You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
24.10.2008
Bolluk içinde yokluk yaşamak...

[Resim: gokhanuskuay11.JPG]Türkiye, dünyada en fazla Uluslararası Rezervi barındıran 16. ülkedir. Türkiye’de 73,40 Milyar dolar Uluslararası Rezerv varken, ABD’de 38.94 Milyar dolar ve Avrupa Birliği’nde 164,65 Milyar dolar seviyesindedir.

AB’nin toplam rezervinin yarısı kadar, ABD’nin toplam rezervinin iki katı kadar Türkiye’nin sisteminde rezerv bulunmaktadır. Dünyada toplam rezerv miktarı 6.920 Milyar dolar seviyesinde olup, bu rezervlerin yüzde 41’i Çin ve Japonya’nın elindedir. Türkiye’den fazla olan rezerve ülkeler, Uzakdoğu ülkeleri ve dış ticaret fazlası olan ülkelerden oluşmaktadır. Türkiye’nin bu kadar Uluslararası Rezervinin olması şimdiye kadar, YTL için büyük bir güvenceydi.

Şimdiye kadar yabancılar satıyor, TCMB ve yerliler alıyordu. Kur yükselmeye başladıktan sonra satıcı yabancılar, alıcı konuma geçti, karşılığında ise sattıkları alıcıları satıcı olarak bulamadılar. Türkiye görüldüğü üzere bolluk içinde yokluk yaşıyor. TCMB, piyasadan aldığı dolarlar ile Döviz Depo Piyasası ile ihtiyacı olan bankaları fonluyor. Peki Döviz Depo Piyasalarında şimdi ya kadar ne kadar ihtiyaç karşılandı? Dün TCMB’nin Döviz Depo Piyasasında işlem hacmi rekoru kırıldı, 119 Milyon dolar ve 25 Milyon euro el değiştirdi.

Ay başından bu yana Döviz piyasasında 413 Milyon dolar ve 34 Milyon euro el değiştirmişti. Bu veriler Türk bankacılık sektöründe döviz ihtiyacının olmadığını ama dün gerçekleşen işlemlerde küçük olsa da bir panik oluşturduğunu gösteriyor. Dövize ihtiyacı olan Bankalar değil, döviz açığı olan reel sektör ve yabancılar. Yabancılar döviz satıp YTL faize geçmiş, reel sektör döviz satıp fiziki yatırıma geçmiş ve açıkta kalmış. Eylül başından bu yana 15 Milyar dolar döviz çıkışı gerçekleştiği tahmin ediliyor. Döviz Depo Piyasası ile likidite istenen yere ulaşmıyor.

Dövizde likidite oluşmadığı için kurda gün içerisinde yüzde 3’e yakın dalgalanmalar oluşmaktadır. Kurlarda aşırı hareketler alımlardan değil, sığlaşmadandır. Dün Brezilya Merkez Bankası, direkt spot piyasasına müdahale etmiştir. Brezilya Merkez Bankası’nın müdahalesi sonrasında, Dolar Real karşısında yüzde 12 değer kaybetmiştir. Sığ piyasalarda kur nasıl yukarı yönde sert bir salınım gösterdiyse, aynı sığ piyasada aşağı yönde sert salınım gösterebilir. Türkiye’nin ve TCMB’nin, yeterli döviz rezervi vardır. Sığ piyasada direkt müdahaleler etkili olacaktır.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Coca-Cola’nın 4.1 milyar dolarlık vitaminli içeceği dünyaya Altun’la açılıyor


ABD’nin Atlanta kentinde, The Coca-Cola Company’nin merkezinde CEO Muhtar Kent’le görüşme sonrasında Coca-Cola Eurasia’nın Kurumsal İletişim Direktörü Gürtay Kıpçak’a rica ettim:

Æ Hazır gelmişken buradaki diğer Türk yöneticilerle de buluşabilir miyim?

Gürtay Kıpçak, birkaç telefon etti, anında 6 kişiyle buluştum. Fırsat yaratıp, bir de Muhtar Kent’le fotoğraflarını çektim.

Rock müzik meraklılarının severek izlediği, geçen yıl ara verildiği için de içerlediği Rock’n Coke’un yaratıcılarından Umut Özaydınlı, Atlanta’da öne çıkan Türk yöneticiler arasındaydı. Özaydınlı, İstanbul’dan sonra bir süre Londra’da görev yapmış, 1-1.5 yıl önce Atlanta’ya The Coca-Cola Company’nin Global Müzik Pazarlama Yönetmenliğine getirilmişti. Şimdi Coca-Cola’nın dünya genelindeki spor ve müzik etkinlikleri Özaydınlı’dan geçiyor.

