Taha Akyol
Erdoğan dikkatli konuşmalı
YARSAV Başkanı Emin Ağaoğlu bir muhalefet lideri gibi değil, öfkeli bir muhalefet lideri gibi konuştu. Bu üslubu sevmiyorum. Halen savcılık ve yargıçlık görevinde bulunanların oluşturduğu bir dernek bu kadar politize olmamalı.
Yargı mensuplarının, ‘dernek’ şapkası altında da olsa, belli bir sükûnet ve ağırbaşlılıkla konuşması lazım.
Hukuk anlayışı YARSAV’la paralellik gösteren ve evinde arama yapılarak “rencide” edilen Sabih Kanadoğlu bile son derece ağırbaşlı davranmıştı.
YARSAV’ın öfkeli ve politize konuşmalarını dinlerken, “Yargıda POL-BİR, POL-DER vakası mı yaşanacak?” diye kaygılanıyorum.
Malum, 12 Eylül öncesinde polis teşkilatı, POL-DER ve POL-BİR adlı siyasi ve ideolojik dernekler halinde kutuplaşmış, bu yüzden polis çok defa kanuni görevini yapamaz hale gelmişti.
Birçok sorunları bulunan yargıya bir de böyle ‘politik dernekleşme’ gölgesi düşmemesi için herkes, en çok da ‘yargıçlar ve savcılar’ dikkatli olmalıdır.
Başbakan’ın sözleri
Başbakan da Ergenekon soruşturması hakkında “yargı bağımsızlığı, yargıya saygı” gibi hukuki kavramların ötesinde konuşmamalı, polemikten uzak durmalıdır. Ergenekon soruşturmasının politikacılara ve medyaya yöneleceğini ima ettiği izlenimi veren konuşmalar yapmamalıdır.
Çünkü, kuvvetler ayrılığı ilkesinin bulunduğu bir ülkede başbakanlar adli soruşturmaların nereye uzanacağını bilemezler. Bilirlerse de vahimdir, biliyor izlenimi yaratırlarsa da vahimdir.
Ergenekon’un uzantıları nerede varsa, medyada varsa medyada, soruşturma tereddütsüz oraya uzanmalıdır; üzerine siyasi yönlendirme kuşkusu düşmeden...
Ergenekon soruşturmasını etkisizleştirmek isteyenler de bu soruşturmanın “adli” değil, “siyasi” olduğu izlenimini yaratmak istemiyorlar mı?!
Ceza hukuku farkı
Yargı bağımsızlığı, yargıya güven gibi terimler kullandığım için bazı okurlarım soruyor: “Madem yargıya güven, neden Anayasa Mahkemesi’nin ve Danıştay’ın çeşitli kararlarını eleştirmiştin?!“
Dünkü Cumhuriyet de başyazısında, “Yargıya güvenden bahsedenler, AKP’nin irtica odağı olduğuna karar veren Anayasa Mahkemesi’ne de güveniyorlar mı?” diye soruyordu...
Şu da sorulabilir: Anayasa Mahkemesi’nin bu tür kararları için “yargıya güven” fikrini savunanlar, Ergenekon soruşturmasını yapan yargıya niye güvenmiyorlar?!
Bu sorular yanlıştır! Çünkü ceza hukuku ile anayasa ve idare hukuku arasındaki farkı gözden kaçırıyorlar.
Özelleştirme, parti kapatma gibi konularda yargıçların felsefi ve siyasi görüşleri bu kavramlara verecekleri anlamı etkiler, kararlarını ona göre verirler. O açıdan da elbette eleştirilir.
Halbuki ceza hukukunda “çete, silahlı örgüt, suç işlemek için örgüt, örgüte üyelik” gibi konularda yorum farkı bu kadar geniş değildir. Kemalist bir hukukçuyla liberal bir hukukçunun bu kavramlara verdikleri anlamlar, laiklik ve özelleştirme gibi konularda olduğu kadar farklılık gösteremez.
Onu içindir ki, ceza hukuku alanında “kanunilik” ilkesi geçerlidir, bu kadar geniş görüş farkları olamaz.
Kanunları uygulayan ceza yargısına ya güvenmek gerekir veya hangi kanuna uymadığını somut olarak söylemek gerekir. ‘Siyasi edebiyat’ yaparak ceza yargısını eleştirmenin hukuki değeri yoktur.
Köşeli Yazılar...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
757
Okunma / Görüntüleme
292455
Köşeli Yazılar...
Köşeli Yazılar...
Serpil Yılmaz
Refikalara bir “zil” sesi yetti!
Geçen hafta Türkiye’nin elit kadınları Başbakanlık’tan arandılar ve kendilerine “T.C. Başbakanı Refikaları Sayın Emine Erdoğan’ın Gazze’ye Destek İçin İstanbul Buluşması” daveti yapıldı.
Davetliler, Four Seasons Bosphorus Oteli’nin salonuna merakla gelmişlerdi.
Kadın sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, entelektüeller, AKP’li siyasiler katılmış olsa da salonda “zengin” kadın görüntüsü ağır basıyor; “sermaye” kesiminin neredeyse tam kadro gelmesi dikkati çekiyordu. Gelemeyenler de mazeretlilerdi.
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ve TOBB Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı Aynur Bektaş, TİKAD Başkanı Nilüfer Bulut, KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç gibi iş dünyası temsilcilerinin yanı sıra, soyadı Koç, Sabancı, Özyeğin, Eczacıbaşı, Demirören hatta Uzan olan “eşler” de salonda yerlerini almışlardı.
Aynı dakikalarda Türkiye Kızılay’ı ile birlikte konuk ülkelerin yardım kuruluşları, Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun da katıldığı toplantıda bu konuyu görüşüyorlardı.
Dışişleri’nin kontrolünde yapılan organizasyonun amacı Gazze’ye yardımdı.
Kim bağış yaptı?
BM Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu’nun (UNRWA) sinevizyon sunumunda, Körfez bölgesindeki Arap ülkelerinden 9 milyon 800 bin dolar maddi yardım beklendiği anlatılıyordu.
Emine Erdoğan ise otelin bir başka odasında Azerbaycan, Ürdün, Lübnan, Suriye, Pakistan, Libya ve Katar’dan gelen meclis başkanı, başbakanların eşleri ve kızlarıyla “deklarasyon”u hazırlıyordu.
