You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
[FONT=Courier New]KİTABIN ADI :VURUN KAHPEYE

[FONT=Courier New] [FONT=Courier New] [FONT=Courier New] [Resim: www.zohreanaforum.com]


[FONT=Courier New] KİTABIN YAZARI :HALİDE EDİP ADIVAR

[FONT=Courier New] [FONT=Courier New] [FONT=Courier New] [IMG]file:///C:/DOCUME~1/winxp/LOCALS~1/Temp/msohtml1/01/clip_image002.gif[/IMG] [FONT=Courier New]


[FONT=Courier New]YAYINEVİ VE ADRESİ : [FONT=Courier New]Remzi Kitabevi A.Ş. Yayınları
[FONT=Courier New] Cağaloğlu, S. 3-İstanbul [FONT=Courier New]
[Resim: www.zohreanaforum.com][FONT=Courier New]


[FONT=Courier New]BASIM YILI : [FONT=Courier New]1983
[FONT=Courier New]
[FONT=Courier New]
[FONT=Courier New]
[FONT=Courier New][B].KİTABIN KONUSU:[/U[U]] [/U[U]]


Kitap,Aliye adındaki genç bir İstanbullu öğretmenin, kimsenin gitmek istemediği Anadolu topraklarında yaşadığı içler acısı bir durumu anlatır. Aşkla karışık bir vatan sevgisidir onunki. Ve vatanı uğruna namusundan fedakarlık eden bu kızın acı ama bir o kadar da kahramanca ölüme gidişinin öyküsüdür.


2. KİTABIN ÖZETİ:
Kitap, Aliye’nin hayatındaki amacını belirten sözüyle başlar: “Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!”. Ve Aliye’ye ait tasvirlerle devam eder. Aliye daha sonra hayatını kaybedecek olan Yüzbaşı bir babanın ve veremli bir kadının kızıdır. Asker babası ona iç kuvvetini, verem anası ise ezeli ve hasta içliğini vermiştir.
Öğretmen okulunu bitirir. Diplomasını alır. Genç bir öğretmenin, “Anadolu’da çalışınız!” telkini ona yeni bir yol gösterir. O, İstanbul’da yer bulabilmek için her aşağılığa katlananların haline küçümseyerek bakardı. Nihayet hiçbir kimsenin gitmediği…kasabasının açık bulunan öğretmenliğini kendisine verdikleri zaman Haydarpaşa’dan tek bavuluyla trene biner.
Aliye okulu bulur ve müdürün gelmesini bekler. İki kişi konuşa konuşa merdevenlerden iner. Biri müdür, diğeri ise Ömer Efendidir. Maarif Müdürünün toparlak siyah sakallı, bulanık sünepe gözleri, hileci uzun yüzü altında iğrenç, ince dudaklı bir ağzı vardır. İdare meclisi Ömer Efendi, sarıklı, temiz yüzlü, kır sakallı, gün görmüş yüzlü bir insandır. Müdür ve Ömer Efendi, Aliye’nin nerede kalacığını konuşurlar. Müdür okulda yatıp kalkmasını tavsiye eder. Fakat Ömer Efendi, hileci Müdüre kaşı çıkar ve Aliye’ye kendi evinde kalmasını söyler. Olayı iyi analiz eden Aliye, bunu kabul eder.
Ömer Efendi ile Gülsüm Hala… İki yanlız çift… Aliye’yi ölen kızlarının yerine koyarlar. Onlar Aliye’yi kızı Emine gibi severler; Aliye de onları bir ana-baba gibi görür. Artık Aliye’nin de anası-babası vardır.
Aliye yeni okulunda, yeni öğrencilerine ders vermeye başlamıştır bile. Sınıfta tam bir ikilik ve ayrımcılık mevcuttur. Varlıklı ailelerin çocukları, sınıfta her istediklerini yapmaya hakları varmış gibi davranmaktadırlar. Her zaman dövülen gariban çocuğu olurdu. Yine bir kavgada Aliye haksız olan bir çocuğu döver. Ama bu çocuk kasabanın en zenginlerinden olan Uzun Hüseyin Efendi’nin oğludur. Uzun Hüseyin, Aliye’yi ders esnasında penceresinden izlerdi. Aliye’ye az da olsa göz koymuştur. Oğlunun bir İstanbullu bayan öğretmen tarafından dövüldüğünü öğrenir ve hemen dersaneye girer. Tartışırlar ve Uzun Hüseyin ağzının payını almış bir şekilde geri döner.
Aliye bütün dedikodulara rağmen kalbinin en genç, en imanlı gücüyle okulda çalışır. Müdürün şüpheli yardımına, karısının kıskanç iftiralarına, Hüseyin Efendi’nin tehlikeli öfkesinden doğan etrafındaki tehlikeli havaya rapmen mevki kazanır. Okulda çocuğu olan her ana ona büyük bir sevgiyle sarılmıştır. Fazla olarak Hüseyin Efendinin evlenme teklifini geri çevirmiştir. Fakat memur hanımların ona karşı pek kuvvetli bir düşmanlık uyandırır. Bütün kasaba leh ve aleyhinde yalnız Aliye ile ilgieniyor, yalnız Aliye’yi konuşur.
Aliye coşkun bir ruhla çoçuklara elinden geldiği kadar Türklüğü aşılamaya çalışır. Onlara vatan sevgisini verir. Çocukların ellerinde bayraklar, sokak sokak dolaşır. Bu, tabii olarak, ona kuvvetli bir Kuva-i Milliye taraflılığı rengini verir.
Eşraf, Kuva-i Milliyeyi, bir çeşit bolşeviklik ve halkın mallarını alıp halka dağıtacak bir şey diye anladıkları için üzüntülüdürler. Hala düşmanın durmadan ilerlemesi, Kuva-i Millieyenin ordusuz günleri, eşrafı yeni savunma kuvvetine bütün bütün aleyhtar yapmıştır.
Cuma günü namaz vaktinde Aliye çocuklarını toplar, bayraklı, şarkı söyleyerek gezerler.
Namazdan sonra Fettah Efendi halkı meydana toplamış Kuvayi Milliye aleyhinde vaaz’eder. Aliye, konuşmaları duyar ve buna kızar. Kalabalığa ilerler. Kendini kalabalığın ortasında bulur. Çekinir önce. Derken, uzaktan ellibin kişilik Kuvayi Milliye birlikleri gözükür. Birlik komutanı Tosun Bey, olaya el atar. Kalabalık dağılır. Halk Tosun Beyin Ömer Efendilerde kalmasını kararlaştırır.
Akşam olunca Ömer Efendi, Tosun Paşaya Hacı Fettah Efendinin halka yaptığı Kuvayi Milliye aleyhtarı konuşmalardan bahseder. Yüzü açık diye namuslu bir kızın az daha parçalattırılacağını anlatır.
1

Tosun Bey, üçüncü gününde halka bir duyuru yapar. Halktan bir miktar ordu için para toplanacağını söyler. Halk buna itaraz etse de boşuna! Fettah Efendinin yaptığı küstahça konuşmalarından dolayı cezasını çok ağır çekeceğini söyler.
Başta Fettah Efendinin karısı olmak üzere bir grup eşraf kadını Tosun Paşayı caydırmak için Aliye’ye yalvarmaya giderler. Okulda kadınlar kızı yakalayıp başlarlar dert yanmaya… Kadınların sızlanmalarına dayanamayan Aliye, onlara söz verir.
Aliye, Tosun Beyle konuşur. Aliye’nin etkileyici gözleri ve sözleri, Tosun Paşayı ikna eder. Akşam Tosun Bey, ahaliyi toplayıp Aliye’yi Ömer Efendiden ister. Tosun Bey yapılacak olan bir baskın için başka bir köye gider ve Aliye’yi, Ömer Efendiye emanet eder.
Yalnız Hacı Fettah Efendinin öfkesi ve kini eskisinden çok fazladır ve Kantarcıların Hüseyin Efendinin beyninde bir hançer vardır. İkisinin de kafasında bir tek fikir hakimdir: Tosun’un hareketinden… kasabasındaki düşman komutana haber vermek, Tosun’un on beş gün sonra dönüp Aliye’yi almasının önlemek…
Hacı Fettah Efendi ve Uzun Hüseyin düşman karargahına varır. Komutan Damyanos’la görüşürler. Tosun Beyin tüm planlarını anlatırlar ona. Ömer Efendinin Tosun Beye olan yakınlığından bahsederler. Fettah Efendi, en kuvvetli duygularına değinir: Aliye… Aliye’den bahseder: güzelliğinden, şeytanlığından, kasabanın erkeklerini nasıl baştan çıkardığından… Fakat Uzun Hüseyin Aliye konusundan rahatsız olur. Çünkü ona yalnızca o sahip olmak ister.
Damyanos, Kasabayı altüst eden bu kadar önemli bir Türk kızını, hayalini şiddetle kamçılar. Kız güzel ve ona aşık olan Hüseyin Efendi çevrenin en zengini….
Aliye, Tosunsuz günlerini onun hayaliyle geçirir.
Sabaha karşı düşman ordusunun ayak sesleri duyulur. Halk tutunacak tek dal olan Hacı Fettah Efendiden yardım dilenirler. Ama Hacı Fettah Efendinin halktan bir isteği vardır: Birkaç Kuva-i Milliyecilerin öldürülmesi…. Başta Ömer Efendi!
Damyanos’u Fettah Efendi karşılar. Derhal Aliye’nin evini korumaya aldırttırır. Daha önceden servet sahiplerini öğrenmiştir. Anadolu’da edinebileceği son serveti burada elde etmeye karar verir.
Ardadan iki hafta geçer. Zulüm yapma en fena devrini yaşamış ve durmuştur. Fakat Fettah Efendi muradına tam olarak erememiştir. Ömer Efendi bütün aramalara rağmen bulunamamıştır. Hüseyin Efendi ise Aliye’nin komutanın eline geçmesi ihtimaliyle azap içinde dolaşır. Bunu anlamış olan Damyanos Aliye’yi bir yem gibi kullanmak istemektedir.
Aliye küçük bir çocuktan Ömer Efendinin yakalandığı haberini alır. Beraber nöbetçi askerlere gözükmeden kaçarlar. Aliye, Damyanos’tan babasını serbest bırakmasını ister. Bu ihtaşamlı kız karşısında eli kolu bağlanan komutan kızın isteğini yerine getirir. Rumca konuşmaları ve komutanın Aliye'ye boyun eğmesi Fettah Efendiyi çileden çıkartır. Aliye’nin çarşaf giymiş gavur kızı olduğunu halka yayar.
Domyanos, onları serbest bırakarak, Tosun Beyin kasabaya gelmesini sağlayıp onu öldürerek Aliye’ye sahip olmak düşüncesindedir.
Zaman geçer. Damyanos kızla görüşmelere başlar. Ona sevdiğini söyler. Zorla ona sahip olmak ister. Fakat başarılı olamaz. Çünkü o karşılıklı bir sevgi istemektedir.
Karşılıklı ilişkiler bir süre devam eder. Bu arada Tosun Bey, gizlice Aliye’nin evine girmeyi başarır. Gece birlikte olurlar. Ertesi günü bu kasabayı düşman kuvvetlerinden temizlemek için Tosun Bey bir saldırı yapacaktır. Sabah uyandıklarında etraflarının askelerle çevrili olduğunu görürler. Bunun üzerine Aliye, Domyanos’a gider. Evinin etrafından askerlerin geri çekilmesini ister. Aliye’nin bu isteğine karşılık Damyanos ona evlenmeyi teklif eder. Aliye, düşmandan kurtulacak olan kasabasını düşünür: düşmandan, pisliklerden temizlenmiş Türk kasabası… Her şey onun kararına bağlıdır. Mecburen kabul eder. Üç-dört gün orada kalır. Sonra Türk ordusu kasabaya girer. Aliye hemen kaçıp saklanır. Türk ordusu bölgeye girene kadar Fettah Efendi Aliye’yi bulur. Bu arada Domyanos ve askerleri kasabayı terk eder. Aliye halkın önünde dövülür. “Vurun kahpeye, vurun kahpeye” diye bağıran Fettah Efendi halkı da ateşleyerek hep bir ağızdan “kahpe” diye bağırmalarını sağlar. Türk birlikleri Aliye’yi ölü olarak bulurlar. Tosun Bey yoktur. Çünkü vücudunun yarısı gitmiştir. Görevlendirdiği askerler ona Aliye’nin öldüğü haberini bildirirler.
2

Ve Tosun Bey tarafından mezarı diktirilir. Birliğin başındaki Ali Beyden bir ricası vardır:”Ordunun kurtarıcısı, cephanenin atılmasını hayatı pahasına, en korkunç bir facia, belki ebedi bir leke karşılığında alan büyük bir kadın olduğunu ilan et!” Ve o bu topraklar üstünde gerçekleşmesi için hayatını verecektir: “Toprağınız toprağım, eviniz evim. Burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiç bir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!”


3. ANAFİKİR:

Bugün bu topraklar üzerinde güvenli yaşabiliyorsak, gülüp eğlenebiliyorsak, sevip seviliyorsak, rahatça uyuyup yeni bir güne “merhaba” diyebiliyorsak, mutlu bir yaşam sürebiliyorsak… unutmayalım ki tüm bunlar binlerce Aliyelerin namusunu, canını vatanının kurtulması uğruna feda ederek ve binlerce Tosun Paşaların gazi ya da şehit olmasıyla bu imkanlara kavuşabilmişizdir. Bugün bize düşen görev onların hala yaşayan bedenlerine acı ve ızdırap çektirtmemek…


4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

a. Olaylar isimsiz bir kasabada geçmektedir.
b. Kasabadaki şahıslar, iki gruba ayrılmıştır: Kuva-i Milliyciler ve Kuva-i Milliye karşıtları.
I.Aliye: Kuva-i Milliye taraftarıdır. Etkileyici, başdöndürücü gözleri onun en büyük silahı olmuştur. Siyah başörtüsü altından pembe, ince yüzü üzerine uzanan saçları halkın peşine düşmesine kafi gelmiştir. Kitapta başrolde görev almıştır.
II.Ömer Efendi ve Gülsüm Hala: Aliye’nin yeni ana-babası. Aliye’yi “kurtlar”ın elinden kurtaran Kuva-i Milliye taraftarı yaşlı bir aile.
III.Hoca Fettah Efendi ve Uzun Hüseyin Efendi: Kasabayı galayana getiren, kasabada dedikodu yayan sadece kendi menfaatlerini düşünen iki Kuva-i Milliye düşmanı. Kasabanın en zenginleri olup halkı istedikleri gibi kullanan düşman taraftarları, vatan hainleri.
IV.Tosun Paşa: Kahraman bir Türk subayı. Kasabanın kurtulmasında başrolü oynamıştır. Yaptığı bazı zamansız ve dengesiz davranışlar ondan bazı şeylerin kopmasına neden olmuştur.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitapta o zamanın analizi her yönden çok iyi yapılmış. Özellikle Anadolu insanının düşünce yapısı çok açık bir şekilde dile getirilmiş ve yansıtılmıştır. Seçilen şahısların davranışları, düşünceleri olayları daha da gözler önüne sermiştir. Kitabın akıcı ve sade dili okuyucunun olaylara iyice bağlanmasını sağlamıştır. Beklenmedik olaylar okuyucu üzerinde etkili olmuştur.

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

HALİDE EDİP ADIVAR
XX. yy. romancılarından
Doğum/Ölüm: 1884-9 Ocak 1964
Doğum Yeri: İstanbul

3

Üsküdar Amerikan Kız Koleji’ni bitirdi (1901), özel olarak da Rıza Tevfik’ten felsefe ve sosyoloji, Salih Zeki’den matematik dersleri aldı. İstanbul Kız Öğretmen Okulu’nda, Kız Lisesi’nde öğretmenlik ve müfettişlik; Beyrut, Lübnan ve Şam’da Türk Kız Mektepleri Umumi Müfettişliği (1917) yaptı. Darülfünun’da garp edebiyatı okuttu (1918-1919), Milli Mücadele’ye katıldı, Cumhuriyet’in ilanından sonra kocası Adnan Adıvar’la gittiği Avrupa ve Amerika’da on beş sene kadar kaldı (1926-1938), 1939’da yurda döndükten sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı profesörü (1940), İzmir milletvekili (1950-1954) oldu, sonra gene Edebiyat Fakültesi’ndeki profesörlüğüne döndü (1954). Merkezefendi mezarlığında gömülü 1908’den sonraki dergilerde Halide Salih imzasıyla göründü (örneğin: Şehbal dergisinde, 1911-1912). 1919’da Büyük Mecmua’da Halide Edib imzasıyla "edebiyatımızın son simaları ve safhaları" başlığı altında Yakup Kadri, Mehmet Emin, Ömer Seyfettin... üzerine incelemeler, "Kadınlığa dair" başlığı altında kadın hakları üzerine yazılar, ayrıca hikayeler yayımladı. 11. sayıdan başlayarak (18 Eylül 1919) bu derginin başyazarı da olmuştu Halide Edib’i, bu yazıları yanında asıl, İngiliz edebiyatı etkisinde, o zaman için yeni, fakat çağdaşlarının çapraşık, aksak ve pürüzlü buldukları bir üslupla yazılmış romanları tanıttı. İlk romanlarında aşk konularını işliyor, kadın psikolojisi üzerinde duruyordu. Sonra türkçülük akımını benimsedi; duygulandırma ve süslemeden kaçınan, realizmi ön planda tutan romanlar verdi. Hele yurda döndükten sonraki romanlarında konularını bir olay çevresinde toplanan tek insanlara değil; devirlere, nesillere, gelenek ve törelere bağladı Romanları: Raik’in Annesi (1909), *Seviyye Talib (1910), *Handan (1912), *Yeni Turan (1912), *Son Eseri (1912), *Mevut Hüküm (1918), *Ateşten Gömlek (1922) *Kalp Ağrısı (1924), *Vurun Kahpeye (1926), *Zeyno’nun Oğlu (1928), *Sinekli Bakkal (1936), *Yolpalas Cinayeti (1938), *Tatarcık (1939), *Sonsuz Panayır (1946), *Döner Ayna (1954), *Akıle Hanım Sokağı (1958), *Hayat Parçaları (1963), *Sevda Sokağı Komedyası (1972), *Çaresiz (1972), *Kerim Usta’nın Oğlu (1974) Hikaye Kitapları: Harap Mabetler (1911), *Dağa Çıkan Kurt (1922), *İzmir’den Bursa’ya (1922) Anıları: Türk’ün Ateşle İmtihanı (1962), *Mor Salkımlı Ev (1963) Oyunları: Kenan Çobanları (1918), *Maske ve Ruh (1945), Kitapları Özgür ve İnkılap Yayınları’nca yeniden basılıyor. Sinekli Bakkal romanı, CHP Roman Ödülü’nde birincilik kazanmış, romancılığımızda satış rekoru kıran eser olmuştur (30 b. 1972) Çevirileri, incelemeleri, İngilizce eserleri de olan yazarın romanları filme de alınmıştır: Ateşten Gömlek (1923, 1940), Vurun Kahpeye (1949, 1964, 1973), Sinekli Bakkal (1967), Yolpalas Cinayeti (1956) Halide Edib üzerine yazılmış kitaplardan bazıları: Halide Edib Adıvar (1968), Halide Edip ile Adım Adım, (1974) Nazan Güntürkün ve Muzaffer Uyguner, Halide Edib Adıvar, (1986; genişletilmiş 2.baskı, (1989) İnci Enginün.

[align=left]
HİKAYE KİTAPLARI[/U[U]];
Harap Mabetler (1911)
Dağa Çıkan Kurt (1922)
İzmir’den Bursa’ya (1922)


ANILARI;
Türk’ün Ateşle İmtihanı (1962)
Mor Salkımlı Ev (1963)


OYUNLARI;
Kenan Çobanları (1918)
Maske ve Ruh (1945)





ROMANLARI;
Raik’in Annesi (1909)
Seviyye Talib (1910)
Handan (1912)
Yeni Turan (1912)
Son Eseri (1912)
Mevut Hüküm (1918)
Ateşten Gömlek (1922)
Kalp Ağrısı (1924)
Vurun Kahpeye (1926)
Zeyno’nun Oğlu (1928)
Sinekli Bakkal (1936)
Yolpalas Cinayeti (1938)
Tatarcık (1939)
Sonsuz Panayır (1946)
Döner Ayna (1954)
Akıle Hanım Sokağı (1958)
Hayat Parçaları (1963)
Sevda Sokağı Komedyası (1972)
Çaresiz (1972 )




ESERLERİ:

[/align]

4


[/B]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : BEYAZ GECELER

KİTABIN YAZARI : DOSTOYEVSKİ

YAYIM EVİ : VARLIK YAYINLARI

ADRESİ : CAĞALOĞLU YOKUŞU 40/2
İSTANBUL

BASIM YILI : DOKUZUNCU BASIM, 1986

KİTABIN KONUSU : Kitapta yalnız bir adamın iç dünyası anlatılmakta. Yazarımız kendini insanlardan soyutlamış birisi olduğu için sekiz yıldan beri aynı şehirde olmasına rağmen hiç arkadaşı olmayan bir kişiliğe sahiptir. Hayalci bir kimliği vardır. Hikayede bu yalnız adamın genç bir kızla tanışarak onunla arkadaş olması sonra da bu kıza aşık olması ve bu kızın yazarın hayatında meydana getirdiği değişiklikler kitabın ana konusudur.


KİTABIN ÖZETİ : Hikayenin ana karakteri olan yazar sekiz yıldır Petersburg’da yaşamasına rağmen hiç arkadaşı olmayan birisidir. Ama o bunu kendine pek dert etmemektedir. Çünkü tüm Petersburg sokaklarının kendisine ait olduğunu düşünmekte olan bir hayalcidir. Her gün saatlerce Petersburg sokaklarında gezer ve insanları, binaları izler. Petersbug’da kendine ait köşeler seçer ve saatlerce buralarda tek başına hiç ayrılmadan oturur. Petersburg’daki insanlar onun her şeyidir. Onlar mutlu ve neşeliyse o da mutlu ve neşelidir onlar hüzünlüyse o da hüzünlüdür. Yaz gelince herkes yazlıklara gittiğinde sokakların bomboş kalması onu hüzünlü bir ruh yapısına sokar. Üç gün boyunca Petersburg’da oradan oraya dolaşır durur. Ertesi gün yine böyle dolaşırken birden şehrin dışına çıktığını fark eder. Geri dönmek yerine kırlara ve ormanlara doğru yürür. Neşesi ve keyfi yerine gelmeye başlar. Gece yarısına kadar dolaşır.Evine dönerken nehir kenarında bir kızın parmaklıklara dayanarak ağladığını görür. Kadınlarla arası iyi olmamasına rağmen kıza yaklaşarak seslendi. Kız yazarın farkına varınca hemen oradan uzaklaşmaya başladı. Yazar da kızın peşinden gitmeye başladı ancak bir süre sonra bıraktı. Tam bu sırada kızın peşine başka bir adam takıldı ve kızın kolundan yakaladı. Yazar hemen devreye girerek kızı adamın elinden kurtardı ve evine kadar kıza eşlik etti. Bu sırada kız yazardan hoşlanmaya başlar. Yazar da kızdan çok etkilenmiştir
ve onun niçin ağladığını öğrenmek ister. Kız da onu daha yakından tanıdığı takdir de belki sorununun ne olduğunu söyleyebileceğini diyerek adamın hikayesini dinlemek için ertesi gün buluşmaya karar verir. Buna en çok yazar sevinir. İlk defa bir kadınla bu kadar yakın olarak konuşmuştur ve ertesi gün için ondan randevu almıştır. Yazar tüm gün boyunca akşamın gelmesini sabırsızlıkla bekler.Gece sözleştikleri gibi buluşurlar. Kız buluştuklarında yazarın hikayesini dinlemeye başlamadan önce onun kendisine aşık olmamasını ister. Aksi takdirde onunla arkadaşlığını bitirmek zorunda kalacağını söyler. Yazar bunu hemen kabul eder ve hikayesini anlatmaya başlar. Ona ne kadar yalnız olduğunu, nasıl bir hayalci olduğunu, yani her şeyi olduğu gibi anlatır. Kız yazarın hikayesini dinleyip de içinde bulunduğu durumu öğrenince yazara kendisinin onu asla bırakmayacağını söyler. Aslında Nastenka’nın durumu da yazarınkinden pek de farklı değildir. O da en az onun kadar yalnız biridir. Nastenka ninesiyle birlikte kalmaktadır. Anne ve babasını küçük yaşta kaybetmiştir. Yaptığı bir yaramazlıktan dolayı ninesi onu iki yıldır kendi eteğine ilikleyerek bir yere gitmesini engellemiştir. Bu nedenle o da çok büyük bir yalnızlık içindedir. Ninesi kör olduğu için devemlı olarak tüm gününü ona kitap okuyarak ya da örgü olarak geçirmektedir. Kızın ninesinin tavan aralı küçük, eski ve ahşap bir evi vardır. Tavan arasını kiraya vermektedirler. Bir gün tavan arasını taşralı biri kiralar. Nastenka adama aşık olur. Kiracı bir gün ayrılıp Moskova’ya gideceğini söylediğinde Nastenka onu da götürmesi için kiracıya yalvarır. Kiracıysa fakir biri olduğunu, onu o an için Moskova’ya götüremeyeceğini ve evlenemeyeceğini, tam bir yıl sonra geri döneceğini, döndüğünde o da isterse ondan başkasıyla evlenmeyeceğini söyler ve ertesi gün ayrılır. Yazarın Nastenka’yla karşılaştığı gün bir yıl dolmuştur fakat kiracı sözünde durmayarak gelmemiştir. Yazar kızı teselli etmek için ona bir mektup yazmasını ister. Kız yazdığı mektubu yazara vererek ondan mektubu ona iletmesini ister. Yazar mektubu kızın verdiği adrese teslim eder ama iki gün boyunca bir cevap gelmez. Bu arada yazar da kıza aşık olmuştur ama onu kaybetmek istemediği için bunu söyleyemez. İki gün boyunca kiracıdan bir mektubun gelmemesi kızı çok üzer. Yazar kızın bu üzüntüsü karşısında kendisini daha fazla tutamaz ve onu sevdiğini söyler. Kız ilk başta çok şaşırır. Ama kiracı gelmeyerek onun sevgisini hiçe saymıştır. Böyle bir adamın sevgisini hakketmediğini düşünür. Kendini seven ve değer veren biri varken neden başkasını beklediğine bir anlam veremez ve o da yazarı sevdiğini söyler. İkisi beraber Petersburg sokaklarında mutlulk içinde dolaşmaya ve evlilik hayalleri kurmaya başlarlar. Petersburg sokaklarında el ele dolaşırlarken karanlıkta bir adam görürler. Adam bunlara yaklaştığında Nastenka birden durur. Adam yavaşça onlara yaklaşır ve Nastenka’ya seslenir. Nastenka hemen ona koşar ve el ele tutuşarak karanlık içinde kaybolurlar. Ertesi gün Nastenka yazara bir mektup gönderir ve ondan özür dileyerek onu affetmesini ister. Mektupta bir hafta içinde evleneceklerini, eşini onunla tanıştırmak istediğini ve ölene kadar onunla arkadaş kalmak istediğini söyler. Yazar Nastenka’ya kızamaz. Ona yaşatmış olduğu dört gün için Nastenka’ya minnettardır.


