KİTABIN ADI :ERİKLER ÇİÇEK AÇTI
KİTABIN YAZARI :ESAT MAHMUT KARAKURT
YAYINEVİ VE ADRESİ :İNKILÃP ve AKA KİTABEVİ
Cemalnadir sok. No:24 İSTANBUL
BASIM YILI :1974
KİTABIN KONUSU
Türkiye Genel Kurmaylığı tarafından görevlendirilen bir kurmay binbaşının Hong-Kong’da bir kominist terör örgütüne karşı verdiği mücadele anlatılmaktadır.
KİTABIN ÖZETİ
Bardaklardan boşanırcasına yağan yağmurlar içinde bir siyah otomobil hızla gelerek Yeşilköy Hava Alanı’nın yolculara mahsus salonunu önünde durdu. Otomobilden dışarıya bir erkek çıktı. En ağır başlı kadınlar bile yolda geçerken görseler onu,tamamiyle iradelerinin haricinde bütün bir dişilik arzularının bir anda harekete geçerek, oldukları yerde hafifçe sendeleyip sarsıldıklarını hissederler.
Adam uçağına biner. Oturacağı koltuğa gelir. Fakat kendi yerinde bir bayan oturmaktadır.Adam kadından kendi yerine geçmesini ister. Kadın birden kafasını kaldırır. Beyaz tenli, siyah saçlı, mavi gözlü ve gerçektende çok alımlı bir kadın. Gözgöze geldikleri anda bakışlarını birbirlerinden ayıramazlar. Kadın içine düştüğü müşkül durumdan hâlâ kendisini kurtaramaz. Ne kudretli ne tesirli bir bakıştır.
Daha sonra kadın gözlerini çekmeyi başararak ellerini koltuğun iki tarafına koyup kendini yukarı doğru ittirmeye çalışır. Ateş bakışlı meçhul erkek gayet güzel bir İngilizce ile isterse kadının yerinde oturabileceğini söyler.
İlerlayen saatlede aralarında geçen sohbetlerde genç adamın adının Orhan ve Hong-Kong’a gittiğini, kadınınsa sadece adının Madelena olduğunu öğreniyoruz.Adam kızın hakkında birşeyler öğrenmek istiyordu fakat Madelena şiddetle buna karşı çıkıyor ve sanki birşeyler gizlemeye çalışıyordu.
Biraz sonra uçak kuvvetli bir fırtananın içine girdi ve uçak sallanmaya başlar.Madelena Orhan’dan ellerini avuçalarının arasına alıp sıkmasını ve acıtabildiği kadar acıtmasını istiyor. Çünkü korkuya ve heyecana düştüğü zaman vücüdunun yer yer yanmasını ve acımasını duymak istediğini söylüyordu. Büsbütün esrarengizleşmeye ve garipleşmeye başlayan bu güzel kadını düşündükçe şaşırıyor ve tereddüt etmeden sıkıyordu.
Gece saatlerinde uçak Şam’a iner. Sonra içeri giren esmer bir delikanlı uçağın o gece hareket etmeyeceğini şayet fırtına durursa sabahın ilk saatlerinde harekete geçeceklerini ve bütün yolcular için bir hotelde yer ayırdıklarını söyler.
Herkes iner ve uçakta sadece ikisi kalır. Kız inmek istemediğini,üşüdüğünü ve geceyi uçakta geçirmek istediğini söyler. Uçağin hostesi bunun mümkün olmadığını söyler. Madelena bunun üzerine hostesten koltuk deyneklerini istedi. Orhan o anda kızın bacaklarının sakat olduğunu anlar. Madelena ayaklarını bir trafik kazasında kaybetmiştir
Madelena’nın sakat olduğunu görünce Orhan kızı kucaklarına alarak dışarı çıkardı. Kız uçakta ufak bir paketinin olduğunu ve aldıktan sonra paketi Orhan’ın kendi çantasına koymasını istedi ve ekleyerek içinde çok güzel pastalar olduğunu, sabah kahvaltısında beraber yiyebileceklerini söyledi. Otele geldiklerinde adam kızı gene kucakladı ve odasına kadar götürdü. Orhan kendi odasına giderken kız kapısını kapamamasını ve duş aldıktan sonra yanına gelaceğini söyledi.
Adam odasına gidip bu meçhul kadını düşünürken aradan bayağı bir zaman geçti ve birden kapının aralandığını hisseti. Kadın anadan doğma çıplak sadece üstünde zarif, mavi bir gecelikle içeriye bir rüzgâr gibi süzüldü. Kız adamı arzuladığını söyleyerek geniş kolları ve omuzlarıyla kendini sıkmasını istedi. Adam nerden geldiğini şaşırmış bir vaziyette donup kaldı. Orhan birden kendine geldi ve kadını kolları arasına alarak öpmye başladı. Kucaklayarak yatağa götürdü.
Orhan sabah erkenden kalkar. İçeriye giren güneş ışıkları altına oturarak hakkında hiçbıirşey bilmediği bu meçhul kadını nasıl olupta koynuna aldığına düşünür. Fazla düşünmeye zaman kalmadan kapının önünden gelip geçenlerin hızlı hızlı ayak sesletrini duyar. Üzerini giyinmeye zaman kalmadan bir Habeşli kadar esmer adamlar odayı dolduru. Adamlardan biri zabıta olduklarını ve yanındaki kadının beyaz zehir kaçakçısı olduğunu söyler. İzin vaerirse el çantasına bakmak istediğini söyler.el çantasını alarak içinden kadının paketini çıkarır . Paketin içinde eroin paketleri vardı. Polisler kadını alır ve götürür. Artık yolculuğu tek başına tamamlayacaktır.
Sabaha karşı uçak Hong-Kong’a iner. Adamı üniformalı genç bir teğmen karşılar. Ayaklarını birbirine vurup ellrini şapkasına kaldırıp sert bir selam verir. Aslında Orhan Bey Türk Genelkurmaylığına bağlı bir binbaşıydı. Birleşmiş Milletler adına Türkiye tarafından Hong-Kong’a gönderilmişti.
Sonra teğmen Binbaşıyı İngiliz Merkez Komutanlığına götürdü. Orda komisyonun başkanı olan Albay Thomson onu beklemekteydi. Bir İngiliz yüzbaşı ve bir Amerikalı binbaşı daha vardı. Ayrıca birkaç gün sonra bir Kanadalı ve birde Fransız yarbay komisyona katılacaktı.
Komisyonun görevi Hong-Kong’da faaliyet gösteren bir kominist terör örgütünü yok etmektir. Kominist örgüt Kore’de çarpışan Birlaşmiş Milletler Ordularına ait gizli malûmatı Tokyo’dan ziyade Hong-Kong’dan alır. Şans eseri küçük birTürk birliğini ve fransız kıt’asını Tokyo’ya götüren Amerikan bandıralı vapuru, Şanghay önlerinde havaya uçması son anda önlendi. Ayrıca Hong-Kong’dan Tokyo’ya gitmekte olan bir nakliye uçağının ise havada nasıl parçalandığı henüz öğrenilmiş değildi.
Örgüt Dağıtan ve Azerbaycan gibi Türkler’in kesif olduğu yerlerde Türkler’le beraber yürüyor;Türkler gibi konuşup yazabilen Rus aslından kızıl kominist olup Moskova’da staj görerek Asya’nın çeşitli yerlerine gönderiliyorlar.
Orhan Binbaşı Hong-Kong’da Akdeniz memleketlerine ham deri ihraç eden bir Türk tüccarı olarak bulunuyor ve daima sivil giyiniyordu. Kalacağı yer ise Hong-Kong Palas olarak belirlenmişti.
Binbaşı daha sonra hotele gider. Duşunu alır, traşını olur ve yemek yemek üzere salona iner. Yemeğini yedikten sonra başını kaldırır kaldırmaz lâcivert gözlü esmer ve uzun saçlı bir kadınla göz göze gelir. Orhan Bey hayatında ilk defa bir kadın güzelliği karşısında titrediğini duyar. Hayatında ilk defa bu derece esrarengiz, bu derece manalı bir kadının güzelliği ile karşılaşıyrdu. Kadın büyük ihtimal Çinli idi ve yanında kocası da vardı. Yanlarında ise büyük ihtimalle Avrupalı olan biri daha vardı. Orhan Bey kadının adının Çing-Çung olduğunu öğrendi. Kocasıyla beraber ticaret yapıyordu ve Hong-Kong’un neredeyse yarısı onların emrindeydi.
Binbaşı kadınayavaş yavaş yaklaştı ve gözlerine gayet kararlı bir bir şekilde bakarak dans etmek istediğini söyledi. Kadının kocası ilk defa reddetmesine rağmen kadın dans etmek istediğini söyledi. Danstan sonra kadın Binbaşı’ya kısık bir sesle birdaha karşılaşmak istemediğini ve kendisini birdaha gördüğü taktirde kafasını başka tarafa çevirmesini istedi.
Aradan bir hafta geçer. Kısa boylu bir kız gelerek Orhan Beyle görüşmek istediğini söyler. Kız Madam Çing-Çung’un nedimelerinden biridir. Kız Madam Çing-Çung’un binbaşıyı güneş doğmadan ‘Erikler Çiçek Açtı’ ayinine davet ettiğini söyler.
Ertesi sabah Binbaşı gün doğmadan Güneş Dağı’na gider. Ãyinin başından sonuna kadar kadın Binbaşı ile hiç ilgilenmez ve tek bir kelime bile konuşmaz. Binbaşı tapınağın bir köşesinde donmuş gibi sadece olan biteni izler. Daha sonra kadın geriye döner ve Orhan Bey’e doğru yürümeye başlar. Sadece onun duyabileceği bir sesle üzerini değiştirdikten sonra geleceğini ve beklemesini söyler.
Kadın geldikten sonra sadece Orhan Bey ve kadın ağaçların arasından geçerek bir su birikintisinin yanına gelirler. İkisi birbirine duygularını anlatırlar. Orhan Bey birara kendisini tutamayarak kadını sarar ve öpmeye çalışır fakat kadın birden geriye çekilerek sadece zevkleri için yaşayan kötü huylu bir kadın olarak anımlanmak istemediğini söyler.
Bu arada İngilz Merkez Komutanlığı kominist örgütün liderinin sürekli Çing-Çunglarla gezen Avrupalı’nın olduğunu, Mr ve Mrs Çing-Çung’un da bu örgütün birer üyesi olduğunu ve bir nevi mali işlerle ilgilendiklerini buldular.
Birkaç gün sonra Türkiye’den on kişilik bir subay heyetinin daha geleceği haber alındı. Albay Thomson, Kanadalı, Fransız ve Türk subaylar burdan Tokyo’ya geçeceklerdi. Fakat binecekleri uçağa kominist örgüt tarafından bir bomba yerleştirilir.
Örgüt birgün gizli bir mağarada toplantı yapar fakat bu mağaranın yeri bilinmemektedir. Bu mağara da yapılan toplantılardan birinde Binbaşı’nın da içinde olduğu uçağa bomba konulacağı tüm örgüt elemanlarına duyurulur. Bunu Madam Çing-Çung da öğrenir. Binbaşı’nın uçağının kalkmasına birkaç saat kala gri spor arabasına binerek binbaşı’nın kaldığı otele gelir. Binbaşı ile yine o ilk buluştukları yere giderler. Binbaşı kadına Tokyo’ya gideceğini söyler. Kadın sanki yeni öğreniyormuş gibi üzüldüğünü ima edercesine bir hal takınır. Fakat adam gitmekte ısrar eder ve arabaya biner. Bu arada kadının gözlerinden yaşlar boşanmaya başlar. Eğer giderse kendisinin de öleceğini söyler.
Artık Binbaşı uçaktadır ve uçak çalışmaya başlar. Pistte yavaş yavaş ilerlerken aniden önüne gri bir spor araba çıkar. Arabanın içindeki kadın uçağın içinde bomba olduğunu söylerken sesi yankılanır. Sonra o kadının Madam Çing-Çung olduğu anlaşılır. Bu arada güzel bir Azeri ağzı ile ‘Allahaısmarladık Orhan Bey,ömrümün sonuna kadar sizi unutmayacağım’ der. Pisten hızla ayrılırken peşine iki tane askeri cip takılır. Daha sonra kadın arabayı denize doğru sürerek araçtan atlamayı son anda başarır. Daha sonra bir çalılığın arasına saklanarak askerler gidene kadar saklanır. Askerler gittikten sonra yerinden çıkarak gitmek için yola çıktığı anda koluna iki tane adam girerek onu gizli üslerine götürürler.
Liderleri kadının kocasına sinirlenir çünkü kadının bombanın patlamasına engel olacağını biliyordu. Kadının suçu ise hem bombaya engel olması hem de örgütün içinde yeni bir örgüt daha kurarak silâh kaçakçılığı yapmak ve bu silâhları Türkmenistan’a yollamak. Bunun üzerine kadın kendisini kendi memleketinden zorla getirdiklerini ve zorla ismini değiştirdiklerini. Yine çalışması için zorlandığını ve damarlarında Türk kanı aktığının kimsenin unutmaması gerektiğini söyler. Silahları şerefli Türk Ordusu için yolladığını ve uçaktakileri gene şerefli Türk subayları oldukları Için kurtardığını söyler. Bunlara çok sinirlenen liderleri ikisininde sabah gün doğareken kurşuna dizilmesini emreder.
Bu arada İngiliz Merkez Komutanlığı gizli sığınaklarını bulur ve zamana kaybetmeden sabah erkenden sığınağa baskın düzenleme kararı alınır. Sabaha karşı kadının kocası çoktan vurulmuştur ve gözü kapalı bir şekilde kendi sırasını beklemektedir. Tam o sırada silah pattlamaları duyulur. Binbaşı Orhan kendi mangasını arkasına takmış koşarak gelir. Gizli sığınakta ne kadar terörist varsa öldürülür ve kadın kurtarılır.
Aradan bir ay geçer ve kadının mahkemesi sürmektedir. Binbaşı yeni bir göreve gitmek için hazırlıklarıa başlar. Son bir kere daha albayı görmek için merkez komutanlığına gider . Albay son bir isteği olup olmadığını sorar. Binbaşı ise son bir kere daha kadını görmek istediğini söyler.Kadın bazı işlemler için orda bulunmaktadır. Bunun üzerine albay kabul eder. Binbaşı kadının yanına gittiğinde duyduklarına inanamaz. Çünkü kadın Türk olduğunu , onun da damarlarında Türk kanının dolaştığını söyler.Ayrıca gerçek adınında Neslihan olduğunu söyler.
Binbaşı Türkiye’ye dönmek için uçağına bindiğin de aniden içeriye Albay girer ve yanında da Neslihan vardır. Albay Neslihan’ın bazı hafifletici sebeblerden dolayı suçunun affedildiğini yalnız sınır dışı edilmesi gerektiğini söyler. Sınır dışı edilirken de gitmesi için Binbaşı’nın bindiği uçak seçilmişti. Yolculuklarını beraber tamamladılar.
KİTABIN ANA FİKRİ
İnsanlar hangi şartlar altında olursa olsunlar kendi vatanlarını kendi milletlerini asla unutmamalı ve kanı kendi bayrağı için akmalı.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Binbaşı Orhan: Uzun boylu,yakışıklı ve keskin bakışlı olan Binbaşı Orhan çok akıllı ve zeki olmasına karşın çoğunlukla işlerine duygularını katan birisidir.