Toplantının organizasyonu üzdü. Türkiye’nin de içinde olduğu 8 ülke, “Gazze’nin sesi“ olmak için yüreklerini ortaya koysa da, insanlarda “görev“ duygusu yaratmakta zorluk çekildi.
Aksaklıklar çoktu. Başlama saati 14.00 olarak belirtilmesine rağmen toplantı 15.30’da başladı. Bu süre içinde Semahat Arsel’den Türkân Sabancı’ya tüm konuklar yerlerine oturtulup, bekletildiler.
Cem Uzan’ın eşi Alara Uzan “İşim var” diyerek, konuşmaları beklemeden salonu terk etti.
Aralarında lider eşleriyle bir araya getirilmedikleri için kırgınlık duyanlar oldu.
Hayal kırıklığı yaşayan konukların büyük bölümü, akşam yemeğine katılmadı. Dolayısıyla yemekte dağıtılan “siyah zarflar”ı alamadılar. Oysa o zarfların içinde üç kamu bankasının hesap numarası yazıyordu.
Gazze halkına yapılacak yardımlar, Başbakanlık Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü kontrolünde toplanıyordu.
Zara’dan Gazze konseri
İsrail ordusunun Gazze şeridinde Filistinlilerin evlerini yıkmalarına engel olmaya çalışırken, başı buldozerle ezilen Amerikalı barış eylemcisi Rachel Corrie, İspanyol aktör Antonio Banderas, UNRWA temsilcisi hazırlanan bir filmle mesajlarını ilettiler.
Ancak konuk “refikalar”ın iki çift sözü duyulmadı.
Banderas, Hollywood’un dışına çıkarak çekmeye çalıştığı “Sultan” filmi için Körfez’den sponsor ararken, bu coğrafyayla buluşuyor. Banderas, o nedenle “Ortadoğu’daki acılar”dan söz ederken Katar’da eğitim gören Filistinli çocuklardan söz etmeyi unutmuyor.
İki yıl önce eşinden ayrılan ve kendi müzik şirketi ZR’yi kuran Zara, akşam yemeğinin “en aktif“ konuğuydu.
Yemekte Emine Erdoğan’ın yanına gidip,“Gazze’ye yardım konseri hazırlıyorum” dedi. Erdoğan, bu bilgiyi yanında oturan Suriye’nin “refikası” Esma Esad ile paylaşınca, ortaya bir Ortadoğu konseri projesi çıktı.
Zara yemekte görüştüğü Arap dünyasının “starı” Sami Yusuf ve ünlü kadın sanatçı Latifa’nın desteğini yanına almıştı.
Zara’nın “Gazze konseri”, Avrupa dışı bir organizasyon olarak kalmasa.
Refikalara bir “zil” sesi yetti!
Geçen hafta Türkiye’nin elit kadınları Başbakanlık’tan arandılar ve kendilerine “T.C. Başbakanı Refikaları Sayın Emine Erdoğan’ın Gazze’ye Destek İçin İstanbul Buluşması” daveti yapıldı.
Davetliler, Four Seasons Bosphorus Oteli’nin salonuna merakla gelmişlerdi.
Kadın sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, entelektüeller, AKP’li siyasiler katılmış olsa da salonda “zengin” kadın görüntüsü ağır basıyor; “sermaye” kesiminin neredeyse tam kadro gelmesi dikkati çekiyordu. Gelemeyenler de mazeretlilerdi.
TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ ve TOBB Kadın Girişimciler Kurulu Başkanı Aynur Bektaş, TİKAD Başkanı Nilüfer Bulut, KAGİDER Başkanı Gülseren Onanç gibi iş dünyası temsilcilerinin yanı sıra, soyadı Koç, Sabancı, Özyeğin, Eczacıbaşı, Demirören hatta Uzan olan “eşler” de salonda yerlerini almışlardı.
Aynı dakikalarda Türkiye Kızılay’ı ile birlikte konuk ülkelerin yardım kuruluşları, Devlet Bakanı Nimet Çubukçu’nun da katıldığı toplantıda bu konuyu görüşüyorlardı.
Dışişleri’nin kontrolünde yapılan organizasyonun amacı Gazze’ye yardımdı.
Kim bağış yaptı?
BM Filistinli Mültecilere Yardım Kuruluşu’nun (UNRWA) sinevizyon sunumunda, Körfez bölgesindeki Arap ülkelerinden 9 milyon 800 bin dolar maddi yardım beklendiği anlatılıyordu.
Emine Erdoğan ise otelin bir başka odasında Azerbaycan, Ürdün, Lübnan, Suriye, Pakistan, Libya ve Katar’dan gelen meclis başkanı, başbakanların eşleri ve kızlarıyla “deklarasyon”u hazırlıyordu.
Toplantının organizasyonu üzdü. Türkiye’nin de içinde olduğu 8 ülke, “Gazze’nin sesi“ olmak için yüreklerini ortaya koysa da, insanlarda “görev“ duygusu yaratmakta zorluk çekildi.
Aksaklıklar çoktu. Başlama saati 14.00 olarak belirtilmesine rağmen toplantı 15.30’da başladı. Bu süre içinde Semahat Arsel’den Türkân Sabancı’ya tüm konuklar yerlerine oturtulup, bekletildiler.
Cem Uzan’ın eşi Alara Uzan “İşim var” diyerek, konuşmaları beklemeden salonu terk etti.
Aralarında lider eşleriyle bir araya getirilmedikleri için kırgınlık duyanlar oldu.
Hayal kırıklığı yaşayan konukların büyük bölümü, akşam yemeğine katılmadı. Dolayısıyla yemekte dağıtılan “siyah zarflar”ı alamadılar. Oysa o zarfların içinde üç kamu bankasının hesap numarası yazıyordu.
Gazze halkına yapılacak yardımlar, Başbakanlık Acil Durum Yönetimi Genel Müdürlüğü kontrolünde toplanıyordu.
Zara’dan Gazze konseri
İsrail ordusunun Gazze şeridinde Filistinlilerin evlerini yıkmalarına engel olmaya çalışırken, başı buldozerle ezilen Amerikalı barış eylemcisi Rachel Corrie, İspanyol aktör Antonio Banderas, UNRWA temsilcisi hazırlanan bir filmle mesajlarını ilettiler.
Ancak konuk “refikalar”ın iki çift sözü duyulmadı.