Geçen yıl mayıs ayında Atlanta’ya gittiğimde Sinan Altun’u The Coca-Cola Company Global Meyve Suyu Pazarlama Direktörü olarak tanıdım. Muhtar Kent, İcra Başkanı’yken geçen yıl Glaceau markasıyla bilinen vitamin içeceğini 4.1 milyar dolara Coca-Cola bünyesine katmış, bu yeni ürünün dünyaya pazarlama sorumluluğu da Sinan Altun’a emanet edilmişti.

Altun’un yanında İstanbul’dan kısa süre önce Atlanta’ya giden Ali Nejat İpekçi vardı. Altun’la İpekçi hızla kolları sıvamış, Glaceau’yu yeni pazarlara doğru açmaya başlamıştı.

Yine geçen yıl mayıs ayında karşılaştığım yöneticilerden biri de Alev Gökçe’ydi. Gökçe, 6 aydan beri The Coca-Cola Company’de yeni ürün geliştirme bölümünün direktörlüğünü yürütüyor.

Pınar Zaimoğlu, global pazarlama bölümünde finansal analist olarak çalışırken, Tebessüm Welch de Mali Araştırma Yönetmeni olarak görev yapıyor.

4 yıldır ABD’de görev yapan ve pazarlama, proje biriminde çalışan Gözde Çöklü ise, bu yılın sonunda Türkiye’ye dönme planlarını gözden geçiriyor.

Atlanta’da karşılaştığım en yeni sima ise, 1-2 ay kadar önce İstanbul’dan Coca-Cola’nın merkezine atanan Güran Yet oldu. Yet, Global Planlama bölümünde Finans Direktörü olarak görev yapıyor.

Muhtar Kent’in 1 Temmuz 2008’den itibaren CEO’luk görevine geçmesi, oradaki tüm Türk yönetici ve çalışanlar için apayrı bir gurur kaynağı olmuş.

Kent, İcra Başkanlığı döneminde Coca-Cola’nın merkezindeki Türk yöneticilerin buluşmalarına zaman zaman katılıyordu. Kent’e sordum, bu dönemde pek zaman bulamadığını söyledi, ardından ekledi:

"Önümüzdeki pazar Güran Yet, herkesi evinde kahvaltıya çağırmış. Bana da mesaj atmış. Belki de onlara bir sürpriz yaparım."

Onlarla sohbet ederken, Coca-Cola gibi birçok dev şirketinin önemli kademelerine, dünyanın dört bir yanındaki noktalarına Türk yönetici transferlerinin arttığını düşündüm...

Bu durumun Türkiye için önemli avantaj yarattığı duygusuyla oradan ayrıldım...

Boğaz’da buluşalım, birlikte yemek yiyelim

ATLANTA’ya gittiğimde ilk akşam Coca-Cola bünyesindeki Glaceau International’ın Pazarlama Direktörü Sinan Altun’un evine uğradım. Kayınpederi ’Avni Baba’, çalışma arkadaşı Ali Nejat ve Gürtay Kıpçak, birlikte yemek hazırlıyordu.

Sinan Altun’un Procter & Gamble’da görevli (P&G) eşi Serfinaz Altun, o sırada iş için Cincinnati’deydi.

Derken yemeğe oturduk, biraz sonra Coca-Cola’nın Atlanta’daki Kurumsal İletişim biriminden Pakistanlı Afsal da aramıza katıldı. Afsal, sohbet sırasında bir ara "Boğaz’da buluşmak"tan söz etti.

Sohbet biraz ilerleyince, "Boğaz’da buluşalım" sözünün, Coca-Cola’nın merkezindeki Türkler arasında "parola" gibi olduğunu anladım. Kaynağını sordum, anlattılar. Ertesi gün de gösterdiler.

Coca-Cola’nın merkezinde yemekhanenin penceresinden iki binayı birbirine bağlayan "köprü-koridor" yer alıyor. Yemekhanede pencere kenarına oturup, "köprü-koridor"a bakan Türkler, arada gözlerini kapatıp, İstanbul Boğazı kıyısında yemek yemenin hayalini kuruyor.

Böylece "memleket özlemi"ni hayalle de olsa gidermeye çalışıyorlar...

Coca-Cola’nın tepesinde Bozer’in de rolü büyük

MUHTAR Kent’le söyleşimizde, The Coca-Cola Company’deki Türk yöneticilerinin ağırlığı da gündeme geldi. Kent, şöyle bir özet yaptı:

ÆCoca-Cola’nın dünyadaki 5 önemli bölge yönetiminden biri Türkiye’de, İstanbul’da bulunuyor.

ÆCoca-Cola’da en az 20 tane üst düzey yönetici Türk görev yapıyor.

ÆFortune 500 içindeki ilk 50 şirket arasında en tepe yönetimi iki Türk’e emanet edilmiş Coca-Cola’dan başka uluslararası şirket yok.

ÆBen Coca-Cola’da CEO’luk görevini yürütüyorum, Ahmet Bozer de İstanbul’dan 93 ülkeyi kapsayan Eurasia Bölgesi’ni yönetiyor.

ÆAhmet Bozer, Coca-Cola’nın ilk 10 önemli yöneticisi arasında bulunuyor.

Coca-Cola’nın kaptan köşkünde iki Türk’ün bulunması, bu kriz ortamında insana moral veriyor...


VAHAP MUNYAR Hürriyet..
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Biz ne yapıyoruz


SON günlerde işler karıştı. Gelişmiş ülkelerde başlayan krizi giderek daha fazla hissetmeye başladık.

Barometre döviz kurlarında gözlenen eğilimlerdir. Zaten, bizim gibi ülkelerde döviz kurlarını etkilemeyen hiçbir gelişme dikkate değer gelişmelerden değildir.

Geçen ayın ortalama kurları ile hesaplandığında, Euro-dolar sepetine göre, Türk Lirası bu hafta ortasına kadar tam yüzde 30 değer yitirdi. Demek ki, artık dikkat etmeliyiz.

Paramızın hızla değer yitirmesi bize özgü bir olay değil. Bizimle aynı grupta kabul edilen tüm gelişmekte olan ülkelerin paraları değer yitiriyor. Bazıları IMF’nin yolunu arıyor. Bazıları IMF ile bir program üzerinde anlaşmayı tamamlamak üzere.

ÖNÜNÜ GÖRMEK

"Biz ne yapıyoruz?" sorusunun yanıtı pek bilinmiyor. Bizde daha çok iyi niyetli, piyasaları yatıştırmaya yönelik söylevler öne çıkıyor. Kamuoyu kapalı kapılar arkasında geçen tartışmalardan fazla haberdar değil.

IMF ile ne yaptığımız ya da ne yapacağımız hálá büyük bir bilinmeyen. Krizin hangi aşamasında IMF ile bir program üzerinde uzlaşma sağlanabileceğini bilmek dahi piyasaları bir ölçüde rahatlatabilir. Kategorik olarak IMF ile bir ilişki içinde bulunmak istemiyorsak, durum daha da vahim demektir.

"Gerekirse, biz de piyasalara likidite verebiliriz" türünden hükümet katında demeçler veriliyor. Kulağa hoş geliyor, ama ne denmek istendiği açık değil. Ne likiditesi verilecek, kim verecek? Döviz kurları hızla arttığına göre, sorun bizim bastığımız parada değil, dövizde. Döviz likiditesi verilecekse, kim nasıl verecek? Merkez Bankası’nın böyle bir planı varsa, piyasalar bunu Merkez Bankası’ndan duymak isterler.

Yurtdışındaki tasarrufların Türkiye’ye getirilip döviz likiditesi sağlanması hedefleniyor. Özel sektörün 150 milyar dolara varan dış borçlarının aslında dış borç olmayıp patronların kendi paraları olduğu iddia ediliyor. Ardından, bu paraların varlık affı yoluyla yurda getirilmesi hedefleniyor. Aynı parayı kaç kez ülkeye getireceğiz ki?

Neredeyse tüm dünya mevduat sigortası sisteminin kapsamını genişletti. Bizde sorun yok diye bu konuya girilmek istenmiyor. Halbuki, Avrupa’daki uygulamaları takip etmemiz sorun çıkma olasılığını azaltıcı bir rol oynayacaktır. Zaten, sorun çıktığında, mevduatların, hatta bankaların tüm yükümlülüklerine sınırsız devlet garantisi getirmek gibi bir riskle karşı karşıya olabileceğimiz düşünülmelidir.

Herkes haklı olarak önünü görmek istiyor. Ama, şu sıralarda sis yoğunlaşıyor.

YURTİÇİ TEPKİSİ

Bir yerlerden para bulup şirketlere kredi verilsin isteniyor. Şirketlerin kredilerinin kesilmemesi arzulanıyor. Para nereden gelecek? Para gelse de, devlet tarafından bu paraların doğrudan şirketlere kullandırılması projesi önce parayı verenlerce kabul edilmeyecektir. Bankacılık sisteminin devre dışı bırakılması söz konusu olamaz. Bankalar da kendi bilanço gelişmeleri paralelinde şirketlerle ilişkilerini düzenleyecektir.

Gelişmiş ülke merkez bankaları gibi, bizim Merkez Bankası da faizleri indirmeli deniyor. İndirse ne olacak? Kısa vadeli faizler inerken, Hazine bonolarının faizlerinin çok farklı nedenlerle arttığı bir ortamda şirketler bankalardan daha ucuz kredi mi kullanabilecekler?

Galiba, içinde yaşadığımız ortama biraz daha ciddiyetle yaklaşmak zorundayız. Aksi takdirde, yurtdışından ithal ettiğimiz kriz ortamı yurtiçindeki ekonomik birimlere de hızla bulaşıp kendi krizimizle baş başa kalırız. Unutmayalım ki, henüz yurtiçindeki ekonomik birimler olan bitene tepki vermeye başlamadı.


Ercan KUMCU hürriyet..
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
1994 krizindeki gibi kötü yönetim

GENÇ yaşta aramızdan ayrılan arkadaşımız, eski merkez bankacı, TEB Baş İktisatçısı Emin Öztürk anısına düzenlenen bir toplantıda sunacağım bildiri için, daha yeni, 1994 ve 2001 krizlerini yeniden çalıştım. Bunu şunun için söylüyorum ki; yaşadığımız günler, farklılıklar çok olmakla birlikte, "yönetim becerisi" açısından 1994’deki kriz öncesini çok hatırlatıyor.

1994 yılında yaşadığımız kriz "kötü yönetim" nedeniyle yaşadığımız, büyük maliyetlere katlandığımız, daha sonrasındaki 2001 krizini hazırlayan kötülükleri besleyen bir krizdi. Şimdi yine kötü yönetim nedeniyle ciddi sonuçlar doğurabilecek bir krize doğru gidiyoruz.

Hem de bu kez 1994’e kıyasla rakamlar çok büyük, yani zarar da çok büyük olacak.

Bunu sadece ben söylemiyorum; AKP’nin bürokratları bile bunu söylüyor. Bürokratlar çok geç kalındığını, krizi yok saymanın moralleri iyice bozduğunu, parça parça herkesin kendi kafasına göre açıkladığı küçük önlemlerin koordinasyonsuzluğu gösterdiğini, Başbakan’ın krize yaklaşımının çok yanlış olduğunu, yani sürecin yönetilemediğini söylüyorlar.

Önceki gün Başbakan’ın faizlerle ilgili, bankalarla ilgi söylediklerini görünce artık kesin kanaat getirdim ki; çok ciddi bir beceriksizlik, vurdumduymazlık ve bilgisizlik söz konusu...

Her şeyden önce IMF’le anlaşma konusunda büyük hata yapıldı, yapılmaya devam ediyor. Başbakan IMF’e kafa tutarcasına, "Bizi kimse yüzde 2-3’lük büyümelere zorunlu bırakamaz" diyor. Peki, gerekli önlemleri almadığınız zaman ülke krize gider de, yüzde 5-10’luk küçülmeler yaşanırsa ne olacak? Bu tavır eski milli görüşçü, IMF’e kafa tutma tavrı.

Bazıları "IMF’le anlaşma için geç kalınmış bile olabilir, yani IMF ile anlaşma yapılsa bile geri dönüşü olmayan bir yola girmiş olabiliriz" diyor ama bence hala bir umut var. Ama sadece IMF ile bir anlaşma yapılması artık yetmez, o noktayı aştık. Bununla birlikte IMF’le anlaşılıp özel sektörün finansmanını rahatlatmak için önemli bir fonun bulunması, dört başı mamur bir önlemler paketi getirilmesi lazım.

Maliye Bakanının açıkladığı son vergi affı da, IMF ile köprülerin atılmaya çalışıldığını gösteriyor. Ama yine söylüyorum; piyasa IMF ile anlaşmaya zorluyor, ne olursa olsun sonunda Hükümet, seve seve(!) IMF ile anlaşmak zorunda kalabilir...

Anlaşma olur da yüzde 2-3’lük büyüme hedefi açıklanırsa, Başbakan ne diyecek?

Kredi verilememesi çok doğal

BAŞBAKAN finans kesimini uyarıyormuş, bankaların kredi vadesi geldiğinde öde ya da faizini artır dememeleri lazımmış. Bunu önlemek için gerekirse önlem alacaklarmış...

Birileri Başbakan’a, kurlar arttığı zaman, banka bilançolarındaki hazine kağıdının faizi arttığı zaman krediye verilecek paraların zorunlu olarak azalması gerektiğini anlatmalı. Bilanço tekniği gereği, eğer krediyi fazla verirlerse zaten sermaye yeterliliği kısıtına takılacaklar.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme kurumu (BDDK) sadece durumu seyrediyor, bunların bilançolaştırılmasında uygulanan tekniği güne uyarlama yoluna gitmiyor, Ona sorsunlar.

O zaman kredi verilmesini engelleyen bankalar değil bilançolardır, bunu bilmesi gerek..

2001 krizinde, özellikle krizden sonra yapılanlara bakıyorum da; AKP’nin gelir gelmez görevden aldığı, o zamanki bürokrasi işi o kadar iyi yönetmiş ki... Şimdi övündükleri "bankacılık sisteminin sağlamlığı" tümüyle o dönemde sağlandı, AKP’nin katkısı hiç yok.

AKP’nin göreve gelmesinin hemen ardından yaptığı kadrolaşmayı sık sık yazdığımda, IMF programı bittiğinde bu kadronun işi götüremeyeceğini söylediğimde, bu söylediklerim bankacılar tarafından bile abartılı bulunuyordu. Şimdi eski bürokrat, Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz dışında inisiyatif alan, doğru teşhis yapan bürokrat görüyor musunuz?

Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, iyileri atıp, kendi yetersiz kadrosunu kurup, faize müdahale etmiş, bankalara rest çekip ülkeyi durup dururken 1994 yılında krize götürmüş, daha sonra mecburen IMF’i çağırıp stand-by anlaşması imzalamıştı...

2001 krizinde, üçlü koalisyon döneminde bile kriz için daha akılcı, radikal kararlar alındı.

Tek parti iktidarının otomatik olarak işleri çözeceğini söyleyenler, bu duruma ne diyor acaba?

Erdal Sağlam..
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
GÜNGÖR URAS..


Dışarıda banka sisteminde esen kötü rüzgârlar nedeniyle bir süre 5 -10 yıl vadeli konut kredilerini unutacağız.
Bunun nedeni, bankalarımızın 5-10 yıl vadeli kredi verebilmek için dışarıdan sağladıkları kredi imkânlarının şimdilik “işlemez” hale gelmesi.
Bir bankanın 5-10 yıl vadeli kredi verebilmesi için, 5-10 yıl vadeyle kaynak bulabilmesi gerekir.
Bizim bankalarımızdaki mevduat hesapları vadeli hesaplar değil. Genelde banka mevduatının vadeleri 30-45 gün dolayında. Bankaların 30-45 gün vadeli mevduata güvenerek 5-10 yıl vadeli kredi vermeleri mümkün değil.
Bizim bankalarımızın uzun vadeli, sabit faizli tahvil çıkarma şansı da yok. İşte bu tabloda bankaların uzun vadeli kredi verebilmeleri ancak yurtdışından uzun vadeli döviz kredisi bulabilmelerine bağlı oluyor.
Bankalarımız, gerekli teminatı gösterirse, yurtdışından uzun vadeli (5-10 yıllık) kredi bulabilme şansına sahipti. Ancak bu tür kredilerde de “kur riski” sorunu var. Eğer banka dövizle borçlandığı kaynağı gene döviz kredisi olarak kullandırmayacaksa, kur riski taşımak durumunda.

Uzun vadeli kredinin yolunu açar
Basit olarak anlatayım. Banka 1 milyon dolar borçlandı. Bu 1 milyon doları 1.20 YTL'den YTL’ye çevirdi. Kasasına 1.2 milyon YTL girdi. Bu kaynağa dayalı olarak 5 yıl vadeli YTL kredisi açtı. Beş yılın sonunda eğer dolar fiyatı 1.20 YTL'den 1.60 YTL'ye yükselmişse, banka döviz kredisini ödemek için 1.6 milyon YTL bulmak zorunda kalacaktır.
Döviz fiyatı artınca ortaya çıkan 1.6-1.2= 0.4 milyon YTL yük, bankanın zararı olacaktır. Bunu kredi kullanan değil, banka ödeyecektir. Başka bir anlatımla, banka uzun vadeli kredi dağıttığı için büyük kayıpla karşılaşacaktır.
Küresel finans sistemi, bu tür işlemleri kolaylaştırmak için bir formül buldu. Bunun adına “Swap” (değiştirme) deniliyor. Swap, iki varlığın değişimi anlamına geliyor. Gerek faiz gerekse para birimleri birbirleriyle değiştiriliyor.

Swap’ten çok yararlandık
Yurtdışından 5 yıl vadeyle döviz kredisi bulan Türk bankası, yurtdışında “swap” işlemi yapan finans kuruluşuyla anlaşıyor. Türk bankası, döviz kredisini “swap” yapacak finans kuruluşuna veriyor. Karşılığında o günkü döviz kurundan (örneğin, 1 dolar 1.20 YTL kuruyla) YTL alıyor. Vedeli bir sözleşme yapılıyor.
Sözleşmeye göre, Türk bankasının 5 yıl sonra borcunun vadesi geldiğinde, “swap” yapan finans kuruluşu bankaya dövizi gene anlaşma günkü döviz kurundan (örneğin, 1 dolar 1.20 YTL'den) satacak. Başka bir anlatımla, dolar fiyatı 1.60 YTL'ye çıksa bile, anlaşmadaki kurla işlem yapacak... Tabii ki bu “swap” işleminin bir fiyatı/faturası var. O fatura ise “swap” anlaşması yapan Türk bankasının her yıl “risk primi/garanti ücreti” olarak yapacağı yüksek oranlı bir ödemedir.
Türk bankaları buldukları uzun vadeli döviz kredilerine işte bu “swap” sistemi ile kur garantisi sağlayabildikleri içindir ki, Türkiye’de 3-5 yıl vadeli konut kredileri dağıtılabildi.
Yurtdışındaki bankacılık krizi nedeniyle “swap” işlemi yapan bazı kredi müesseseleri battı, bazıları güç duruma düştü. Tabii ki sistem bir süre sonra gene çalışır ama, kısa sürede sistem tıkandı. Swap sistemiyle döviz risklerini garantiye alamayan hiçbir banka, Türkiye’deki 45 gün vadeli mevduata güvenerek 3-5-10 yıl vadeli konut kredisi veremez.
Onun için uzun vadeli konut kredilerini bir süre unutacağız.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...

26 Ekim 2008

Vahap MUNYAR


Bankaların bu dönemde ’kredi cimrisi’ olması ayıp mı sayılıyor


BAŞBAKAN Yardımcısı Nazım Ekren, geçen pazartesi günü Ekonomik Koordinasyon Kurulu’nu (EKK) topladı. Bakanlar, bürokratlar ve iş dünyası temsilcileri 7.5 saat boyunca son durumu değerlendirdi.

Toplantının içeriği veya varılan ortak noktalar konusunda resmi bir açıklama yapılmadı. Biz de kendi yöntemlerimizle içerde tartışılan konuları irdelemeye çalıştık. Sonuçta Nilgün Karataş’ın hazırladığı haberi, "Kredi cimrisi bankalara, mevduatta tam garanti sorusu" başlığıyla yayınladık.

Haberimizde, toplantıdaki bankacılık sektörü temsilcilerinin, mevduatta 50 bin YTL olan güvence sınırının yükseltilmesi ya da "tam güvence"ye dönüşmesi konusunda ikircikli kaldıkları bilgisi vardı. Bu durumda toplantıda, "Madem mevduatta tam güvence gibi bir isteğiniz yok, öyleyse neden kredileri durdurdunuz, elinizi sıkılaştırdınız" sorusunun da gündeme geldiği yer aldı.

Türkiye Bankalar Birliği (TBB) Genel Sekreteri Ekrem Keskin arayıp, itiraz etti: "Toplantıda ben de vardım. Böyle bir diyalog söz konusu değil."

Keskin, TBB Başkanı Ersin Özince’yle de konuşmuştu, onun "üzüntülerini" de aktardı. İkisi de özellikle "kredi cimrisi bankalar" başlığına takılmıştı. Keskin, daha sonra yazılı da gönderdiği itirazında, benim attığım başlığı, "Bankacılık sektörüne haksız itham niteliğinde" diye yorumlamıştı.

Keskin’le konuşurken Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın geçen günkü uyarısını anımsattım: "Bankalar sakın kullandırdıkları kredileri geri çağırmaya kalkmasın. Ne yapacağımı, ne demek istediğimi onlar gayet iyi bilir."

Unakıtan’ın bu sözleri, resmi ağızdan bankaların artık kredi konusunda çok "eli sıkı" davrandığının kanıtıydı. Keskin, benim bu yaklaşımımı doğru bulmadı: "Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) internetteki sitesinde sektörümüzle ilgili veriler şeffaf şekilde yayınlanıyor. Oraya bakınca göreceksiniz, kredilerde dramatik bir düşüş yok."

Nilgün Karataş hemen baktı. Hem mevduatta, hem de kredi kullandırmada çok küçük sayılabilecek düzeyde yavaşlama söz konusuydu. Bankalar, mevduattaki küçük yavaşlamaya paralel hareket etmişti.

Keskin’le konuştuktan sonra düşündüm. ABD, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri krizi aşmak, batışları önlemek için bankalarına oluk oluk kaynak akıtırken, bizim bankaların kredide "eli sıkı" davranması kendi açılarından doğru davranıştı. Göstergeler de zaten bunu ortaya koyuyordu.

Bazı işadamlarının da sıkça dile getirmeye başladığı bu durumu, "kredi cimrisi bankalar" diye tanımlamam sanırım biraz "ağır" kaçtı...

Aslında bu dönemde bankaların iyice "titiz"lenmesi çok da doğaldı...

Önemli olan bu "titiz"liğin, kredi kullanan açısından "doğru denge"de yürümesi...

Bossa’da çağrı muafiyeti istemi QVT’yi kızdırdı

BOSSA’nın yüzde 73.10’unu Sabancı Holding’ten alan Akkardan’ın, çağrı muafiyeti istemek için Sermaye Piyasası’na (SPK) başvurmayı düşünmesi, QVT Fon’unu kızdırdı. Türkiye’de yatırımlı bulunan yabancı fonlardan biri olan QVT, Bossa’nın 22 Ekim’de yapılan genel kurulunda bu konun gündeme getirilmek istendiğini belirterek, "azınlık hissedarlarını ve bireysel yatırımcıları mağdur edecek önemli kararlar alınmaya çalışıldığını" savundu. Gündeme çağrı muafiyeti eklenmesine neden olarak da "tüm dünyayı sarmış kriz ortamı ve kredi bulmanın imkansızlaşmış olması" gibi ciddi bir firmaya yakışmayan nedenler gösterildiğini aktaran QVT, haklarını korumak için ilgili makamlar nezdinde girişimde bulunacağını ve dava açacağını duyurdu.

Mevduata tam güvence verelim, Yunanistan’dan milyar Eurolar çekelim

ANA işi armatörlük olan Zihni Holding’in patronu Asaf Güneri, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın "Bizden Yunanistan’a mevduat kaçışı olmaz" sözleri üzerine aradı.

Türk-Yunan İş Konseyi’nde ilk kuruluşundan itibaren etkili görevler yapan Güneri, ortaklık ve yoğun iş ilişkileri dolayısıyla Yunanistan’ı, oradaki işadamlarını çok iyi tanıyor.

Güneri, Unakıtan’ın sözleri üzerine, tersine bir öneri ortaya attı:

Æ Türkiye’de 50 bin YTL’lik mevduat güvencesi yüzde 100’e çıkarılsa, inanın Yunanistan’dan Türkiye’ye mevduat akışı olabilir.

- Neye dayanarak bu kanıya vardınız?

Æ Yunanistan mevduata yüzde 100 güvence verdi. Ancak, izlediğim kadarıyla Yunanistan dışında 100-150 milyar Euro tutan işadamlarının bu karara bile güveni yok. Hem hükümetlerine güvensizlikleri var, hem de karar parlamentodan çıkmadığı için pek inandırıcı bulmamışlar.

- Kendi hükümetine güvenmeyen Yunanlı işadamı Türkiye’ye güvenir mi?

Æ Mevduata yüzde 100 güvenceyi yasaya dayandırırsak, o zaman Yunanlı işadamlarının Yunanistan dışındaki paralarını çekmek mümkün olabilir.

Asaf Güneri, Yunanistan’la iş yapmakla kalmıyor, ayda en az bir haftasını Atina’da geçiriyor. Dolayısıyla oradaki havayı çok iyi kokluyor.

Yunanistan’ın en büyük bankası NBG’nin (National Bank of Grecee) Finansbank’ın, ikinci büyük Eurobank’ın da Tekfenbank’ın sahibi olduğu dikkate alınınca, Güneri’nin "Yunanlı işadamı parasını Türkiye’ye getirebilir" düşüncesi biraz daha güçleniyor.

Maliye Bakanlığı’nın hazırladığı ve "Ne olursa olsun, dışardaki para gelsin" mantığına oturtulan "Varlık Barışı" tasarısı görüşülürken, Asaf Güneri’nin önerisi de gözden geçirilebilir...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]26 Ekim 2008

Ercan KUMCU


Dünya ekonomilerinde ayrışan yok


GEÇEN yıl dünyanın bazı ekonomilerinin Amerikan ekonomisinden ayrışabileceği konuşuluyordu.

Çeşitli teoriler ortaya atılmıştı. O derece ileri gidilmişti ki, Amerika’daki olası bir durgunluğun Çin gibi ülkelerden gelebilecek talep artışlarıyla dengelenebileceği ve toplamda dünya ekonomilerinin ciddi bir olumsuzluk yaşamayacağı ileri sürülüyordu.

Şimdi yaşananlara bakınca, artık aklı başında hiçbir iktisatçının "ayrışma" kavramını ağzına alacağını sanmıyorum. Dünya ekonomilerinde ayrışan hiç kimse yok. Aksine, önce Amerika’da başlayan kriz daha sonra Avrupa’ya, şimdi de gelişmekte olan ülkelere sıçramış durumda. Tüm dünya ekonomileri, az ya da çok, küresel şartlardan olumsuz etkileniyor. Şimdi de, herkes "ben zaten söylemiştim" demeye başladı.

TALEP VE FİNANSAL DARALMA

Çin ekonomisi kriz başlamadan önce yüzde 12 civarında büyüyordu. Son veriler, Çin’de ekonomik büyümenin yüzde 9’a düştüğüne işaret ediyor. Büyümedeki yavaşlamayı durdurabilmek için kamu yatırımları artırılmaya başlandı. Faizler düşürülüyor. Bankaların kredi vermeleri teşvik ediliyor. Ama, yurtdışı talep azalınca, Çin de üretimi kısmak zorunda kalıyor.

Çin, Asya ekonomilerinin motoru durumunda. Genelde büyük dış ticaret fazlası olduğu halde, Çin, Asya ekonomilerine karşı dış ticaret açığı veriyor. Yani, Çin, Asya ekonomilerinden topladığı hammadde ve ara malları kullanıp gelişmiş ülkelerin üretim merkezi durumuna gelmişti. Şimdi, Batı’dan gelen talep azaldı. Çin’deki üretim büyümesi azaldı. Doğal olarak, diğer Asya ekonomilerinin Çin’e mal vermesinin de hızı kesildi.

Çin’de ekonomik büyüme daha da düşebilir. Geçmişte, Asya ekonomilerinin motoru durumundaki Japonya da bölgede artık eski rolünü oynayamıyor. Üretim açısından Asya ekonomileri çok zor bir döneme giriyorlar. Buna karşılık, döviz rezervlerinin çok yüksek olması Asya ekonomilerini finansal açıdan koruyabilir. Bizden avantajlı durumdalar.

Finansal açıdan zor durumda olan gelişmekte olan ülkeler Avrupa, Latin Amerika ve Afrika’da. Bu ülkeler hem üretim açısından hem de finansal açıdan zorlanabilecekler. Paraları hızla değer kaybediyor. Talep daralması yaşıyorlar. Ama, durumlarını düzeltebilecek tek taraflı önlemler geliştirme durumları çok fazla yok.

Gelişmekte olan ülkeler açısından, bu krizi geçmişteki diğer krizlerden ayıran en önemli unsur dış borçluluğun kamu sektörü değil, özel sektör üzerinde olması. Tüm gelişmekte olan ülkelerde son yıllarda özel sektörün dış borçluluğu çok hızlı bir biçimde arttı. Dolayısıyla, küresel düzeydeki finansal sıkışmada, bu kez kamu sektörü değil, daha çok özel sektör şirketleri zorlanacak. Üretim, yalnızca talep daralmasından değil, finansal sıkışmadan dolayı da olumsuz etkilenecek.

Bu şartlarda, Avrupa, Latin Amerika ve Afrika’daki gelişmekte olan ülkelerde ekonomik büyüme Asya ekonomilerine göre çok daha fazla olumsuz etkilenecek gibi görünüyor.

UZUN SÜRECEK DURGUNLUK

Bu aşamada, üzerinde çalışılması gereken artık dünya ekonomileri arasında ayrışma olup olamayacağı değil, hızla içine girilen ekonomik durgunluk döneminin ne kadar uzun bir süre devam edeceği. Bu alanda da, geçmiş verilere dayanarak yapılan çalışmalar çok tatminkar değil. Artık dünya ekonomileri mal ve hizmet ticareti açısından çok daha dışa açık. Finansal piyasalar çok daha fazla iç içe girmiş durumda.

Şimdiye kadar gelişmiş ülkelerdeki sorunların gelişmekte olan ülkelere etkisi söz konusuydu. Bu aşamadan sonra, gelişmekte olan ülkelerdeki sorunların geriye gidip gelişmiş ülkeleri bir kez daha vurmaları söz konusu olabilecektir. Karşılıklı etkileşimler, içine düşülen durgunluk döneminin uzun bir süre devam edeceğini düşündürüyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.