You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : GÜNEŞ ÜLKESİ

KİTABIN YAZARI : TOMMASA CAMPANELLA

YAYIN EVİ : SOSYAL YAYINLAR

ADRESİ : DİVANYOLU KLOD FARER CAD.16/2 İSTANBUL

BASIM : İKİNCİ BASIM

KİTABIN KONUSU : Güneş ülkesinde dile getirilen konu; toplumsal bir düzen düşüncesidir. İşte bu kitap bu toplumsal düzeni dile getirmektedir. Yazar temel olarak bu kitapta; toplu halde yaşayan insanların amacının genel yarar olduğu, özel bir mal mülkün olmadığı, çalışmanın bir zevk haline geldiği bir düzenden bahsetmektedir. Bu kitapta yazarımız sosyalizmin temelini oluşturmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ : Güneş ülkesi Campanella’nın günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü bir devlet tasarısıdır. Genel hatları ile campanella bu kitapta bütün kötülüklerin ve haksızlıkların kaynağını; insanın kendisinden başkasını düşünmemesinde, dünya malını benim senin diye paylaşmasında buluyor. Campanellaya göre; insanlar genel yarar kaygısından uzak oldukları sürece kendilerinden başkasını düşünmezler. Oysa; toplum halinde birbirlerine bağlanan insanların amacı genel yarar olmalıdır. Campanella bu kitapta; özel çıkarları kaldırdığımzda ortada toplum yararından başka birşey kalmayacağını ve bencil davranışların eninde sonunda toplum güçlerinin çatışmasına yol açacağına inanmaktadır. Onun için, Güneş ülkesinde herşey devlete ve genel yarara hizmet etmelidir. Bu da sosyalizmin temelini oluşturmaktadır.
Güneş ülkesinde dayanışma bilinci ve topluma yararlı olma isteği vardır. Bunun bir sonucu olarak da güneş ülkesinde özel mal mülk olmamaktadır. Campanella, Romalıların ve ilk Hristiyanlar zamanındaki rahiplerin yurtları ve toplulukları uğruna seve seve savaştıklarını ve mal mülk düşüncesinden uzak durduğunu gösterek bir gün Güneş ülkesinin gerçekleşebileceğine inamaktadır. Ayrıca Güneş ülkesinde çalışma bir angarya olmaktan çıkmış , bir zevk halini almıştır. Aylaklık ayıp yüz kızartıcı birşeydir.
Güneş ülkesinde mal mülk ortaklığının yanında, kadın ortaklığı da vardır. Güneş ülkesinde bu kadın ortaklığı Platonda olduğu gibi sadece yöneticiler için değil, tüm toplum içindir. Bu ortaklığın amacı; kan bağıyla herkesi birbirine sıkı sıkıya bağlamak, kıskançlıkların, kinlerin önünü almaktır. Ayrıca bunun temelinde Campanella’nın soyun üremesine ve çocuk eğitimine verdiği önemde yatmaktadır. Fakat; Güneş ülkesinde bu kadın ortaklığının birgün bırakılacağına inanılmaktadır.
Güneş ülkesinde en büyük yönetici bir başrahip olan Hoh’dur. Gerek dünya işlerinin , gerekse ahiret işlerinin başı odur. Yetkisi mutlaktır, verdiği yargılar kesindir, kimse ses çıkarmaz onlara. Hoh’un Güç, Akıl ve Sevgi adlı eşit yetkide üç yardımcısı vardır. Güç; barış ve savaşla ilgili bütün işleri yönetir, yani;askerlik işlerinde ki en yüksek yetkili kişi odur. Aklın görevi ise, serbest mesleklerin, bilim adamlarının, eğitim işlerinin ve okulların yönetimidir. Sevgi’nin görevi ise; üreme işleridir.
Ayrıca; Güneş kentte bütün diller öğrenilir. Dünya’nın dört bir yanına elçiler salınır; çeşitli ulusların töreleri, yolları, yasaları, tarihleri öğrenilir. Güneş ülkelilere göre, insanın bir evi, bir karısı, ve kendi çocukları oldu mu mal mülk derdine düşer. Bencillik bundan doğar, ve böylece Güneş ülkeliler bencilliğin amacını ortadan kaldırmakla onu yok etmişler ve yerine ortak yaşama sevgisini koymuşlardır. Onlara göre; yurt sevgisi, kişisel çıkardan vazgeçildiği ölçüde artar.
Güneş kentliler birbirlerine kardeş derler. Yirmiikisini aşanlara baba, bu yaştan aşağı olanlara da oğul denir. Gurur; onlarca kusurların en ürküncüdür. Gurur taslayan kimse en sert cezalara çarptırılır. Güneş ülkelilere göre, yoksulluk insanları alçaltır, serseriliğe götürür, onlarda yurt sevgisini azaltır. Zenginlikse; insanları gurura, cahilliğe, küstahlığa, palavracılığa, bencilliğe götürür. Oysa herşeyin ortak olduğu Güneş ülkesinde, herkes aynı zamanda hem zengin, hem yoksuldur. Zengindir; çünkü kent bütün ihtiyaçlarını karşılar. Fakirdir; çünkü kimsenin özel mal mülkü yoktur. Güneş kentliler mala mülke köle olmazlar, sadece yararlanırlar onlardan.
Güneş ülkelilere göre, dinliler dinden uzaklaşıyorsa, din kurallarının sıklığından değil, daha çok dinsizlerle düşüp kalktıkları, şan şeref peşine düştükleri, mal mülk sevdasına, ten isteklerine kapıldıkları için uzaklaşıyorlar.
Güneş ülkelilerin yemek bakımından uydukları kural şudur; bir gün et, bir gün balık, bir gün sebze yerler. Dördüncü gün, mideleri yorulmasın ve organizma güçsüz duruma düşmesin diye yeniden ete dönerler. Sindirimi en kolay besinleri yaşlılara ayırırlar. Amaçoğunluk, günde iki öğün, çocuklarsa doktorların öğütleri gereğince dört öğün yerler. Güneş ülkeliler genel olarak, yüzyıl yaşarlar, iki yüzyıl yaşayanlarda vardır.
Güneş ülkesinde cinsel istekleri aşırı olan bazı erkeklerin, tabiata aykırı yollara sapmalarını önlemek için, belli bir yaştan öncede kadınlarla yatmalarına izin verilir. Yalnız bu kadınların gebe, ya da kısır olması gerekir. Cinsel sapıklık yaparken yakalananlar, ağır cezalara çarptırılır. Bu ceza idama kadar gidebilir.
Güneş ülkelilere göre; savaşın amacı düşmanı yoketmek değil, daha iyi hale getirmektir. Devletin, dinin ve insanlığın düşmanlarına karşı acımadan savaşırlar. Güneş kent ordusunu, hepsi de savaş hilesi bakımından usta olan beş, sekiz ya da on komutan yönetir. Bunlar savaş işlerini görüşmek için toplanır ve aldıkları karara göre birliklerine kumanda ederler. Düşmanın önünden ilk kaçanlar ölüm cezasına çarptırılırlar. Ancak bütün ordu bağışlanmalarını ister, ve teker teker suçu paylaşırlarsa, ölümden kurtulabilirler.
Campanella yeni bir altın çağın doğacağına ve bunun da Güneş ülkesi gibi bir devlet düzeniyle gerçekleşeceğine inanmaktadır.

ANA FİKİR : İnsanların hiçbir zaman umutlarını kaybatmemelerinin gerektiğini, herşeyin dönüp dolaşıp eski yerine geldiği gibi, geçmişte yaşanan bazı güzelliklerin ileride de olabileceğini, insanların yararları, mutluluğu ve ahlakı paylaştığı zaman dünyanın bir cennet olabileceğini, azgın kör sevgiler yerine uyanık, temiz sevgilerin gelebileceğini, yalan dolan, bilgisizlik ve zorbalığın yerine, gerçek bilgi ve kardeşliğin gelebileceğini savunuyor.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER

Kitabın soru cevap şeklinde geçmesi, kitaba akıcı bir özellik kazandırmıştır. Ayrıca; yazar tarafından öne sürülen devlet düzeniyle ilgili, aklımıza gelen her soru yazar tarafından sanki önceden biliniyormuş gibi anında sorulup cevaplanıyor. Ayrıca; kitaptaki kişiler ve yerler hakkındaki tasvirler çok etkileyici bir şekilde işlenmiştir. En önemlisi vermek istenilen mesaj okuyucuya tam olarak verilmiştir.

TOMMASA CAMPANELLA

Tommasa campanella, düşüncelerini yirmi yedi yıllık hapis hayatıyla ödemiş bir düşünce kahramanıdır. Onun yaşadığı dönem, Avrupa katolik dünyasının parçalanmaya başladığı, modern dünyayı hazırlayan politik, ekonomik ve kültürel olayların oluştuğu döneme rastlar.
Campanella, İtalya’da Calabria bölgesinde Stilo kasabasında dünyaya geliyor. Daha küçük yaştan, üstün zekası ve okumaya olan aşırı tutkunluğuyla dikkati çekiyor. On üç yaşında çeşitli konular üstüne şiirler yazıyor, uzun uzun söylevler veriyor. On beş yaşında Cosenza dominiken manastırına giriyor ve orada Aquino’lu ermiş Augustinus’un Somma Theologica’sını defalarca okuyor. Çok geçmeden manastırda okumadığı eser kalmıyor. Bilgiye olan susuzluğunu bir şiirinde şöyle dile getiriyor: ‘Dünyanın bütün kitapları doyuramaz kafamın açlığını. Neler neler okumadım! Ama yine de kafamın açlığından ölüyorum… Anlayışım arttıkça, bilgim eksiliyor…’
Dinsel konulardan az zamanda bıkan campanella, felsefeye veriyor kendini. Büyük italyan filozofu Telesio’da aradığı önderi buluyor. Doğruyu kitaplardan çok, tabiatın gözleminde arayan Telesio’nun temel düşüncesi şuydu: Bilim soyut kavramlardan değil, gerçek varlıklardan yola çıkmalıdır; deney, bilimin başvurması gereken temel kuraldır.
Campanella yirmi iki yaşında ilk eserini yazıyor. Bu, Telesio’yu düşmanlara karşı savunmak ve Aristoteles felsefesini çürütmek amacıyla kaleme aldığı Philosophia sensibus demostratat’tır. Eser cizvitlerin saldırısına uğruyor. Sapkınlık ve büyücülükle suçlanan Campanella, Papa’nın emriyle Cosenza’dan ayrılıp Stilo’ya dönmek zorunda kalıyor. Stilo manastırında boş vakitlerini okumak, bilgisini arttırmakla değerlendiren Campanella, çok geçmeden ‘bu dar ve karanlık hapishaneden’ kaçıyor. On yıl, İtalya’yı baştan başa dolaşıyor. Venedik’te Galile’yle, daha birçok tarihçi ve filozofla tanışıyor. Uğradığı yerlerde, alışılmış düşüncelerle, kör inançlarla savaşıyor. İtalya’nın hemen bütün büyük kentlerini gördükten sonra, savaşkan ve kararlı, Stilo’ya dönüyor.
Campanella’nın hayat dramı burada başlıyor. 1600’larda bütün güney İtalya, İspanya’nın bir sömürgesi haline gelmişti. Özellikle Calabria bölgesi, din adamlarının elinde daha da yoksullaşmıştı. Bir yandan engizisyon vahşeti, bir yandan yoksulluk, toplumsal isteklere yol açmaktaydı. Kültür merkezleri olan kitaplıklar ve akademiler kapatılmıştı. Serbest düşünce manastırlarda barınabiliyordu ancak.
Yurdunu ispanyol boyunduruğundan kurtarmayı düşünen campanella bir ayaklanma tertiplemeye başlıyordu. Ama, ayaklanma önceden haber alınarak önleniyor ve bir Türk gemisine kaçmak üzere anlaştığı bir kayıkçıyı bekleyen campanella bir kulübede yakalanarak Napoli’ye götürülüyor. Atıldığı hapishanede korkunç işkencelere uğruyor.
Campanella’nın hapis hayatı 1626’da sona eriyor. İspanya kralı Philip’in ölümünden sonra(1621), papa Urbanus’un beş yıl süren çabasıyla serbest bırakılıp Roma’ya gidiyor. Çok geçmeden, pusuda bekleyen düşmanlarının saldırısına uğruyor ve Fransız elçisinin yardımıyla Fransa’ya kaçıyor. Kardinal Richelieu ve Louis’den yakınlık ve yardım gören Campanella ömrünün geri kalan kısmını Paris’te dominken manastırında sessiz ve rahat geçiriyor. 1639’da, yetmiş bir yaşında ölüyor.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
[B]Kitap adı :SÜRGÜN [/B]

[B]Kitabın yazarı :REFİK HALİD KARAY [/B]

[B]Yayın evi :SÜMBÜL BASIM EVİ [/B]

[B]Basım yılı :1975 [/B]

[B] Kitabın konusu :Eserde sürgün hayatı çekmek zorunda kalan ve bütün yaşadığı acı ve ızdıraplar yüzünden hayatı son bulan Hilmi Efendi anlatılmaktadır. [/B]


[B]Kitabın özeti :Hilmi Efendi büyük bir acı içinde Beyrut’a gider. Daha doğrusu sürülür.Ailesi her zaman aklının bir köşesindedir. Onlardan ayrı kalmanın acısını çeker. Beyrut’ta tanıdık bir yüz ararken bir gün gazozcu Çopur Apti ile tanışır. Birlikte belediye tarafından tahsis edilen eski medreseye giderler. Orada Şair Kenan , Ali Kemal ve Nuri Hoca’ yla tanışır.Onlarla birlikte kalmaya başlar. Aynı zamanda gazozculuk yapar. Bir gün muhabbet esnasında diğerleri askerlere laf atarlar. Kendiside eski bir asker olduğu için sinirlenir ve Şair Kenan’la tartışır. Şair Kenan ölür. Defnederler. Şair Kenan’ın ölümünde Hilmi Efendi’yi suçlarlar. Oradan ayrılır. Bir inşaatta çalışmaya başlar. Aynı zamanda orada yatıp kalkar.Aradan birkaç hafta geçer. Eski silah arkadaşı Şakir Bey’le karşılaşır. Arkadaşı onu köydeki evine davet eder. Köye gider ama birtürlü başından geçenleri arkadaşına anlatamaz. Şehre geri döner. Bir mektup gelir. İçinde para vardır ama kimden geldiğini bilmez. Daha sonra bir paketle kıyafet gelir. Hilmi Efendi üzntülere dayanamaz ve hastalanır. İyleştikten sonra bir yerde otururken Şehzade Keramettin Efendi ile tanışır. Şehzadenin evinde kalmaya başlar. Artık herşey değişmeye başlar , şehride sevmeye başlar. Evdeki hizmetçi besleme Suzudil’den hoşlanır. Günler geçer Şehzade‘nin parası biter. Her yere borçlanır. Şehzade gizlice Mısır ‘a gitmeye karar verir. Hilmi Efendi şehre döner. Herşey kötüleşir. Suzudil ve onun yaptığı iyilikler aklından hiç çıkmaz. Onu sevdiğini anlar. [/B]
Aradan iki yıl geçmiştir. Bir yıldır ailesinde haber alamadığı için Şamda açılan konsolosluktan haber almaya gider. Bir kahvede Boşnak İhsan lakaplı Mehmet İhsanla tanışır.İhsan bir teşkilat başıdır. Bir süre sonra haber gelir. Ailes başka bir yere taşınmış ve kızı Seher’in de dost hayatı yaşadığını öğrenir. Sürgün hayatında yaşadığı ızdıraptan kızının ölmüş olmasını bile düşünür. Kızına duyduğu sevgi kine döner. Anadolu’ya teşkilat sayesinde gizlice girip önce kızını sonradakendini öldürebileceğini düşünür. Bir süre sonra Vecihi Paşazade İrfan Beyle tanışır. Ona kanı ısınır.İrfan babadan kalma çiftliği almak için gelmişyir. Aralarında ayrı gayrı kalmaz. İrfan çiftlik için Halep’e gider. Düşüncesi çiftliği alıp başına Hilmi Efendiyi geçirmektir. Aradan bir sene geçer. İrfanda bir mektup gelir. Hilmi efendi çok sevinir.
İrfan bu zaman sarfında Halip’ in bahçe barlarına alışır. Onlardan birinde Nevber adlı bir kadınla tanışır. Çok samimi olurlar. Sık sık dertleşirler. Nevber asıl isminin Seher olduğunu söyler.İrfan onun Hilmi Efendinin sürekli anlattığı nalatırkae kin kustuğu kızı olduğunu anlar. Seher’e babasınıyakında çiftliğin başına geçmek için Halep ’ gelecegini söyler. Seher İrfan’dan utanmaya başlar ve Halep’ten ayrılmak için yardım ister. Sonraları Seher birden dğişir. İffan yaptıklarına pişman olur. Çeker gider ama Seher’ede aşık olmuştur.
Bunlar oluken Hilmi Efendi Halep’e gezi düzenleyecek olan devlet reisinin kafilesine eski bir arkadaşı sayesinde dhil olur.
İrfan şehirden kopamaz, tekrar nevber’I izlemeye bara gider. Orada birlikte olduğu katip arkadaşından duyduklarına çok üzülür. Seher başka biriyle yatmaktadır. Seher İrfan’la son birkez görüşmek ister. Zorda olsa İrfan tekrar görüşmeyi kabul eder. Sabaha kadar bekler am Seher gelmez. Seher o gece yine dostunun yanında kalmıştır. İrfan Seher’I tekrar yakalar.Birlikte içki içerler. İrfan sarhoşken Seher oma esrar içirir. Birlikte İskenderuna giderler. İrfan yapacağı herşeyi unutur. Seher onu tekrar uyurken yanlız bırakır ve barda tanıştıgı biriyle Halep’e geri döner.Sahneye çıkar.Barın sahibi devlet reisinin geleceğini söyler bir sonraki gün.İrfan halp’e döner ve İstanbul’a gideceğini söyler.Seher umursamaz. Halep garından trene binerken Seher gelir ve af diler. Ama fayda etmez.
Heyet gelir. Hilmi Efendi otelde İrfan’ın boşalttığı oday yerleşir. O gece heyetle birlikte bahçede eğlenceye gider. Nevber’in ününü oda öğrenir ve merak eder. Ayrıca İrfan’ın İstanbul’a dönme sebebinin Nevber olduğunuda öğrenir. Nevber sahneye çıkınca birden Hilmi Efendi şok olur ve oracıkta yığılır kalır. Hilmi Efendi ölmüştür. Seher kimin öldüğünü anlamaz ve eğlenceden sonra devlet reisinin odasına gider. Hilmi Efendi’yi morga götürürler. Morg bekçisi Beyrut’taki ilk arkadaşı Çopur Apti’dir.Çopur Apti arkadaşının o biçare halini görünce şok olur. Son yolculuğuna arkadaşını yasin okuyarak gönderir.

[B]Kitabın anfikri : Vatanından ayrı kalan biri için geride bıraktıklarının zor durumlara düşmesi , o kişi için vatan hasretinin yanında en büyük ızdıraptır. [/B]

[B]Kitaptaki şahısların değerrilmesilendi : [/B]

Hilmi Efendi: İçi vatan millet sevgisiyle dolu, ailesine çok önem veren biridir. Fakat yaşadığı kötü olaylaronu mahvetmiştir.

Seher: Sokakta oynak evde miskindir. Kitap ve tiyatro merakı onu yoldan çıkarmıştır. Fiziki açıdan çok güzel biridir.

İrfan: Genç,cesur ve diri biridir. Fakat Seher’e karşı yaşadığı aşk onu gerçek yolundan saptırmıştır.

Çopur Apti: Hilmi Efendinin ilk arkadaşıdır. Aynı zamanda son yolculuğa hazırlayan vafakar dostudur.

[B]Kitap hakkında şahsi görüşler : Eserde üslub harikadır. Tasvirler çok yüksek seviyededir. Yalnızlığa düşmüş biri bize çok iyi aksedilmiştir. Geçinme kaygısı,yalnızlık azabı, gurbet acısı ve ümitsizlik içinde mahvoluş mükemmel bir üslupla anlatılmıştır. [/B]

Kitabın yazarı hakkında bilgi : Öykü ve roman yazarıdır. 1908’de devrin hükümetine karşı yazılar yazdığı için İstanbul dışına sürüldü.Çıkardığı Aydede adlı gülmece ve gazetesinde Kurtuluş Savaşına karşı yazdığı yazılar için yutrdışına sürüldü.’Kalem’ dergisinde’Kirpi’ takma adıyla yazdığı eleştirel yazılarıyla tanındı.İlk öykü kitabı, Memleket Hikayeleri’mde toplumsal sorunlara eğilerek gerçekçi bir gözle Anadolu kasabalarındaki yaşamı anlattı.Eserleri: İstanbul’un İçYüzü , Yezidin Kızı , Çete , Sürgün , Anahtar , Bu Bizim Hayatımız(roman); Memleket Hikayeleri , Gurbet Hikayeleri(öykü) ; Deli(oyun)…
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
ESERİN ADI:
VAHŞİ BİR KIZ SEVDİM

KİTABIN YAZARI:
ESAT MAHMUT KARAKURT
YAYINEVİ VE ADERESİ:
İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ KOLL.ŞTİ. ANKARA CAD.NO :95 –İSTANBUL
BASIM YILI:
1980 ( İLK 1926 )



KİTABIN KONUSU : Balkan Harbi yıllarında bir Türk subayı ve bulgar kızının aşkı anlatılıyor.

KİTABIN ÖZETİ:
Abdulhamid’in saltanatı sırasında adil adında otuz bir yaşında yakışıklı bir türk subayı İstanbul’dan Makedonya’ya Cesri Mustafa Paşa Tepesini içine alan mıntıkaya memur edilir. Burada başında güzel bir kızın bulunduğu bulgar çetesinin olayları ile karşılaşır ve bu çeteye son vermek için görevlendirilir.
Bir gün bu çetenin mıntıkadan geçen treni sabote edeceği haberini alır. Kendide dahil olmak üzere tüm karakol demiryoluna devriyeye çıkarlar. Adil Beyin ormanda dolaştığı esnada birşeyler farkeder. Hemen saklanıp olap biteni anlamaya çalışır. Askerlerinden biri bir bulgar tarafından bağlanıp öldürülmek üzeredir. Ne yapacağını bilemez tam bu sırada bulgar miferini çıkarır. Gözlerine inanamaz. Müthiş bir güzellik ve şimşekler çakan vahşi bir çift gözle karşı karşıyadır. Askerini kurtarmak için tabancasına sarılır ve kızı vurur. Kız Adil Beyi tanımaktadır. Bağıra bağıra ölüm tehditleri savura savura oradan uzaklaşmayı başarmıştır. İstihbarattan kızın Kristina olduğunu öğrenen Adil Bey içinde garip bir duygu taşımaktadır.
Kristina çeteye girmeden önce gizliden gizliye bu yakışıklıyı takip etmiş ve onu başkasına yar etmeme düşüncesiyle de çeteye girmiştir. Aşkına karşılık alamazsa onu öldürecektir ama Adil bey de ona aşıktır.
Bir gece vahşi kız Adil B eyin odasına gizlice girer. Onu uykusunda öldürmeyi dener. Ama başaramaz gene bir kuşun yer bayılır. Adil bir yandan onun yaralarını sarar bir yandan da o güzelliği doya doya seyreder. Bir an o sımsıcak dudaklardan öpmek ister ve bir anda kız kendine gelir, tehditler savurmaya başlar. Aynı gece köprüde bir çatışma olmuş ve kızın kardeşi ölmüştür. Neden öldürdüklerini sorar. O da tatlı bir dille onların yaptıklarını ve kendisinin bir asker olduğunu hatırlatır. Bu konuşmalar kızı öyle etkilemiştir ki kadınsı duyguları bir anda ön plana çıkmış ve Adil Bey hakkında tüm düşüncelerini orada ona anlatmıştır ve o gece beraber olmuşlardır. Aşklarını göstermişler ve sevgilerini kanıtlamışlardır. Ama onlar düşmandır. Farklı dünyaların insanlarıdırlar.
Birgün karakola kadar gelir ve babasının karakolu bombalamak üzere olduğunu söyler ve uzaklaşır . Tam karakol boşaltılmıştır ki bir patla her tarafı harap eder ve çeteciler kaçar. Adil’in ona olan aşkı iyice alevlenir.
Aylar süren sessizlikten sonra çobanlık yapan bir çocuk ona Kristina’dan bir mektup getirir. Onu dağda sürünün orda beklediği çok özlediğini yazmıştır. Ama bu bir tuzaktır. Kristina’nın babasının bir oyununa gelir. Onu bir mağaraya götürür ve gözlerinin önünde babası kızını tek kurşunda öldürür ve Adil Bey de acıdan bayılır. Uyandığında karakolun yakınında karşısında ise aşkının güzel yüzü durmaktadır. Öldüğüne inanamaz o sımsıcak dudakları tekrar hissetmek ister. Ama o sıcak dudaklar bir buz kadar soğuktur.

KİTABIN ANA FİKRİ :Aşkın ferman dinlememesidir.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: Adil bey yakışıklı bir yüzbaşıdır öyle ki hasmı olan bulgar kızı ona delice aşık olur ve onun da bu aşktan dolayı gözü hiç birşey görmez. Kristina güzel bir o kadar vahşi bir bulgar kızıdır. Ama kendini bir türk subayına aşık olmaktan alıkoyamaz.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Bir solukta okunacak akıcılıkta ve anı niteliği taşıdığından çok etkileyici ve dilide oldukça sadedir. Aşkı arayanlar için güzel bir roman olup, herkesin okuması gereken bir yapıttır.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ: İstanbul’da 1902’de Şürayı Devlet üyesi Mahmut Nedim Paşanın oğlu olarak dünyaya gelen romancımız, 1977’de hakkın rahmetine kavuşmuştur.Diş hekimliği okulunu (1924), İstanbul Üniversitesi hukuk fakültesini bitirdi (1930). Gazetecilik ve Galatasaray lisesinde öğretmenlik yaptı. Politikaya atılarak Urfa’dan önce millet vekili (1957-60), sonra da senatör seçildi. (1961-66).
Aşk ve serüven romanlarıyla ün kazandı canlandırdığı gözü pek güçlü erkek kahramanlar aracılığı ile balkan savaşı ( vahşi bir kız sevdim ,1926 ) , I. Dünya savaşı (son gece,1938) ,Kurtuluş savaşı (Allahaısmarladık,1936 ) dekorları içinde aşk ve kahramanlık konuları işledi.
Serüven, hareket niteliklerini duygusallıkla birleştiren romanları, Çölde Bir İstanbul Kızı (1926), İlk ve Son (1940), Erikler Çiçek Açtı (1952) devrik cümlelere, hareketli betimlemelere yer veren anlatımıyla dikkat çekti. Birçok yapıtı filme alındı.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
YAZARI

[FONT=CommercialScript BT] Nikolay (Vasilyevich)GOGOL

KİTABIN ADI
[FONT=CommercialScript BT] Ölü Canlar

YAYIN EVİ

[FONT=CommercialScript BT]Sosyal Yayınları
BASIM YILI

[FONT=CommercialScript BT]Mart 1983


1-KİTABIN KONUSU :

Ölü köle alan bir adamın başında geçen olayları bir mizah içinde anlatıyor.

2-KİTABIN ÖZETİ :

[FONT=CommercialScript BT]Rusyanın N… kentinin merkezindeki büyük hana bir yolcu oldukça güzel, küçük, yaylı bir araba ile gelir. İlk etapta bu kimsenin ilgisini çekmez. Gelen şahıs Pavel İvanoviç ÇİÇİKOV’dur. Kendisini danışman, çiftlik sahibi ve iş için yolculuk eden biri olarak tanıtır. Tez elden kentin ileri gelenleriyle tanışır: Vali, polis memuru, yargıç, savcı, çiftlik sahipleri vs. ve gittiği her yerde kendini görgülü bir salon adamı olarak gösterir; konusu ne olursa olsun her konuşmada canlı, ilgi uyandırıcı sözler söyler.
[FONT=CommercialScript BT]Her gün akşam toplantılarına, yemeklere gider hoş vakit geçirir. Sıra kent dışı ziyaretlere geldiğinde ise işe önce çiftlik sahibi Manilov ile Sobakeviç’ten başlar. Önce Manilov’un çiftliğine gider. Manilov ailesi üzerinde çok iyi izlenimler bırakır. Yemekten sonra çalışma odasına geçip iş konularında konuşmaya başlarlar. Çiçi öncelikle Mani’a kaç tane kölesi olduğunu, en son sayımı hükümete ne zaman verdiğini, kaç kölenin öldüğü gibi sıradan sorular sorar. Ancak o kadar çok ölen olmuştur ki Mani bile sayısını kahyadan öğrenir. Ancak Çiçi bunların listesini isteyince ortalık birden gerginleşir ve M bunu niçin istediğini sorar. Ç ne diyeceğini şaşırır ve ancak “Köylü satın almak istiyorum.” diyebilir. Daha sonra toparlayarak ölmüş olan köleleri almak istediğini söyler.
[FONT=CommercialScript BT]
[FONT=CommercialScript BT]Ç’un aldığı köleler kentte günün konusu olur. Köylülerin başka bir yere götürülüp yerleştirilmesinin karlı bir iş olmadığı üstüne bir çok yorumlar yapılır, bir çok düşünceler, görüşler ileri sürülür. Kimi de, Ç’un köylülerine egemen olan başkaldırma ruhunun kökünden kazınması için başvurulacak çareleri sayıp döktüler. Bu düşünceler çeşit çeşitti. Bir kısmı, son kerte zor ve baskı kullanılması gereğini ileri sürüyor, bir kısmı ise tam tersine merhametli davranmayı öğütlüyordu. Posta müdürü ise Ç’a kutsal bir görev düştüğünü O’nun bir çeşit “baba” yerinde olduğunu, hatta köylülerini eğitimden yararlandırmasını söylüyor bu sırada Lancaster’in önerdiği karşılıklı eğitim sistemini övüyordu.
[FONT=CommercialScript BT]Kentteki insanların tümü iyi kalpli, konuksever insanlardır. Onlarla birlikte yemek yiyen ya da Whist oynayan biri hemen dostları olup çıkar. Hele bu kişi Ç gibi iyi huylu terbiyeli, kendini sevdirmenin büyük gizini bilen biri olursa. Ç kentte o kadar sevilmiştir ki bir türlü ayrılıp gitmenin yolunu bulamaz. Her zaman “bizimle bir haftacık daha kalın, Pavel İvanoviç” gibi sözlerle karşılaşır. Kısacası kentte el üstünde tutulur. Ama kentin bayanları üzerinde bıraktığı etki çok daha güçlü, çok daha şaşırtıcıdır.
[FONT=CommercialScript BT]Ç’un baloya gelişi büyük mutluluk uyandırır. Bütün gözler O’na çevrilir ve herkes O’nun yanına toplanır. Herkese, her sorulana yanıt yetiştirir.Bayanlar yerini alır almaz “Acaba yüzlerinden, gözlerinden mektubu yazanın kim olduğunu anlayabilir miyim? diyerek onları süzmeye başlar. Ancak hiçbirinde böyle bir yüz ifadesi yoktur. Ç O’nu bulmaya kararlıdır. Bayanlarla sohbeti koyulaştırır. Ancak tam o sırada, kötü bir sürpriz; Nozdriev salona girer. Ç’un çok aptal bir insan olduğunu çünkü ölü can aldığını haykırır. Önce insanlar pek aldırış etmezler. Ancak bu hikaye kulaktan kulağa yayıldıkça insanlar itibar etmeye başlarlar. Olay o kadar yayılır ki herkes Ç’un valinin kızını kaçırmak için bunu yaptığını düşünmeye başlarlar. Ancak her iki olay arasında hiçbir bağlantı kuramazlar. Sonunda kentte iki parti kurulur. Erkekler partisi ve kadınlar partisi. Erkekler, sadece ölü canlarla; kadınlar ise sadece valinin kızının kaçırılmasıyla ilgilenirler. Kısacası bütün kent olayı çözmek için seferber olur. Bu arada Ç hasta olduğu için evden dışarı çıkamaz ve olaylardan haberdar olamamıştır. Dışarı çıktığında ise bütün insanların ona karşı tavırları değişmiştir. Kısa sürede olayları öğrenir. Buna canı sıkılır ve kenti terk eder ...
[FONT=CommercialScript BT]Ç günler sonra Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında dolaşırken cennet bahçelerini andıran çiftlikten gözünü alamaz ve çiftlik sahibi ile tanışmak için evine gider. Çiftlik sahibi Tientietnikov’dur. Okulu bitirdikten sonra bir süre memurluk yapar, müdürünün üstlerine farklı, astlarına farklı davranışı onu çileden çıkarır ve dayanamayıp ona hakaretlerde bulunur. Böylece işine son verilir. Tekrar çiftliğine dönerek aldığı eğitimle köylüsünü eğitip daha fazla verim elde etmek için çabalar. Köylüsüne toprak vererek hem kendisi için hem de çiftlik için çalışmasını sağlar. Onlara mümkün olduğunca iyi davranır, daha fazla boş zaman sağlar. Ancak gün geçtikçe verimin düştüğünü, köylünün davranışının değiştiğini fark eder. Zamanla iyice sıkılır. Her şeyden elini eteğini çeker. İşte tam bu sırada Ç’la tanışır ve bir süre kendisiyle kalmasını ister. Ç bunu kabul ederek tez elden çevre çiftlikleri gezerek çiftlik sahipleri ile tanışır. Ölü canlar satın alır. Tek hayali bir çiftlik sahibi olmaktır. Gittiği yerlerde çiftlik sahiplerinin eğitimli ve işten anlayan insanlar oldukları gözünden kaçmaz. Söylenenleri bir bir aklında tutar bu konular üzerinde geceler süren tartışmalara girer. Konuşmaların çoğu Köylünün eğitilmesi ve bilimsel yöntemlerle tarımın geliştirilmesi üzerinedir.
[FONT=CommercialScript BT]Bu arada Ç ölü can almaya devam eder. Ancak bunları yaşıyor gibi göstermeyi de unutmaz. Ç bu yolculuktan çok karlı çıkmıştır. 300 bin Ruble kadar para biriktirmiştir. Ancak yaptığı kanunsuz işler maliye memurlarına, valiye ve hatta prense kadar gitmiştir. Prens tarafından hapse atılır. Arkadaşı Murazov ona yardım edeceğini söyler ancak bunun karşılığı olarak bütün kötü alışkanlıklarından vazgeçmesini ister. Ç isteği kabul eder. Prens ise hiç istemediği halde Murakov’u kıramaz ve Ç’u serbest bırakır. Ancak tüm ülkeyi saran bir hastalık gibi rüşvet, ahlaksızlık ve dolandırıcılık almış başını gitmiştir.
[FONT=CommercialScript BT]Genel vali tüm memurları toplantıya çağırarak bu durumu gündeme getirir. Tüm insanların bu alışkanlıklardan vazgeçmesini, aksi taktirde bir çok kişinin işten atılacağını ve durumun Çar’a bildirileceğini söyler. Vali sözlerini şöyle bitirir. “Sahteciliğin hiçbir ceza, önlem ve yaptırım ile ortadan kaldırılamayacağını bilirim. Çünkü sahteciliğin kökleri ruhumuzun ta derinliklerine kadar sokulmuş ve rüşvet alma, olağan bir hak durumuna girmiştir. Düşman karşısında nasıl silaha sarılmışsak, namussuzluk ve sahteciliğe karşı da ayaklanmamız gerektiğini herkes anlamadıkça kötülükleri ortadan kaldırmamıza olanak yoktur ...”
[FONT=CommercialScript BT]Eğer Ç’un kişiliğinin ahlak yönü sorulursa; erdemli ve kusursuz bir kahraman olmadığı açıkça anlaşılır. Ancak O “İşini Bilen” biri diyebiliriz. Kolay yoldan mal edinme ve kazanç hırsı çoğu kişiye göre kusurdur ve saygıdeğer işlerden sayılmaz.