ANA FİKİR : Kitapta aşkın insanlar için ne kadar önemli olduğu, hayattan ve insanlardan tamamen kopmuş birini bile tekrardan canlandırdığı, aşık olunan kişiden kolay kolay vazgeçilemeyeceği, sevilen kişi sevene ne kadar acı çektirirse çektirsin ona karşı bir kin güdülemeyeceği öykünün ana fikrini oluşturuyor.




KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

YAZAR : Petersburg’da sekiz yıl geçirmesine rağmen hiç arkadaşı olmayan biri. Ancak bu durumdan pek de şikayetçi sayılmaz. Oturmak için çoğu zaman cehennemin bucağındaki yerleri seçer. Gündüz ışığından kaçmak için oralara sığınır ve sümüklü böcek gibi oradan ayrılmak bilmez. Hayalci, yalnız ve fakirdir. Kendini kimseye benzemeyen, gülünç bir adama benzetiyor. Kendine özgü bir tabiatı olduğuna inanıyor.

NASTENKA : On yedi yaşında, sevimli, esmer bir kız. Küçükken anne ve babasını kaybettiği için ninesiyle kalıyor. Fazla eğitimi yok. Ninesi onu eteğine iğneleyerek bir yere gitmesini engelliyor. Bütün gününü kitap okuyarak ya da örgü örerek geçiriyor. Bu yüzden de çok yalnız bir kız. Kiracılarına aşık.

NASTENKA’NIN NİNESİ : Eskiden zengin biridir. Tavan aralı eski ve ahşap bir evi vardır. Geçimini dul maaşı ve tavan arasının kirasıyla sağlamaktadır. Kör ve yaşlı bir kadındır.

KİRACI : Taşralı, Petersburg’a yeni gelmiş, orta yaşlı, yakışıklı, fakir, bir yıllığına iş için Moskova’ya gitmiş birisi.


KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER


Kitapta yazar biraz sanatsal bir dil kullanmıştır. Kişileri yalnıca davranış ve ilişkilerini betimlemekle kalmayıp, bütün bunların altında yatan ruh durumlarını da çok iyi bir şekilde yansıtmıştır. Olaydaki ana kişi ne kadar söylediklerini bir yerlerden okuyormuş gibi görünse de diğer kahraman olan Nastenka’da aynı şeyi görememekteyiz. Yazar öyküyü çok akıcı bir şekilde bizlere aktarmakta. Yine diğer kitaplarıyla karşılaştırdığımızda olayın yine Petersburg şehrinde geçtiği dikkati çekmektedir. Arkadaşlara bu öyküyü okumalarını tavsiye ederim.












FİODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ

Rus romancısı ( Moskova, 1821- Petersburg, 1881 ).
1837 yılında Petersburg Askeri Mühendislik Okulu’na girdi. 1843’te öğrenimini tamamladı; ama ertesi, yıl edebiyatla uğraşmak için ordudan ayrıldı.
İlk romanı İnsancıklar’ın ilgi görmesi üstüne edebiyat çevrelerine girdiyse de, çok geçmeden döneminin önde gelen yazarlarıyla bozuştu. Özgürlük yanlısı gençlerle ilişki kurup, dostlarıyla birlikte yönetime karşı komplo düzenlemek suçuyla tutuklandı ve ölüm cezasına çarpıldı. Cezanın yerine getirilmesine birkaç dakika kala, cezası dört yıl sürgüne çevrilerek, Sibirya’ya gönderildi. Orada sara hastalığına yakalandı ve ömrü boyunca bu hastalıktan kurtulamadı.
Cezası bittkten sonra Semipalatinsk’teki bir alayda er olarak yeniden silah altına alındı. Önce astsubaylığa, daha sonra da subaylığa yükseldi. Mariya Dimitrievna İrsayev’le evlendi. Karısı birkaç yıl sonra veremden öldü.
1959’da Petersburg’a dönebilme iznini elde ederek, kardeşiyle Vremia (Zaman) dergisini kuran Dostoyevski, kumar tutkusundan ötürü büsbütün yoksullaştı ve borçlarından kurtulmak için gece gündüz, kendini tüketircesine çalışmaya koyuldu. Dergisi yasaklanınca, Epokha (Dönem) adlı bir dergi çıkardı; ama bu kez de başarılı olamadı ve tutuklanmaktan kurtulmak için yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Ülkesine dönünce , Suç ve Ceza ’yı yayımlayarak büyük bir başarı kazandı ve sekreteri Anna Snitkana’yla evlendi. İsviçre ve Almanya’da dört yıl geçirdikten sonra Rusya’ya dönerek, Bir Yazarın Günlüğü adlı aylık bir dergi çıkarmaya başladı. Karamazov Kardeşler yayımlandıktan sonra , bir akciğer kanaması sonucu öldü.
BİLİNÇALTININ FELSEFESİ

Dostoyevski, insanın iç dünyasına yönelmiş, o ana kadar karanlıklarda kalmış bilinçaltını aydınlatmaya çalışmıştır: Nietzche “Bana ruh bilim konusunda bir şeyler öğreten tek kişi Dostoyevski’dir.” demiştir. Gerçekten Dostoyevski, kişilerin yazgılarını dokurken, onların yalnızca davranışlarını, ilişkilerini, tepkilerini betimlemekle kalmayıp, bütün bunların altında yatan ruh durumlarına yer vermiş bir sanatçıdır.
Dostoyevski yapıtlarında kompozisyona ve biçime pek önem vermemiş, para gereksinimlerini karşılamak için hep çalakalem yazmış, romanlarında, önceden kurduğu çatıya çok ender uymuştur; üslubu karmaşık, hatta yer yer baştan savmadır. Ama bir sözcükten, bir düşünceler ve duygular bütünü çağrıştırmayı ve sanat ile tutkunun birbiriyle kaynaştığı sahnelerde kusursuzluğa ulaşmayı başarmış bir yazardır.


ESERLERİ

Öykü: Beyaz Geceler, Yer Altından Notlar vb.
Anı-roman: Ölüler Evinden Anılar.
Roman: İnsancıklar, Netoçka Nezvanova, Ezilenler, Kumarbaz, Suç ve Ceza, Budala, Ebedi Koca, Ecinniler, Delikanlı, Karamazov Kardeşler.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : KÜÇÜK AĞA
KİTABIN YAZARI :Tarık BUĞRA
YAYIN EVİ :Milli Eğitim Yayınları
BASIM YILI :1990

1. KİTABIN KONUSU:

Kitap, Birinci Dünya Savaşı ile birlikte, Osmanlı Devleti’nin durumunu, bir Anadolu kasabası olan Akşehir'den yola çıkılarak , kurtuluş mücadelesi-nin bir bölümü anlatılmaktadır.

2. KİTABIN ÖZETİ:

Birinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, bir çok asker memleketlerine geri döner.Zayiatın büyüklüğü evlerine dönen erlerin çoğunun gazi oluşuyla daha da iyi anlaşılmaktadır. Bu erlerden biri de Salih adlı Akşehirli bir askerdir. Kolunu kaybeden Salih, memlekete gittiğinde çok şeyin değiştiğini görür.Önceleri dost olarak yaşayan Rumlar ve kendi halkı birbirinden soğur. Salih’in samimi arkadaşı olan Niko da bir Rum’dur ve gelişmelerden o da etkilenir. Yunan ve İngiliz ordularının işgal haberleri geldikçe ve iki halkın birbirine olan düşmanlığı artar.Salih ise yüzyıllardır Osmanlı himayesinde rahatça yaşayan Rumların bu davranışını bir ihanet olarak görmekle beraber, arkadaşı Niko’dan kopamaz. Rumlarla olan dostluğu kasabalı tarafından fark edilir ve kasabalı Salih’i dışlar.Salih artık sürekli Niko ve O’nun çevresiyle dolaşır. Osmanlı ve Padişah’a olan güvenci de sarsılır. Kaybettiği kolunun hayatına tesiri büyük olur. Kimsenin O’na hak ettiği saygıyı göstermediğine inanan Salih, ibadetten uzaklaşır. Öte yandan, halk işgallere tepkisiz kalmama kararı alır, fakat bunun kimin önderliğinde yapılacağı karmaşası vardır.
Salih, günler geçtikçe kendi kasabalısının tepkisini üstüne çeker ve artık istenilmeyen biri olur. Bu sırada, kasabaya “İstanbullu Hoca” adında bir hoca gönderilir. İstanbul’dan gönderiliş amacı: Kasabada padişaha ve Osmanlı’ya bağlılığı teşvik edici düşünceyi sağlamaktır. Hoca gerçekten de çok etkili bir insandır ve halkın büyük beğenisini ve takdirini kazanır.Vaazlarda, cemaate Osmanlı padişahı ve din lehinde düşüncelerini aktarır. Bu sırada, memlekette Hoca’nın düşüncesine tam ters olmamakla birlikte, kurtuluş ümidi olabilecek bir örgüt kurulur. “Kuvayı Milliye” adı verilen bu örgüt, Anadolu’da işgalleri önlemek, İstanbul ve padişah yönetiminin boyunduruğundan kurtulmak için kurulmuştur. Fakat Kuvayı Milliye’nin işi çok güçtür. Memlekette işgallere karşı veya işgallerden yana bir çok örgüt vardır. Hoca’nın vaazları Kuvayı Milliye ilkelerine ters düşmektedir. Hoca her fırsatta padişaha bağlılıktan bahsetmektedir, Kuvayı Milliye ise padişahtan kurtulmak, yeni bir yönetim kurmak amacını gütmektedir. İşte bütün bu ihtilaflar dolayısıyla Kuvayı Milliye yandaşları ve Hoca arasında bir elektriklenme ve zıtlaşma meydana gelir.Hoca ise, halka kendini çok sevdirmiştir, çünkü her yönüyle iyi ve doğru bir insandır. Fakat, Hoca da kendi içinde bir yandan yaptığı işin gerçekten doğru olup olmadığının sorgulamasını, padişaha olan güvencinin doğruluğunun şüphesini yoklamaktadır. Kuvvacılarla Hoca arasındaki çatışma, zamanla iyice açığa vurur ve vaazlarda Hoca, karşıt fikirler açıklar.
Olaylar gelişirken, Salih ise unutulmuşluk ve terkedilmişlikten bir kaçış olarak, Kuvayı Milliye’ye katılmaya verir. O’nu bu kararı vermeye zorlayan başka bir şey ise yakın arkadaşı Niko’nun da sonunda Osmanlıya karşı savaşta yer almasıdır. Salih, bu ihanetin öcünün peşinden koşacak ve kurtuluş mücadelesinde büyük rol oynayacaktır.Kuvvacılar, bir türlü hizaya gelmeyen Hoca hakkında ölüm emri çıkartır. Hoca, karısı, çocuğu ve en önemlisi de halkın zorlamasıyla, Akşehir’den kaçar ve çete reislerine sığınır. Kuvvacılar ile arasında yaşanan kovalamacadan sağ kurtulur ve yanına adam da alarak bir kasabaya sığınır. Hoca, hangi tarafta yer almak gerektiğinin hesabını yapmaktadır. Kuvvacılar, Hoca’yı kaçırdığı için üzgündür ve Salih’i O’nu bulmakla görevlendirir. Kuvayı Milliye her geçen gün başarı kazanmakta ve güçlenmektedir. Salih, Hoca’yı bulur ve padişah hizmetinden vazgeçirerek, Kuvvayı Milliye yararına çalışmaya ikna eder.
Salih ve Hoca, Çerkez Ethem’in kardeşi Tevfik Bey’in çetesine katılırlar. Çerkez Ethem ve kardeşleri, milli mücadelede en büyük rollerden birini üstlenmiş ve gerek düşman işgallerine gerekse ayaklanmalara karşı başarılar sağlamışlardır. Fakat düzenli ordu ve İsmet Paşa’nın emri altına girmek söz konusu olunca, Çerkez Ethem ve kardeşleri, zıt bir tavır takınarak, Kuvvayı Milliye’ye ve Ankara’ya karşı isyan bayrağı açmıştır. Hoca ise, bu yolun yanlış olduğuna inanır ve onları bu yoldan döndürmek için planlar kurar. Hoca’nın amacı, Çerkez Ethem ve kardeşlerini, Kuvvayı Milliye’ye karşı cephe almaktan vazgeçirmek olmasa bile, olası bir isyan halinde güçlerini zayıflatmaktır. Bu sırada, Hoca, Salih’ i haber edinmek için Akşehir’e yollar. Akşehir’de ise Hoca öldü bilinmektedir.Oysa Hoca hayattadır ve yeni kimliği “Küçük Ağa” ile Kuvvayı Milliye yararına çalışmaktadır. Hoca’nın Kuvvayı Milliye yararına çalıştığı haberi, Salih tarafından Akşehir’de sadece Kuvvacı olan birkaç kişiye duyrulur ve memnuniyet yaratır. Başta Kuvayı Milliye hareketine büyük hizmet vermiş Doktor olmak üzere Kuvvacılar Hoca’nın kendi saflarına katılışından büyük haz duyarlar.
Hoca, Ethem’in İsmet Paşa hizmetine girmemek için yapacağı en büyük saldırı olan Kütahya saldırısında, O’na bir oyun oynayarak başarısızlığını sağlar ve Kuvayı Milliye’ye en büyük hizmetini vermiş olur. Ethem ise, Yunanlılara sığınır. Hoca, bütün bu ihtiras ve gücü elinde bulundurma tutkusuna kapılan insanlardan nefret etmektedir. Savaş alanından başka bir cephede de mücadele verilir, iktidar çekişmeleri büyük tehdit oluşturur. Hoca bunu acıyla farkeder. Ankara ise, Hoca’nın başarılarından haberdardır ve kendisini Ankara’ya davet eder. Daveti kabul eden Hoca, Ankara’nın durumunu yakından görür ve cephede savaşmanın, bu iktidar kavgasında yanlış düşünenlere ve hainlere verilecek savaştan daha kolay olduğunu düşünür. Fevzi Paşa, Hoca’ya yakınlık gösterir. Hoca, bütün bu kişiliklerin önemini daha iyi anlar. Memleket, zafere doğru gitmektedir ve bu noktada Ankara ve Melis’e büyük iş düşmektedir. Bu sırada Küçük Ağa, yani İstanbullu Hoca, Ankara'da kendisini Akşehir'den tanıyan ve bir zamanlar zıt fikirleri yüzünden tartıştığı Kuvvacı Doktor ile buluşur. Doktor böyle saygıdeğer birinin kendi saflarına katılışından duyduğu mutluluğu Hoca’ya söyler ve asıl kimliğini bilenin sadece kendisi olduğunu, kendisi dışındakilerin O’nu “Küçük Ağa” diye tanıdıklarını anlatır.Hoca ise, artık özlediği eşi ve çocuğunun özlemiyle yanmaktadır.
Küçük Ağa, Fevzi Paşa ile birlikte, Akşehir’e gelir ve burada da tanınmadığını ve Küçük Ağa olarak bilindiğini görür. Eşi ve Çocuğu hakkında bilgi alır ve çocuğunu bulur, fakat eşinin durumu kötüdür. Eşine geldiğini haber eder, fakat kadın ölmek üzeredir ve oğlunu Hoca’ya emanet ettiğini söylemekle kalır ve günler sonra da ölür. Hoca, daha sonra Ankara’ya döner ve mücadeleye devam eder.

3. KİTABIN ANAFİKRİ:
Kitabın anafikri, Kurtuluş Savaşı’nı sırasında vatan ve millet sevgisi, bağımsızlık duygusu gibi konuların önemini ortaya koymaktadır.

4. KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Küçük Ağa(İstanbullu Hoca): Kurtuluş mücadelesine büyük hizmetler vermiş binlerce kişiden biri.

Salih: Birinci Dünya Savaşı’nda sağ kolunu kaybetmiş ve hayatının anlamını Kurtuluş Mücadelesi ile tekrar kazanan biri.

Çerkez Ethem: Kurtuluş Savaşı başlarında, vatan ve millet için büyük hizmetler vermiş, cephede büyük başarılar göstermiş, fakat düzenli orduya geçme kararı alındığında, tamamen zıt fikirleri benimsemiş ve zararlı olmuş bir çete reisi.

Doktor Haydar Bey: Dünya Savaşı’nda Yüzbaşı rütbesiyle görev yapmış ve milli mücadele yıllarında Kuvayı Milliye’ye büyük hizmetler vermiş bir asker.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Türk toplumunun verdiği en büyük milli mücadele örneği olan Kurtuluş Savaşı, gerçekçi şekilde bize yansıtılmıştır. Dönemin zorlukları, şartları ve kişilerin fedakarlıkları abartısız biçimde anlatılmıştır. Kitabın yazılışında kullanılan dil, ağır olmakla birlikte, kitabın anlaşılmasını zorlaştırmaktadır.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
2 Eylül 1918 tarihinde Akşehir'de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. İstanbul Lisesi'nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi'ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hik(ye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavini olarak işe başladı.

Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra'ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi'nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir'e dönerek Nasrettin Hoca gazetesi'ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul'da öldü.


[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : EUGENİE GRANDET
KİTABIN YAZARI : Honoré de BALZAC
BASIM YILI : 1992
KİTABIN KONUSU : Aşk



EUGENİE DE GRANDET

Kimi taşra kentlerinde öyle evler vardır ki görünüşü insana en loş manastırların, en kurak toprakların, en acıklı yıkıntıların verdiği üzüntüye benzer bir duygu verir. Bunlar insanlarında da her şeyinde de Fransız geleneklerinin günden güne yitirdiği şu yalınlık özelliğinin bulunduğu bir yüzyılın saygıdeğer kalıntılarıdır.
Saumur’de yılların izini taşıyan çok eski evler vardır. En ufak eğri büğrülüğü insanda anılar uyandıran bu evlerden birisi de B.Grandet’e aittir.
B.Grandet Saumur’de çok ünlü biridir.1789’ da okuma yazması olan, sayı saymasını bilen, hali-vakti pek yerinde bir fıçıcı ustasıdır ve zengin bir kerestecinin kızıyla daha yeni evlenmiştir.Fransız devrimi Saumur bölgesinde, kilise mallarını satışa çıkardığında, kendi nakit servetiyle ve karısının çeyiz parasına dayanarak sudan ucuz bir çiftlik ve manastır alır.
Saumur halkı pek az devrimci olduğu için, Grandet gözüpek bir adam,cumhuriyetçi bir yurtsever, yeni düşünceleri benimseyen biri sayılır.Oysaki onun gözü sadece bağlardadır.O yıllarda Grandet Saumur bölgesi yönetim kurulu üyesi olur ve daha sonrada belediye başkanı ilan edilir.Ama bir süre sonra bu işi bırakmak zorunda kalır.O yıl içinde arka arkaya üç mirasa konar.Akıllı ve tutumlu bir çalışmayla fıçıcılığı geliştirir ve çok para kazanır.Hiçbir fırsatı kaçırmaz.Fıçının toplanacak üründen daha pahalı olduğu zaman elinde satacak fıçı bulundurur, kendi şarabını mahzenlere koyar, küçük fıçıcılar beş altına verirlerse o iki yüz franga satabileceği günü bekler.Yıllarca böyle yaparak çok zengin olur.
Saumur’da B.Grandet’den laf açılınca ondan “Grandet Baba” diye söz ederler.Artık B.Grandet çok zengindir.Böylesine büyük bir servet bu adamın her yaptığına altın bir kılıf giydirmiştir.En ufak davranışlarında bile ona tam yetki tanınır.Sözleri, giyinişi, davranışları, gözlerini kırpışı orada yasa demektir; herkes bir doğabilimcinin hayvanlardaki içgüdüyü incelemesi gibi onu inceledikten sonra en hafif davranışlarında bile derin, sessiz bir akıllılık bulur.
Evlendikten bir sonra bir kızı dünyaya gelir.Yıllar sonra kızı büyüyüp evlenecek yaşa geldiğinde, kızına talip olanlar olur.Bunlardan birisi de komşularının oğlu Adolphe’dur.
1819’da kasım ayının ortasında bir akşamüstü Koca Nanon (B.Grandet’in hizmetçisi) ilk kez ocağı yakar.Güz çok güzel gelmiştir.O gün Eugenie’nin doğum günüdür.Cruchot’larla, Des Grassins’ler kızın doğum gününü kutlamak için hazırlık yaparlar.Akşam olduğunda herkes gelir ve hediyeler verilir.Adolphe’nun ve Başkan Cruchot’un hediyeleri Eugenie’yi çok sevindirir.Fakat Eugenie Adolphe’nun hediyesini daha çok beğenir.Adolphe’da, Başkan Cruchot’da Eugenie ile evlenmek ister.Gerçekte, onların Eugenie’ye karşı besledikleri bu aşk, B.Grandet’nin servetini ele geçirme isteğinden kaynaklanmaktadır. Bu yüzden her iki taraf arasında bir rekabet vardır.Grandet bu durumun farkında olduğu için kızını, bu iki servet düşkününe vermek istemez.Hediyeler verildikten sonra misafirler otururlar ve tombala oynamaya başlarlar.O sırada B.Grandet’in Paris’teki kardeşinin oğlu gelir ve oda onlara katılır.B.Grandet Charles’in bu ani gelişine biraz şaşırır.
Ertesi gün B.Grandet bir mektup alır.Bu mektup dün akşamki merakını giderir.Çünkü bu mektup Paris’teki kardeşinden gelmektedir.Kardeşi, Grandet’ye iflasın eşiğinde olduğunu belirterek oğluna iyi bakmasını tembihler.Kardeşi, bu mektubu okurken kendisinin hayatta olmayacağını ve oğlunu Hindistan’a göndermesini söyler.Oğlunun orada tekrar bir servet kazanarak borçlarını ödemesi gerektiğini belirtir.
O günden sonra Eugenie artık eski Eugenie değildir.Genç kız çok değişir ve amca oğlu Charles’a aşık olmaya başlar.Amca oğlu Charles’a yaklaşmanın yollarını arar.Fakat babasının korkusundan pek fazla bir şey yapamaz.Grandet’nin, Charles’a babasının ölümünü açıklaması Charles’i çok üzer ve Eugenie’ye daha çok yakınlaşmasını sağlar.Eugenie bu fırsattan yararlanarak Charles’a daha çok yakınlaşır.Charles’ın acısını paylaşarak, dertlerini unutmasında yardımcı olur.Asıl amacı ise kendisini ön plana çıkarmak ve Charles’ın kendisine aşık olmasını sağlamaktır.
B.Grandet kardeşinin borçlarını ödeme havası içinde büyük işler çevirir ve çok kurnazca davranarak binlerce frank sahibi olmayı amaçlar.
Bir sabah, yaşlı bağcı Montes’te pek büyük ölçüde silah yapımına girişilmesinden dolayı, altın fiyatlarının iki katına çıktığını ve birtakım açgözlülerin şimdi altın almaya Angers’a geldiklerini duyar. Altınlarını yüksek fiyata satarak parasını arttırdıktan sonra, hazine fiyatı üzerinden hisse senetleri almaya karar verir.
Yaşlı bağcı, ertesi sabah evden habersiz bir şekilde ayrılarak Angers’a gider.Eugenie babasının gittiğini görünce Charles’ın odasına gider.Charles’ın mektup yazarken uyuduğunu görür ve onun yazdığı mektupları okumaya karar verir.Mektupları okuyunca biraz üzülmüş, biraz da sevinmiştir.Charles’ın Annett’i bırakması onu çok sevindirir ve Charles’a olan aşkı bir kat daha artar.Charles’a, Hindistan’a gidebilmesi için yardim etmek ister ve bugüne kadar biriktirdiği paraları ona vermeyi düşünür.Charles bu parayı kabul eder ve Eugenie’ye annesinin ve babasının portresini saklamasını söyler.Ayrıca Charles annesinin kendisine verdiği altından yapılmış bir hediye kutusunu da ona verir.
Yıl 1980, yılbaşı sabahı her zaman olduğu gibi Eugenie babasının yılbaşını kutlar. Grandet kızına altınlarını getirmesini söyler.Böylece her yıl olduğu gibi kızının altınlarına bir göz atmış olur.Eugenie buna karşılık babasına altınlarını iyi bir işe yatırdığını ve onların şu an yerinde olmadığını söyler.Babası nereye yatırım yaptığını sorunca söylemek istemez.Bunun üzerine yaşlı bağcı kızının paraları Charles’a verdiğini anlar ve onu odasına hapseder.Kızının odasına hapsedilmesini hazmedemeyen Bn.Grandet hastalanarak yatağa düşer.Kocasına ne kadar kızını affetmesini söylese de Grandet affetmez.Bir iki ay sonra Saumur’de bu konu yayılır ve herkes konuşur olmuştur.Bunu duyan Cruchot Bn.Grandet’i ziyarete gelir.Bn.Grandet’de durumu Cruchot’a açıklar ve kocasını bu konuda ikna etmesini ister.Cruchot Bn.Grandet’in bu isteğini kabul ederek B.Grandet’i kızının affı konusunda ikna eder.B.Grandet kızına, onu affettiğini söylemek için eve geldiğinde kızını annesinin odasında Charles’ın verdiği emanete bakarken bulur.Kızının elindeki altın kutuyu görünce, aklına Eugenie’nin Charles’a verdiği altınlar gelir.Yine cimriliği tutar ve Eugenie’den altın kutuyu almak ister.Bu durumu gören Bn.Grandet yine fenalaşır. Eşinin fenalaşmasından dolayı B.Grandet de kızından altın kutuyu almaktan vazgeçer. Bn.Grandet artık çok hastalanmış ve ömrünün sonuna yaklaşmıştır.Eugenie annesini 1822, babasını da bundan 5-6 sonra kaybeder.Artık yapayalnızdır.
Charles Hindistan’da her türlü işi yaparak zengin olur.(Hatta insan bile satmıştır).Eugenie‘yi unutur ve bir başkasını bulur.Eugenie’ye bir mektup yazarak evleneceğini belirtir.Mektupta, yıllar önce verdiği sözün artık geçerli olmadığını söyler.Eugenie’de bu habere çok üzülür ve kendisiyle yıllardır evlenmek isteyen Başkan De Bonfons ile evlenmeye karar verir.Hiçbir ilişkileri olmaksızın evlilikleri birkaç yıl sürer.Başkan De Bonfons milletvekili olduğu yıllarda ölür.Bunun üzerine dul kalan Eugenie hayatini tek başına devam ettirmeye karar verir.Geriye kalan yaşantısı boyunca bol bol bağış yapar ve babası gibi cimri olmadığını gösterir.

KİTABIN ANAFİKRİ : Para her şey demek değildir.Hayatta paradan daha önemli şeyler de vardır.(Aşk gibi).Bir insan gönül verdiği değerler uğruna her türlü çılgınlığı yapabilir. Bu kitap insana değer verdiği şahıs veya yargılardan vazgeçmemesini öğütlemektedir."NOKTA KADAR MENFAAT İÇİN VİRGÜL KADAR EĞİLME" sözü ile bu kitabın bize vermek istediği yargıları çok rahat anlayabiliriz.



KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

B.Grandet; yapısı bakımından, Grandet 1.62 boyunda, tıknaz, dört köşe bir adamdır;çevresi bir karış gelen baldırları, çıkıntılı diz kapakları,.Çenesi geniş omuzları vardır.Yüzü yuvarlak, güneş yanığı, çiçek bozuğudur biçimli, dudakları dümdüz, dişleri apaktır. Davranışları pek basit olan bir adamdır.Az konuşan, çoğunlukla, düşüncelerini birtakım özlü sözler savurur gibi kısa tümcelerle belirten, tatlı bir sesle söyleyen bir adamdır.Çok cimridir.Evindeki kullandığı malzemeleri çok tutarlı bir şekilde kullanır.Bunun yanında çok da zekidir.Çok kurnaz davranışlar içerisine girer ve almak istediği her şeyi hemen elde eder.Kazandığı para onu toplum içinde sevdirmeye yetmiş de artmıştır.Parasının çok oluşu onu yüksek mevkilere taşımış ve Saumur’de ünlü bir kişi yapmıştır.
Saumur’de Belediye başkanlığı bile yapmıştır.

Koca Nanon; 1.80 boyundadır.Vücut yapısı tam bir devi andırır.Çok çirkin bir suratı vardır.Yüzünde birçok siğiller vardır.Tuğla gibi ten rengi, damarlı kolları, tırtık pırtık giysileriyle tam bir zavallıyı andırır.Dev gibi bir yapısı olmasına karşın hiç kimseyi incitmez ve efendisine çok sadık birisidir.Ev işlerini yapmaktan hiçbir şeye vakit bulamamıştır ve böylece sosyal bir çevre edinememiştir.

Bn.Grandet; kuru, zayıf, ayva gibi sapsarı, sakar, ağır bir kadındı.Kemikleri iri, burnu iri, alnı iri, gözleri iriydi.Dişleri kapkara, seyrek, ağzı buruşuktu, çenesi de pabuç çene denilen biçimdeydi.Bn.Grandet hep yeşilimtrak ipekliden bir entari giyerdi.Çok iyi bir kadındı.Bir melek tatlılığı, çocukların elinde eziyet çeken bir böceğin boyun büküşü, az bulunur bir dindarlık, şaşmaz bir ruh yüceliği, iyi bir yürek ona karşı herkeste hem bir acıma, hem bir saygı uyandırırdı.Kendisi için hiçbir şey istemeyen bir kadındı.Ne kadar zengin olsa da kocası kadar sosyal bir çevresi yoktur.Kendi halinde birisidir.Çevresiyle pek ilgilenmez.

Eugenie; çok güzel bir kızdır.İnce beli, bembeyaz yüzüyle tıpkı annesidir.Kıvırcık saçlı, uzun boylu genç bir kızdır.Davranışları tıpkı annesininki gibiydi.Çok saf, hayatında bir kez bile aşık olmamış bir kızdır.Charles’a aşık olduktan sonra dünyası değişti.İçine kapanıklığı bırakıp hırçın bir kız oldu.Annesi gibi kendi halinde birisidir.Evden dışarı pek çıkmaz ve arkadaş çevresi de yoktur.

Başkan De Bonfons; açgözlü bir adamdır.B.Grandet’in mirasına konmak için Eugénie ile evlenmek ister.Bu yüzden sürekli B.Grandet’in peşinde dolaşır durur.Sosyal çevresi geniş birisidir.Amacı milletvekili olmak ve Eugénie ile evlenmektir.Bunu başarmıştır da.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Eserin adı ile muhtevası arasında doğru bir orantı vardır.Bütün olaylar Eugenie üzerine kurulmuştur.Eugenie Charles'a aşık olmuş ilk başta sevgisinin karşılığını almasına rağmen daha sonra alamamıştır.Eugenie büyük bir ihanete uğramış ve bu durum Eugenie'nin hayatını mahvetmiştir.Eugenie bir daha hiç kimseye aşık olmamış ve hayatını hep öyle devam ettirmiştir. Yazar; tenkit yöneltici,özeleştirici bir yaklaşım sergilemektedir. Olay 3.tekil şahıs tarafından anlatılmaktadır. Yazar;olayı,şahıs ve mekan unsurları zengin diyaloglarla anlatmıştır. Olaylar düz bir çizgi halinde gerçekleşmektedir. Yazarın üslubu çok anlaşılır ve sadedir.Kitabı okuyan her insan rahatlıkla anlayabilir.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Gerçekten roman okurları için Balzac, vazgeçilmez bir Balzac, “Napoléon’un kılıcıyla yaptığını ben kalemimle yapmak istiyorum!” demişti.Amacı yaşadığı dönem Fransa’sının insanlarıyla, gelenekleriyle, çeşitli çevrelerin özellikleriyle, yaşayışı, düşünüşü ile tam bir tablosunu çizmekti.
Amacını gerçekleştirmek için de, yüzü aşkın romandan oluşacak bir “İnsanlık Komedisi” tasarlamıştı, ölümüne kadar bunun ancak 100’e yakınını yazabildi.
Honoré de Balzac, 20 Mayıs 1799’da Tours’da doğdu.Dört yaşında okula başlamıştı, başarılı bir çocuktu.Yatılı okuldaki günlerini sonradan anlatan müdür ve okulun eski kapıcısı, onun sınıftan çok kulübede kaldığını, çünkü yaramazlıklarından ötürü hep cezalandırıldığını söylediler.
1819 yılında hukuk fakültesini bitirdi, ailesi, evin geçimine onun da katkısını bekliyordu.Oysa Balzac’ın niyeti dava dosyalarını okumak değil, yazar olmaktı.
İyi bir romancıydı, yaşama sevinci fışkırırdı adeta ondan.George Sant, onu şöyle tanımlıyor:
“Öyle coşkun bir yaradılışı vardı ki, su içerken sarhoş olurdu...Bön yanı da vardı, cin yanı da.En olmayacak şeye inanır, en kesin şeyden kuşku duyardı.Çelişkilerle, bilinmezliklerle dolu bir adamdı o.”
Balzac, umutsuz aşklar yaşadı. Çağının adamları gibi, bu acı çekmek biçiminde gerçekleşmezdi.
Balzac, 21 Ağustos 1850’de toprağa verilişinin ardından Fransız edebiyatının başka büyük adı Victor Hugo’da “Avrupa büyük adamlarından birini kaybetti” dedi.Törende onu öven bir konuşma yaptı.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:ÇALIKUŞU

KİTABIN YAZARI:REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ: İNKILAP YAYIN EVİ
ANKARA CADDESİ,NO:95
SİRKECİ 34410 İSTANBUL

1.KİTABIN KONUSU:REŞAT NURİ GÜNTEKİN bu romanında küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden genç bir öğretmenin hayatını,aşkını ve Anadolu halkının sorunlarını ,yaşantılarını anlatıyor.
2.ROMANIN ÖZETİ:
Bir subay kızı olan Feride küçük yaşlarda önce annesini sonra da babasını kaybeder.Annesini ve babasını kaybeden Feride Erenköyü’nde,Kozya Tağı’ndaki Besime teyzesinin yanında büyür.
Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi’nde okur. Feride yaramazlıklarından dolayı okul da arkadaşları tarafından<Çalıkuşu>
Diye çağrılır.
Teyzesinin oğlu Kamuran, bu yaramaz kızdan çok hoşlanır ve Feride’ye aşık olur. Feride ile Kamuran iyi anlaşırlar ve zamanlarını birlikte geçirmeye başlarlar. Kamuran, Feride’ye kendisini sevdiğini ve evlenmek istediğini söyler. Feride ‘de onu sevmektedir ve Kamuran ile evlenmeyi kabul eder. Fakat evlenmeden birkaç gün önce bir kadın Feride’ye ,Kamuran’ın İsviçre’de iken Münevver adında hasta bir genç kadını sevdiğini ve ona evlenme sözü verdiğini söyler. Kadın,Feride’ye mektupları verir. Feride mektupları okuduktan sonra Kamuran ile evlenmekten vazgeçer ve köşkten kaçar. Bir dadının evinde kalmaya başlayan Feride, artık hayatına yeni bir yön vermek zorunda kalır.Bunun için Feride,Anadolu’da öğretmenlik için başvuru da bulunur. Feride Zeyniler Köyü denilen ıssız,ulaşımı zor hiç bir öğretmenin gitmek istemediği bir yere tayin edilir. Burada birçok zorluklarla karşılaşan Feride artık başından geçenleri bir deftere not etmeye başlar. Bu köyde öğrencileri onun en yakın arkadaşları olmuştur. Öğrencilerini çok seven Feride özellikle Münise adlı öğrencisini çok sever ve onu evlat edinmek ister. Münise köylünün hiç sevmediği bir kadının kızıdır. Münise’nin annesi başka birini sevdiği için ,Münise’nin babası ondan boşanır ve köyden başka bir kadınla evlenir. Münise annesinin yanında kalmaktadır ve babası da arasıra kızını gizlice ziyaret eder. Feride uzun uğraşlar sonunda Münise’yi evlat edinmeyi başarır ve ikisi beraber yaşamaya başlarlar.
Bir gün hırsızlık yaparken yaralanan birisini köye getirirler. Feride yaralığı tedavi eden ,yaşlı bir doktor ile tanışır. Doktor Hayrullah Bey Feride’yi çok cana yakın bulur ve hemen birbirleri ile kaynaşırlar. Doktor Bey ,Feride’nin burada çektiği zorlukları görür ve daha iyi bir yere nakledilmesi için elinden gelen çabayı gösterir. Bir süre sonra bir denetleme sırasında Feride’nin öğretmenlik yaptığı okul kapatılır. Feride bunun üzerine Zeyniler Köyü’nden ayrılmak zorunda kalır. Feride’nin yeni tayin yeri ise İl Merkezindeki Kız Öğretmen Okulu dur. Burada Fransızca öğretmeni olarak göreve başlar. Feride çok güzel bir kız olduğu için gittiği her yerde güzelliğiyle dikkatleri çekmektedir. Öğretmenlik yaptığı süre içinde evlenme teklifleri alan Feride bu tekliflerin hiçbirini kabul etmez.
Daha sonra Feride Kuşadası’nda bir okula tayin edilir. Doktor Hayrullah Bey’de emekli olmuş ve Kuşadası’na yerleşmiştir. Hayrullah Bey Feride’yi kızı gibi sevmektedir. Feride’yi her fırsatta kanatları altına almakta ve onu bütün kötülüklerden korumaktadır. Feride’nin evlat edindiği Münise iyice büyümüş ve güzel bir kız olmuştur.
Hayrullah Bey’in uzak bir köye, hastaya gittiği bir sırada Münise hastalanır. İlk başta nezle sanılan hastalık difteridir. Münise hastalığının anlaşılmaması sonucu hayatını kaybeder. Münise’yi çok seven Feride’nin dünyası yıkılır. Feride’yi, Hayrullah Bey teselli eder. Münise’nin de ölmesi sonucu Feride ile Hayrullah Bey hakkında, çevredeki dedikodular iyice artar. Bunun üzerine Hayrullah Bey, çevrenin dedikodusundan kurtulmak ve Feride’ye laf gelmesini önlemak için Feride ile kağıt üzerinde bir evlilik yapar. Evlendikten bir süre sonra yaşlı birisi olan Hayrullah Bey vefat eder. Hayrullah Bey ölmeden önce ,Feride’nin yaşadıklarını yazdığı defterini okumuş ve Feride’nin başından geçenleri öğrenmiştir. Hayrullah Bey ölmeden önce Feride’den ailesinin yanına dönmesi için söz almıştır. Feride’nin kaybolduğu sandığı defterini, Hayrullah Bey bir zarfın içine koyarak zarfın Kamuran’a verilmesini vasiyet etmiştir. Feride , Hayrullah Bey’in vasiyetini yerine getirmek için zarfın içinde ne olduğunu bilmeden bu emaneti Kamuran’a teslim eder. Kamuran, Feride’nin dönmesine çok sevinir. Feride birkaç günlüğüne izin alarak gelmiştir. Bu arada Kamuran evlanme sözü verdiği Münevver ile evlenmiştir ama kadın hasta olduğu için kısa bir süre sonra ölmüştür. Kamuran zarfın içindeki defteri bir gece sabaha kadar okuduktan sonra ,Hayrullah Bey’in yazdığı tavsiyeleri yerine getirmeyi , Feride’yi bir daha ne pahasına olursa olsun elinden kaçırmamağı kafasına koymuştur. Feride ‘nin gideceği gün Kamuran güya onu almak için gelen arabadan iner. Feride ‘yi bir daha elinden kaçırmamaya kesin kararlıdır. Feride’ye hala kendisini çok sevdiğini söyler ve gitmemesi için Feride ‘ye yalvarır. Feride’nin, Kamuran’a olan aşkı bitmemiştir ve Kamuranı sevmektedir.Feride gitmekten vazgeçer ve bir daha ayrılmamak üzere evlenirler.

3.ANA FİKİR:Romanda Anadolu insanının ne zor şartlar altında bulunduğu anlatılıyor. Bazı toplumsal sorunlara değinilmiştir. Bunlardan bazıları Anadolu’da ki ulaşım,haberleşme ve iletişim dir.
Bir genç öğretmenin ne pahasına olursa olsun zorluklar altında görev yapması ,ülkesine hizmet etmesi,bu zorluklarla yılmadan mücadele etmesi, yurdumuzu kalkındırmak isteyen gençlerimize bir örnektir. Vatanımızın çıkarlarını kendi çıkarlarımızdan daha üstün tutmalı ve bayrağımızın dalgalandığı her yerde , zorluklardan yılmadan çalışmalı ve ülkemizin hiçbir yerini ayırmaksızın kalkındırmalıyız.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

FERİDE:Küçük yaşlarda annesini ve babasını kaybetmiş,teyzesinin yanında büyüyen; çok güzel,canayakın , yaramaz bir kızdır.
KAMURAN:Verdiği sözü tutan ,yakışıklı bir gençtir. Feride’yi çok sevmektedir.
MÜNİSE:Sevimli cana yakın ,süsüne düşkün,güzel bir kızdır. Küçük yaşta anne ve babası birbirinden ayrılmış ve Feride tarafından evlat edinilmiştir.
HAYRULLAH BEY:Yaşlı bir doktor olan Hayrullah Bey başkalarının yardımına koşan ve zorluklara rağmen insanların hayatlarını kurtarmak için görevini en iyi şekilde yapan birisidir.


5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Yazar; sade ve akıcı bir üslupla olayları dile getirmiştir. Romanda duygusallığın ön planda olması okuyucu kitlesini de artırmaktadır. Anadolu’nun insanının sıkıntıları ,İstanbul’da eğitim görmüş bir kızın yaşadıkları ile çok güzel bir şekilde anlatılmıştır.


6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Reşat Nuri Güntekin; İstanbul’da Üsküdar’da doğdu(1889). Askeri Doktor Nuri Bey’in oğludur. Çanakkale’de ilk öğrenimini yaptı. Galatasaray Lisesi’nde bir yıl okuduktan sonra İzmir’deki Fransız Okulu’na girdi. İstanbul Edebiyat Fakültesi’ni bitirdi(1912). Uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı(1913-1930);Milli Eğitim Bakanlığı müfettişi oldu(1931);Çanakkale miletvekili seçildi(1939-1944);UNESCO’da Türkiye temsilciliği, Paris’te kültür ateşeliği görevlerinde bulundu. Emekliye ayrıldıktan sonra,yeni eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden öldü(1956);cenazesi uçakla getirilip Karacaahmet Mezarlığı’na gömüldü.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : İHTİYAR BALIKÇI


KİTABIN YAZARI : ERNEST HEMINGWAY



YAYIN EVİ VE ADRESİ : BİLGİ YAYINEVİ-MEŞRUTİYET CAD. 46/A

YENİŞEHİR-ANKARA

BASIM YILI : BİRİNCİ BASIM-MAYIS 1983


1.KİTABIN KONUSU: İhtiyar bir balıkçının tüm olumsuzluklara rağmen umudunu hiç yitirmeyişini ve her türlü zorluğa karşı nasıl mücadele ettiğini konu alıyor.

2.ROMANIN ÖZETİ: Golf Stream’de küçük teknesiyle yalnız başına avlanan ihtiyar bir balıkçı vardı. Zayıf, kavruk yüzü kederli, ensesi kırış kırış bir adamdı.Yanakları, güneşin tropik denizlerde meydana getirdiği yansımaların esmer lekeleriyle kaplıydı. Bu lekeler yüzünde aşağı çenesine kadar iniyordu. Elleri, oltasına takılan ağır balıkları çekerken açılan yarıklarla yol yoldu. Ne var ki bu yarıkların hiçbiri taze değildi. Bir çöl kuraklığını andıran balıksız günler kadar eskiydi bunllar.

Evet tam seksen dört gündür tek bir balık tutamadan dönüyordu. İlk kırk gün yanına birde çocuk almıştı. Fakat birbiri ardına birçok gün eli boş döndükten sonra çocuğun ailesi, ihtiyar balıkçının artık talihsizlikten de beter bir salao’ya uğradığına inanarak, çocuklarını ilk hafta içinde üç güzel balık yakalayan bir başka tekneye vermişlerdi. İhtiyar balıkçının her gün ufacık teknesiyle eli boş dönüşünü görmek çocuğa pek dokunuyordu. Teknenin gelişini görünce hemen aşağı sahile, olta yumaklarını, sereni, zıpkını, yelkeni taşımak için eski ustasının yardımına koşuyordu. Çocuk ihtiyar balıkçıya büyük bir hayranlık duyuyordu, herşeyi ondan öğrenmişti. Ama onun yanından ayrılmak zorunda kaldığı içinde bir okadar üzgündü. Çocuk ihtiyarın yanından ayrılmasına rağmen bütün boş vakitlerini onunla geçiriyordu. İhtiyar balıkçıda her sabah çocuğun evine giderek onu uyandırıyor ve sahile birlikte iniyorlardı. İhtiyar, çocukla balığa çıktığı günleri çok özlüyordu. ihtiyar teknesini yükleyip, gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra yavaş yavaş denize açılarak uzaklaştı. Hava kararmaya başladığında çocuk sahilde yine ihtiyarı bekliyordu. Ama ihtiyar o günde hiç balık tutamadan geri dönüyordu, çocuk bunu öğrenince yine çok üzüldü ve o gün tuttuğu iki büyük balığı ihtiyara verdi ve balıkları yem olarak kullanmasını istedi.

İhtiyar ertesi sabah, güneş doğmadan, bir gün o hayalini kurduğu kılıç balığını yakalayacağına olan inancıyla tekrar denize açıldı ve okyanusun bereketli olduğunu umduğu bir köşesinin yolunu tuttu. İhtiyar balıkçı bu sefer çok uzaklara gitmeye karar vermişti. Koyun çevresinde haftalarca uğraştım, yine bişey tutamadım diye düşünüyordu.

Ortalık iyice ağarmadan uçları yemli oltalarını suya atrak, akıntıya doğru sıyırtmaya başladı ve çok geçmeden güneşin doğuşunu büyük bir zevkle seyretti. Aradan birkaç saat geçmişti, tam bu sırada biraz ilersinde siyah kanatlarını açmış bir kuşun süzülmekte olduğunu gördü ve birşeyler bulduğunu, oldukça büyük bir sürü olduğunu düşündü.Aradan çok geçmeden kıç tarafındaki oltanın ipleri ihtiyarın ayaklarının altında geriliverdi; ihtiyar adam kürekleri bırakarak oltaya el attı, küçük bir balığın ağırlığını nı hissedince hızla içeriye doğru çekmeye başladı. İçeri aldığı balık güzel bir palamuttu. İhtiyar, balığın iyi yemlik olacağını düşünerek balığı teknenin ucuna doğru fırlattı. Artık sahilin yeşil çizgisi gözden kaybolmuş, güneş iyice ısınmıştı, kürek çekerken ihtiyarın sırtında, ensesinden kuyruk sokumuna doğru ter damlaları iniyordu. işte o anda, olta ipinin altında küpeşteye dayadığı tahta çubuklardan birinin düştüğünü gördü ve bir süre sonra bir balığın zokayı yuttuğunu anladı, ip öylesine geriliyordu ki balığın nekadar büyük olduğunu tahmin bile edemiyordu ama şunu çok iyi biliyorduki bu balık herzaman hayalini kurduğu kılıç balığıydı. İhtiyar büyük bir uğraştan sonra oltanın hakimiyetini tamamiyle sağladı. Ama balık öylesine güçlüydü ki tekneyi sürüklemeye başlamıştı, oltanın ipide gittikçe boşalıyordu. İhtiyar balıkçı diğer oltaların ipinden ekleme yaparak oltanın boyunu bir hayli uzattı, artık kendinden emindi.

Bir süre sonra hava karardı, balık hiçte yorulacak gibi gözükmüyordu. Artık olta omuzlarına çok ağır geliyordu ve ihtiyar oltayı sağ omzundan sol omzuna sürekli değiştirmeye başladı. Ne olursa olsun balığa yenilmeyeceğini sürekli söyleyip kendi kendine konuşuyordu. Bir an için çocuğun yanında olduğunu düşündü. Eğer o yanımda olsaydı bu kadar yorulmazdım diyerek onu çok özlediğini söyledi. İhtiyar, balığın ani bir hareketiyle kendine geldi, içinden acaba pes etmeye mi başladı diye geçirmeye başladı. Ama balık yoluna hala devam ediyordu. İhtiyar çok açıkmıtı ve yakaladığı palamutu temizledikten sonra yemeye başladı, çok az suyu kalmıştı buna rağmen sonuna kadar devam etmeye karalıydı. Bir an için suya baktı ve teknenin yavaşladığını hissetti, balığın yine pes etmeye başladığını düşündü ama bu sefer yanılmamıştı. Balık iyice yavaşlayarak su üstüne çıktı. İhtiyar, balığı gördüğünde çok heyecanlandı, bu hayatında tuttuğu en büyük balıktı. Gümüşü andıran rengi güneşte parıl parıl parlıyor, uzun ağzının sivriliği insanın içini ürpertiyordu. İhtiyar büyük bir zorlukla su üstüne çıkardığı balığa mızrağını fırlatarak tamamen ölmesini sağladı ve balığı teknenin yanına ağzından ve kuyruğun dan sıkıca bağladı. Artık evinin yoluna koyulabilirdi, çünkü savaştan ihtiyar galip çıkmıştı. Denizde birkaç saat yol aldıktan sonra suların hareketlendiğini gördü. Evet korktuğu başına gelmişti, bunlar köpek balığıydı. Hemen teknesinde ayağa kalktı ve mızrağını eline alarak köpek balıklarına saldırmaya başladı. Uzun bir uğraştan sonra birini öldürdü ve öbürünüde ağır bir şekilde yaraladı ama onlarda kılıç balığına zarar vermişti. İkinci köpek balığını öldürmek isterken mızrağıda kırılmıştı ve ilerde köpek balıklarının tekrar saldıracağındanda emindi. İhtiyar yorgun bir hareketle tekneye oturdu ve teknenin küreğini içeri aldı, belindeki bıçağını çıkararak küreğe bağlamaya başladı, evet artık yeni bir mızrağı vardı. Artık tek düşündüğü biran önce evine varmak ve çocuğu görebilmekti. Nihayet günler sonra evine yaklaştığını hissetmeye başladı.Tam o sırada sudaki hareketlilik tekrar görülmeye başladı, yine köpek balıkları gelmişti ve kılıç balığına saldırmaya başlamışlardı. Balıktan bir ısırık alan, yuttuktan sonra tekrar geliyordu. İhtiyar balıkçı yaptığı mızrakla bu köpek balıklarınıda yenmeyi başardı ama kılıçbalığındanda fazla birşey kalmamıştı. İhtiyar herşeye rağmen bütün gün yoluna devam etti ve nihayet evinin bulunduğu sahilin ışıklarını görebildi, teknesini kıyıya yanaştırıp bağladıktan sonra hemen evine gitti.

Sabah olduğunda çocuk ihtiyarın teknesini gördü, teknenin etrafı bir hayli kalabalıktı, herkes ihtiyarın tuttuğu balığa bakıyordu etkilenmek için balıktan arta kalanlar bile yetiyordu. Çocuk teknenin yanına inmeden hızla ihtiyarın evine doğru koşmaya başladı. Eve vardığında o hala uyuyordu. Çocuk ihtiyarı seyretmeye başladı ve bir süre sonra ihtiyar gözünü açıp çocuğa sıcak bir gülümseme attıktan sonra tekrar uykuya daldı.

3.ANA FİKİR: Bir amacımız olduğu zaman, bu amacı gerçekleştimek için karşımıza çıkan zorluklarla, elinmizden gelenin en iyisini yaparak mücadele etmeliyiz.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

İhtiyar Balıkçı: İçindeki mücadele ve savaşma ruhunu hiç kaybetmememiş, her türlü olumsuzlukda dahi kendisine ve tecrübelerine güvenen yılların eskitemediği bir balıkçıdır.

Küçük Çocuk: Balıkçılık mesleğini öğrenmek için küçük yaşta ihtiyar balıkçının yanında işe başlamış orta halli bir ailenin çocuğudur. Küçük çocuk ihtiyara büyük saygı ve sevgi duyar, ailesinin zoruyla ihtiyarın yanından alındığı ve bir başkasıyla çalışmaya başladığı dönemlerde dahi ihtiyara sürekli yardım etmiştir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap içeriği açısından çok güzel bir kitap, kitabı okurken hiç sıkılmadım, baştan sona sürükleyici ve etkileyici bir kitaptı. Özellikle ihtiyar balıkçının azim ve karalılığı beni çok etkiledi.

6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:

Ernest Hemingway bugün 100 yaşında. Küba'dan Afrika'ya dünyanın dört bir yanında serüvenin, tarihin ve insan öykülerinin peşinde koşan Nobel ödüllü yazar, dünya edebiyatının başyapıtlarına imza attı. Onu en iyi anlatan metinlerden birini, 1961'deki intiharının ardından Marquez'in kaleminden çıkan yazıydı.
Ernest Hemingway
Doğum : 21 Temmuz 1899, Oak Park, Illinois, ABD
Ölüm : 2 Temmuz 1961, Ketchum, Idaho
Asıl adı : Ernest Miller Hemingway

Ernest Hemingway, Chicago’nun varoşlarında doktor bir babayla ev hanımı bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Devlet okullarında eğitim gördü ve lise yıllarında yazmaya başladı, etkin ve göze batan bir öğrenciydi. Liseden mezun olduktan sonra Kansas City’ye gitti ve Star’ın muhabiri olarak çalışmaya başladı. Sağlıksız gözü yüzünden defalarca orduya girmesiengellendi ama Birinci Paylaşım Savaşımına Amerikan Kızıl Haçı’nın ambulans soförü olarak girmeyi başardı. 8 Temmuz 1918’de Avusturya-İtalya Cephesi’nde yaralandı –daha 19’unda bile değildi o zaman. Kahramanlık nişanı verildi ve Milan’da hastaneye yatırıldı. Orada Kızıl Haç hemşiresi Agnes von Kurowsky’ye aşık oldu ama von Kurowsky onunla evlenmeyi reddetti . Orada yaşadıklarını kendisi unutulmazanılar olarak adlandırıyor.
Evinde sağlığına kavuştuktan sonra tekrar yazmaya başladı ve bir süre Chicago’da düzensiz işlerde çalıştı. Sonrasında Toronto Star’ın dış muhabiri olarak Fransa’ya gitti. Orada diğer Amerikalı yazarlar tarafından -F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein, Ezra Pound- yüreklendirilen Hemingway, haber dışı yazılarını da yayınlamaya başladı. Seçma öykülerden oluşan ilk önemli kitabı, 1925 yılında “In Our Time” adıyla New York City’de yayınlandı. 1926 yılında “The Sun Also Rises”ı yayınladı, o bu romanını, “ilk somut başarısı” olarak tanımlıyordu. Fransa’da ve İspanya’da yaşayan “başıboş” göçmenlerin (savaş-sonrası “kayıp kuşak”Wink yaşamını anlatan “kötümser” ve parlak bir kitaptı bu. Bu çalışma ayrıca onu kamuoyuna tanıtan ilk çalışma olmuştu. (Hayatının geri kalan kısmında bir yansdan bu ilgiden hoşnut olur ve onu ararken diğer yandan da bu ilgiden sıkılmıştır Hemingway.) yine bir Amerikalı olan Sherwood Anderson’un “Dark Laughter” adlı kitabının bir parodisi olan “The Torrets of Spring”de yine aynı yıl yayınlandı.
Savaş sonrası yıllarda zamanının büyük bir bölümünü kitaplarına ayırdı. Paris’e yerleştiği halde kayak yapmak, boğa güreşi izlemek, balık avlamak ya da avlanmak için sürekli olarak seyahat ediyordu. Böyle bir yaşam bir yandan da yazın yaşamı için önemli bir arkaplan oluşturuyordu. “Men Without Women”la (1927) beraber kısa öykünün üstadı olarak anılmaya başlandı ve 1933’te yayınlanan “Winner Take Nothing” onun bu alanda ününün yerleşmesini sağlayan eseri oldu. En iyi öyküleri arasında “The Killers”, The Short Happy Life of Francis Macomber” ve “The Snows of Kilimajoro” sayılabilir. Ancak haklın gözünde “A Farewell to Arms” (1929) romanı böyle çalımalara gölge düşürdü. İtalya’da askerlik yaptığı günlere geri dönen Hemingway, aşk ile savaşı harmanlayarak sert ama lirik bir roman koydu ortaya. Birinci Paylaşım Savaşı sırasında İtalya Ambulans Servisi ile beraber çalışan Teğmen Frederic Henry yaralandıktan sonra sağlığına kavuşması sürecinde onunla ilgilenen bir İngiliz hemşire olan Catherine Barkley’e aşı kolur. Catherine, Teğmen’den hamile kalır, ama Teğmen kışlaya geri dönmek zorundadır. Teğmen, İtalyanlar’ın feciricatı sırasınsda firar eder ve tekrar birleşen cift İtalya’dan sınırı geçerek İsviçre’ye kaçarlar. Ancak orada, Catherine ve bebekleri doğum sırasında ölürler ve Frederic’i yalnız ve kendine küsmüşbir halde bırakırlar. Hemingway’in İspanya’ya ve boğa güreşine olan sevgisi “Death in The Afternoon”da (1932) somutlanır: bir spordan çok trajik bir tören olarak görmektedir ve eserinde bu seremoni üzerine çok bilgili olduğu da anlaşılmaktadır. Benzer biçimde 1933-34’te katıldığı bir safariyi de “The Green Hills of Africa”yla (1935) kaleme almış oldu.1937’de yayınladığı bir kısa roman olan “To Have and HaveNot” Büyük Kriz sırasında Key West’te alt-sınıf şiddetinden ve üst-sınıfın itibarını yitirmesinden oluşan bir arkaplana bir karşı çıkıştı.
Bundan sonra, İspanya İç Savaşı dolayısıyla ve ülkeye olan yoğun ilgisinin de bir sonucu olarak dört kez İspanya’ya gitti. General Fransisco Franco önderliğindeki Milliyetçilere karşı Cumhuriyetçiler için para topladı ve “The Fifth Column” adlı bir oyun yazdı. Oyun, işgal altındaki Madrid’te sergilendi. İspanya’ya son ziyaretinden sonra Havana’nın dışında mütevazi bir mülk edindi: “Finca Vigia” (Arayış Çiftliği), ve başka bir savaşı gözlemeye gitti –Japonya’nın Çin’e saldırısı.
Hemingway’in İspanya İç Savaşı’yla ilgili geniş deneyimi onun en ünlü eserinin ortaya çıkmasını sağladı “For Whom The Bell Tolls” (1940). Birçok eleştirmen bu romanın “A Farewell to Arms”tan daha iyi bir roman olduğunu iddia eder. Milliyetçi cephe ardındaki gerilla grubuna katılması için Guadarrama Dağları’na yollanan Amerikalı bir gönüllü olan Robert Jordan’ın öyküsünü anlatır bu romanında Hemingway. Roman daha çok Jordan’ın değişik kişilerle kurduğu ilişkiler üzerine kurulmuştur. Diyaloglar, geri-dönüşler ve öyküler yoluyla İspanyol karakterinin canlı bir profilini çizer ve İç Savaş’ın harekete geçirdiği acımasızlığı ve insanlık dışılığı gözler önüne serer. Jordan’ın görevi Cumhuriyetçiler’in atağına yardım etmek için Segovia yakınlarındaki stratejik bir köprüyü havaya uçurmaktır. Ancak kendisi bunun başarısızlığa mahkum olduğunu düşünmektedir. Yaklaşan bir felaket ortamında köprüyü uçurur ve yoldaşlarını geride bırakarak Milliyetçiler’e karşı bir son dakika direnişi hazırlamaya koyulur.
Hemingway yaşamı boyunca savaştan etkilenmiştir -“A Farewell to Arms”ta anlamsızlığı “For Him The Bell Tolls”ta meydana getirdiği yoldaşlık duygularına odaklaşmıştır- ve İkinci Paylaşım Savaşı ilerledikçe Heminggway’in yolu bir muhabir olarak Londra’ya düşmüştür.
Avrupa’daki savaştan sonra Hemingway evine dönerek ciddi bir çalışmaya gömülür. Yolculuklarından birinde (Afrika’ya giderken) bir uçak kazası sonucunda yaralandı. Daha sonra (1953’te) uzun bir mücadeleden sonra yakaladığı ve kayığına bağlayıp eve götürürken köpekbalıklarının saldırısına uğrayan ve balığından olan Kübalı bir denizcinin öyküsünü anlatan kısa romanıyla Pulitzer Ödülü’nü alır. 1954’te edebiyat alanında Nobel Ödülü’nü almasını sağlayan bu kitabı Viyana’yı terkettiği sırada ölen profesyonel bir askerin öyküsünü anlatan birönceki romanı “Across the River and into the Trees” (1950) kadar heyecaala övülmüştür.
1960’tan sonra Hemingway Ketchum’da (Idaho) yaşamaya başladı ve yaşamını ve çalışmalarını önceki gibi sürdürmeye çalıştı. Bir süre için başarılı oldu, ancak daha sonra, anksiyete ve depresyon dolayısıyla Rochester’da Mayo Clinic’te elektroşok tedavisi görmeye başladı. Eve dönmesine iki gün kala birsilahla yaşamınasonverdi.


[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Fatih-Harbiye


KİTABIN YAZARI : Peyami SAFA

YAYIN EVİ VE ADRESİ : Ötüken Neşriyat A.Ş./İstiklal Cad.
Ankara Han 99/3 80060 Beyoğlu-İSTANBUL

BASIM YILI : 1999

1.KİTABIN KONUSU: Kitap, zamanla batılılaşma cereyanının büyük bir gayretle eski medeniyete bağlı İstanbul semtlerini hırpaladığını ortaya koyarken, medeniyetler arası çatışmaların ailelere kadar girerek babayı aynı dünyada bırakıp çocuğunu batıya doğru çektiğini anlatır.

2.KİTABIN ÖZETİ:

Şinasi ve Neriman yaklaşık yedi yıldır aynı semtte, hatta aynı mahallede oturan çok iyi iki arkadaştır. Bu arkadaşlıkları yıllar geçtikçe sevgiye dönüşmüştür.

Şinasi ve Neriman günlerinin büyük bir bölümünü beraber geçirmektedirler. Hatta Şinasi akşamları, Neriman’la Darülelhan’dan çıktıklarında bile onu yalnız bırakmayarak evlerine kadar gider ve çoğu zamanda Nerimanların evinde gece geç vakitlere kadar otururdu. Çünkü Şinasi artık o evin bir ferdi gibiydi, Neriman’ın babası Faiz Bey Şinasi’yi gerçek bir evlat gibi severdi ve onun bir gün kızıyla evlenmesini yürekten isterdi.

Faiz Bey, yaşlı olduğu kır saçları ve sakallarından belli olan, Türk Musikisi düşkünü ve çok iyi ney çalan bir adamdı. Kızı Neriman ve Şinasi de Darülelhan’da müzik eğitimi alıyor, Neriman ud, Şinasi kemençe çalıyordu.

Ama son günlerde Neriman okula gitmemeye başlamış, yaklaşık yirmi gündür de udunu eline hiç almamışdı. Bu yüzden Şinasi, Neriman’da büyük değişklikler olduğunun farkına varmaya başlayarak derin bir korkuya kapıldı. Hatta çok geçmeden Neriman’daki bu değişikliğin sebebinin , artık yaşadığı ortamdan zevk almayışışı olduğunu anladı. Evet artık Neriman oturduğu semt olan Fatih’I beğenmiyor, giydiği elbiseleri bir daha giymek istemiyordu. Neriman’da zengin bir yaşam sürme hayalleri bir hayli güçlenmişti. Özellikle yeni tanıştığı ve giderek ona yakınlaştığını düşündüğü, Beyazıt’ta oturan, zengin bir arkadaşı olan Macit’le sık sık buluşması onun bu arzularını daha da güçlendiriyordu.
Bir gün, Şinasi ve Neriman Darülelhan’dan yine beraber çıkarak yürümeye başladılar. Söz dönüp dolaşıp Macit’in o akşam vereceği partiye geldi. Neriman Şinasi’ye gelmemesini ima edercesine partiye onun gelip gelmeyeceğini sordu. Şinasi’nin Macit’le fazla samimiliği yoktu, sadece birkaç kez karşılaşmışlardı o kadar. Bu yüzden Şinasi o partiye gitme gereğini duymuyordu, ve Neriman’a partiye gitmeyeceğini söyledi. Daha sonra Neriman bir bahaneyle Şinasi’nin yanından ayrılarak uzaklaştı. Şinasi’nin içini yiyip bitiren şüpheler daha da şiddetleniyordu.

Şinasi, Neriman’ın birdenbire ayrılmasının gerekçelerine çeşitli sebepler ararken, yoldan aşağıya doğru yürümeye başladı. Sokağın sonuna geldiğinde Neriman’ın Fatih-Harbiye tramvayını bekliyor olduğunu gördü, gözlerine inanamıyordu. Şinasi kendini, Neriman’ın partiye onsuz gitmiyecegine inandırmaya çalışırken, onun tramvaya atlayarak uzaklaştığını görmüştü. Şinasi bu gördüklerinden sonra gece geç vakilere kadar dolaştı ve evine dönerken Faiz Bey’lere uğradı. Yaşlı adam hala kızını bekliyordu. Şinasi Neriman’ın partide olduğunu bildiği halde Faiz Bey’i meraklandırmamak için büyük ihtimalle Neriman’ın arkadaşı olan Fahriye Hanım’larda kalmıştır dedi. Şinasi biraz daha oturduktan sonra kalktı ve evine gitti.

Neriman, eve gece çok geç geldi, geldiğinde onu bekleyen babasıyla merdiven başında karşılaştı ve hızlı bir hamleyle odasına atılarak kapısını kapattı. Bu durum Faiz Bey’i daha da üzmüştü. Sabah olduğunda Neriman Gülter’den babasına akşam Fahriye’lerde olduğunu söylemesini istedi. Gülter odadan çıkar çıkmaz Faiz Bey’in yanına giderek Neriman Hanım’ın söylemesini istediği herşeyi söyledi. Faiz Bey Gülter’in anlattıklarını duyğunda rahatladığı her halinden belli oluyordu.

Şinasi ertesi gün bir kahvede otururken, Neriman’ın bir arkadaşıyla geçtiğini gördü fakat istifini hiç bozmadı tam o sırada bir an için göz göze geldiler ve Şinasi onların yanına gitmek zorunda kaldı. Şinasi kızların yanına geldiğinde hiç konuşmamak için adeta direnmişti. Neriman bu durumdan Şinasi’nin kendinden şüphelendiğini anlamaya başladı.

Aradan bir kaç gün geçtikten sonra, Neriman ve Fahriye yine bir okul çıkışı Beyazıt’a gitmeye karar verdiler. Beyazıt’a geldiklerinde, Neriman Macit’i görebilme ümidiyle Fahriye’yi de yanına alarak lüks bir cafeye girdi. Evet Macit oradaydı ve onları görmüştü ama Macit’in yanında başka bir bayan vardı, Macit o bayanı yolladıktan sonra Neriman’la Fahriye’nin yanına gitti, uzunca bir sohbetten sonra Macit Neriman’ı Perapalas’ta yapılacak olan bir baloya davet etti. Neriman belki gelebilirim diyerek cevap verdi, aslında sevinçten uçuyor gibiydi ve birden giyicek yeni bir tuvaletinin olmadığı aklına geldi. Yavaş yavaş bu sevinci üzüntüye dönüşmeye başlamıştı, bu babası içinde yeni bir masraf olacaktı. Neriman ve Fahriye geç kalacaklarını anlayarak gitmek için ayağa kalktılar, tam bu sırada Macit Neriman’a baloya gelip gelmiyceğini tekrar sordu ve Neriman yine aynı yanıtı verdi.
Evet partiye tam dokuz gün vardı, Neriman bu dokuz günü çok iyi kullanıp babasına hem baloyu hemde yeni bir tuvalet almak istediğini söylemeliydi. Neriman bir gün bir fırsatını yakalayıp babasına baloyu ve almak istediği tuvaleti anlattı. Faiz Bey gayet yumuşak bir tonla Şinasi’yle gidersiniz ve yeni bir tuvalette alırız dedi.

Neriman, o günlerde Şinasi’nin kendinden bir hayli uzaklaştığını hissetmeye başlamıştı. Aslında uzaklaşanın Şinasi mi yoksa kendisimi olduğundan da pek o kadar emin değildi. Öyle anlar geliyordu ki, Neriman’ın gözü önünden Şinasi’yle paylaştığı mutlu günler gelip geçiyordu, işte bu anlarda Neriman büyük bir çelişki içine düşüyordu. Bir yanda Neriman’ın herzaman yaşadığı hayatın temsilcisi olan Şinasi, diğer yanda da hayallerini kurduğu lüks ve zengin hayatın temsilcisi olan Macit vardı.

Ertesi gün Neriman, baloda giyeceği tuvalet hakkında fikir almak için dayısının kızlarının yanına gitti ve Dayızadelerinin evinde anlatılan bir Rus kızıyla ilgili hikaye onu çok etkiledi. Bu hikaye onun kendine gelmesini sağladı, Neriman baloya gitmekten vazgeçti, aslının şark yani Şinasi’nin yanı olduğunun farkına vardı.

3.KİTABIN ANA FİKRİ: [BNe sebeple olursa olsun kendi öz kültürümüze her zaman sahip çıkmalı, batılılaşma diye adlandırdığımız medeniyete ayak uydurma çabalarımızı çağın gereklerini yerine getirmede kullanmalıyız.[/B]

4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

[BNeriman’ın içine düştüğü çelişkili durumdan, kendi kendine kurtulabilmeyi başarması, kitapta çok güzel bir şekilde anlatılmış. [/B]

[B]ŞİNASİ[/B]:Genelde sessiz,olaylara sakin bir şekilde yaklaşan,çok efendi bir çocuktur.Gerektiğinde karşısındakini üzmemek için hiç konuşmaz.Neriman’a büyük bir aşk beslemektedir.
[B] [/B]
[B]NERİMAN[/B]Big Grinoğu-batı çatışması yüzünden aklı karışmış bir kızdır.Şinasi’yi sevmesine rağmen lükse ve zengin bir hayata düşkünlüğü nedeniyle yeni tanıştığı zengin bir arkadaşı olan Macit’e yakınlaşmaya başlamıştır.
[B] [/B]
[B]FAİZ BEY[/B]:Neriman’ın babasıdır.Genelde çok sakin ve Türk Musikisi’ne büyük önem veren bir insandır.
[B] [/B]
[B]NEZAHET[/B]:Şinasi’nin kız kardeşidir.
[B] [/B]
[B]MUAMMER[/B]:Şinasi’nin arkadaşıdır.
[B] [/B]
[B]FERİT[/B]:Şinasi’nin arkadaşıdır.
[B] [/B]
[B]GÜLTER[/B]:Faiz Bey’in evinde çalışan bir hizmetçidir.

5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Fatih-Harbiye bir tezin, teşhisin romanıdır. Tanzimattan kopup gelen, Milli Mücadele Devri’nde ve sonraki yıllarda alevlenen batılılaşma hareketlerinin Türk tipinde ve cemiyetindeki etkilerini çok güzel bir şekilde incelemiştir.

6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ:

Peyami Safa

(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.

Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvir-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.

Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.

Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.

Peyami Safa halk için yazdığı edebi değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.

Romanları: Gençliğimiz (1922), Şimşek (1923), Sözde Kızlar (1923), Mahşer (1924), Bir Akşamdı (1924), Süngülerin Gölgesinde (1924), Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü (1925), Canan (1925), Dokuzuncu Hariciye Koğuşu (1930), Fatih-Harbiye (1931), Atilla (1931), Bir Tereddüdün Romanı (1933), Matmazel Noralya'nın Koltuğu (1949), Yalnızız (1951), Biz İnsanlar (1959). Hikâyeleri: Hikâyeler (Halil Açıkgöz derledi, 1980). Oyunu: Gün Doğuyor (1932). İnceleme- denemeleri: Türk İnkılâbına Bakışlar (1938), Büyük Avrupa Anketi (1938), Felsefi Buhran (1939), Millet ve İnsan (1943), Mahutlar (1959), Mistisizm (1961), Nasyonalizm (1961), Sosyalizm (1961), Doğu-Batı Sentezi (1963), Sanat- Edebiyat-Tenkid (1970), Osmanlıca-Türkçe- Uydurmaca (1970), Sosyalizm-Marksizim- Komünizm (1971), Din-İnkılâp-İrtica (1971), Kadın-Aşk-Aile (1973), Yazarlar-Sanatçılar- Meşhurlar (1976), Eğitim-Gençlik-Üniversite (1976), 20. Asır- Avrupa ve Biz (1976). Ders Kitapları: Cumhuriyet Mekteplerine Millet Alfabesi (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Alfabe (1929), Cumhuriyet Mekteplerine Kıraat (I-IV, 1929), Yeni Talebe Mektupları (1930), Büyük Mektup Nümuneleri (1932), Türk Grameri (1941), Dil Bilgisi (1942), Fransız Grameri (1942), Türkçe İzahlı Fransız Grameri (1948).






[url=http://www.trplatform.org][/url]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.