Banderas, Hollywood’un dışına çıkarak çekmeye çalıştığı “Sultan” filmi için Körfez’den sponsor ararken, bu coğrafyayla buluşuyor. Banderas, o nedenle “Ortadoğu’daki acılar”dan söz ederken Katar’da eğitim gören Filistinli çocuklardan söz etmeyi unutmuyor.
İki yıl önce eşinden ayrılan ve kendi müzik şirketi ZR’yi kuran Zara, akşam yemeğinin “en aktif“ konuğuydu.
Yemekte Emine Erdoğan’ın yanına gidip,“Gazze’ye yardım konseri hazırlıyorum” dedi. Erdoğan, bu bilgiyi yanında oturan Suriye’nin “refikası” Esma Esad ile paylaşınca, ortaya bir Ortadoğu konseri projesi çıktı.
Zara yemekte görüştüğü Arap dünyasının “starı” Sami Yusuf ve ünlü kadın sanatçı Latifa’nın desteğini yanına almıştı.
Zara’nın “Gazze konseri”, Avrupa dışı bir organizasyon olarak kalmasa.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Abbas Güçlü
Dershane zincirine yargı freni (2)
Dershane sektöründe fırtınalar kopuyor. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin aldığı “Dershane Zinciri”ne dur kararı, pek çok endişeyi de beraberinde getirdi. Zincir dershanelerin kapanmasının yanı sıra Maliye’nin de devreye girerek, geriye dönük yüklü miktarda vergi çıkaracağı dilden dile konuşuluyor. Milli Eğitim Bakanlığı ise sessizliğini koruyor. Bu arada MEB’in de 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası değişmeden, yasal olmayan bir şekilde zincir dershanelere izin verdiği gerekçesiyle başının ağrıyacağını söyleyenlerin sayısı artıyor.
Bu konudaki gelişmelere geçmeden önce, isterseniz, Yargıtay’ın aldığı kararın son bölümüne bir göz atalım:
“556 sayılı KHK’de de markanın nerelerde kullanılacağı gösterilmiş bulunduğundan, bunun dışında markanın işletme adı olarak kullanılması yasal bir kullanım olarak kabul edilemez. Şubelerle ilgili olarak TTK’nın 50. maddesi ve bazı özel kanunlarla düzenlemeler getirilmiş olup, (5174 SK, 5411 SK) yukarıda da belirtildiği üzere marka lisansı şube olma yetkisi vermez. Bu itibarla davalının dayandığı marka lisansının kendisine sadece marka kullanma hakkı vereceği, buna rağmen davalının işlettiği dershane girişine işletme adı olarak Özel K. dershaneleri Maltepe Şubesi ibaresini yazması ve diğer belgelerde kendisini şube olarak göstermesinin TTK’nın 57/3 ve 10. maddesi uyarınca haksız rekabet teşkil ettiğinden davacı vekilinin bu yönlere ilişkin karar düzeltme itirazının kabulüyle, Dairemizin 06.11.2007 tarih, 2006/5167 E, 2007/13874 K sayılı onama ilamının ortadan kaldırılarak, yerel mahkeme kararının davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.”
Karardan da anlaşılacağı üzere, Kadıköy 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin aldığı karar Yargıtay’a götürülmüş ve orada da nihai karar verilmiş. İtiraz sürecinde itiraz da yapılmadığı için kesinlik kazanmış.
Şimdi bu aşamadan sonra neler olacak? Sektörde kiminle konuşsanız farklı bir senaryo ortaya koyuyor. Ve hemen hepsinin geldiği son nokta, dershaneleri hiç de iyi günlerin beklemediği.
Umarız, sektör en ufak bir sıkıntıya girmez. Çünkü on binlerce öğretmene istihdam olanağı sağlıyor. Ayrıca öğrencilerin tam da öğretim yılının ortasında kapanan dershaneler yüzünden kapı önüne konulması derin yaralar açar ki bunun de kimseye bir faydası olmaz.
Bile bile yanlış yapıldı
Zincir dershaneciliğin yerel dershaneleri bitirme noktasına getireceği ve sektörde krize neden olacağı çok önceden defalarca dile getirilmiş ama dikkate alınmamıştı. Ki bunların en başında da MEB geliyor. 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası, böyle bir uygulamaya izin vermediği halde, uygulamaya onay vermiş ve ardından 5580 sayılı yasayı çıkararak, buna olanak sağlamıştı. Ama bu da yasaya karşı hile-i şerie olarak değerlendirilmişti.
İşte bu tartışmaların yarattığı toz duman içinde akıllarda kalan önemli sorular, görüşler ve anekdotlardan bazıları şöyle:
Yargıtay’ın aldığı bu karar, dershane sektörüne çekidüzen verilmesi açısından önemli bir fırsattır. Bankacılık sektörüne olduğu gibi, dershanecilik sektörüne de ciddi kurallar getirilirse, kârlı çıkan sektör olur.
Türkiye’nin dört bir yanındaki şube dershanelerden zora girenler var. Öğretmen kalitesi giderek düşüyor. Yayınlar verilmiyor. Taahhütler yerine getirilmiyor. Ama bu durum, onlara isim satan büyük dershanelerin umurunda değil. Mağduriyetler arttıkça, sıkıntı onlara da yansıyacak.
Dershane zinciri uygulamasında, dönen paranın bir milyar doları aştığı iddia ediliyor. Maliye’nin bu konuda harekete geçtiği ve bu kazancı vergilendireceği, bunun da bazı dershaneleri mali açıdan zora sokacağı belirtiliyor.
YÖK’ün üniversite kontenjanlarını sürekli artırması ve bu çerçevede başvuran aday sayısının azalması, dershaneleri sadece hafta sonu öğrencilerine mecbur bıraktı. Bu da iki gün çalışıp, beş gün yatan sektörü vurdu.
Özetin özeti: Eğitim sektörünün altın yumurtlayan tavuğu dershaneler, küresel krizle birlikte, yanlış projelerin ve denetimsizliğin kurbanı olma noktasına geldi. Umarız, en az hasarla kurtulurlar...