3-KİTABIN ANAFİKRİ :

[FONT=CommercialScript BT]Bir insanın hırsı uğruna neler yapacağı ve bunları yaparken yanlış yollara saparsak eninde sonunda foyamızın ortaya çıkacağı anlatılıyor.Buna rağmen hırs sayesinde insanları da etkileyebileceğimiz vurgulanıyor.Ç yaşamın anlamını insanları etkilemede arayan bir insan görünümü veriyor ve bunun gereklerini savunuyor.

4-KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARI DEĞERLENDİRİLMESİ :

[COLOR=windowtext] [COLOR=windowtext][FONT=CommercialScript BT]Çiçikov: Zengin olmak için herşeyi yapabilecek ve göze alabilecek bir kişiliğe sahip.
[COLOR=windowtext][FONT=CommercialScript BT]Tientietnikov : Çifte standartı sevmeyen dürüst bir insandır [COLOR=windowtext].

5-KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER

[FONT=CommercialScript BT]Kitapta çokça olay yaşandığından sürükleyici ve zevkli bir kitap.İnsanı sıkan uzun tasvirler ve uzun açıklamalara fazla yer verilmemiş.O yüzden okunması insana güzel gelebilecek bir kitap.Düş dünyamızın şekillenmesinde ki yolları engelleyici bir tarz.Klasik Rus romanı örneği : balolar , zengin zadeler , prensler , dolandırıcılık , aşk…

6-KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ

[FONT=CommercialScript BT] Gogol, 1809 yılında Ukrayna’da doğdu. Küçük yaşta babasını yitirdi ve annesi tarafından büyütüldü. Liseyi bitirdikten sonra Saint Petesburg’a gitti, bir süre devlet memurluğu yaptı, Ukrayna folkloru üzerine çalışmaları ile dikkat çekip Petesburg üniversitesinde tarih dersleri vermek için davet edilse de, yarım kaldı bu uğraşı. Gogol’ün hezeyan düzeyindeki dinsel inançları ve çözemediği cinsel sorunları ile hayatla barışık olmayan bir kişiliği vardı.
[FONT=CommercialScript BT]Roman ve hikayeleri ile bir anda dikkatleri üzerinde topladı. Özellikle “Müfettiş”(1836) oyunu ve “Palto”(1842) hikayesi, Rusya’nın siyasi ve toplumsal meselelerine yönelik eleştirileri -Rus sosyal demokrat eleştirmen Bielinski ve arkadaşlarından- övgü topladı. İlginçtir ki Çar da beğenmişti “Müfettiş”i..! Oyununun sahnelenmesinden kısa bir süre sonra Rusya’dan ayrılan Gogol Roma’ya yerleşti. Buradan yazdığı yazılarında giderek muhafazakar bir tavır takınması Rusya’daki arkadaşları ile arasının açılmasına yol açtı ve zaten hassas bir dengede duran iç dünyasını iyice alt üst etti. 1852 yılında geçirdiği bir sinir krizi ile en büyük eseri “Ölü Canlar”ı yaktı, odasına kapandı ve bir kaç gün içerisinde öldü. Neyse ki, metnin ilk bölümü uşağı tarafından kurtarılmıştı.
[FONT=CommercialScript BT]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : SİMYACI
KİTABIN YAZARI : PAULO COELHO
YAYIN EVİ VE ADRESİ :CAN YAYINLARI , Hayriye cad.Galatasaray/İST.
BASIM YILI :1996

1)KİTABIN KONUSU :Menkıbesini arayan Santiago adlı gencin , bu uğurda sarfettiği çabaları anlatan bir hikayedir.

2)ROMANIN ÖZETİ :
Santiago adlı genç,yaşamını sahip olduğu sürünün yünlerini satarak geçinen fakat diğer çobanlardan farklı olarak okuma yazma bilen gezgin bir çobandır.
Onaltı yaşına kadar papaz okuluna gitmişti.Anne ve babası ,onun dim adamı olmasını istemişlerdi.Latince,İspanyolca ve din bilimi okumuştu .Ama küçüklüğünden beri dünyayı tanımayı hayal etmiş ve bu hayali, tanrı’yı yada insanların günahlarını öğrenmekten çok daha önemli tutmuştu.Babasıda oğlunun bu isteğini olumlu karşılar ve zamanında oğlunun papaz okulundan mezuniyeti için sakladığı üç altın İspanyol lirasını sürü sahibi olması için ona verir.
Birgün genç çoban,Tarifa’da düşleri yorumlayan çingene bir kadının yanına gider ve uzun zamandır gördüğü düşün anlamını öğrenmek ister.Düşünde bir çocuğun kendisini Mısır piramitlerine götürdüğünü,ona hazinenin yerini gösterdiğini söyler.Falcıda ona Mısır’a gitmesini ve hazineyi bulmasını söyler ve kendisinden para almayıp hazineyi bulduğu takdirde hazinenin onda birini ister.fakat Santiago bunu önemsemez.

Sonra Melkisedek adlı yaşlı bir adamla tanışır. Melkisedek ona menkıbesini gerçekleştirmesi gerektiğini, on koyun karşılığında, hazinenin Mısır’da piramitlerin yanında olduğunu söyler ve Urim veTummim adlı siyah ve beyaz iki taş verir. Siyah olanın evet, beyaz olanın hayır anlamına geldiğini, işaretler yazımlamayı başardığı zaman ona yardım edeceğini belirtir.
Santiago, Afrika’ya gider. Limana vardığı ilk gün bir dolandırıcı tarafından soyulur ve beş parasız kalır. Kişisel menkıbesine inanmaktan başka hiçbir şeyi kalmamıştır. Tekrar İspanya’ya dönüp çoban olmak için para kazanması gerekmektedir ve bunun için billuriyeci dükkanında çalışmaya başlar. Başlangıçta satış yapamayan billuriyeci dükkanında yenilikler yaparak satışları arttırır. Bu arada Arapça öğrenir.
Bir yılın sonunda billuriyeci dükkanından ayrılır ve tekrar menkıbesini gerçekleştirmeye karar verir. Mısır’a gitmek üzere kervan yolu üzerindeki hana gider. Burada kendisi gibi menkıbesi peşinde koşan, simyacı biriyle tanışıp simyanın sırrını öğrenmek isteyen bir İndiliz’le tanışır.
İngiliz ve Santiago kervana binerler ve yola çıkarlar. İngilizin kervanının ilerlerken kitap okumasına karşın, Santiago kervanı, insanları, çölü izliyor ve rüzgarı dinliyordu. Evrenin ortak dilini öğrenmeye çalışıyordu. Kaynaklardan, billurlardan çok şey öğreniyordu ama çöl daha yaşlı ve daha bilgiliydi.
Kervanlar arası savaş olmasından dolayı kervan daha az duraklıyor, gözcülerin sayıları arttırılıyor ve böyle gecelerde İngiliz ve Santiago bilgilerini aktarıyorlardı. Bu aktarımlar esnasında Santiago simyaya ilgi duymaya başlamıştı. Simyacıların hayatlarını labaratuvarlarda geçirebildiklerini; maddeyi yıllarca ateşte pişirerek madeni arıttıktan sonra evrenin ruhunun kalacağına inandıklarını öğrenmişti.
Sıvı ve katı simyanın temelini oluşturmaktadır ve başlıca iki yapıtın varlığına inanılmaktadır. Büyük Yapıt’ın sıvı kısmına ebedi hayat adı verilir ve tüm hastaları iyileştiridiğine inanılmakla beraber simyacıların yaşlanmalarına engel olmaktadır. Katı kesimine Felsefe Taşı denilmekte ve bu taşın bulunması da kolay değildir.

Simyacılar ateşi arıtmak için yıllarca ateşi gözlemlemktedirler. Aslında böyle davranarak vicdanlarını arıtmış olmakta yani, madenleri arıtarak kendileri de arınmış olmaktadırlar.
Kabileler arası savaş büymüştü ve artık kervan vahaya varabilmek için gece-gündüz yol alıyordu. Sonunda vahaya varmışlardı. Vaha tarafsız bölgeydi ve hiçbir savaşçı, vahaya terör yaratmak için gelemez, vahada savaşın içine giremezdi. İngiliz vahada simyacıyı arıyor fakat Arapçası’nın yetersizliğinden onu bulamıyordu. Sonunda Santiago’dan yardım istedi. San tiago genç bir kızdan simyacının yerini öğrendi. Bu esnada kızdan çok hoşlandı ve onun kendisinin evrendaki eşi olduğuna inandı. Fatime adlı kıza daha ilk tanışmada evlilik teklif etmişti. Ancak kız bu teklifi geçiştirmişti. Santiago kendisinden çok emindi. Bu arada İngiliz simyacıyı bulmuş ve ondan madenleri altına çevirme sırrını öğrenmek istemiş, simyacı da ona bu konu üzerine denemeler yapmasını söylemişti. İngiliz bu hayal kırıklığına karşın hemen çalışmalara başlamıştı.
Santiago her gün Fatime ile kıyıda buluşuyor, büyük şehirlerden, çobanlık hayatından, kralla karşılaşmasından, kristal dükkanından bahsediyordu. kIz da artık Santiago’nun bir parçası olduğuna inanıyor ve ona büyük bir aşkla bağlanıyordu.
Santiago bir gün çölde, uçan iki büyük atmaca gördü. Kuşların havada çizdikleri şekillere bakıyor ama anlamını çözemiyordu. Bunun üzerine atmacaların hareketlerini izlemeye başladı. Atmacalardan biri, diğer atmacaya aniden saldırdı. O anda Santiago’nun gözünde bir görüntü belirdi.

Bu mesaj , vahanın silahlı bir birliğin saldırısına uğrayacağını gösteriyordu.Bunun üzerine deveciye gidip durumu haber eder,devecide durumu vahanın ileri gelenlerine bildirir.Akşam kurul toplanır ve durumun değerlendirilmesine karar verilir ve Santiago’yu da kurula çağırırlar.Santiago’nun söylediklerine şüpheli yaklaşsalarda vahanın emniyete alınmasına karar verilip
Silahlı muhafızlar oluşturulur.Eğer söyledikleri yanlış veya yalan ise öldürülmesine karar verilir.Santiago Evrenin dilini öğrendiğinden emin olduğu için bu teklifi kabul eder.Kurul tarafından teste tutulmasına karar verilir ve çadırına giderken önünü atlı birisi keser.Cesaretinin sınandığı bu sınavdan geçer ve önünü kesen yani simyacıyla tanışmış olur.
Ertesi gün vaha, kuzeyden saldırıya uğrar ama düşman bertaraf edilir.Measjı doğru algıyan bu gence , kişisel menkıbesini gerçekleştirmesinde ona yol gösterici olacağını söyleyen simyacı,ertesi günü yola çıkmak için hazırlanmasını söyler.
At üstünde günlerce simyacıyla beraber yol alan Santiago bu arada Evrenin dilini daha iyi öğreniyor,herşeyin kendi menkıbesi olduğunu ve evreninde evrim geçirdiğini görüyordu.Çölde yollarına devam ederlerken etrafları yüzlerce atlı tarafından sarıldı ve atlılar onları büyük bir ordugaha götürdüler.Ordugahın reisi onların casus olduğuna ve öldürülmesine karar verir.Bunun üzerine simyacı araya girerek kendilerini taktim ederler.Simyacı Santiago’nun koca bir rüzgar yaratabileceğini ve bu koca ordugahı yıkabileceğini söyler.Bunun üzerine reis hayatlarına karşılık iddaya girer ve onlara üç gün müddet tanır.Santiago üç gün boyunca bir tepeye çıkıyor ve çölü izleyip onunla diyalog kurmaya çalışıyordu.Üç günün sonunda reis ve kumandanları izlemek üzere toplanırlar ,Santiago çöle kendisini rüzgar yapmasını söyler ama çöl bunu kendisin yapamayacağını ve rüzgara danışmasını söyler.Bunun üzerine rüzgara danışan Santiago umduğu cevabı bulamaz ve rüzgarın tavsiyesi üzerine güneşe danışır fakat güneşin buna gücünün yetmediğini ve bunu ancak Tanrı’nın yapabileceğini bildirir.Santiago o anda Evren diliyle ve hiç konuşmadan,görmeden,hissetmeden ruhunun içinde çok güçlü bir baskı hissetmiş ve tanrı ile irtibat kurmuştu.Bu arada çölün kumları kalkmış,rüzgar etrafında dönüyor ve çok güçlü bir fırtına yaratmıştı,reis ve kumandanlar bu sahneyi izliyor ve Tanrı’nın büyüklüğünü görüyorlardı.Reis bu gösterinin ardından Santiago ile Simyacıyı serbest bırakır ve gidecekleri yere kadar onları korumaları için bir takım asker ve para verir.
Simyacı Mısır’a kadar Santiago’ya eşlik eder.Mısır girişinde küçük bir kiliseye uğrarlar,Simyacı kilisede bakır parçasını altına çevirir ve dörtte birini kiliseye bağışlar,dörtte birini Santiago’ya verir ve kalan yarısını Santiago’nun ihtiyacı olduğu zaman, altını vermesi için papaza verir.Simyacı ile Santiago’nun yolları bundan sonra ayrılır.Simyacı onu kendi kişisel menkıbesini kendisi bulması için yalnız bırakır.
Santiago Piramitlere gelmiştir;yüreğinin hissettiği,evrenrenin verdiği mesajları okumuş ve piramitlerin önünde ayaklarının altındaki gücü hissetmişti.O yeri kazmaya başlar , gece olmuş ama hala bulamamıştır , bir anda önünde askerler belirmiştir . Askerler Santiago’yu parası için döverler ve bu arada ondan şüphelendikleri için sorgularlar.Santiago onlara rüyasında gördüğü düşden dolayı Mısır’a geldiğini söyler ama bu açıklama askerleri tatmin etmez ,tam Santiago’yu öldüreceklerken çavuşun araya girmesiyle önlenir.Askerlerden biri Santiago’nun yanına gelir ve kendisininde buna benzer bir rüya gördünü,İspanya’da küçük bir köydeki, harap ve ahır olmuş kilisenin içinde toprağa gömülmüş bir hazine gördüğünü ama kendisini rüyalara inanacak akdar aptal olmadığını söyler.Santiago her şeyi anlar,koyunlarını götürdüğü eski kiliseyi hatırlar.Simyacı ile uğradıkları kiliseye uğrayıp, İspanya’ya gitmeye yetecek kadar altın alır.
Toprağı kazmış ve koca bir sandık altın bulmuştur.Kendi kişisel menkıbesini gerçekleşmesinde yardımcı olan evrene bir kez daha şükreder.



3.ANAFİKİR

Romanda ,insanın kendi kaderinin kendi elinde olduğunu ve insanın kendine güvendikten sonra herşeyi yapabileceğini ve bunları yaparken unutulmaması gereken bir şey var ki Tanrı’ nın çalışana rıskını verdiği.





4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Santiago : Kişisel menkıbesi uğruna yollar aşıp, aşkını bekleten bir çobanın öyküsü. işaretleri yorumlamasını öğrenmiş, evrenin diliyle konuşan zat.
Simyacı : Evrenin dilini çözmüş ve yüreğini olgunlaştırmış ,bakırı altına çevire bilen ,geleceği görebilen bir zat






5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap. İnsan bir solukta okuyabiliyor. İnsanların kadere körü körüne bağlanmaması gerektiğini ve kaderin de sorgulanabileceğini öğretiyor.










6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

"Paulo Coelho, Rio de Janeiro'da doğdu. Roman yazarlığına başlamadan önce, oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve sevilen bir şarkı sözü yazarıydı. Coelho, gençliğinde bir hippiydi. 1986 yılında Hıristiyanların, Batı Avrupa'da başlayıp İspanya'da Santiago de Compostela kentinde sona eren geleneksel hac yolculuğunu yaptı; bu deneyimini 1987 yılında yayınladığı The Pilgrimage (Hac) adlı kitabında anlattı. 1988 yılında yayınlanan ikinci kitabı Simyacı, Coelho'yu en çok okunan çağdaş yazarlardan biri yaptı. Öteki kitapları: Brida, Valkürler ve son yazdığı Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım'dır. Simyacı, 42 ülkede yayınlandı, 26 dile çevrildi. Bu kitap, Coelho'yu Gabriel Garcia Marquez'in arkasından en çok okunan Latin Amerikalı yazarlardan biri konumuna getirdi."
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:KORKUNÇ YILLAR
KİTABIN YAZARI:CENGİZ DAĞCI
YAYIN EVİ VE ADRESİ:VARLIK YAYINLARI,EKİN BASIMEVİ, İSTANBUL.
BASIM YILI:MART,1959
KİTABIN KONUSU: Kırımlı bir Türk subayının hayatı, özellikle esir olduğu yıllar konu edilmiştir.
KİTABIN ANAFİKRİ:Türklerin bağımsızlıkları ve vatanlarına ne kadar çok düşkün oldukları belirtilmiştir.
KİTAPTAKİ OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kahramanımız Sadık Turan çocukken subay olmayı düşünmeyen ama can dostunun kendini razı etmesiyle subay olan duygusal ve düşünceli bir şahsiyettir.
Süleyman, Turan’ın kan kardeşi, asker ruhlu biridir. Turan’ın da subay olmasına sebep olmuştur.
Mustafa Ağa ihtiyar, bir o kadar iyi kalpli, bir şahsiyettir. Alman esir kampında karşılaşırlar. Diğer beş Türk gibi Turan’ı da yanına alır, Almanlar için çalışır ekmek, su sağlar.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap doğrudan anıların yazıldığı bir defterin düzenlenmesi şeklinde yazıldığından son derece sade ve bir o kadar da sürükleyicidir. Herkese tavsiye ederim.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Cengiz Dağcı, Kırımlı Türk romancı (yalta,1920), Sovyet ordusunda subay olarak II.Dünya Savaşına katıldı. Almanlara tutsak düştü. Savaşın son yıllarında İngiltere’ye sığınarak Londra’ya yerleşti (1946). Korkunç Yıllar(1956), Yurdunu Kaybeden Adam (1957) gibi romanlarında savaş yıllarında soydaşlarının çektiği acıları dile getirdi. Çocukluğunun geçtiği yerleri, soydaşları üzerinde siyasal baskının yol açtığı acıları, savaş yılları tecrübelerini bir dizi romanında (Onlar Da İnsandı,1958) anlattı.


KİTABIN ÖZETİ:
II. Dünya savaşı öncesi zor yaşam şartları altında Kırım halkı büyük acılar çekerler. Müslüman–Türk Sadık Turan, babası hapse atıldığında, daha çocuk yaşta, ailenin geçimini üstlenir.
Askerlik çağı gelir.askerdeyken kan kardeşi Süleyman’la orta kumanda okuluna girerler. Turan hiç istemese de Süleyman’ın baskısı ve okul komutanı Şişkof’un etkisiyle subay olur.
Artık Ruslar için Almanlara karşı savaşacaktır. Bir muharebede Süleyman şehit, Turan esir düşer. Artık taşlı, samanlı, kuru ekmeğe, yatacak temiz bir yere muhtaç kalır. Çok geçmeden kampta hemşehrilerini bulur. Bunların arasında Mustafa Ağa adında ihtiyar ama bir o kadar çalışkan biri vardır. Çalışkanlığıyla Almanların gözüne girer ve kamp dışındaki işlere gider. Böylelikle iyi ekmek ve su bulur. Bunu da hiç düşünmeden bir baba gibi hemşehrilerine dağıtır. Bazen kendine bile ayırmaz.
Bir gün başka bir kampa yola çıkarlar. Uzun ve zor bir yolculuktur. Geride kalanlar öldürülür. Esirlerin psikolojisi iyice bozulmuştur. Hemşehrilerden bir Mustafa Ağa, bir de Turan sağ salim kampa varır. Ama Turan, çürük damgasi yiyerek ölümü bekleyenlerin yanına atılır. Dayanamaz. İlk firsatta diğer barakaya kaçar Mustafa’yı arar, bulamaz.
Birkaç gün sonra sihhiye bölüğündeki bir hemşehrisi onu, hem yardım etsin, hem de karnını doyurabilsin diye yanına alır. Hastenedeki ölüleri gömerken bir gün Mustafa’nın ölmüş olduğunu görür. Bu işe artık devam edemez. Kampa geri döner. Aşçı İskender ile tanışmasıyla hayatı tamamen değişir. O da artık bir aşçıdır ve aşçılık en saygı değer bir iştir. Alman subaylarından sonra kampta onların sözü geçer. Genç sonunda karargaha emir eri olarak geçer. Artık onun için çok rahat günler başlamıştır.
Artık o kadar güven toplamıştır ki Almanlar sonunda onu casusluk okuluna gönderir. Ama o bu durumu okuldaki ikinci günü ancak anlayabilmiştir. Ölümüne kabul etmez, sonra damardan girip, vatanın milletin için, bağınsızlığın için, Kırım için Alman üniformasıyla çalışıp çalışmayacağını sorarlar. Aslında mantıklıdır, dayanamaz, kabul eder; Çünkü Turan orada yalnız değildir. Türklerin hepsi kendi bağımsızlıklarını kazanmak için örgütlenmişlerdir. Kötü günler artık bitmiş ve bağımsızlık için yeni günler başlamıştır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : BİR KADIN DÜŞMANI
KİTABIN YAZARI : REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İNKILAP KİTAP EVİ YAYIN SANAYİ VE TİC. A.Ş.

BASIM YILI : 2000
1.KİTABIN KONUSU : Şımarık bir kızın bir hırs uğruna bir erkeği kendisine aşık etme ve onu yüz üstü bırakma planları.
2.ROMANIN ÖZETİ :

Sara annesiyle İstanbul da yaşayan babası Erzurum da Paşa olan yirmili yaşlarda kültürlü bi okadar da gönül hırsızı bir hanımefendidir.
Sara bir kaç senedir Paşa babasını görmemektedir. O’na devamlı mektuplar yazarak özlemini belirtir. Yanına çok gitmek istesede Erzurumda kış mevsimi çok çetin geçmektedir. Bundan dolayı babası uygun görmez. Yaz mevsimi geldiğinde annesi ile yanına aldıracağını belirtmektedir. Yaz geldiğinde Sara ne kadar da babasının yanına gitmek istiyormuş gibi görünsede O dayısı Rıza beyin kızı Vesime’nin düğününe gitmek istemektedir. Düğün Marmara’nın küçük bir köyündedir. Babasına yazdığı mektuplarda mutlaka geleceğini anlatsada babasını endişelendirecek sıhhati ile ilgili asılsız bilgileri de vermeyi ihmal etmez. Aile doktorunu da ayartarak mühim olmayan ama dinlenmesini gerektiren bir hastalığının olduğunu babasına mektup yazdırarak bildirir. Ama bunlardan görünüşte Sara’nın haberi yoktur. Sara annesini bile kandırmayı başarır. Bu sırrını ve gelişen olayları bir günlük tutarcasına arkadaşı Nermin’e mektup yazarak anlatır. Sara güzel ve eğlenmeyi seven dönemin güzel kızlarındandır.
Paşa babası acı duysada yazdığı mektupta onun gelmesinin uygun olmayacağını bildirir. Yanlızca Erzurum’a annesi gidecektir. Sara babasını kırmadan olayı halletmiştir. Sara dayısının yanına götürecek vapuru beklemeye başlar artık.
Sara’nın dayısı Rıza Bey kasabaya sonradan yerleşmiş olsada kasabanın önde gelen kişilerindendir. Kızı Vesime’yi kasabadan yurt dışında okumuş ziraat mühendisi Remzi Bey ile evlendirecektir. Dayısı damadından çok memnundur. Kızını sakin, efendi ve bir o kadar da beyfendi birisi ile evlendirecektir.
Sara yola çıkmaya hazırdır. Limandan ayrılırken içi kıpır kıpır Nermin’e el sallayarak uzaklaşır. Çok mutludur.Deniz yolculuğu başlar. Vapurda giderlerken kasabaya yaklaştıkları sırada denize batıp çıkan imdat diye bağıran bir adam görürler. Güvertede insanlar bir anda karışır. Herkes tayfalara ve kaptana bağırmakta adamı kurtarmaları için zorlamaktadır. Sara ivedi olarak kaptanın yanına gider. Hiddetle adamı niye kurtarmadıklarını sorar. Fakat kaptan o adamın oralarda kamp yapan sporculardan birisi olduğunu ve hep böyle şakalar yaptığını söyler. Sara bunları duyunca rahatlar.
Vapur limana yanaşır. Herkes Sara’yı görmeye gelmiştir. Sara bu yoğun ilgiye şaşırmış olsada memnuniyetini gizlemez. Kasabada bir anda ünlenmiştir. Dayısı ve damadı Sara’yı eve götürürler. Sara evdekilerle hasret giderir. Hemen düğün hazırlıklarına başlanılır. Damadın bu arada Sara karşı bir ilgisi vardır. Sara bundan rahatsızdır. Biricik kuzeni Vesime’nin mutluluğunu öldürmek istemez ve Remzi beyi uyarır. Bir gece Sara’nın şerefine davet verilir. Davete kamp yapan sporcular da gelir, bir tanesi hariç. O kişi motoruyla davetlilerin önünden olunca hızıyla gider.Bu kaçan kişi vapur denizde giderken boğulma taklidi yapan kişidir. Lakabı Homongolos olan bu kişinin ad Ziya dır.
Homongolos ikna edilir ve bir sonraki gün verilen davete gelir. Suratı bütün ırkların karışımı gibidir. Küstah, bir o kadar ukala ve söylediklerini bilmez bir adamdır özellikle kadınlara karşı. Ufak bir konuda kadınları yerden yere vurmaya başlar. Tam bir kadın düşmanıdır. Sara laflarına bozulsa da belli etmez ve kendi kendine yemin eder; bu adamla uğraşmak için. Bu kadın düşmanını dize getirecektir. Bunun için herşeyi yapacaktır.
Sara Homongolos’a yaklaşmak için herşeyi yapar. Zamanı da azalmıştır. Validesi İstanbul’a dönmek üzeredir ve validesinden önce İstanbul’a dönmesi gereklidir. Sara bu küçük oyunu dayısınn kızlarına ve yengesine anlatır. Onlarda Sara’ya yardımcı olacaklardır.
Sara her fırsatta onunla birlikte olmaya çalışır. Düğün gününde bile onunla uğraşır. Karamsar değildir ama Homongolos pek işaret vermemektedir. Davetlerde bile yanyana gelmeye özen gösterir. Sara’nın hiç bir şüpesi yoktur. Homongolos seviyordur artık. Tek gereken Sara’ya teklif etmesidir. Fakat beklenmedik bir şekilde Homongolos’un bir motor kazasında öldüğü haberi gelir. Kasabaya gelen piyade alayı şerefine bir motorsiklet gösterisi tertiplenir. Homongolos bu tertipte Sara ile gezdikleri bir yerde motorsikletiyle uçurumdan aşağı düşerek parçalanır ve ölür. Sara mezarının başına çiçekler bırakırken yaptığından pişman olmadan onun adına üzülmektedir. Böyle mert ve kuvvetli bir adamın ölümü hiç de inandırıcı değildir.
Bütün gerçekler Homongolos’un ölen arkadaşı Necdet’e yazdığı mektuplarla ortaya çıkar. Savaş zamanı ailesi onu yatılı bir okula terketmiştir. Okuldaki çocuklar buna binbir türlü eziyetler eder. O zaman sevmeyi unutur, kalbini kurutur ve hayatta kalmak için hırçın ve kavgacı bir çocuk olur. Necdet’i de aynı durumdayken işkencenin arasından kurtarır. Necdet Homongolos’un ilk ve tek arkadaşıdır. O’nu çok özlemiştir. Mektubunda Sara’yı başta sevmediğini ama daha sonra ona aşık olduğunu anlatır. Fakat O’na açılmayı düşünürken Sara’nın bir oyun oynadığının farkına varır. Buna rağmen yine de O’nu sevmektedir. Necdet’e mektubunun sonunda yedi-sekiz saat sonra yanında olacağını anlatır. Ve bu süre içinde kaza geçirerek ölür. Aşkı uğruna da olsa gururunu ayaklar altına aldırmaktansa ölmeyi tercih eder.

3.ANA FİKİR: İnsanlara ders vermek amacıyla da olsa onların gururu ile oynamak ve hatta onların hayatlarına mal olacak hatalar yapmak insanlığa sığmayacak bir durumdur. Küçük hesaplar uğruna sonucu tahmin edemediğimiz davranışlarda bulunmamalıyız.

4. Kitaptaki Olaylar ve Şahısların Değerlendirilmesi:

Sara: Yirmili yaşlarında İstanbul da büyümüş Paşa kızıdır. Güzel ve alımlıdır. Erkekleri kendisine kul etmeyi çok sever. Her zaman kazanan olmam hırsı vardır. Yalanları da cabası…

Homongolos: Gerçek ismi Ziya’dır. Sporcudur. İnsan içine çıkmaktan sıkılan ve konuşmasını bilmeyen bu adam tam bir kadın düşmanıdır. Patavatsız laflarını hiç bir zaman esirgemez. Okul zamanlarında gördüğü eziyetler O’nu bu hale getirmiştir. Ta ki Sara karşısına çıkana kadar.

Paşa Baba : Erzurumda Paşa olarak görev yapan Paşa Baba kızını çok seven O’nu kırmak istemeyen birisidir. Kızı için her şeyi yapabilir.

Rıza Bey : Sara’nın dayısı Rıza bey varlıklı ve bir okadar gönlü de zengin bir adamdır. Marmara’ya sahili olan bir kasaba da hayatına devam etmektedir. Tek isteği kızı Vesime’yi dürüst bir insanla evlendirmektir.

Remzi Bey: Amerika da tahsil görmüş Ziraat Mühendisi olan bu adam Vesime’nin mustakbel koca adayıdır. Biraz saf birisidir. Rıza Bey’in güvenini kazanmıştır. Bir aralar Sara’ya tutulmuş olsa da Sara’nın tavırları ve sözleriyle bu tutkusundan uzaklaşmıştır.

.

5. Kitap Hakkında ki Şahsi Görüş
Kitap Türk Edebiyatının ünlü yazarlarından Reşat Nuri Güntekin tarafından yazıldığı için bile takdire layık görülebilir. Kitapda kişilerin psikolojik durumları çok güzel bir biçimde ele alınmıştır. Olaylar birbirine bağlı olduğundan okuyucu da süreklilik yaratmıştır. Oluşturulan kurgu da takdire layıktır.

6. Yazar Hakkında Bilgi

25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi' ni bitirdi (1912). Bursa' da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra' da öldü. İstanbul' da Karacaahmet Mezarlığı'nda gömülü. Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917' de basılan Reşat Nuri, 1918' de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu' nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalıkuşu' nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride' ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri' nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956'da İstanbul'da öldü.



[url=http://www.trplatform.org][/url]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.