Mayıs 2006’da, 53 güne yayılan devalüasyonda, TL yüzde 30’a yakın değer kaybetti. 2002’dekinde ise değer kaybı 102 günde TL yüzde 31.2’ye ulaştı.

Şimdi gizli bir devalüasyon süreci yaşıyoruz. ‘Hamdolsun bize bir şey olmaz’ sözüne rağmen, Eylül ayı başında 1.18 YTL olan dolar, 1.70’i de gördü. Yani 50 günde yüzde 40’ın üzerinde değer kaybetti. Böylece tarihin en büyük 4’üncü devalüasyonu olarak kayıtlara geçti.

APPLE’IN KURUCUSU EKONOMİYİ NASIL GÖRÜYOR?

Geçen hafta piyasalardaki dalgalanmalardan bunalmış iş dünyası Apple’ın kurucularından Steve Wozniak’ın konferansında adeta kafa dağıttılar… Capital ve Ekonomist dergileri olarak Türk Telekom’la birlikte Steve’i Türkiye’ye getirmek için epeydir uğraşıyorduk. Sonunda Türkiye’ye geldi, iWoz kitabı da aynı anda Türkçe’ye çevrildi.Dün onu dikkatle izleyenleri görünce, bütün bu uğraşlara değdiğini düşündüm.

Toplantı öncesinde Steve ile kahve içerken, ekonomide olanları da konuştuk. Yenilikçi ve inovatif yönü olan her iş insanı gibi, piyasalarla çok ilgili değil. İş hayatının gerçeklerine, yeni buluş ve girişimci şirketlere daha fazla odaklı. Ancak, krizle ilgili bazı görüşlerini de paylaşmak isterim.

2000 krizinde de umutsuzluğa kapıldık

Steve, 2000 sonrasında ‘yeni ekonomide’ başlayan ‘balon’ ve sonrasındaki ‘çöküşü’ hatırlattı. O tarihte onlarca şirketin battığını, çok sayıda şirketin zora girdiğini, binlerce insanın işini kaybettiğine dikkat çekti. Ardından da şunları ilave etti: ‘Bugünkü kadar olmasa da o tarihte de işler kötüydü. Etrafta batan şirketler vardı. Ama şimdi o şirketlerin ayakta olduğunu, para kazandığını görüyorsunuz. İşsizlerin önemli bölümü de işlerine döndüler, düşen ev fiyatları yeniden yükseldi. Piyasalar önemlidir. Ancak, şirketler, üretim ve yenilikçilik daha önemlidir.’
Bir gece önce Apple’ın bilançosu açıklanmıştı. ‘Şirketin durumu çok iyi. Hisse fiyatı düşüyor. Önemli olan şirkettir’ diyerek esas bakılması gereken yerin inovasyon ve üretim olduğunun altını çizdi.

Gerçekten de piyasaların ‘en dip’ yaptığı dönemler, insanların kendini ‘en çaresiz’ hissettikleri anlardır. Bazen, ‘bu kötü günler hiç bitmeyecek’ düşüncesi bile oluşur. Ancak, tünelin ucunda bir ışık göreceğimiz de kesindir. Işığın yakınlığı, önemli ölçüde dışarıya, ciddi ölçüde de ekonomi yönetimine bağlı…

Bunları yazarken Fortis ekonomisti Philippe Gijsels’i dinliyordum. ‘Yatırımcılar dönüp dünyanın sonunun gelmediğinin farkına varacaklar’ diyordu. Ben de öyle düşünüyorum.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
BEKİR COŞKUN


Ekonominin ümüklüsü...


BEN size söyleyeyim:

Başbakan; iyi bir atlı spor binicisi, iyi bir hızlı tren makinisti, iyi bir şiir okuyucusudur.

Aynı zamanda; iyi bir aile planlamacısı, iyi bir Mercedes camı test uzmanı, iyi bir anayasa hukukçusu, iyi bir demokrat, iyi bir gemi küçültme tasarımcısıdır.

Artı; iyi bir yabancı dil hatibi, iyi bir tesettür tasarımcısı, iyi bir hortum tesisatçısıdır...