Dershane zincirine yargı freni (2)
Dershane sektöründe fırtınalar kopuyor. Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin aldığı “Dershane Zinciri”ne dur kararı, pek çok endişeyi de beraberinde getirdi. Zincir dershanelerin kapanmasının yanı sıra Maliye’nin de devreye girerek, geriye dönük yüklü miktarda vergi çıkaracağı dilden dile konuşuluyor. Milli Eğitim Bakanlığı ise sessizliğini koruyor. Bu arada MEB’in de 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası değişmeden, yasal olmayan bir şekilde zincir dershanelere izin verdiği gerekçesiyle başının ağrıyacağını söyleyenlerin sayısı artıyor.
Bu konudaki gelişmelere geçmeden önce, isterseniz, Yargıtay’ın aldığı kararın son bölümüne bir göz atalım:
“556 sayılı KHK’de de markanın nerelerde kullanılacağı gösterilmiş bulunduğundan, bunun dışında markanın işletme adı olarak kullanılması yasal bir kullanım olarak kabul edilemez. Şubelerle ilgili olarak TTK’nın 50. maddesi ve bazı özel kanunlarla düzenlemeler getirilmiş olup, (5174 SK, 5411 SK) yukarıda da belirtildiği üzere marka lisansı şube olma yetkisi vermez. Bu itibarla davalının dayandığı marka lisansının kendisine sadece marka kullanma hakkı vereceği, buna rağmen davalının işlettiği dershane girişine işletme adı olarak Özel K. dershaneleri Maltepe Şubesi ibaresini yazması ve diğer belgelerde kendisini şube olarak göstermesinin TTK’nın 57/3 ve 10. maddesi uyarınca haksız rekabet teşkil ettiğinden davacı vekilinin bu yönlere ilişkin karar düzeltme itirazının kabulüyle, Dairemizin 06.11.2007 tarih, 2006/5167 E, 2007/13874 K sayılı onama ilamının ortadan kaldırılarak, yerel mahkeme kararının davacı yararına bozulmasına karar vermek gerekmiştir.”
Karardan da anlaşılacağı üzere, Kadıköy 3. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin aldığı karar Yargıtay’a götürülmüş ve orada da nihai karar verilmiş. İtiraz sürecinde itiraz da yapılmadığı için kesinlik kazanmış.
Şimdi bu aşamadan sonra neler olacak? Sektörde kiminle konuşsanız farklı bir senaryo ortaya koyuyor. Ve hemen hepsinin geldiği son nokta, dershaneleri hiç de iyi günlerin beklemediği.
Umarız, sektör en ufak bir sıkıntıya girmez. Çünkü on binlerce öğretmene istihdam olanağı sağlıyor. Ayrıca öğrencilerin tam da öğretim yılının ortasında kapanan dershaneler yüzünden kapı önüne konulması derin yaralar açar ki bunun de kimseye bir faydası olmaz.
Bile bile yanlış yapıldı
Zincir dershaneciliğin yerel dershaneleri bitirme noktasına getireceği ve sektörde krize neden olacağı çok önceden defalarca dile getirilmiş ama dikkate alınmamıştı. Ki bunların en başında da MEB geliyor. 625 sayılı Özel Öğretim Kurumları Yasası, böyle bir uygulamaya izin vermediği halde, uygulamaya onay vermiş ve ardından 5580 sayılı yasayı çıkararak, buna olanak sağlamıştı. Ama bu da yasaya karşı hile-i şerie olarak değerlendirilmişti.
İşte bu tartışmaların yarattığı toz duman içinde akıllarda kalan önemli sorular, görüşler ve anekdotlardan bazıları şöyle:
Yargıtay’ın aldığı bu karar, dershane sektörüne çekidüzen verilmesi açısından önemli bir fırsattır. Bankacılık sektörüne olduğu gibi, dershanecilik sektörüne de ciddi kurallar getirilirse, kârlı çıkan sektör olur.
Türkiye’nin dört bir yanındaki şube dershanelerden zora girenler var. Öğretmen kalitesi giderek düşüyor. Yayınlar verilmiyor. Taahhütler yerine getirilmiyor. Ama bu durum, onlara isim satan büyük dershanelerin umurunda değil. Mağduriyetler arttıkça, sıkıntı onlara da yansıyacak.
Dershane zinciri uygulamasında, dönen paranın bir milyar doları aştığı iddia ediliyor. Maliye’nin bu konuda harekete geçtiği ve bu kazancı vergilendireceği, bunun da bazı dershaneleri mali açıdan zora sokacağı belirtiliyor.
YÖK’ün üniversite kontenjanlarını sürekli artırması ve bu çerçevede başvuran aday sayısının azalması, dershaneleri sadece hafta sonu öğrencilerine mecbur bıraktı. Bu da iki gün çalışıp, beş gün yatan sektörü vurdu.
Özetin özeti: Eğitim sektörünün altın yumurtlayan tavuğu dershaneler, küresel krizle birlikte, yanlış projelerin ve denetimsizliğin kurbanı olma noktasına geldi. Umarız, en az hasarla kurtulurlar...
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Derya Sazak
ETÖ silahları
Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) soruşturmasında 10. dalga gözaltı ve tutuklamalar çarpıcı sonuçlar doğurdu.
Ortaya çıkarılan silah ve mermiler, “Gladio” tarzı gizli örgütlenmenin Türkiye’yi karıştıracak operasyonel eylemlerden hâlâ vazgeçmediklerini gösteriyor. Maksat kaos yaratmaksa, alışveriş merkezlerindeki masum vatandaşları havaya uçurmanın işten bile olmadığını ele geçirilen bombalardan anlıyoruz.
“Dinci bir dikta”ya sürüklenmektense “ulusalcı bir darbe”den yana olan zihniyetin ülkeyi her türlü provokasyona açık hale getirdiği gözleniyor.
Susurluk davası hükümlüsü, eski Özel Harekâtçı İbrahim Şahin’e yeni oluşturulacak Terörle Mücadele Müsteşarlığı görevi teklif edilmiş! Şahin’in evindeki aramada bulunan 300 kişilik listenin (S-1 belgesi diye geçiyor) bu nedenle hazırlandığı öne sürülüyor. Genelkurmay, İbrahim Şahin’in ifadesinde bazı paşaların adının geçmesi üzerine Silahlı Kuvvetler personeliyle ilgili haberlerin gerçeği yansıtmadığını açıkladı.
Gözaltına alınan eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, emekli Orgeneral Kemal Yavuz ve eski Genelkurmay Adli Müşaviri, emekli Tümgeneral Erdal Şenel ile mahkemece serbest bırakıldılar.
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na yaptığı ziyaretlerin bu süreçteki etkisi tartışılıyor.
Görevdeki bazı albaylarla ilgili tutuklama kararı da önemlidir.
Ergenekon iddianamesinde geçen “karargâh evler” saptaması Sapanca’da ele geçirilen silahlarla somutlaşmış olmuyor mu? Kayseri’deki albay hakkında ise aylar önce soruşturma açılmış. Ergenekon savcılarından önce bu iddiaların askeri yargı tarafından sonuca bağlanması gerekmez miydi?
Savcıların, görevdeki subaylara, “Cumhuriyet Çalışma Grubu” diye bir örgütlenme içerisinde olup olmadıklarını sordukları da medyaya yansıdı.
Genelkurmay, “güncel tehdit” içeren bu iddialara da açıklık getirmeli.
Eski Susurlukçu İbrahim Şahin’in sorgusunda geçen “Glock” marka suikast silahının dolaşımı da Danıştay saldırısıyla ilgili yeni bulguları gündeme getirmektedir.
Alparslan Arslan’ın Danıştay baskınında kullandığı silahın İbrahim Şahin tarafından sağlanıp, Ergenekon davası sanığı Muzaffer Tekin’e verildiği öne sürülüyor. Bu bağlamda İzmir’de bir emniyet amiri gözaltına alındı, ancak serbest bırakıldı. Ümraniye cephaneliği, Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar ve Danıştay saldırısı arasındaki zincir, Yargıtay’ın Ankara’daki davanın yeniden görülmesine yönelik kararına yol açmıştı. Alparslan Arslan, Muzaffer Tekin’e ait bir şirketin avukatı çıktı. Danıştay saldırısında kullandığı “Glock” marka silahın da Özel Harekâtçı polisler tarafından sağlandığı ortaya çıkarsa ne olacak?!
Bu çeteye terörle mücadele 300 kişiyle nasıl emanet edilecekti?
ETÖ silahları
Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ) soruşturmasında 10. dalga gözaltı ve tutuklamalar çarpıcı sonuçlar doğurdu.
Ortaya çıkarılan silah ve mermiler, “Gladio” tarzı gizli örgütlenmenin Türkiye’yi karıştıracak operasyonel eylemlerden hâlâ vazgeçmediklerini gösteriyor. Maksat kaos yaratmaksa, alışveriş merkezlerindeki masum vatandaşları havaya uçurmanın işten bile olmadığını ele geçirilen bombalardan anlıyoruz.
“Dinci bir dikta”ya sürüklenmektense “ulusalcı bir darbe”den yana olan zihniyetin ülkeyi her türlü provokasyona açık hale getirdiği gözleniyor.
Susurluk davası hükümlüsü, eski Özel Harekâtçı İbrahim Şahin’e yeni oluşturulacak Terörle Mücadele Müsteşarlığı görevi teklif edilmiş! Şahin’in evindeki aramada bulunan 300 kişilik listenin (S-1 belgesi diye geçiyor) bu nedenle hazırlandığı öne sürülüyor. Genelkurmay, İbrahim Şahin’in ifadesinde bazı paşaların adının geçmesi üzerine Silahlı Kuvvetler personeliyle ilgili haberlerin gerçeği yansıtmadığını açıkladı.
Gözaltına alınan eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç, emekli Orgeneral Kemal Yavuz ve eski Genelkurmay Adli Müşaviri, emekli Tümgeneral Erdal Şenel ile mahkemece serbest bırakıldılar.
Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na yaptığı ziyaretlerin bu süreçteki etkisi tartışılıyor.
Görevdeki bazı albaylarla ilgili tutuklama kararı da önemlidir.
Ergenekon iddianamesinde geçen “karargâh evler” saptaması Sapanca’da ele geçirilen silahlarla somutlaşmış olmuyor mu? Kayseri’deki albay hakkında ise aylar önce soruşturma açılmış. Ergenekon savcılarından önce bu iddiaların askeri yargı tarafından sonuca bağlanması gerekmez miydi?
Savcıların, görevdeki subaylara, “Cumhuriyet Çalışma Grubu” diye bir örgütlenme içerisinde olup olmadıklarını sordukları da medyaya yansıdı.
Genelkurmay, “güncel tehdit” içeren bu iddialara da açıklık getirmeli.
Eski Susurlukçu İbrahim Şahin’in sorgusunda geçen “Glock” marka suikast silahının dolaşımı da Danıştay saldırısıyla ilgili yeni bulguları gündeme getirmektedir.
Alparslan Arslan’ın Danıştay baskınında kullandığı silahın İbrahim Şahin tarafından sağlanıp, Ergenekon davası sanığı Muzaffer Tekin’e verildiği öne sürülüyor. Bu bağlamda İzmir’de bir emniyet amiri gözaltına alındı, ancak serbest bırakıldı. Ümraniye cephaneliği, Cumhuriyet gazetesine atılan bombalar ve Danıştay saldırısı arasındaki zincir, Yargıtay’ın Ankara’daki davanın yeniden görülmesine yönelik kararına yol açmıştı. Alparslan Arslan, Muzaffer Tekin’e ait bir şirketin avukatı çıktı. Danıştay saldırısında kullandığı “Glock” marka silahın da Özel Harekâtçı polisler tarafından sağlandığı ortaya çıkarsa ne olacak?!
Bu çeteye terörle mücadele 300 kişiyle nasıl emanet edilecekti?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Can Dündar
Gladio savcısından Ergenekon savcısına altın öğütler
Ergenekon mu? Susurluk mu? Gladio mu? “Bunlar birbirinden farklı mı; aynı yapının parçaları mı?”
Kafalar karıştı. Netleşmemiz lazım:
Susurluk’ta açığa çıkan “siyaset-mafya-polis” koalisyonu, Ergenekon denilen ahtapotun kollarından biriydi.
Gladio ise ahtapotun yüzdüğü kirli denizin adı...
O denizin hudutları içinde tüm NATO ülkeleri vardı. Hepsi, bu gizli yapıyı birer birer ortaya çıkardı.
En sona Türkiye kaldı.
Şimdi bunun sancılarını yaşıyoruz.
O açıdan skandalın ilk patladığı İtalya’da Gladio’nun çöküş tarihini incelemek zihnimizi açabilir.
* * *
Orada da skandal, bir savcının, İtalya’daki gizli depolarda bulduğu bombalarla başlamıştı.
İlk incelemede bu silahların, solun üzerine yıkılan bazı suikast, sabotaj ve terör eylemlerinde kullanıldığı anlaşıldı.
Dönemin İtalya Başbakanı, örgütü inkâr edemedi: “Ama bu, bütün Avrupa’da var” diyerek Gladio’yu ele verdi.
“Tarihin en iyi gizlenmiş sırrı” böylece ortaya çıktı.
Örgüt, CIA’ye bağlıydı. NATO ülkelerini muhtemel bir Sovyet işgalinde korumayı amaçlıyordu. Bunun için paramiliter güçler silahlandırılmıştı. Ama zamanla örgüt misyon değiştirmiş ve silahını ülke içindeki muhaliflere çevirmişti.
Sadece İtalya’da 139 yerde gizlenmiş silahlar bulundu.
Aralarında eski bir başbakan, 12 eski bakan ve milletvekillerinin de bulunduğu 7 bin 500 kişi sorgulandı.
1970-80 arasında, polis, asker, mafya ve istihbaratın, sağcı çetelerle birlikte 5 bine yakın terör olayına imza attığı ve darbe planları yaptığı ortaya çıkarıldı.
Eski cumhurbaşkanı, yakalanan çete reisleri için “Onlar kahramandır. Ceza yaftasını değil, şeref madalyasını hak etmişlerdi” dese de failler yargılandı. Mahkûm edildi.
* * *
İşte Avrupa’da bu gizli örgütü açığa çıkaran ve operasyonu yürüten İtalyan savcı, Felice Casson’du.
Geçen yıl “Genç Siviller”in organizasyonuyla Türkiye’ye gelmiş, Bilgi Üniversitesi’nde konuşmuştu. Oradaki konuşmasında ve demeçlerinde Ergenekon savcısına altın öğütler vermişti. Bu öğütleri hatırlatmanın tam zamanıdır:
1) Yasalara uy, hassas davran, hiç hata yapma. Polemik yaratabilecek uygulamalardan kaçın.
2) Kendini koruyabilmen için kurallara uyman, özel hayatında bile şeffaf olman şart.
3) Cesur ol. Eleştirilere kulak asma; ama bulguların sağlam olsun.
4) Başka savcılarla bir takım kur. Güvenilir bir ekiple birlikte çalış, böylece hem soruşturmayı hem de kendini güvence altına alırsın.
5) Parlamento desteği şart. Meclis’i de sürece dahil et. Meclis’e soruşturmayla ilgili sürekli bilgi ver.
6) Ben Başbakanlık’tan askeri istihbarat arşivine girme izni aldım; örgütü öyle deşifre ettim. Mutlaka resmi arşivlere gir.
7) Hedef olanlar hemen kulise başlar. O yüzden en önemli şey, yargının ve savcının bağımsızlığıdır. Bu yoksa işiniz zor.
8) Siyasi iradenin desteği çok önemli; ama medyanın ve kamuoyunun desteği de şart. Biz bu destekle çözüme gidebildik. Yurttaşların olanları bilmeye hakkı var. Şeffaf ol.
Gladio savcısından Ergenekon savcısına altın öğütler
Ergenekon mu? Susurluk mu? Gladio mu? “Bunlar birbirinden farklı mı; aynı yapının parçaları mı?”
Kafalar karıştı. Netleşmemiz lazım:
Susurluk’ta açığa çıkan “siyaset-mafya-polis” koalisyonu, Ergenekon denilen ahtapotun kollarından biriydi.
Gladio ise ahtapotun yüzdüğü kirli denizin adı...
O denizin hudutları içinde tüm NATO ülkeleri vardı. Hepsi, bu gizli yapıyı birer birer ortaya çıkardı.
En sona Türkiye kaldı.
Şimdi bunun sancılarını yaşıyoruz.
O açıdan skandalın ilk patladığı İtalya’da Gladio’nun çöküş tarihini incelemek zihnimizi açabilir.
* * *
Orada da skandal, bir savcının, İtalya’daki gizli depolarda bulduğu bombalarla başlamıştı.
İlk incelemede bu silahların, solun üzerine yıkılan bazı suikast, sabotaj ve terör eylemlerinde kullanıldığı anlaşıldı.
Dönemin İtalya Başbakanı, örgütü inkâr edemedi: “Ama bu, bütün Avrupa’da var” diyerek Gladio’yu ele verdi.
“Tarihin en iyi gizlenmiş sırrı” böylece ortaya çıktı.
Örgüt, CIA’ye bağlıydı. NATO ülkelerini muhtemel bir Sovyet işgalinde korumayı amaçlıyordu. Bunun için paramiliter güçler silahlandırılmıştı. Ama zamanla örgüt misyon değiştirmiş ve silahını ülke içindeki muhaliflere çevirmişti.
Sadece İtalya’da 139 yerde gizlenmiş silahlar bulundu.
Aralarında eski bir başbakan, 12 eski bakan ve milletvekillerinin de bulunduğu 7 bin 500 kişi sorgulandı.
1970-80 arasında, polis, asker, mafya ve istihbaratın, sağcı çetelerle birlikte 5 bine yakın terör olayına imza attığı ve darbe planları yaptığı ortaya çıkarıldı.
Eski cumhurbaşkanı, yakalanan çete reisleri için “Onlar kahramandır. Ceza yaftasını değil, şeref madalyasını hak etmişlerdi” dese de failler yargılandı. Mahkûm edildi.
* * *
İşte Avrupa’da bu gizli örgütü açığa çıkaran ve operasyonu yürüten İtalyan savcı, Felice Casson’du.
Geçen yıl “Genç Siviller”in organizasyonuyla Türkiye’ye gelmiş, Bilgi Üniversitesi’nde konuşmuştu. Oradaki konuşmasında ve demeçlerinde Ergenekon savcısına altın öğütler vermişti. Bu öğütleri hatırlatmanın tam zamanıdır:
1) Yasalara uy, hassas davran, hiç hata yapma. Polemik yaratabilecek uygulamalardan kaçın.
2) Kendini koruyabilmen için kurallara uyman, özel hayatında bile şeffaf olman şart.
3) Cesur ol. Eleştirilere kulak asma; ama bulguların sağlam olsun.
4) Başka savcılarla bir takım kur. Güvenilir bir ekiple birlikte çalış, böylece hem soruşturmayı hem de kendini güvence altına alırsın.
5) Parlamento desteği şart. Meclis’i de sürece dahil et. Meclis’e soruşturmayla ilgili sürekli bilgi ver.
6) Ben Başbakanlık’tan askeri istihbarat arşivine girme izni aldım; örgütü öyle deşifre ettim. Mutlaka resmi arşivlere gir.
7) Hedef olanlar hemen kulise başlar. O yüzden en önemli şey, yargının ve savcının bağımsızlığıdır. Bu yoksa işiniz zor.
8) Siyasi iradenin desteği çok önemli; ama medyanın ve kamuoyunun desteği de şart. Biz bu destekle çözüme gidebildik. Yurttaşların olanları bilmeye hakkı var. Şeffaf ol.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Fikret Bila
İbrahim Şahin hafızasına kavuştu mu?
Susurluk davasının en önemli aktörü olan İbrahim Şahin, Ergenekon soruşturmasında da sahneye çıktı. Şahin, tutuklandı.
Şahin’in evinde ele geçirilen kroki üzerine Gölbaşı’nda yapılan kazılarda silahlar ortaya çıktı. Kazılar aralıklı olarak sürüyor.
Önce İbrahim Şahin’in kim olduğunu hatırlayalım.
Susurluk hükümlüsü
İbrahim Şahin, emniyet teşkilatında Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili’ydi. Susurluk davasında yargılandı. 6 yıl hapis cezası aldı. Ancak geçirdiği bir trafik kazası sonrasında hafıza kaybına uğradığı yolunda rapor aldı.
6 ay civarında cezaevinde kaldıktan sonra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından sağlık sorunları nedeniyle affedildi.
Şahin, “hafıza kaybına uğradığı” gerekçesiyle, sonuçta, serbest kaldı.
Hafıza geri geldi mi?
İbrahim Şahin, Ergenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alındı ve tutuklandı. Polise verdiği ifade basına yansıdı.
Eğer doğruysa, bu haberlere göre Şahin, 3 ay kadar önce devletin kendisine görev teklif ettiğini, yeni oluşturulan güvenlik müsteşarlığına getirileceğinin kendisine iki general tarafından söylendiğini ve bu nedenle hazırlık çalışmaları yaptığını söylemişti. Evinde çıkan krokinin de bu krokiye göre bulunan silahların da kendisine ait olmadığını ifadesinde belirtmişti.
Bu durumda şu soru akla geliyor:
İbrahim Şahin’in hafızası yerinde mi, değil mi? Eğer hafıza kaybı devam ediyorsa, söyledikleri dikkate alınacak mı? Hafızasını kazandıysa, ne zaman kazandı? Yoksa hiç kaybetmedi mi?
Şahin hafızasını hiç kaybetmediyse, “hafıza kaybı raporu” nasıl verildi ve Adli Tıp tarafından nasıl teyit edildi?
Müsteşar adaylığı
Şahin’in ifadeleri hiç de hafıza kaybına uğramış birinin ifadelerine benzemiyor. “Silahlar benim olsa Elmadağ’a gömerdim, orada daha ıssız yerler var” diyecek kadar muhakeme yürütebiliyor.
Yeni oluşturulacak olan güvenlik müsteşarlığının farkında. O makama atanma sözü aldığını da söylüyor. Devletin, deneyimlerinden yararlanmak istediğini ve kendisinden 300 görevli saptamasını istediğini belirtiyor.
Buraya kadar bir hafıza ve muhakeme sorunu gözükmüyor.
Güvenlik müsteşarlığına atanma meselesine gelince. Genelkurmay Başkanlığı, Şahin’in bu ifadelerinin gerçeği yansıtmadığını açıkladı. Şahin’in de bu atamanın mümkün olmayacağını bilmesi gerekiyordu.
6 yıl hapis cezası almış, kamu hizmetinden men edilmiş birinin devlet memuru olamayacağı açık. Hele müsteşarlık gibi asli nitelikle devlet memuriyetine atanması ihtimal dahilinde değil.
Bu görevi beklemesini hafıza kaybına mı vereceğiz, yoksa sağlık sorunu olmadığı düşüncesine mi?
Hafıza oyunu
Devletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olması gerekir. Yargı denetimine açıktır. Devleti diğer organizasyonlardan ayıran da budur. Hukuk içinde hareket etmek zorundadır. Bu savaş hali için de terörle mücadele hali için de geçerlidir.
Devlet, “devletin yüksek menfaatleri” diyerek hukuk dışına çıkamaz. Bu durum, “hafıza oyunları”yla geçiştirilemez.
Geçiştirildiği içindir ki, Susurluk’tan Ergenekon’a bu işlerin içinde olanlar aynı “iş”lere devam etmekte beis görmemişlerdir.
Dışarıda veya devletin içinde yuvalanmış bütün çeteler açığa çıkarılıp yargıya teslim edilmelidir. Ancak bu yapılırken de hukukun dışına çıkılmamalı, fırsat bu fırsat düşüncesiyle ve siyasi hesaplarla hareket edilmemelidir.
İbrahim Şahin hafızasına kavuştu mu?
Susurluk davasının en önemli aktörü olan İbrahim Şahin, Ergenekon soruşturmasında da sahneye çıktı. Şahin, tutuklandı.
Şahin’in evinde ele geçirilen kroki üzerine Gölbaşı’nda yapılan kazılarda silahlar ortaya çıktı. Kazılar aralıklı olarak sürüyor.
Önce İbrahim Şahin’in kim olduğunu hatırlayalım.
Susurluk hükümlüsü
İbrahim Şahin, emniyet teşkilatında Özel Harekât Dairesi Başkan Vekili’ydi. Susurluk davasında yargılandı. 6 yıl hapis cezası aldı. Ancak geçirdiği bir trafik kazası sonrasında hafıza kaybına uğradığı yolunda rapor aldı.
6 ay civarında cezaevinde kaldıktan sonra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından sağlık sorunları nedeniyle affedildi.
Şahin, “hafıza kaybına uğradığı” gerekçesiyle, sonuçta, serbest kaldı.
Hafıza geri geldi mi?
İbrahim Şahin, Ergenekon soruşturması nedeniyle gözaltına alındı ve tutuklandı. Polise verdiği ifade basına yansıdı.
Eğer doğruysa, bu haberlere göre Şahin, 3 ay kadar önce devletin kendisine görev teklif ettiğini, yeni oluşturulan güvenlik müsteşarlığına getirileceğinin kendisine iki general tarafından söylendiğini ve bu nedenle hazırlık çalışmaları yaptığını söylemişti. Evinde çıkan krokinin de bu krokiye göre bulunan silahların da kendisine ait olmadığını ifadesinde belirtmişti.
Bu durumda şu soru akla geliyor:
İbrahim Şahin’in hafızası yerinde mi, değil mi? Eğer hafıza kaybı devam ediyorsa, söyledikleri dikkate alınacak mı? Hafızasını kazandıysa, ne zaman kazandı? Yoksa hiç kaybetmedi mi?
Şahin hafızasını hiç kaybetmediyse, “hafıza kaybı raporu” nasıl verildi ve Adli Tıp tarafından nasıl teyit edildi?
Müsteşar adaylığı
Şahin’in ifadeleri hiç de hafıza kaybına uğramış birinin ifadelerine benzemiyor. “Silahlar benim olsa Elmadağ’a gömerdim, orada daha ıssız yerler var” diyecek kadar muhakeme yürütebiliyor.
Yeni oluşturulacak olan güvenlik müsteşarlığının farkında. O makama atanma sözü aldığını da söylüyor. Devletin, deneyimlerinden yararlanmak istediğini ve kendisinden 300 görevli saptamasını istediğini belirtiyor.
Buraya kadar bir hafıza ve muhakeme sorunu gözükmüyor.
Güvenlik müsteşarlığına atanma meselesine gelince. Genelkurmay Başkanlığı, Şahin’in bu ifadelerinin gerçeği yansıtmadığını açıkladı. Şahin’in de bu atamanın mümkün olmayacağını bilmesi gerekiyordu.
6 yıl hapis cezası almış, kamu hizmetinden men edilmiş birinin devlet memuru olamayacağı açık. Hele müsteşarlık gibi asli nitelikle devlet memuriyetine atanması ihtimal dahilinde değil.
Bu görevi beklemesini hafıza kaybına mı vereceğiz, yoksa sağlık sorunu olmadığı düşüncesine mi?
Hafıza oyunu
Devletin bütün eylem ve işlemlerinin hukuka uygun olması gerekir. Yargı denetimine açıktır. Devleti diğer organizasyonlardan ayıran da budur. Hukuk içinde hareket etmek zorundadır. Bu savaş hali için de terörle mücadele hali için de geçerlidir.
Devlet, “devletin yüksek menfaatleri” diyerek hukuk dışına çıkamaz. Bu durum, “hafıza oyunları”yla geçiştirilemez.
Geçiştirildiği içindir ki, Susurluk’tan Ergenekon’a bu işlerin içinde olanlar aynı “iş”lere devam etmekte beis görmemişlerdir.
Dışarıda veya devletin içinde yuvalanmış bütün çeteler açığa çıkarılıp yargıya teslim edilmelidir. Ancak bu yapılırken de hukukun dışına çıkılmamalı, fırsat bu fırsat düşüncesiyle ve siyasi hesaplarla hareket edilmemelidir.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Kroki...
BİRİNCİ kroki:
Kuğulu Park'tan altı yüz adım güneye yürü.
Kırk adım sağa say...
Arkanı Anıtkabir'e dön...
Çan şeklinde kayayı bul.
Eşele...
Kayıp trilyon oradadır...
(.........)
Diğer kroki:
Güven Park'tan yukarı doğru yüz adım say.
Çeşmeye yönel...
Keçiboynuzu ağacının altında dur...
İki kamu bankasından birini sağına, öbürünü soluna al...
Merdivenlerden çık...
Koridoru geç...
Yüzünü kıbleye çevir...
Eşele...
Damada gazete-televizyon almak için kamu bankasından verilen 700 milyon dolar ordadır...
(.........)
Diğer kroki:
Şehir Merkezi tabelasından sağa dön...
İki yüz metre git...
AOÇ arazisine gir...
Askeri lojmanları hizala...
Eşele...
Doğalgaz borusunu patlat, 14 trilyon oradadır...
(.........)
Diğer kroki:
Yoldan çık...
Meclis'i arkana al...
Mahkeme'yi solla...
Cami avlusundan geç...
İktidar otlağında dur...
Eşele...
Arsa takasları, orman tahsisleri, özelleştirme ihaleleri, deniz feneri... Çok sayıda seçim sandığı içinde, dokunulmazlığa sarılı; Alidibolar, kral hediyeleri, sünnet altınları, mısır-yumurta-suni gübre-gemi-kaçak villa-vs. oradadır...
(.........)
Diğer kroki...
[B]Bekir Coşkun[/B]
BİRİNCİ kroki:
Kuğulu Park'tan altı yüz adım güneye yürü.
Kırk adım sağa say...
Arkanı Anıtkabir'e dön...
Çan şeklinde kayayı bul.
Eşele...
Kayıp trilyon oradadır...
(.........)
Diğer kroki:
Güven Park'tan yukarı doğru yüz adım say.
Çeşmeye yönel...
Keçiboynuzu ağacının altında dur...
İki kamu bankasından birini sağına, öbürünü soluna al...
Merdivenlerden çık...
Koridoru geç...
Yüzünü kıbleye çevir...
Eşele...
Damada gazete-televizyon almak için kamu bankasından verilen 700 milyon dolar ordadır...
(.........)
Diğer kroki:
Şehir Merkezi tabelasından sağa dön...
İki yüz metre git...
AOÇ arazisine gir...
Askeri lojmanları hizala...
Eşele...
Doğalgaz borusunu patlat, 14 trilyon oradadır...
(.........)
Diğer kroki:
Yoldan çık...
Meclis'i arkana al...
Mahkeme'yi solla...
Cami avlusundan geç...
İktidar otlağında dur...
Eşele...
Arsa takasları, orman tahsisleri, özelleştirme ihaleleri, deniz feneri... Çok sayıda seçim sandığı içinde, dokunulmazlığa sarılı; Alidibolar, kral hediyeleri, sünnet altınları, mısır-yumurta-suni gübre-gemi-kaçak villa-vs. oradadır...
(.........)
Diğer kroki...
[B]Bekir Coşkun[/B]
"Atatürk büyüktür, ruhu Ali dir"
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi