You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Erkan ÇELEBİ

Monrol, TÜBİTAK’ta geliştirdiği ’kanseri gören’ ilacı dışa açıyor


[FONT="Times New Roman"]MONROL firmasıyla ortaklığa giden Eczacıbaşı, Pozitron Emisyon Tomografi adlı cihazlarda kanserli hücrelerin, kalp ve beyinde oluşan tümörlerin açığa çıkmasını sağlayan Florodeoksiglikoz adlı ilacın üretimini Dubai ve Romanya’ya da kaydırıyor.

İlacın Türkiye’de farklı bölgelerde üretilmesi, PET görüntüleme merkez sayısını 55’e ulaştırdı. Tomografi çekim fiyatları düştü.

TÜBİTAK’la işbirliği yaparak, Florodeoksiglikoz adlı ilacın Gebze Teknopark’ta üretilmesini sağlayan Monrol Nükleer Ürünler adlı firmanın, geçtiğimiz temmuz ayında yüzde 50’sine ortak olan Eczacıbaşı Grubu, Pozitron Emisyon Tomografi adlı cihazlarda kanserli hücrelerin, kalp ve beyinde oluşan tümörlerin açığa çıkmasını sağlayan ilacın üretimini Türkiye’nin yanı sıra yurt dışında da yaygınlaştırmayı planlıyor. İstanbul’dan sonra Ankara, Adana ve İzmir’de Florodeoksiglikoz üretime başlanmasıyla birlikte Türkiye’deki PET görüntüleme merkezi sayısı kısa sürede 55’e ulaştı. 2 bin YTL olan görüntüleme fiyatları da hızla gerileme eğilimine girerek, 1500 YTL’ye düştü.

Önce Kuveyt

Monrol, Eczacıbaşı’yla yapılan ortaklığın ardından TÜBİTAK’la birlikte geliştirilen Florodeoksiglikoz adlı ilacı Kuveyt’te üretmeye başladı. Monrol, şimdi de Dubai ve Romanya’da üretim merkezi kurmaya hazırlanıyor. Üretildiği andan itibaren 9 saat içerisinde kullanım zorunluluğu bulunan bu ilacın üretim merkezlerinin yaygınlaşması, PET görüntüleme merkezi sayısını da hızla artırıyor.

3 boyutlu görüntü

Arkadaşımız Mehtap Özcan’ın yaptığı araştırmaya göre, Florodeoksiglikoz, damardan enjekte edilerek, vücudun içindeki organların üç boyutlu görüntülenmesini ve başta kanser olmak üzere kalp, damar ve beyinle ilgili hastalıkların Pozitron Emisyon Tomografi (PET) adlı cihazlarında teşhis edilmesini sağlıyor. İlacın üretildiği andan itibaren en geç 9 saat içinde hastalara uygulanma zorunluluğu bulunuyor. Bu nedenle, Amerika’da 1970’li yılların başından itibaren PET uygulanması yapılmasına rağmen, Radyofarmasötik adlı ilacın ithal edilememesi yüzünden Türkiye’deki hastalar, tomografi çektirmek için yurt dışına gitmek zorunda kalıyordu. Monrol Nükleer Ürünler adlı Türk firması, 2001 yılında TÜBİTAK’la işbirliği yaparak, Radyofarmasötik adlı ilacın Gebze Teknopark’ta geliştirilmesini sağladı. Böylece, vücuda damar yoluyla Radyofarmasötik verilerek, insan bedenindeki ****bolik işlevlerin Siemens, Philips ve GE’nin ürettiği Pozitron Emisyon Tomografi cihazlarında görüntülenmesi sağlanmaya başlandı. 2008 Temmuz ayında Eczacıbaşı ile yüzde 50 ortaklığa giderek Florodeoksiglikoz adlı ilacın üretim merkezlerini yaygınlaştırmayı amaçlayan Monrol, PET görüntüleme merkezlerine yakın bölgelerde üretim yapılması gereken bu ilacı, yurt dışında ilk olarak Kuveyt’de üretmeye başladı. Firma 2009 yılı içinde Dubai’de, 2010’da da Romanya’da üretim tesisi kurmayı planlıyor. Monrol’un yanı sıra, Türkiye’de Türk Tabipler Vakfı da, İzmir Şifa Hastanesi’nde Florodeoksiglikoz adlı ilacın üretimini gerçekleştiriyor.

250 nükleer tıp merkezi var

Türkiye’de nükleer tıp konusunda görüntüleme hizmeti veren yaklaşık 250 hastane ve görüntüleme merkezi bulunuyor.

Bu merkezlerin yaklaşık 55 adedi PET görüntüleme hizmeti de veriyor. Bunların 21’i İstanbul’da, 12’si Ankara’da, 5’i de İzmir’de bulunuyor.

FDG ilacı, sipariş verildiği andan itibaren yaklaşık 3 saat içinde üretiliyor. Üretilmesinden sonra 9 saat içinde, ilacın görüntüleme merkezine ulaştırılıp hastaya damardan enjekte edilme zorunluluğu bulunuyor.

Kullanımdaki zaman sınırlaması yüzünden ürünün siparişe göre kara yolu ya da hava yoluyla en kısa sürede uygulama merkezlerine ulaştırılmasını gerektiriyor.

Bu nedenle, görüntüleme merkezleri ve ilacı kullanan hastaneler genellikle ilacın üretim noktalarının çevresinde konumlanıyor.

Kanser ve Alzheimer’da görüntü sağlayabiliyor

PET görüntüleme sistemi tüm vücut görüntülerinin üç boyutlu olarak alınmasını sağlarken, fonksiyonel bilgi de veriyor. Sık kullanım alanı yüzde 85 onkolojik çalışmalar olan görüntüleme sistemi PET ile ayrıca yüzde 10 kalp ve yüzde 5 beyin içinde çekimler yapılabiliyor. Onkoloji çalışmalarda tüm vücut görüntüsü alınıyor. Şüpheli lezyonun kanser dokusu içerip içermediği, vücuda yayılımının olup olmadığı, yapılan tedavilerin etkinliği, tedavi sonrası nüksler hakkında bilgi veriyor. Kardiak PET ile sadece kalbe ait görüntüler alınıyor. Kalp kasının canlılığının tespitinde kullanılıyor. Beyin PET ise özellikle medikal tedaviye dirençli ve cerrahi tedavi düşünülen epileptik odakların yerleşiminin tespit edilmesinde, Alzheimer hastalığının erken tanı yapılmasında kullanılıyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Enis BERBEROĞLU

Ne zaman ve nasıl biter?


ANKARA
TABİİ ki ekonomik krizden söz ediyoruz. Ve sadece Türkiye ayağından...

Kriz kimine göre Türkiye’yi teğet geçecek.

Başkaları çok derinlerden dip dalgası bekliyor.

Bendeniz tahmin için erken olduğunu düşünüyorum.

Çünkü bugünkü dengeler, gelecek beklentisine göre şekilleniyor.

Çok basit örnekle, döviz borcunuz varsa, kur artışından korkmanız doğal.

Hele gelecekteki gelirinizden de emin değilseniz, yapacağınız belli.

İleride daha da pahalılaşır diye dövizi şimdiden alır, borçtan kurtulursunuz.

Ama belki de döviz siz ve sizin gibilerin artan talebi yüzünden yükseliyor, bilemezsiniz.

* * *

Beklenti idaresi, giderek ekonomi yönetiminin odağına yerleşiyor.

Son kriz gösterdi ki, önce sorunun adını koymak gerekiyor. Örneğin ABD bankaları ipotek kredileri nedeniyle zorlandığını... Evini barkını, işini kaybeden hane halkının tüketimden vazgeçtiğini gördü. ABD yönetimi, 1) Bankalara para pompaladı, 2) Halka çek dağıtıp tüketimin tamamen kesilmesini önlemeye çalıştı.

Buna karşılık Avrupa Birliği, işi ağırdan aldı. Piyasa hemen cezasını kesti.

Merkel-Sarkozy ikilisi dersini çabuk öğrendi, paketler birbirini izledi.

Güney Kore’den Brezilya’ya, Macaristan’a kadar örnek çok, yerimiz dar.

Meselenin özeti şu: Bu krizde varlıklar eriyor. Yani şirket değeri, gayrimenkul fiyatı düşüyor. Buna karşılık borçlar ya aynı kalıyor veya (Türkiye gibi) yükselen kur ve faiz nedeniyle şişiyor.

Aradaki farkı veya benim deyimimle karadeliği kapatmak şart.

Aksi halde alacaklılar (örneğin bankalar) gidecek...

Veya borçlu (mesela şirketler) can verecek.

Paranın kaynağı konusunda rivayet muhtelif: IMF kredisi, Körfez parası, Varlık Barışı, şirket satışı, doğrudan yatırım, sıcak para... Bana sorarsanız hepsine ihtiyaç var.

Peki para diyoruz da... Kaç paradan söz ediyoruz?

Deutsche Bank’ın hükümeti ve yandaş medyayı kızdıran hesabı ortada. 50 milyar dolar cari açık artı 100 milyar dolar düzeyinde dış borç ödemesini üst üste koyuyor Alman Bankası...

Üçte biri oranında yeniden borçlanmayla 90 milyar dolar kaynak ihtiyacı hesaplıyor.

Hadi diyelim ki, yarısını yeniden borç aldık, yine 70 milyar dolar lazım.

Eriyen varlıklarla, şişen borçların farkını bu hesaba hiç karıştırmadık dikkat edin...

Çünkü o faturayı şimdiden kestirmek zor.

Bu nedenle benim, "Kriz ne zaman ve nasıl biter?" diye soranlara yanıtım hazır.

Hükümet karadeliği kapatmaya ne zaman karar verirse o gün, o saat.

Bence beklentiler ancak paranın sıcak yüzü görüldüğünde değişir.

Kur da düşer, faiz de...

Tabii bir de faturanın kime kesileceği belli olduktan sonra.

Tek cephe PKK

ORGENERAL İlker Başbuğ, bugün Başbakan’la birlikte Isparta Eğirdir’e gidecek. Başbakan ve heyeti, terörle mücadele eden askerlerin nasıl yetiştiğini yerinde görecek. Genelkurmay Başkanı Başbuğ ile Başbakan’ın birlikte görüntü verdikleri terör konulu toplantı ve zirvelerden bir tanesi daha böyle hayata geçecek.

Askerdeki genel kanaat, TSK’yı yıpratmak isteyenlerin terörle mücadelede ödenen bedeli bahane ettiği... Çok karmaşık ve güçlü bir odağın, uluslararası yardımla kampanya yürüttüğü...

Bana sorarsanız eğer böyle bir odak varsa, artık işi zorlaşıyor.

Çünkü 27 Nisan’da hükümetle arası bozulan asker, şubat ayındaki kara harekátından sonra CHP ve MHP’yi de karşısına aldı. Medyanın bir bölümüyle hiç teması yoktu.

Başbuğ gelir gelmez muhalefet partilerini ziyaret etti, hükümetle terörle mücadele konusunda ahenk sağladı, muhafazakár medyanın bir bölümüyle yeniden ilişki kurdu.

Bu değişikliğin yarattığı rüzgár ortada. Güneydoğu kararları asker ve siyaset ortaklığı ile alınıyor. Asker aynı anda birden fazla cephe açmak zorunda kalmıyor. Enerjisini PKK ile mücadeleye harcıyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ercan KUMCU

Bankalarda kár dağıtımı


EKONOMİNİN sorunsuz işlemesi için "olmazsa olmaz" ön şartlardan biri düzgün işeyen ve sağlıklı bir bankacılık sektörünün varlığıdır. Gelişmiş ülkelerde yaşananlar bunun ne denli önemli olduğunu bir kez daha ispatladı.

2001 Krizi’nde bu gerçeği bizler de yaşayarak öğrendik. Öğrendiklerimizden ders çıkarabildiğimiz sürece küresel düzeyde yaşanan krizden en az zararla çıkma şansımızı artırabiliriz. Bu konuda Türk bankacılık sisteminin gözetim ve denetiminden sorumlu Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’na (BDDK) önemli görevler düşüyor.

SAĞLAM BANKACILIK

BDDK, çok doğru bir yaklaşımla, bankalarımızın 2008 yılında elde edecekleri kárları banka bünyesinde tutmalarını arzu ettiğini söyledi. Elde edilen karların hissedarlara dağıtılmayıp bünyede tutulması bankalarımızın hem sermaye yapılarını güçlendirecek hem de likit kalmalarına katkı yapacaktır.

İçinde yaşanan ortam, bankalarımızın hem Türk Lirası’nda hem de dövizde likit olmalarını gerekli kılıyor. Gelişmiş ülkelerdeki mali sistemin sakatlanması Türkiye ekonomisine yönelik riskleri de artırdı. Gelişmiş ülkelerde bankacılık sistemi şimdi kendi ülkelerinde kredi vermekten kaçınıyor. Kredi vermek istese, kaynak bulmakta zorlanıyor. Bütün bu şartlarda, bazı gelişmekte olan ülkelerde yaşanan çalkantılar doğal olarak tüm gelişmekte olan ülkelerin itibarını zedeliyor.

Türkiye ekonomisi belli bir ekonomik büyüme için taze dış kaynaklar bulmak zorunda. Taze dış kaynak bulmak bir yana, kısa ve vadesi gelen orta-uzun vadeli dış borçların çevrilebilmesi de gerekiyor. Bu ortamda, borçlanmanın fiyatından çok, borçlanılabilecek kaynak bulmak daha önemli hale geliyor. Dolayısıyla, risklerin arttığı bir dönemde bankacılık sisteminin sağlamlığı çok daha büyük bir önem kazanıyor.

AYIRIMCILIK YANLIŞTIR

BDDK’nın banka kárlarının bünyede bırakılması yönündeki arzusu bu şartlarda çok doğru bir yaklaşım. Ama, yeterince zorlayıcı değil. Kárlarını sermayedarlara dağıtmak isteyen bankalar nedenleri ile BDDK’ya başvurabilecek. Bahaneleri kabul edilenler kár dağıtabilecekler. Bu yanlıştır.

Büyük bir olasılıkla, kamu bankalarının kárlarının Hazine’ye ödenmesi istenecektir. Çünkü, kamu bankalarının kárları bütçe gelirleri içinde önemli bir yer tutuyor. Maliye Bakanlığı kamu bankalarından aldığı temettü gelirlerinden vazgeçmek istemeyecek. BDDK da, kamu bankalarının mali durumlarının güçlü olduğundan yola çıkarak, Maliye’nin bu arzusuna bütçe dengesinin korunması amacıyla karşı çıkamayabilecek.

Bankacılık bir bütündür. Bir grup bankanın zaten likit olması nedeniyle bir türlü muamele görmesi, bir başka grup bankanın o denli likit olmaması nedeniyle farklı muameleye tabi tutulması yanlıştır. Sistem riskinin söz konusu olduğu bir ortamda, önemli olan tüm bankacılık sisteminin topluca likit olmasıdır. Çünkü, likit bankalar, o denli likit olmayan bankalara verebilecekleri borçlarla onları da likidite sıkıntısından kurtarabilecektir. Bu açıdan, kamu bankalarının likiditesi tüm bankacılık sektörü açısından önemlidir.

BDDK kárların dağıtılmaması konusundan zorlayıcı olmalıydı. Banka hissedarları, özellikle sistem riskinin söz konusu olduğu ortamlarda, istedikleri zaman bankalarının elde ettikleri kárları temettü ödemeleri yoluyla cebe indiremeyebileceklerini bilmeliler. Bu gerçeği kamu bankalarının sahibi durumunda olan Hazine de iyi bilmeli.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Erdal SAĞLAM

Zammın sorumlusu Başbakan


[FONT="Times New Roman"]ENERJİ ve Tabi Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler dün Botaş’ta basın toplantısı yapıp son zammı teknik olarak savundu. İyi de, Botaş’ın, yani teknisyenlerin bu işte sorumluluğu olduğunu kimse söylemedi ki... Söylenen, eleştirilen bu kadar yüksek zammın geçmişten gelen yanlışların etkisiyle bu kadar yüksek tutulduğu ve bunun siyasi bir karar olduğu...

Bakan Güler, teknik zam hesaplamalarında Botaş’ın belediyeden ya da başka yerden alacaklarının yer almadığını, bunların nakit akım tablosunda yer aldığını söylüyor.

Zaten doğrudan bir etki söz konusu değil. Ancak 5 yıl öncesine kadar en karlı KİT olan Botaş’ın şimdi bu karı etmeyişinin sebebi, Hükümetin uyguladığı politikalar değil mi?

Diyoruz ki; Botaş teknik olarak otomatik hale gelen, gerekli zammı yapsın ama bunun tüketiciye aynı oranda yansımaması için geçici olarak vergi oranlarıyla oynansın. Maliye daha önce akaryakıtta, sigarada yaptığını burada da yapsın, belirli süreler için vergi oranlarını düşürüp artırarak Botaş’ın zamlarının aynen tüketiciye, sanayiciye yansımasını engellesin..

Maliye diyor ki; benim gelir kaybına tahammülüm yok, vergiyi düşüremem, yapılan zammı aynen mevcut vergi oranlarını da uygulayıp, tüketiciye ve sanayiciye yansıtırım...

Şimdi soruyorum; eğer popülist politikalarla, siyasi yatırımlar ve kararlar nedeniyle Botaş bu kadar kötü duruma düşürülmese, yine eskisi gibi en karlı KİT olsa, bu karını temettü olarak Hazine’ye vermeyecek miydi? Hazine bu paraları aldığı zaman çok daha rahat bir konuma gelir, o zaman da Maliye’nin belirli süreler için vergi kaybına tahammülü olmaz mıydı?

İşte Maliye o zaman bu vergi indirimlerine razı olmak zorunda kalmaz mıydı?

Ekonomi bir bütündür ve bir yerden fiyatlara müdahale edip, sübvansiyonlara başladığınız zaman, trilyonlarca liralık kar elde eden KİT’lerin tüm dengesini bozduğunuz zaman, bunun sonu gelmez. Bileşik kaplar örneği bu hata ekonominin her yerini etkiler, bozar....

Hep halının altına süpürerek saklamaya çalıştığınız pislikler, işte böyle zor dönemlerde, gün yüzüne çıkar... Bunun adı da popülizmdir, bunun adı kötü yönetimdir.

Elektrik zammı şart, enflasyon azacak

ÖĞRENDİĞİM kadarıyla Botaş’ın maliyetleri yansıtmamamsı halinde üstleneceği yükün toplamı 700 milyon dolarmış. Botaş’ı o kadar zor duruma düşürdünüz ki, Botaş’ın bu yükü üstlenmesi artık imkansız. Adamlar işi gücü bıraktı mesailerinin büyük bölümünü o kastettiğiniz nakit akımına harcıyor, günü çevirmek için oradan buradan borç alıp ödemekle, günleri geçiyor.

Bunun yerine formül belliydi; Maliye Bakanlığı bu yükün en azından bir bölümünü vergi indirimiyle absorbe edebilir, daha sonra fiyatlar ineceği için eski gelirine, hatta daha fazlasına zam yapılmadan yine ulaşabilirdi.

Şimdi en kaba hesapla, yani elektriğin yüzde 50’sinin doğalgazdan elde edildiği varsayımıyla, elektriğe yüzde 12 civarında zam gerekecek. Doğalgazın üretim maliyetlerini çok etkileyeceği büyümeye olumsuz etki yapacağı kesin. IMF’e "büyümemizi kısıtlıyor" diye karşı çıkan Başbakan, işin bu yönünü hiç mi düşünmüyor?

Doğal olarak hem ihracat yapan hem iç tüketime çalışan sanayicinin maliyetleri çok yükselecek. Ne kadar iç talep kısıtlı da olsa, ürettiği mala zam yapmak zorunda kalacaklar başta türlü faaliyetlerini sürdürmeleri mümkün olamaz, başka türlü üretim yapamazlar...

Öyle olunca da, zaten artış eğilimindeki enflasyon daha da azacak.

Ama vergi indirimi yoluyla bir süreliğine tüketiciye yansıtmadan, ya da daha az yansıtarak bu iş götürülseydi, hem sanayici hem halk, kış aylarında bu kadar zor durumda kalmayacak, hem de enflasyon bu kadar azdırılmayacaktı. Mart geldiğinde, hemen seçim öncesinde bu kez indirim yapacaksınız ama tüm malların fiyatlarına yapılan zamlar artık geri gelmeyecek...

Bu işin sorumlusu bizzat Başbakandır. Yıllarca önüne gelen zam kararlarını geri çevirip, indirimleri kameraların karşısına çıkıp bizzat açıklayan Başbakan, şimdi bu zamma onay verdi, bürokratlarını bakanlarını kameraların önüne atıp, "zammı anlatın" diyor...

Kastım en tepesi için; bunun adı kötü yönetim değildir de, nedir?
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Hurşit Güneş

Gösterge

Vatandaş son 6 yılın en umutsuz noktasında!



Ekonomik büyümenin bilinen 3 motoru var; ihracat, yani yurtdışı için üretmek, yatırım yapmak yahut yurtiçindeki tüketim talebini karşılamak. Küresel krizin getirdiği durgunlukla ihracat pazarlarında Türkiye’nin bir hayli zorlandığı gözleniyor. İç talepte de durum parlak değil. Yatırımlarda zaten 2006 yazından bu yana çok hızlı bir yavaşlama gözleniyordu. Şimdi de tüketim çöküyor.
Tüketimin çökmesinde kimse bahane aramasın. Kur elbette etkili. Ama onun ötesinde bir belirsizlik tüketim eğilimi ve güvenini sarsıyor. Yani asıl önemlisi, beklentilerin bozulması. Dün CNBC-e’nin açıkladığı verilerde, son 6 yılın en olumsuz noktasına inildiği görülüyor. Bu, gözlerden kaçmaması gereken son derece önemli bir konu.
Çünkü 2009 yılında ihracatla büyüme sağlanamayacaksa, yatırımlar da iyiden iyiye düştüyse, büyüme neyle sağlanacak? Tüketici Beklenti Endeksi 6 aylık gecikmeyle yatırım malları ithalatını etkiliyor. Demek ki, 2-3 ay içinde yatırımlar etkilenecek ve belki de 2009 yılında yatırımlar hiç artış göstermeyecek.
Tüketici güveninin çöküşünde en etkili olan etmen ise Tüketim Eğilimi Endeksi’ndeki düşüş. Gerçi nisan ayında tüketim eğilimi daha düşük bir düzeydeydi, ama yine nisan ayındaki düşüş son derece belirgin. Üstelik bu endeksin hemen değişim göstermediği biliniyor. Kalıcı bir bozulmanın gözlenmesi gerekiyor. Demek ki, vatandaş ekonomik durumun kolay kolay düzelmeyeceğini düşünüyor, ki beyaz eşyadan arabaya, ya da konuta kadar satın alma tercihlerini erteliyor.
Böyle güven bunalımları geçtiğimiz 6 yılda birkaç kez daha olmuştu. Temmuz 2002’de Başbakan Bülent Ecevit hastalandığında birdenbire belirsizlikler ortaya çıkmıştı. Hükümetin düşmesi, erken seçim olasılıkları ve yeni partilerle ilgili oluşumlar bir hayli tedirginlik yaratmıştı. Tüketici güveni çökmüş ve bu, seçimlere kadar sürmüştü. Ama seçimlerden sonra tek parti hükümetinin oluşmasıyla güven tazelendi.

Tüketim düşecek
İkinci çöküş 1 Mart 2003’te Irak’a askeri harekât ve ABD silahlı kuvvetlerini Türkiye’de bulundurma tezkeresi Meclis’ten geçmeyince (medyanın oluşturduğu beklentiyle) yaşandı. Özellikle Tüketim Eğilimi Endeksi çok düşük bir düzeye geriledi.
2006 yılının temmuz ayında kadar endeksler oldukça iyi performans gösterdi. Ancak küresel çalkantının başlaması olasılığı ve Türkiye’den geçici bir sıcak para çıkışı toplumda rahatsızlık yarattı. Çok geçmedi, şimdi yine bir çöküş yaşanıyor.
Bunun anlamı şu; 2009 yılına yaklaşırken tüketim hayli düşük oluşacak. Faizlerin ve kurun yükseldiği bir konjonktürde yatırımlar da azalacak. Zaten kredi olanakları daralıyor. Kısacası ihracat pazarlarının daraldığı bir konjonktürde iç talep de sönecek görünüyor. Şimdi nasıl olacak da 2009’da Türkiye ekonomisi yüzde 4 büyüyecek? Tek çıkış, kamu harcamalarının artırılması.
Ancak IMF de bu müzakerelerde, dış açığın yüksek olması ve dış borçların çevrilebilmesi için mali disipline zorluyor. Hükümet de bir yerel seçim arifesinde bunu göze alamıyor. İşte gelinen durum bu. Bakalım IMF anlaşması vatandaşın moralini düzeltebilecek mi?
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Güngör Uras

Üreticide 1.36 YTL markette 4.59 YTL


TÜİK, ekim ayında tüketici fiyatlarındaki artışı yüzde 2.60 olarak açıkladı. Son 12 ayda tüketici fiyatlarındaki artış yüzde 11.99’a ulaştı. Bunlar devletin enflasyonu. Devletin istatistik kurumu (TÜİK), tüketici fiyatlarındaki artışı (Edirne’den Ardahan’a) Türkiye genelinde ve de (Rahmi Koç Bey’den Çoban Memet’e) her gelirden ve her kesimden tüketicinin cebinden çıkan paraya bakarak hesapladığı için, devletin enflasyonu Ayşe Hanım Teyzem’in hesabına uymuyor.
Ayşe Hanım Teyzem için enflasyonun göstergesi, domates/patates, kuru fasulye/pirinç, et/yağ fiyatlarındaki artıştır. Ayşe Hanım Teyzem, marketteki, pazardaki fiyatlara bakarak, gıda maddeleri fiyatındaki artışı “çıldırtıcı” olarak niteliyor.

Üreticinin cebine para girmiyor
Öte yandan da gıda maddesi üreticisi, çiftçi, tarımcı, ürününün para etmediğinden yakınıyor. Türkiye Ziraat Odaları Birliği’nin (TZOB) açıkladığı ortalama üretici, hal, pazar ve market fiyatları arasındaki farkın büyüklüğü, üreticinin neden ağladığını, Ayşe Hanım Teyzem’in neden çıldırdığını ortaya koyuyor.
Domates üreticiden 0.50 YTL’den çıkıyor, hale gittiğinde 0.90 YTL oluyor. Markette 2.36 YTL’den satılıyor.
Patates üreticiden 0.26 YTL’den çıkıyor. Halde 0.48 YTL oluyor. Markette 0.96 YTL’den satılıyor. Kuru fasulye üreticiden 1.36 YTL’den çıkıyor. Halde 2.25 YTL oluyor. Markette 4.59 YTL’den satılıyor.

Parayı aracı kazanıyor
Tarım ürünlerinde ulaşım, pazarlama giderleri önemlidir. Kalite fiyatı artırır. Stoklama riski fiyatı artırır. Bunlar dikkate alınsa bile, üretici fiyatı ile market fiyatı arasındaki farkın büyüklüğü dikkati çeliyor. Bunun temelinde hal sisteminin iyi çalışmaması, fiyat artışına yol açması var.
Gelelim Ayşe Hanım Teyzem’in cebinin nasıl yandığına... Başlıca gıda maddelerinin geçen yılın ekim ayı ile bu yılın ekim ayı arasındaki fiyat artışlarının, TÜİK’in hesapladığı TÜFE artış oranının üzerine çıktığı anlaşılıyor.
TZOB’un rakamlarına göre geçen ekimden bu ekime domatestin market fiyatı yüzde 50, patatesin yüzde 45, kuru fasulyenin yüzde 58 oranında, kırmızı mercimeğin yüzde 159 oranında, nohudun yüzde 35 oranında, dana (kuşbaşı)nın yüzde 29 oranında artmış.
Ayşe Hanım Teyzem’in en fazla tükettiği gıda maddeleri bunlar. İşte bunun için Ayşe Hanım Teyzem, “Geçen ekimden bu yana benim için fiyatlar yüzde 50 kadar arttı... Devletin açıkladığı enflasyon ile benim enflasyonum farklı” diyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Global krizde sinsi oyunlar



[FONT="Times New Roman"]Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde döviz kurlarının düşük kalması, hatta daha da düşürülmesi için George Soros ve benzeri diğer büyük global oyuncularca çok büyük çaba sarf edilmektedir.

Bunlar batının gelişmiş ekonomilerinin yöneticilerini ve merkez bankalarını, IMF ve Dünya Bankası gibi global finans kurumlarını da ortak amaçları konusunda ikna ettiler.

George Soros’un ve benzeri diğer büyük global oyuncuların aşağıda belirttiğim amaçlarına uygun olarak ABD Merkez Bankasından, batılı ve diğer gelişmiş ülkelerin merkez bankalarından, diğer güçlü bankalarından, Dünya Bankası, Avrupa Kalkınma Bankası ve IMF den istedikleri şu şekilde özetlenebilir.

—ABD, Avrupa ve Japonya Merkez Bankaları'nın ve IMF'in bu maksatla Brezilya, Macaristan, Polonya ve Türkiye gibi ülkelerin merkez bankaları ile “swap” anlaşmaları yaparak onlara yeterli miktarda dolar kredi sağlanması istenmiştir.

—IMF döviz darlığı olan Türkiye, Macaristan, diğer doğu Avrupa ülkeleri, Pakistan gibi ülkelere popülist harcamalardan vazgeçmeleri koşulu bile aranmadan kolayca borç vermelidir.

—ABD ve Avrupa bankalarının gelişmekte olan ülkelere açmış oldukları kredileri geri istemesi engellenmelidir.

—ABD ve Avrupa gelişmekte olan ülkelere batıdan yapılacak ihracata da ihracat kredisi vermelidir ki gelişmekte olan ülkeler gelişmiş ülkelerin mallarını kolayca ithal edebilsinler.

George Soros gibi global fon sahipleri ve yöneticileri gerçekte niçin bu sürecin fikir babası olup başlattılar?

Aşağıda belirttiğim batılı ülke çıkarlarının yanı sıra, onlara ilave olarak hem bu fonların hem de batılı ülkelerin başka ortak çıkarları da bu süreci gerektiriyor. Bu fonların gelişmekte olan Türkiye gibi ülkelerdeki sıcak para (portföy) yatırımları, kriz nedeniyle merkezlerinde ortaya çıkan acil para ihtiyaçlarını karşılamak üzere, yerel para cinsinden (Türkiye’de lira cinsinden) yatırımlardan çıkması gerekiyor. Ancak gelişmekte olan ülkelerdeki döviz darlığı nedeniyle bu fonlar yerel paradan, örneğin Türkiye’deki lira portföylerinden dolara dönüşe geçince döviz kuru yükseliyor. Mesela Türkiye’de dolar kuru 1.8 olduğunda, elindeki lira portföyü ile sıcak para Türkiye’den 60 milyar dolar alıp merkezlerine götürebilecekken, dolar kuru 1.2 olduğunda 90 milyar dolar alıp götürebilecektir.

Yani sadece Türkiye’den aynı miktar lira ile 30 milyar dolar daha çok götürebilecektir. Brezilya, Meksika, Güney Kore, Singapur ve daha çok sayıda gelişmekte olan ülkeleri hesaba kattığınızda bu mekanizmanın Soros gibilere sağlayacağı fayda ( bu ülkelere vereceği zarar) yüzlerce milyar doları bulmaktadır. İşte Soros gibilerinin batılı devlet ve kurumları gelişmekte olan ülkelere kredi seferberliğine yöneltmesinin önemli sebeplerinden birisi budur. Lira portföylerinden daha çok dolar sağlamak. Halbuki IMF ve FED in bu ülkelere vereceği krediler dolar olarak verilecek ve dolar olarak herhangi bir erime, azalma söz konusu olmayacaktır.

Gelişmiş batı ekonomileri ve onların büyük oyuncularının çıkarları neleri gerektiriyor?

Global oyuncuların uygulamaya koydurduğu kredi mekanizmaları gelişmekte olan ülkelerin bağımlılığını artıracak ve batının mallarına harcama yapmalarını, batının üretimini ve gelirini artırmada ve durgunluktan çıkmasında etkili olacaktır.

Onlara göre, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin batının gelişmiş ülkelerinden ithalatları azalmamalı, mümkünse artmalıdır. Böylece gelişmekte olan ülkelerin ithalatı ile kendi ekonomileri taleple beslenip kendi vatandaşlarına gelir yaratırken (tabii ki bu Türkiye için yerli üretimi, vatandaşlarımızın gelirini azaltan tersine bir etkidir) aynı zamanda batı ekonomilerine bağımlılıkları devam edecek ve mümkünse artacaktır. Bu nasıl sağlanabilir. Elbette bu ülkeler borçlandırılarak. Batının serbest piyasa finans sistemi bu borçlandırmayı şimdiye kadar kendiliğinden yapıyordu.

Fakat şimdi krize girdi ve yapamıyor. O halde gelişmekte olan ülkelerin bu borçlanıp bağımlı kalma, kendi öz üretimlerine dönme yerine batıdan ithal etme alışkanlıklarını sürdürebilmeleri için batının büyük oyuncularının çareler bulmaları gerekiyor. Ne olabilir bu çareler? Batının özel sektör finans sistemi borçlandırmaya devam edemiyorsa o zaman devlet kurumları devreye girip Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeleri borçlandırmaya devam etmeliler. Batının büyük oyuncuları ve George Soros gibi büyük fonların sahipleri hemen konuyu pişirip batının kamu yöneticilerine benimsettiler ve hem IMF, hem de ( daha da ilginci tarihinde ilk defa) ABD Merkez Bankası (FED) gelişmekte olan ülkelere daha önce görülmedik bir şekilde borç verme yarışına girdiler.

ABD Merkez Bankası, George Soros’un ve batılı diğer büyük oyuncuların yukarıda özetlediğim isteklerine uygun olarak Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Singapur’a 30’ar milyar dolarlık “swap” olanağı tanıdı. Bu ülkelerdeki döviz kurları düşmeye başladı. IMF’nin bolca dolar sağlamaya başladığı ülkelerin sayısı da giderek artıyor. Daha yenileri de olacak. Böylece gelişmekte olan ülkelere verilen astronomik borçlarla onları borçlandırıp, ithalatlarını artırıp gelişmiş ülkelerin kendi mallarına talep yaratmak suretiyle gelişmiş ülkelerdeki ekonomik krizi ve durgunluğu aşmayı kolaylaştırmak istemektedirler. Yani krizi aşmada gelişmekte olan ülkeleri borçlandırıp sömürmek bir araç olarak kullanılmaktadır.

Türkiye’de döviz kurlarının düşmesini isteyenler veya bu yönde girişimde bulunanlar bilmeyerek (bazı bağlantılı kişiler ve şahsi çıkarı gerektirenler ise bilerek) George Soros ve diğer batılı büyük oyuncularla aynı amaca hizmet etmektedirler.

Bizim Merkez Bankası’nın döviz satım ihaleleri de Soros ve benzerlerinin amaçlarına hizmet eder, cari açığı iflas edinceye kadar devam ettirir. Bu günlerde ülke çıkarları Merkez Bankasının döviz satım ihaleleri değil döviz alım ihaleleri yapmasını gerektirir. Aksi halde ülke menfaatleri ve döviz rezervleri yabancı fonlara peşkeş çekilmiş olur. Sonuç daha çok dışa bağımlılık, sömürülme ve teslimiyet olur.

Artık cari açık yoluyla yabancı malı tüketmek için yabancılardan borçlanmak, borçlanılan dövizleri düşük kur sayesinde artan ithalatla tekrar yabancılara geri vererek ülke olarak geleceğimizi tüketmekten vazgeçmeliyiz. Daha birkaç ay öncesine kadar söylenen çari açık problem değil borçlanabiliyoruz şeklindeki günü güllük gülistanlık göstermek uğruna geleceğimizi dinamitleme politikası katiyetle geride bırakılmalıdır. Döviz ihtiyacımızı daha çok ihracat yaparak, daha çok turizm geliri sağlayarak, daha az ithalat yaparak karşılamalıyız. Döviz kuru politikası bu amaca yönelik olmalı, tamamına yakını tüketim esaslı hammadde, ara mal ve tüketim malı ithalatına yapılan harcamaları, popülist nitelikli harcamaları azaltıp onun yerine enerji yatırımlarına, verimlilikte dönüşüm yaratacak teknoloji ve kalkınma yatırımlarına harcamalıyız.

Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.