*

Ve iyi bir ekonomist...

İşte; IMF ile yeni bir anlaşma aşamasında "Ümüğümü sıkmazlarla anlaşırız" demesi karşısında, IMF heyetindekiler Türkçe-İngilizce sözlüklere koşmuşlardır.

Bakmışlardır "ümük" ne?..

Hani "kemer", "yorgan" gibi kavramları Türkler ekonomiye soktuklarına göre, sormuşlardır:

"Bu ümük, cari açık, bütçe, arz-talep gibi bir şey mi?.."

*

Başbakan’ın böyle şart-şurt koşması, sadece yerel seçimler öncesi daha bol miktarda (ailelere nakdi yardım gibi, çocuk paraları gibi, kömür gibi, zamların ertelenmesi gibi) avanta dağıtmasına izin verilmesi için...

IMF bu tür avantalara, savurmalara hep karşı çıkmıştı.

Oysa aynı zamanda iyi bir ekonomist olan Başbakan biliyor ki; bu millete beleş bir şeyler vererek, avanta dağıtarak sittin sene orada öyle oturmak olası.

Yerel seçimlere şurda az kaldı.

Sıkılmamış ümük lazım.

IMF’den izin istiyor.

O kadar...

*

Yoksa altı yıldır tümüyle Türk ekonomisini IMF’nin yönetimine bırakan bir iktidar, şimdi neden IMF’yi istememeye başlasın?..

Bir Başbakan’ın, uluslararası bir ekonomik kuruluşa "ümüğünün sıkılmaması" şartını koşması bile, Türk ekonomisinin ümüğünün elin-álemin elinde kaldığının itirafı değilse ne?

Bence telaşlanmayın.

Yakında IMF ile arka solanlarda imzayı basıp, sorunsuz uzlaştıklarını göreceksiniz.

Ümük uzatarak.

Aynı zamanda iyi bir devlet adamıdır çünkü...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
28 Ekim 2008

Ercan KUMCU

Ümüğümüzü sıktırmayalım ümüğümüz sıkılınca gideriz


SİYASET çok farklı bir oyun. Kendine göre, gelenekleri, kuralları ve yaklaşımları var. Ama, bu oyun gerçeklerden çok uzaklaştığında, siyaset yapıcı değil, yıkıcı da olabiliyor.

Geçenlerde, Başbakan, "IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız, yararımıza olursa, IMF ile anlaşma yaparız" gibi bir şey söyledi. Hitap ettiği kalabalık, bu yaklaşımı mutlaka çok sevmiştir. Ama, gerçekler çok farklı.

ÜMÜĞÜN SIKILMASI DA İYİDİR

IMF, Türkiye’nin de para verip ortak olduğu uluslararası mali bir kuruluş. Amacı, ortakları olan ülkelerden topladığı paraları ve gerektiğinde borçlanma yoluyla elde ettiği kaynakları yine ortaklarına borç vermektir. Borç verirken de, ortaklarının borçlanmasına neden olan dengelerin değişmesine yönelik olarak ekonomi politikalarının uygulanmasını şart koşar. Bu politikaların uygulamada olduğunu gözetler.

Genellikle bir ülkenin IMF’ye ihtiyacı olması geçmişte "har vurup harman savurması" nedeniyle olur. IMF’den mali destek alan ülke doğal olarak kemer sıkmak durumunda kalır. Siyasetçiler bunu "ümüğün sıkılması" olarak nitelerler.

Aslında olayların gelişimi kamuoyundaki genel izlenimin tam tersinedir. Ülkeler IMF’ye zaruretten giderler. Hiçbir ülke mecbur olmadıkça IMF’ye gitmez. Başka kurtuluş yolu kalmadığında IMF’ye gider.

İktisadi yaklaşımla, IMF’ye gitmemenin ekonomik maliyeti, IMF’ye gitmenin siyasi maliyetini aştığında, ülkeler IMF’ye gitmek zorunda kalırlar. Bunun anlamı, IMF’ye giden ülkenin zaten ümüğü sıkılmış demektir. IMF’ye gidildikten sonra uygulamaya geçen politikalar aslında, ümüğün sıkılması değil, ümüğün sıkılmasından kurtulmayı hedefler. Siyasi otoritelerin bu süreci seçmenlerine anlatması ise bambaşka bir komedidir.

Ama, aynı siyasi otorite, Türkiye’nin son yedi yıldır yaptıklarını, uyguladığı politikaların bugün Türkiye ekonomisini çok daha dayanıklı hale getirdiğini iddia ediyor. Yani, son yedi yıldır ümüğümüzün sıkılması aslında işe yaramış.

ZATEN GİDECEĞİZ

IMF’den mali destek talep edip etmemek elbette siyasi bir karardır. Kararın siyasi olması toplum kesimlerinin siyasi otoriteye öneri veremeyeceği anlamına gelmez. Tam aksine, tüm toplum kesimlerinin siyasi otoriteye öneri götürmesi, hatta siyasi otoritenin kararlarını etkilemeye çalışması en temel demokratik davranışlardandır. İş aleminin IMF ile bir program üzerinde anlaşılması gereğini dile getirmesi de bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir.

"İş aleminin dedikleriyle mi hareket edeceğiz, yoksa memleketin menfaatlerini mi ön planda tutacağız?" türünden yaklaşımlar sanki ikisinin farklı şeyler olduğu izlenimini veriyor. Bu çeşit yaklaşımlar kalabalıkları coşturabilir, ama memleketin menfaatine olmayacağı çok açıktır. Kimdir bu iş alemi?

İş alemi dediğimizde, istihdam sağlayan işletmeleri, ihracat yapan şirketleri, vergi veren iş adamlarını, toplumun refahını sağlayan tüm oluşumları anlamalıyız. Bu kesim şimdi 200 milyar dolara varan dış borçlarını bu uluslararası ortamda nasıl çevireceklerinin, başlamış yatırımlarına nasıl dış kaynak bulacaklarının kaygısı içindeler.

Bu açıdan bakıldığında, toplumun bu kesimi IMF ile anlaşmanın yararlarından söz ediyorsa, siyasi açıdan kabul edilir ya da edilmez, bu sözlere daha ciddiyetle yaklaşılmalıdır.

Ümüğümüz sıkıldığında, zaten IMF’ye gitmeye mecbur kalacağız. Ekonomik gerçekler her zaman siyasi manevraların önünde giderler.





"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
28 Ekim 2008

Erdal SAĞLAM

Gecikmenin maliyeti yine halka yüklenecek


İnsanların kendilerine özgü kişisel düşünceleri vardır, hayata bakış açıları farklıdır, öncelikleri, yapacakları ya da yapamayacaklarının sınırı vardır. Bununla birlikte siyasi görüşler farklıdır, bu fikirlerin bazısı kendilerini yakın hissettikleri partilere uyar, bazısı yine farklıdır, ülkenin yönetimine geçseler yapacaklarını söyledikleri de, öncelikleri de değişiktir.

Bu kişisel düşüncelerin farklılığı da çok olağan hatta olması gereken bir durumdur.

Ancak insanlar ülke yönetimine geçtikleri zaman, kişisel düşünceleri ile ülke menfaatlerini birbiriyle örtüştürmek durumundadırlar. Çünkü milyonlarca kişinin sorumluluğu artık onların sırtındadır. Politika halkın refahını ve özgürlüğünü artırmak için yapılması gereken bir iştir. Bu nedenle de, ülke içindeki ve ülkeler arası dengeleri hep halkınızın çıkarı doğrultusunda değerlendirip ona göre karar almanız gerekir. Yapamazsanız, bu işe soyunmamanız gerekir.

GERÇEKLER DEĞİŞMEZ

Bütün bunları şunun için söylüyorum ki; bir Başbakan kişisel olarak IMF’ye kızıyor ya da çok seviyor olabilir. IMF’nin dünya çapında halklara düşman olduğunu düşünüyor ya da IMF’nin halklar için olmazsa olmaz bir kurum olduğunu düşünüyor bile olabilirsiniz.

Her iki uçtan hangisinde olursanız olun, IMF’ye sempati ya da antipati beslemeniz gerçekleri değiştirmez. Halkın refahını düşünüyorsanız, IMF ile ilişkinizi de bu çerçevede değerlendirip, ülkenizin, halkınızın zenginleşmesi için ne yapmanız gerekiyorsa ona göre davranmanız gerekir. Devlet işleri kızıp, bağırıp çağırmakla yönetilmez. Aklın sağduyunun sesiyle, uzun vadeli ülke ve halkın çıkarları ne doğrultudaysa, o doğrultuda davranmak zorundasınız.

Kişisel olarak karşı çıktığınız bir şey, ülke çıkarına, yani halkınızın çıkarına ise kişisel düşüncelerinizi bir tarafa bırakmanız, duygusallığı kenara koymanız gerekir.

Bütün bunları şunun için söylüyorum ki; IMF’yle anlaşma konusuna ülkenin uzun vadeli çıkarları doğrultusunda bakmak gerekiyor. Yani bir yandan IMF’yle yaptığınız anlaşma sayesinde ekonomide istikrar sağlayıp yüzde 47 oy alan bir iktidarsanız, öte yandan çıkıp "ümüğümüzü sıkmak istiyor" diyemezsiniz. Karşınıza geçmişte IMF’ye karşı verdiğiniz demeçleri ve ardından IMF’yle nasıl anlaşma yaptığınızı çıkarıp koyuverirler...

Bütün sorun yerel seçimler

HALKIN hafızasının kısa olduğundan hep söz edilir, yakınılır. Ancak halkın hafızasının bu kadar da kısa olduğunu sanmıyorum. Yani bugün bu sözleri söyler örneğin kasım ayında oturup IMF ile anlaşma yaparsanız, delikanlı tavrınıza ne olacak?

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın IMF’yle ilgili son söylediklerine bakılırsa, belli ki IMF ile anlaşma kafaya koyulmuş ama pazarlık yapılmaya çalışılıyor. Pazarlığın konusu ise bence mahalli seçimler. Belli ki yakın çevresi Başbakan’a yerel seçimlerde yüksek oy almaları gerektiğini, bunun için harcamaları artırmak zorunda olduklarını, bu çerçevede de IMF ile anlaşmanın parti çıkarına ters olduğunu söylemişler. Yani Başbakan yerel seçimler için kendisine harcama imkanı verip, bütçenin bu harcamalara göre yapılmasını kabul ettiği takdirde IMF ile anlaşmak istiyor.

Tüm işalemi, piyasalar hükümetin IMF ile anlaşma yapmasını bekliyor, bu anlaşma olmadığı takdirde ekonomide yeniden istikrar sağlanamayacağını söylüyor. Başbakan belli ki kendi planını bozduğu için, bu yönde istek belirtenlere de kızıyor, köpürüyor...

Başbakanın bu inadı yüzünden krizin Türkiye’ye maliyeti ise büyüyor. Her geçen gün yeni işten çıkarma haberleri, KOBİ’lere ilişkin batık haberleri geliyor. Sendikasyon kredilerinin vadesi geliyor, burada bir sıkıntı çıkarsa, kurların bugünkü seviyesini bile arayabiliriz.

Kurlar yükseldikçe, dolar bazında petrol fiyatları düşmesine rağmen akaryakıt fiyatlarına zam yapıldığını, herkes görüyor, Başbakan görmüyor mu? Bu sorun "biraz da ihracatçılar sevinsin" diyerek kurtarılacak gibi değil ki ihracatçılar zaten ağlamaya başladılar.

İş uzadıkça maliyet büyüyecek, halkın fakirleşmesi artacak. "Bedeli ne olursa olsun" diyorsunuz ama nasıl olsa imzalayacaksanız, niye ülkeye bu bedeli ödetiyorsunuz?

Gecikmenin bedeli halka çıkıyor, fakirleşme artıyor, halk bunu görmeyecek mi?





"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.