KİTABIN ADI: YAĞMUR BEKLERKEN
KİTABIN YAZARI: TARIK BUĞRA
YAYIN EVİ VE ADRESİ: TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI
BASIM YILI: 1990
1.KİTABIN KONUSU:
Cumhuriyet döneminin muhtelif kesitlerini romanlarına konu yapan yazar, bu eserinde de Serbest Fırka dönemini ele alıyor ve aynı dönemde Türkiye'deki büyük kuraklıkla siyaset arasında parelellikler kurarak, yine bir Anadolu kasabasından, meseleleri ortaya koyuyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Tüm köy halkı,yeni yapılan parkı görmek için sabırsızlanıyordu. Tören saat beş buçukta başlayacaktı. Bu nedenle esnaf ve halk yavaş yavaş parka doğru yola koyulmuş, köy meydanı kalabalıklaşmıştı. Kaymakam Bey ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın mutemedinin de gelmesiyle park açılmaya hazırdı. Rahmi ve amcası Rıza Efendi de açılış için oradaydılar. Rahmi; annesi ve babasını küçük yaşta kaybetmişti. Onu amcası Rıza Efendi büyütüp bu yaşına getirmişti. Okuyup avukat olmasını sağladı. Her ikiside köyün sevilen ve ileri gelenlerindendi Nihayet kısa bir konuşmadan sonra park hizmete açıldı. Rahmi; amcasına artık akşamları ailecek gelip oturabilecekleri bir yer olduğu için sevindiğini anlatıyordu ki; amcası kaşlarını çattı. Cumhuriyetin yedinci yılı olmasına rağmen bu tip sorunlar aşılamamıştı. Rahmi annesinin ve babasının vefatından sonra; amcasının yanında büyümüştü. Amcası Rıza efendi ise onu hiçbir zaman kendi çocuklarından ayrı tutmamıştı. Rahmi okuyup büyük adam olacağına dair annesine söz vermişti; oldu da. Kasabada ki ikinci avukat da o olmuştu. Diğer avukat ise Kenan Bey idi. Kenan Bey ün yapmış , heybetli, babacan ve tuttuğunu koparan birisiydi. Rahmi başlarda onu kendine rakip görmüş fakat daha sonra bundan utanmıştı. Çünkü; Kenan Bey daha Rahmi meslek hayatının başındayken ona bir çok dava göndermişti. Rahmi’nin ise bundan haberi yoktu. Bunu çok sonraları öğrenmiş ve öğrendikten sonra ona bir ağabey gözüyle bakmıştı.
Rahmi’nin durumu; gerek ekonomik açıdan gerekse kasaba içindeki konumu itibarı ile gayet iyiydi. Köyün en güzel evlerinden birinde oturmaktaydı. Eve çok masraf yapmış ve bir köy için lüks bir hale getirmişti. Eşi Güldane ise dünyalar iyisi bir kadındı. Müberrer adında bir kızı, Serdar adında bir oğlu vardı. Rahmi köyde hatırı sayılır, kimsenin selamını esirgemediği bir insandı. Rıza efendi ise çok çalışmış köyün ileri gelen insanlarındandı. O sene köyün başında bir kuraklık belası bulunmaktaydı. Eğer böyle devam ederse bağ, bahçe, tarla kuruyacaktı. Halk daha 5 sene önce yaşanan kuraklığın etkisini yeni yeni atıyordu. Bu yüzden dört gözle yağmur bekleniyordu. Günler geçiyor fakat havalar gitgide sıcaklaşıyor, yağmur ümitleri azalıyordu. Kahvehanelerde, evlerde konuşulan herşey kuraklık hakkındaydı. Dua edilince yağmura kavuşma umudu belirmişti köylülerde. Tüm ahali toplanacak, duaya çıkılacaktı. Nitekim yapılan dualardan hiçbir sonuç alınamamış, bir damla bile yağmur yağmamıştı. Birkaç gün sonra ise havalar birden bire bozmuş, bardaktan boşanırcasına yağmur başlamıştı. Bu yağmur bile anca birkaç gün için yeterli olabilmişti. Rahmi ise bütün buları düşünerek İstanbul’dan su pompası getirtmiş; tarlasını yakındaki bir gölden aldığı ve açtığı kuyulardan çektiği sularla besliyordu. Köylüye de elinden geldiğince yardın ediyordu. Bütün dikkatler kuraklığa odaklanmışken kasaba gündemine ikinci bir konu düşmüştü. Dillerden dillere fırkacılık hakkında birşeyler dolanıp duruyordu. Rahmi ise bunların hiçbirine aldırış etmiyor, ilgilenmiyordu.
Rahmi, yazıhanesinde oturmuş davaları ile ilgili dosyaları inceliyordu ki; Dr. Fazıl Bey ziyeretine uğradı ve ona Kenan Bey’in sağlık durumundan bahsetti. Kenan Bey ağır hastaydı ve Rahmi’yi görmek istiyordu. Kenan Bey Halk Fırkası’na karşı Serbest Fırka’yı kurmak istiyordu. Fakat sağlık durumu bunun için elverişsizdi. Rahmi’nin arkasında bırakabileceği en sağlam ve güvenilir insan olduğu düşüncesindeydi. Rahmi hiç niyeti yokken; Kenan Bey’e olan sevgisinden dolayı kendisini siyasetin ve çıkılmazın içinde buldu. Gazi Paşa artık memlekette muhalif bir partinin de kurulması gerektiği inancındaydı. Bu nedenle Serbest Fırkanın çalışmalarını yoğunlaştırılmasını istiyordu. İşte Kenan Bey’in Rahmi’ye aktardıkları bunlardı. Bu bir memleket davası idi. Kenan Bey’in ölümü ile birlikte bütün tepkilere rağmen Rahmi işe koyuldu ve kasabada Serbest Fırka’yı kurdu. Köy halkı yavaş yavaş değişir olmuştu. İki fırka taraftarları arasında çekişme başlamış, halk bölünür olmuştu. Sevilen Rahmi; selam verilmez Rahmi olmuştu.
Bütün bu gelişmeler Rahmi’nin hayatını altüst etmeye başlamıştı. Avukatlığı bırakmış, kendini fırkanın işlerine adamıştı. Kasabada karıncayı bile inciltmeyen insanlar birbirlerine saldırmaya başlamış, tanınmaz hale gelmişlerdi. Hiçbir yerde huzur kalmamıştı. Evlerde bile siyaset konuşuluyor, akrabalar, komşular birbirlerine küsüyorlardı. Secimler yaklaşıyordu. Rahmi’nin bacanağı, Rahmi’yi hep kıskanmış fesat bir insandı. Aynı zamanda en büyük düşmanıydı. Halk Fırkası’nın saflarında Rahmi’nin aleyhinde propaganda yapan bir yılandı. Bir gün köye gelen müfettişlerce Rahmi gözlemlenmiş ve göze girmişti. Kenan Bey’in vefatı sebebiyle İstanbul’a gittiğinde onunla bu konuda görüşmek istediler. Onu gözlemleyenler Gazi Paşa’ya kadar ondan bahsetmiş ve onu mebusluğa aday göstermişlerdi. Köydeki seçimler bitmişti. Kazanan Halk Fırkası idi. Rahmi kaybetmişti. Ama onu üzen bu değildi. O amacına, hedefine ulaşamamıştı. Derdini kimselere anlatamamış, emekleri boşa gitmişti. Eski yaşamını özlemiş, sakin bir hayata dönmek istiyordu. Akrabaları ile arasını düzeltmek, insanlarla yeniden iyi olmak ve yaşadığı çirkin olayları unutmak istiyordu. Çünkü görmüştü ki kardeş kardeşi kırmış, komşu komşuya düşman olmuştu. Oysa sadece memlekete hizmet etmek lazımdı ve tek bu önemliydi. Sırf hırs uğruna, ihtiras uğruna insanların neler yapabileceğini gördü. Ankara bütün hararetli tartışmalara ve kavgalara rağmen bundan zarar görmeyecekti ama kasabada durum farklıydı. Bu yüzden bu işten elini ayağını çekmeliydi. Her zaman ki gibi evine gitti, çocuklarını ve Ggüldane’yi alıp amcasına doğru akşam yemeği için yola koyuldu. Amcasına vardığı sırada postacı telgraf getirmişti. Telgrafta mebusluğunun kabul edildiği ve Ankara’ya gelmesi gerektiği gerekiyordu. Başından beri bu işlere hiç karışmamasını isteyen amcasıyla gözgöze geldi. O daha sormadan amcası cevap verdi. “ Burada neyimiz eksik.”
Rahmi mebusluğu reddetmiş ve eski yaşantısına geri dönmüştür.
3. KİTABIN ANA FİKRİ :
İnsanlar kendi kişiliklerine uygun işlerle uğraşmalı, alaka ve ilgilerinin dışında olan konulara bulaşmamalıdırlar.
4. KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
1- Rahmi : Kitabın kahramanıdır. Halk tarafından sevilen, sayılan bir insan ve mutlu bir aile babası olan Rahmi, siyasete karışması ve hayatının alt üst olmasıyla kitabın ana teması olmuştur.
2- Rıza Efendi : Rahmi’nin amcasıdır. Ona doğru yolu göstermeye çalışan bir büyüğü canlandırmıştır.
3- Kenan Bey : Gazi Paşa’nın istekleriyle çok fırkalı yönetime geçişe katkıda bulunmaya .çalışan, dönemin vatansever bir aydınıdır.
4- Süleyman : Rahmi’nin kayınbiraderi olup, onun en zor günlerinde yakın takipçisi ve destekçisi olmuştur.
5- Sami : Ramni’nin bacanağı olan Sami bir akrabanın yapabileceği en kötü şeyleri yaparak kitabın akışına ayrı bir hava vermiştir.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Anlatım yönünden güzel bir kitap ancak ; adıyla çok fazla ilgisi kalmamış. Çünkü konu siyaset üzerine fazla odaklanmış. Kitabın sonu kuraklıkla ilgili uygun bir olayla bütünleştirilseydi çok daha güzel olurdu düşüncesindeyim.
6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
2 Eylül 1918 tarihinde Akşehir'de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. İstanbul Lisesi'nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi'ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hikaye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavini olarak işe başladı.
Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra'ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi'nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir'e dönerek Nasrettin Hoca gazetesi'ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul'da öldü.
ESERLERİ
Denemeleri: Yarın Diye Bir Şey Yoktur, İki Uykunun Arasında Romanları: Siyah Kehribar, Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara’da, İbiş’in Rüyası, Firavun İmanı, Dönemeçte, Gençliğim Eyvah, Yağmur Beklerken, Yalnızlar, Osmancık
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : STAR
KİTABIN YAZARI
ANIELLE STEEL
YAYIN EVİ VE TARIHI :ANKA OFSET Cemalnadir Sok.24
Calaloğlu – İSTANBUL 1991
KİTABIN KONUSU : AŞK ROMANI
ROMANIIN ÖZETİ :
Bu roman Crystal adlı bir kızın hayat oyküsünden bahsediyor . Onun nasıl acılar çektiyini anlatıyor . Çocukken bir köyde çftlikte doğmuş , büyümüş . Her kes gibi o da kendisine arkadaşlar edinmiş . Onun bir kız kardeşi vardı . Crystalın annesi onu çok sevmezdi . Fakat babası onu her şeyden çok severdi . O’nun arkadaşlarından birisi de Spencer idi . Çocukluktan beri sıkı bir arkadaş idiler . Spencer Elizabeth adlı bir kıza tutulmuştu . Elizabeth ise Spencerden vazgeçecek birisine benzemiyordu . Crystal on altı yaşında olmasına bakmayarak oldukça olgun görünüşü vardı . Her kes ona hayran idi. Fakat Crystalın babası öldükten sonra uvey annesi onu daha da sıkıstırmaya başladı . Her kes onun vücuduna hayran idi. Fakat onu sevmeyenler de vardı. Babası sağ iken hiç kimse ona yaklaşamıyordu. Fakat, babası öldükten sonra işler daha da kötüleşti. Bir çocuk onun hayranı idi. Adı Tom idi. Fakat bir türlü ona yaklaşamıyordu. Bir gün eve dönerken ona tecavuz etti. Zorla onun elinden kurtuldu. Eve gitti. Bu olaydan hiç kiseye bahs etmedi. O gece sabaha kadar uyumadı. Annesi o gece eve geç geldiği için ona bağırdı durdu . Bunu gören kız kardeşi olay bittkten sonra onunla konuşmaya başladı . Ona zor da olsa olayı anlatı . Böylelikle olay büymeye başladı . Çünkü bunu yapan arkadasının kocası idi. Eline bir tüfek alarak onun avine gitti . her kes oraya toplandı. Av tüfeyini onun üzerine tuttu. Biri birilirine bagırarak konuştular . Sonunda dayanamayıp ateş etti . Fakat mermi onun kulağını sıyırıp kıza deydi . Kız oracıkda can verdi . Artık bu zaman polisler gelmişti . Olaylar bıtıkten sonra kız oradan ayrılmayı bir daha oralara geri dönmemeye karar veriyor . Arkadaşları ne kadar uğrassalarda kararı kesin gidecek . Umutsuz kalarak arkadaşları ona ıyı yolculuklar diliyor ve Crystal yoluna devam ediyor . Tabii ki Spencer nuna çok üzülüyür . O, San Francisgoya yola düştü . Orada bir ev kiraladı. O evin sahibi yaşlı bir bayan idi. O, çok iyi kalpli birisi idi. Ondan dolayı şansı vardı. Kadın da onu çok beyenmişti. O, bir lokantada çalışmaya başladı. Elde ettiği bahşışler baya iyi idi. Çalışırken hiç durmadan şarkı mırıldanardı . Yaşı küçüktü . Bundan dolayı işten kovulabilirdi. Fakat müşteriler onu çok seviyorlardı. Bir gün patronu onu yanına çağırdı ve ona güzel sesi olduğunu soyledi. Ondan sahneye çıkıp şarkı soylemesini rica etti. Çok utanmasına rağmen sahneye çıktı. Her kes onunn sesini dinlediler, çok beyendiler. Bundan boyle Crystal orada hep şarkı soylemeye başladı. Tüm bunları o kadına anlatıyordu. Günler geçti.
Bu arada Spencer Elizabeth ile evlemişti. Crystal bunu duyduğunda çok üzüldü. Uzun zaman geçti. Crystal artık ünlü birisi idi. Spencer bir gün iş için San Francısgo’ya gider. Burada onu görür, dayanamaz yaklaşır. Birbirileine sarırırlar. Hasret giderirler. Crystal ona biraz soğuk davranır. Spencer bununn nedenini anlar. Akşam beraber eve giderler. Beraber olurlar. Sonra bir kaç gün sonra Spencer oradan ayrılmak zorunda kalıyor. Buna çok üzülüyorlar. Crystal zaman geçtikçe daha da ünlü oluyor ve sonunda ona Hollywood’dan ona teklif geliyor. Crystal buna çok seviniyor. Hemen razı oluyor. Orada ünlü birisi Crystal’a yakınlık ediyor. Crystal buna çok hoş bakıyor, fakat adamın asıl nedenini anlamıyor tabii ki. Bir gün o, Crystal’ı evine davet ediyor. Akşam beraber konusurlar sonra kıza içki teklif ediyor. Kız razı olmuyor ve byndan çok sinirlenerek, onun üzerine yürüyor. Elinden tutarak itiyor, ona sahip olmak istiyor. Fakat Crystal buna karşılık veriyır ve onu itiyor. Adam yere düserek kendinden geçiyor. Crystal ona yaklaşıyor ve onu ölmüş buluyor. Kız oradan kaçıyor. Polisler Crystal’I tutukluyorlar . bu haberi Spencer duyar duymaz hemen oraya geliyor. Onun karısının babası baş savcı idi. Sonunda Crystal kurtuluyor. Elizabeth bunu anlıyor, fakat hiç bir şey soylemiyor. Spencer tüm bunları ona anlatıyor. Onunla mutlu olamayacağını soyluyor. Fakat Elizabeth ayrılmaya razı olmuyor. Bu aralarda dunta savası başlıyor . Spencer askere gidiyor, karısıda universiteyi bitiriyor. Crystal va Spencer her zaman mektuplaşıyorlar. Sonunda savaş bitiyor ve Spencer eve dönmeden Crystal’ın yanına gidiyor. Crystal buna çook kızıyor fakat yüze vuramıyor. Daha sonra evine dönüyor. Karısı ile bu barede konuşuyor. Eşi buna razı olamıyor. Bu arada Crystal’ın çocuğu oluyor. O olaydan sonra her kes Crystal’a katil gibi bakiyordu. Fakat birkaç arkadaşı dışında . Spencer’e zor oluyor ama karısından bosanmatı başarıyor. Geri döndüğünde onu yerinde bulamıyor. Aradan biraz zaman geçiyor. Spencer sonunda onun yerını öyrenir. Onun yanına gider fakat çocuktan haberi olmaz. Crystal onun geldiğini duyar ve çocuğu ondan saklamak ister. Fakat bunu başaramaz. Sonunda buluşurlar veevlenirler.
SON
YAZAR HAKKINDA KISA BILGI:
Amerikanın bir numaralı roman yazarıdır. Bir çok romanları vardır.
May 2002,
Dear Friends,
May is a lovely month. Warm weather, finally almost everywhere in the country, but not too hot yet. I particularly like May Day, when people exchange lillies of the valley in France. It's one of my favorite flowers. May Day was also my son Nick's birthday, so it has special meaning for me--a special birthday for a very special boy.
Of course, I love Mother's Day too. My favorite thing about it is that I get celebrated, and don't have to get a year older. My children always spoil me on Mother's Day and make a big brunch for me. I'll also be busy with the benefit for Nick's foundation, which will happen in May this year. It's a gala event that brings in a lot of money for the foundation, and is a huge amount of work to put together, but well worth the effort!
May has always seemed like a very romantic month to me, as well. The weather is warm, people stroll along arm in arm or holding hands. It seems like a great month to fall in love. And summer is right around the corner, the kids are almost out of school. It's a great time of year--I hope for you, too. With much love,
[IMG]file:///C:/DOCUME~1/winxp/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image003.jpg[/IMG]
ROMANDA ADI GEÇEN ŞAHISLAR:
Crystal : güzel akıllı aynı zamanda ıyı birisi
Spencer : sevdiyine bağlı durust ve yakışıklı
Elizabeth : anlayışlı bır kadın sevgiye her şeyden daha fazla oönem verir .
BOYD : Crystala hayran olan kimse
KİTABIN YAZARI
ANIELLE STEEL YAYIN EVİ VE TARIHI :ANKA OFSET Cemalnadir Sok.24
Calaloğlu – İSTANBUL 1991
KİTABIN KONUSU : AŞK ROMANI
ROMANIIN ÖZETİ :
Bu roman Crystal adlı bir kızın hayat oyküsünden bahsediyor . Onun nasıl acılar çektiyini anlatıyor . Çocukken bir köyde çftlikte doğmuş , büyümüş . Her kes gibi o da kendisine arkadaşlar edinmiş . Onun bir kız kardeşi vardı . Crystalın annesi onu çok sevmezdi . Fakat babası onu her şeyden çok severdi . O’nun arkadaşlarından birisi de Spencer idi . Çocukluktan beri sıkı bir arkadaş idiler . Spencer Elizabeth adlı bir kıza tutulmuştu . Elizabeth ise Spencerden vazgeçecek birisine benzemiyordu . Crystal on altı yaşında olmasına bakmayarak oldukça olgun görünüşü vardı . Her kes ona hayran idi. Fakat Crystalın babası öldükten sonra uvey annesi onu daha da sıkıstırmaya başladı . Her kes onun vücuduna hayran idi. Fakat onu sevmeyenler de vardı. Babası sağ iken hiç kimse ona yaklaşamıyordu. Fakat, babası öldükten sonra işler daha da kötüleşti. Bir çocuk onun hayranı idi. Adı Tom idi. Fakat bir türlü ona yaklaşamıyordu. Bir gün eve dönerken ona tecavuz etti. Zorla onun elinden kurtuldu. Eve gitti. Bu olaydan hiç kiseye bahs etmedi. O gece sabaha kadar uyumadı. Annesi o gece eve geç geldiği için ona bağırdı durdu . Bunu gören kız kardeşi olay bittkten sonra onunla konuşmaya başladı . Ona zor da olsa olayı anlatı . Böylelikle olay büymeye başladı . Çünkü bunu yapan arkadasının kocası idi. Eline bir tüfek alarak onun avine gitti . her kes oraya toplandı. Av tüfeyini onun üzerine tuttu. Biri birilirine bagırarak konuştular . Sonunda dayanamayıp ateş etti . Fakat mermi onun kulağını sıyırıp kıza deydi . Kız oracıkda can verdi . Artık bu zaman polisler gelmişti . Olaylar bıtıkten sonra kız oradan ayrılmayı bir daha oralara geri dönmemeye karar veriyor . Arkadaşları ne kadar uğrassalarda kararı kesin gidecek . Umutsuz kalarak arkadaşları ona ıyı yolculuklar diliyor ve Crystal yoluna devam ediyor . Tabii ki Spencer nuna çok üzülüyür . O, San Francisgoya yola düştü . Orada bir ev kiraladı. O evin sahibi yaşlı bir bayan idi. O, çok iyi kalpli birisi idi. Ondan dolayı şansı vardı. Kadın da onu çok beyenmişti. O, bir lokantada çalışmaya başladı. Elde ettiği bahşışler baya iyi idi. Çalışırken hiç durmadan şarkı mırıldanardı . Yaşı küçüktü . Bundan dolayı işten kovulabilirdi. Fakat müşteriler onu çok seviyorlardı. Bir gün patronu onu yanına çağırdı ve ona güzel sesi olduğunu soyledi. Ondan sahneye çıkıp şarkı soylemesini rica etti. Çok utanmasına rağmen sahneye çıktı. Her kes onunn sesini dinlediler, çok beyendiler. Bundan boyle Crystal orada hep şarkı soylemeye başladı. Tüm bunları o kadına anlatıyordu. Günler geçti.
Bu arada Spencer Elizabeth ile evlemişti. Crystal bunu duyduğunda çok üzüldü. Uzun zaman geçti. Crystal artık ünlü birisi idi. Spencer bir gün iş için San Francısgo’ya gider. Burada onu görür, dayanamaz yaklaşır. Birbirileine sarırırlar. Hasret giderirler. Crystal ona biraz soğuk davranır. Spencer bununn nedenini anlar. Akşam beraber eve giderler. Beraber olurlar. Sonra bir kaç gün sonra Spencer oradan ayrılmak zorunda kalıyor. Buna çok üzülüyorlar. Crystal zaman geçtikçe daha da ünlü oluyor ve sonunda ona Hollywood’dan ona teklif geliyor. Crystal buna çok seviniyor. Hemen razı oluyor. Orada ünlü birisi Crystal’a yakınlık ediyor. Crystal buna çok hoş bakıyor, fakat adamın asıl nedenini anlamıyor tabii ki. Bir gün o, Crystal’ı evine davet ediyor. Akşam beraber konusurlar sonra kıza içki teklif ediyor. Kız razı olmuyor ve byndan çok sinirlenerek, onun üzerine yürüyor. Elinden tutarak itiyor, ona sahip olmak istiyor. Fakat Crystal buna karşılık veriyır ve onu itiyor. Adam yere düserek kendinden geçiyor. Crystal ona yaklaşıyor ve onu ölmüş buluyor. Kız oradan kaçıyor. Polisler Crystal’I tutukluyorlar . bu haberi Spencer duyar duymaz hemen oraya geliyor. Onun karısının babası baş savcı idi. Sonunda Crystal kurtuluyor. Elizabeth bunu anlıyor, fakat hiç bir şey soylemiyor. Spencer tüm bunları ona anlatıyor. Onunla mutlu olamayacağını soyluyor. Fakat Elizabeth ayrılmaya razı olmuyor. Bu aralarda dunta savası başlıyor . Spencer askere gidiyor, karısıda universiteyi bitiriyor. Crystal va Spencer her zaman mektuplaşıyorlar. Sonunda savaş bitiyor ve Spencer eve dönmeden Crystal’ın yanına gidiyor. Crystal buna çook kızıyor fakat yüze vuramıyor. Daha sonra evine dönüyor. Karısı ile bu barede konuşuyor. Eşi buna razı olamıyor. Bu arada Crystal’ın çocuğu oluyor. O olaydan sonra her kes Crystal’a katil gibi bakiyordu. Fakat birkaç arkadaşı dışında . Spencer’e zor oluyor ama karısından bosanmatı başarıyor. Geri döndüğünde onu yerinde bulamıyor. Aradan biraz zaman geçiyor. Spencer sonunda onun yerını öyrenir. Onun yanına gider fakat çocuktan haberi olmaz. Crystal onun geldiğini duyar ve çocuğu ondan saklamak ister. Fakat bunu başaramaz. Sonunda buluşurlar veevlenirler.
SON
YAZAR HAKKINDA KISA BILGI:
Amerikanın bir numaralı roman yazarıdır. Bir çok romanları vardır.
May 2002,
Dear Friends,
May is a lovely month. Warm weather, finally almost everywhere in the country, but not too hot yet. I particularly like May Day, when people exchange lillies of the valley in France. It's one of my favorite flowers. May Day was also my son Nick's birthday, so it has special meaning for me--a special birthday for a very special boy.
Of course, I love Mother's Day too. My favorite thing about it is that I get celebrated, and don't have to get a year older. My children always spoil me on Mother's Day and make a big brunch for me. I'll also be busy with the benefit for Nick's foundation, which will happen in May this year. It's a gala event that brings in a lot of money for the foundation, and is a huge amount of work to put together, but well worth the effort!
May has always seemed like a very romantic month to me, as well. The weather is warm, people stroll along arm in arm or holding hands. It seems like a great month to fall in love. And summer is right around the corner, the kids are almost out of school. It's a great time of year--I hope for you, too. With much love,
ROMANDA ADI GEÇEN ŞAHISLAR:
Crystal : güzel akıllı aynı zamanda ıyı birisi
Spencer : sevdiyine bağlı durust ve yakışıklı
Elizabeth : anlayışlı bır kadın sevgiye her şeyden daha fazla oönem verir .
BOYD : Crystala hayran olan kimse
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:DAĞA ÇIKAN KURT
YAZARIN ADI:HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ/ADRESİ:
[FONT=Symbol]· KİTABIN KONUSU:Kitap; Türk Milleti’nin yabancı devletlerin işgaline uğradığı dönemlerde yaşadıkları acıları,uğradıkları haksızlıkları,bütün olumsuz şartlara rağmen gene de vatanının bütünlüğünü nasıl koruduğu hakkında tasvirlerle olayları anlatmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ:
Anadolu işgal altındaır.Yuvalar bozulmuş,yavrular dağılmış,düşman evleri barkları toz duman etmektedir.İni basılmış kurt yavruları gibi çocuklar dağılmıştır.
İşte böyle yurdun acımasızca talan edildiği bir dönemde bir Rum olan Yorgi’nin askerliği nedeniyle çiftliğin işleri çıkmaza girmiş ve bu eksikliği nihayet çiftliğe yeni gelen Süleyman tamamlamıştır.Bu arada çiftliğin sahibi Uzun Osman’ın kızı da son derece güzel ve alımlı, yetişkin bir kız olmuştur.Kısa bir zaman sonra Süleyman ve Zeynep birbirlerini severler ve evlenmek isterler.Evlilik hazırlıklarının bitmek üzere olduğu bir dönemde,bir gece orduda teğmen olan Yorgi,bir yüzbaşı ve birkaç askerle birlikte çiftliğe gelir ve Süleyman’a bir dizi işkence uyguladıktan sonra ikisini de öldürürler.
Oysa yıllarca o çiftlikte ekmek yiyen Yorgi,karakteristik bir Rum’dur ve ihanet etmekte tereddüt etmemiştir.
İşgaller sadece şehir ve çiftliklerde değil,Kırmızıtepe,Duatepe gibi sarp ve dik tepelerde de devam etmektedir.Bir çok askerimiz şehit olmaktadır.Fakat vatanın bir karış toprağı bile verilmemiştir.Ve bu tepelerde gerçekleşen kahramanlıklar birçok hikayenin doğmasına sebep oluşturmuştur.
Düşman köyleri yakıp yıkmış,birçok masum çocuk,ihtiyar katledilmiştir.Kızlarımız çapulcuların kurbanı olmuşlar,namusları ile canlarını da birlikte vermişlerdir.
Fakat Türk’ün mucizevi iradesi ve kararlılığıyla bu ülkeye basacak yabancı ayaklar ,kötü kötü bakacak gözler sonunda anlamışlardır ki dost olarak gelirlerse sevgi ve sıcak bir dostluk ve vefa görecekler,eğer düşman gelirlerse o zaman ‘Kurdun Memleketi’nde olduklarını anlayacaklardır.
Şebben,klasik bir köylü kızıdır.Gözü yaşlı,yüreği acılı bir kızdır.Çünkü canından çok sevdiği kocası Hüseyin askere çağrılmıştır.İlk evlendiklerinde Hüseyin’den köşe bucak kaçmasına rağmen zamanla O’nu ne kadar çok sevdiğini anlamış ve bu sevginin doğruluğunu en çok Hüseyin askere gidince anlamıştır.Her zaman neşeli,hareketli,hayat dolu bir kız olan Şebben Hüseyin askere gidince yeme içmeden kesilmiş,yaşama isteğini kaybetmiş,her zaman Hüseyin’i sayıklar olmuştur.Askerde olan Hüseyin de Şebben’i çok özlemiştir.Ama Hüseyin bu kanlı savaş döneminde izin istemeyi uygun görmediği için özlemlerini ve hasretlerini yüreğinde saklamayı başarabilmiştir.Fakat Şebben günden güne eriyip gitmektedir.Ama onun da sevgisini,özlemini yüreğine atmaktan başka çaresi, ne yazıkki yoktur.
Aksaraylı Emin üniversite sıralarında bir öğrencidir.O da her Türk genci gibi Büyük savaş nedeniyle Harbiye’nin yedek subaylar talimgahına geçer.Talim dönemi bittikten sonra Haydarpaşa’dan başlayan bir yolculuğa çıkar.Venedik’ten geçerken faşistliğin biraz çekici fakat oldukça ham bir anlayış olduğunu,Verona’da çekici sokakların ve çarşıların ne anlam ifade ettiğini,Tirol’da sanatkarların insanların kalbinin derinliklerine kadar ürperme veren gücünü görür.Fakat bütün buraları dolaşırken aklında her an kendi vatanı vardır ve gördüğü medeniyet hiçbir zaman kendi ülkesininkinden üstün olmamıştır.
[FONT=Symbol]· ANAFİKİR:Türk Milleti son derece hoşgörülü bir millettir.Ama vatanına göz dikecek hainler olursa onları bundan dolayı pişman etmeyi her zaman başarmıştır.
[FONT=Symbol]· OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
UZUN OSMAN:Keçili aşiretindendir.Açık ve pratik görüşlülüğü sayesinde çarçabuk zengin olmuştur.
ZEYNEP:Uzun Osman’ın kızıdır.Hayat dolu,neşeli bir kızdır.
YORGİ:Rum asıllıdır.Hain bir kişidir.
SÜLEYMAN:Çalışkan,vatansever bir karakterdir.
ÇAKIR AYŞE:Oldukça güzel,alımlı ve vatansever bir kadındır.
ŞEBBEN:Son derece zarif ve güzel bir köylü kızıdır.Asker yolu gözlemektedir.
HÜSEYİN:Şebben’in kocasıdır.Olgun bir insandır.
AKSARAYLI EMİN:Vatansever bir kişiliktir.Basit fakat düzenli bir hayat sürmektedir.
[FONT=Symbol]· ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap genel itibariyle savaş dönemine ait olaylardan bahsetmiş.Gerçekten değinilmesi gereken konulara temas etmiş,fakat biraz daha çarpıcı örneklere yer verilebilseydi çok daha güzel sonuçlar elde edilebilirdi.Yazıda akıcı bir dil var,sürükleyicilik gayet iyi.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1884 yılında İstanbul'da doğan Halide Edip Adıvar, İngiliz kültürü almasını isteyen babası Mehmet Edip Bey tarafından Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okutuldu. Halide Edip bu okulda mistik doğu edebiyatını tanıdı ve Rıza Tevfik Bölükbaşı'ndan Fransız edebiyatı dersleri aldı. Ayrıca özel olarak Kuran-ı Kerim, Türk musikisi, Arapça ve felsefe dersleri de aldı. Bu dönemde matematik dersleri aldığı Salih Zeki ile sonradan bir evlilik yaptı.
1901'de koleji bitiren Halide Edip Adıvar, 1908 yılında gazetelerde kadın hakları ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Halide Edip bu yazıları yüzünden bazı çevrelerin tepkisini topladı. 31 Mart Ayaklanmasının çıktığı dönemde Mısır'a kaçtı. 1909'dan sonra eğitim alanında çalışmaya başlayan Halide Edip, öğretmenlik ve müfettişlik yaptı. Balkan savaşlarında hasta bakıcılık yaptı. Bu işler sayesinde toplumun değişik kesimlerinden insanları tanıma fırsatı buldu. 1917'de ikinci eşi Adnan Adıvar ile evlendi. 1919'da Yunanlıların İzmir'i işgalini protesto etmek amacıyla yapılan mitingde o çok etkili ve ünlü konuşmasını yaptı. Bu konuşma yüzünden 16 Mart İstanbul'un işgalinden sonra hakkında soruşturma açıldı. Halide Edip bu kez Anadolu'ya kaçtı ve Erken-ı Harbiye'de görev alarak doğu cephesinde savaşa katıldı. Halide Edip önce onbaşı olarak savaştı, daha sonra da çavuş rütbesi aldı.
Savaştan sonra Amerikan mandasını savunduğu için Atatürk ve Cumhuriyet Halk Fırkası ile görüş ayrılıklarına düştü. 1926'da eşi Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. ABD ve Hindistan'da konuk öğretim görevlisi olarak ve özel davetlerde çeşitli konferanslar verdi. 1939'da İstanbul'a dönen Halide Edip, 1940'ta İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Kürsü başkanı oldu.
