You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Administrator
Spor Yazarları...
[COLOR=#ac0000]Yazarlar [COLOR=#ac0000][Resim: 4.gif] [COLOR=#ac0000] [COLOR=#747474]30 Ekim 2008 [COLOR=#ac0000]Tatsız tuzsuz

[COLOR=#747474]Can BARTU

[Resim: 59.jpg]
MAÇA bakıyorum, ne bir heyecan, ne ne bir futbol var. Ne "Aman aman bu da kaçar mı" denilecek pozisyon, ne de bir organize atak yoktu.

Şu F.Bahçe takımında hiç bir oyuncu çıkıp da seyir zevki vermeyecek mi. Tribünde maçı izleyen insanlar evine mutlu dönmeyecek mi? Bakıyorum da genel olarak topu iyi kullanan taraf Ankaragücü. F.Bahçe ise attığı golün üstüne yatar gibi görüntü çiziyor.

Aragones takımı dinlendiyor. Tamam dinlendirsin. Ama 35 yaşındaki Roberto Carlos oynuyor. Asıl dinlendirilmesi gereken Carlos’tu. Bu kadar vurdum duymazlık olmaz. Yani bakıyorsun, iyi oynayıp da sonraki maçta ilk onbirde oynarım mantığı da yok. Semih’in attığı sol ayakla gelen bir mükemmel gol var. Onun dışında Fenerbahçe adına tribünü ayağa kaldıracak bir pozisyon yok. Hadi vazgeçtim, olumlu bir pas da yok.

Tamam bu bir kupa maçı. Böyle maçlara konsantre olmak zor. Bunu kabul ediyorum. Ama Fenerbahçe olarak ortaya bir şeyler koy. Senin kaliten ve ismin var. Hafta sonunda oynanacak Eskişehir ile Arsenal maçları çok çok önemli. Ama kupa Fenerbahçe için bir hedef olmalı.

Maç bitsin havasındaydı

Taraftar bunu kabul etmez. Fenerbahçe’de hangi oyuncu sahaya çıkıp kazanmak istemez. Öyle bir doksan dakika izlendi ki, herkes bir an önce maç bitsin havasındaydı. Yeteneğini sahaya yansıtacaksın. Fenerbahçe’nin adına yakışan futbol oynayacaksın.

Tümer bir senedir ortalarda yok. Adamın umrunda değil. Boşvermiş gidiyor. 45 dakikada gözle görülür bir görüntü çizmedi. Kaliteli bir futbolcuyum diyorsun, şuttan vazgeçtim ama bir olumlu pas ver, oyuna katkıda bulun.

Hakem de Roberto Carlos’a benziyordu. Sahada sanki iki tane Carlos vardı. Kazım’ın kırmızı kart pozisyonunda ters verildi. Bunu taraflı tarafsız herkes gördü. Ancak Kazım’ın yaptığını da profesyonel bir oyuncuya yakıştırmak mümkün değil. Ayrıca Fenerbahçe takımında böyle bir hareketi yapmaya kimsenin hakkı. Sen takımını 10 kişi bırakıyorsun. Çocuk gibi davranıyorsun. Ne yaptığının farkında değilsin. Kazım haftalardır da ortalıkta yok. Takım oyununa da hiç katılmıyor. Katkısı yok, becerisi de kısıtlı. Sonuçta ite-kaka bir kupa galibiyeti elde edildi. Ama bu futbol hiç kimseyi memnun etmedi. Fenerbahçe aslarını oynatmadı. Ortaya konulan futbol da umut vermedi
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Spor Yazarları...
Yazarlar

30 Ekim 2008
İntihar saldırısı

Meriç ENERCAN


UMUMİ arzunun ortak eseri olan forvet hattı sahadaydı Gaziantep’te...

Yani Yattara-Gökhan-Isaac üçlüsü, iş başındaydı. Kupanın en sert grubunda yer alan Trabzonspor’un zorlu sınavında aslında üç değişiklik vardı. Egemen Giray’a, Hüseyin Ceyhun’a, Umut da Isaac’e bırakmıştı yerini.

Hepsi bir yana, Ofansif Lordlar Kamarası’nın ne yapacağına dikkat kesmişti herkes.

Forveti "yalancı savunma" yapan, orta sahası "sadece bakan" Trabzonspor’da tüm yük, savunmanın sırtına bindi. Song ile Giray, aralarına giren Ceyhun ile "Şanlı Gaziantep Direnişini" sergilediler bir süre.. İlk yarıda başarılı oldular, ikinci yarıda çöktüler. Ofansif anlamda ise tek kelimeyle "fiyasko" idi Trabzonspor. İlk bölümde "Nasıl kaçtı?" denilebilecek tek pozisyon bulamadılar.

İkinci yarıda Ersun Yanal, "Uyuşuk orta sahayı" canlandırmak için Colman’ı yanına alıp, Ferhat’ı sağ beke gönderdi ve Serkan’ı en yararlı yerine yolladı. Orta saha hareketlenince, bir kontra akında Isaac’in kafa golü geldi.

Ve ne ilginçtir, üç gün önceki gibi tam 4 dakika sonra, "Defansif bir facia örneği" karambolden Eduardo, eşitliği sağladı. Song ile kaleci Slyva’nın ortak hatasından bağıra çağıra gelen Tabata golünde, iki oyuncu "komik" duruma düşüyordu.

Son 21 dakikada Ceyhun’u çıkarıp, Umut’u sahaya sürerek 4 forvet kumarını oynayan Yanal, 4-1-1-4 gibi sık rastlanan örneği olmayan bir "İntihar saldırısının mimarı" oldu. Bordo mavililer, saldırdıklarını zannederken, Trabzon defansının bir başka komik hatasını, stoper Bekir güle oynaya "Topuk ile" filelere yolluyordu.

İnsanı kendine getiren, acı gerçeklerle yüz yüze bırakan ve "Yanlışların doğruluğunu" ortaya koyan net bir yenilgiydi bu.

Tartışmaya yer bırakmayan...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Spor Yazarları...
kaosun sorumlusu

30 Ekim Perşembe 2008

Ercan Güven..


Galatasaray’daki durumu, “yetersiz teknik direktör” ve “isteksiz futbolcular” ile izah edemezsiniz artık... O aşama geride kalmıştır. Olay, buz gibi “yönetim faciasıdır”!
Elbette taktiği yönetim kurulu verip, golü Adnan Polat’ın atacak hali yoktur.
Ama bir yönetime düşen, “elindeki sportif ve teknik değerleri en üst düzeyde tutup en verimli kullanmaktır”.
Peki ne yaptı Galatasaray yönetimi?
Olanı da berbat etti.
Nasıl mı?
Skibbe’yi beğenmediğini, kendisini değil yardımcılarını kovarak ifade etti. Üzerini Kalli gibi yakın geçmişte özel durumlar için kullanılmış ve tedavül dışı kalmış bir hoca adıyla gölgeledi.
Terim’e kur yaptı; refüze edildi...
Yakın tarihteki en acıklı Hoca-Yönetim ilişkisidir bu.
Patronun yakın akrabasını çalıştırmak zorundaki müdür gibi... İstemiyor, yollayamıyor.
İstememekte “haklı” mıdır, “haksız” mıdır onu tartışmıyorum. Bir yönetimin kendi tasarrufudur kiminle çalışacağına karar vermek...
Benim söylediğim “kararını bile uygulayamayan bir erk”!..
Ya futbolcular?... Onları “tercih” yapmak zorunda bıraktı yönetim. Futbolcular Skibbe’yi tribünlere sunup “onayladıklarını” açıklayarak teknik direktörün üzerine çıktı.
Artık Skibbe’nin bordrosundan başka resmi bir şeyi kalmadı Galatasaray’da.
Futbolcular da bunun farkında.
Zaten “teknik direktörsüz” veya “teknik direktöre rağmen” şampiyon olmak gibi bir “sabıkası” vardı Galatasaray’ın... İnisiyatifi doğrudan futbolcuya zimmetleyen ve bundan sonuç alan tuhaf bir gen girmişti kromozomlarına...
Bu yanlış örnek her fırsatta hortluyor.
İşte... Ligin en iyi kadrosu canları isterse oynuyor, istemezse oynamıyor.
Hesabı kim soracak?.. Yönetim.
Kime?.. Skibbe’ye mi?
Güldürmeyin beni. O aşama da çoktan geride kaldı.
“Emir komuta” ve “yetki sorumluluk” denklemleri alt üst olmuş durumdadır Galatasaray’da.
Sebebi, suçlusu Yönetim...
“Elindeki sportif ve teknik değerleri en üst düzeyde tutup en verimli kullanmakla yükümlü yönetim marifetiyle” kaos yaşayan bir Galatasaray var ortada.
Allah kolaylık versin.
Çünkü içinden çıkılmaz bir durumda Galatasaray.
Bakın... Bugün kupada şahane bir adım, yarın ligde süper bir netice alsa ne yapacaklar hocayı?... Bağırlarına mı basacaklar. Yoksa tükürdüğünü yalamamak için zaferin patentini futbolculara mı sunacaklar?
Bir kulüp, kendi maaşlı adamıyla kavga eder ve aynı zamanda onunla devam ederse, en iyi ihtimalle Galatasaray gibi olur.
Galatasaray henüz yarışın içindeyse, bunun nedeni tarihinde ve müzesinde bulunmaktadır; biline.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Spor Yazarları...
Hakemlere nasıl güvenilir

31 Ekim Cuma 2008

Mehmet DEMİRKOL..


Bülent Yavuz senelerce bu ülkede hakemliği idare etti. Kavga gürültünün en çok yaşandığı dönemlerde hakemleriyle birlikte sıkıntı çekti. Kimseye yaranamadı, sorun yaşadı. Hakemlerinin üzerine fazla ve mesnetsiz gidildiğinden şikâyet etti. Haklı olarak... Peki, şimdi ne yapıyor?
Salı günkü yazısından birkaç bölüm okuyalım:
Denizli’de düdük çalan Hakan Özkan hakkında: ‘Kendine güveni, iyi hakemliğini beraberinde getiriyor. Eski panik halini bırakmış. Daha oturaklı bir görüntüsü var. Geçen hafta pozisyonlara uzaktı. Bu maçta ise olması gereken her yerde

vardı. ‘
Ankara’da maç yöneten Kuddusi Müftüoğlu hakkında: ‘Hakem bütün bu ambiyansta kusursuz. Futbola pozitif katkıda bulundu.’
Antalya’da maç yöneten İlker Meral hakkında: ‘İlker Meral, kendisine bu sorumluluğu veren yöneticilerini zora sokmadı.’
Ankara’da düdük çalan Suat Aslanboğa hakkında: ‘Bol gollü maçta, en ufak bir yanlışa mahal bırakmadı.’
Konya’da görev yapan Abdullah Yılmaz hakkında: ‘Hakem Yılmaz, Bulak’ı tribüne gönderiyor. O ana kadar yanlışlar yapan hakem, bu kez doğruyu yapıyor. Teknik alan nerede, Bulak nerede.’

Yavuz muhtemelen bu maçlardan hiçbirini seyredemedi. Atlayıp gidip izlediği bir ya da iki maç varsa bilemem, ama hepsini izlemesine olanak yok. Peki nasıl bu kadar kesin bir lisanla hakem yargılayabiliyor? Bunu sadece Bülent Yavuz yapmıyor. Benim gazetemde de Metin Tokat aynı hatalara imza atıyor, başka gazetelerde de başka isimler. 3 dakikalık özetini seyrettikleri maç hakkında genel yargılarda bulunuyorlar. Bazen yukarıdaki gibi övgüler bol oluyor, bazen ne hakemlikleri kalıyor ne adamlıkları...
90 dakikası yayınlamış, 14 kamerayla HD olarak çekilmiş, Türkiye’nin en iyi naklen yayın ekibi tarafından aktarılan maça da aynı kesinlikle yorum yapıyor, 2 kamerayla çekilmiş taşeronun çektiği çamur gibi görüntü üzerine de. Bu nasıl iş?

Bu mesleğe başladığımdan bu yana hakemin futbolun asli unsuru olmadığını, tartışmaların dışına çıkarılması gerektiğini savunuyorum. Çünkü bir kaç kez hakemlik yapmayı denedim ve ne kadar zor bir şey olduğunu biliyorum. Çünkü dünyanın birçok yerinde en ünlü hakemlerin yönettiği maçları seyrettim ve ne fahiş hataların yapılabildiğini gördüm. Tahmin ve Kabul edersiniz ki, bu hakemlerin bu fahiş hataların arasında bugün bize hakemleri anlatanlar ve yaptıkları da var...


Ama buna en çok hakemler, doğrusu eski hakemler müsaade etmiyor. Ben profesyonel futbol oynamadım ama TV’den seyrettiğim maçlar üzerine bir soru sorulduğunda, maçı TV’den seyrettiğimi söyleyerek konuşmaya başlıyorum. Ama eski hakem 3 dakika üzerinden en kesin ve keskin yorumu yapıyor. Bunu yapmakta sakınca görmeyenin zamanında yönettiği maçlar da otomatikman tartışmalı olmuyor mu? Sahanın içinde pozisyona 3 metre mesafede verdiği karar da aynı kesinlikte, seyretmediği maç üzerine vardığı yargı da...
Şimdi, bu olurken nasıl hakemliği savunacağım ben.
Birisi çıkıp işte savunduğun adamların yaptığı yorum derse ben ne cevap vereceğim.

Hakemliği yapılacak bir işi olmaktan çıkaranlar işte onlar. Aklı başında adamların bu işe girmesini engelleyen de bu durum.
Artık hakem olmak isteyenlerin çoğu, biliyorum ki aslında hakem olmak peşinde değiller. Amaçları bir an önce hakemlik safhasını atlatıp, yeni bir Erman Toroğlu, yeni bir Ahmet Çakar olmak...
Ben yöneticilere, futbolculara, taraftara kızıyorum ama bu işi bu hale getirenler, kendi mesleğinin kökünü baltalayanlar aslında...
İnsanoğlu bunu yapabiliyor. Mesele hata yapmak, günah işlemek değil. Bu herkesin yaptığı, kolayca yapabildiği, insana özgü olan...
Mesele bunu sistematik hale getirip kendi ortamını yaşanmaz kılabilmek.
İşte bunu savunamıyorum.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Posting Freak
Spor Yazarları...
[B]Hangisi doğru?[/B]

[Resim: fft6mf33591vo5.jpg]

30 Ekim Perşembe 2008

Bir yanda “Ben futbol oynamak istiyorum. Ben daha 2-3 yıl futbol oynarım” diyerek hâlâ futbol oynamak için direten ve ne yapacağı memleket meselesine dönen 37 yaşındaki Hakan Şükür...
Diğer yanda 2007 yılına kadar Real Madrid’le sözleşmesi olduğu halde “Her zaman daha zor olan bir yaşa geldim" diyerek 2006’da 33 yaşında futbolu bırakan Zinedine Zidane...
Bir yanda Eskişehirspor ağlarına koluyla düzelttiği topu gönderdikten sonra yaptığı yanına kâr kalan Milan Baros ve bu maçtan sonra dahi hakemi suçlayan Türkiye futbol kamuoyu...
Diğer yanda Palermo'ya elle attığı golün hakem tarafından geçerli sayılmasından sonra Fiorentinalı Gilardino’ya 2 maç ceza veren İtalya Futbol Federasyonu...
Bir yanda "Biliyorsunuz bizim ülkemizde iki tane maç oynayıp, 2-3 gol atan oyuncu dünya gündemine geliyor. Bu oyunculardan da artık yeteri kadar verim alamıyoruz. Ayakları yere basmıyor... Takımımız bundan önceki oynadığı seviyeye gelmek zorunda. Bazı oyuncular ile ilgili kafamda bazı yaptırımlar var ve bunları uygulayacağım. Onların ayaklarını yere basmalarını sağlayacağım...” diyerek kendini kurtarmak için futbolcularını ve daha 18 yaşındaki Sercan’ı taraftarın önüne atan, geçmiş yıllarda kırmızı kart gördü diye futbolcusunu döven Bursaspor Teknik Direktörü Samet Aybaba...
Diğer yanda oyundan çıkardığı için sinirlenen Uğur Boral’ı ve kırmızı kart gören Kezman’ı sakinleştirmeye çalışan, kullanmak için direttiği penaltıyı kaçırınca belki de Fenerbahçe’nin şampiyon olamamasına sebep olan Kezman’ı sahiplenen, “hata benimdir” diyen eski Fenerbahçe Teknik Direktörü Zico...
Bir yanda beğenmediği sorular soran basın emekçilerini azarlayan, yazılarını ve yorumlarını beğenmediği yazarlara telefonda küfür eden, başarısı(!) sebebiyle maaşına 2 kat zam yapılan ve sözleşmesi 2012 yılına kadar uzatılan kendiyle bile kavgalı Milli Takımlar Sorumlusu Fatih Terim...
Diğer yanda daha önceki gün yazdığım yazıdan dolayı beni arayarak, “büyük bir keyifle yazılarını okuyorum. Bugünkü sayfanda bana da dokundurmuşsun. Ama benim uzun vadeli çalışmaktan kastım 1-2 yıl değil, plan proje yaparak 5-10 yılı kapsayan bir çalışma. Ancak bu şartlarda Türkiye’de yapılabilecek bir şey değil bu” diyerek tevazu ve hoşgörüyle durumu anlatma ihtiyacı duyan Beşiktaş Teknik Direktörü Mustafa Denizli...
Bir yanda adının geçtiği bir yazımdan sonra beni arayan, “Benim yanlış yazdığımı düşünüyorsan yazı yaz” dediğimde ise “sen kimsin ki seni muhatap alayım” diyerek kendince beni aşağılamaya kalkan... “Muhatap almıyorsan niye arıyorsun, kapat telefonu” dediğim Hürriyet gazetesi Beşiktaş muhabiri İsmail Er...
Diğer yanda Beşiktaş’ın 8-0 mağlup olduğu Liverpool maçından sonra yazdığı yazı sebebiyle köşeme konuk olan, yanlışını ne kadar okurum varsa herkese duyurduğum biri... “Eleştirin için teşekkür ederim, keşke benim gazetemde yazsaydın ve Hürriyet okurları da senin yazını okusaydı...” diyerek bana mail gönderen, yaptığı hatadan gocunmayarak olgunluk gösteren Hürriyet gazetesi spor servisi istihbarat şefi Mehmet Arslan...
Bir yanda 12 Ağustos’ta yayımlanan “Borç değil, dert çok” başlıklı yazımdan sonra kendisini “yetersiz, savurgan, yalancı ve işbilmez olduğunu ima ederek kamuoyunda küçük düşürmeye” çalıştığım gerekçesiyle hakkımda dava açan Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören...
Diğer yanda 9 Eylül tarihinde yayımlanan ve Hacettepe ile Gençlerbirliği arasındaki ilişkiyi anlatmaya çalıştığım “Dikkat” başlıklı yazımdan sonra arayarak, yaklaşık 1 saat boyunca beni iki kulübün birbiriyle alakası olmadığına iknaya çalışan Hacettepe Spor Kulübü Başkanı Turgay Kalemci...
Futbolumuzdaki değişik insanlar...
Değişik karakterler...
Benim doğrularım belli...
Sizin için hangisi doğru?..

Nilay Yılmaz
[Resim: 181tx4.gif]
''Kuran İmanla Olur.
İman Aşkla Olur,
İnsanı Sevmekle Olur..''


Pir Zöhre Ana

Administrator
Spor Yazarları...
GÜRCAN BİLGİÇ..


Başkent'te üç resim

Ankara'da ne sahada kupayı çok isteyen bir takım görüntüsü vardı; ne de tribünler 25 yıllık hasretin ateşindeydi. 19 Mayıs'ın boş koltukları, iki takım adına da "bir an önce bitsin" misyonunu yüklenmiş, 90 dakikanın ahitleri oldular.
Maçın hikayesi yok. Aragones haklı bir kararla rotasyona gitti. Tek ön liberoda ısrar etmeyip göbek ikilisini iki dirençli (Josico-Deniz) orta sahadan kurup, Tümer ve Kazım'ın defansif dinamizmlerini de sahaya yansıtmalarını sağladı. Daha 5. dakikada Semih "iş bitirme" görevini yaptı, maçı takımının kucağına verdi. Kalan 85 dakika boyunca oyundan kopmayıp, Ankaragücü'nün parlamalarına su sıkarak kontrollü oynadılar.

TÜMER MAÇA YABANCI KALDI
20. dakikadan itibaren sağ arka adalesini tutan Tümer'deydi gözlerim. Dede'nin burun büktüğü Tümer, erken golle 'pamuk' gibi olan maçın yabancısı kalmayı tercih etti. Belki "neden?" diye soruyordu kendine. Rotasyonda kullanılacak oyuncu olmayı yediremiyordu kendisine belli ki. Ama "Tümer oynamalı" diyenleri mahcup etmeyi tercih etti. Bundan sonra Tümer'in aslında kafasına koyduğu maçı alabilecek kapasitede bir oyuncu olduğunu Aragones'e kim, nasıl anlatır?


Tümer kendi gururunun ağırlığında kayboldu.
Fakat bir genç parlıyordu. Volkan Babacan'ın performansını izlerken, bir an bile endişe duymadık. Arkadaşları da baskı yediklerinde çekinmeden ona pas kullandılar. Şu an görevde olmayan kaleci antrenörü Murat Öztürk'ün emekleri karşılığını buluyor galiba... A.Gücü taraftarının büyük kısmı Cemal Aydın'ı protesto etmek için stat dışında kaldı. İçeri girenler de ağızlarına ne gelirse söylediler. Karşılarında ise kendileri gibi yönetim ile problemi olan ama takımlarını hiç bıkmadan destekleyen Fenerbahçeliler vardı. Rüzgar eken, fırtına biçer. Tribündeki koltuğunuzun arkasında ne yazarsa yazsın, takımın bir ferdi olamazsanız, kaderinize de razı olursunuz.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Spor Yazarları...
31 Ekim 2008

Ali Sami Yen futbolcusu

İlhan SÖYLER


GALATASARAY deplasmandan ürküyor mu, sevmiyor mu? Sahaya bakıyorsun, ’oyun felsefesi’ diye bir şey bulamıyorsun.

Hele bir orta alan var ki, güya takımın en kritik yeri, ama en zayıf yeri. Tamam anladık, Ayhan, Barış, Mehmet Topal ve Linderoth gibi çok önemli eksiklerin var. Ah be birader sen koskoca Galatasaray takımısın; dört tane eksiğin yerini dolduramıyor musun?

Sevgili Mehmet Güven kardeşim, biliyoruz; gençsin, yeteneklisin ve şans da buluyorsun. Gel gör ki, bunun karşılığını veremiyorsun. İyi mücadele ediyorsun ama boşa dönen çamaşır makinesi gibi boşa elektrik harcıyorsun. Aldığın topları nereye, ne zaman ve nasıl kullanacağını maalesef bilmiyorsun. Veya biliyorsun da yapamıyorsun. Gelelim orta sahanın diğer kritik adamı Meira’ya. Kariyerin müthiş. Boyun posun da öyle... Ama dün sende de bir şey göremedik. Topa vuracağına rakibinin poposuna vuruyorsun. Bu ne isabetsizlik! Sanıyorum Skibbe dün bir kez daha görmüştür; senden orta saha oyuncusu olmaz.

Evlere şenlik

Defans desen o ayrı bir şenlik. Artık rakipler duran top kullanınca tüm Galatasaraylılar korkar oldu. Çünkü, hiçbiriniz duran toplarda kimi, nasıl tutacağınızı bilmiyorsunuz. Örnek mi, Galatasaray’ın Ankaraspor’dan yediği gol. O De Nigris ki, Türkiye Ligi’nin en akıllı santrforlarından biri. Adam her yeriyle gol atabilecek bir yetenek. Siz kalkıp bu adamı marke etme görevini gencecik Murat’a veriyorsunuz. O De Nigris de tabii Murat’ı kolaylıkla ekarte edip golünü attı. Hadi Murat adamını kaçırdı diyelim, korner atıldığı sırada ceza sahasındaki Galatasaraylı sayısı Ankarasporlu futbolculardan fazlaydı. Ama nereye baktıkları, ne için orada bulundukları belli değildi. Sanırsınız ki, Ay tutulması var da, kafayı yukarı dikip havaya bakıyorlar. Oh ne güzel! Galatasaray’da oynayan futbolcuların haline bak!

Lincoln’ü hep söylüyoruz, yazıyoruz, bir daha yazalım. Bu adam sadece Ali Sami Yen Stadı’nda sahneye çıkıyor. Onu sadece seyirci gazı gıdıklıyor.

Galatasaraylı futbolculara tavsiyem; Ankaraspor maçının kasetini alıp baştan sona izlesinler. ’Biz ne yapmışız’ diye izlesinler. Koskoca Galatasaray, Ankaraspor’a mahkum oynuyor. Rakip takım 8-9 kişiyle gol ararken, Galatasaray kontratak oynuyor. Vah ki vah.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.