Madelena :Bir trafik kazasında bir ayağını kaybeden ve Alışılmadık özelliklerinin yanında meçhul bir kişiliğe sahip olan Madelena uyuşturucu kaçakçılığı yapan bir kurye kızdır.
[BNeslihan :[/B]İlk önceleri Madam Çing-Çung olarak tanıdığımız Neslihan ,son derece güzel, güzel olduğu kadar da milliyetci bir kişiliğe sahip. Bu arada kocasıyla birlikte çalışır ve kominist örgütün mali işlerinden sorumludurlar.
Albay Thomson: Emrine verilen subaylarla elinden geldiği kadar ilgilenmeye çalışan bir Amerikan subayı.
Binbaşı Orhan’ın daha tanımadığı bir kadınla işinin ve statüsünün önemini düşünmeden ilişkiye girmesi çok hatalıydı.
Neslihan’ın ise senelerdir Hong-Kong’da yaşaması ve kominist bir örgüt için çalışmasına rağmen Türk olduğunu unutmadan son derece akıllı işler yapmıştır.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Yazar kitabı anlaşılır bir dille yazmıştır. Olayların cereyanı anında kullandığı sözcükler ve tanımlar yerindedir.
KİTABIN YAZARI
ESAT MAHMUT KARAKURT
Esat Mahmut Karakurt, birbiri ardına yazdığı aşk ve macera konulu romanlarıyla, yaşadığı dönemin en çok okunan yazarlarından biriydi. 1902 İstanbul doğumlu yazarın, iyi bir eğitim aldığını görüyoruz. 1924 yılında Diş Hekimliği Okulunu, 1930 yılında ise Hukuk Fakültesini bitiren yazar, gazetecilik, öğretmenlik, milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulunduktan sonra, 1977 yılında bir beyin kanaması sonucunda aramızdan ayrıldı.
Esat Mahmut Karakurt'un yazdığı yıllarda, romancılığımızın birkaç koldan ilerlediği görülür. Bir yanda milli edebiyat akımı temsilcilerinin, bir yanda toplumcu çizgideki yazarların ve son olarak aşk/macera temalarını işleyen romancılarımızın ard arda eserler verdiği bu dönemde, onun tercihi, cumhuriyet ideolojisine uygun aşk ve macera öyküleri yazmak olmuştu. "Ankara Ekspresi", yokluklar ve baskılarla dolu bir tarihe denk düşmekle birlikte, romana yansıyan yalnızca, Türklerin "inatçı, cesur, şerefine düşkün bir millet" oluşudur. Alman yetkililerin Türk hükümeti ile ilgili yorumlarıyla da, yazar, milli şefe hürmetlerini ve bağlılığını bildirmektedir sanki. Daha bir çok sevimsiz ayrıntı bulunabilir, ama popüler romanlardan sızan gerici ideolojilerin apaçıklığı, bu metin ile ilgili diğer motifleri ele almayı gereksiz kılıyor.
"Ankara Ekspresi"ni önemli kılan, onun, eli yüzü düzgün ilk Türk casusluk romanı olmasında. Bilindiği gibi, tarihi I.Paylaşım savaşı öncesine dek uzanan casusluk romanları, gerçek hüviyetini II.savaş yıllarında Eric Ambler'le birlikte bulmuştu. E.M.Karakurt'un yazışında o metinlerin ne kadar önemi var bilemiyorum, ama, milli duyguları, macera, aşk ve erotizmi öne çıkarmasına rağmen, -hiç değilse Osman Aysu'da olduğu kadarlık- bir casusluk öyküsü de yansıyor romandan. Metin içindeki erotizm, o dönemler için cesur görünebilir. Ancak, Reşat Enis gibi toplumcu çizgideki yazarların, Peyami Safa gibi milli edebiyatçıların, ya da Kozanoğlu'nun başını çektiği popüler tarihi romancıların daha önce aştıkları bir sınırdadır onun erotizmi.
"HER GECENİN BİR SABAHI, HER ISTIRABIN BİR SONU VARDIR"!
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABUN ADI :KAN DAVASI
KİTABIN YAZARI :REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ :İNKILÃP KİTABEVİ
Ankara Caddesi, No:95 Sirkeci 34410
İSTANBUL
BASIM TARİHİ :1997
KİTABIN KONUSU
Öç alma duygularındankaynaklanarak işlenen cinayetleri ele alır. Toplumun gerçeklerini yüreklilikle sergileyebilen, akıcı, sürükleyici bir eser. İyileşmeyen bir yarnın ilginç ve ürpertici bir serüveni. Yıllardan beri süre gelen bir kan davasını sonu.
KİTABIN ÖZETİ
Bozova ilnde otuz yıldır görülmemiş bir kış ayı hüküm sürmektedir. Ova köyleri karlar altında kaybolmuştur.
Havanın azıp kudurduğu gecelerden birinde Toygar ilçesinin viran bir evi önünde bir katır durur. Katırın üstünden heyulâ gibi bir adam iner. Evin kapısını vurur ve içeri girmeye çalışır. Fakat içerden çıkan hafif yaşlıca bir adam çikar ve ona karşı koyar. Yabancı adam Toygar doktorunu aradığını söyler.Fakat yaşlı adam doktorun ölümcül bir yarayla cebelleştiği gerekcesiyle ona karşı koyar . O sırada arka kapıdan doktor çıkar. Adama yarasını göstererek gitmesini söyler. Fakat adam inatçıdır. Doktor yaraya cerrahi bir müdahale gerektğini, yollar kapalı olduğu için ölmeyi beklediğini söyler. Oysa ülkenin en başarılı cerrahlarından biri olabileceğini ;bir görev uğruna bu dağ başına çıktığını söyler.
Yabancı en sonunda adamı sakinleştirir ve eğer bir ideal uğruna buralara geldiyse pes etmemesi gerektiğini söyler. Üzerindeki paltoyu çıkararak göğüsünden karnına kadar uzanan derin yara izini gösterir. Bu yarayı bir savaşda aldığını ve bir dereye yuvarlandığını fakat ölmediğini ve kendi kendini nasıl tedavi ettiğini anlatır. Doktor sonunda kabul eder. O gece uzun süren bir operasyonun ardından doktor artık kurtulmuştur.
Doktor adama kim olduğunu hayat hikayesini dinlemek istediğini söyler. Adam doktora adının Ömer olduğunu ve çevre köylerden birinde öğretmenlik yaptığını söyledikten sonra anlatmaya başlar :
Beş yıl önce bir asker treniyle bir vilayetten geçiyorlardı. Bayram günüydü. Etfına bakınarak bayram manzaralarını izliyordu. Yanına üç-beş yaşlarında bir çocuk yaklaşır ve ’Sana su getitiriyim mi ben ‘ diye sorar. Ömer daha önce hiç bir çocuğu kendisine bu kadar yakın hissetmez. Kabul eder ve suyu alarak içer. Kız daha sonra kazağının iç cebinden bir kese alır ve üç tane ceviz çıkararak Ömer’e uzatır. Bu Ömer’in çok hoşuna gitmiştir. Kızı omuzlarına bindirerek baba-kız gibi bayram gezmesine çıkarlar. Ömer kıa önce bir bluz alır sonra çıplak ayaklarına bir çift patik alır. Gördükleri her işportacıdan ceviz kuru üzüm… Birden trenin düdüğü ötmeye başlar. Ömer kızı istasyonun ortasında bırakarak trene biner. Fakat tren hareket etmeye başlayınca yaptığı hatayı anlayarak trenin arka kompartumanlarına doğru koşmaya başlar.Kızda trenin arkasından…
Artık Ömer muharebe sahasındadır ve yurda sızmakta olan kaçaklarla çatışmaktadırlar. Çatışma sırasın da yaralanır ve göğsünde ki derin yara izi bu muharebeden hatıra kalmıştır.
Gözlerini günler sonra bir hastahanede açar. Günlerdir herşeyden habnersiz uyumaktadır. Diğer hastalar ve doktorların da söylediğine göre durmadan ‘kızım kızım’ diye sayıklamıştır.
Aradan bşrkaç ay geçince Ömer taburcu olur. Nihayet seferberlik sona ermiştir. Ömer trene biner ve nereye gittiğini bilmeden geçtikleri ağaçları, evleri, köyleri izlemeye koyulur. Ne bir evi ne babası ne de anası vardır.
Kendi çocukluğunu hatırlar. Bozulmuş bir ordunun arkasından nereye gittiklerini bilmeden günler boyu ordan oraya intikal etmişler. Onlarla beraber ağaç kovuklarında veye çukurların içinde yatmışlar. Askerlerden artan yemek kırıntılarını köpeklerle kapışmışlar. Sonra bu çocuklar alınarak askeri okullara yerleştirilirler. Fakat bir süre sonra Ömer’de bir farklılık olduğunu anlayıp öğretmen okuluna gönderirler. O zamanlardan Ömer’e sadece çizdiği bir kaç kara kalem çalışması kalıyor. Öğretmen okulunda Ömer sanki toprağından koparılmış gibi oluyor. Yeni arkadaşlarının anneleri,babalarıve kendilerine has eğlenceleri vardır.
Ağaçları izlerken birden gene Bozova’dan geçtiğini farkeder. Trenden inerek o küçük çocuğu aramaya karar verir. Yolda ki çocuklara ve gödüğü postacılara sorarken arkasından biri ona seslenir. Seslenen adam Murat Beydi. Murat Bey’Ie yine bir savaş esnasında tanımıştı. Murat Bey bir ziraat mühendisiydi.
Murat ve Ferhat dinleyip anladıktan sonra Ömer’e kızı bulmakiçin yardım etmeye karar verir. Ömer’de onlarla beraber ilçeyi gezmeye başlar. Birgün yolu mahkemeye düşer ve orda Yukarı Sazan Köyü’nden birkaç kişinin yargılandığını görür. Söylenenlere göre bu köyden ya katil çıkar ya da şaki. Köylüler ağır bir şekilde cezalandırılırlar. Ömer köylülerin resmini çizerken yanına köyün öğretmeni yaklaşarak resimlere bakmaya başlar ve çok beğenir. Öğretmen Ömer’le arkadaş olmuştur. Sohbet etmeye başlarlarlar. Kadın Yukarı Sazanlılar’ın yaptığı kötülükleri anlatmaya başlar. Birzamanlar iki köyün arasına siperlerin kazıldığını ve bu davanın adeta bir meydan muharebesine döndüğünü ve iki köyden bir çok yaralı ve ölünün olduğunu söyler. Ömer böyle şeylere alışıktır ama yine de garip gelir.
Murat veÖmer’in yolu Aşağı sazan köyünden geçer. Bir kahveye girerek çay içerler. Tam köyden ayrılacakken köyün meydanına köylülerin biriktiğini görür . söylenenlere göre Yukarı Sazanlı’lar bir otobüsü soymuş ve soyulanlar arasında ilçenin mebuslarından biri ve Bozova Belediye Reis’I de var.
Ömer yanına aldığı iki jandarma eri ve Osman adında bir köylü ile soyguncuları yakalar. Fakat bu soyguncular diğerlerinden normal soygunculardan farklıdır. Soguncular yaşları beş ve on sekiz arasında değişen çocuklardan oluşmakta idi. Çetenin lideri Müslim adında on sekiz yaşların da bir çocuktu. Müslim’in yardımcısı ise Çürük Ali’ydi. Bi de en kçük eleman olan Bacak vardı.
Ömer hepsini toplayarak Aşağı Sazan’a indirir. Köylüler , belediye reisi ve ilçenin mebusu küçük çocukları affetmesine rağmen en azından Müslim ve Çürük Ali’nin cezalandırılmasını ister. Ömer ise eğer bütün çocukları verir iseler onları Yukarı Sazana çıkararak bir okul kurabileceğini söyler.
Ömer çocukları, Murat ve Ferhat’I alarak yola koyulur . sonun da Leylek oğlu’nun kalesine ulaşır. Köyün kahvesine gider ve bir bardak çay içer köylünün bakışları onda sevilmediği hissini uyandırır. Köyün yanık yüzlü bir muhtarı vardır. Ayrıca bi de köyün ilri gelen yaşlılarından Hacı Rüstem.
Ömer köyde Fettah isminde bir kişi ile tanışıyor. Fettah muhtarın yeğenidir ve babası genç yeaşta öldüğü için onu muhtar büyütür. Fettah Aşağı sazan sözünü duyunca deliye dönüyor. Ömer köyün ele başlrından birini bulduğuğunğ anlıyor. Fettah’ın evi Aşağı Sazan’a bakan dik bir yamaçta kurulu ve Fettah her gece saatlerce orada nöbet tutarak her saniye onları gözetliyor.
Kış gelip çatıyor. Köyde bir kıtlık baş gösteriyor. Ömer çoğu köylüyü okulun erzaklarıyla besliyor. Zengin bir adam olmasına rağmen Hacı Rüstem bile orada ki yiyeceklerden yaralanıyor. Murat Bey’in erzak takviyesine rağmen açık kapanmıyor ve sonunda okulun erzağıda bitiyor. Ömer ve öğrenciler ava çıkıyor , eğer avlanamazlarsa buldukları böcekleri yiyorlar.
Zübeyir ve Kamber bir gün dayanamayarak Hacı Rüstem’in evinden bir çuvcal mısır çalıyorlar. Bu ortaya çıkınca Hacı küçük şakilerden şüphelendiğini söylüyor. Ömer Müslim’ei görevlendirerek hırsızı buluyor ve Hacı Rüstem’in evine götürüyor.hacı Rüstem orda Ömer’I ve çocukları aşağılayıcı sözler kullanıyor. Buna dayanamayan Müslim evden kaçıyor ve . birkaçgün sonra döndüğün de artık Ömer’e biraz kırkındır ve fazla konuşmaz.
Hava biraz durulunca Ömer Murat’a haber yollar. Köyün durumunu anlatır ve erzak ister. Murat Bey Bozova, İstanbul ve Ankara’da yardım kampanyaları düzenler. Yardımlar köye akmaya başlar ve köy kurtulur.
Yaz geldiğin de devlet okulun dağıtılmasını ve kimsesiz çocukların kendilerine uygun bir işe verilmesini ister. Bunun üzerine Ömer okulda Bacak ile tek başına kalır. Murat, Ömer’I ziyarete gelir. Bir gün muhtar ve Fettah’la beraber yürürlerken, ayaklarının altında bir ışık belirir. Işğın içinde bazı görüntüler belirmeye başlar. Bacakları olmayan bir adam bir uçurumun yamacına yaklaşarak kurt gibi ulumaya başlar. Acaba bu bir kurt adam mıydı? Fakat Fettah ve muhtarın da gördüğünü farkedince görmemezlikten gelirler.