Halide Edip Adıvar, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız İzmir
milletvekili seçildi. Ancak bir süre sonra partinin kimi politikalarını eleştirince, eski dönemdeki Amerikancılığının gündeme getirilmesinden rahatsızlık duyarak 1954'te bu görevinden istifa etti. 1955'te kocasının ölümü üzerine siyaseti tamamen bıraktı ve üniversitedeki kürsüsüne geri döndü. Halide Edip bir süre sonra sağlığı bozulunca evine çekildi ve burada kitap yazmaya devam etti. Edebiyatçı kişiliğinin yanında siyasi yönüyle de öne çıkan Halide Edip Adıvar 1964'te öldü.
Yazarın en ünlü kitapları Kurtuluş Savaşını işlediği 'Ateşten Gömlek', 'Vurun Kahpeye', İstanbul ve Osmanlı'nın karmaşık toplumsal yapısısının bir panoraması gibi olan 'Sinekli Bakkal'dır. Halide Edip Adıvar'ın, Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatır. Roman kahramanlarının yakıp yıkan sevgilerini, tutkulu aşklarını anlatmak için iç dünyalarına yönelir. Romanların en büyük özelliği kadın kahramanları, onların aşığı olan erkeklerin ağzından anlatmasıdır. Konu anlatıcı olarak aşık erkeği seçer. Kadınların kişililiklerini erkeklerin gözüyle değerlendirir. Romanda erkek evli ise, aşk daha da fırtınalı bir hal alır, iç çatışmalar olur, romanın sonunda aşıklardan birisi ölür.
Seviye Talip, Handan, Kâmuran güçlü kişilikleri olan, her durumda haklarını
savunan, modern görüşlü, batı terbiyesi almış, sanatçı yönü olan, yabancı dil bilen, kültürlü çekici kadınlardır. Halide Edip Adıvar, Türkocağı'ında çalışmaya başladıktan sonra Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu ile birlikte yazdığı 'Yeni Turan'da (1912) yurt sorunlarını dile getirir. Romandaki olaylar II.Meşrutiyet döneminde yaşanmaktadır ve Yeni Turan adlı idealist bir partinin programı anlatılmaktadır. Bu ütopik romanında yazar, o zamanki siyasi görüşlerini açıklama fırsatı bulmuştur.
Halide Edip Adıvar, çok çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda Türkçe ve İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler yapmıştır. Eserlerinde kadının eğitilmesine ve toplum içindeki konumuna özellikle yer vermiştir. Çağdaşları arasında yurtdışında en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Eserlerinden bazıları İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.
[url=http://www.trplatform.org][/url]
YAZARIN ADI:HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ/ADRESİ:
[FONT=Symbol]· KİTABIN KONUSU:Kitap; Türk Milleti’nin yabancı devletlerin işgaline uğradığı dönemlerde yaşadıkları acıları,uğradıkları haksızlıkları,bütün olumsuz şartlara rağmen gene de vatanının bütünlüğünü nasıl koruduğu hakkında tasvirlerle olayları anlatmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ:
Anadolu işgal altındaır.Yuvalar bozulmuş,yavrular dağılmış,düşman evleri barkları toz duman etmektedir.İni basılmış kurt yavruları gibi çocuklar dağılmıştır.
İşte böyle yurdun acımasızca talan edildiği bir dönemde bir Rum olan Yorgi’nin askerliği nedeniyle çiftliğin işleri çıkmaza girmiş ve bu eksikliği nihayet çiftliğe yeni gelen Süleyman tamamlamıştır.Bu arada çiftliğin sahibi Uzun Osman’ın kızı da son derece güzel ve alımlı, yetişkin bir kız olmuştur.Kısa bir zaman sonra Süleyman ve Zeynep birbirlerini severler ve evlenmek isterler.Evlilik hazırlıklarının bitmek üzere olduğu bir dönemde,bir gece orduda teğmen olan Yorgi,bir yüzbaşı ve birkaç askerle birlikte çiftliğe gelir ve Süleyman’a bir dizi işkence uyguladıktan sonra ikisini de öldürürler.
Oysa yıllarca o çiftlikte ekmek yiyen Yorgi,karakteristik bir Rum’dur ve ihanet etmekte tereddüt etmemiştir.
İşgaller sadece şehir ve çiftliklerde değil,Kırmızıtepe,Duatepe gibi sarp ve dik tepelerde de devam etmektedir.Bir çok askerimiz şehit olmaktadır.Fakat vatanın bir karış toprağı bile verilmemiştir.Ve bu tepelerde gerçekleşen kahramanlıklar birçok hikayenin doğmasına sebep oluşturmuştur.
Düşman köyleri yakıp yıkmış,birçok masum çocuk,ihtiyar katledilmiştir.Kızlarımız çapulcuların kurbanı olmuşlar,namusları ile canlarını da birlikte vermişlerdir.
Fakat Türk’ün mucizevi iradesi ve kararlılığıyla bu ülkeye basacak yabancı ayaklar ,kötü kötü bakacak gözler sonunda anlamışlardır ki dost olarak gelirlerse sevgi ve sıcak bir dostluk ve vefa görecekler,eğer düşman gelirlerse o zaman ‘Kurdun Memleketi’nde olduklarını anlayacaklardır.
Şebben,klasik bir köylü kızıdır.Gözü yaşlı,yüreği acılı bir kızdır.Çünkü canından çok sevdiği kocası Hüseyin askere çağrılmıştır.İlk evlendiklerinde Hüseyin’den köşe bucak kaçmasına rağmen zamanla O’nu ne kadar çok sevdiğini anlamış ve bu sevginin doğruluğunu en çok Hüseyin askere gidince anlamıştır.Her zaman neşeli,hareketli,hayat dolu bir kız olan Şebben Hüseyin askere gidince yeme içmeden kesilmiş,yaşama isteğini kaybetmiş,her zaman Hüseyin’i sayıklar olmuştur.Askerde olan Hüseyin de Şebben’i çok özlemiştir.Ama Hüseyin bu kanlı savaş döneminde izin istemeyi uygun görmediği için özlemlerini ve hasretlerini yüreğinde saklamayı başarabilmiştir.Fakat Şebben günden güne eriyip gitmektedir.Ama onun da sevgisini,özlemini yüreğine atmaktan başka çaresi, ne yazıkki yoktur.
Aksaraylı Emin üniversite sıralarında bir öğrencidir.O da her Türk genci gibi Büyük savaş nedeniyle Harbiye’nin yedek subaylar talimgahına geçer.Talim dönemi bittikten sonra Haydarpaşa’dan başlayan bir yolculuğa çıkar.Venedik’ten geçerken faşistliğin biraz çekici fakat oldukça ham bir anlayış olduğunu,Verona’da çekici sokakların ve çarşıların ne anlam ifade ettiğini,Tirol’da sanatkarların insanların kalbinin derinliklerine kadar ürperme veren gücünü görür.Fakat bütün buraları dolaşırken aklında her an kendi vatanı vardır ve gördüğü medeniyet hiçbir zaman kendi ülkesininkinden üstün olmamıştır.
[FONT=Symbol]· ANAFİKİR:Türk Milleti son derece hoşgörülü bir millettir.Ama vatanına göz dikecek hainler olursa onları bundan dolayı pişman etmeyi her zaman başarmıştır.
[FONT=Symbol]· OLAY VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
UZUN OSMAN:Keçili aşiretindendir.Açık ve pratik görüşlülüğü sayesinde çarçabuk zengin olmuştur.
ZEYNEP:Uzun Osman’ın kızıdır.Hayat dolu,neşeli bir kızdır.
YORGİ:Rum asıllıdır.Hain bir kişidir.
SÜLEYMAN:Çalışkan,vatansever bir karakterdir.
ÇAKIR AYŞE:Oldukça güzel,alımlı ve vatansever bir kadındır.
ŞEBBEN:Son derece zarif ve güzel bir köylü kızıdır.Asker yolu gözlemektedir.
HÜSEYİN:Şebben’in kocasıdır.Olgun bir insandır.
AKSARAYLI EMİN:Vatansever bir kişiliktir.Basit fakat düzenli bir hayat sürmektedir.
[FONT=Symbol]· ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap genel itibariyle savaş dönemine ait olaylardan bahsetmiş.Gerçekten değinilmesi gereken konulara temas etmiş,fakat biraz daha çarpıcı örneklere yer verilebilseydi çok daha güzel sonuçlar elde edilebilirdi.Yazıda akıcı bir dil var,sürükleyicilik gayet iyi.
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1884 yılında İstanbul'da doğan Halide Edip Adıvar, İngiliz kültürü almasını isteyen babası Mehmet Edip Bey tarafından Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okutuldu. Halide Edip bu okulda mistik doğu edebiyatını tanıdı ve Rıza Tevfik Bölükbaşı'ndan Fransız edebiyatı dersleri aldı. Ayrıca özel olarak Kuran-ı Kerim, Türk musikisi, Arapça ve felsefe dersleri de aldı. Bu dönemde matematik dersleri aldığı Salih Zeki ile sonradan bir evlilik yaptı.
1901'de koleji bitiren Halide Edip Adıvar, 1908 yılında gazetelerde kadın hakları ile ilgili yazılar yazmaya başladı. Halide Edip bu yazıları yüzünden bazı çevrelerin tepkisini topladı. 31 Mart Ayaklanmasının çıktığı dönemde Mısır'a kaçtı. 1909'dan sonra eğitim alanında çalışmaya başlayan Halide Edip, öğretmenlik ve müfettişlik yaptı. Balkan savaşlarında hasta bakıcılık yaptı. Bu işler sayesinde toplumun değişik kesimlerinden insanları tanıma fırsatı buldu. 1917'de ikinci eşi Adnan Adıvar ile evlendi. 1919'da Yunanlıların İzmir'i işgalini protesto etmek amacıyla yapılan mitingde o çok etkili ve ünlü konuşmasını yaptı. Bu konuşma yüzünden 16 Mart İstanbul'un işgalinden sonra hakkında soruşturma açıldı. Halide Edip bu kez Anadolu'ya kaçtı ve Erken-ı Harbiye'de görev alarak doğu cephesinde savaşa katıldı. Halide Edip önce onbaşı olarak savaştı, daha sonra da çavuş rütbesi aldı.
Savaştan sonra Amerikan mandasını savunduğu için Atatürk ve Cumhuriyet Halk Fırkası ile görüş ayrılıklarına düştü. 1926'da eşi Adnan Adıvar ile birlikte Türkiye'den ayrıldı. ABD ve Hindistan'da konuk öğretim görevlisi olarak ve özel davetlerde çeşitli konferanslar verdi. 1939'da İstanbul'a dönen Halide Edip, 1940'ta İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Kürsü başkanı oldu.
Halide Edip Adıvar, 1950'de Demokrat Parti listesinden bağımsız İzmir
milletvekili seçildi. Ancak bir süre sonra partinin kimi politikalarını eleştirince, eski dönemdeki Amerikancılığının gündeme getirilmesinden rahatsızlık duyarak 1954'te bu görevinden istifa etti. 1955'te kocasının ölümü üzerine siyaseti tamamen bıraktı ve üniversitedeki kürsüsüne geri döndü. Halide Edip bir süre sonra sağlığı bozulunca evine çekildi ve burada kitap yazmaya devam etti. Edebiyatçı kişiliğinin yanında siyasi yönüyle de öne çıkan Halide Edip Adıvar 1964'te öldü.
Yazarın en ünlü kitapları Kurtuluş Savaşını işlediği 'Ateşten Gömlek', 'Vurun Kahpeye', İstanbul ve Osmanlı'nın karmaşık toplumsal yapısısının bir panoraması gibi olan 'Sinekli Bakkal'dır. Halide Edip Adıvar'ın, Seviye Talip (1910), Handan (1912) ve Son Eseri (1913) gibi ilk romanları aşk öyküleri anlatır. Roman kahramanlarının yakıp yıkan sevgilerini, tutkulu aşklarını anlatmak için iç dünyalarına yönelir. Romanların en büyük özelliği kadın kahramanları, onların aşığı olan erkeklerin ağzından anlatmasıdır. Konu anlatıcı olarak aşık erkeği seçer. Kadınların kişililiklerini erkeklerin gözüyle değerlendirir. Romanda erkek evli ise, aşk daha da fırtınalı bir hal alır, iç çatışmalar olur, romanın sonunda aşıklardan birisi ölür.
Seviye Talip, Handan, Kâmuran güçlü kişilikleri olan, her durumda haklarını
savunan, modern görüşlü, batı terbiyesi almış, sanatçı yönü olan, yabancı dil bilen, kültürlü çekici kadınlardır. Halide Edip Adıvar, Türkocağı'ında çalışmaya başladıktan sonra Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu ile birlikte yazdığı 'Yeni Turan'da (1912) yurt sorunlarını dile getirir. Romandaki olaylar II.Meşrutiyet döneminde yaşanmaktadır ve Yeni Turan adlı idealist bir partinin programı anlatılmaktadır. Bu ütopik romanında yazar, o zamanki siyasi görüşlerini açıklama fırsatı bulmuştur.
Halide Edip Adıvar, çok çeşitli alanlarda etkinlik göstermiş, siyasal ve toplumsal konularda Türkçe ve İngilizce kitaplar yazmış, İngilizce'den Türkçe'ye çeviriler yapmıştır. Eserlerinde kadının eğitilmesine ve toplum içindeki konumuna özellikle yer vermiştir. Çağdaşları arasında yurtdışında en çok tanınan Türk yazarı olmuştur. Eserlerinden bazıları İngiliz, Fransız, Alman, Rus, Macar, Fin, Urdu, Sırp, Portekiz dillerine çevrilmiştir.
[url=http://www.trplatform.org][/url]
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
KURTLAR SOFRASI
Atilla İLHAN
1.KİTABIN KONUSU:
Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan bireyler arası ilişkiler, Atilla İLHAN tarafından detaylı bir boyutla incelenerek işlenmiştir. Kitapta ülkedeki iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini gazeteci Mahmut Bey’in kişiliği de ele alınarak, yaşanan dönemi tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur.
2.KİTABINÖZETİ:
Mahmut Bey, üzerinde çalıştığı haberlerle ilgili olarak Katip Rıza ile görüşmek üzere randevulaşır. Fakat randevu yerine geldiğinde ortada katip yerine bir başkası ile karşılaşır. Kendisini Katip Rıza’nın gönderdiğini söyleyen kişi; kendisi ile gelmesini ister. Beraber giderken iki kişi daha ortaya çıkar ve üçü birlikte Mahmut Bey’in üzerine saldırırlar. Mahmut Bey, bir yolunu bulur ve aralarından kaçarak kurtulur. Mahmut Bey, Katip Rıza’ya ulaşamamıştır ve onu mutlaka bulması gerekmektedir. Buluşmayı önceden öğrenen gangster bozuntuları Katip Rıza’yı iyice benzetip bir köşeye atmış ve başına da üç nöbetçi bırakmışlardır.
Mahmut Bey Katip Rıza’nın izini bulur. Hemen bir plan yaparak Katip Rıza’yı gangsterlerin elinden kurtarır ve beraberce Beyazıt’ta Acem’in Sabahçı Kahvesi’nde soluğu alırlar.
Mahmut Bey sigarasını içerken aklından tek geçen şey Sezai YILMAZ’nın adresini bulmaktır. Ancak bu adam ve onun adresi sayesinde, birbiri ile ilgisi yokmuş gibi gözüken birçok olay çözülebilecek, aynı zamanda arsa spkülasyonuna ve inşaat yolsuzluklarına kadar birçok olayın perde arkası aydınlanacaktır. Katip Rıza intikamını almak için Yazmacı’nın adresini bulur. Mahmut’u bir düşüncedir alır. Böyle bir sırada İstanbuldan ayrılmak, gazeteyi ve Ümit’i bırakmak doğrumu diye uzun süre düşünür. Mahmut ERSOY tüm bu düşüncelerinden sıyrılarak İZMİR’e gitmeye karar verir.
Gazetenin diğer çalışanlarından Ragıp da tedirgindir. Akşamdan beri elini ayağını tutan onu dürüst bir iş sahibi etmeyen huzursuzluğun altında tevkif edilme korkusu bulunmaktadır. Siyasetin ne kadar çetrefilli bir iş olduğunu o zaman anlar. Ama gazetecilik iç güdüsü ile duyduğunu, gördüğünü yazmak istediği de vardır. Ona ters gelen taraf, sustuğu zaman korkuyor anlamının ortaya çıkmasıdır. Gazetede çıkan fıkranın konusu olan adam; iki defa haklı çıkması, üç defa yerinde tenkidi yüzünden yarın cezaevini boylayacak olursa korku düpedüz içine girmiş anlamına gelecek. Birden aklına Mahmut’un sözleri gelir.
- “ … sen bir iki seçimle her şeyin küt diye yoluna gireceğini mi sanıyordun? Yok be. Ragıp! Asıl çekişme bundan sonra başlayacak bu gelenler gidenlerden farklı olmadıkları, hatta belki daha kötü oldukları için, bütün ettikleri vaatlerin altından kalkmak isteyeceklerdir. Sen, ben karşılarına dikilmezsek, bunca gayreti, bir iyimserliğe harcamış olmaz mıyız?”
Kirli işlerin adamı İbrahim, iri ve ağır bulduğu suratındaki yuvarlak gözleri ile Mordohay’ı ve Seyit Sabri’yi etkisi altına alır. Mordohay’ı içten içe bir korku sarıyor. Seyit Sabri’nin baş eğdiyi bir fikre baş kaldırma ise, Mordohay’ın adeta vazifesidir. O kadar mı? Birisi nasıl kıpır kıpır koltuğunda ve dünyadaki yerinde kendisini rahatsız hisseder; Oysa öteki iğneli beşikte olsa bile, bir bulut kadar rahattır. Birisi nasıl küçük hesapların, buçuk liretlerin birkaç sıfırlı küstah çeklerin, büyük bonoların adamıdır. Mordohay’la iki çift lakırtı etmek sorunda kalırsanız, kendinizi gerek sosyal, gerekse entellektüel bakımdan hiç değilse size eşit bir kimse karşısında mı bulursunuz? Seyit Sabri, sakallarını tel tel gözümüzün camına batırarak, size mutlaka kapıcı muamelesi yapılacaktır. Ama birincisi Yiddiş ve İbranice dahil altı dil konuşurmuş. Konuşmakla da kalmaz, bütün bu dillerde yayımlanan kitapları bulur buluşturur, ipek böceği Sabri ile okurmuş.İkincisi ise yarım Fransızcası ve İngilizcesi ile gittiği ve gideceği herhangi bir yabancı ülkede, yemek listelerinden ve uçak tarifelerinden başka, hiçbir şeyi okumak külfetine katlanmazmış. İkisi de döviz kaçakçılığı yapar ama Yardımseverler Cemiyeti hesabına hayır işlenmiş gibi …
Gece sabaha karşı balıkçılar denizde başsız bir erkek cesedi bulurlar. Bir dizi araştırma sonucunda başsız bedenin Mahmut ERSOY’ a ait olduğu anlaşılır. Faili meşhul bir cinayet olarak kayıtlara geçer.
Mordohay ve Seyit Sabri’nin ellerini uzatmadığı köse, burunlarını sokmadığı delik kalmamıştır. Bir o uçtan, diğer uca, taa otuzlardan beri ithalat, ihracat derken, oluk oluk para akıtan bir kazanç değirmeni kuruvermişlerdir. Limanlardan gemiler mi kalkıyor? Sözün gelişi Hamburg limanında gemiler mi bekliyor? Marsilya’da Rıhtım işçileri kendilerini kamçılayıp simsiyah bir gemiye büyük kasalar mı yüklüyor? Her şey bu tırnaklarını kemiren Yahudi Mordohay MORDA için ! Bankalar caddesinde, Şişhane’ye en yakın, en müthiş üç binadan birisinin giriş kapısında beyaz mermer üzerine siyah harflerle “ Akın İş Hanı ” yazıyor. Bu han şirketin; Şirket Seyit Sabri ile Mordohay’ın malı. İbrahim CURA’nın hesaplarına göre, onlar sadece ithalat ve satış kârları üzerine yaşasalar, yıllık safi gelirleri bütün lükslerine yeter de artar bile. Oysa taban tabana zıt her halleri ve hareketleri ile birbirlerini iten bu iki adam Seyit Sabri ve Mordohay, yanlız bir noktada tartışmasız birleşiyorlar.: Daima daha çok kazanma ! Servet bir yerden sonra bütün dikişleri söküyor; ardından koşanları hep usul usul kanun dışında hem de fark ettirmeden beşeri olmayana götürüyor. Biri otuz beş yıllarında buhran sırasında, biri vergi zamanında, iki büyük iflas tehlikesi geçirdikten sonra firmasını kale gibi korumuş para avcısı iki canavar.
Bu canavarın işlerine burnunu sokanlar da Mahmut Bey gibi görüyorlar.
Mahmut ERSOY bir İnkilap çocuğuydu! Bir İnkilap Şeyhi idi.
Basını, diyor; parayla soysuzlaştırmak istiyor. Çünkü yanlız paranın kuvvetine inanıyorlar. Ahlak ölçülerini de yapan bu; saadet ölçülerini de. Daha çok kazanmak, daha zengin olmak için, iktidara mı gelmeli? Bunu açıklamaya kalkışan, ya besleyip evcilleştirecekler ya da kaba kuvvete başvurup, dize getirmeye çalışacaklar. Onların karşısında, her şeyden çok, halka ve fikirlere tutunmak gerekli. Halka ve devrimci fikirlere.
Bu böyle yürümez, Ümit! dedi. Bir şeyler yapmayı düşünmek gerek. Artık bir şeyler yapmayı düşünmek yeter, artık bir şeyler yapmak lazım. Gerekirse tehlikeli hatta ümitsiz, fakat sonrakilere örnek teşkil edebilecek, elle tutulur, gözle görülür hareketler! Onlar duruyorlar mı? Baksana çatal dişleri, çamurlu burunlarıyla, kurtlar gibi herşeyi göze alarak saldırıyorlar. Ete, ekmeğe, suya her şey onların pençeleri arasında kalıyor. Memleket bir kurt sofrasına döndü. Bu vaziyet karşısında, senin, benim, yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok.
Fakat asıl, en önemli sözünü Ümit’i usulca öptükten sonra dudaklarını kulağına yaklaştırıp gizli bir aşk sözü gibi fısıltıyla söylemişti.
Memleket bir kurtlar sofrasına dönmüş ise isyan haktır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
27 MAYIS öncesinde Türkiye’deki, iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini,gençlik kesiminin durumunu yansıtmış,bir memleketin nasıl kurtlar sofrası haline gelebileceği hakkında bize ders vermiştir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Mahmud Ersoy: Romanın kahramanı Kurtuluş Savaşı'na katılmış, Kuvayı Milliye ruhuyla dolu Hüsnü Faik Bey'in çıkardığı ve "1945'te diktatörlüğe ilk baş kaldıran gazetelerden" Birlik gazetesinde yazardır.
Zihni Keleşoğlu: Atatürk devrim ve ilkelerini yaşatmaya azimli bir kadronun karşısında cami yaptırarak para hırsını gizlemek, bağışlatmak isteyen bir tip
Hüsnü Faik Bey: Birlik gazetesi sahibi,Mahmud’un cinayetini aydınlatmasında Ümit’e yardım eden kişi.
Ümit: Keleşoğlu’nun ölmüş karısından doğma, Paris'te okumuş kızı,aynı zamanda Mahmud’un sevgilisi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitap biraz da bizim halihazırda içinde bulunduğumuz milli durumu anlatıyo olması dolayısıyla zevkle okuyabileceğiniz bir hal alıyor. İnsanların içindeki para kazanma hırsının nasıl doruk noktasına çıkabileceğini ve bunun kendisine engel olmak isteyen insanlara nasıl zarar verebileceği hakkında güzel bir örnek teşkil ediyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
1925 yılında İzmir’in Menemen İlçesi'nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı, gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı'ndan, Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığı'na geldi (1973-1980). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığını sürdürdü (1968- ) (Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz, Güneş, Meydan)
1950’li yıllarda Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazdı, senaryo yazarlığına başladı. Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Bel başlı filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). Şimdi İstanbul’da bağımsız yazar.
İlk şiiri Balıkçı Türküsü, Yeni Edebiyat Gazetesi'nde çıkmıştı (sayı: 23,1.10.1941), ilk düzyazısı ise (Kültürümüz Üzerine Düşünceler) Balıkesir’de yayınlanan Türk Dili Gazetesi’nde (29.10.1944). Duvar kitabına aldığı Cabbaroğlu Mehemmed şiirinin 1946 CHP Şiir Yarışması’nda ikincilik almasıyla tanındı. Şairliğinin ilk on yılını, destan boyutlarıyla ve duygusal, gergin bir hava içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı saran bezginlik çöküntülerini yansıtmaya adamıştı.
Zamanla (1955- ) toplumcu kollayışı bırakmamakla birlikte, tek insanın duygu dünyasından kesitler verdi; artistik abartmalarla ve yerli dünya görüşüne de yaslanarak, bireysel temaları işledi. Aynı gerginlik ve gerilim kendine özgü bir söz dizim ve hazinesiyle at başı, çarpıcı benzetmelerle zenginleşmiş romanlarında da görülür. Eleştiride uzun zaman toplumcu gerçekçilik ilkelerine bağlı kalmıştı.
KURTLAR SOFRASI
KİTABIN YAZARI
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İŞ BANKASI yayınları
BASIMYILI
2002
Toplumsal ilişkiler ve sorunlar ışığında ele alınan bireyler arası ilişkiler, Atilla İLHAN tarafından detaylı bir boyutla incelenerek işlenmiştir. Kitapta ülkedeki iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini gazeteci Mahmut Bey’in kişiliği de ele alınarak, yaşanan dönemi tüm çıplaklığı ile ortaya koymuştur.
2.KİTABINÖZETİ:
Mahmut Bey, üzerinde çalıştığı haberlerle ilgili olarak Katip Rıza ile görüşmek üzere randevulaşır. Fakat randevu yerine geldiğinde ortada katip yerine bir başkası ile karşılaşır. Kendisini Katip Rıza’nın gönderdiğini söyleyen kişi; kendisi ile gelmesini ister. Beraber giderken iki kişi daha ortaya çıkar ve üçü birlikte Mahmut Bey’in üzerine saldırırlar. Mahmut Bey, bir yolunu bulur ve aralarından kaçarak kurtulur. Mahmut Bey, Katip Rıza’ya ulaşamamıştır ve onu mutlaka bulması gerekmektedir. Buluşmayı önceden öğrenen gangster bozuntuları Katip Rıza’yı iyice benzetip bir köşeye atmış ve başına da üç nöbetçi bırakmışlardır.
Mahmut Bey Katip Rıza’nın izini bulur. Hemen bir plan yaparak Katip Rıza’yı gangsterlerin elinden kurtarır ve beraberce Beyazıt’ta Acem’in Sabahçı Kahvesi’nde soluğu alırlar.
Mahmut Bey sigarasını içerken aklından tek geçen şey Sezai YILMAZ’nın adresini bulmaktır. Ancak bu adam ve onun adresi sayesinde, birbiri ile ilgisi yokmuş gibi gözüken birçok olay çözülebilecek, aynı zamanda arsa spkülasyonuna ve inşaat yolsuzluklarına kadar birçok olayın perde arkası aydınlanacaktır. Katip Rıza intikamını almak için Yazmacı’nın adresini bulur. Mahmut’u bir düşüncedir alır. Böyle bir sırada İstanbuldan ayrılmak, gazeteyi ve Ümit’i bırakmak doğrumu diye uzun süre düşünür. Mahmut ERSOY tüm bu düşüncelerinden sıyrılarak İZMİR’e gitmeye karar verir.
Gazetenin diğer çalışanlarından Ragıp da tedirgindir. Akşamdan beri elini ayağını tutan onu dürüst bir iş sahibi etmeyen huzursuzluğun altında tevkif edilme korkusu bulunmaktadır. Siyasetin ne kadar çetrefilli bir iş olduğunu o zaman anlar. Ama gazetecilik iç güdüsü ile duyduğunu, gördüğünü yazmak istediği de vardır. Ona ters gelen taraf, sustuğu zaman korkuyor anlamının ortaya çıkmasıdır. Gazetede çıkan fıkranın konusu olan adam; iki defa haklı çıkması, üç defa yerinde tenkidi yüzünden yarın cezaevini boylayacak olursa korku düpedüz içine girmiş anlamına gelecek. Birden aklına Mahmut’un sözleri gelir.
- “ … sen bir iki seçimle her şeyin küt diye yoluna gireceğini mi sanıyordun? Yok be. Ragıp! Asıl çekişme bundan sonra başlayacak bu gelenler gidenlerden farklı olmadıkları, hatta belki daha kötü oldukları için, bütün ettikleri vaatlerin altından kalkmak isteyeceklerdir. Sen, ben karşılarına dikilmezsek, bunca gayreti, bir iyimserliğe harcamış olmaz mıyız?”
Kirli işlerin adamı İbrahim, iri ve ağır bulduğu suratındaki yuvarlak gözleri ile Mordohay’ı ve Seyit Sabri’yi etkisi altına alır. Mordohay’ı içten içe bir korku sarıyor. Seyit Sabri’nin baş eğdiyi bir fikre baş kaldırma ise, Mordohay’ın adeta vazifesidir. O kadar mı? Birisi nasıl kıpır kıpır koltuğunda ve dünyadaki yerinde kendisini rahatsız hisseder; Oysa öteki iğneli beşikte olsa bile, bir bulut kadar rahattır. Birisi nasıl küçük hesapların, buçuk liretlerin birkaç sıfırlı küstah çeklerin, büyük bonoların adamıdır. Mordohay’la iki çift lakırtı etmek sorunda kalırsanız, kendinizi gerek sosyal, gerekse entellektüel bakımdan hiç değilse size eşit bir kimse karşısında mı bulursunuz? Seyit Sabri, sakallarını tel tel gözümüzün camına batırarak, size mutlaka kapıcı muamelesi yapılacaktır. Ama birincisi Yiddiş ve İbranice dahil altı dil konuşurmuş. Konuşmakla da kalmaz, bütün bu dillerde yayımlanan kitapları bulur buluşturur, ipek böceği Sabri ile okurmuş.İkincisi ise yarım Fransızcası ve İngilizcesi ile gittiği ve gideceği herhangi bir yabancı ülkede, yemek listelerinden ve uçak tarifelerinden başka, hiçbir şeyi okumak külfetine katlanmazmış. İkisi de döviz kaçakçılığı yapar ama Yardımseverler Cemiyeti hesabına hayır işlenmiş gibi …
Gece sabaha karşı balıkçılar denizde başsız bir erkek cesedi bulurlar. Bir dizi araştırma sonucunda başsız bedenin Mahmut ERSOY’ a ait olduğu anlaşılır. Faili meşhul bir cinayet olarak kayıtlara geçer.
Mordohay ve Seyit Sabri’nin ellerini uzatmadığı köse, burunlarını sokmadığı delik kalmamıştır. Bir o uçtan, diğer uca, taa otuzlardan beri ithalat, ihracat derken, oluk oluk para akıtan bir kazanç değirmeni kuruvermişlerdir. Limanlardan gemiler mi kalkıyor? Sözün gelişi Hamburg limanında gemiler mi bekliyor? Marsilya’da Rıhtım işçileri kendilerini kamçılayıp simsiyah bir gemiye büyük kasalar mı yüklüyor? Her şey bu tırnaklarını kemiren Yahudi Mordohay MORDA için ! Bankalar caddesinde, Şişhane’ye en yakın, en müthiş üç binadan birisinin giriş kapısında beyaz mermer üzerine siyah harflerle “ Akın İş Hanı ” yazıyor. Bu han şirketin; Şirket Seyit Sabri ile Mordohay’ın malı. İbrahim CURA’nın hesaplarına göre, onlar sadece ithalat ve satış kârları üzerine yaşasalar, yıllık safi gelirleri bütün lükslerine yeter de artar bile. Oysa taban tabana zıt her halleri ve hareketleri ile birbirlerini iten bu iki adam Seyit Sabri ve Mordohay, yanlız bir noktada tartışmasız birleşiyorlar.: Daima daha çok kazanma ! Servet bir yerden sonra bütün dikişleri söküyor; ardından koşanları hep usul usul kanun dışında hem de fark ettirmeden beşeri olmayana götürüyor. Biri otuz beş yıllarında buhran sırasında, biri vergi zamanında, iki büyük iflas tehlikesi geçirdikten sonra firmasını kale gibi korumuş para avcısı iki canavar.
Bu canavarın işlerine burnunu sokanlar da Mahmut Bey gibi görüyorlar.
Mahmut ERSOY bir İnkilap çocuğuydu! Bir İnkilap Şeyhi idi.
Basını, diyor; parayla soysuzlaştırmak istiyor. Çünkü yanlız paranın kuvvetine inanıyorlar. Ahlak ölçülerini de yapan bu; saadet ölçülerini de. Daha çok kazanmak, daha zengin olmak için, iktidara mı gelmeli? Bunu açıklamaya kalkışan, ya besleyip evcilleştirecekler ya da kaba kuvvete başvurup, dize getirmeye çalışacaklar. Onların karşısında, her şeyden çok, halka ve fikirlere tutunmak gerekli. Halka ve devrimci fikirlere.
Bu böyle yürümez, Ümit! dedi. Bir şeyler yapmayı düşünmek gerek. Artık bir şeyler yapmayı düşünmek yeter, artık bir şeyler yapmak lazım. Gerekirse tehlikeli hatta ümitsiz, fakat sonrakilere örnek teşkil edebilecek, elle tutulur, gözle görülür hareketler! Onlar duruyorlar mı? Baksana çatal dişleri, çamurlu burunlarıyla, kurtlar gibi herşeyi göze alarak saldırıyorlar. Ete, ekmeğe, suya her şey onların pençeleri arasında kalıyor. Memleket bir kurt sofrasına döndü. Bu vaziyet karşısında, senin, benim, yapabileceğimiz pek fazla bir şey yok.
Fakat asıl, en önemli sözünü Ümit’i usulca öptükten sonra dudaklarını kulağına yaklaştırıp gizli bir aşk sözü gibi fısıltıyla söylemişti.
Memleket bir kurtlar sofrasına dönmüş ise isyan haktır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
27 MAYIS öncesinde Türkiye’deki, iş çevrelerini, basın ve eğlence endüstrisini,gençlik kesiminin durumunu yansıtmış,bir memleketin nasıl kurtlar sofrası haline gelebileceği hakkında bize ders vermiştir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Mahmud Ersoy: Romanın kahramanı Kurtuluş Savaşı'na katılmış, Kuvayı Milliye ruhuyla dolu Hüsnü Faik Bey'in çıkardığı ve "1945'te diktatörlüğe ilk baş kaldıran gazetelerden" Birlik gazetesinde yazardır.
Zihni Keleşoğlu: Atatürk devrim ve ilkelerini yaşatmaya azimli bir kadronun karşısında cami yaptırarak para hırsını gizlemek, bağışlatmak isteyen bir tip
Hüsnü Faik Bey: Birlik gazetesi sahibi,Mahmud’un cinayetini aydınlatmasında Ümit’e yardım eden kişi.
Ümit: Keleşoğlu’nun ölmüş karısından doğma, Paris'te okumuş kızı,aynı zamanda Mahmud’un sevgilisi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitap biraz da bizim halihazırda içinde bulunduğumuz milli durumu anlatıyo olması dolayısıyla zevkle okuyabileceğiniz bir hal alıyor. İnsanların içindeki para kazanma hırsının nasıl doruk noktasına çıkabileceğini ve bunun kendisine engel olmak isteyen insanlara nasıl zarar verebileceği hakkında güzel bir örnek teşkil ediyor.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
1925 yılında İzmir’in Menemen İlçesi'nde doğdu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ndeki yüksek öğrenimini yarıda bıraktı, gazete ve dergilerde çalıştı. Demokrat İzmir Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü ve Başyazarlığı'ndan, Ankara’da Bilgi Yayınevi Danışmanlığı'na geldi (1973-1980). Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığını sürdürdü (1968- ) (Yeni Ortam, Dünya, Milliyet, Söz, Güneş, Meydan)
1950’li yıllarda Vatan Gazetesi’nde sinema eleştirileri yazdı, senaryo yazarlığına başladı. Senaryolarında Ali Kaptanoğlu adını kullandı. Bel başlı filmleri: Yalnızlar Rıhtımı (Lütfi Akad), Ateşten Damlalar (Memduh Ün), Rıfat Diye Biri (Ertem Gönenç), Şoför Nebahat (Metin Erksan), Devlerin Öfkesi (Nevzat Pesen), Ver Elini İstanbul (Aydın Arakon). Şimdi İstanbul’da bağımsız yazar.
İlk şiiri Balıkçı Türküsü, Yeni Edebiyat Gazetesi'nde çıkmıştı (sayı: 23,1.10.1941), ilk düzyazısı ise (Kültürümüz Üzerine Düşünceler) Balıkesir’de yayınlanan Türk Dili Gazetesi’nde (29.10.1944). Duvar kitabına aldığı Cabbaroğlu Mehemmed şiirinin 1946 CHP Şiir Yarışması’nda ikincilik almasıyla tanındı. Şairliğinin ilk on yılını, destan boyutlarıyla ve duygusal, gergin bir hava içinde, İkinci Dünya Savaşı’nın Avrupa’yı saran bezginlik çöküntülerini yansıtmaya adamıştı.
Zamanla (1955- ) toplumcu kollayışı bırakmamakla birlikte, tek insanın duygu dünyasından kesitler verdi; artistik abartmalarla ve yerli dünya görüşüne de yaslanarak, bireysel temaları işledi. Aynı gerginlik ve gerilim kendine özgü bir söz dizim ve hazinesiyle at başı, çarpıcı benzetmelerle zenginleşmiş romanlarında da görülür. Eleştiride uzun zaman toplumcu gerçekçilik ilkelerine bağlı kalmıştı.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[B] KİTABIN ADI : Hıçkırık [/B]
KİTABIN YAZARI : Kerime NADİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Doğan Kitapçılık A.Ş. Hürriyet Medya Towers,34544 Güneşli-İSTANBUL
BASIM YILI : 2001
1.KİTABIN KONUSU: 1910’lu yıllarda geçen, öksüz bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı olan, ölesiye aşkı.
2.KİTABIN ÖZETİ: Emeklilik yıllarını, evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz, otuz beş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genellikle yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, onun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı onu farketmemektedir. Binbaşı onu Karaca Ahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam ona bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğini de yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Bir gün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan da bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişinin de çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, onun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. Ona hayatını anlatmasını ister. Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi, ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve onun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…
Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:
Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzaklaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar.Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve onu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ın da sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susamzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yeşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.
Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan orta okuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi ona açamaz ve o da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan ona şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış, Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman ,Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak ona yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey ona evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de onun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” koyar. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.
Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki daha da kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin onu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için ona hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve onun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.
Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da onu beklemektedir. Onun da hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan ona kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve o da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı birdaha göremeyeceğinden korkmaktadır.
Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!.. Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini onunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın ona bıraktığını söyler ve ona uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzni biten Kenan tekrar kıt’asına döner.
Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk Ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuz beş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes onu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü o artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da ona eşlik etmeye başlar. Annesinin ona bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin ona bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını onun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak onun kızı güldürebilir!” Kenan şaşırmış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir daha da asla bırakmaz.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Ne olursa olsun, insanlar gerçekten sevdiklerini tercih etmelidirler, çünkü bazen tek bir şansları olabilir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kenan ZİYA: Annesinin ölümüne kadar altın bir çocukluk geçiren Kenan, annesinin ölümünden sonra evlatlık edilinceye kadar zulüm içerisinde yaşamıştır. Nalan’a olan aşkı ömür boyu acı çektirmiş ancak bu acıların dermanını Handan’da bir nebze bulabilmiştir.
Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan, el üstünde büyütülmüş ve her isteği yerine getirilmiştir. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır. Sadık bir kişiliğe sahip olduğu için, Kenan’a olan aşkını son günlerine kadar içine gömmüştür.
Susamzade Safi Bey: Çalışkan ve varlıklı bir kimse olan Susamzade Safi Bey, annesi hayatta iken Kenan’a öz babasından farksız davranmamıştır. Annesinin ölümünden sonra ise, önce kendisini işlerine vermiş, daha sonra da tekrar evlenerek Kenan’a zindan hayatı yaşatmıştır. Bütün bunlara rağmen Kenan evden ayrılırken birkaç damla gözyaşına hakim olamamıştır.
Muhip Azmi Bey: Sarışın yeşil gözlü Muhip Azmi Bey, eşinin ölümünden sonra kızı Nalan’a herşeyini adamıştır ve gözünün önünde onun eriyip gitmesi, onu mahvetmiştir. Kenan’ı evlat edinmiş ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.
Emekli Yarbay: Bu eski asker, emeklilik yıllarını evinde ve evinin bahçesinde sakin bir şekilde geçiren bir insandır. Canayakın ve samimi kişiliği sayesinde Binbaşı Kenan ile kısa sürede iyi bir dostluk kurmayı başarmıştır.
Doktor İlhami Bey: Nalan’ın doktoru ve eşi, Handan’ın babasıdır. Evliliğinin ilk günlerinde Nalan’ı el üzerinde tutmasına rağmen, zamanla aksi ve titiz kişiliği su üstüne çıkmıştır.
Vesime: Evlenmeyen Vesime Kenan gibi evlatlık büyümüştür. Bu iyi kalpli insan Nalan’ın son günlerinde sırdaşı olmuş ve herşeyine yardım etmiştir.
Şeyh Kudsi Efendi: Eski ama şirin bir kulübede yaşayan bu iyi kalpli, yaşlı adam, neyi ile Nalan ve Kenan’ın ruhlarını dinlendiren insandır. Neyinin notaları ile onların ruhlarına sevgiyi işlemiştir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Bu kitabı iki yıl arayla iki kez okumama rağmen, ikisinde de bende inanılmaz bir etki bırakmıştır. Kitap şekil ve konu bakımından daha önce okuduğum bazı kitaplara benzemesine rağmen, anlatım tarzı ve akıcılığı sayesinde okumaktan büyük zevk duyduğum nadir kitaplardan biridir. Birçok arkadaşıma tavsiye edip okuttuğum bu kitap, insanın okuyupta gözyaşlarına hakim olamayacağı türlerdendir.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 Mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
KİTABIN YAZARI : Kerime NADİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Doğan Kitapçılık A.Ş. Hürriyet Medya Towers,34544 Güneşli-İSTANBUL
BASIM YILI : 2001
1.KİTABIN KONUSU: 1910’lu yıllarda geçen, öksüz bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı olan, ölesiye aşkı.
2.KİTABIN ÖZETİ: Emeklilik yıllarını, evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz, otuz beş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genellikle yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, onun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı onu farketmemektedir. Binbaşı onu Karaca Ahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam ona bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğini de yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Bir gün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan da bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişinin de çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, onun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. Ona hayatını anlatmasını ister. Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi, ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve onun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…
Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:
Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzaklaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar.Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve onu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ın da sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susamzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yeşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.
Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan orta okuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi ona açamaz ve o da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan ona şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış, Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman ,Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak ona yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey ona evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de onun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” koyar. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.
Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki daha da kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin onu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için ona hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve onun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.
Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da onu beklemektedir. Onun da hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan ona kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve o da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı birdaha göremeyeceğinden korkmaktadır.
Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!.. Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini onunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın ona bıraktığını söyler ve ona uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzni biten Kenan tekrar kıt’asına döner.
Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk Ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuz beş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes onu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü o artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da ona eşlik etmeye başlar. Annesinin ona bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin ona bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını onun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak onun kızı güldürebilir!” Kenan şaşırmış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir daha da asla bırakmaz.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Ne olursa olsun, insanlar gerçekten sevdiklerini tercih etmelidirler, çünkü bazen tek bir şansları olabilir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kenan ZİYA: Annesinin ölümüne kadar altın bir çocukluk geçiren Kenan, annesinin ölümünden sonra evlatlık edilinceye kadar zulüm içerisinde yaşamıştır. Nalan’a olan aşkı ömür boyu acı çektirmiş ancak bu acıların dermanını Handan’da bir nebze bulabilmiştir.
Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan, el üstünde büyütülmüş ve her isteği yerine getirilmiştir. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır. Sadık bir kişiliğe sahip olduğu için, Kenan’a olan aşkını son günlerine kadar içine gömmüştür.
Susamzade Safi Bey: Çalışkan ve varlıklı bir kimse olan Susamzade Safi Bey, annesi hayatta iken Kenan’a öz babasından farksız davranmamıştır. Annesinin ölümünden sonra ise, önce kendisini işlerine vermiş, daha sonra da tekrar evlenerek Kenan’a zindan hayatı yaşatmıştır. Bütün bunlara rağmen Kenan evden ayrılırken birkaç damla gözyaşına hakim olamamıştır.
Muhip Azmi Bey: Sarışın yeşil gözlü Muhip Azmi Bey, eşinin ölümünden sonra kızı Nalan’a herşeyini adamıştır ve gözünün önünde onun eriyip gitmesi, onu mahvetmiştir. Kenan’ı evlat edinmiş ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.
Emekli Yarbay: Bu eski asker, emeklilik yıllarını evinde ve evinin bahçesinde sakin bir şekilde geçiren bir insandır. Canayakın ve samimi kişiliği sayesinde Binbaşı Kenan ile kısa sürede iyi bir dostluk kurmayı başarmıştır.
Doktor İlhami Bey: Nalan’ın doktoru ve eşi, Handan’ın babasıdır. Evliliğinin ilk günlerinde Nalan’ı el üzerinde tutmasına rağmen, zamanla aksi ve titiz kişiliği su üstüne çıkmıştır.
Vesime: Evlenmeyen Vesime Kenan gibi evlatlık büyümüştür. Bu iyi kalpli insan Nalan’ın son günlerinde sırdaşı olmuş ve herşeyine yardım etmiştir.
Şeyh Kudsi Efendi: Eski ama şirin bir kulübede yaşayan bu iyi kalpli, yaşlı adam, neyi ile Nalan ve Kenan’ın ruhlarını dinlendiren insandır. Neyinin notaları ile onların ruhlarına sevgiyi işlemiştir.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Bu kitabı iki yıl arayla iki kez okumama rağmen, ikisinde de bende inanılmaz bir etki bırakmıştır. Kitap şekil ve konu bakımından daha önce okuduğum bazı kitaplara benzemesine rağmen, anlatım tarzı ve akıcılığı sayesinde okumaktan büyük zevk duyduğum nadir kitaplardan biridir. Birçok arkadaşıma tavsiye edip okuttuğum bu kitap, insanın okuyupta gözyaşlarına hakim olamayacağı türlerdendir.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 Mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : FEDAİLERİN KALESİ ALAMUT
KİTABIN YAZARI : WLADIMIR BARTOL
YAYIN EVİ VE ADRESİ: YURT KİTAP YAYIN-CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI : 2.BASIM AĞUSTOS 1998
1.KİTABIN KONUSU: Büyük Selçuklu Devleti’ni çöküşe hazırlayan, İsmaili öğretisiyle Hasan İbn-i Sabbah’ın sıfırdan vücuda getirdiği saltanatının hikayesi.
2.ROMANIN ÖZETİ:
Hasan İbn-I Sabbah, Hz. Ali taraftarı olan birisidir ve o dönemde biraz da olsa yaygın olan İsmaili Tarikatı’na meyillidir. Ancak bu öğretinin savunduğu düşünceler Hasan İbn-i Sabbah’a aslında pek de cazip gelmeyen fikirlerdir,daha doğrusu saçma gelen.
Bir gün, yaşadığı yere İsmaili öğretisinin bir daisi gelir ve H. Sabbah bu şüphelerinden dolayı O’nu ziyaret etmeye karar verir. Bu vesileyle dainin yanına gider ve İsmaili inanışlarının kendisine pek makul gelmediğini, bu öğretinin ardında başka sırların bulunduğuna inandığını söyler. Dai, onun zeki ve aradıkları tipte bir insan olduğunu, onun için sırlarını ona açacağını söyler ve ekler: Aslında bu anlatılan hikayelerin(Ali’nin soyundan Mehdi’nin geleceği,vs.), basit ve gündelik yaşayan insanları öğretilerine çekebilmek için kullanılan yalanlar olduğunu belirtir. Bu düşüncelerin etkisine giren H. Sabbah’ın Ali taraftarı babası,çevresinden oğlu adına korkarak, onu bir medreseye yollar. Hasan Sabbah, medresede Ömer Hayyam ve o zamanlar henüz adı tarihe geçmemiş,geleceğin büyük veziri Nizam-ül Mülk ile tanışır.
Bu medresede, zamanla kaynaşıp dost olan bu üç kişi ,kendi aralarında, ilerde iyi bir mevkiye gelen ilk kişinin diğerlerine de yardım edeceğine dair yemin ederler. Uzun zaman sonra Nizam-ül Mülk vezir,Ömer Hayyam da ünlü bir matemetikçi ve astronom olur. Nizam-ül Mülk, Hasan Sabbah’ın sarayda bir göreve gelmesini sağlar ancak zamanla kıvrak zekasıyla sivrilen Hasan Sabbah, Nizam-ül Mülk’ün yerini tehdit etmeye başladığı için onu saraydan uzaklaştırır. Hasan Sabbah bir müddet Nizam-ül Mülk’ten kaçtıktan sonra Ömer Hayyam’ın yanına gider ve onun zevk-ü sefa içinde yaşadığı hayatı görür. Bu esnada, bir gün tartışırlarken, Hasan Sabbah’ın aklına hayatını değiştirecek bir plan gelir ve Rey şehrine geri döner. Cebinde epey bir birikmiş altını vardır. Bu şehirde Alamut adında zaptı imkansız denecek kadar zor bir kale vardır ve bu kalenin kumandanı zevke dalmış sarhoş birisidir. Hasan Sabbah bir gün, kendini bir dai gibi tanıtarak kaleye girer ve bir hileyle kaleyi ele geçirir. Burada, kendisini İsmaililer’in bekledikleri peygamber ilan eder ve bu sıfatla birçok yandaş toplayarak, aralarından seçtiği bazı gençleri fedai olarak yetiştirir. Bu kalenin arkasında, eskiden orada yaşayan Deylem krallarının yaptırdığı birbirinden güzel bahçeler vardır. Hasan Sabbah bu bahçeleri daha da güzelleştirerek tam bir cennet havasına sokar.
Birbirinden zor askeri eğitimler görüp, birçok dini bilgilerle donatılan fedai adayları,bir zaman sonra sınava tabi tutularak fedailiğe kabul edilip, İsmaili ordusunda saygın bir yere sahip olurlar.
Hasan Sabbah bu planı hayata geçirmeye başlamadan önce;Hindistan’da bir arkadaşının yanına gitmiş ve orada haşhaştan yapılan uyuşturucu hapları tanımıştır. Bu haplar içenleri uyutarak tam bir hayal aleminde yaşatma özelliğindedir. Hasan Sabbah bunların yapılışını öğrenir ve dönüşünde, hizmetkar yetiştirmrde uzman ve güzel bir kadın olan Apama’yı da beraberinde getirir. Kaleyi zaptettikten sonra, İran pazarlarından köle kızlar satın alarak, Apama vasıtasıyla onları yetiştirir. Aslında onlar, ilerde göz önüne serilecek sahte cennetin hurileridirler.
Her şey hazırlandıktan sonra,bir gün, o zaman kadar fedailerin henüz görmedikleri “Peygamber Seyduna” onları yanına çağırır ve onlara o gün cennetin kapılarını açacağını söyler.diğer tarafta, cennet bahçelerinde, cariyelere ne yapmaları gerektiği anlatılmış ve hata yapanın öleceği daha doğrusu öldürürleceği söylenmiştir; hepsi bu cennet senaryosundaki rollerini oynamaya hazırdırlar.
Fedaileriyle ilk defa yüz yüze görüşen Seyduna, onlara bahçelere giden gizli bölmelere gelmeden önce, zamanında Hindistan’da tanıştığı haplardan yedirir ve bahçelere dek onları uyumuş vaziyette kölelerine taşıtır. Bu uykulu yolculuk sırasında fedailer, cennet rüyaları görmektedirler; istedikleri her şey olmaktadır ve büyük bir zevk içinde, kelimenin tam anlamıyla uçmaktadırlar. Uyandıklarında hepsi birbirinden habersiz, ayrı ayrı yerlerde, başlarında birbirinden güzel ve çekici yedişer huri hazır bekler vaziyette bulurlar. Huriler, fedailerin sorularını büyük ustalıkla tezgahlanan yalanlarla savuştururlar ve bu seneryonun sahteliğinin ortaya çıkmasına engel olurlar. Hepsi fedailere hizmet için fırsat kollamaktadırlar.
O gün birbirinden güzel zevkleri tadan fedailer, cennetten yine uyutularak fakat kendilerinin hizmetkarı hurilerin hülyalarıyla ayrılırlar. Uyandıklarında, hepsi hurilerine kavuşmak arzusuyla yanıp tutuşan birer yürüyen ölüm olmuşlardır.
Giderek büyüyen bu tarikat tehlikesine karşı Selçuklular bir sefere çıkar. Kaleye, savaşmadan teslim olmasını önermek üzere gelen elçilere Seyduna, öğretisini önce sözlü olarak aşılamaya çalıştıysa da başarılı olamaz. Bunun üzerine, ilk kez olmak üzere kale sakinlerinin huzuruna çıkan peygamber, elçiler de dahil, herkesin gözü önünde, iki fedaisine ölmelerini emreder ve elçiler şaşkınlıkla oradan ayrılırken, Seyduna’ya inananların da imanları pekişmiştir.
Seyduna için artık intikam zamanı gelmiştir. En gözde fedaisi İbn-i Tahir’i yanına çağırır ve kenarında zehirli küçük bir hançercik gizlenmiş bir mektupla O’nu, kendisine büyük bir kuvvetle saldırmaya hazırlanan Nizam-ül Mülk’ü öldürmeye yollar. Gitmeden önce O’na Gazali’nin öğrencisi olduğunu ve O’ndan haber getirdiğini söylemesini ister ve öldürmeden önce, daha önce cennete girmeden içirdiği haplardan vererek içmesini emreder. İbn-i Tahir bir mürid kılığında Nizam-ül Mülk’ün çadırına girer ve çıkarttığı küçük zehirli hançerle ona bir hamle yapar. İğne Baş Vezir’in kulağını çizmiştir ancak zehiri çok tesirli olan bu hançerin öldürücü olması, bu çizikle mümkün olmuştur. Hasan Sabbah’ın yolladığı mektupta ise şu satırlar yazılıdır: “ Cehennemde görüşmek üzere; Hasan Sabbah.” Baş Vezir, ölmeden önce tüm bunların yalan olduğunu ve Seyduna’nın bir sahtekar olduğunu İbn-i Tahir’e anlatır ve O’nu öldürmesi için serbest bırakılmasını emreder. Bu sırada Seyduna, ikinci bir fedaisini Melikşah’ın üzerine salar. O da benzer şekilde görevini icra eder, ama hemen öldürülür; öldürülür fakat O, ölümün acı zehrini tatlı bir şerbet gibi, büyük bir hazla içmiştir.
Seyduna’ya ulaşan İbn-i Tahir, O’nu öldüremez ancak, Seyduna, gerçekte ne için yaşadığını anlatıp, yaşam felsefesini O’na aşılar ve O’nu göndererek kendisini yetiştirmesini ister ve bir gün kendi yerine geçeceğini söyler.
Hasan Sabbah, artık hedefine ulaşmış, muzafferdir.
3.ANAFİKİR:
Romanda anlatılanlar aslında, sadece bin yıl önce yaşanmış ve bitmiş olaylar değil, hala bu gün de yaşanan ve gelecekte de yaşanacak olaylardır. Ancak günümüzde durum daha vahimdir. Zira eskiden, bu tip sahtekarlara çok nadir rastlanırken ve insanlar buna daha az inançlı görünürken, şimdi bu çeşit vicdan sömürücüleri değişik kisveler alyında aynı faaliyetleri devam ettirmektedirler. Yani ortalık, Hasan Sabbah’larla doludur. Bize düşen, bir virüs gibi sinsice insana nüfuz eden bu kan emicilere karşı daima bağışıklık sistemimizi canlı tutmak ve onlara fırsat vermemektir.
Ayrıca, eğer insan yürekten inandıktan sonra, istediği her şeyi yapabilir. Kitap, bunu da vurgulamaktadır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İsmaili Tarikatı: Dinde, geniş bir kuralsızlık anlayışına sahip, Hz. Ali’nin taraftarlığını yapan ve onun soyundan Mehdi namıyla bir kurtarıcı. Peygamberin dünyaya geleceğine inanan insanların oluşturduğu tarikat. H. Sabah, bu tarikatı kullanarak, birçok insanı kendi saflarına çekmiştir.
Alamut Kalesi: H. Sabbah bir hilyle ele geçirdiği bu kalenin eskiden yapılmış bahçelerini sahte bir cennet olarak kullanıp, özel talebelerinin tam bir fedai olmalarını sağlamış, bu zaptı zor kalede de Selçuklular’a karşı başarılı savunmalar yapmış, kısacası hayellerini bu kale vasıtasıyla gerçekleştirmiştir.
Hasan İbn-i Sabbah ( Seyduna ): İsmaili öğretisini kullanıp, bir hileyle ele geçirdiği Alamut Kalesi’nde peygamberliğini ilan eden bu şahıs, burada yetiştirdiği ölüm sevdalısı fedailerle, özellikle Nizam-ül Mülk’ten öc almayı, sonrasında da Selçuklu Devleti’ni yıkmayı hedeflemiş ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır.
Kendisi, son derece zeki ve kurnaz, aynı zamanda da çok espirili birisidir.
Kendisini peygamber ilan etmesine ve yetiştirdiği insanlara dini bilgileri öğretse de, tamamen Allah inancı olmayan, her konuda geniş bilgiye sahip birisidir.
Nizam-ül Mülk: Gençliğinde H. Sabbah’ın yakın arkadaşı olan Nizam-ül Mülk, zamanla yükselerek, Büyük Selçuklu Devleti’nin baş vezirliğine kadar yükselmiştir. O da son derece zekidir ve yüksek meziyetli bir devlet adamıdır. Bir zamanlar kendi yardımıyla saraya aldırdığı Hasan Sabbah’ı yine saraydan kendisi uzaklaştırdığı için onun kinine maruz kalmış ve bu kin O’nun ölümüne yol açmıştır.
Ömer Hayyam: Büyük matematikçi ve astronomdur. O da Hasan Sabbah ve Nizam-ül Mülk’ün yakın gençlik arkadaşıdır. Hasan Sabbah’ın dünya görüşünü etkilemiş ve oluşmasında baş rolü oynamıştır. Hayatın gelip geçici olduğunu ve her zevkin zamanında yaşanması gerektiğini savunur.
İbn-i Tahir: Büyük bir ismaili daisi olan Tahir’in torunudur ve bu nedenle Alamut’a gelmiştir. Seyduna’nın en gözde fedaisidir. Nizam-ül Mülk’ü öldürmüştür.
5. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler:
Kitap, yüzyıllar öncesi tarihten bir kesiti anlatsa da, günümüz dünyasına da ışık tutan ve çok önemli dersler çıkarılabilecek türden bir eser. Uzun olmasına rahmen, eline alan okuyucuyu kendine bağlayan, sürükleyici bir anlatıma sahip. Herkesin okuyabileceği, okuması gereken bir kitap.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1903 yılında Trieste civarında küçük bir Sloven şehrinde dünyaya geldi. Fransız kültürü alan anne ve babasının etkisiyle, yirmili yıllarda Sorbon’da tahsil gördü. Yüksek öğreniminin büyük bir kısmını, anayurdunun başkenti olan Ljubljana şehrinde tamamladı. Öğrenim gördüğü dalları, bakış açılarına göre, gelişigüzel veya ansiklopedik olarak tanımlamak mümkündür: felsefe,psikoloji, (Bartol, Freud’un o zamanlar pek tanınmamış olan eserini çok erken yaşlarda keşfetmişti), biyoloji(hayatı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmıştı), dinler tarihi. Kısacası , son savaştan önce yoğun anlaşmazlıklar tarafından parçalanmış bir ülke için, hiç de uygun olmayan bir eğitim. Ljubljana, otuzlu yıllarda zıt ideolojilerin birbirleriyle şiddetle çatıştıkları bir şehir olmuştur.
İlk eseri olan Almaut’u 1938 yılında ana dili olan Slovence ile kaleme alarak tamamladı. İkinci Dünya Savaşı’nın karışık ortamında umduğu ilgiyi bulamadı. Hatta bir ara el altından satılarak tehlikeli bir kitap olarak kabul edildi. Bartol, savaş yıllarında vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşistlerine karşı mücadele etti.
Savaştan sonra kurulan Yugoslavya’da istediği ortamı bulamadığı için 1946 ile 1956 yılları arasında on yıl ikamet edeceği Trieste’ya yerleşti. 1956 yılında geri dönerek Alamut’u bir kez daha yayınlamayı başardı. 1960 yılında Yugoslavya yazarlar birliği başkanlığına seçilerek nihayet layık olduğu itibara ulaştı. Kitabı ise 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanamadı. Herkes tarafından baş eseri olduğu kabul edilmesine rağmen sadece 1980 ve 1984 yıllarında iki baskı yapabildi.
KİTABIN YAZARI : WLADIMIR BARTOL
YAYIN EVİ VE ADRESİ: YURT KİTAP YAYIN-CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI : 2.BASIM AĞUSTOS 1998
1.KİTABIN KONUSU: Büyük Selçuklu Devleti’ni çöküşe hazırlayan, İsmaili öğretisiyle Hasan İbn-i Sabbah’ın sıfırdan vücuda getirdiği saltanatının hikayesi.
2.ROMANIN ÖZETİ:
Hasan İbn-I Sabbah, Hz. Ali taraftarı olan birisidir ve o dönemde biraz da olsa yaygın olan İsmaili Tarikatı’na meyillidir. Ancak bu öğretinin savunduğu düşünceler Hasan İbn-i Sabbah’a aslında pek de cazip gelmeyen fikirlerdir,daha doğrusu saçma gelen.
Bir gün, yaşadığı yere İsmaili öğretisinin bir daisi gelir ve H. Sabbah bu şüphelerinden dolayı O’nu ziyaret etmeye karar verir. Bu vesileyle dainin yanına gider ve İsmaili inanışlarının kendisine pek makul gelmediğini, bu öğretinin ardında başka sırların bulunduğuna inandığını söyler. Dai, onun zeki ve aradıkları tipte bir insan olduğunu, onun için sırlarını ona açacağını söyler ve ekler: Aslında bu anlatılan hikayelerin(Ali’nin soyundan Mehdi’nin geleceği,vs.), basit ve gündelik yaşayan insanları öğretilerine çekebilmek için kullanılan yalanlar olduğunu belirtir. Bu düşüncelerin etkisine giren H. Sabbah’ın Ali taraftarı babası,çevresinden oğlu adına korkarak, onu bir medreseye yollar. Hasan Sabbah, medresede Ömer Hayyam ve o zamanlar henüz adı tarihe geçmemiş,geleceğin büyük veziri Nizam-ül Mülk ile tanışır.
Bu medresede, zamanla kaynaşıp dost olan bu üç kişi ,kendi aralarında, ilerde iyi bir mevkiye gelen ilk kişinin diğerlerine de yardım edeceğine dair yemin ederler. Uzun zaman sonra Nizam-ül Mülk vezir,Ömer Hayyam da ünlü bir matemetikçi ve astronom olur. Nizam-ül Mülk, Hasan Sabbah’ın sarayda bir göreve gelmesini sağlar ancak zamanla kıvrak zekasıyla sivrilen Hasan Sabbah, Nizam-ül Mülk’ün yerini tehdit etmeye başladığı için onu saraydan uzaklaştırır. Hasan Sabbah bir müddet Nizam-ül Mülk’ten kaçtıktan sonra Ömer Hayyam’ın yanına gider ve onun zevk-ü sefa içinde yaşadığı hayatı görür. Bu esnada, bir gün tartışırlarken, Hasan Sabbah’ın aklına hayatını değiştirecek bir plan gelir ve Rey şehrine geri döner. Cebinde epey bir birikmiş altını vardır. Bu şehirde Alamut adında zaptı imkansız denecek kadar zor bir kale vardır ve bu kalenin kumandanı zevke dalmış sarhoş birisidir. Hasan Sabbah bir gün, kendini bir dai gibi tanıtarak kaleye girer ve bir hileyle kaleyi ele geçirir. Burada, kendisini İsmaililer’in bekledikleri peygamber ilan eder ve bu sıfatla birçok yandaş toplayarak, aralarından seçtiği bazı gençleri fedai olarak yetiştirir. Bu kalenin arkasında, eskiden orada yaşayan Deylem krallarının yaptırdığı birbirinden güzel bahçeler vardır. Hasan Sabbah bu bahçeleri daha da güzelleştirerek tam bir cennet havasına sokar.
Birbirinden zor askeri eğitimler görüp, birçok dini bilgilerle donatılan fedai adayları,bir zaman sonra sınava tabi tutularak fedailiğe kabul edilip, İsmaili ordusunda saygın bir yere sahip olurlar.
Hasan Sabbah bu planı hayata geçirmeye başlamadan önce;Hindistan’da bir arkadaşının yanına gitmiş ve orada haşhaştan yapılan uyuşturucu hapları tanımıştır. Bu haplar içenleri uyutarak tam bir hayal aleminde yaşatma özelliğindedir. Hasan Sabbah bunların yapılışını öğrenir ve dönüşünde, hizmetkar yetiştirmrde uzman ve güzel bir kadın olan Apama’yı da beraberinde getirir. Kaleyi zaptettikten sonra, İran pazarlarından köle kızlar satın alarak, Apama vasıtasıyla onları yetiştirir. Aslında onlar, ilerde göz önüne serilecek sahte cennetin hurileridirler.
Her şey hazırlandıktan sonra,bir gün, o zaman kadar fedailerin henüz görmedikleri “Peygamber Seyduna” onları yanına çağırır ve onlara o gün cennetin kapılarını açacağını söyler.diğer tarafta, cennet bahçelerinde, cariyelere ne yapmaları gerektiği anlatılmış ve hata yapanın öleceği daha doğrusu öldürürleceği söylenmiştir; hepsi bu cennet senaryosundaki rollerini oynamaya hazırdırlar.
Fedaileriyle ilk defa yüz yüze görüşen Seyduna, onlara bahçelere giden gizli bölmelere gelmeden önce, zamanında Hindistan’da tanıştığı haplardan yedirir ve bahçelere dek onları uyumuş vaziyette kölelerine taşıtır. Bu uykulu yolculuk sırasında fedailer, cennet rüyaları görmektedirler; istedikleri her şey olmaktadır ve büyük bir zevk içinde, kelimenin tam anlamıyla uçmaktadırlar. Uyandıklarında hepsi birbirinden habersiz, ayrı ayrı yerlerde, başlarında birbirinden güzel ve çekici yedişer huri hazır bekler vaziyette bulurlar. Huriler, fedailerin sorularını büyük ustalıkla tezgahlanan yalanlarla savuştururlar ve bu seneryonun sahteliğinin ortaya çıkmasına engel olurlar. Hepsi fedailere hizmet için fırsat kollamaktadırlar.
O gün birbirinden güzel zevkleri tadan fedailer, cennetten yine uyutularak fakat kendilerinin hizmetkarı hurilerin hülyalarıyla ayrılırlar. Uyandıklarında, hepsi hurilerine kavuşmak arzusuyla yanıp tutuşan birer yürüyen ölüm olmuşlardır.
Giderek büyüyen bu tarikat tehlikesine karşı Selçuklular bir sefere çıkar. Kaleye, savaşmadan teslim olmasını önermek üzere gelen elçilere Seyduna, öğretisini önce sözlü olarak aşılamaya çalıştıysa da başarılı olamaz. Bunun üzerine, ilk kez olmak üzere kale sakinlerinin huzuruna çıkan peygamber, elçiler de dahil, herkesin gözü önünde, iki fedaisine ölmelerini emreder ve elçiler şaşkınlıkla oradan ayrılırken, Seyduna’ya inananların da imanları pekişmiştir.
Seyduna için artık intikam zamanı gelmiştir. En gözde fedaisi İbn-i Tahir’i yanına çağırır ve kenarında zehirli küçük bir hançercik gizlenmiş bir mektupla O’nu, kendisine büyük bir kuvvetle saldırmaya hazırlanan Nizam-ül Mülk’ü öldürmeye yollar. Gitmeden önce O’na Gazali’nin öğrencisi olduğunu ve O’ndan haber getirdiğini söylemesini ister ve öldürmeden önce, daha önce cennete girmeden içirdiği haplardan vererek içmesini emreder. İbn-i Tahir bir mürid kılığında Nizam-ül Mülk’ün çadırına girer ve çıkarttığı küçük zehirli hançerle ona bir hamle yapar. İğne Baş Vezir’in kulağını çizmiştir ancak zehiri çok tesirli olan bu hançerin öldürücü olması, bu çizikle mümkün olmuştur. Hasan Sabbah’ın yolladığı mektupta ise şu satırlar yazılıdır: “ Cehennemde görüşmek üzere; Hasan Sabbah.” Baş Vezir, ölmeden önce tüm bunların yalan olduğunu ve Seyduna’nın bir sahtekar olduğunu İbn-i Tahir’e anlatır ve O’nu öldürmesi için serbest bırakılmasını emreder. Bu sırada Seyduna, ikinci bir fedaisini Melikşah’ın üzerine salar. O da benzer şekilde görevini icra eder, ama hemen öldürülür; öldürülür fakat O, ölümün acı zehrini tatlı bir şerbet gibi, büyük bir hazla içmiştir.
Seyduna’ya ulaşan İbn-i Tahir, O’nu öldüremez ancak, Seyduna, gerçekte ne için yaşadığını anlatıp, yaşam felsefesini O’na aşılar ve O’nu göndererek kendisini yetiştirmesini ister ve bir gün kendi yerine geçeceğini söyler.
Hasan Sabbah, artık hedefine ulaşmış, muzafferdir.
3.ANAFİKİR:
Romanda anlatılanlar aslında, sadece bin yıl önce yaşanmış ve bitmiş olaylar değil, hala bu gün de yaşanan ve gelecekte de yaşanacak olaylardır. Ancak günümüzde durum daha vahimdir. Zira eskiden, bu tip sahtekarlara çok nadir rastlanırken ve insanlar buna daha az inançlı görünürken, şimdi bu çeşit vicdan sömürücüleri değişik kisveler alyında aynı faaliyetleri devam ettirmektedirler. Yani ortalık, Hasan Sabbah’larla doludur. Bize düşen, bir virüs gibi sinsice insana nüfuz eden bu kan emicilere karşı daima bağışıklık sistemimizi canlı tutmak ve onlara fırsat vermemektir.
Ayrıca, eğer insan yürekten inandıktan sonra, istediği her şeyi yapabilir. Kitap, bunu da vurgulamaktadır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İsmaili Tarikatı: Dinde, geniş bir kuralsızlık anlayışına sahip, Hz. Ali’nin taraftarlığını yapan ve onun soyundan Mehdi namıyla bir kurtarıcı. Peygamberin dünyaya geleceğine inanan insanların oluşturduğu tarikat. H. Sabah, bu tarikatı kullanarak, birçok insanı kendi saflarına çekmiştir.
Alamut Kalesi: H. Sabbah bir hilyle ele geçirdiği bu kalenin eskiden yapılmış bahçelerini sahte bir cennet olarak kullanıp, özel talebelerinin tam bir fedai olmalarını sağlamış, bu zaptı zor kalede de Selçuklular’a karşı başarılı savunmalar yapmış, kısacası hayellerini bu kale vasıtasıyla gerçekleştirmiştir.
Hasan İbn-i Sabbah ( Seyduna ): İsmaili öğretisini kullanıp, bir hileyle ele geçirdiği Alamut Kalesi’nde peygamberliğini ilan eden bu şahıs, burada yetiştirdiği ölüm sevdalısı fedailerle, özellikle Nizam-ül Mülk’ten öc almayı, sonrasında da Selçuklu Devleti’ni yıkmayı hedeflemiş ve bunu da büyük ölçüde başarmıştır.
Kendisi, son derece zeki ve kurnaz, aynı zamanda da çok espirili birisidir.
Kendisini peygamber ilan etmesine ve yetiştirdiği insanlara dini bilgileri öğretse de, tamamen Allah inancı olmayan, her konuda geniş bilgiye sahip birisidir.
Nizam-ül Mülk: Gençliğinde H. Sabbah’ın yakın arkadaşı olan Nizam-ül Mülk, zamanla yükselerek, Büyük Selçuklu Devleti’nin baş vezirliğine kadar yükselmiştir. O da son derece zekidir ve yüksek meziyetli bir devlet adamıdır. Bir zamanlar kendi yardımıyla saraya aldırdığı Hasan Sabbah’ı yine saraydan kendisi uzaklaştırdığı için onun kinine maruz kalmış ve bu kin O’nun ölümüne yol açmıştır.
Ömer Hayyam: Büyük matematikçi ve astronomdur. O da Hasan Sabbah ve Nizam-ül Mülk’ün yakın gençlik arkadaşıdır. Hasan Sabbah’ın dünya görüşünü etkilemiş ve oluşmasında baş rolü oynamıştır. Hayatın gelip geçici olduğunu ve her zevkin zamanında yaşanması gerektiğini savunur.
İbn-i Tahir: Büyük bir ismaili daisi olan Tahir’in torunudur ve bu nedenle Alamut’a gelmiştir. Seyduna’nın en gözde fedaisidir. Nizam-ül Mülk’ü öldürmüştür.
5. Kitap Hakkında Şahsi Görüşler:
Kitap, yüzyıllar öncesi tarihten bir kesiti anlatsa da, günümüz dünyasına da ışık tutan ve çok önemli dersler çıkarılabilecek türden bir eser. Uzun olmasına rahmen, eline alan okuyucuyu kendine bağlayan, sürükleyici bir anlatıma sahip. Herkesin okuyabileceği, okuması gereken bir kitap.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1903 yılında Trieste civarında küçük bir Sloven şehrinde dünyaya geldi. Fransız kültürü alan anne ve babasının etkisiyle, yirmili yıllarda Sorbon’da tahsil gördü. Yüksek öğreniminin büyük bir kısmını, anayurdunun başkenti olan Ljubljana şehrinde tamamladı. Öğrenim gördüğü dalları, bakış açılarına göre, gelişigüzel veya ansiklopedik olarak tanımlamak mümkündür: felsefe,psikoloji, (Bartol, Freud’un o zamanlar pek tanınmamış olan eserini çok erken yaşlarda keşfetmişti), biyoloji(hayatı boyunca kelebeklerin yaşamlarına hayran kalmıştı), dinler tarihi. Kısacası , son savaştan önce yoğun anlaşmazlıklar tarafından parçalanmış bir ülke için, hiç de uygun olmayan bir eğitim. Ljubljana, otuzlu yıllarda zıt ideolojilerin birbirleriyle şiddetle çatıştıkları bir şehir olmuştur.
İlk eseri olan Almaut’u 1938 yılında ana dili olan Slovence ile kaleme alarak tamamladı. İkinci Dünya Savaşı’nın karışık ortamında umduğu ilgiyi bulamadı. Hatta bir ara el altından satılarak tehlikeli bir kitap olarak kabul edildi. Bartol, savaş yıllarında vatanını işgal eden Alman ve İtalyan faşistlerine karşı mücadele etti.
Savaştan sonra kurulan Yugoslavya’da istediği ortamı bulamadığı için 1946 ile 1956 yılları arasında on yıl ikamet edeceği Trieste’ya yerleşti. 1956 yılında geri dönerek Alamut’u bir kez daha yayınlamayı başardı. 1960 yılında Yugoslavya yazarlar birliği başkanlığına seçilerek nihayet layık olduğu itibara ulaştı. Kitabı ise 1967 yılındaki ölümüne kadar bir daha yayınlanamadı. Herkes tarafından baş eseri olduğu kabul edilmesine rağmen sadece 1980 ve 1984 yıllarında iki baskı yapabildi.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : HANDAN
KİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ: ATLAS KİTABEVİ – NARLIBAHÇE SOKAK 9 NO:1
CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI : NİSAN1995
1 .KİTABIN KONUSU : Roman; alafranga kültürle yetişmiş olan Handan’la, Handan’ın teyzesinin kızıyla evli ve iki çocuk babası Refik Cemal’in kısa sürelik “yasak aşkını” anlatıyor.
2 .ROMANIN ÖZETİ :
Refik Cemal, Cemal Bey’in baldızının kızı Nerimanla tanışırlar. Bu ilk tanışma devrelerinde, Neriman Refik Cemal’e sık sık Handan ismini telaffuz etmektedir. Handan ve Neriman teyze kızlarıdır. Neriman Handandan bahsedrken kültürlü,bilgili ve güzel gibi hep iyi sıfatlar kullanır; ancak Handan kocasıyla birlikte yurt dışında olduğundan, Refik Cemal Onu cismen tanıma fırsatı bulamaz.
Refik Cemal uzunca bir aradan sonra arkadaşı Server’e yazdığı mektupta, birkaç aylık mutlu ama biraz da tekdüze evliliğini yazar. Rahatı yerindedir, karısını çok sever ve birlikte iyi anlaşırlar. İşte süregelen mutluluklarının nedenleri bunalrdır. Ona Nerimandan ve alışkanlıklarından da söz eder.
Fakat, Refik Cemal’in bu mutlu tablosuna kısa bir süre sonra karaltılar sıçrar. Hariciyeden bir mümeyyiz onu çağırarak, o sıralar kendisinin araştırılmakta ve şüphe altında olduğunu, güvenliği için bir vesileyle yurt dışına gitmesini söyler. Bu sırada Neriman 7-8 aylık hamiledir. Refik Cemal ilkin Neriman’I öylece bırakıp gitmek istemese de, sonradan işler rayına oturunca onu da yanına almak çözümünü üreterek yurttan ayrılır ve Fransa’ya gider. Fransa’da daha önce kendisinden övgü dolu sözlerle bahsedilen Handanla, Nötre Dam Kilisesi’nde karşılaşırlar. Burada hem Handanı, hem de Handanın kocası Hüsnü Paşayı yakinen tanıma fırsatı olur.
Evliliklerinin ilk zamanlarında Handanın geçmişi hakkında pek konuşmayan Neriman, Refik Cemal’in isteği üzerine, ona bir mektupta Handanın geçmişiyle ilgili her şeyi anlatır:
Neriman, altı yaşından itibaren teyzesinin yanında kalmaya başlar. Handan, daha önce de belirtildiği gibi Neriman’la teyze kızlarıdır. Belli bir yaşa gelinceye kadar özel hocalardan birlikte ders alırlar; ancak Nertiman’ın ilgi alanı müziği pek aşmazken, Handan’da bitmek tükenmek bilmeyen bir öğrenme arzusu vardır. On altı yaşındayken ona, Refik Cemal ve Serverin de o zamanlar yakın dostu olan Nazım isimli özel bir hoca tutarlar. Nazım, bazı ufak hayaller peşinde koşup düzene ters işler yaptığı için padişah yönetimi tarafından aranan bir isimdir. Aynı zamanda sanat, felsefe, sosyoloji gibi alanlarda da geniş bir bilgiye sahiptir. Nazımın bu aileyle tanışıklığı, babası Selim Beyin Cemal Beyle olan dostluğundan kaynaklanmaktadır.
Nazım uzun zaman Handana çeşitli konularda ders verdikten sonra, bir gün hayallerindeki amaç için onunla evlenmek istediğini söyler ve bu uğurda en uygun kadının kendisi olduğunu belirtir. Handan böyle bir teklifi ummaktadır; ancak onun beklentileri daha kalpten ve kişiseldir; sadce ikisiyle alakalı bir aşk düşünmektedir. O nedenle bu teklifi düşünmek için Nazımdan süre ister ve bu süre içinde Hüsnü Paşa diye birisinin daha sıcak bir teklifini alır. Süre dolduğunda Nazım’a Hüsnü Paşanın teklifini kabu ettiğini ve kendisiyle evlenemeyeceğini söyler. O günden sonra Nazım artık derse de gelmez ve kısa vir süre sonra da yurt dışına kaçmak üzereyken yakalanarak sürgüne gönderilmek üzere hapse atılır. Hapiste iken Handana, hayatının onsuz hiçbir şeye değmeyeceğini ve yüce ideallerini de gerçekleştiremeyeceğini belirten bir mektup bırakarak,kendini asmak suretiyle, intihar eder. Handansa Hüsnü Paşayla evliliğini müteakip onunla birlikte Fransaya gider.
İşte Neriman’la Refik Cemal’in evliliği bu döneme rastlar. Refik Cemal, yurt dışına gittikten sonra orada bir ev tutar ve bir müddet sonra karısı Neriman da, doğumunun ardından çocuğuyla beraber kocasının yanına gelir.
Bu sıralarda, Handan için artık hiç durmayacak çileler kervanı yola çıkmıştır. Çünkü Hüsnü Paşa, birkaç yıllık bu taze evliliğe şimdiden mezar kazmış ve onu oraya atarak üzerine toprak serpmeye başlamıştır. Artık Handan’dan bile gizlemeden metreslerle düşüp kalkmaya başlamıştır. Ancak Handan bunlara rağmen kocasına karşı taassupkar bir bağlılık gösterir. Sık sık ağız dalaşı yapsalar da ihanet hep Hüsnü Paşayla muhabbettedir. Evliliklerinin yedinci yılında, Hüdnü Paşa zaten sallanmakta olan bu ağacın köküne bir balta indirir gibi, birkaç aylığına Handan’I evde bırakarak başka bir yere, başka bir metresle beraber gider. Bununla birlikte, bir yanda koca bir ağaç kökünden çatırdarken; kocasının yokluğunda Neriman’la Refik Cemal’in evinde misafir olmayı kabul eden Handan’la Refik Cemalin arasında , toprağın altında çimlenen bir tohum gibi, kendilerine bile görünmeden yeni bir aşk filizlenmektedir;ikisi de eşelerini her şeye rağmen seviyorken ve onlara bağlılarken…
Hüsnü Paşa gittiği yerden belirttiği zamanda dönmez ve Handanın kocasına sadakat nağmeleri yollayan habercilerini hep eli boş gönderir. Bu ümitsizlikle Handan menenjit olur ve ölümden döner;ancak ruhunu değilse de, hafızasını ölüm çizgisinde unutarak…
Refik Cemal, Hüsnü Paşaya arkadaşı Serverle durumu bizzat bildirse de Hüsnü Paşa umursamaz ve karısının yanına gelmez. Bu arada Handanı tedavi eden doktor da, Handanın bir süre için tüm kötü anılarından uzak sakin bir yere götürülmesini ister. Handan hastalığın pençesinde can çekiştiği sıralarda hamile olan Neriman da, bir kız çocuğu dünyaya getirerek ikinci kez anne olmanın mutluluğunu tatmıştır. Refik Cemal Handanı başka bir yere seyahate götürecektir; ancak beraberinde karısı ve iki çocuğunu da götürmesi bütçesini aşacağından ve onları da yalnız bırakamayacağından Neriman çocuklarla beraber İstanbula döner. Ayrıca Handan’ın birçok masrafını da babası Cemal Bey evini satarak karşılamıştır.
Handan, Refik Cemal ve bir hastabakıcı, İngilterede sakin ve doğal güzelliğe sahip bir kasabaya giderler ve orada bir ev tutarlar. Zamanında başının üstündeki kocaman taşı kaldıramayıp toprağın altında sessiz sakin bekleyen aşk tohumları, bu yumuşak ve engelsiz ortamda yavaş yavaş gün yüzüne doğru filiz vermeye başlar.
Handan, şuursuzluğun, kendini bilmezliğin verdiği rahatlıkla Refik Cemali sever; Refik Cemal de her şeyini unutup hiçe sayarak Handanı. Bu sırada Handan’ın geçmişi yavaş yavaş, sağanak yağmurlardan sonra çekilen bulutların arasından sızan güneş gibi benliğinin yüzünü aydınlatmaya başlar. Refik Cemal, Handan’daki her değişmeyi, gelişmeyi doktoruna yazmaktadır. Doktor her şey gün yüzüne çıkmadan onu hastaneye yatırılmasını ve Refik Cemal’in de yanında olmamasını ister. Bu ona büyük bir acı verir; çünkü benliğini kaybetmiş Handan, tamamen kendini Refik Cemal’e bırakmış Handandır; her şeyiyle onundur. Bu durumun değişmesini istemese de, doktorun isteğini yerine getirir. Handan hastanede kısa sürede, geçmişini bıraktığı ölüm çizgisinden alır getirir; ancak aradan fazla zaman geçmeden, aynı çizgiyi bu defa her şeyiyle aşarak kaybolur.
Geride bıraktığıysa, Refik Cemali seven kalbi saniye saniye vuran, Neriman’a karşı bir türlü susturamadığı vicdanının yankılarıyla beraber, Refik Cemal’e sahibiyetinden doğan öfkesini kusan, bir zamanlar onun olmadığı için canına nokta koyan Nazım’a katşı pişmanlığını, yaptığı her şeye rağmen kocasını bağışladığını, ihtiyar babasının tabutu üzerinde döktüğü gözyaşlarının önceden izlediği sahneleri ve kendince büyük suçlar işlemiş benliğinin çırpınan cismini yansıtan sayfalardır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitap, bir aşk romanı olmasına karşın, anlattığı olaylara bakılınca daha çok insanların seçim yaparken –hangi konuda olursa olsun- daha dikkatli olmasının gerekliliğini ve ikili ilşkilerinde, kişilere bağlı olarak gerekli ölçüleri koyabilmesinin önemini vurguluyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HANDAN: Çıkılmaz bir aşk üçgenine girmiş ve bu üçgende benliğini kaybetmiş ve en sonunda da acıklı bir şekilde yaşamı sona ermiş bir kadın. Önce Nazım, ardından Hüsnü Paşa ve en son Refik Cemal’e karşı beslediği duygular ve hepsinin ardından gelen pişmanlıklar.
REFİK CEMAL: Mutlu bir evlilik sürdürdüğü Nerimanla, sonradan kopan Handan fırtınasında savrulan bir erkek. Onu seven hafızasız bir Handan olsa da, o bundan memnundur; çünkü böylece O, kendisine daha yakındır, Ona daha kolay bağlanmaktadır; ancak sonraları kopan bu aşk fırtınası, Handan’ın ölümüyle erken bitmiştir.
NERİMAN: Refik Cemalin karısı, Handanın teyzesinin kızı. Handanı hep beğenmiş, Ona hep övgüyle yaklaşmıştır. Bir yandan Handanın yaşadığı acıları paylaşan vefalı bir dost, bir yandan da kocasını çok seven sadık bir eş. Duygusal gelişmelerdense habersiz.
HÜSNÜ PAŞA: Handanın kocası. Zevk düşkünü birisi. Zamanla karısını, göstere göstere metreslerle aldatan aşağılık denebilecek duygusuz bir insan. Karısı sıfatını taşıyan Handanın ağır hastalığında bile yanında bulunmadı.
NAZIM: Aykırı hayaller peşinde koşan ve bu nedenle yönetim tarafından aranan yasaklı bir isim. Handanın özel öğretmenliğini yaptığı sırada, sunduğu evlilik teklifine karşılık alamayıp, yurt dışına kaçarken yakalanan ve hapishanede intihar eden yalnız bir zavallı.
SERVER: Refik Cemalin yakın arkadaşı. Birçok konumda arabulucu rolünde.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, keyifli zaman geçirmek isteyen insanlar için ideal. Yalnız ele aldığı konu bakımından biraz fazla klasik bir eser. Aşk romanı meraklılarının ilgisini çekecek nitelikte.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip Adıvar Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinin tanınmış edebiyatçılarındandır. 1882 ‘de İstanbul’da doğmuş, 9 ocak 1964’te yine İstanbul’da ölmüştür.
1908’de Meşrutiyetin ilanıyla gazete ve dergilerde imzası görülmeye başlayan yazar, o tarihlerde Halide Salih imzasını kullanıyordu. Ancak sonradan kocasından ayrılınca Halide Edip adını kullandı.
Zaman zaman Milli Eğitim’de müfettiş olarak hizmet etti. Yurt dışında çeşitli üniversitelerde çeşitli konularda dersler verdi ve eserler neşretti. 1939’da İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Edebiyatı Profesörlüğüne tayin edildi. 1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip 1950-1954 arası İzmir milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi ve 9 Ocak 1964 tarihinde vefat etti.
KİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ: ATLAS KİTABEVİ – NARLIBAHÇE SOKAK 9 NO:1
CAĞALOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI : NİSAN1995
1 .KİTABIN KONUSU : Roman; alafranga kültürle yetişmiş olan Handan’la, Handan’ın teyzesinin kızıyla evli ve iki çocuk babası Refik Cemal’in kısa sürelik “yasak aşkını” anlatıyor.
2 .ROMANIN ÖZETİ :
Refik Cemal, Cemal Bey’in baldızının kızı Nerimanla tanışırlar. Bu ilk tanışma devrelerinde, Neriman Refik Cemal’e sık sık Handan ismini telaffuz etmektedir. Handan ve Neriman teyze kızlarıdır. Neriman Handandan bahsedrken kültürlü,bilgili ve güzel gibi hep iyi sıfatlar kullanır; ancak Handan kocasıyla birlikte yurt dışında olduğundan, Refik Cemal Onu cismen tanıma fırsatı bulamaz.
Refik Cemal uzunca bir aradan sonra arkadaşı Server’e yazdığı mektupta, birkaç aylık mutlu ama biraz da tekdüze evliliğini yazar. Rahatı yerindedir, karısını çok sever ve birlikte iyi anlaşırlar. İşte süregelen mutluluklarının nedenleri bunalrdır. Ona Nerimandan ve alışkanlıklarından da söz eder.
Fakat, Refik Cemal’in bu mutlu tablosuna kısa bir süre sonra karaltılar sıçrar. Hariciyeden bir mümeyyiz onu çağırarak, o sıralar kendisinin araştırılmakta ve şüphe altında olduğunu, güvenliği için bir vesileyle yurt dışına gitmesini söyler. Bu sırada Neriman 7-8 aylık hamiledir. Refik Cemal ilkin Neriman’I öylece bırakıp gitmek istemese de, sonradan işler rayına oturunca onu da yanına almak çözümünü üreterek yurttan ayrılır ve Fransa’ya gider. Fransa’da daha önce kendisinden övgü dolu sözlerle bahsedilen Handanla, Nötre Dam Kilisesi’nde karşılaşırlar. Burada hem Handanı, hem de Handanın kocası Hüsnü Paşayı yakinen tanıma fırsatı olur.
Evliliklerinin ilk zamanlarında Handanın geçmişi hakkında pek konuşmayan Neriman, Refik Cemal’in isteği üzerine, ona bir mektupta Handanın geçmişiyle ilgili her şeyi anlatır:
Neriman, altı yaşından itibaren teyzesinin yanında kalmaya başlar. Handan, daha önce de belirtildiği gibi Neriman’la teyze kızlarıdır. Belli bir yaşa gelinceye kadar özel hocalardan birlikte ders alırlar; ancak Nertiman’ın ilgi alanı müziği pek aşmazken, Handan’da bitmek tükenmek bilmeyen bir öğrenme arzusu vardır. On altı yaşındayken ona, Refik Cemal ve Serverin de o zamanlar yakın dostu olan Nazım isimli özel bir hoca tutarlar. Nazım, bazı ufak hayaller peşinde koşup düzene ters işler yaptığı için padişah yönetimi tarafından aranan bir isimdir. Aynı zamanda sanat, felsefe, sosyoloji gibi alanlarda da geniş bir bilgiye sahiptir. Nazımın bu aileyle tanışıklığı, babası Selim Beyin Cemal Beyle olan dostluğundan kaynaklanmaktadır.
Nazım uzun zaman Handana çeşitli konularda ders verdikten sonra, bir gün hayallerindeki amaç için onunla evlenmek istediğini söyler ve bu uğurda en uygun kadının kendisi olduğunu belirtir. Handan böyle bir teklifi ummaktadır; ancak onun beklentileri daha kalpten ve kişiseldir; sadce ikisiyle alakalı bir aşk düşünmektedir. O nedenle bu teklifi düşünmek için Nazımdan süre ister ve bu süre içinde Hüsnü Paşa diye birisinin daha sıcak bir teklifini alır. Süre dolduğunda Nazım’a Hüsnü Paşanın teklifini kabu ettiğini ve kendisiyle evlenemeyeceğini söyler. O günden sonra Nazım artık derse de gelmez ve kısa vir süre sonra da yurt dışına kaçmak üzereyken yakalanarak sürgüne gönderilmek üzere hapse atılır. Hapiste iken Handana, hayatının onsuz hiçbir şeye değmeyeceğini ve yüce ideallerini de gerçekleştiremeyeceğini belirten bir mektup bırakarak,kendini asmak suretiyle, intihar eder. Handansa Hüsnü Paşayla evliliğini müteakip onunla birlikte Fransaya gider.
İşte Neriman’la Refik Cemal’in evliliği bu döneme rastlar. Refik Cemal, yurt dışına gittikten sonra orada bir ev tutar ve bir müddet sonra karısı Neriman da, doğumunun ardından çocuğuyla beraber kocasının yanına gelir.
Bu sıralarda, Handan için artık hiç durmayacak çileler kervanı yola çıkmıştır. Çünkü Hüsnü Paşa, birkaç yıllık bu taze evliliğe şimdiden mezar kazmış ve onu oraya atarak üzerine toprak serpmeye başlamıştır. Artık Handan’dan bile gizlemeden metreslerle düşüp kalkmaya başlamıştır. Ancak Handan bunlara rağmen kocasına karşı taassupkar bir bağlılık gösterir. Sık sık ağız dalaşı yapsalar da ihanet hep Hüsnü Paşayla muhabbettedir. Evliliklerinin yedinci yılında, Hüdnü Paşa zaten sallanmakta olan bu ağacın köküne bir balta indirir gibi, birkaç aylığına Handan’I evde bırakarak başka bir yere, başka bir metresle beraber gider. Bununla birlikte, bir yanda koca bir ağaç kökünden çatırdarken; kocasının yokluğunda Neriman’la Refik Cemal’in evinde misafir olmayı kabul eden Handan’la Refik Cemalin arasında , toprağın altında çimlenen bir tohum gibi, kendilerine bile görünmeden yeni bir aşk filizlenmektedir;ikisi de eşelerini her şeye rağmen seviyorken ve onlara bağlılarken…
Hüsnü Paşa gittiği yerden belirttiği zamanda dönmez ve Handanın kocasına sadakat nağmeleri yollayan habercilerini hep eli boş gönderir. Bu ümitsizlikle Handan menenjit olur ve ölümden döner;ancak ruhunu değilse de, hafızasını ölüm çizgisinde unutarak…
Refik Cemal, Hüsnü Paşaya arkadaşı Serverle durumu bizzat bildirse de Hüsnü Paşa umursamaz ve karısının yanına gelmez. Bu arada Handanı tedavi eden doktor da, Handanın bir süre için tüm kötü anılarından uzak sakin bir yere götürülmesini ister. Handan hastalığın pençesinde can çekiştiği sıralarda hamile olan Neriman da, bir kız çocuğu dünyaya getirerek ikinci kez anne olmanın mutluluğunu tatmıştır. Refik Cemal Handanı başka bir yere seyahate götürecektir; ancak beraberinde karısı ve iki çocuğunu da götürmesi bütçesini aşacağından ve onları da yalnız bırakamayacağından Neriman çocuklarla beraber İstanbula döner. Ayrıca Handan’ın birçok masrafını da babası Cemal Bey evini satarak karşılamıştır.
Handan, Refik Cemal ve bir hastabakıcı, İngilterede sakin ve doğal güzelliğe sahip bir kasabaya giderler ve orada bir ev tutarlar. Zamanında başının üstündeki kocaman taşı kaldıramayıp toprağın altında sessiz sakin bekleyen aşk tohumları, bu yumuşak ve engelsiz ortamda yavaş yavaş gün yüzüne doğru filiz vermeye başlar.
Handan, şuursuzluğun, kendini bilmezliğin verdiği rahatlıkla Refik Cemali sever; Refik Cemal de her şeyini unutup hiçe sayarak Handanı. Bu sırada Handan’ın geçmişi yavaş yavaş, sağanak yağmurlardan sonra çekilen bulutların arasından sızan güneş gibi benliğinin yüzünü aydınlatmaya başlar. Refik Cemal, Handan’daki her değişmeyi, gelişmeyi doktoruna yazmaktadır. Doktor her şey gün yüzüne çıkmadan onu hastaneye yatırılmasını ve Refik Cemal’in de yanında olmamasını ister. Bu ona büyük bir acı verir; çünkü benliğini kaybetmiş Handan, tamamen kendini Refik Cemal’e bırakmış Handandır; her şeyiyle onundur. Bu durumun değişmesini istemese de, doktorun isteğini yerine getirir. Handan hastanede kısa sürede, geçmişini bıraktığı ölüm çizgisinden alır getirir; ancak aradan fazla zaman geçmeden, aynı çizgiyi bu defa her şeyiyle aşarak kaybolur.
Geride bıraktığıysa, Refik Cemali seven kalbi saniye saniye vuran, Neriman’a karşı bir türlü susturamadığı vicdanının yankılarıyla beraber, Refik Cemal’e sahibiyetinden doğan öfkesini kusan, bir zamanlar onun olmadığı için canına nokta koyan Nazım’a katşı pişmanlığını, yaptığı her şeye rağmen kocasını bağışladığını, ihtiyar babasının tabutu üzerinde döktüğü gözyaşlarının önceden izlediği sahneleri ve kendince büyük suçlar işlemiş benliğinin çırpınan cismini yansıtan sayfalardır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitap, bir aşk romanı olmasına karşın, anlattığı olaylara bakılınca daha çok insanların seçim yaparken –hangi konuda olursa olsun- daha dikkatli olmasının gerekliliğini ve ikili ilşkilerinde, kişilere bağlı olarak gerekli ölçüleri koyabilmesinin önemini vurguluyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HANDAN: Çıkılmaz bir aşk üçgenine girmiş ve bu üçgende benliğini kaybetmiş ve en sonunda da acıklı bir şekilde yaşamı sona ermiş bir kadın. Önce Nazım, ardından Hüsnü Paşa ve en son Refik Cemal’e karşı beslediği duygular ve hepsinin ardından gelen pişmanlıklar.
REFİK CEMAL: Mutlu bir evlilik sürdürdüğü Nerimanla, sonradan kopan Handan fırtınasında savrulan bir erkek. Onu seven hafızasız bir Handan olsa da, o bundan memnundur; çünkü böylece O, kendisine daha yakındır, Ona daha kolay bağlanmaktadır; ancak sonraları kopan bu aşk fırtınası, Handan’ın ölümüyle erken bitmiştir.
NERİMAN: Refik Cemalin karısı, Handanın teyzesinin kızı. Handanı hep beğenmiş, Ona hep övgüyle yaklaşmıştır. Bir yandan Handanın yaşadığı acıları paylaşan vefalı bir dost, bir yandan da kocasını çok seven sadık bir eş. Duygusal gelişmelerdense habersiz.
HÜSNÜ PAŞA: Handanın kocası. Zevk düşkünü birisi. Zamanla karısını, göstere göstere metreslerle aldatan aşağılık denebilecek duygusuz bir insan. Karısı sıfatını taşıyan Handanın ağır hastalığında bile yanında bulunmadı.
NAZIM: Aykırı hayaller peşinde koşan ve bu nedenle yönetim tarafından aranan yasaklı bir isim. Handanın özel öğretmenliğini yaptığı sırada, sunduğu evlilik teklifine karşılık alamayıp, yurt dışına kaçarken yakalanan ve hapishanede intihar eden yalnız bir zavallı.
SERVER: Refik Cemalin yakın arkadaşı. Birçok konumda arabulucu rolünde.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, keyifli zaman geçirmek isteyen insanlar için ideal. Yalnız ele aldığı konu bakımından biraz fazla klasik bir eser. Aşk romanı meraklılarının ilgisini çekecek nitelikte.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip Adıvar Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinin tanınmış edebiyatçılarındandır. 1882 ‘de İstanbul’da doğmuş, 9 ocak 1964’te yine İstanbul’da ölmüştür.
1908’de Meşrutiyetin ilanıyla gazete ve dergilerde imzası görülmeye başlayan yazar, o tarihlerde Halide Salih imzasını kullanıyordu. Ancak sonradan kocasından ayrılınca Halide Edip adını kullandı.
Zaman zaman Milli Eğitim’de müfettiş olarak hizmet etti. Yurt dışında çeşitli üniversitelerde çeşitli konularda dersler verdi ve eserler neşretti. 1939’da İstanbul’a döndü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Edebiyatı Profesörlüğüne tayin edildi. 1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip 1950-1954 arası İzmir milletvekili olarak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi ve 9 Ocak 1964 tarihinde vefat etti.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi