KİTABIN ADI
Acı Kahve
KİTABIN YAZARI
Agatha CHRISTIE / Dilek AKARİ
YAYINEVİ VE ADRESİ
Altın Kitaplar Yayınevi Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
Mart 1999
KİTABIN YAYIM MAKSADI
KİTABIN ÖZETİ :
Sir Claud Amory, bir fizik uzmanı idi ve uzunca bir zamandır atom partiküllerinin hareketleri üzerinde incelemeler yapıyordu. Bir gün aradığını buldu, bulduğu şimdiye dek kullanıla gelen patlayıcılardan binlerce kez daha etkili bir bomba formülüydü bu formül bir servet değerinde idi. Çünkü bu formül karşılığında pekçok devlet hazinelerinin kapılarını ardına kadar açabilirdi. Yalnız Sir Amory ‘i düşündüren bir mesele vardı. Oda aile fertlerinden birinin formülü çalacağını hissetmesi idi. Evet o bunu hissetmişti ama bunu kimin yapacağını bilmiyordu. Bu sorunu çözmek için kendisi gibi alanında uzman olan birine ihtiyacı vardı. Bu kim olabilirdi? Daha önce tanışmasa da methini duyduğu Belçika asıllı dedektif Hercule Poirot olabilirdi, çünkü o zehir gibi bir dedektifti ve çözemeyeceği olayın olamayacağına inanırdı. Onu evine davet ederek olayı çözmesini rica etti. Mr. Poirot da bu nazik davete icabet etti. Yalnız Mr. Poirot daha Sir’ün evine varmadan olaylar cereyan etmeye başladı.
Sir Amory’nin evinde hiç evlenmemiş olan ablası, oğlu Richard, oğlunun İtalyan asıllı karısı Lucia, bir bayan yeğeni, İtalyan doktor Carelli, evin İngiliz uşağı ve Sir’ün sekreteri bulunmaktaydı. Bu ev halkı yemek sonrası sohbet yapıyorlardı. Sir’ün gelini güzel Lucia kendisi gibi İtalyan olan doktordan rahatsızmış gibi davranmaktaydı, sanki doktor onu sıkıştırıyordu. Kocası Richard’ da bu davetsiz eski dosttan rahatsız görünüyordu. Zaten ilk fırsatta karısına kendisini o doktor ile niye aldattığını soracaktı. Tüm bunlar Lucia’yı daha da kötü etmişti ve fark edilir hale gelen Lucia’nın rahatsızlığını tedavi etmek için ilaç kutusunu bulunduğu raftan indirmişlerdi. Doktor Carelli, ilaç kutularına bakarak ne işe yaradıklarını söylüyordu. Şişede öldürücü zehirli ilaçlar bile vardı ve uyku getirerek insanı öldüren ilaç hayli ilgi çekmişti. Lucia, farkettirmeden ondan bir avuç kadar almıştı. Bu esnada kahve servisi başlamıştı. Richard karısının yanına giderek onun gönlünü almıştı. Sır Amory ise uşağına kapıları dıştan kilitlemesini emretmiş ve kahvesini yudumlarken izaha başlamıştı. Önemli ve de çok değerli bir formül bulduğunu ama ev halkı içinden birinin bunu çalmak istediğini bildiğini ve bunu düşünen kişiyi son bir fırsat olarak az sonra ışıkları kapattıracağını bu esnada az önce çalmış olduğu formülü sehpanın üzerine koymasını aksi halde çağırttığı ünlü dedektif Mr. Poirot ‘un suçluyu bizzat bularak gereğini yapacağını ikaz etti. Bu arada kahvenin acılığından bahsetti. Işıkların söndürülmesini emretti.
Mr.Poirot ulaştığında Sir Claud Amory koltuğunda ölü olarak bulunuyordu ve sehpanın üzerinde de içi boş bir zarf duruyordu. İlk başta tüm şüpheler bir yabancı olan ve pek güven veren bir intibah vermeyen doktor Carelli’ye yönelmişti. Lucıa’nın doktora antipatisi ve rahatsız halide Mr. Poirot tarafından farkedilmekteydi. Gerçi diğer şüphelilerde merhumu pek sevmiyorlardı. Özellikle merhumun bayan yeğeni bunu açıkça dile getirmiş ihtiyarın pintiliği ve huysuzluğundan bahsetmişti. Olay bu halde önünde dururken Mr. Poirot olayı zekası, titizlik ve dikkati sayesinde çözmüştü. Gelin Lucıa’yı söz oyunlarıyla köşeye sıkıştırıp ondan kötü ün salmış bir bayan ajanın kızı olduğunu ve bunu bilen doktor Carelli tarafından şantaj önerisine maruz kaldığını ama formülü çalanın ve kayınpederini öldürenin kendisi olmadığını söyletti.
Zaten Mr. Poirot ayrıntıları yakalamıştı. İlaç kutusu ile olaydan evvel oynanmış olduğunu, rafın tozlu olmasına karşın ilaç kutusunun olay anında tertemiz olmasından anlaşılmıştı. Şüpheli görülen sekreter bayan yapılan sorgu esnasında sıkışınca yine aynı zehirle Mr. Poirot’u da öldürmeye çalışınca ki, Mr. Poirot yine zekası ve uyanıklığı sayesinde kurtulmuştu. Katil sekreter yakalandı ve adalete teslim edildi
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
ACIMAK
KİTABIN YAZARI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ
İNKILAP YAYIN EVİ
BASIM YILI
23. BASKI 1995
SAYFA SAYISI
127
Zehra adında bir öğretmen acımasız bir karaktere sahiptir.Öğrencilerine hiç hoşgörülü davranmamakta,en ufak hatalarında bile cezalandırmaktadır.Bu yüzden Zehra Hanım ile Maarif Müdürü arasında tartışmalar çıkar.Bu tartışmalar bile Zehra Hanım’ı fikrinden döndürmez.
Zehra Hanım’a bir gün Şerif Halil adında bir mebus tarafından babasının hasta olduğu haberi getirilir.Zehra Hanım hasta olan kişinin babası olmadığını söyler.Fakat bir süre sonra Maarif Müdür Tevfik Hayri Bey,bu kişinin,Zehra’nın babası olduğunu ortaya çıkarır.Zehra Hanım’da hasta olan kişinin babası olduğunu kabul eder,ancakbabasının yanına gitmeyeceğini belirtir.Maarif Müdürü;Zehra Hanım’a,babasının kendisini görmek istediğini,ölmek üzere olduğunu söyleyerek gitmesini ikna eder.Zehra Hanım trene binerek hasta babasını görmeye giderse de yetişemez.Çünkü babası Mürşit Efendi ölmüştür.Ceset yakın bir dostun evindedir.Zehra Hanım eve geldiğinde oldukça sakindir.Bu durum ev halkını şaşırtır,ters tepkiyle karşılanır.
Akşam olduğunda kendisine ayrılan odada babasının eski çeyiz sandığını görür.Sandığı açtığında eski eşyalar arsında ve güzel yazıyla yazılmış “Hatıra Defterim” başlıklı bir defter bulur.Sayfaları çevirmeye başlar.
Zehra’nın babası Mürşit Efendi Mülkiye Mektebi’ni bitirdikten sonra Anadolu’nun çeşitli yerlerinde maiyet memurluğu ve kaymakamlıklar yapmış bir kişidir.Oldukça dürüst ve çalışkan bir insandır.Amirleri tarafından verilen görevleri zamanında ve kusursuz olarak yapmaktadır.Bu durumu hep başkalarının onu kıskanmalarına yol açar.Kaymakam olarak atandığı Reşadiye’de toprak ağalarına,yani mütegallibe takımına ödün vermediği için başı derde girer,bunun gibi olaylar ve durumlar yüzünden ömrü sürgün içinde geçer.Bunlar onu derinden etkiler Karşısına, ölen bir mesai arkadaşının Müşerref Hanım adındaki bir kız çıkar.İlk görüşte,ona tutulur. Bunlar ana kız bir evde yaşamaktadırlar.Mürşit Efendi onların maddi ve manevi sıkıntılarını giderir.Müşerref Hanımla evlenir.Kayınvalidesi maddiyata,gösterişe ve başkalarıyla boy ölçüşmeye oldukça düşkün bir kadındır.Kızını da,bu yolda şartlandırır.Mürşit Efendi onları mutlu edebilmek için giderek çok borçlanır.Arkadaşlarının,amirlerinin uyarılarına kulak vermez.Kayınvalidesi ve karısının sürekli baskıları sonucu İstanbul’a yerleşir. Bu arada işinden de olur.Bir süre kayınbiraderinin evinde kaldıktan sonra, basit bir katiplik bularak çalışır.Bu arada kayınvalidesinin aşırı istek ve şartlandırmaları sonucu baldızı kötü yola düşer.Bunu duyan kocası tarafından tabancayla vurularak öldürülür.Mürşit Efendi de kayınvalide ve karısının aşırı istek ve teşvikleri sonucunda Gayrimeşru yollara sapar;rüşvet alır,hırsızlık yapar.İki de kızı olmuştur.Çocuklarını çok sevmektedir.Fakat arada kayınvalide bir karaçalı gibidir;babayı çocuklara çok kötü bir insan olarak tanıtır.Sevilmelerine izin vermez.Çocuklar kayınvalidenin ve annesinin etkisi altında girmişlerdir.Mürşit Efendi işlediği kanunsuz işler yüzünden beş yıla mahkum olur.Hapisten çıktıktan sonra artık işsiz güçsüz biridir.Karısı Müşerref Hanım’ın ilişki kurduğu zengin bir iş adamının yanına girer.Durumu kayınvalidede bilmektedir;bu ilişkiyi mektuplardan öğrenen Mürşit Efendi,bir “boş”olma belgesi doldurursa da kızlarının geleceği için bundan vazgeçer.Kayınvalidesini ve karısını şiddetli bir biçimde azarlarve bu durum devam ederse onları öldüreceğini söyler.Kızları Feriha ve Zehra, babalarından nefret etmektedirler.Sonunda Feriha vereme yakalanarak ölür.Babası cenazesine bile bırakılmaz.Çocuğunu son kez görmesine izin bile verilmez.
Mürşit Efendi bir gün vapurda okul arkadaşı Cevdet’le karşılaşır.Ondan kaçarsa da kurtulamaz.Çünkü Cevdet onu tanımıştır.Cevdet mebus olmuştur.Mürşit Efendi’ye yardım etmek ister.Mürşit Efendi de Zehra’yı bir okula yerleştirmesini ister.Vasisi olduğu için kızı evden zorla alır.Kayınvalidesinin ve karısının karşı koymalarına rağmen çocuğu kucakladığı gibi yetimler mektebine verir.Yanında mebus Cevdet de vardır. Kızının hiç kimse ile görüştürülmemesini de talimat olarak okul idaresine bildirir.
Zehra Hanım bu okuldan mezun olmuştur.Mürşit Efendi ise perişan bir haldedir.Bir lokma ekmeği bile zor bulmaktadır.Zehra Hanım okul öğretmen olarak Anadolu’nun bir kasabasına gelir.Çocuk ruhunda kalan,olayların etkisi yüzünden acımasız,katı biridir.
O gece kaldığı evin odasında bulduğu bu hatıra defterini okuduktan sonra annesini,anneannesini ve babasını daha iyi tanımak imkanı bulmuştur;hayatında ve duygularında büyük değişiklikler meydana gelir. Babasının bulunduğu odaya gider.Örtüyü kaldırır babasını öper ve ağlar. Babasına karşı takındığı olumsuz tavırlardan dolayı büyük pişmanlık içindedir;Babasını toprağa verir.Acılar içinde ağlar,ağlar,ağlar…
Görev yerine döner.Kendisine yapılan bir evlilik önerisini kabul eder.
ANA FİKİR:
Zehra’nın annesi ve anneannesi tarafından onların istekleri doğrul-tusunda yetiştirilmesi,babasından soğutulması,uzaklaştırılması ve Zehra’ nın babasının ölümünden sonra onu tanıması ile yaptıkları hakkında duyduğu pişmanlıkları anlatıyor.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞ:
Yazar kitabı çok güzel uyarlamış.Bana göre çok sürükleyici bir kitap. Kitabın başlangıç kısmı okuyucu için anlaşılması zorda olsa anlaşılır bir dili var.insan hayatı için çok önemli mesajlar vermekle beraber,hayat dersi de veriyor.Kişleri nasıl tanımamız gerektiğini öğretiyor.
ŞAHIS DEĞERLENDİRMESİ:
Zehra Hanım:Öğrencileri tarafından sevilmeyen,devamlı öğrencileri cezalandıran,ciddi ve asabi bir kişidir.Annesinin istekleri doğrultusunda yetişmiş,bu nedenle babasından nefret etmiştir.
Mürşit Efendi:Yaşamında ve iş hayatında çok başarılı ve çok çalışan olmasına rağmen karısını çok sevmesinden dolayı onların isteklerini karşılayabilmek için suç işlemiş bir insandır.Çocuklarının kendisinden devamlı kaçmasından dolayı çocukları tarafından sevilememiş ama bütün olanlara rağmen onların hayatını kurtarmak için elinden geleni yapmıştır.Çok fedakar bir babadır.
Müşerref Hanım:Mürşit Efendi’nin karısıdır.Gözü çok yükseklerde olduğu için istekleri bir türlü sona ermemiştir.Çocuklarını kocasından uzak tuturak babalarını sevmelerini engellemiştir.
Cevdet Bey:Mürşit Efendi’nin okul arkadaşıdır.Şimdi mebus olmuştur. Mürşit Efendi’yi ölümü yaklaştığı anda görür ve onunla ilgilenir.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
(1889-1956)
İstanbul’da doğmuş,Edebiyat Fakültesini bitirmiştir. Liselerde öğretmenlik yapmıştır.Müdürlükler,Milli Eğitim Müfettişliği,Paris Kültür Ateşeliği yapmış,UNESCO’da Türkiye’yi temsil etmiştir.Romanları,hikayeleri tiyatroları yanında çeşitli çevirileride vardır.
ESERLERİ:
Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi, Acımak, Damga, Değirmen,Gökyüzü,Gizli El,Olağan İşler,Yaprak Dökümü, Anadolu Notları I-II, Yeşil Gece, Kan Davası,Son Sığınak,Sönmüş Yıldızlar vb.
PİYES:
Hançer,Bir Köy Öğretmeni,Tanrı Dağı Ziyafeti,Hülleci,Balıkesir Muhase-becisi,Eski şarkı.
TERCÜME:
Bir Fakir Delikanlı,Atlı Adam,Kahramanlar,Don Kişot,Yabancı,Evham, İtiraflar.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞ:
Yazar kitabı çok güzel uyarlamış.Bana göre çok sürükleyici bir kitap. Kitabın başlangıç kısmı okuyucu için anlaşılması zorda olsa anlaşılır bir dili var.insan hayatı için çok önemli mesajlar vermekle beraber,hayat dersi de veriyor.Kişleri nasıl tanımamız gerektiğini öğretiyor.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya’da
KİTABIN YAZARI
Grigoriy PETROV
ÇEVİREN
Hasip Ahmet AYTUNA
YAYINEVİ VE ADRESİ
İnkılap Kitabevi / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Politika-Sosyal Ve Ekonomik Koşullarin Ve Önemli Kişiliklerin Bir Ulusun Gelişmesine Ve İlerlemesine Yön Verişini Anlatmak
KİTABIN ÖZETİ :
1. Tarihin Verdiği Dersler :
Altyapısı eskimiş ulusların bir zamanların çok güçlü kuruluşları olan örgütleri, düzenleri ve hatta yönetim şekilleri, her nasılsa zamanımıza kadar sürüp gelebilmiştir. Bugün yeterlilik ve geçerlilik değerlerini kaybetmişler ve günlük ihtiyaçları karşılayamaz duruma gelmişlerdir.
2. Kahramanlar ve Ulus :
Devletlerin güçleri ve güçsüzlükleri, ulusların toplu halde gelişmeleri veya çözülüp dağılmaları her zaman ve yalnız onları yönetenlerin değerli veya değersiz ya da erkli veya erksiz olmalarından ileri gelmez. Yöneticiler iyi veya kötü, kahraman veya korkak, ya da hain olabilirler. Fakat her biri kendi ulusunun eseridir. Onlar ulusal ruhun birer kopyasıdırlar. Halk yığınlarının yarattığı kişilerdir ve kendi uluslarına benzerler. Bu yakınlık “Her ulus layık olduğu devlet şekli ile ve hakettiği yönetimle yönetilir”. özdeyişiyle pekiştirilmiştir.
3. Suomi’nin Tarihi :
Fin ulusunun hayatında ve tarihinde çok önemli yer tutmuş olan ilginç iki özelliği bulunmaktadır. Bunların birincisi; Finlilerin 1917 Rus devrimine kadar tarihleri boyunca bağımsız bir ulus ve devlet hayatı yaşamamış olmalarıdır. İkincisi; Fin tarihlilerin boyunca, başlı başına büyük güç sayılacak ve kendilerine önderlik yapacak değerde büyük adamlar yetiştirmemiş olmalarıdır. Finlilerin, görünen ve bilinen yüksek kültürleri, tek tek büyük kişilerin eseri değil; Fin halkının bir bütün olarak, birlikte yarattığı ortak bir eser olmuştur.
4. Snelman Kimdir? :
Snelman, yeniden doğmakta olan genç Fin aydınlarının en gözde temsilcilerinden biridir. Snelman, her şeyden çok, bir halk öğretmeni ve Finlilerin ulusal kültürlerinin yaratıcısı olmakla ün yapmıştır. Grigoriy Petrov, Snelman’ı, binlerce göller ve bataklıklar ülkesi Finlandiya’yı “Akzambaklar Ülkesi”ne dönüştüren ve yepyeni bir Finlandiya yaratan lider olarak tanımlamaktadır. Snelman’ın istekleri doğrultusunda genç Fin öğretmenler, din adamları, avukat ve memurlar harekete geçmişler; halk yığınlarının eğitimi, okur yazarlığı, aydınlatılması ve uyarılması için bir seferberlik başlatılması gereğini insanlar arasında yaymaya başlamışlardır.
5. Kilise ve Halk :
Kilise papazları kiliselerinde cemaatlerine yeni ve daha başka bir dil ile konuşarak yeni konular etrafında konferanslar vermeye başlamışlardır. Gençler ve çocuklarla da ayrı ayrı toplantılar yapmışlar, bunu yaparken de aklı, ilmi ve hayatın gereklerinden olan neşe ve eğlenceyi uluorta eleştirip lanetlemeden yapmışlardır. Tersine, onları ilgilendikleri herşeye, her zaman ruhlarının çocukça temizliği ve gençliğin ideallerinin ateşi ile, fakat akıllı bir şekilde eğilmeye davet etmişlerdir. Bütün bu çalışmalar halkı uyarmış, harekete geçirmiştir. Toplumu iyiye ve iyiliğe doğru yöneltmiş, birçok insanın gönlünü ferahlatmış ve dünyaya daha güleç bakmalarını sağlamıştır.
6. Memurlar-Eğitimciler :
Snelman’ın halka karşı yaptığı konuşmalar halkın kendi memurlarına karşı daha çok güven beslemesini sağlamıştır. Dinç, zihin ve ruhca gelişmiş, ahlakça üstün yeni genç memurlar devlet kuruluşlarında görev almaya başlamışlardır. Bu sayede Finlandiya örnek gösterilmeye layık bir kalkınma aşamasına erişmiştir. Halk da bu yeni kuşak memurlarıyla pek haklı olarak övünmeye başlamıştır.
7. Halk Okulu Kışla :
İsveç yönetimi altında iken Fin kışlası bütünü ile en kaba, en çirkin küfürlerle dolup taşardı. Erler, subaylar ve hatta generaller küfrederlerdi. Anaya, babaya ve hatta Tanrı’ya küfretmekten çekinmezlerdi. Finli genç subaylar bu döneme kötü davranışlara son vermişler; kışlaya vücut, söz ve ahlak temizliğini getirmişlerdir. Erlere sabah, akşam ve her yemekten önce ve sonra el yıkamayı, yüz ve diş temizliğini öğretmişlerdir. Okuma-yazması kıt olanları okur-yazarlıkta ilerletmek ve bilgice yetiştirmek için gece dersleri, karşılıklı konuşma ve tartışma saatleri düzenlemişlerdir.
8. Futbol :
Snelman ve arkadaşları gençlerin körpecik fakat dinç ve güçlü dimağlarını geliştirecek çalışmaları bir yana iterek, sadece futbola kendilerini bu derecede tutku ile kaptırmış olmalarını asla uygun bulmamışlar; bu gidişi, bütün gençliğin zihinsel ve ruhsal yönlerden yoksun, bomboş ve çırılçıplak durumda bulunması şeklinde yorumlamışlardır.
9. Analar, Babalar ve Çocuklar :
Snelman ve arkadaşları, Finlandiya’nın geleceğe yönelmiş kalkınmasıyla ilgili bütün ümitlerini Fin gençlerinin akıllıca eğitimi konusuna bağlamışlardı. Gençlik, onların çok sevdiği ve aynı zamanda üzerinde duyarlılıkla durduğu bir konuydu. Bu nedenle Snelman; dosdoğru konuşur, gençleri uygunsuz davranışlarından dolayı yüzlerine karşı azarlamaktan çekinmezdi. Ama yaşlılar önünde gençler eleştirilirken moralce bozuldukları; bu sebeple gençlerden hiçbir iyi hareket ve tutum beklenemeyeceği iddia edilirken, Snelman gençleri daima savunurdu.
10. Karokep (bir kişiliğin dramı) :
Yarvinen ve Karokep aynı ulusun ve aynı çağın çocuklarıdır. Bu; çocukluklardan iyi koşullar içinde ve elverişli etkiler altında kaldıkları gibi, kötü koşullar altında da yaşayarak ve çoğu kez ezilerek büyüyenler vardır. Yarvinen karşılaştığı çeşitli zorlukları yenebilmiş ve günün birinde herkesin sevdiği, saydığı ve değer verdiği bir kişi olmuştur. Çocukluk arkadaşı Yohan Karokep ise gençlik yıllarında hırsızlık ve soygunculuk yapmış ve daha sonra da istemeyerek katil olmuştur ki, bu O’nun kendi suçundan ziyade kötü talihinin onu zorla ittiği kötü bir sondur. Bu iki arkadaş bir madalyonun iki yüzü gibidirler.
11. Aydınlar ve Halk :
Yazara göre; yüksek okullarda, gerçek anlamda öğrenim ve öğretim; bu okullardan alınan diplomalardan daha üstün değerler taşımaktadır. Yüksek öğrenim kurumlarının gerçek ödevi ve görevi diploma vermek değil; gittikleri yerlerde ve tuttukları işlerde işlerini ve etraflarını gerçek anlamdaki bilgileri ile aydınlatacak, güçlü ışık saçıcılar yetiştirmektir. Bu kimseler yalnız kendi uluslarının değil; yeryüzünün ve insanların da aydınlanmasına yardım edecek güçlü ışık üreteçleri, güçlü moral ve ruhsal ışık santralleri olacaktır. Yazara göre bu söyledikleri gerçekleşirse Karokep’in başına gelenlere benzer olaylar gerçekleşmeyecek ve sadece bir iz olarak kalacaktır.
12. Yarvinen, Okunen ve Tomas Gulbe Nasıl Kral Oldular ? :
Yarvinen ilk önce şekerleme ve simit satarak işe başlamış daha sonra arıcılıkla ilglilenmiştir. Yalnız çocukların değil, az kazançlı işçilerin ve fakir köylülerin de rahatlıkla satın alabilecekleri ürünleri fiyatla satarak kısa bir süre sonra büyük kazançlar elde etmiş ve uygun “Tatlıcılar Kralı” olmuştur.
Okunen önce ayakkabı yapım atölyesine girmiş, burada tecrübe kazanarak zamanla usta olarak yetişmiştir. Daha sonra gitmiş olduğu Paris’ten Finlandiya’ya dönerek yüksek tahsil görmüş ve iki oğluyla büyük bir mağazalar zinciri kurmuştur.
Tomas Gulbe ise köyleri dolaşarak yumurta toplamakla işe başlamıştır. Gittiği köylerden yumurta toplayarak, yerlerine küçük manifatura malları vermiş ve yumurtaları istifleyerek yabancı ülkelerdeki tüccarlara göndermiştir. Bu işi kısa zamanda büyütmüş, ve on yıl sonra Finlandiya’da ünlü bir yumurta kralı olmuştur.
13. Köylüler, İşçiler, Küçük Zanaatkarlar :
Snelman; henüz çocukluk ve okul çağlarında iken dünyada ve uluslar arasında gelip geçen ve her biri ağır suç sayılacak nitelikteki kıyasıya boğuşmalardan ve kendi deyimine göre insanlar arasında, uşak ve kölelik anlayışı ile yürütülen alçakça davranışlardan ve özellikle, saray entrikalarından nefret eder; bu işlere adları karışanlara karşı derin bir kin duyardı.
14. Hastalarını İyileştiren Hekim :
“Bir Köy Hekiminin Anıları” adındaki bir kitabın yazarı bu kitabında, görev aldığı ilk günden başlayarak kendi hayat hikayesini ve sıra ile; küçük bir ilçede oturan bir ayakkabı onarıcısının oğlu olduğunu, Tıp Fakültesini nasıl bitirdiğini her yeni göreve ne gibi parlak, planlar ve ümitlerle başladığı halde şansının hiçbir işte kendisine güleryüz göstermediğini, çocukluk ve gençlik yıllarının da hep sürekli yoksunluklar ve ihtiyaçlar içinde geçtiğini, fakat hayatın yalnız kendisine değil pek çok kimseye de gülmediğini görerek her gün biraz daha artan derin üzüntülere kendini kaptırdığını anlatmaktadır.
15. Piskopos Makdonald :
Piskopos Makdonald; Finlandiya’da yaşayan ve koyu aristokrat olan İsveçli bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Yayınladığı kitap, Fin din adamlarının çalışmaları ve Fin ulusunun ruhsal gelişmesi üzerinde büyük bir devrim yapmıştır. Soylu bir aileden gelen ve Graf ünvanını taşıyan Makdonaldlar; Finlandiya’da koyu dindar ve gerçek din adamları olmakla ün yapmışlardı. Yıllar boyunca Makdonald soyundan gelen kişiler arasından birisinin mutlaka din adamı olması bir gelenek halini almıştı. Makdonald’lardan gelme her din adamı; Şötlandiya’da kiliseye hep canla başla hizmet etmişlerdir. Bu aydın rahipler, ülkede Katolik kilisesinden olan din adamlarının halkta gördükleri hoşgörüyü eleştirirler, halkı aydınlatma görevlerini ihmal eden bu kişilerle uğraşırlar; onları, ulusun asalakları ve kilisenin tembel uşakları ve din sömürücüleri olmakla suçlarlardı. Reform yanlısı aydın kişilerle ve bilginlerle yakınlık kurarlar, kilise öğretilerinin hurafelerden ayıklanıp temizlenmesini; kilisenin, gerçek hayat koşullarıyla ilgili olmayan tutucu öğretilerinin düzeltilmesini ve sağlam temeller üzerine nasıl oturtulacağı gibi konular üzerinde tartışmalar sürdürürlerdi.
16. Sonsuz Uğraşı (Papaz Makdonald Efsanesi) :
L. Makdonald, kitabını, aşağıdaki güzel efsane ile bitirmektedir. İki ruh karşılaşmış. Bunların biri kötü ruh; yani ölümün, kötülüğün, zorbalığın ve yalancılığın ruhu imiş. Öteki ise; gerçeğin, gerçekliğin, iyinin ve iyiliğin, sevincin ve yaşamın ruhu. Kara ruh derin derin nefesler alarak yeryüzünün bütün havasını kendi içine çekmek ve sonra bu havayı üfleyerek yeryüzünün bütün ateşlerini ve ışıklarını söndürmek ve aydın ruhu da yere sermek istemiş. Kendini zorlamış, bu zorlama nedeniyle yüzü kıpkırmızı olmuş, bir tulum gibi şişmiş ve yere yığılıp nefes alamaz olmuş. Bütün gücünü böylece kaybetmiş. Sadece ince bir fısıltı halinde: ”Hakkın varmış! Ama, bizim seninle savaşımız bitmemiştir. Bitmez de! Seninle ben; bir gün, elbette gene karşılaşacağız!” diyebilmiş ve susmuş! Bundan sonra, aydın ru-hun ateşleri, meşaleleri yanmaya, parıldamaya ve etrafı aydınlatmaya devam ederken, gökyüzü, gitgide aydınlanarak pembeleşmiş. Bir ateş koru gibi, kıpkırmızı bir hale gelmiş. Daha sonra da bu kırmızılık, yavaş yavaş değişerek parlak bir altın rengini andırmış. Tertemiz ve bulutsuz göklerde güneş yükselmeye başlamış.
17. Efsanenin Anlamı :
Luka Makdonald, bu efsanenin taşıdığı anlamı şöyle açıklamaktadır:
“Ne yazık ki, insan hayatı ve bu hayatın düzeni, çok kere insanların ne olduklarını iyice belirleyemedikleri kapkara ve yıkıcı çeşitli güçlerle savaşmak zorunda kalmaları gibi nedenler yüzünden, hemen daima hem güçleşmekte ve hem de çok karmaşık bir problem haline gelmektedir. Büyük işler peşinde koşan insanlar, sempati ile karşılanmaktadırlar”.
Makdonald’a göre, bugün bile, iyi ve büyük, genel ve ulusal her işte, politikada, basında ve kamusal işlerde çoklukla vicdan korkusu, utanma duygusu olmayanlar, yeteneksiz demagoglar, şöhret düşkünleri, açgözlüler ve her alanda deneyimsiz kimseler hep öne geçmekte ve her şeye burunlarını sokmaktadırlar. Politikayı, hayata ve topluma çekidüzen vericiliği ve liderliği; bir ayrıcalık sağlamak, bir basamak yapmak isteyenler ve hatta; kirli, namus ve ahlaka zıt yollarla zenginliklere veya kişisel yükselmelere erişmek için etkili birer araç gibi kullanan yalancı kahramanlara çok rastlanmaktadır.
SONUÇ :
1. KİTABIN ANAFİKRİ :
Bir toplum içinde varolan ve kahraman olarak belirip sivrilen kişilerin hangi koşullar altında bir ulusun ilerlemesine, gelişmesine ve bir kahraman ulus olmasına nasıl yardım ettikleri ve neler yaptıkları.
2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Kitap; politika, sosyal ve ekonomik koşullar dikkate alınarak yazılmıştır.
3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap bir milletin uyanışını anlatmaktadır. Lider, yönetici ve eğitimciler tarafından okunabilir
Ak Zambaklar Ülkesi Finlandiya’da
KİTABIN YAZARI
Grigoriy PETROV
ÇEVİREN
Hasip Ahmet AYTUNA
YAYINEVİ VE ADRESİ
İnkılap Kitabevi / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
1994
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Politika-Sosyal Ve Ekonomik Koşullarin Ve Önemli Kişiliklerin Bir Ulusun Gelişmesine Ve İlerlemesine Yön Verişini Anlatmak
KİTABIN ÖZETİ :
1. Tarihin Verdiği Dersler :
Altyapısı eskimiş ulusların bir zamanların çok güçlü kuruluşları olan örgütleri, düzenleri ve hatta yönetim şekilleri, her nasılsa zamanımıza kadar sürüp gelebilmiştir. Bugün yeterlilik ve geçerlilik değerlerini kaybetmişler ve günlük ihtiyaçları karşılayamaz duruma gelmişlerdir.
2. Kahramanlar ve Ulus :
Devletlerin güçleri ve güçsüzlükleri, ulusların toplu halde gelişmeleri veya çözülüp dağılmaları her zaman ve yalnız onları yönetenlerin değerli veya değersiz ya da erkli veya erksiz olmalarından ileri gelmez. Yöneticiler iyi veya kötü, kahraman veya korkak, ya da hain olabilirler. Fakat her biri kendi ulusunun eseridir. Onlar ulusal ruhun birer kopyasıdırlar. Halk yığınlarının yarattığı kişilerdir ve kendi uluslarına benzerler. Bu yakınlık “Her ulus layık olduğu devlet şekli ile ve hakettiği yönetimle yönetilir”. özdeyişiyle pekiştirilmiştir.
3. Suomi’nin Tarihi :
Fin ulusunun hayatında ve tarihinde çok önemli yer tutmuş olan ilginç iki özelliği bulunmaktadır. Bunların birincisi; Finlilerin 1917 Rus devrimine kadar tarihleri boyunca bağımsız bir ulus ve devlet hayatı yaşamamış olmalarıdır. İkincisi; Fin tarihlilerin boyunca, başlı başına büyük güç sayılacak ve kendilerine önderlik yapacak değerde büyük adamlar yetiştirmemiş olmalarıdır. Finlilerin, görünen ve bilinen yüksek kültürleri, tek tek büyük kişilerin eseri değil; Fin halkının bir bütün olarak, birlikte yarattığı ortak bir eser olmuştur.
4. Snelman Kimdir? :
Snelman, yeniden doğmakta olan genç Fin aydınlarının en gözde temsilcilerinden biridir. Snelman, her şeyden çok, bir halk öğretmeni ve Finlilerin ulusal kültürlerinin yaratıcısı olmakla ün yapmıştır. Grigoriy Petrov, Snelman’ı, binlerce göller ve bataklıklar ülkesi Finlandiya’yı “Akzambaklar Ülkesi”ne dönüştüren ve yepyeni bir Finlandiya yaratan lider olarak tanımlamaktadır. Snelman’ın istekleri doğrultusunda genç Fin öğretmenler, din adamları, avukat ve memurlar harekete geçmişler; halk yığınlarının eğitimi, okur yazarlığı, aydınlatılması ve uyarılması için bir seferberlik başlatılması gereğini insanlar arasında yaymaya başlamışlardır.
5. Kilise ve Halk :
Kilise papazları kiliselerinde cemaatlerine yeni ve daha başka bir dil ile konuşarak yeni konular etrafında konferanslar vermeye başlamışlardır. Gençler ve çocuklarla da ayrı ayrı toplantılar yapmışlar, bunu yaparken de aklı, ilmi ve hayatın gereklerinden olan neşe ve eğlenceyi uluorta eleştirip lanetlemeden yapmışlardır. Tersine, onları ilgilendikleri herşeye, her zaman ruhlarının çocukça temizliği ve gençliğin ideallerinin ateşi ile, fakat akıllı bir şekilde eğilmeye davet etmişlerdir. Bütün bu çalışmalar halkı uyarmış, harekete geçirmiştir. Toplumu iyiye ve iyiliğe doğru yöneltmiş, birçok insanın gönlünü ferahlatmış ve dünyaya daha güleç bakmalarını sağlamıştır.
6. Memurlar-Eğitimciler :
Snelman’ın halka karşı yaptığı konuşmalar halkın kendi memurlarına karşı daha çok güven beslemesini sağlamıştır. Dinç, zihin ve ruhca gelişmiş, ahlakça üstün yeni genç memurlar devlet kuruluşlarında görev almaya başlamışlardır. Bu sayede Finlandiya örnek gösterilmeye layık bir kalkınma aşamasına erişmiştir. Halk da bu yeni kuşak memurlarıyla pek haklı olarak övünmeye başlamıştır.
7. Halk Okulu Kışla :
İsveç yönetimi altında iken Fin kışlası bütünü ile en kaba, en çirkin küfürlerle dolup taşardı. Erler, subaylar ve hatta generaller küfrederlerdi. Anaya, babaya ve hatta Tanrı’ya küfretmekten çekinmezlerdi. Finli genç subaylar bu döneme kötü davranışlara son vermişler; kışlaya vücut, söz ve ahlak temizliğini getirmişlerdir. Erlere sabah, akşam ve her yemekten önce ve sonra el yıkamayı, yüz ve diş temizliğini öğretmişlerdir. Okuma-yazması kıt olanları okur-yazarlıkta ilerletmek ve bilgice yetiştirmek için gece dersleri, karşılıklı konuşma ve tartışma saatleri düzenlemişlerdir.
8. Futbol :
Snelman ve arkadaşları gençlerin körpecik fakat dinç ve güçlü dimağlarını geliştirecek çalışmaları bir yana iterek, sadece futbola kendilerini bu derecede tutku ile kaptırmış olmalarını asla uygun bulmamışlar; bu gidişi, bütün gençliğin zihinsel ve ruhsal yönlerden yoksun, bomboş ve çırılçıplak durumda bulunması şeklinde yorumlamışlardır.
9. Analar, Babalar ve Çocuklar :
Snelman ve arkadaşları, Finlandiya’nın geleceğe yönelmiş kalkınmasıyla ilgili bütün ümitlerini Fin gençlerinin akıllıca eğitimi konusuna bağlamışlardı. Gençlik, onların çok sevdiği ve aynı zamanda üzerinde duyarlılıkla durduğu bir konuydu. Bu nedenle Snelman; dosdoğru konuşur, gençleri uygunsuz davranışlarından dolayı yüzlerine karşı azarlamaktan çekinmezdi. Ama yaşlılar önünde gençler eleştirilirken moralce bozuldukları; bu sebeple gençlerden hiçbir iyi hareket ve tutum beklenemeyeceği iddia edilirken, Snelman gençleri daima savunurdu.
10. Karokep (bir kişiliğin dramı) :
Yarvinen ve Karokep aynı ulusun ve aynı çağın çocuklarıdır. Bu; çocukluklardan iyi koşullar içinde ve elverişli etkiler altında kaldıkları gibi, kötü koşullar altında da yaşayarak ve çoğu kez ezilerek büyüyenler vardır. Yarvinen karşılaştığı çeşitli zorlukları yenebilmiş ve günün birinde herkesin sevdiği, saydığı ve değer verdiği bir kişi olmuştur. Çocukluk arkadaşı Yohan Karokep ise gençlik yıllarında hırsızlık ve soygunculuk yapmış ve daha sonra da istemeyerek katil olmuştur ki, bu O’nun kendi suçundan ziyade kötü talihinin onu zorla ittiği kötü bir sondur. Bu iki arkadaş bir madalyonun iki yüzü gibidirler.
11. Aydınlar ve Halk :
Yazara göre; yüksek okullarda, gerçek anlamda öğrenim ve öğretim; bu okullardan alınan diplomalardan daha üstün değerler taşımaktadır. Yüksek öğrenim kurumlarının gerçek ödevi ve görevi diploma vermek değil; gittikleri yerlerde ve tuttukları işlerde işlerini ve etraflarını gerçek anlamdaki bilgileri ile aydınlatacak, güçlü ışık saçıcılar yetiştirmektir. Bu kimseler yalnız kendi uluslarının değil; yeryüzünün ve insanların da aydınlanmasına yardım edecek güçlü ışık üreteçleri, güçlü moral ve ruhsal ışık santralleri olacaktır. Yazara göre bu söyledikleri gerçekleşirse Karokep’in başına gelenlere benzer olaylar gerçekleşmeyecek ve sadece bir iz olarak kalacaktır.
12. Yarvinen, Okunen ve Tomas Gulbe Nasıl Kral Oldular ? :
Yarvinen ilk önce şekerleme ve simit satarak işe başlamış daha sonra arıcılıkla ilglilenmiştir. Yalnız çocukların değil, az kazançlı işçilerin ve fakir köylülerin de rahatlıkla satın alabilecekleri ürünleri fiyatla satarak kısa bir süre sonra büyük kazançlar elde etmiş ve uygun “Tatlıcılar Kralı” olmuştur.
Okunen önce ayakkabı yapım atölyesine girmiş, burada tecrübe kazanarak zamanla usta olarak yetişmiştir. Daha sonra gitmiş olduğu Paris’ten Finlandiya’ya dönerek yüksek tahsil görmüş ve iki oğluyla büyük bir mağazalar zinciri kurmuştur.
Tomas Gulbe ise köyleri dolaşarak yumurta toplamakla işe başlamıştır. Gittiği köylerden yumurta toplayarak, yerlerine küçük manifatura malları vermiş ve yumurtaları istifleyerek yabancı ülkelerdeki tüccarlara göndermiştir. Bu işi kısa zamanda büyütmüş, ve on yıl sonra Finlandiya’da ünlü bir yumurta kralı olmuştur.
13. Köylüler, İşçiler, Küçük Zanaatkarlar :
Snelman; henüz çocukluk ve okul çağlarında iken dünyada ve uluslar arasında gelip geçen ve her biri ağır suç sayılacak nitelikteki kıyasıya boğuşmalardan ve kendi deyimine göre insanlar arasında, uşak ve kölelik anlayışı ile yürütülen alçakça davranışlardan ve özellikle, saray entrikalarından nefret eder; bu işlere adları karışanlara karşı derin bir kin duyardı.
14. Hastalarını İyileştiren Hekim :
“Bir Köy Hekiminin Anıları” adındaki bir kitabın yazarı bu kitabında, görev aldığı ilk günden başlayarak kendi hayat hikayesini ve sıra ile; küçük bir ilçede oturan bir ayakkabı onarıcısının oğlu olduğunu, Tıp Fakültesini nasıl bitirdiğini her yeni göreve ne gibi parlak, planlar ve ümitlerle başladığı halde şansının hiçbir işte kendisine güleryüz göstermediğini, çocukluk ve gençlik yıllarının da hep sürekli yoksunluklar ve ihtiyaçlar içinde geçtiğini, fakat hayatın yalnız kendisine değil pek çok kimseye de gülmediğini görerek her gün biraz daha artan derin üzüntülere kendini kaptırdığını anlatmaktadır.
15. Piskopos Makdonald :
Piskopos Makdonald; Finlandiya’da yaşayan ve koyu aristokrat olan İsveçli bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelmişti. Yayınladığı kitap, Fin din adamlarının çalışmaları ve Fin ulusunun ruhsal gelişmesi üzerinde büyük bir devrim yapmıştır. Soylu bir aileden gelen ve Graf ünvanını taşıyan Makdonaldlar; Finlandiya’da koyu dindar ve gerçek din adamları olmakla ün yapmışlardı. Yıllar boyunca Makdonald soyundan gelen kişiler arasından birisinin mutlaka din adamı olması bir gelenek halini almıştı. Makdonald’lardan gelme her din adamı; Şötlandiya’da kiliseye hep canla başla hizmet etmişlerdir. Bu aydın rahipler, ülkede Katolik kilisesinden olan din adamlarının halkta gördükleri hoşgörüyü eleştirirler, halkı aydınlatma görevlerini ihmal eden bu kişilerle uğraşırlar; onları, ulusun asalakları ve kilisenin tembel uşakları ve din sömürücüleri olmakla suçlarlardı. Reform yanlısı aydın kişilerle ve bilginlerle yakınlık kurarlar, kilise öğretilerinin hurafelerden ayıklanıp temizlenmesini; kilisenin, gerçek hayat koşullarıyla ilgili olmayan tutucu öğretilerinin düzeltilmesini ve sağlam temeller üzerine nasıl oturtulacağı gibi konular üzerinde tartışmalar sürdürürlerdi.
16. Sonsuz Uğraşı (Papaz Makdonald Efsanesi) :
L. Makdonald, kitabını, aşağıdaki güzel efsane ile bitirmektedir. İki ruh karşılaşmış. Bunların biri kötü ruh; yani ölümün, kötülüğün, zorbalığın ve yalancılığın ruhu imiş. Öteki ise; gerçeğin, gerçekliğin, iyinin ve iyiliğin, sevincin ve yaşamın ruhu. Kara ruh derin derin nefesler alarak yeryüzünün bütün havasını kendi içine çekmek ve sonra bu havayı üfleyerek yeryüzünün bütün ateşlerini ve ışıklarını söndürmek ve aydın ruhu da yere sermek istemiş. Kendini zorlamış, bu zorlama nedeniyle yüzü kıpkırmızı olmuş, bir tulum gibi şişmiş ve yere yığılıp nefes alamaz olmuş. Bütün gücünü böylece kaybetmiş. Sadece ince bir fısıltı halinde: ”Hakkın varmış! Ama, bizim seninle savaşımız bitmemiştir. Bitmez de! Seninle ben; bir gün, elbette gene karşılaşacağız!” diyebilmiş ve susmuş! Bundan sonra, aydın ru-hun ateşleri, meşaleleri yanmaya, parıldamaya ve etrafı aydınlatmaya devam ederken, gökyüzü, gitgide aydınlanarak pembeleşmiş. Bir ateş koru gibi, kıpkırmızı bir hale gelmiş. Daha sonra da bu kırmızılık, yavaş yavaş değişerek parlak bir altın rengini andırmış. Tertemiz ve bulutsuz göklerde güneş yükselmeye başlamış.
17. Efsanenin Anlamı :
Luka Makdonald, bu efsanenin taşıdığı anlamı şöyle açıklamaktadır:
“Ne yazık ki, insan hayatı ve bu hayatın düzeni, çok kere insanların ne olduklarını iyice belirleyemedikleri kapkara ve yıkıcı çeşitli güçlerle savaşmak zorunda kalmaları gibi nedenler yüzünden, hemen daima hem güçleşmekte ve hem de çok karmaşık bir problem haline gelmektedir. Büyük işler peşinde koşan insanlar, sempati ile karşılanmaktadırlar”.
Makdonald’a göre, bugün bile, iyi ve büyük, genel ve ulusal her işte, politikada, basında ve kamusal işlerde çoklukla vicdan korkusu, utanma duygusu olmayanlar, yeteneksiz demagoglar, şöhret düşkünleri, açgözlüler ve her alanda deneyimsiz kimseler hep öne geçmekte ve her şeye burunlarını sokmaktadırlar. Politikayı, hayata ve topluma çekidüzen vericiliği ve liderliği; bir ayrıcalık sağlamak, bir basamak yapmak isteyenler ve hatta; kirli, namus ve ahlaka zıt yollarla zenginliklere veya kişisel yükselmelere erişmek için etkili birer araç gibi kullanan yalancı kahramanlara çok rastlanmaktadır.
SONUÇ :
1. KİTABIN ANAFİKRİ :
Bir toplum içinde varolan ve kahraman olarak belirip sivrilen kişilerin hangi koşullar altında bir ulusun ilerlemesine, gelişmesine ve bir kahraman ulus olmasına nasıl yardım ettikleri ve neler yaptıkları.
2. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Kitap; politika, sosyal ve ekonomik koşullar dikkate alınarak yazılmıştır.
3. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap bir milletin uyanışını anlatmaktadır. Lider, yönetici ve eğitimciler tarafından okunabilir
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Ada
KİTABIN YAZARI
Akşit Göktürk
YAYINEVİ VE ADRESİ
Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş
BASIM YILI
1997
1.KİTABIN KONUSU :
Kitap, insanoğlunun yüzyıllardır mutluluk, serüven, kaçış özlemlerinin bir simgesi olan ada kavramını, bu kavramın İngiliz yazınında nasıl irdelendiğini örneklerle göstererek "Ütopya", "Yeni Atlantis", "Gulliver'in Seyahatleri", "Robinson Crusoe" gibi klasiklerin yanında başka birçok yapıtı da bu bağlamda incelemektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ :
Utopyada Ada : “Ada”nın “dünya“dan daha iyi bir yer, daha mutlu bir yaşama ortamı olarak düşünülmesi ile utopya ortaya çıkar. Utopya , Thomas More’ un bu türe adını veren ünlü yapıtında olduğu gibi, başka ilkelerle işleyen daha iyi daha güzel bir toplum ülküsünün dile gelişidir. Utopya yazarının amacı, uzak bir adanın duygusal renkliliği ya da eşine rastlanmadık tehlikelerini anlatmak değil, sunacağı bir toplum düzeniyle hem kendi toplumunun işleyişindeki aksaklıklara çözüm yolu önermektir.
-İlk Çağda Özlenen Ada : Utopyacının örnek toplum ülküsünde bildiğimiz tarihsel zamanın akışı ötesinde bir süreklilik kalıcılık verecektir. Bütün bu özellikler “ada”yı derli toplu bir düzenin, güvenliğin, mutluluğun ancak kafalarda birer özlem olarak sürdürdüğü büyük “dünya” nın karşıtı kılar.
-Orta Çağda Özlenen Ada : İlk Çağın özlediği mutluluk adası, gerçek dünya ile karşıtlığı yönünden bir öte dünya öğretisiyle kolayca bağdaştırılabildiği için, orta çağda Hrıstiyanlığın cennet ülküsü ile birleşir. Halk batıdaki cennet ada inancını günlük yaşamın gerçekleri çevresine sokmaktan hoşlanır. Bu halkın bu dünyanın nimetleri ile dolup taşan bir cennet düşünmesine yol açar. Ondördüncü yüzyıl başlarından kalma ingiliz halk şiiri “The Land Of Cokaygne” bu düşünce eğlimini yansıtır. İspanya’ nın batı açıklarında bir ülkedir Cokaygne. Cenneten güzeldir Cokaygne. Nedir ki cennet dedikleri, çimenlikten, çiçeklerden, yeşil dallardan başka? Ne bir salon ,ne oda, ne oturacak bir iskemle vardır orda. Susuzluğunu dindirmek için, sudan başka içki yoktur. Oysa Cokaygne’ nin ırmaklarından yağ, bal, süt, şarap akar. Her yiyeceğin en iyisi oradadır. Kiliselerin kuleleri, pastadan yapılmıştır. Nar gibi kızarmış kazlar, tıpkı Brugel’in Ünlü “Schlaraffenland” tablosundaki gibi, “ Ye beni!” diyerek, gökten insanın ağzına süzülüverir.
- Yeniçağda Özlenen Ada : Cokaygne ile Utopia arasında aşağı tukarı ikiyüz yıl vardır. Bu süre içinde Avrupa insanın büyük değişikliklere uğramış, yeni çağ başlamıştır. Fransız, İngiliz, İtalyan yazınları büyük gelişme gösterdi. İspanyol yazınları bu dönemi, bugün bile “ Altın Çağ “ diye anılır. Yazın alanında bu yeni gelişme ada kavramında da değişiklik yarattı. Özlenen mutluluk adası, ölümün gölgesinde taşıyan Hrıstiyanlık cenneti değildi artık.
- Gulliver Adaları : Gulliver Gezileri, insanlığın başlıca dört yönünü ele alan bir taşalamadır. Lilliput, Brobdingnag ülkekeri insanın insanın politik bayağılıkları ile gövdece çirkinliğini; Laputa, Balnibarbi, Glubbdubrib, Luggnagg adaları insanın kafasının sapıklıklarını, düşünen atlar Houyhnhmlerin adası ise çökmüş insan ahlakını, yürekler acısı gülünçlüğüyle göz önüne serer.
- Robinsonadda Ada : Yeniçağda Avrupa insanının büyük denizlere, bilinmeyen kıtalara, ülkelere açılmasıyla gelişen gezi yazını, ada utopyalarının yanı sıra, sonradan robinsonad diye adlandırılacak yeni bir öykü türü ortaya çıkmasına başlıca etken olur. Robinsonad, Alman uazın tarihçilerin başlangıçta, Robinson Cruose’ yu yansılayan ıssız ada öykülerine taktıkları addır. Robinsonadda utopyadakinin tam tersi anlamlar kazanır. Utopyada bu özellikler kendine yeterlilik, güvenik, derli topluluk, tarihsel akış dışında bir kalıcılık anlamına gelirken, robinsonadda ada ortamının dışa kapalılığı, bir tutsaklık sürgün duygusuna, görünmez tehlikeler karşısında duyulan bir korkuya; kendiyle sınırlamışlığını korkunç bir yalnızlığa ; duran – zaman biçimi ise, uygar dünyanın akışından kopmuşluk düşüncesine dönüşür.
- Robinson Crusoe : Kocaman azgın bir dalganın, gemisi batmış Robinson Crusoe’ yu kaldırıp bir ıssız adanın kayalık kıyılarına atmasıyla, ada konusu yazın alanında gelmiş geçmiş en ünlü örneğine kavuşur, yeni çağın öykücülük sanatında da yepyeni bir çığır açılır.
- Çağdaş Romanda Ada : On dokuzuncu yüzyılda gemiciliğin sürekli olarak ilerlemesi, dünya denizlerinin karış karış bilinir bir duruma gelmesi, yazın alanında ada konusunun uygulanışını birkaç yönden etkilemiş bir gelişmedir.
Okyanusların bilinmez birer tehlike alanı olmaktan çıkmasıyla, deniz kazaları, batık gemiler, ıssız ada serüvenleri on sekizinci yüzyıl sonlarından bu yana hızla azalınca, günümüz insanın serüven özlemi de başka konulara yönelmiştir. Bu gün bilim-kurmaca romanları ıssız ada konusu üzerine değil, teknik gelişmenin varabileceği bilinmez alanların ürpertici serüvenleri üzerine değil kurulmaktadır. Öte yandan, gene teknik gelişmenin bir sonucu olarak uzay insan oğlunun önünde uzanan uçsuz bucaksız bir serüven alanı durumuna gelmiştir.
- Sonuç Olarak ; Bir ada ortamı, kendisini belirleyen, dışa kapalılık kendisiyle sınırlandırmışlık, duran-zaman biçimi gibi özellikleriyle “dışarı” nın, dış dünyanın karşıtıdır. Yaratıcı bir yazar, anlattığı bir olayı ya da durumu istediği oranda geçirebilir. Ancak anlattıklarına yer olarak bir adyı seçen yazarı, ada ortamının bu özellikleri belli ölçüde sınırlar. Bu bakımdan, yazındaki düşsel adalar çoğu arasında ortak benzerlikler vardır.
Bütün düşsel adalar bir denizle çevrili ya da sularla çevrilidir, hepsi dışarıya kapalıdır. Dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya bir giriş çıkış zordur. Dışarıdan bu ayrılmışlık, Atlantis’ te adanın çevresindeki kanallara, dev duvarlarla, St. Brendan’ ın adasında adayı bir örtü gibi saran sis bulutlarıyla pekiştirilirken, More’ un Utopya’sında yarım ay biçimindeki adaya giriş çıkışın sıkı bir denetim altında bulunan tek limana bağlanması dile getirilir.
Görüldüğü gibi, ada kavramına duyulan ilgi çok eski çağlardan günümüze değin insan bilincinde süregelmiştir. İnsanoğlunun bilinci ile gözlemi, ada ortamını bütün değişik anlamıyla yaşamıştır.
3.KİTABIN ANAFİKRİ :
Ada kavramının insan bilincinde kazandığı değişik anlamlardan doğan ayrı tür anlamlarıdır.
[B]4.OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : [/B]
Kitap bir araştırma olduğu için kitapta şahıslar bulunmamaktadır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitap yazarın bir araştırması olduğu için Ada kavramını değişik zamanlarda değişik yerlerde ada değince insanların aklına neler geldiğini anlatıyor.Merak ederseniz okumanızı tavsiye ederim.
[B]6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : [/B]
Akşit GÖKTÜRK (27 Aralık 1934, Van –26 Şubat 1988, İstanbul),edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ nü bitirdi (1960).1961’ de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965’ de doktorasını verdi; 1972’ de doçent, 1978’ de profesör oldu. İngiltere’ de Nottingham Üniversitesi’ nde (1964-65) ve Almanya’ da Konstanz Üniversitesi’ nde (1970, 1974-76) arştırmacı olarak çalıştı. Upsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çevri konuları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe’ nun Türkçedeki ilk tam çevrisiyle 1969 TDK Çevri Ödülü’ nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulundu. 1958’ den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde çeşitli inceleme yazıları ve çevriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot, E. Kastner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanına Göktürk’ ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çevri
illerin Dili’ dir (1986).
Ada
KİTABIN YAZARI
Akşit Göktürk
YAYINEVİ VE ADRESİ
Yapı Kredi Kültür ve Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş
BASIM YILI
1997
1.KİTABIN KONUSU :
Kitap, insanoğlunun yüzyıllardır mutluluk, serüven, kaçış özlemlerinin bir simgesi olan ada kavramını, bu kavramın İngiliz yazınında nasıl irdelendiğini örneklerle göstererek "Ütopya", "Yeni Atlantis", "Gulliver'in Seyahatleri", "Robinson Crusoe" gibi klasiklerin yanında başka birçok yapıtı da bu bağlamda incelemektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ :
Utopyada Ada : “Ada”nın “dünya“dan daha iyi bir yer, daha mutlu bir yaşama ortamı olarak düşünülmesi ile utopya ortaya çıkar. Utopya , Thomas More’ un bu türe adını veren ünlü yapıtında olduğu gibi, başka ilkelerle işleyen daha iyi daha güzel bir toplum ülküsünün dile gelişidir. Utopya yazarının amacı, uzak bir adanın duygusal renkliliği ya da eşine rastlanmadık tehlikelerini anlatmak değil, sunacağı bir toplum düzeniyle hem kendi toplumunun işleyişindeki aksaklıklara çözüm yolu önermektir.
-İlk Çağda Özlenen Ada : Utopyacının örnek toplum ülküsünde bildiğimiz tarihsel zamanın akışı ötesinde bir süreklilik kalıcılık verecektir. Bütün bu özellikler “ada”yı derli toplu bir düzenin, güvenliğin, mutluluğun ancak kafalarda birer özlem olarak sürdürdüğü büyük “dünya” nın karşıtı kılar.
-Orta Çağda Özlenen Ada : İlk Çağın özlediği mutluluk adası, gerçek dünya ile karşıtlığı yönünden bir öte dünya öğretisiyle kolayca bağdaştırılabildiği için, orta çağda Hrıstiyanlığın cennet ülküsü ile birleşir. Halk batıdaki cennet ada inancını günlük yaşamın gerçekleri çevresine sokmaktan hoşlanır. Bu halkın bu dünyanın nimetleri ile dolup taşan bir cennet düşünmesine yol açar. Ondördüncü yüzyıl başlarından kalma ingiliz halk şiiri “The Land Of Cokaygne” bu düşünce eğlimini yansıtır. İspanya’ nın batı açıklarında bir ülkedir Cokaygne. Cenneten güzeldir Cokaygne. Nedir ki cennet dedikleri, çimenlikten, çiçeklerden, yeşil dallardan başka? Ne bir salon ,ne oda, ne oturacak bir iskemle vardır orda. Susuzluğunu dindirmek için, sudan başka içki yoktur. Oysa Cokaygne’ nin ırmaklarından yağ, bal, süt, şarap akar. Her yiyeceğin en iyisi oradadır. Kiliselerin kuleleri, pastadan yapılmıştır. Nar gibi kızarmış kazlar, tıpkı Brugel’in Ünlü “Schlaraffenland” tablosundaki gibi, “ Ye beni!” diyerek, gökten insanın ağzına süzülüverir.
- Yeniçağda Özlenen Ada : Cokaygne ile Utopia arasında aşağı tukarı ikiyüz yıl vardır. Bu süre içinde Avrupa insanın büyük değişikliklere uğramış, yeni çağ başlamıştır. Fransız, İngiliz, İtalyan yazınları büyük gelişme gösterdi. İspanyol yazınları bu dönemi, bugün bile “ Altın Çağ “ diye anılır. Yazın alanında bu yeni gelişme ada kavramında da değişiklik yarattı. Özlenen mutluluk adası, ölümün gölgesinde taşıyan Hrıstiyanlık cenneti değildi artık.
- Gulliver Adaları : Gulliver Gezileri, insanlığın başlıca dört yönünü ele alan bir taşalamadır. Lilliput, Brobdingnag ülkekeri insanın insanın politik bayağılıkları ile gövdece çirkinliğini; Laputa, Balnibarbi, Glubbdubrib, Luggnagg adaları insanın kafasının sapıklıklarını, düşünen atlar Houyhnhmlerin adası ise çökmüş insan ahlakını, yürekler acısı gülünçlüğüyle göz önüne serer.
- Robinsonadda Ada : Yeniçağda Avrupa insanının büyük denizlere, bilinmeyen kıtalara, ülkelere açılmasıyla gelişen gezi yazını, ada utopyalarının yanı sıra, sonradan robinsonad diye adlandırılacak yeni bir öykü türü ortaya çıkmasına başlıca etken olur. Robinsonad, Alman uazın tarihçilerin başlangıçta, Robinson Cruose’ yu yansılayan ıssız ada öykülerine taktıkları addır. Robinsonadda utopyadakinin tam tersi anlamlar kazanır. Utopyada bu özellikler kendine yeterlilik, güvenik, derli topluluk, tarihsel akış dışında bir kalıcılık anlamına gelirken, robinsonadda ada ortamının dışa kapalılığı, bir tutsaklık sürgün duygusuna, görünmez tehlikeler karşısında duyulan bir korkuya; kendiyle sınırlamışlığını korkunç bir yalnızlığa ; duran – zaman biçimi ise, uygar dünyanın akışından kopmuşluk düşüncesine dönüşür.
- Robinson Crusoe : Kocaman azgın bir dalganın, gemisi batmış Robinson Crusoe’ yu kaldırıp bir ıssız adanın kayalık kıyılarına atmasıyla, ada konusu yazın alanında gelmiş geçmiş en ünlü örneğine kavuşur, yeni çağın öykücülük sanatında da yepyeni bir çığır açılır.
- Çağdaş Romanda Ada : On dokuzuncu yüzyılda gemiciliğin sürekli olarak ilerlemesi, dünya denizlerinin karış karış bilinir bir duruma gelmesi, yazın alanında ada konusunun uygulanışını birkaç yönden etkilemiş bir gelişmedir.
Okyanusların bilinmez birer tehlike alanı olmaktan çıkmasıyla, deniz kazaları, batık gemiler, ıssız ada serüvenleri on sekizinci yüzyıl sonlarından bu yana hızla azalınca, günümüz insanın serüven özlemi de başka konulara yönelmiştir. Bu gün bilim-kurmaca romanları ıssız ada konusu üzerine değil, teknik gelişmenin varabileceği bilinmez alanların ürpertici serüvenleri üzerine değil kurulmaktadır. Öte yandan, gene teknik gelişmenin bir sonucu olarak uzay insan oğlunun önünde uzanan uçsuz bucaksız bir serüven alanı durumuna gelmiştir.
- Sonuç Olarak ; Bir ada ortamı, kendisini belirleyen, dışa kapalılık kendisiyle sınırlandırmışlık, duran-zaman biçimi gibi özellikleriyle “dışarı” nın, dış dünyanın karşıtıdır. Yaratıcı bir yazar, anlattığı bir olayı ya da durumu istediği oranda geçirebilir. Ancak anlattıklarına yer olarak bir adyı seçen yazarı, ada ortamının bu özellikleri belli ölçüde sınırlar. Bu bakımdan, yazındaki düşsel adalar çoğu arasında ortak benzerlikler vardır.
Bütün düşsel adalar bir denizle çevrili ya da sularla çevrilidir, hepsi dışarıya kapalıdır. Dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya bir giriş çıkış zordur. Dışarıdan bu ayrılmışlık, Atlantis’ te adanın çevresindeki kanallara, dev duvarlarla, St. Brendan’ ın adasında adayı bir örtü gibi saran sis bulutlarıyla pekiştirilirken, More’ un Utopya’sında yarım ay biçimindeki adaya giriş çıkışın sıkı bir denetim altında bulunan tek limana bağlanması dile getirilir.
Görüldüğü gibi, ada kavramına duyulan ilgi çok eski çağlardan günümüze değin insan bilincinde süregelmiştir. İnsanoğlunun bilinci ile gözlemi, ada ortamını bütün değişik anlamıyla yaşamıştır.
3.KİTABIN ANAFİKRİ :
Ada kavramının insan bilincinde kazandığı değişik anlamlardan doğan ayrı tür anlamlarıdır.
[B]4.OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : [/B]
Kitap bir araştırma olduğu için kitapta şahıslar bulunmamaktadır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitap yazarın bir araştırması olduğu için Ada kavramını değişik zamanlarda değişik yerlerde ada değince insanların aklına neler geldiğini anlatıyor.Merak ederseniz okumanızı tavsiye ederim.
[B]6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : [/B]
Akşit GÖKTÜRK (27 Aralık 1934, Van –26 Şubat 1988, İstanbul),edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’ nü bitirdi (1960).1961’ de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965’ de doktorasını verdi; 1972’ de doçent, 1978’ de profesör oldu. İngiltere’ de Nottingham Üniversitesi’ nde (1964-65) ve Almanya’ da Konstanz Üniversitesi’ nde (1970, 1974-76) arştırmacı olarak çalıştı. Upsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çevri konuları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe’ nun Türkçedeki ilk tam çevrisiyle 1969 TDK Çevri Ödülü’ nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu Üyeliğinde bulundu. 1958’ den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde çeşitli inceleme yazıları ve çevriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot, E. Kastner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanına Göktürk’ ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çevri
illerin Dili’ dir (1986).
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : ADI AYLİN
KİTABIN YAZARI : AYŞE KULİN
YAYINEVİ VE ADRESİ : Remzi Kitapevi AŞ. Selvili Mescit Sok.3 CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI : 1999
KİTABIN ÖZETİ :
Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti; bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca, baş döndürücü bir hızla akarak geçti Libyalı bir prensle evlendi, Prenses oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrist oldu. Tekrar tekrar evlendi, ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay oldu...
İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.
Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle Cenevre ye gider. Yaşamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak, ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.
Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başladı. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.
Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı; ya sevdiği adamı peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi fakat Aylin bunu bile sorun etmedi dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre insan, insan olduğu için çok değerli idi onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecekti.
Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi işyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.
Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giydi. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.
Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.
Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar teşhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza idi.
“... Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu ... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.
KİTABIN YAZARI : AYŞE KULİN
YAYINEVİ VE ADRESİ : Remzi Kitapevi AŞ. Selvili Mescit Sok.3 CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI : 1999
KİTABIN ÖZETİ :
Aylin, Amerikan kız kolejini bitirdikten sonra, eğitimini tamamlamak üzere Paris’e gitti; bundan sonraki yaşamını bir uçtan diğer uca, baş döndürücü bir hızla akarak geçti Libyalı bir prensle evlendi, Prenses oldu. Tıp okudu ünlü bir psikiyatrist oldu. Tekrar tekrar evlendi, ama evliliklerinden sıkıldı, Amerikan ordusuna Albay rütbesiyle Subay oldu...
İşte bu kitap, kökleri Giritli Deli Mustafa Naili Paşaya kadar uzanan bir ailenin kızı olan Aylin DEVRİMEL ‘in fırtınalı yaşamının öyküsüdür.
Lise yıllarında uzun boylu ve sıka bir kız olan Aylin zamanla güzelleşmiş ve bir gün Esma teyzesinin daveti üzerine Paris’te bir otelde buluşurlar otelde prens olduğu söylenen bir Arap’la tanışır ve bu tanışmanın sonunda prensle görkemli bir yaşantı için evlenir Prenses olur. Ancak her şey düşündüğü gibi gitmez Prens Senusi doğu kültürü ile yetiştiği için batı kültürü ile yetişen Aylin’e ters gelmekte zamanla Aylin’in özgürlüğü kısıtlanmaktaydı evliliğe başladığı gibi sakin değil büyük bir kaçışla son buldu; yaz sonunda Aylin, ablası Nilüferle Cenevre ye gider. Yaşamanın ideali olan tıp okumaya karar verir ve büyük uğraşlar vererek Neuchatel Üniversitesine kayıt yaptırır. Okulun ilk yıllarında hayatında çok büyük değişiklikler yaparak, ihtişamlı hayatından sıyrılarak sade bir öğrenci olur. Tek hedefi olan tıp fakültesini bitirmek için çok çalıştı daha sonra fizik ve kimya derslerinde yardımcı olan Jean-Pierre ile evlendi. İki öğrencinin bu evliliği zaman içinde Aylin’in dış görüntüsünde olduğu kadar iç dünyasını da değiştirecektir. Aylin Jean-Pierre ile birlikte yaşadığı günlerde tıp ilmi ile yakından tanışıp ufkunun penceresini o zamana kadar hiç bilmediği yepyeni bir dünyayı ardına kadar açacak peşinden koştuğu gerçek zenginliğin dış dünyanın görkemli vitrinlerinde değil de insanlığın iç aleminde bulunduğunu öğrenecekti. Okul sonunda Jean-Pierre Nos Alamus’taki nükleer araştırma merkezinden geri çeviremeyeceği bir teklif aldı. Aylin de New Rachel Hospital Medical Center’dan teklif aldı ; onların birbirlerine karşı olan sorumlulukları artık bitiyor müşterek hayatları bir yol ayrımına giriyordu. Ellerinde bu evlilikten altı yıllık sağlam bir dayanışma ve derin dostluk duyguları ile dopdolu gençlik anıları kaldı sadece.
Aylin çok ciddiye aldığı bu işine büyük bir heyecanla başladı. New Rachel’de tanıştığı Afganistanlı genç meslektaşı Azim’in karısı 11 yaşından beri arkadaşı olan Zeynep TARZI çıktı. Aylin, Zeynep ve Azim ile gittiği Afgan sefahati kokteylinde Paswak adındaki Birleşmiş Milletlerin Afgan esiri ile tanışır. Paswak evli olmasına rağmen Aylin ile arasında duygusal bir bağ oluşmuştu. Aylin o yılı aklı beş karış havada geçirdi. Bütün vakitlerini beraber geçiriyorlardı. Paswak bu yüzden önce Wall Dame’nin Birleşmiş Milletler genel sekreterliğine daha sonra 1974 yılında Hindistan sefirliğine tayini çıkmıştı.
Aylin kaderin ağlarını onlar için giderek daha çileli iplerle örmekte olduğunu nihayet görmeye başladı; ya sevdiği adamı peşinde dünyayı adım adım dolaşacak ya da mesleğini ön plana alacaktı. Tam meslek uğruna değmez derken Hastanede Psikiyatri bölümü şefliğine terfi etti. Sonunda Aylin’in sağduyusu aşkına galip geldi. Aylin gönlü yaralı bar kuşunu çok kısa bir süre oynadı sonra toparlandı ve işinin başına döndü. Arkadaşı Azim’in vasıtası ile kendi meslektaşı olan Michel RAMODİSLİ ile tanıştı. Michel’i çok etkileyici bulmadığı halde evliliğe giden ilk adımları Michel’in evinde attılar. Daha sonra Aylin bu evlilikten deliler gibi çocuk istemeye başladı. Aylin’in bu isteğine karşılık Michel dinine ve geleneklerine çok bağlı olduğunu doğacak çocuğun Yahudi kültürüne göre yetiştirilebileceğini söyledi fakat Aylin bunu bile sorun etmedi dinini değiştirmeyi göze aldı. Aylin’e göre insanları dinlerine, ırklarına ve dillerine göre ayırmak çok saçma idi ona göre insan, insan olduğu için çok değerli idi onun insan sevgisini bir din veya ırk engelleyemezdi Aylin çocuk yapma isteğinden 6 düşük yaptıktan sonra vazgeçecekti.
Aylin meslektaş olduğu Michel ile her an beraberdi işyerleri bir, evleri bir kısacası bütün zamanları birlikte geçiyordu belli bir süre sonra birbirleri ile bu kadar çok birlikte olmaları Aylin’i çok sıkmıştı gün geçtikçe birbirlerinden kopuyorlardı ve bir gün Aylin kocasına haftanın belirli günlerinde birbirlerine izin vermelerini bugünlerde değişik insanlar ile çıkabileceklerini bunu sonucunda diğer insanlarda görecekleri eksiklikleri kendilerinde tanımlayıp birbirlerine ölümsüz sevgi ile bağlanacaklardı. Fakat düşünülen olmadı Aylin yurt dışında olduğu günlerden birinde Michel bir arkadaşının evinde Barbara adında bir bayanla tanıştı ve bu tanışma evliliklerinin sonunu getirdi. Aylin sıkıntılı bir zamanında vardığı karar sonucunda kocasını kaybettiği için hem üzgün hem de suçluluk duygusu içerisindeydi. Bu sıkıntı ve üzüntü uzun sürmedi her şeyi bir kenara bırakıp mesleğinde ilerledi fakat bu ilerleme bile onu tatmin etmedi. Bir süre sonra Amerikan ordusuna katılarak Körfez savaşında ruf sağlığı bozulan hastaları tedavi eden doktor olmayı düşündü bu nedenle Oklahoma’ya körfez savaşında zarar görmüş askerleri tedaviye gitti.
Aylin Üniformasını ilk kez 1992’nin soğuk bir Ocak gününde giydi. 9 Kasım 1992’de ordunun fiziksel aktiviteler sınavını yüksek bir puana kazanarak başarı sertifikası aldı. Aylin ordudaki görevinde yine işine devam ediyor, hastalarına çare bulmaya çalışıyordu bir gün kendisine yeni bir hasta verildi bu kez hasta körfez savaşından sonra geldiği sivil hayata uyum sağlayamıyordu. Bunun sonucunda hiçbir suçu olmayan bir çok sivili katletmişti.
Aylin bu hastası üzerinde çalışırken Amerikan ordusunun askerlerini cesaretlendirmesi için verdiği ilaçların yan etkisi sonucu hastanın bu duruma geldiğini saptadı ve bu sonucu tez bir halde askeri yetkililere bildirdi. Aylin’in verdiği bu sonucu askeri yetkililer daha önceden bildiğinden Aylin’in bu olayın üstüne gitmemesini istediler ve onu uyardılar Aylin bu sessizliği sindiremeyerek sözleşmesinin bitmesinin ardından Albay rütbesindeyken ordudan ayrıldı.
Ordudan ayrılmasından sonra 19 Ocak 1995 Perşembe günü evinin bahçesinde o sabah evini temizlemeye gelen hizmetçisi tarafından kendi arabasının altında ölü bulundu. Zengin, ünlü ve saygın insanların yaşadığı mahallede yerel polis ve yerel yöneticiler mahallenin adını polisiye bir olaya karıştırmamak için dosyayı apar topar denebilecek bir hızla kapattılar teşhis ise “Freak Accident” yani Garip bir kaza idi.
“... Yükseltilmiş sahnede kapağı açık maun bir tabut duruyordu uzun bir sıra oluşturan insanlar tabutta yatan albay üniformalı Amerikan subayını selamlayıp içlerinden dua veya veda ederek tabutun başından ayrılınca yanan yürekleriyle gelip salondaki koltuklarda yerlerini alıyorlardı. Herkes etrafa hakim olan ordu düzeninin saygınlığını kutsar gibi sessizce ağlıyordu ... Katafalkın üstünde dört bir yanı rengarenk çiçeklerle donanmış tabutta yatan kişi, bir askerden çok, oraya bir film çekimi için öylece uzanıvermiş bir Hollywood yıldızını andırıyordu. Bu albay üniformalı Amerikan subayı bir Türk kadınıydı.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:BOĞAZİÇİ ŞINGIR MINGIR
KİTABIN YAZARI:SALAH BİRSEL
YAYIN EVİ:TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
BASIM YILI:1981
Boğaziçi şıngır mıngır adlı kitap 38 kısa dene-meden oluşup hepsi de boğaziçinin gizli tarihini anlatmaktadır.Olayları tüm pencerelerden yansıta-rak okuyucunun olayları tarafsızca görmesini sağlamaktadır.Bazen olayların içinde yaşamış biri olarak anlatan yazar,bazen de ikinci bir ağızdan olayları okuyucuya anlatmaktadır .
Kitapta Osmanlı devrinde ki İstanbul anlatıl-maktadır. Saraylar, kahvehaneler, yalılar anlatıl-makta ,buralarda geçen olaylaradeğinilmektedir. Yazar “Galata Kulesi’nden Boğaz’a bir göz atalım ki, bakalım. Boğaz yerinde mi değil mi? Değilse boş yere bağdaşımızı bozmaya kalkmayalım.” diyerek hikayesini anlatmaya başlar.Hazerfan Ahmet Çelebi’nin Galata kulesin’den atlayışını, İstanbul luların Uludağ’ı görmek için saatlerce Galata Kulesi’nde bekleyişlerini anlatmaktadır. Daha sonra Sarıyer’in her birinden yüzer damla su akan kirazı Hisar kirazı diyerek o zamanın bağları-nı anlatmaktadır. Sultan Hamit’ in burnunu silmek için tülbentleri küçük parçalar halinde kestirip kağıt mendili 100 yıl önce icat etmesine kılpayı kaldığını,her sarayın 10-15,Çırağan’ın ise 35 tabla yemeği olduğunu ve Abdülhamit’in sofrasında annesinden kalma altın bir tuzluğunun bulundu-ğunu, III. Murat zamanında saray mutfağının Mısır’dan 3600 kilo pirinç, 2660 kilo nohut, 2500 kilo şeker geldiğini; Eflaktan koyun,bal, tuz yollandığını fakat II Sultan Murat zamanında Fransız Büyükelçisi’nin sadece parça etli pilavla ağırlandığını en ince ayrıntılarına kadar anlatıl-maktadır.Anlatım da yazarın iğneleyici ve ders verici bir şekildeki uslubu öne çıkmaktadır.
Bu anlatım sırasında “Lafın kurdelesii uzun mu tutuyoruz, kısa mı tutuyoruz,bilmiyoruz ama anlatalım…;Adana’da kambur feleğin keleğini yiyecek,Ulu Caminin bahçesine gömülecektir…; Zavallı Rüştü Paşabu soru için, bütün gün salamura tutulduktan sonra buna ne kaarşılık versin…; Değilse boş yere bağdaşımızı bozmaya kalkışmayalım…” gibi cümleler kullanımlarıyla alaycı ve esprisel yöntemlerle hikayeye akıcılık kazandırıyor gibi görünsede olaylar arasında çok sıkı bir bağlantı olmadığından kitabın anlatımı yined e ağır kalmaktadır.
Yazı dilinde az kullanılmış sözcüklere; tekerlemeleri , deyimleri örnek alan türetmelere (şapaşaklaşmak , fırışka , holdurhop , Boğaziçi şıngır mıngır vb.) yer verir.Bunun yanında yazar Hazerfan Ahmet Çelebi’in Galata Kulesi’nden atlayışından; Osmanlı padişahların yemek masalarına kadar en ince ayrıntılarına kadar anlatmaktadır.Bu da kitabın büyük araştırmalar sonucu ortaya çıktığının bariz bir belirtisidir.Bunu kitabın kaynakçasının kalınlığından anlayabiliriz.
SALAH BİRSEL
Türk şair,deneme yazarı,1919 yılında Bandırma’da doğdu.İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi(1948).Fransızca öğretmeni, Çalışma Bakanlığı’nda iş müffettişi olarak çalıştı. İÜ kütüphanesinden sonra Ankara Üniversitesi Basımevi’nin müdürlüğünde bulundu.1972 yılında bu görevinden emekli oldu.19602’ dan 1973’e kadar TDK’nda yayın kolu başkanlığını sürdürdü.Yazarın Şiir Ve Cinayet (-TDK deneme ödülü-1981) ,Paf ve Puf (Türkiye İş Bankası deneme ödülü-1987-) , Kediler (1988) , Seyirci Sahneye Çıkıyor (1989) , Kahvehaneler Kitabı (1975) , Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu (1976) gibi esrleri de bulunmaktadır.
KİTABIN YAZARI:SALAH BİRSEL
YAYIN EVİ:TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI
BASIM YILI:1981
Boğaziçi şıngır mıngır adlı kitap 38 kısa dene-meden oluşup hepsi de boğaziçinin gizli tarihini anlatmaktadır.Olayları tüm pencerelerden yansıta-rak okuyucunun olayları tarafsızca görmesini sağlamaktadır.Bazen olayların içinde yaşamış biri olarak anlatan yazar,bazen de ikinci bir ağızdan olayları okuyucuya anlatmaktadır .
Kitapta Osmanlı devrinde ki İstanbul anlatıl-maktadır. Saraylar, kahvehaneler, yalılar anlatıl-makta ,buralarda geçen olaylaradeğinilmektedir. Yazar “Galata Kulesi’nden Boğaz’a bir göz atalım ki, bakalım. Boğaz yerinde mi değil mi? Değilse boş yere bağdaşımızı bozmaya kalkmayalım.” diyerek hikayesini anlatmaya başlar.Hazerfan Ahmet Çelebi’nin Galata kulesin’den atlayışını, İstanbul luların Uludağ’ı görmek için saatlerce Galata Kulesi’nde bekleyişlerini anlatmaktadır. Daha sonra Sarıyer’in her birinden yüzer damla su akan kirazı Hisar kirazı diyerek o zamanın bağları-nı anlatmaktadır. Sultan Hamit’ in burnunu silmek için tülbentleri küçük parçalar halinde kestirip kağıt mendili 100 yıl önce icat etmesine kılpayı kaldığını,her sarayın 10-15,Çırağan’ın ise 35 tabla yemeği olduğunu ve Abdülhamit’in sofrasında annesinden kalma altın bir tuzluğunun bulundu-ğunu, III. Murat zamanında saray mutfağının Mısır’dan 3600 kilo pirinç, 2660 kilo nohut, 2500 kilo şeker geldiğini; Eflaktan koyun,bal, tuz yollandığını fakat II Sultan Murat zamanında Fransız Büyükelçisi’nin sadece parça etli pilavla ağırlandığını en ince ayrıntılarına kadar anlatıl-maktadır.Anlatım da yazarın iğneleyici ve ders verici bir şekildeki uslubu öne çıkmaktadır.
Bu anlatım sırasında “Lafın kurdelesii uzun mu tutuyoruz, kısa mı tutuyoruz,bilmiyoruz ama anlatalım…;Adana’da kambur feleğin keleğini yiyecek,Ulu Caminin bahçesine gömülecektir…; Zavallı Rüştü Paşabu soru için, bütün gün salamura tutulduktan sonra buna ne kaarşılık versin…; Değilse boş yere bağdaşımızı bozmaya kalkışmayalım…” gibi cümleler kullanımlarıyla alaycı ve esprisel yöntemlerle hikayeye akıcılık kazandırıyor gibi görünsede olaylar arasında çok sıkı bir bağlantı olmadığından kitabın anlatımı yined e ağır kalmaktadır.
Yazı dilinde az kullanılmış sözcüklere; tekerlemeleri , deyimleri örnek alan türetmelere (şapaşaklaşmak , fırışka , holdurhop , Boğaziçi şıngır mıngır vb.) yer verir.Bunun yanında yazar Hazerfan Ahmet Çelebi’in Galata Kulesi’nden atlayışından; Osmanlı padişahların yemek masalarına kadar en ince ayrıntılarına kadar anlatmaktadır.Bu da kitabın büyük araştırmalar sonucu ortaya çıktığının bariz bir belirtisidir.Bunu kitabın kaynakçasının kalınlığından anlayabiliriz.
SALAH BİRSEL
Türk şair,deneme yazarı,1919 yılında Bandırma’da doğdu.İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümünü bitirdi(1948).Fransızca öğretmeni, Çalışma Bakanlığı’nda iş müffettişi olarak çalıştı. İÜ kütüphanesinden sonra Ankara Üniversitesi Basımevi’nin müdürlüğünde bulundu.1972 yılında bu görevinden emekli oldu.19602’ dan 1973’e kadar TDK’nda yayın kolu başkanlığını sürdürdü.Yazarın Şiir Ve Cinayet (-TDK deneme ödülü-1981) ,Paf ve Puf (Türkiye İş Bankası deneme ödülü-1987-) , Kediler (1988) , Seyirci Sahneye Çıkıyor (1989) , Kahvehaneler Kitabı (1975) , Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu (1976) gibi esrleri de bulunmaktadır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
SİNEKLİ BAKKAL
KİTABIN YAZARI
HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ
ÖTÜKEN YAYINEVİ MALTEPE İSTANBUL
BASIM YILI
1991
1.KİTABIN KONUSU:
Sinekli Bakkal Mahallesinde oturan Rabia ve Ailesinin başından geçenler.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Sinekli Bakkal, Abdulhamit Devri İstanbulunun kenar mahallelerinden birisidir. Mahallenin imamının kızı Emine, aynı mahallede bakkallık eden karagözcü ve ortaoyuncu Tevfik ile, babası istemediği halde evlenir. Tevfik, ortaoyununda “zenne” (kadın) rolüne çıktığı için “Kız Tevfik” diye anılmaktadır. İmam çok bağnaz bir adamdır. Onun eğitimi ile yetişmiş olan Emine kocasıyla geçinemeyerek yine baba evine döner. Tevfik İstanbul’un ünlü bir sanatçısı olur. Bir gün oyunda karısının taklidini yaptığı için İstanbul’dan sürülür. Emine’nin Tevfik’ten bir kızı olur, adını Rabia koyarlar. İmam Rabia’yı da din eğitimi ile yetiştirir, hafız yapar. Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Selim Paşa da Sinekli Bakkalda oturmaktadır. Rabia, Selim Paşa ile karısı Sabiha hanım tarfından korunmaktadır. Olağanüstü güzel bir sesi olan kıza aynı konağa gidip gelmekte olan Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, alaturka musiki dersi verir. Paşanın oğlu Hilmi’ye piyano dersi vermek için konağa gelip giden İtalyan piyanist Peregrini, kızın sesine hayran olur. Ünü bütün İstanbul’a yayılan Rabia, Kuran ve Mevlüt okumak için cami cami dolaşmakta ve bütün kazancını imama vermektedir.
Günün birinde kızın babası Tevfik sürgünden döner, Sinekli Bakkal’daki eski bakkal dükkanını yeniden çar. Rabia da dedesinden ayrılır, babasıyla oturmaya başlar. Kızın sanatına hayran olan Vehbi Dede ve Peregrini Tevfik’in evine gidip gelmeye başlarlar. Rabia Kuran’ı hele Mevlüt’ü o kadar üstün bir sanatla okumaktadır ki Doğu musikisinde adeta bir çığır açmıştır. Bu yıllarda Türkiye’de “Genç Türkler” Abdülhamit’in baskısını kaldırmak için gizli gizli çalışmaktadırlar. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi de bunlardandır. Ortaoyununa “zenne” rolüne çıkan Tevfik, Hilmi’nin isteği üzerine bir gün kadın kılığına girip, Türkler’in Avrupa’dan gelen ihtilalci gazetelerini Fransız postahanesinden alırken yakalanır. İş meydana çıkınca Hilmi ile Tevfik Şam’a ötekiler de Yemen’e ve Fizan’a sürülür. Babasının arkadaşı bir cüce ile yalnız kalan Rabia, bakkallık ve hafızlıkla geçinmektedir. Rabia’yı sevmeye başlayan Peregrini o günlerde annesinden kalan serveti alarak İstanbul’a yerleşir. Müsülüman olup Osman adini alir ve Rabia’yla evlenir. Bu yıllarda imam ölür; Rabia kendi çevresinden ayrılmak istemez böylece imamdan kalan eve yerleşirler.
Abdülhamit’e tam bir görev duygusuyla bağlı bulunan ve padişah aleyhinde çalışanlara türlü işkenceler ettirmekten çekinmeyen Selim Paşa, kendi oğlunu da sürdükten sonra, yavaş yavaş değişmeye başlar. Babalık ve insan duyguları uyanır, görevinden ayrılır 1908’de Meşrutiyet ilan edilince Tevfik sürgünden döner, Rabia’nın bir çoçuğu olmuştur, Sinekli Bakkal’da yine eski mutlu hayat başlar.
3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Gerçeklerden kaçmamalı zorluklarla yüzleşmeye kendimizi hazır tutmalıyız.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Sinekli Bakkal'daki asıl karakterler; İmam, Rabia ve Peregrini'dir.
İmam: Törelerine, dinine bağlı ancak yeniye, değişime tahammülü olmayan
bağnaz zihniyeti temsil eder.
Rabia: Doğu mistiği, doğu kültürü aynı zamanda batı ile tanışmış ılımlı kişiliği ile ön plana çıkmaktadır. Rabia, aynı zamanda Halide Edip'in toplumda görmek istediği ideal Türk kadınını ifade etmektedir.
Peregrini: Akla dayanan batı felsefesinin bir temsilcisidir.
Tevfik: Rabia’ nın babasıdır. Çok yetenekli bir kişi olup ortaoyunundaki marifetiyle herkesi büyülemektedir.
Emine: Rabia’ nın annesidir.
Selim Paşa: Disiplinli ve adil bir insandır.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM:
Kitap son derece sürükleyicidir. Olaylar gerçekçi bir anlatımla ifade edilmiştir. Karakterleri günümüzde karşılaşacabileceğimiz tiplerdendir.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip (1884-1964) İstanbul'da doğmuştur. 1901'de Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ni bitiren yazar, Rıza Tevfik ve Salih Zeki'den özel dersler
almıştır. İlk evliliğini Salih Zeki ile yapan Halide Edip, yazılarında bir süre Halide Salih imzasını kullanmıştır. Bir ara kız okullarında öğretmenlik yapmış, 1918'de İstanbul Üniversitesi'nde Batı Edebiyatı profesörü olmuştur. İstanbul'un işgali sırasında yaptığı konuşmalar yüzünden kovuşturmaya uğrayınca Anadolu'ya kaçarak Milli Mücadele'ye katılmıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra Adnan Adıvar'la hükümet arasında başlayan anlaşmazlık sonucu 1926'da Türkiye'den ayrılmıştır.Yurtdışında Türkiye ile ilgili konferanslar veren yazar 1940'ta yeniden İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne atanmış, bir dönem milletvekilliği de yaptıktan sonra üniversiteye dönmüştür.İlk dört romanından üçü duygusal yanı ağır basan güçlü sevgi romanları olan yazarın ilk dikkati çeken eseri Türkçülük hareketlerinin ve Ziya Gökalp'in etkisinde kalarak yazdığı "Yeni Turan"dır. Halide Edip, toplumumuzun batılılaşmaya olan gereksinimine inandığı için Ziya Gökalp'in düşüncelerini beğenir. Küçüklüğünden başlayarak Doğu ve Batı'yı bir arada yaşayan Halide Edip, Meşrutiyet döneminde yazdığı romanlarında bu karşılaştırmayı yapmıştır. Daha sonra romancılığına yeni bir yön veren yazar, Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'yu ve Anadolu'nun çeşitli sorunlarını yansıtmıştır. Eğitim ve sağlık bunların başında gelir.
ESERLERİ:
Roman: Heyula, 1909; Raik'in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev'ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno'nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963;
Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974; Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945;
Anı:Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963; Diğer Yapıtlar: 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri,1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar,
1956.
SİNEKLİ BAKKAL
KİTABIN YAZARI
HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ
ÖTÜKEN YAYINEVİ MALTEPE İSTANBUL
BASIM YILI
1991
1.KİTABIN KONUSU:
Sinekli Bakkal Mahallesinde oturan Rabia ve Ailesinin başından geçenler.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Sinekli Bakkal, Abdulhamit Devri İstanbulunun kenar mahallelerinden birisidir. Mahallenin imamının kızı Emine, aynı mahallede bakkallık eden karagözcü ve ortaoyuncu Tevfik ile, babası istemediği halde evlenir. Tevfik, ortaoyununda “zenne” (kadın) rolüne çıktığı için “Kız Tevfik” diye anılmaktadır. İmam çok bağnaz bir adamdır. Onun eğitimi ile yetişmiş olan Emine kocasıyla geçinemeyerek yine baba evine döner. Tevfik İstanbul’un ünlü bir sanatçısı olur. Bir gün oyunda karısının taklidini yaptığı için İstanbul’dan sürülür. Emine’nin Tevfik’ten bir kızı olur, adını Rabia koyarlar. İmam Rabia’yı da din eğitimi ile yetiştirir, hafız yapar. Abdülhamit’in Zaptiye Nazırı Selim Paşa da Sinekli Bakkalda oturmaktadır. Rabia, Selim Paşa ile karısı Sabiha hanım tarfından korunmaktadır. Olağanüstü güzel bir sesi olan kıza aynı konağa gidip gelmekte olan Mevlevi şeyhi Vehbi Dede, alaturka musiki dersi verir. Paşanın oğlu Hilmi’ye piyano dersi vermek için konağa gelip giden İtalyan piyanist Peregrini, kızın sesine hayran olur. Ünü bütün İstanbul’a yayılan Rabia, Kuran ve Mevlüt okumak için cami cami dolaşmakta ve bütün kazancını imama vermektedir.
Günün birinde kızın babası Tevfik sürgünden döner, Sinekli Bakkal’daki eski bakkal dükkanını yeniden çar. Rabia da dedesinden ayrılır, babasıyla oturmaya başlar. Kızın sanatına hayran olan Vehbi Dede ve Peregrini Tevfik’in evine gidip gelmeye başlarlar. Rabia Kuran’ı hele Mevlüt’ü o kadar üstün bir sanatla okumaktadır ki Doğu musikisinde adeta bir çığır açmıştır. Bu yıllarda Türkiye’de “Genç Türkler” Abdülhamit’in baskısını kaldırmak için gizli gizli çalışmaktadırlar. Selim Paşa’nın oğlu Hilmi de bunlardandır. Ortaoyununa “zenne” rolüne çıkan Tevfik, Hilmi’nin isteği üzerine bir gün kadın kılığına girip, Türkler’in Avrupa’dan gelen ihtilalci gazetelerini Fransız postahanesinden alırken yakalanır. İş meydana çıkınca Hilmi ile Tevfik Şam’a ötekiler de Yemen’e ve Fizan’a sürülür. Babasının arkadaşı bir cüce ile yalnız kalan Rabia, bakkallık ve hafızlıkla geçinmektedir. Rabia’yı sevmeye başlayan Peregrini o günlerde annesinden kalan serveti alarak İstanbul’a yerleşir. Müsülüman olup Osman adini alir ve Rabia’yla evlenir. Bu yıllarda imam ölür; Rabia kendi çevresinden ayrılmak istemez böylece imamdan kalan eve yerleşirler.
Abdülhamit’e tam bir görev duygusuyla bağlı bulunan ve padişah aleyhinde çalışanlara türlü işkenceler ettirmekten çekinmeyen Selim Paşa, kendi oğlunu da sürdükten sonra, yavaş yavaş değişmeye başlar. Babalık ve insan duyguları uyanır, görevinden ayrılır 1908’de Meşrutiyet ilan edilince Tevfik sürgünden döner, Rabia’nın bir çoçuğu olmuştur, Sinekli Bakkal’da yine eski mutlu hayat başlar.
3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Gerçeklerden kaçmamalı zorluklarla yüzleşmeye kendimizi hazır tutmalıyız.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Sinekli Bakkal'daki asıl karakterler; İmam, Rabia ve Peregrini'dir.
İmam: Törelerine, dinine bağlı ancak yeniye, değişime tahammülü olmayan
bağnaz zihniyeti temsil eder.
Rabia: Doğu mistiği, doğu kültürü aynı zamanda batı ile tanışmış ılımlı kişiliği ile ön plana çıkmaktadır. Rabia, aynı zamanda Halide Edip'in toplumda görmek istediği ideal Türk kadınını ifade etmektedir.
Peregrini: Akla dayanan batı felsefesinin bir temsilcisidir.
Tevfik: Rabia’ nın babasıdır. Çok yetenekli bir kişi olup ortaoyunundaki marifetiyle herkesi büyülemektedir.
Emine: Rabia’ nın annesidir.
Selim Paşa: Disiplinli ve adil bir insandır.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM:
Kitap son derece sürükleyicidir. Olaylar gerçekçi bir anlatımla ifade edilmiştir. Karakterleri günümüzde karşılaşacabileceğimiz tiplerdendir.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip (1884-1964) İstanbul'da doğmuştur. 1901'de Üsküdar Amerikan Kız Koleji'ni bitiren yazar, Rıza Tevfik ve Salih Zeki'den özel dersler
almıştır. İlk evliliğini Salih Zeki ile yapan Halide Edip, yazılarında bir süre Halide Salih imzasını kullanmıştır. Bir ara kız okullarında öğretmenlik yapmış, 1918'de İstanbul Üniversitesi'nde Batı Edebiyatı profesörü olmuştur. İstanbul'un işgali sırasında yaptığı konuşmalar yüzünden kovuşturmaya uğrayınca Anadolu'ya kaçarak Milli Mücadele'ye katılmıştır. Cumhuriyet'in ilanından sonra Adnan Adıvar'la hükümet arasında başlayan anlaşmazlık sonucu 1926'da Türkiye'den ayrılmıştır.Yurtdışında Türkiye ile ilgili konferanslar veren yazar 1940'ta yeniden İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne atanmış, bir dönem milletvekilliği de yaptıktan sonra üniversiteye dönmüştür.İlk dört romanından üçü duygusal yanı ağır basan güçlü sevgi romanları olan yazarın ilk dikkati çeken eseri Türkçülük hareketlerinin ve Ziya Gökalp'in etkisinde kalarak yazdığı "Yeni Turan"dır. Halide Edip, toplumumuzun batılılaşmaya olan gereksinimine inandığı için Ziya Gökalp'in düşüncelerini beğenir. Küçüklüğünden başlayarak Doğu ve Batı'yı bir arada yaşayan Halide Edip, Meşrutiyet döneminde yazdığı romanlarında bu karşılaştırmayı yapmıştır. Daha sonra romancılığına yeni bir yön veren yazar, Kurtuluş Savaşı yıllarında Anadolu'yu ve Anadolu'nun çeşitli sorunlarını yansıtmıştır. Eğitim ve sağlık bunların başında gelir.
ESERLERİ:
Roman: Heyula, 1909; Raik'in Annesi, 1909; Seviye Talip, 1910; Handan, 1912; Yeni Turan, 1912; Son Eseri, 1913; Mev'ud Hüküm, 1918; Ateşten Gömlek, 1923; Vurun Kahpeye, 1923; Kalb Ağrısı, 1924; Zeyno'nun Oğlu, 1928; Sinekli Bakkal, 1936; Yolpalas Cinayeti, 1937; Tatarcık, 1939; Sonsuz Panayır, 1946; Döner Ayna, 1954; Akile Hanım Sokağı, 1958; Kerim Ustanın Oğlu, 1958; Sevda Sokağı Komedyası, 1959; Çaresaz, 1961; Hayat Parçaları, 1963;
Öykü: Harap Mabetler, 1911; Dağa Çıkan Kurt, 1922; Kubbede Kalan Hoş Seda, (ö.s) 1974; Oyun: Kenan Çobanları, 1916; Maske ve Ruh, 1945;
Anı:Talim ve Terbiye, 1911; Turkey Faces West, Türkün Ateşle İmtihanı, 1962; Mor Salkımlı Ev, 1963; Diğer Yapıtlar: 1930; Conflict of East and West in Turkey, 1935; Inside India, 1937; Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesisleri,1955; İngiliz Edebiyat Tarihi, 3 cilt, 1940-1949; Doktor Abdülhak Adnan Adıvar,
1956.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 3 Ziyaretçi