Murat,yanın Yukarı Sazan’a sporculardan iş adamlarından ve normal vatandaşlardan toplayarak köyü tanıtmak için bir gezi düzenler. Bütün konuklar bir hafta kadar eğlenipte dönme zamanı gelince hava aniden bozar ve bir fırtına kopar. Yağmur günler boyu aralıksız yağar. Hava biraz düzelir ve konuklar dışarı çıkar. Bu arada köylü meydana birikmiş ve üç adamın çevresine toplanmışlar. Biraz yaklaşıp baktıklarında adamların ikisinin diğerini kolarının arasında taşıdıkları anlaşılyor. Ömer buadamın ayaklarının olmadığını ve daha önce gördükleri kurt adam olduğunu farkediyor. Köylülerin arasından biri fırlayarak biri eğiliyor. Sonunda öcümüz alındı. Aşağı Sazanı sel bastı ve evlerin hepsi su altında, hertarafı insan boyu sular kaplamış diyor. Bunları duyan Ömer kafiledeki sporcuları ve kendi çocuklarınıda yanına alarak yardıma koşuyor. Dayanamayan Fettah da onları takip ediyor. Ömer köye gelince hemen Osman’a sarılıyor ve teselli etmeye çalışıyor. Fettah’a dönüp de barışın demeye kalmadan birbirlerine sarılıp öpüşüyorlar.
Sele sebep olan köyün yakınınden akan nehirdir. Osman köyün üst tarafında yükselen kayalıklar patlatılabilrse nehirin yönünü değiştireceğini vve köyün kurtulabileceğini anlatıyor. Ömer yaını Osman, Fettah, Müslim ve Çürük Ali’yi de yanına alarak oraya varıyor. Kayalıkları patlatıp köyü kurtarıyor fakat Osman, Fettah, Müslim veÇÜRÜK Ali hayatlarını kaybediyorlar.
Yukarı Sazanlı’larcenazelerini almak için köye gelip gittikçe iki köy arasında ki sular da biraz olsun soğumaya başlar. Ayrıca Ferhat Yukarı Sazan’dan bir kızla evlenmiş di.Ömer ise Aşağı Sazan’ın öğretmeniyle evlenmeye karavermişti.
Ömer hikâyesinin burada bittiğini ancak bu sefer de başlarına salgın belası musallat olmuştu.
KİTABIN ANA FİKRİ
İnsanlar nekada kötü olurlarsa olsunlar onların yüreklerinin köşesin de mutlaka iyi hisler ve temi duygular vardır. Önemli olan on ların bu huylarını açığa vurmaları için imkân ve ortam sağlamaktır.
KİTAPDAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Ömer :Uzun boylu, esmer ve yakışıklı. Çok ciddi ve ideallerinden taviz vermez. Aynı zamanda resim çizmekte üzerine yok.
Murat Bey :Hayat dolu, şakacı ve yardım sever.
Ferhat :Biraz utangaç vehaysiyetine aşırı derecede düşkün.
Hacı Rüstem :Yaşlı, zeki, cimri ve biraz da yüzsüz.
Fettah :Sinirli, sinirli olmasına rağmen ailesine herzaman sağduyu ili yaklaşır. Fakat içi herzaman öç alma duygularıyla yanıp tutuşur.
Müslim :Az konuşan fakat öz konuşan, çevresindekilere nasıl davranması gerektiğini bilen, karakterli ve onurlu biridir.
Çürük Ali :Hangi ortamda olursa olsun ağzı çok güzel laf yapan,namusuna ve şrefine düşkün birisidir.
Ömer’in çocukları alarak onların hayatını kurtarması ve Yukarı Sazan gibi bir köyde onlara eğitim vererek ebeveyin olması her insanın cesaret edemeyeceği bir iştir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ DÜŞÜNCELER
Yazar toplumun gerçeklerini yüreklilikle ele almış, akıcı bir şekilde ve sade bir dille yazmıştır.
KİTABIN YAZARI
Reşat Nuri GÜNTEKİN:25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956’da İstanbul’da öldü.
ESERLERİ
Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb.
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).
Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti (1955)’ dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.
Romanları: Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955),
Hikaye Kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)
Gezi Yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)
Oyunları:Balıkesir Muhasebecisi (1953), Tanrıdağı Ziyafeti (1955)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : BOMBA
KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN
BASIM YILI : 1978
YAYIN EVİ : BİLGİ YAYIN EVİ
KİTABIN KONUSU: Ömer SEYFETTİN’in bu kitabında birbirinden tamamen bağımsız birkaç hikayeden oluşmaktadır.Türk çocuğu Primo da vatansever bir çocuğun vatanı için kendi çapında yapmaya çalıştığı herkese örnek olacak olayları, Nakarat’ta ise gençliği Makedonya’da geçmiş bir subayın başından geçen karşılıksız ve yanlış bir aşkı ,Hürriyet Bayrakları’nda da Osmanlıcılığı savunan bir subayın başından geçen bir olayı ,İrtica Haberin’de ise irtica etmek için ayaklanan bir grup insanın bir bakan ve sadrazamı öldürmesini ve son olarakta Makedonya’da geçen eşkıyaların öldürdüğü birisinin hayatını ve öldürülme nedenini anlatan bir hikaye.
KİTABIN ÖZETİ:
PRİMO TÜRK ÇOCUĞU: Kenan Selanik’te çalışan genç bir mühendis ve oradaki İtalyan mason locasına mensuptur. Avrupada hayvanlık denilen Türklüğe nefret duyan ve Avrupalılara göre medeniyetsizliğe yani Türk olmaya karşıdır.tahsilini Pariste bitirmiş ve on,onbir sene evvel memleketine dönünce her Paris’ten dönen gibi o da dolgun bir maaşla İzmir’e gitmiş ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızıyla evlenmek ister.İsmi Grazia olan bu kızın babası Mösyö Vitalis Kenan’ın türk olması nedeniyle karşı çıkar.Daha sonra menfaatlerine düşkün olan bu adam kendine göre bir formül bulur,Kenan’ın Türk olmadığını İstanbul’un fethi sırasında orada yaşayan Rumlardan olduğunu iddia ederek evlenmelerine izin verir.Bu düşüncesinde kendince haklıdır.Kenan’ın bir süre sonra iki erkek çocoğu olur,birincisi küçük yaşta hastalıktan ölür,diğeri ise annesinin etkisiyle İtalyan gelenek ve göreneklerine göre yetiştirilir.Primo isimli bu çocuk on yaşlarına geldiğinde Avrupalıların bitmek bilmeyen aç gözlülükleri nedeniyle Türk topraklarını kendi aralarında taksim etmeleri ve son olarakta İtalyanların Trablusgarp’ı almaya kalkışmaları nedeniyle Kenan’ın Türklük ve vatanseverlik duygularının kabarmasına ve bir Türk olduğunun farkına vararak bundan gurur duymasına neden olur.Oğlu Primo da bir gün okuldan eve dönerken Selanikli Türk çocuklarına rastlar ve kendisinin de aslında bir Türk çocuğu olduğunu ve Türk’lerin şanlı tarihini dinler.Bu dinlediklerinin etkisinde eve geldiğinde annesi ile babasının kavga ettiğini görür.Bu kavga sonunda annesi bir Türk olarak babasının yanında kalmak yerine boşanarak İtalya’ya dönmeyi kabul eder.Primo’ya ise kiminle kalmak istediği sorulduğunda o bir Türk olarak yaşamayı ve babasının yanında kalmayı tercih eder.
Primo’ya babası bir Türk ismi koyar bundan sonra onun adı Oğuz’dur.Aradan bir süre geçtikten sonra Selanik Yunanlı’lara hiç direnişte bulunmadan teslim edilir. Oğuz bunu kabul edememektedir ,birçok insanın kanlarını dökerek aldığı bu Türk vatanının bu kadar kolay bırakılmaması gerektiğini düşünür.
Başlarda Selanik’te yaşayanlara anlaşma geraği ellemeyen Yunanlılar daha sonraları sudan sebeplerle orada yaşayan halkı bezdirmek için tutuklamaya başlarlar.Bunların arasında Oğuzun babası da vardır.Tüm bunlara kızan küçük Oğuz evdeki silahla birkaç Yunan askeri öldürerek Türk tarihine geçmeyi ve Türkler’in vatanının bu kadar kolay alınamayacağını kanıtlamak için uygun zamanın gelmesini bekler.
NAKARAT:
Gençliğini Makedonya’da geçirmiş bir Türk subayının hatıra defterinden alınan bir hikayedir.Küçük bir Bulgar köyünde güzel bir Bulgar kızına aşık olur, onunda kendisine aşık olduğunu düşünmektedir.O güzel kızın kendisine söylediğini sandığı aşk namelerinin anlamının aslında ‘İstanbul bizim olacak’ olduğunu öğrenince dünyası yıkılır ve kendinden nefret ederek kendisini bir hayvana benzetir.
HÜRRİYET BAYRAKLARI:
Yazarla bir subay arasında geçen bir olayı anlatmaktadır.Osmanlı topraklarında yaşayan halkın Osmanlıcılık çatısı altında toplamanın nr kadar imkansız olduğunu gösteren bir olayı da anlatıyor.
İRTİCA HABERİ:
Bir subayın cep defterinden alınan bu hikayede Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında irtica etmek istayen bir grub insanın isyan ederek Harbiye nazırı ile Sadrazamı öldürmesini anlatıyor.
BOMBA:
Makedonya’nın küçük bir köyünde yaşayan Magda, Boris ve Borisin babası İstoyan ismindeki bu insanlar orada bulunan eşkiyalardan korktukları için oradaki tüm mal varlıklarını satarak Amerka’ya kaçmak istemektedirler.Bnu haber alan eşkiyalar onların tüm paralarını alırlar ve Boris’in kafasını keserek karısına bomba olduğunu söyleyerek verirler.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
[B]Primo(Oğuz): Küçük yaşta olmasına ve İtalyan adetlerine göre yetiştirilmesine rağmen vatanı, devleti ve milleti için canını verebilecek cesur ve vatansever herkese örnek olacak bir çocuk. [/B]
[B]Kenan: Kenan eğitimini yapmış olduğu yerin etkisinde kalarak aslını inkar etmiş ve daha sonrada gelişen kötü olaylar sonucunda aklı geçde olsa başına gelmiş birisi. [/B]
[B]Grazia: Kenan’ın eşi olan bu kadın bir İtalyan olduğu için Türk olmayı reddederek İtalya’ya geri dönmüştür. [/B]
[B]Vitalis: Tamamen menfaatlerini düşünen ve bu menfaatler için bazı değerlerinden vazgeçebilecek biri. [/B]
ANAFİKİR:
İnsanlar bazı değerleri ayaklar altına alındığında, vatanı, milleti, devleti içn canını hiç çekinmeden verebilmeli ve çok kanlar dökülerek alınan vatan topraklarını ne pahasına olursa olsun düşmana teslim etmemelidir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, vatanımıza, milletimize ne kadar çok değer vermemiz gerektiğini güzel bir dille anlatmıştır. Kitabı okurken bir an olsun sıkılmadım, baştan sona tüm olaylar çok sürükleyiciydi.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Ömer Seyfettin
28.2.1884 tarihinde Gönen'de doğdu. Öğrenimine Gönen'de başlayan Ömer Seyfettin, Ayancık'ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul'da Aksaray'daki Mekteb-i Osmaniye'ye devam etti, Eyüp'teki Baytar Rüşdiyesi'ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi'sine yazıldı (1893), bir müddet sonra da Edirne Askeri İdadisi'ne naklolarak öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul'da Mekteb-i Harbiye'ye gelen Ömer Seyfettin, piyâde mülâzımı sânisi rütbesiyle buradan mezun oldu. Teğmenlikle İzmir'de (1903-1910), sonra üsteğmen olarak Rumeli'de görev yaptı (1908-1910). Askerlik'ten ayrılıp Selanik'e gelerek, Genç Kalemler dergisinde yazmaya başladı. Balkan Savaşında tekrar subay olarak orduya döndü, Yunanlılar'ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da öykü yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul'a dönünce ordudan ikinci kez ayrılıp, ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da öldü..
[/B][B]Öykü Kitapları
Sağlığında, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin'in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.
KİTABIN YAZARI : ÖMER SEYFETTİN
BASIM YILI : 1978
YAYIN EVİ : BİLGİ YAYIN EVİ
KİTABIN KONUSU: Ömer SEYFETTİN’in bu kitabında birbirinden tamamen bağımsız birkaç hikayeden oluşmaktadır.Türk çocuğu Primo da vatansever bir çocuğun vatanı için kendi çapında yapmaya çalıştığı herkese örnek olacak olayları, Nakarat’ta ise gençliği Makedonya’da geçmiş bir subayın başından geçen karşılıksız ve yanlış bir aşkı ,Hürriyet Bayrakları’nda da Osmanlıcılığı savunan bir subayın başından geçen bir olayı ,İrtica Haberin’de ise irtica etmek için ayaklanan bir grup insanın bir bakan ve sadrazamı öldürmesini ve son olarakta Makedonya’da geçen eşkıyaların öldürdüğü birisinin hayatını ve öldürülme nedenini anlatan bir hikaye.
KİTABIN ÖZETİ:
PRİMO TÜRK ÇOCUĞU: Kenan Selanik’te çalışan genç bir mühendis ve oradaki İtalyan mason locasına mensuptur. Avrupada hayvanlık denilen Türklüğe nefret duyan ve Avrupalılara göre medeniyetsizliğe yani Türk olmaya karşıdır.tahsilini Pariste bitirmiş ve on,onbir sene evvel memleketine dönünce her Paris’ten dönen gibi o da dolgun bir maaşla İzmir’e gitmiş ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızıyla evlenmek ister.İsmi Grazia olan bu kızın babası Mösyö Vitalis Kenan’ın türk olması nedeniyle karşı çıkar.Daha sonra menfaatlerine düşkün olan bu adam kendine göre bir formül bulur,Kenan’ın Türk olmadığını İstanbul’un fethi sırasında orada yaşayan Rumlardan olduğunu iddia ederek evlenmelerine izin verir.Bu düşüncesinde kendince haklıdır.Kenan’ın bir süre sonra iki erkek çocoğu olur,birincisi küçük yaşta hastalıktan ölür,diğeri ise annesinin etkisiyle İtalyan gelenek ve göreneklerine göre yetiştirilir.Primo isimli bu çocuk on yaşlarına geldiğinde Avrupalıların bitmek bilmeyen aç gözlülükleri nedeniyle Türk topraklarını kendi aralarında taksim etmeleri ve son olarakta İtalyanların Trablusgarp’ı almaya kalkışmaları nedeniyle Kenan’ın Türklük ve vatanseverlik duygularının kabarmasına ve bir Türk olduğunun farkına vararak bundan gurur duymasına neden olur.Oğlu Primo da bir gün okuldan eve dönerken Selanikli Türk çocuklarına rastlar ve kendisinin de aslında bir Türk çocuğu olduğunu ve Türk’lerin şanlı tarihini dinler.Bu dinlediklerinin etkisinde eve geldiğinde annesi ile babasının kavga ettiğini görür.Bu kavga sonunda annesi bir Türk olarak babasının yanında kalmak yerine boşanarak İtalya’ya dönmeyi kabul eder.Primo’ya ise kiminle kalmak istediği sorulduğunda o bir Türk olarak yaşamayı ve babasının yanında kalmayı tercih eder.
Primo’ya babası bir Türk ismi koyar bundan sonra onun adı Oğuz’dur.Aradan bir süre geçtikten sonra Selanik Yunanlı’lara hiç direnişte bulunmadan teslim edilir. Oğuz bunu kabul edememektedir ,birçok insanın kanlarını dökerek aldığı bu Türk vatanının bu kadar kolay bırakılmaması gerektiğini düşünür.
Başlarda Selanik’te yaşayanlara anlaşma geraği ellemeyen Yunanlılar daha sonraları sudan sebeplerle orada yaşayan halkı bezdirmek için tutuklamaya başlarlar.Bunların arasında Oğuzun babası da vardır.Tüm bunlara kızan küçük Oğuz evdeki silahla birkaç Yunan askeri öldürerek Türk tarihine geçmeyi ve Türkler’in vatanının bu kadar kolay alınamayacağını kanıtlamak için uygun zamanın gelmesini bekler.
NAKARAT:
Gençliğini Makedonya’da geçirmiş bir Türk subayının hatıra defterinden alınan bir hikayedir.Küçük bir Bulgar köyünde güzel bir Bulgar kızına aşık olur, onunda kendisine aşık olduğunu düşünmektedir.O güzel kızın kendisine söylediğini sandığı aşk namelerinin anlamının aslında ‘İstanbul bizim olacak’ olduğunu öğrenince dünyası yıkılır ve kendinden nefret ederek kendisini bir hayvana benzetir.
HÜRRİYET BAYRAKLARI:
Yazarla bir subay arasında geçen bir olayı anlatmaktadır.Osmanlı topraklarında yaşayan halkın Osmanlıcılık çatısı altında toplamanın nr kadar imkansız olduğunu gösteren bir olayı da anlatıyor.
İRTİCA HABERİ:
Bir subayın cep defterinden alınan bu hikayede Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında irtica etmek istayen bir grub insanın isyan ederek Harbiye nazırı ile Sadrazamı öldürmesini anlatıyor.
BOMBA:
Makedonya’nın küçük bir köyünde yaşayan Magda, Boris ve Borisin babası İstoyan ismindeki bu insanlar orada bulunan eşkiyalardan korktukları için oradaki tüm mal varlıklarını satarak Amerka’ya kaçmak istemektedirler.Bnu haber alan eşkiyalar onların tüm paralarını alırlar ve Boris’in kafasını keserek karısına bomba olduğunu söyleyerek verirler.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ:
[B]Primo(Oğuz): Küçük yaşta olmasına ve İtalyan adetlerine göre yetiştirilmesine rağmen vatanı, devleti ve milleti için canını verebilecek cesur ve vatansever herkese örnek olacak bir çocuk. [/B]
[B]Kenan: Kenan eğitimini yapmış olduğu yerin etkisinde kalarak aslını inkar etmiş ve daha sonrada gelişen kötü olaylar sonucunda aklı geçde olsa başına gelmiş birisi. [/B]
[B]Grazia: Kenan’ın eşi olan bu kadın bir İtalyan olduğu için Türk olmayı reddederek İtalya’ya geri dönmüştür. [/B]
[B]Vitalis: Tamamen menfaatlerini düşünen ve bu menfaatler için bazı değerlerinden vazgeçebilecek biri. [/B]
ANAFİKİR:
İnsanlar bazı değerleri ayaklar altına alındığında, vatanı, milleti, devleti içn canını hiç çekinmeden verebilmeli ve çok kanlar dökülerek alınan vatan topraklarını ne pahasına olursa olsun düşmana teslim etmemelidir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, vatanımıza, milletimize ne kadar çok değer vermemiz gerektiğini güzel bir dille anlatmıştır. Kitabı okurken bir an olsun sıkılmadım, baştan sona tüm olaylar çok sürükleyiciydi.
YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Ömer Seyfettin
28.2.1884 tarihinde Gönen'de doğdu. Öğrenimine Gönen'de başlayan Ömer Seyfettin, Ayancık'ta ve annesiyle birlikte geldiği İstanbul'da Aksaray'daki Mekteb-i Osmaniye'ye devam etti, Eyüp'teki Baytar Rüşdiyesi'ni bitirip asker çocuğu olduğu için Kuleli Askeri İdadi'sine yazıldı (1893), bir müddet sonra da Edirne Askeri İdadisi'ne naklolarak öğrenimini burada tamamladı. Daha sonra İstanbul'da Mekteb-i Harbiye'ye gelen Ömer Seyfettin, piyâde mülâzımı sânisi rütbesiyle buradan mezun oldu. Teğmenlikle İzmir'de (1903-1910), sonra üsteğmen olarak Rumeli'de görev yaptı (1908-1910). Askerlik'ten ayrılıp Selanik'e gelerek, Genç Kalemler dergisinde yazmaya başladı. Balkan Savaşında tekrar subay olarak orduya döndü, Yunanlılar'ın elinde bir yıl kadar esir kaldı. Esareti sırasında da öykü yazamaya devam ederek bunları Halka Doğru, Türk Yurdu ve Zakâ dergilerinde yayımladı. İstanbul'a dönünce ordudan ikinci kez ayrılıp, ölümüne kadar Kabataş Lisesi edebiyat öğretmenliği yapan Ömer Seyfettin, 6 Mart 1920 tarihinde İstanbul'da öldü..
[/B][B]Öykü Kitapları
Sağlığında, Tarih Ezeli Bir Tekerrürdür (1910), Harem (1918), Efruz Bey (1919) adlı hikâye kitapları yayımlandı. Bilgi Yayınevi Bütün Eserleri adıyla yazarın tüm çalışmalarını 16 kitapta topladı. Ömer Seyfettin'in bu seriden basılan öykü kitapları şunlar: Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabet.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :ÇETE
KİTABIN YAZARI :REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ :İNKILAP VE AKADEMİ
BASIM YILI :1975
1.)KİTABIN KONUSU:Rus çarı Prensesi NİNA DANİLOVİÇ’in,Fransız Ernestie evliliğinden sonra Suriye’deki yaşamı;Adana’yda bulunan hazineyi almak istemesi ve bu hedefe ulaşmaya çalışırken çete komutanı KIRAN BEY’le yaşadığı aşk anlatılmaktadır.
2.)KİTABIN ÖZETİ:Nina Daniloviç,Beyrut’ta Lübnan Fransız yüce Komiserliği istihbarat dairesi âmiri Kolonele Kilikya’ya gitmek istediğini söyler.Kolonel prensesin bu sıralarda Kilikya’ya gitmesinin tehlikeli olduğunu belirtir.Nina Adana’ya eski Osmanlı İmparatorluğunun hazinesini bulmak için gitmek ister. Bu bir ton altını bulup zor durumdaki ülkesini kurtaracaktır.
Adana’ya gitmek için iki yol bulunmaktadır.Bunlardan biri Rayak-Halep üzerinden doğrudan doğruya trenle, ikincisi ise vapurla Mersin’e giderek oradan trene binmektir. Halep-Adana arasındaki demir yolunun çeteler tarafından bozularak askeri bir trenin baskına uğratıldığı ve bu yolun tehlikeli olduğu bilinmektedir. Tek yolun Suriye iskelelerine kıyı boyu kereste getiren gemilerin kiralanarak Yumurtalık’a çıkmak olduğu savunulur.
Askerliğini Atğm. Olarak yapan Fransızca hocası Nezih Suad’a eski komutanı Bnb. Recep Bey tarafından bir mektup ulaşır. Mektupta “Vaadimi tutuyorum, seni cepheye çağırıyorum.” diye yazar.
Nezih Recep Bey’in karargahına varır. Recep Bey Fransız kuvvetlerine karşı Amanoslardaki çetenin komutanlığını Nezih’e vermiştir. Artık Nezih’in ismi Kıran Bey, on altı kişilik çetenin ismi de Kıran Bey Çetesi olmuştur.
Kıran bey çetesinin şöhreti her tarafa yayılır.kürt çeteleriyle anlaşmalar,birleşmeler olur.Kıran Bey adı dilden dile,ilden ile döne dolaşa çığ azameti almıştır.
Nina yola çıkmış fakat yumurtalık’a 1 mil kala takip edildiklerini anlar ve gemiden kaçar.Gemiyi basan finikler herkesi öldürür ama prensesi bulamaz.Prensesin kaçtığını anlayıp arkasından ateş ederler.Bu sırada Kıran Bey çetesinin iki elemanı yoksulla öksüz orada bulunmaktadır.Kızı baygın olarak görürler ve Kıran Beyin yanına götürmek için hareket ederler.
Kıran Bey kızın yanına gittiğinde kız hiç konuşmamış ve korkmuştur.bir kaç gün daha konuşmaz güzel prenses fakat Kıran Bey’den zarar gelmeyeceğini anlayınca herşeyi anlatmaya başlamıştır.
Nina Rus Çarının kızı olduğunu,finiklerin baskılarıyla Rusya’dan kaçtığını,bu sırada Franız yzb.Ernest ile tanışıp evlendiğini,Adana’ya Osm.İmp.hazinesini bulmak için geldiğini fakat finiklerin baskınına uğradığını anlatır.
Bu konuşmalar Kıran Bey’I etkilemiştir.Nina’nın eşsiz güzelliğinden etkilenen Kıran Bey Ninanın gözlerinden kendini alamamaktadır.Ninada Kıran Bey’den hoşlanmış ona baktığında nur yüzlü İsa’yı hatırlamaktadır.
Kıran Beyle Nina birbirlerine deli gibi aşık olurlar ve 4 gün sabaha kadar mutluluklarını paylaşırlar.Taki Recep Beyden haber gelene kadar.
Recep Bey,prensesi Fransız kuvvetlerine teslim edilmesini ve daha sonra harekatın başlamasını emreder.Kıran çok evdiği fakat düşmanı olduğu Ninadan ayrılmak zorunda kalacaktır.Nina ise hiç bir yere gitmek istemediğini nasıl olsa herkesin kendisini ölmüş olarak bildiğini ve Kıran’ı çok sevdiğini söyler.Ama ayrılık vakti gelmiştir.
Sabah olmuştur.Ninayla kıran genç aşıklar gibi birbirleriyle hiç konuşmadan ayrılacakları noktaya kadar gelirler.Nina’yı her gün Fransız kuvvetlerinin geçtiği noktalardan birine bırakacaklardır.Kıran ile Nina son defa sarılarak ayrılırlar.
Kıran hâlâ:Nina’yı düşünmekte idi.gerideki tepeye doğru tırmandıklarında Fransız kuvvetler tarafından pusuya düşürülürler.Nina’da Kıran’ın pusuya düştüğünü görür ve hemen Kıranın yanına gider.kıranla beraber kendi birliğine ateş ederek hem Kıran’ın hemde çete elemanlarının kendisine karşı olan hayranlığını artırır.Fransız kuvvetini yok ederler ve Kıranla Nina ömür boyu hayatlarını birleştirirler.
3.)KİTABIN ANA FİKRİ:Aşkın her engeli aşacağını ve bu uğurda her şeye karşı gelinebileceği anlatılmaktadır.
4.)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KOLONEL:Emir altında kalan ve kendisine zara gelmemesini isteyen bir kişi.
YZB.ERNEST:Nina’nın eşidir.
NİNA DANİLOVİÇ:Güzel,iyi huylu,ülkesini seven birisidir.
NEZİH(KIRAN BEY):Vatansever,iyi huylu,olumsuz bir durumu benimsemeyen,yakışıklı bir çete reisidir.
RECEP BEY:Türk kuvvetlerinin başıdır.
YOKSUL VE ÖKSÜZ:Kıran bey çetesinin en önemli elemanlerıdır.
5.)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitap sade ve akıcı bir üslupla yazılmıştır.Türkçe olmayan fazla kelime bulunmamaktadır.Yazar devrik cümle kullanmamıştır.
6.)KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: İstanbul'da doğmuştur (1888). Mudurnu'dan İstanbul'a göç etmiş Karakayış ailesine mensup Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olan Karay, Veznecilerdeki Şemsü'l Maarif ve Göztepe'deki Taş Mektep'te okumuş, bu arada özel dersler almıştır. Galatasaray'a devam etmiş (1900-1906), ancak okulu bitirememiştir. Mekteb-i Hukuk'a girmiş (1907), bir yandan da Maliye Nezareti'nde Devair-i Merkeziye kaleminde katiplik yapmıştır. Meşrutiyet'in ilanından sonra öğrenimini ve katipliği bırakarak gazeteciliğe başlamıştır (1908). Önce gündelik Servet-Fünun'da, sonra Tercuman-ı Hakikat'ta çevirmen ve yazar olarak çalışmıştır (1909). Son Havadis adıyla, ancak iki hafta çıkabilen bir gazete kurmuştur (1909). Hurriyet ve İtilaf Fıkrası'nın iş başına geldiği sırada Altıncı Belediye Dairesi Başkatibi olmuş (1912), İttihat ve Terakki İktidarınca Mahmut Şevket Paşa'ya suikast olayının ardından muhalefeti tuttuğu gerekçesiyle Sinop'a sürülmüştür (1913). Oradan Çorum'a, Bilecik'e ve Ankara'ya nakledilmiştir (1913-1918). Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin'in çabalarıyla İstansul'a dönmüş (1918), Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Mütareke'de yeniden siyasal atılmış, Hürriyet ve İtilaf Fıkrası Genel Merkez üyesi olmuştur. Sabah gazetesinin başyazarı olmuş, Alemdar ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde yazmıştır. Damat Ferit Paşa hükümeti döneminde Posta-Telgraf Umum Müdürü atanmıştır(1919).
Kurtuluştan sonra Milli mücadele'ye karşı olan yazıları yüzünden Yüzellilikler listesi alınmış ve yurdu terketmek zorunda kalmıştır (1922). Beyrut ve Halep'de onbeş yıl bir sürgün ve gurbetlik yaşamı olmuş, Halep'te yayımlanan Doğruyol( 1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinin yönetimini üstlenmiştir. Kabul edilen af kanunuyla yurda dönmüş (1938), yeniden gazeteciliğe başlamış, ancak yaşamın sonuna kadar politikaya girmemiştir.
Yüzellilikler'in affının doğrudan doğruya Refik Halid sayesinde olduğunu ima eden Yakup Kadri, bizzat Atatürk'ün öykülerini ve yazılarını çok sevdiği Karay'ın yurda dönmesinin sağlanmasını istemiş ve bir toplantıda içişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya "Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım" demiştir.Şükrü Kaya yazarın bir sınır karakoluna teslim olması, oradan "nezaketle Ankara'ya gönderilmesi yolunda bir çözüm bulmuş, ancak Refik Halid bu çözümü kabul etmeyince, af yoluna gidilmiştir.
Yaşamını kalemiyle kazanan Karay, İstanbul'da ölmüştür (1965).
Yazın Yaşamı
Yakup Kadri'nin "uzaktan uzağa Aşk-ı Memnu'daki hoppa ve züppe Behlül'ü andırır halleri" olduğunu söylediği Refik Halid, ilk yazılarını gündelik Servet-i Fünun'da yayımlamış, Fecr-i Ati topluluğuna katılmıştır. Yakup Kadri'nin Nirvana adlı tek perdelik oyunu yayımladığı 1909 yılında Refik Halid de Zend Avesta başlığı altında yazdığı bir dizi düzyazı ile dikkat çekmiştir. Karaosmanoğlu, bu yazılar için şunları söylemektedir: "Refik Halid o yazılarında alışılmış nesir temlerinden hiç birine yer vermemekte, hep cansız şeylerden canlı varlıklar gibi bahsedip durmakta idi. Çok şahsiyetli bir üslubu da vardı ve bunda Edebiyatı Cedide'nin allı pullu süslerinden hiçbir iz gözükmüyordu. Refik Halit bununla kalmıyor, gayet sade bir konuşma türkçesiyle yazıyordu.
Ittıhat ve Terakki iktidarını eleştirdiği gönderildiği sürgün yıllarında edindiği Anadolu İzlenimlerini dili getirdiği Memleket Hikayeleri'ni Ziya Gökalp'ın yönettiği Yeni Mecmuada yayımlamıştır (Ocak-Ekim 1918). Bu öyküler, Milli Edebiyat ve Sade Lisan akımlarının genişletip benimsenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Gazeteciliğe hiç ara vermeyen Karay, yurt dışında gitmek zorunda kaldığı sürgün yıllarında ise Gurbet Hikayeleri'ni yazmıştır (Tan gazetesinde yayımı Aralık 1938-Nisan 1939).
YAPITLARI
Öykü:
Memleket Hikayeleri (1919), Gurbet Hikayeleri (1940).
Roman:
İstanbul'un İç Yüzü (1920-Sonraki basımda İstanbul'un bir yüzü), Yizidin Kızı (1939), Çete (1939), Sürgün (1941), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün (3Cilt:Türk Prensesi Nilgün (1950), Mapa Melikesi Nilgün (1950), Nilgün'ün Sonu (1952), tek cilt 1960), Yer Altında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), Bugünün Saraylısı (1954), 2000 Yılının Sevgilisi (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi (1956-İki Cilt), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Sonuncu Kadeh (1957), Yerini Seven Fidan (1977), Ekmek Elden Su Gölden (1980), Ayın On Dördü (1980), Yüzen Bahçe (1981).
Mizah ve Hiciv:
Sakın Aldanma İnanma Kanma (1915), Kirpi'nin Dedikleri (1916), Ago Paşa'nın Hatıratı (1918), Ay Peşinde (1922), Tanıdıklarım (1922), Guguklu Saat (1925).
Fıkralar:
Bir İçim Su (1931), Bir Avuç Saçma (1939), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikayet (1944).
Oyun:
Kanije Müdafası ve Tiryaki Hasan Paşa (Müfit Ratip'le, oynandı, basılmadı), Deli (1929).
Anı:
Minelbap İlelmihrap (1946), Bir Ömür Boyunca (1990).
KİTABIN YAZARI :REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ :İNKILAP VE AKADEMİ
BASIM YILI :1975
1.)KİTABIN KONUSU:Rus çarı Prensesi NİNA DANİLOVİÇ’in,Fransız Ernestie evliliğinden sonra Suriye’deki yaşamı;Adana’yda bulunan hazineyi almak istemesi ve bu hedefe ulaşmaya çalışırken çete komutanı KIRAN BEY’le yaşadığı aşk anlatılmaktadır.
2.)KİTABIN ÖZETİ:Nina Daniloviç,Beyrut’ta Lübnan Fransız yüce Komiserliği istihbarat dairesi âmiri Kolonele Kilikya’ya gitmek istediğini söyler.Kolonel prensesin bu sıralarda Kilikya’ya gitmesinin tehlikeli olduğunu belirtir.Nina Adana’ya eski Osmanlı İmparatorluğunun hazinesini bulmak için gitmek ister. Bu bir ton altını bulup zor durumdaki ülkesini kurtaracaktır.
Adana’ya gitmek için iki yol bulunmaktadır.Bunlardan biri Rayak-Halep üzerinden doğrudan doğruya trenle, ikincisi ise vapurla Mersin’e giderek oradan trene binmektir. Halep-Adana arasındaki demir yolunun çeteler tarafından bozularak askeri bir trenin baskına uğratıldığı ve bu yolun tehlikeli olduğu bilinmektedir. Tek yolun Suriye iskelelerine kıyı boyu kereste getiren gemilerin kiralanarak Yumurtalık’a çıkmak olduğu savunulur.
Askerliğini Atğm. Olarak yapan Fransızca hocası Nezih Suad’a eski komutanı Bnb. Recep Bey tarafından bir mektup ulaşır. Mektupta “Vaadimi tutuyorum, seni cepheye çağırıyorum.” diye yazar.
Nezih Recep Bey’in karargahına varır. Recep Bey Fransız kuvvetlerine karşı Amanoslardaki çetenin komutanlığını Nezih’e vermiştir. Artık Nezih’in ismi Kıran Bey, on altı kişilik çetenin ismi de Kıran Bey Çetesi olmuştur.
Kıran bey çetesinin şöhreti her tarafa yayılır.kürt çeteleriyle anlaşmalar,birleşmeler olur.Kıran Bey adı dilden dile,ilden ile döne dolaşa çığ azameti almıştır.
Nina yola çıkmış fakat yumurtalık’a 1 mil kala takip edildiklerini anlar ve gemiden kaçar.Gemiyi basan finikler herkesi öldürür ama prensesi bulamaz.Prensesin kaçtığını anlayıp arkasından ateş ederler.Bu sırada Kıran Bey çetesinin iki elemanı yoksulla öksüz orada bulunmaktadır.Kızı baygın olarak görürler ve Kıran Beyin yanına götürmek için hareket ederler.
Kıran Bey kızın yanına gittiğinde kız hiç konuşmamış ve korkmuştur.bir kaç gün daha konuşmaz güzel prenses fakat Kıran Bey’den zarar gelmeyeceğini anlayınca herşeyi anlatmaya başlamıştır.
Nina Rus Çarının kızı olduğunu,finiklerin baskılarıyla Rusya’dan kaçtığını,bu sırada Franız yzb.Ernest ile tanışıp evlendiğini,Adana’ya Osm.İmp.hazinesini bulmak için geldiğini fakat finiklerin baskınına uğradığını anlatır.
Bu konuşmalar Kıran Bey’I etkilemiştir.Nina’nın eşsiz güzelliğinden etkilenen Kıran Bey Ninanın gözlerinden kendini alamamaktadır.Ninada Kıran Bey’den hoşlanmış ona baktığında nur yüzlü İsa’yı hatırlamaktadır.
Kıran Beyle Nina birbirlerine deli gibi aşık olurlar ve 4 gün sabaha kadar mutluluklarını paylaşırlar.Taki Recep Beyden haber gelene kadar.
Recep Bey,prensesi Fransız kuvvetlerine teslim edilmesini ve daha sonra harekatın başlamasını emreder.Kıran çok evdiği fakat düşmanı olduğu Ninadan ayrılmak zorunda kalacaktır.Nina ise hiç bir yere gitmek istemediğini nasıl olsa herkesin kendisini ölmüş olarak bildiğini ve Kıran’ı çok sevdiğini söyler.Ama ayrılık vakti gelmiştir.
Sabah olmuştur.Ninayla kıran genç aşıklar gibi birbirleriyle hiç konuşmadan ayrılacakları noktaya kadar gelirler.Nina’yı her gün Fransız kuvvetlerinin geçtiği noktalardan birine bırakacaklardır.Kıran ile Nina son defa sarılarak ayrılırlar.
Kıran hâlâ:Nina’yı düşünmekte idi.gerideki tepeye doğru tırmandıklarında Fransız kuvvetler tarafından pusuya düşürülürler.Nina’da Kıran’ın pusuya düştüğünü görür ve hemen Kıranın yanına gider.kıranla beraber kendi birliğine ateş ederek hem Kıran’ın hemde çete elemanlarının kendisine karşı olan hayranlığını artırır.Fransız kuvvetini yok ederler ve Kıranla Nina ömür boyu hayatlarını birleştirirler.
3.)KİTABIN ANA FİKRİ:Aşkın her engeli aşacağını ve bu uğurda her şeye karşı gelinebileceği anlatılmaktadır.
4.)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
KOLONEL:Emir altında kalan ve kendisine zara gelmemesini isteyen bir kişi.
YZB.ERNEST:Nina’nın eşidir.
NİNA DANİLOVİÇ:Güzel,iyi huylu,ülkesini seven birisidir.
NEZİH(KIRAN BEY):Vatansever,iyi huylu,olumsuz bir durumu benimsemeyen,yakışıklı bir çete reisidir.
RECEP BEY:Türk kuvvetlerinin başıdır.
YOKSUL VE ÖKSÜZ:Kıran bey çetesinin en önemli elemanlerıdır.
5.)KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitap sade ve akıcı bir üslupla yazılmıştır.Türkçe olmayan fazla kelime bulunmamaktadır.Yazar devrik cümle kullanmamıştır.
6.)KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: İstanbul'da doğmuştur (1888). Mudurnu'dan İstanbul'a göç etmiş Karakayış ailesine mensup Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olan Karay, Veznecilerdeki Şemsü'l Maarif ve Göztepe'deki Taş Mektep'te okumuş, bu arada özel dersler almıştır. Galatasaray'a devam etmiş (1900-1906), ancak okulu bitirememiştir. Mekteb-i Hukuk'a girmiş (1907), bir yandan da Maliye Nezareti'nde Devair-i Merkeziye kaleminde katiplik yapmıştır. Meşrutiyet'in ilanından sonra öğrenimini ve katipliği bırakarak gazeteciliğe başlamıştır (1908). Önce gündelik Servet-Fünun'da, sonra Tercuman-ı Hakikat'ta çevirmen ve yazar olarak çalışmıştır (1909). Son Havadis adıyla, ancak iki hafta çıkabilen bir gazete kurmuştur (1909). Hurriyet ve İtilaf Fıkrası'nın iş başına geldiği sırada Altıncı Belediye Dairesi Başkatibi olmuş (1912), İttihat ve Terakki İktidarınca Mahmut Şevket Paşa'ya suikast olayının ardından muhalefeti tuttuğu gerekçesiyle Sinop'a sürülmüştür (1913). Oradan Çorum'a, Bilecik'e ve Ankara'ya nakledilmiştir (1913-1918). Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin'in çabalarıyla İstansul'a dönmüş (1918), Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Mütareke'de yeniden siyasal atılmış, Hürriyet ve İtilaf Fıkrası Genel Merkez üyesi olmuştur. Sabah gazetesinin başyazarı olmuş, Alemdar ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde yazmıştır. Damat Ferit Paşa hükümeti döneminde Posta-Telgraf Umum Müdürü atanmıştır(1919).
Kurtuluştan sonra Milli mücadele'ye karşı olan yazıları yüzünden Yüzellilikler listesi alınmış ve yurdu terketmek zorunda kalmıştır (1922). Beyrut ve Halep'de onbeş yıl bir sürgün ve gurbetlik yaşamı olmuş, Halep'te yayımlanan Doğruyol( 1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinin yönetimini üstlenmiştir. Kabul edilen af kanunuyla yurda dönmüş (1938), yeniden gazeteciliğe başlamış, ancak yaşamın sonuna kadar politikaya girmemiştir.
Yüzellilikler'in affının doğrudan doğruya Refik Halid sayesinde olduğunu ima eden Yakup Kadri, bizzat Atatürk'ün öykülerini ve yazılarını çok sevdiği Karay'ın yurda dönmesinin sağlanmasını istemiş ve bir toplantıda içişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya "Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım" demiştir.Şükrü Kaya yazarın bir sınır karakoluna teslim olması, oradan "nezaketle Ankara'ya gönderilmesi yolunda bir çözüm bulmuş, ancak Refik Halid bu çözümü kabul etmeyince, af yoluna gidilmiştir.
Yaşamını kalemiyle kazanan Karay, İstanbul'da ölmüştür (1965).
Yazın Yaşamı
Yakup Kadri'nin "uzaktan uzağa Aşk-ı Memnu'daki hoppa ve züppe Behlül'ü andırır halleri" olduğunu söylediği Refik Halid, ilk yazılarını gündelik Servet-i Fünun'da yayımlamış, Fecr-i Ati topluluğuna katılmıştır. Yakup Kadri'nin Nirvana adlı tek perdelik oyunu yayımladığı 1909 yılında Refik Halid de Zend Avesta başlığı altında yazdığı bir dizi düzyazı ile dikkat çekmiştir. Karaosmanoğlu, bu yazılar için şunları söylemektedir: "Refik Halid o yazılarında alışılmış nesir temlerinden hiç birine yer vermemekte, hep cansız şeylerden canlı varlıklar gibi bahsedip durmakta idi. Çok şahsiyetli bir üslubu da vardı ve bunda Edebiyatı Cedide'nin allı pullu süslerinden hiçbir iz gözükmüyordu. Refik Halit bununla kalmıyor, gayet sade bir konuşma türkçesiyle yazıyordu.
Ittıhat ve Terakki iktidarını eleştirdiği gönderildiği sürgün yıllarında edindiği Anadolu İzlenimlerini dili getirdiği Memleket Hikayeleri'ni Ziya Gökalp'ın yönettiği Yeni Mecmuada yayımlamıştır (Ocak-Ekim 1918). Bu öyküler, Milli Edebiyat ve Sade Lisan akımlarının genişletip benimsenmesinde önemli bir rol oynamıştır.
Gazeteciliğe hiç ara vermeyen Karay, yurt dışında gitmek zorunda kaldığı sürgün yıllarında ise Gurbet Hikayeleri'ni yazmıştır (Tan gazetesinde yayımı Aralık 1938-Nisan 1939).
YAPITLARI
Öykü:
Memleket Hikayeleri (1919), Gurbet Hikayeleri (1940).
Roman:
İstanbul'un İç Yüzü (1920-Sonraki basımda İstanbul'un bir yüzü), Yizidin Kızı (1939), Çete (1939), Sürgün (1941), Anahtar (1947), Bu Bizim Hayatımız (1950), Nilgün (3Cilt:Türk Prensesi Nilgün (1950), Mapa Melikesi Nilgün (1950), Nilgün'ün Sonu (1952), tek cilt 1960), Yer Altında Dünya Var (1953), Dişi Örümcek (1953), Bugünün Saraylısı (1954), 2000 Yılının Sevgilisi (1954), İki Cisimli Kadın (1955), Kadınlar Tekkesi (1956-İki Cilt), Karlı Dağdaki Ateş (1956), Dört Yapraklı Yonca (1957), Sonuncu Kadeh (1957), Yerini Seven Fidan (1977), Ekmek Elden Su Gölden (1980), Ayın On Dördü (1980), Yüzen Bahçe (1981).
Mizah ve Hiciv:
Sakın Aldanma İnanma Kanma (1915), Kirpi'nin Dedikleri (1916), Ago Paşa'nın Hatıratı (1918), Ay Peşinde (1922), Tanıdıklarım (1922), Guguklu Saat (1925).
Fıkralar:
Bir İçim Su (1931), Bir Avuç Saçma (1939), İlk Adım (1941), Üç Nesil Üç Hayat (1943), Makyajlı Kadın (1943), Tanrıya Şikayet (1944).
Oyun:
Kanije Müdafası ve Tiryaki Hasan Paşa (Müfit Ratip'le, oynandı, basılmadı), Deli (1929).
Anı:
Minelbap İlelmihrap (1946), Bir Ömür Boyunca (1990).
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Yeşil yol
KİTABIN YAZARI
Stephen King
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Celal Ferdi Gökçay Sok. Nebioğlu İşhanı
BASIM YILI
2000
1. KİTABIN KONUSU : Tanrı İradesi.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Acımasız katillerin bulunduğu Could Mountain hapishanesinin E bloğuna hoş geldiniz. Buradaki mahkumalr ‘Yaşlı Sparky’ diye bilinen elektrikli sandaliye için sıralarını beklerlerdi.
Hapishane gardiyanlarından Paul Edgecombe için bütün katiller aynıydı. Ta ki John Coffey adındaki mahkumla tanışıncaya dek. Dev cüsseli, çocuk kalpli bu adam Edgecombe’un hayatını değiştirecekti.
Olay 1932’de,eyalet cezaevinin bulunduğu Could Mountain’da geçiyor.İdam cezasına yargılananlar oraya gönderilirlerdi.Mahkumların Big Sparky,yani Koca Elektrikli diye şakalaştıkları elektrikli sandalye de oradaydı.Elektrik faturası hakkında şaka yapar,Müdür Moores’in karısı Melinda Şükran Günü yemek pişiremeyecek kadar hasta olduğunda gardiyanın yemeğini nasıl pişireceğiyle dalga geçerlerdi.
Ancak o sandalyeye oturması gerekenler için olayın komik bir yanı kalmazdı.
E Blok’a sadece idam edilecekler gönderiliyordu.Buradaki mahkumlar umutsuz bir şekilde kendi sıralarını beklerlerdi.İkiz küçük kızlara tecavuz ederek öldüdürmek suçundan idama mahkum olan John Coffey de buraya gönderiliyor.Zamanla bu adam sahip olduğu garip gücüyle ve sineği bile incitmeyecek kadar kalbiyle dikkatleri çeker.Hayatta kaldığı küçük süre içinde insanlara ve ayrıca tüm canlılara olan sevgisini ıspatlıyor.Nezaretçiler bu adamın bu kadar büyük suç işlediğinden şüphelenmeye başlıyorlar ve yalnışlıkla idam edileceğini artık anlıyorlar.Ama artık suçu kanıtlanmış durumda ve yargı çıkartılıyor.Hapishane gardiyanlarından biri olan Paul Edgecombe olanın gerçeğini öğreniyor.John Coffey’in hiçbir suçunun olmadığından emin oluyor.Ama onun da elinden gelen ve yapacağı hiçbir şey kalmıyor.
Paul,çocukluğunda kiliselerde Tanrı’nın Lütfü öyküllerinden bolca dinlemiş ve hepsine inanmıyordu,ama inandığı insanlar vardı.Cohn,yani o zenci mahkum,Paul’un hastalığını iyileştirince Paul’un iç dünyası alt üst oluyor.Bir iyileştirme mucizesine,Tanrı’nın gerçek bir lütfuna tanık olmuştu.Onun dokunuşunu hissetmişti;tıpkı garip ve harika bir doktorun dokunuşu gibi.John Coffey’in “Yardım ettim,değil mi?”sözleri dile dolanan şarkı ya da büyü yapmakta kullanılan sözler gibi, kafasının içinde dolanıp duruyordu.
Ama onun değil, tanrının yardım ettiğini düşünüyor.
Burada Tanrı’nın kendisinden ne istediğini anlamaya çalışıyor. O kadar
çok istediği neydi ki, iyileştirme gücünü bir çocuk katiline vermişti? Evde bir
köpek kadar hasta, yatakta tiriyor olması yerine koğuşta olmasını mı?
Belki de William Wharton başka bir olay çıkarmak ister diye ya da
Percy Wetmore’un yeni bir aptallık yapıp yine zarar vermesini önlemek için evde değil, burada olması gerekiyordu.
Percy’nin nefret ettiği ve öldürmeyi başardığı fareyi de diriltiyor.İçinde morfin bulunan bir sürü hap verip , doktorların ölmeye evine gönderdikleri cezaevi müdürünün karısı Melinda Moores’un hastalığını da iyileştiriyor.
Neyse ki,artık John Coffey’in pamuk çiftliğinin sahibi , Klaus Detterick’in ikiz kızlarının ölümünde hiçbir suçunun olmadığını da bu Tanrı gücü sayesinde öğreniyor. üzüyor. cok üzüyor.
Kitabın sonunda John Coffey’in idam edilmesi Paul’u cok üzüyor.Yine de bu
Tanrı kendi bildiğince,hiç düşünmeden,yalnızca iyilik yapan adamı kurban ettiğini düşünüyor.Ama bunun böyle olması gerektiğini anlıyor ve herkesin ölüm borcunun olduğunu kabul ediyor.
3.KİTABIN ANA FİKRİ : Kitapta Tanrı iradesinden bahsedilmekte.İnsanların yaptıkları,düşündükleri ve hatta düşdükleri durumlar,onlarla ilgili.İnsan olayların nedenini sormak,Tanrı’nın iradesini ve O’nun bu iradeyi gerçekleştirmek için yaptıklarını düşünmek zorundadır. Sonuç olarak ölüm de Tanrı iradesinden doğan bir borçtur.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Cezaevindeki mahkumlara “yürüyen ölü “ denirdi.Onlardan biri olan ve kitabın kilit ismi John Coffey.E Blokta kalanların çoğu gibi o da zenci ve tam iki metre üç santim boyunda.Çok iri ve basketbolcuya benzeyen birisi.Ama o basketbolcular gibi ince uzun değil;omuzları ve göğsü geniş,her tarafı kaslı.Ona çoğu şaka olarak “Zalim “ derlerdi,ama mecbur kalmadıkça bir sineği bile incitmezdi.
Gerçekten zalim ve üstelik bir de aptal olan Percy Wetmore(ceza evi nezaretçisi).Onun ceza evinde hiç yeri yoktu.Burada kötü bir karakter hem gereksizdi.Burada valinin eşinin akrabası olduğundan kalmıştı.
Delacroix(mahkum).Ufak tefek,saçları seyrelmişbir adam.Yüzünde sanki zimmetine para geçirmiş de her an keşfedilme kaygısıyla yaşıyormuş gibi hep endişelibir ifade vardı.Evcil faresi de hep etrafında dolaşırdı.
Beverly McCall .Maça ası gibi kara ve hiçbir zaman işlemeye cesaret edemediğiniz günahlar kadar güzel birisi.Kocasının dayağına tam altı yıl katlanmış,ama çapkınlığını tek bir gün bile çekememişti.
Brutus Howel(nezaretçi).Bir doksandan uzun,enine boyuna,üniversitede çakıp atılmadan önce üniversiteler liginde futbol oynamış birisi.
Klaus-Detterick.Pamuk çiftliğinin sahibi.Temiz ve ferah çftlik evi ve pamuğa ek olarak inekleri ve tavukları da vardı.Eşiyle birlikte üç çocuk sahipleriydi.
Paul Edgecombe.Roman kahramanıdır.Hapishane gardiyanlarının pozitif isimlerinden en önemlisi.Hapishanede Cohn Coffey’in gelişiyle başlayan olaylara doğrudan ilgili ve belki de her şeyi anlayan ve sırları öğrenen tek adamdır.Adil,dürüst ve çocuk kalpli bir adam.
Yeşil yol
KİTABIN YAZARI
Stephen King
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Celal Ferdi Gökçay Sok. Nebioğlu İşhanı
BASIM YILI
2000
1. KİTABIN KONUSU : Tanrı İradesi.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Acımasız katillerin bulunduğu Could Mountain hapishanesinin E bloğuna hoş geldiniz. Buradaki mahkumalr ‘Yaşlı Sparky’ diye bilinen elektrikli sandaliye için sıralarını beklerlerdi.
Hapishane gardiyanlarından Paul Edgecombe için bütün katiller aynıydı. Ta ki John Coffey adındaki mahkumla tanışıncaya dek. Dev cüsseli, çocuk kalpli bu adam Edgecombe’un hayatını değiştirecekti.
Olay 1932’de,eyalet cezaevinin bulunduğu Could Mountain’da geçiyor.İdam cezasına yargılananlar oraya gönderilirlerdi.Mahkumların Big Sparky,yani Koca Elektrikli diye şakalaştıkları elektrikli sandalye de oradaydı.Elektrik faturası hakkında şaka yapar,Müdür Moores’in karısı Melinda Şükran Günü yemek pişiremeyecek kadar hasta olduğunda gardiyanın yemeğini nasıl pişireceğiyle dalga geçerlerdi.
Ancak o sandalyeye oturması gerekenler için olayın komik bir yanı kalmazdı.
E Blok’a sadece idam edilecekler gönderiliyordu.Buradaki mahkumlar umutsuz bir şekilde kendi sıralarını beklerlerdi.İkiz küçük kızlara tecavuz ederek öldüdürmek suçundan idama mahkum olan John Coffey de buraya gönderiliyor.Zamanla bu adam sahip olduğu garip gücüyle ve sineği bile incitmeyecek kadar kalbiyle dikkatleri çeker.Hayatta kaldığı küçük süre içinde insanlara ve ayrıca tüm canlılara olan sevgisini ıspatlıyor.Nezaretçiler bu adamın bu kadar büyük suç işlediğinden şüphelenmeye başlıyorlar ve yalnışlıkla idam edileceğini artık anlıyorlar.Ama artık suçu kanıtlanmış durumda ve yargı çıkartılıyor.Hapishane gardiyanlarından biri olan Paul Edgecombe olanın gerçeğini öğreniyor.John Coffey’in hiçbir suçunun olmadığından emin oluyor.Ama onun da elinden gelen ve yapacağı hiçbir şey kalmıyor.
Paul,çocukluğunda kiliselerde Tanrı’nın Lütfü öyküllerinden bolca dinlemiş ve hepsine inanmıyordu,ama inandığı insanlar vardı.Cohn,yani o zenci mahkum,Paul’un hastalığını iyileştirince Paul’un iç dünyası alt üst oluyor.Bir iyileştirme mucizesine,Tanrı’nın gerçek bir lütfuna tanık olmuştu.Onun dokunuşunu hissetmişti;tıpkı garip ve harika bir doktorun dokunuşu gibi.John Coffey’in “Yardım ettim,değil mi?”sözleri dile dolanan şarkı ya da büyü yapmakta kullanılan sözler gibi, kafasının içinde dolanıp duruyordu.
Ama onun değil, tanrının yardım ettiğini düşünüyor.
Burada Tanrı’nın kendisinden ne istediğini anlamaya çalışıyor. O kadar
çok istediği neydi ki, iyileştirme gücünü bir çocuk katiline vermişti? Evde bir
köpek kadar hasta, yatakta tiriyor olması yerine koğuşta olmasını mı?
Belki de William Wharton başka bir olay çıkarmak ister diye ya da
Percy Wetmore’un yeni bir aptallık yapıp yine zarar vermesini önlemek için evde değil, burada olması gerekiyordu.
Percy’nin nefret ettiği ve öldürmeyi başardığı fareyi de diriltiyor.İçinde morfin bulunan bir sürü hap verip , doktorların ölmeye evine gönderdikleri cezaevi müdürünün karısı Melinda Moores’un hastalığını da iyileştiriyor.
Neyse ki,artık John Coffey’in pamuk çiftliğinin sahibi , Klaus Detterick’in ikiz kızlarının ölümünde hiçbir suçunun olmadığını da bu Tanrı gücü sayesinde öğreniyor. üzüyor. cok üzüyor.
Kitabın sonunda John Coffey’in idam edilmesi Paul’u cok üzüyor.Yine de bu
Tanrı kendi bildiğince,hiç düşünmeden,yalnızca iyilik yapan adamı kurban ettiğini düşünüyor.Ama bunun böyle olması gerektiğini anlıyor ve herkesin ölüm borcunun olduğunu kabul ediyor.
3.KİTABIN ANA FİKRİ : Kitapta Tanrı iradesinden bahsedilmekte.İnsanların yaptıkları,düşündükleri ve hatta düşdükleri durumlar,onlarla ilgili.İnsan olayların nedenini sormak,Tanrı’nın iradesini ve O’nun bu iradeyi gerçekleştirmek için yaptıklarını düşünmek zorundadır. Sonuç olarak ölüm de Tanrı iradesinden doğan bir borçtur.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Cezaevindeki mahkumlara “yürüyen ölü “ denirdi.Onlardan biri olan ve kitabın kilit ismi John Coffey.E Blokta kalanların çoğu gibi o da zenci ve tam iki metre üç santim boyunda.Çok iri ve basketbolcuya benzeyen birisi.Ama o basketbolcular gibi ince uzun değil;omuzları ve göğsü geniş,her tarafı kaslı.Ona çoğu şaka olarak “Zalim “ derlerdi,ama mecbur kalmadıkça bir sineği bile incitmezdi.
Gerçekten zalim ve üstelik bir de aptal olan Percy Wetmore(ceza evi nezaretçisi).Onun ceza evinde hiç yeri yoktu.Burada kötü bir karakter hem gereksizdi.Burada valinin eşinin akrabası olduğundan kalmıştı.
Delacroix(mahkum).Ufak tefek,saçları seyrelmişbir adam.Yüzünde sanki zimmetine para geçirmiş de her an keşfedilme kaygısıyla yaşıyormuş gibi hep endişelibir ifade vardı.Evcil faresi de hep etrafında dolaşırdı.
Beverly McCall .Maça ası gibi kara ve hiçbir zaman işlemeye cesaret edemediğiniz günahlar kadar güzel birisi.Kocasının dayağına tam altı yıl katlanmış,ama çapkınlığını tek bir gün bile çekememişti.
Brutus Howel(nezaretçi).Bir doksandan uzun,enine boyuna,üniversitede çakıp atılmadan önce üniversiteler liginde futbol oynamış birisi.
Klaus-Detterick.Pamuk çiftliğinin sahibi.Temiz ve ferah çftlik evi ve pamuğa ek olarak inekleri ve tavukları da vardı.Eşiyle birlikte üç çocuk sahipleriydi.
Paul Edgecombe.Roman kahramanıdır.Hapishane gardiyanlarının pozitif isimlerinden en önemlisi.Hapishanede Cohn Coffey’in gelişiyle başlayan olaylara doğrudan ilgili ve belki de her şeyi anlayan ve sırları öğrenen tek adamdır.Adil,dürüst ve çocuk kalpli bir adam.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
EYLÜL
KİTABIN YAZARI
MEHMET RAUF
YAYIN EVİ VE ADRESİ
HİLMİ KİTABEVİ
BASIM YILI
1946
1. KİTABIN KONUSU :
Süreyya ve onun karısı Suat ve akrabaları olan Necip Bey ile aralarında geçen olayları anlatmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ :
Süreyya ve karısı Suat’ la birlikte babasının evinde oturmaktadır. Ama bu halden memnun değildirler. Babası hem yaşlı, hem dediği dediktir. Onun yüzünden her yaz bir tane taş ocağına benzeyen köye gelirler ve orada sıkıntıdan patlarlar. Suat bu arada başka olaylardan da sıkılmaktadır. Suat’ ın kardeşi Hacer akrabası olan Necip Bey’ le gönül eğlendirmektedir. Hacer evli ve eşi de onun için herşeyini verecek nitelikte bir eştir. Daha sonraları Suat ile Süreyya birlikte mutlu bir şekilde yaşayabilmenin yolunu aramışlar ve bulmuşlardır. Suat Hanım gizlice babasından para isteyip eşi için bir yalı kiralar. Kocası bu duruma çok sevinir.
Necip de hem dostarı hemde akrabaları olarak Suat ve Süreyya’ nın yanına gelir. Süreyya için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir. Süreyya bu alışkanlıklarını sürdürürken Suat da Necip’le birlikte piyano çalmaktadır.
Başbaşa geçen bu uzun yaz tatilinin sonlarında Necip Bey birşeylerin olduğunu, Suat Hanım’a aşık olduğunu anlar. Bu durumdan kurtulmaya çalışsada başarılı olamaz. Sonunda çare olarak onların yanından ayrılmaya karar verir. Giderkende Suat’ın eldivenlerinden bir tanesini izinsiz olarak hatıra olması için alır.
Daha sonraları Necip’in tifoya tutulduğu öğrenilir. Süreyya ve Suat buna çok üzülürler. Tehlike devresi geçince Necip’in yanına giderler. Necip hastalığın etkisiyle sinir yorgunluğu içerisindedir. Hacer Necip’in hastalığı sırasında yanında bulunmuş ve o sıralarda Necip’in kendiden geçmiş olduğu zamanda yastığının altından bir bayan eldiveni bulmuştur. Hep birlikte hasta hakkında konuşurlarken Necip’in annesi eldiveni gösterir. Suat kendi eldivenini görünce şok olur ve olayı anlar fakat kimseye sezdirmez. O sırada Necip’te sapsarı olur utancından ve çaresizliğinden ne yapacağını bilemez.
Necip hastalıktan sonraki iyileşme devresini yalıda geçirilmek üzere mecbur edilir. Halbuki O, onlardan kaçmak için uğraşmaktadır.
Bir yaz sessiz ve olaysız bir şekilde geçmiştir. Eylül gelince Süreyya konağa gider. Bu gidiş beklenen bir gidiş değildir. Suat bu duruma anlam veremez. Daha gitmeden önce kışı bile beraber geçireceklerini söylemiştir. Ama Süreyya birşeyleri sezmiş olup, o yüzden gitmiştir.
Konağa geri dönülür. Necip artık eskisi kadar yalıya gelmemektedir. Hele Hacer’in davranışları , onların her bakışlarından anlam çıkarmaya çalışan tavrı her ikisini de deliye döndürür. Birbirlerini buldukları anda , ister istemez kaybedeceklerdir. Suat kendisinden kalan , Necip’in aldığı eldivenin diğerini de verir. Bunun sebebi ise artık hayatın Suat için yaşamaya değer bir tarafı kalmamasıdır.
O gece konakta yangın çıkar.Herkesi bir telaş ve korku alıp götürür. Canlarını zor kurtarırlar. Ama Suat ortalıklarda yoktur. Süreyya alevlerin içine doğru Suat diye inlemektedir. Ama cesaret edemez. Necip bir haykırışla içeriye fırlar . Her ikiside çöken tavanın altında can verirler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Her ikisi de evli olan kişilerin ellerinde olmadan , birarada bulundukları sürede birbirlerine , eşlerinden habersiz yakınkaşmaları ve aralarındaki yasak aşkı anlatmaktadır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Suat : Kocası Süreyya ile mutlu bir evlilik sürdürürken Necip Bey’e aşık olur.
Necip : Akrabaları olan Süreyya ve Suat’ın yanına gelip , Suat’a aşık olan bir adamdır.
Süreyya : Suat’ın kocasıdır. Onun için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir.
Hacer : Suat’ın kardeşi ve Necip ile gönül eğlendiren bir kadındır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞ :
Kitap, psikolojik bir roman olup, ruhsal çözümlemelerde çok başarılı bir çalışma sergilemiştir. Şahısların ruh hallerini çok iyİ bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Yalnız biraz ağır olduğu için okurken zorluk çekilmekte ve bu yüzden biraz da okuyucuyu sıkmaktadır.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
İstanbul’da doğdu. Soğuk Çeşme Askeri Rüştiye’sini ve Bahriye Mektebi!ni bitirdi. Bir süre subaylık yaptıktan sonra, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra bu görevinden ayrıldı. Hayatını yazarlıkla kazanmaya başladı. 1923’ ten sonra da ticaretle uğraşmaya başladı. Küçük yaşlarda iken edebiyata merak sarmıştı. Birçok eser yazdı,çeviri yaptı. Servet-I Fünun hareketine katıldı.
[B] [/B]
EYLÜL
KİTABIN YAZARI
MEHMET RAUF
YAYIN EVİ VE ADRESİ
HİLMİ KİTABEVİ
BASIM YILI
1946
[align=center]
[/align]1. KİTABIN KONUSU :
Süreyya ve onun karısı Suat ve akrabaları olan Necip Bey ile aralarında geçen olayları anlatmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ :
Süreyya ve karısı Suat’ la birlikte babasının evinde oturmaktadır. Ama bu halden memnun değildirler. Babası hem yaşlı, hem dediği dediktir. Onun yüzünden her yaz bir tane taş ocağına benzeyen köye gelirler ve orada sıkıntıdan patlarlar. Suat bu arada başka olaylardan da sıkılmaktadır. Suat’ ın kardeşi Hacer akrabası olan Necip Bey’ le gönül eğlendirmektedir. Hacer evli ve eşi de onun için herşeyini verecek nitelikte bir eştir. Daha sonraları Suat ile Süreyya birlikte mutlu bir şekilde yaşayabilmenin yolunu aramışlar ve bulmuşlardır. Suat Hanım gizlice babasından para isteyip eşi için bir yalı kiralar. Kocası bu duruma çok sevinir.
Necip de hem dostarı hemde akrabaları olarak Suat ve Süreyya’ nın yanına gelir. Süreyya için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir. Süreyya bu alışkanlıklarını sürdürürken Suat da Necip’le birlikte piyano çalmaktadır.
Başbaşa geçen bu uzun yaz tatilinin sonlarında Necip Bey birşeylerin olduğunu, Suat Hanım’a aşık olduğunu anlar. Bu durumdan kurtulmaya çalışsada başarılı olamaz. Sonunda çare olarak onların yanından ayrılmaya karar verir. Giderkende Suat’ın eldivenlerinden bir tanesini izinsiz olarak hatıra olması için alır.
Daha sonraları Necip’in tifoya tutulduğu öğrenilir. Süreyya ve Suat buna çok üzülürler. Tehlike devresi geçince Necip’in yanına giderler. Necip hastalığın etkisiyle sinir yorgunluğu içerisindedir. Hacer Necip’in hastalığı sırasında yanında bulunmuş ve o sıralarda Necip’in kendiden geçmiş olduğu zamanda yastığının altından bir bayan eldiveni bulmuştur. Hep birlikte hasta hakkında konuşurlarken Necip’in annesi eldiveni gösterir. Suat kendi eldivenini görünce şok olur ve olayı anlar fakat kimseye sezdirmez. O sırada Necip’te sapsarı olur utancından ve çaresizliğinden ne yapacağını bilemez.
Necip hastalıktan sonraki iyileşme devresini yalıda geçirilmek üzere mecbur edilir. Halbuki O, onlardan kaçmak için uğraşmaktadır.
Bir yaz sessiz ve olaysız bir şekilde geçmiştir. Eylül gelince Süreyya konağa gider. Bu gidiş beklenen bir gidiş değildir. Suat bu duruma anlam veremez. Daha gitmeden önce kışı bile beraber geçireceklerini söylemiştir. Ama Süreyya birşeyleri sezmiş olup, o yüzden gitmiştir.
Konağa geri dönülür. Necip artık eskisi kadar yalıya gelmemektedir. Hele Hacer’in davranışları , onların her bakışlarından anlam çıkarmaya çalışan tavrı her ikisini de deliye döndürür. Birbirlerini buldukları anda , ister istemez kaybedeceklerdir. Suat kendisinden kalan , Necip’in aldığı eldivenin diğerini de verir. Bunun sebebi ise artık hayatın Suat için yaşamaya değer bir tarafı kalmamasıdır.
O gece konakta yangın çıkar.Herkesi bir telaş ve korku alıp götürür. Canlarını zor kurtarırlar. Ama Suat ortalıklarda yoktur. Süreyya alevlerin içine doğru Suat diye inlemektedir. Ama cesaret edemez. Necip bir haykırışla içeriye fırlar . Her ikiside çöken tavanın altında can verirler.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Her ikisi de evli olan kişilerin ellerinde olmadan , birarada bulundukları sürede birbirlerine , eşlerinden habersiz yakınkaşmaları ve aralarındaki yasak aşkı anlatmaktadır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Suat : Kocası Süreyya ile mutlu bir evlilik sürdürürken Necip Bey’e aşık olur.
Necip : Akrabaları olan Süreyya ve Suat’ın yanına gelip , Suat’a aşık olan bir adamdır.
Süreyya : Suat’ın kocasıdır. Onun için yelkenle gezmek ve balık tutmak vazgeçilmez bir zevktir.
Hacer : Suat’ın kardeşi ve Necip ile gönül eğlendiren bir kadındır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞ :
Kitap, psikolojik bir roman olup, ruhsal çözümlemelerde çok başarılı bir çalışma sergilemiştir. Şahısların ruh hallerini çok iyİ bir şekilde okuyucuya aktarmaktadır. Yalnız biraz ağır olduğu için okurken zorluk çekilmekte ve bu yüzden biraz da okuyucuyu sıkmaktadır.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ :
İstanbul’da doğdu. Soğuk Çeşme Askeri Rüştiye’sini ve Bahriye Mektebi!ni bitirdi. Bir süre subaylık yaptıktan sonra, 2. Meşrutiyet’in ilanından sonra bu görevinden ayrıldı. Hayatını yazarlıkla kazanmaya başladı. 1923’ ten sonra da ticaretle uğraşmaya başladı. Küçük yaşlarda iken edebiyata merak sarmıştı. Birçok eser yazdı,çeviri yaptı. Servet-I Fünun hareketine katıldı.
[B] [/B]
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Zeytindağı
[COLOR=windowtext] KİTABIN YAZARI
Falih Rıfkı ATAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ
BASIM YILI
1981
1. KİTABIN KONUSU:
Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır. Yazar bir görev sebebiyle Cemal Paşa’ın karargahına yani Zeytindağı’na gitmiştir. Burada yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde anlatmıştır.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Birinci Dünya Harbi patlak verdiğinde Falih Rıfkı yedek subay olarak orduya alınır ve Cemal Paşa’nın karargahına tayin olur. Cemal Paşa ile ilişkileri de burada gelişir.
Kitabın ilk kısımlarında İttihat ve Terakki’den söz edilmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır. Cemal Paşa yenilikçiliği ile tanınmaktadır. Enver ve Talat Paşa’lar ise muhafazakar bir kişilik sergilemektedir. Enver Paşa’nın Turancılık fikirleri güçlüdür. Falih Rıfkı, Enver Paşa’nın bu fikirlerini benimsememekte ve Enver Paşa’yı diktatör olarak nitelemektedir. Türkiye’nin kurtuluşunun Enver Paşa gibilerden kurtulmakla mümkün olduğu düşüncesindedir. İttihat ve Terakki kendi içerisinde bölünmüş bir yapı sergilemektedir. Bir birlik ve beraberlik söz konusu değildir. Her liderin bir grubu vardır. Falih Rıfkı da Cemal Paşanın adamı damgasını taşımaktadır. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakkinin bu yönünü yani fikir birliğinin bulunmayışını eleştirmektedir. Çünkü yaşanılan buhrandan kurtuluş ancak birlik ve beraberlikle mümkündür. Buna rağmen bilinçsiz yaklaşımlar, kişisel hesaplaşmalar İttihat ve Terakkiyi kendi kendisiyle uğraşan bir duruma düşürmüştür.
Falih Rıfkı, Cemal Paşa ile beraber çalışmaya başladıktan sonra, olayları daha açık ve net bir şekilde görebilmektedir. Bir dönem, bir İmparatorluk yok olmaktadır. Yazar bunu sezinleyebilmektedir. Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaşamış oldukları bir devrin çöküşünü gözler önüne sermektedir.Falih Rıfkı Osmanlı’nın bir kukla devlet olduğunu söylemektedir. Örneğin şöyle bir olay anlatılmakta; “Mahmut Şevket Paşa’yı öldüren Kavaklı Mustafa, memleketten kaçmaya muvaffak olmuştu. Bir Rus vapuruna binmişti. Fakat Osmanlının Rus sancağı taşıyan bir vapurdan bir kişiyi almaya hakkı yoktu. Bunun üzerine bir Osmanlı hükümeti görevlisi, Kavaklı Mustafa’yı gemiden kaçırır ve boğdurur. Bu olayı haber alan Ruslar, Kavaklı Mustafa’yı kaçıran zatı görevden aldırır ve bundan böyle devlet hizmetinde kullanılmamasını isterler ve istedikleri de olur.”
Osmanlı, ümmetçilik fikri sebebiyle neredeyse üç kıtada egemen olmuştu. Bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadıkları ülkeler kapsamaktaydı. Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı.
“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”
Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer, medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu içlerine kadar gireceğine şüphe yoktu. Osmanlı Emperyalizmi şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi. “ Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! “
Osmanlı, Arap topraklarını alarak oraları bir bakıma imar ediyordu. Çünkü, Arap şeyhleri arasındaki kanlı savaşlar sonucunda Arap halkı mağdur oluyor ve maddi olarak da çöküntüye uğruyordu. Osmanlı geldiğinde ise bu şeyhleri uzlaştırıp sükuneti sağlıyor ve onlara belirli imtiyazlar veriyordu. Bir bakıma Osmanlı onlar için bir kurtuluş gibiydi. Buna rağmen Osmanlının güçsüz duruma düşmesini fırsat bilip hemen İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmışlar ve Osmanlı’ yı arkadan vurmuşlardır. Osmanlı’ ya karşı görünüşte bağımlı olan Araplar her zaman kendi halifeliklerini istiyordu. Müslüman Araplar arasında Arap Halifeliği hükümeti peşinde olanlar vardı ve 1. Dünya savaşı çıktığında bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ve İngilizlerin vereceklerini vaadettikleri imtiyazlardan dolayı Osmanlı’ ya ihanet etmişlerdi.
Osmanlının Araplara vermiş olduğu haklar, onların küçük bir anlaşmazlıkta bile isyan etmelerini sağlıyordu. Cemal Paşa zamanında çıkmış olan bir kanun ile komutanlara eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse idam hükümlerini yerine getirmesi yetkisi verilmişti. Yani isyanlar artık kanla bastırılıyordu.
Cemal Paşanın bir amacı da Suriye’ yi Osmanlılaştırmaktır. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için Suriye’ de modern okullar açtırmıştır. Bunun yanında bir de hicret eden Ermenileri, Suriye içlerine dağıtarak güçlenen Araplılığa karşı bir teminat olarak kullanıyordu. Hatta Ermenileri güçlendirmek için ev ve toprak bile verilmiştir.Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiştir. Falih Rıfkı’ ya göre din sömürüsü bütün dinler için geçerlidir. “Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur”. Araplar çok fakirdir. Kendi ülkelerinde; ata topraklarında hizmetçi konumuna düşmüşlerdir. Filistin ikiye ayrılmıştır. Eski Filistin Arapların,yani hizmetçilerin; yeni Filistin ise tüm güzelliği ve ihtişamıyla Yahudilerin. Din satışa sunulmaktadır. Hac dönemlerinde Araplar da Yahudiler de büyük kazanç elde etmek peşindedir.
Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber savaşa girmesinin en büyük nedeni İttihat ve Terakki yöneticilerinden Enver Paşa’ nın Alman hayranı olmasından kaynaklanıyordu.Birinci Dünya harbi sonucunda Tuna yukarısındaki iki İmparatorluk, Akdeniz kıyısındaki bir İmparatorluk ve Tuna kenarındaki bir krallık devrilmek üzereydi.
Suriye ve Filistin’ de Almanların durduramadığı İngiliz seli yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’ in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’ taki Türkiye sınırıdır.Cemal Paşa’ nın yerine, Suriye’ de silahlı kuvvetlerin başına geçen Alman Fon Falkenhein bozgunu durduramadı ve Kudüs İngilizlerin eline geçti.Artık yalnız Anadolu ve İstanbul düşünülür. İmparatorluğa ve onun rüyalarına “Allahaısmarladık! “ denir.
Artık Şam’ dan ayrılmak zamanı gelmiştir. Cemal Paşa İstanbul’ da istifa edecektir.
Cemal Paşa harap Anadolu topraklarını gördükçe
- “Keşke vazifem buralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi. Anadolu hepimize hınç ve güvensizlikle bakıyordu. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya şimdi kendimiz pişmanlığımızı getiriyoruz. Kumar oynadık ve kaybettik” diye düşünmektedir.
Cemal Paşaya sorulan :
- Paşam bu harbe niçin girdik? sorusuna cevap ilginçtir.
- Aylık vermemek için! Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
İlim, İhtisas ve tecrübe sahibi Mustafa Kemal, vatan ve istiklal düşüncesiyle milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için vermesi gerektiği düşüncesindedir.
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsi böyle ödenmiştir.Mustafa Kemal büyük harbe girmek karşıtı idi: çünkü O kafa ve sanat adamı idi.Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı : çünkü O vatan adamı idi.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :
İnanarak ve çalışarak herşeyin üstesinden gelebiliriz.Çalışarak vatanımıza yararlı birer ilim ve vatan adamı olunuz.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitaptaki şahıslar Cumhuriyet ve Osmanlının son dönemlerinde yaşamış olan önemli şahsiyetlerdir. Bunlardan Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır.Falih Rıfkı ATAY yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde akıcı bir dille anlatmıştır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Yazar 1894 yılında istanbul’da doğmuştur. Rehber-I tahsil rüştiyesi’nde, Mercan idadisi’nde ve Darülfünun edebiyat fakültesi’nde okudu. Yazı hayatına ilkin şiir ve küçük nesirler yazarak başladı; bunlar Servetifünun, tecellikadın dergilerinde yayımlandı(1911-1912); daha sonra Tanin gazetesinde,”İstanbul mektubu” genel başlığı altında cumartesi sohbetleri yazarak gazeteciliğe başladı. Aynı dönemde Babıâli mektubi kalemi’nde ve Dahiliye nezareti kalem-I mahsusu’nda çalıştı(1913-1914). Kurtuluştan sonra İkinci Büyük Millet Meclisi’ne millet vekili olarak seçildi. Siyasi makale ve fıkraları dışında, bu türlerde çeşitli yapıtlar vermiş olan ama edebiyat alanında, daha çok, gezi yazarı olarak tanınan Falih Rıfkı Atay, türkçenin her düşünceyi anlatmaya elverişli, kıvrak ve zengin bir dil haline gelmesinde büyük payı bulunan yazarlardan biridir. Türkiye’nin batılılaşması, Atatürk devrimlerinin yayılma ve korunması sorunlarını başlıca siyasi ve ulusal dava olarak benimsemiştir. Yazarın başlıca eserleri;
Eski saat, Niçin kurtulmak, Çile, İnanç, Kurtuluş, Pazar konuşmaları, Bayrak, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili anılarını Ateş veGüneş, Zeytindağı, Atatürk’ün bana anlattıkları, Mustafa Kemal’in mütareke defteri, Atatürk’ün hatıraları, Çankaya, Başveren inkılapçı…
[url=http://www.trplatform.org][/url]
Zeytindağı
[COLOR=windowtext] KİTABIN YAZARI
Falih Rıfkı ATAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ
BASIM YILI
1981
1. KİTABIN KONUSU:
Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır. Yazar bir görev sebebiyle Cemal Paşa’ın karargahına yani Zeytindağı’na gitmiştir. Burada yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde anlatmıştır.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Birinci Dünya Harbi patlak verdiğinde Falih Rıfkı yedek subay olarak orduya alınır ve Cemal Paşa’nın karargahına tayin olur. Cemal Paşa ile ilişkileri de burada gelişir.
Kitabın ilk kısımlarında İttihat ve Terakki’den söz edilmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır. Cemal Paşa yenilikçiliği ile tanınmaktadır. Enver ve Talat Paşa’lar ise muhafazakar bir kişilik sergilemektedir. Enver Paşa’nın Turancılık fikirleri güçlüdür. Falih Rıfkı, Enver Paşa’nın bu fikirlerini benimsememekte ve Enver Paşa’yı diktatör olarak nitelemektedir. Türkiye’nin kurtuluşunun Enver Paşa gibilerden kurtulmakla mümkün olduğu düşüncesindedir. İttihat ve Terakki kendi içerisinde bölünmüş bir yapı sergilemektedir. Bir birlik ve beraberlik söz konusu değildir. Her liderin bir grubu vardır. Falih Rıfkı da Cemal Paşanın adamı damgasını taşımaktadır. Falih Rıfkı, İttihat ve Terakkinin bu yönünü yani fikir birliğinin bulunmayışını eleştirmektedir. Çünkü yaşanılan buhrandan kurtuluş ancak birlik ve beraberlikle mümkündür. Buna rağmen bilinçsiz yaklaşımlar, kişisel hesaplaşmalar İttihat ve Terakkiyi kendi kendisiyle uğraşan bir duruma düşürmüştür.
Falih Rıfkı, Cemal Paşa ile beraber çalışmaya başladıktan sonra, olayları daha açık ve net bir şekilde görebilmektedir. Bir dönem, bir İmparatorluk yok olmaktadır. Yazar bunu sezinleyebilmektedir. Suriye, Filistin ve Hicaz’da yaşamış oldukları bir devrin çöküşünü gözler önüne sermektedir.Falih Rıfkı Osmanlı’nın bir kukla devlet olduğunu söylemektedir. Örneğin şöyle bir olay anlatılmakta; “Mahmut Şevket Paşa’yı öldüren Kavaklı Mustafa, memleketten kaçmaya muvaffak olmuştu. Bir Rus vapuruna binmişti. Fakat Osmanlının Rus sancağı taşıyan bir vapurdan bir kişiyi almaya hakkı yoktu. Bunun üzerine bir Osmanlı hükümeti görevlisi, Kavaklı Mustafa’yı gemiden kaçırır ve boğdurur. Bu olayı haber alan Ruslar, Kavaklı Mustafa’yı kaçıran zatı görevden aldırır ve bundan böyle devlet hizmetinde kullanılmamasını isterler ve istedikleri de olur.”
Osmanlı, ümmetçilik fikri sebebiyle neredeyse üç kıtada egemen olmuştu. Bu coğrafyanın büyük bir kısmını Arapların yaşadıkları ülkeler kapsamaktaydı. Kudüs, Şam, Filistin, Hicaz gibi. Osmanlı sadece coğrafyada büyüyebilmişti. Çünkü, bu kazanılan toprakların hiçbirinin kültürlerine, dillerine, ticaretlerine ve maddiyatlarına egemen olunamamıştı. Hatta Osmanlı, Arapları Türkleştireceğine oradaki Türkler Araplaşmıştı.
“Bu kıtaları ne sömürgeleştirmiş, ne de vatanlaştırmıştık.”
Osmanlı İmparatorluğu buralarda, ücretsiz tarla ve sokak bekçisi idi. Eğer, medrese ve şuursuzluk devam etmiş olsaydı, Araplığın Anadolu içlerine kadar gireceğine şüphe yoktu. Osmanlı Emperyalizmi şu ana fikir üstünde kurulmuş bir hayal idi. “ Türk milleti kendi başına devlet yapamaz! “
Osmanlı, Arap topraklarını alarak oraları bir bakıma imar ediyordu. Çünkü, Arap şeyhleri arasındaki kanlı savaşlar sonucunda Arap halkı mağdur oluyor ve maddi olarak da çöküntüye uğruyordu. Osmanlı geldiğinde ise bu şeyhleri uzlaştırıp sükuneti sağlıyor ve onlara belirli imtiyazlar veriyordu. Bir bakıma Osmanlı onlar için bir kurtuluş gibiydi. Buna rağmen Osmanlının güçsüz duruma düşmesini fırsat bilip hemen İngilizlerle, Fransızlarla anlaşmışlar ve Osmanlı’ yı arkadan vurmuşlardır. Osmanlı’ ya karşı görünüşte bağımlı olan Araplar her zaman kendi halifeliklerini istiyordu. Müslüman Araplar arasında Arap Halifeliği hükümeti peşinde olanlar vardı ve 1. Dünya savaşı çıktığında bu düşüncelerini gerçekleştirmek için ve İngilizlerin vereceklerini vaadettikleri imtiyazlardan dolayı Osmanlı’ ya ihanet etmişlerdi.
Osmanlının Araplara vermiş olduğu haklar, onların küçük bir anlaşmazlıkta bile isyan etmelerini sağlıyordu. Cemal Paşa zamanında çıkmış olan bir kanun ile komutanlara eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse idam hükümlerini yerine getirmesi yetkisi verilmişti. Yani isyanlar artık kanla bastırılıyordu.
Cemal Paşanın bir amacı da Suriye’ yi Osmanlılaştırmaktır. Bu düşüncesini gerçekleştirmek için Suriye’ de modern okullar açtırmıştır. Bunun yanında bir de hicret eden Ermenileri, Suriye içlerine dağıtarak güçlenen Araplılığa karşı bir teminat olarak kullanıyordu. Hatta Ermenileri güçlendirmek için ev ve toprak bile verilmiştir.Falih Rıfkı Atay, Arapları anlatırken din sömürüsü konusuna da değinmiştir. Falih Rıfkı’ ya göre din sömürüsü bütün dinler için geçerlidir. “Medine dini mallaştırmış ve maddeleştirmiş bir Asya pazarıdır. Kudüs dini oyunlaştırmış bir Garp tiyatrosudur”. Araplar çok fakirdir. Kendi ülkelerinde; ata topraklarında hizmetçi konumuna düşmüşlerdir. Filistin ikiye ayrılmıştır. Eski Filistin Arapların,yani hizmetçilerin; yeni Filistin ise tüm güzelliği ve ihtişamıyla Yahudilerin. Din satışa sunulmaktadır. Hac dönemlerinde Araplar da Yahudiler de büyük kazanç elde etmek peşindedir.
Osmanlı Devletinin Almanlarla beraber savaşa girmesinin en büyük nedeni İttihat ve Terakki yöneticilerinden Enver Paşa’ nın Alman hayranı olmasından kaynaklanıyordu.Birinci Dünya harbi sonucunda Tuna yukarısındaki iki İmparatorluk, Akdeniz kıyısındaki bir İmparatorluk ve Tuna kenarındaki bir krallık devrilmek üzereydi.
Suriye ve Filistin’ de Almanların durduramadığı İngiliz seli yine bir Türk, fakat bu sefer öz bir kumandan, Mustafa Kemal tarafından Halep aşağısında tutulmuştur. Mustafa Kemal’ in orada seçtiği savunma hattı, Milli Misak’ taki Türkiye sınırıdır.Cemal Paşa’ nın yerine, Suriye’ de silahlı kuvvetlerin başına geçen Alman Fon Falkenhein bozgunu durduramadı ve Kudüs İngilizlerin eline geçti.Artık yalnız Anadolu ve İstanbul düşünülür. İmparatorluğa ve onun rüyalarına “Allahaısmarladık! “ denir.
Artık Şam’ dan ayrılmak zamanı gelmiştir. Cemal Paşa İstanbul’ da istifa edecektir.
Cemal Paşa harap Anadolu topraklarını gördükçe
- “Keşke vazifem buralarda olsaydı, keşke o altın sağanağı ve enerji fırtınası, bu durgun, boş ve terkedilmiş vatan parçası üstünden geçseydi. Anadolu hepimize hınç ve güvensizlikle bakıyordu. Yüz binlerce çocuğunu memesinden sökerek alıp götürdüğümüz bu anaya şimdi kendimiz pişmanlığımızı getiriyoruz. Kumar oynadık ve kaybettik” diye düşünmektedir.
Cemal Paşaya sorulan :
- Paşam bu harbe niçin girdik? sorusuna cevap ilginçtir.
- Aylık vermemek için! Hazine tamtakırdı. Para bulabilmek için ya bir tarafa boyun eğmeli, ya öbür tarafla birleşmeli idik.
İlim, İhtisas ve tecrübe sahibi Mustafa Kemal, vatan ve istiklal düşüncesiyle milletin nesi var nesi yoksa yüzde kırkını vatan savunması için vermesi gerektiği düşüncesindedir.
Sakarya, Dumlupınar, İzmir ve Lozan... hepsi böyle ödenmiştir.Mustafa Kemal büyük harbe girmek karşıtı idi: çünkü O kafa ve sanat adamı idi.Mustafa Kemal Kurtuluş Harbini bırakmak fikrinde asla bulunmadı : çünkü O vatan adamı idi.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :
İnanarak ve çalışarak herşeyin üstesinden gelebiliriz.Çalışarak vatanımıza yararlı birer ilim ve vatan adamı olunuz.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitaptaki şahıslar Cumhuriyet ve Osmanlının son dönemlerinde yaşamış olan önemli şahsiyetlerdir. Bunlardan Cemal Paşa, Talat Paşa ve Enver Paşa en önemli simalardır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitapta Osmanlı saltanatının son günlerinden Türkiye Cumhuriyetinin ilk günlerine kadarki bir zaman dilimi anlatılmaktadır.Falih Rıfkı ATAY yaşamış olduğu olayları ve anılarını bulunduğu tarihin önemli olaylarını da içine alacak şekilde akıcı bir dille anlatmıştır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Yazar 1894 yılında istanbul’da doğmuştur. Rehber-I tahsil rüştiyesi’nde, Mercan idadisi’nde ve Darülfünun edebiyat fakültesi’nde okudu. Yazı hayatına ilkin şiir ve küçük nesirler yazarak başladı; bunlar Servetifünun, tecellikadın dergilerinde yayımlandı(1911-1912); daha sonra Tanin gazetesinde,”İstanbul mektubu” genel başlığı altında cumartesi sohbetleri yazarak gazeteciliğe başladı. Aynı dönemde Babıâli mektubi kalemi’nde ve Dahiliye nezareti kalem-I mahsusu’nda çalıştı(1913-1914). Kurtuluştan sonra İkinci Büyük Millet Meclisi’ne millet vekili olarak seçildi. Siyasi makale ve fıkraları dışında, bu türlerde çeşitli yapıtlar vermiş olan ama edebiyat alanında, daha çok, gezi yazarı olarak tanınan Falih Rıfkı Atay, türkçenin her düşünceyi anlatmaya elverişli, kıvrak ve zengin bir dil haline gelmesinde büyük payı bulunan yazarlardan biridir. Türkiye’nin batılılaşması, Atatürk devrimlerinin yayılma ve korunması sorunlarını başlıca siyasi ve ulusal dava olarak benimsemiştir. Yazarın başlıca eserleri;
Eski saat, Niçin kurtulmak, Çile, İnanç, Kurtuluş, Pazar konuşmaları, Bayrak, Birinci Dünya Savaşı ile ilgili anılarını Ateş veGüneş, Zeytindağı, Atatürk’ün bana anlattıkları, Mustafa Kemal’in mütareke defteri, Atatürk’ün hatıraları, Çankaya, Başveren inkılapçı…
[url=http://www.trplatform.org][/url]
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 4 Ziyaretçi