Melih Aşık
‘Dava açarım haa’
CHP Konya Milletvekili Atilla Kart aynen Kemal Kılıçdaroğlu gibi, yolsuzlukların üzerine ciddiyetle giden, iz süren, halkın varlıklarının yağmalanmasına karşı mücadele eden bir Meclis üyesi...
Aldığı karşılık ne mi oluyor? Kendisinden dinleyelim:
“Hakkımda özel bir ekip oluşturarak yöremde ve seçim bölgemde kendince istihbari çalışma
yaptıran Sabah - atv grubu, son 15 gün içinde de şahsıma karşı Turkuvaz, Çalık Holding,
Ahmet Çalık ve Serhat Albayrak adlarına 100’er milyar TL talebiyle toplam 400 milyar TL
tazminat davası açmıştır.
Başbakan ve AKP de bir ay kadar evvel Örtülü Ödenek ve Özel Kalem Müdürlüğü
harcamaları konusundaki çalışmalarım sebebiyle 50 milyar TL talebiyle tazminat davası
açmış idi.
Maliye Bakanı da bir yıl evvelki Meclis konuşmamdan dolayı 20 gün kadar evvel 20 milyar
TL talebiyle dava açmıştır.”
Milletvekilinin görevi halk adına sorgulamak, denetlemek, cevap istemektir... Muhatabının
yapacağı da sorulan sorulara inandırıcı kanıtlar ve cevaplar vermek... Ne var ki,
sorgulamadan rahatsız olanlar milletvekilini tazminat davalarıyla korkutmaya çalışıyor... Bu
da bize mahsus bir yöntem...
Yeniçağ gazetesinde Sebahattin Önkibar yazıyor... Tayyip Erdoğan hafta sonunda 18.45
’te Ankara’dan ATA uçağı ile İstanbul’a geliyor. Sanatçı Cengiz Kurdoğlu’nun oğlunun
düğün törenine katılıyor. 22.30 gibi yine Ankara’ya dönüyor. Halkın cebinden çıkan
paralarla özel gezi yapıyor. Bu ve benzer konularda sorgulanınca yanıt vermiyor veya
dava açıyor. Böyle demokrasi mi olur?
Bazı illerimizde içki içebilmek için şehir dışına çıkmak gerekiyormuş.
Eskiden gazetelerin çıkardığı “meyhane baskısı”nı AKP iktidarı değişik bir tarzda uyguluyor
anlaşılan...
Haldun Ertem
TERÖRİST DEVLET...
Hamas da İsrail topraklarına roket fırlatıyor... Kassam ve El Süreyya diye içi patlayıcı dolu
borulardan oluşan dandik roketler... 2001 yılından bu yana Hamas’ın fırlattığı roketlerle
İsrail’de 16 kişi ölmüş. İsrail ise bir füze saldırısında 300’e yakın masumu öldürdü. Bir o
kadar insanı da sakat bıraktı. Hamas terörist örgüt. İsrail ise sözde devlet... Ama
dünyada bir numaralı terörist devlet. Sürekli masumları vuruyor... Bu arada bakmayın
bizimkilerin kınadığına... İsrail’e yönelik silah ihalelerini durdurmak gibi bir önlem alabiliyor
musunuz?
O zaman anlamı olur tepkimizin... Gerisi laf...
SORU ÖNERGESİ...
DSP İstanbul Milletvekili Hüseyin Mert bir soru önergesiyle dün Başbakan Erdoğan’a bu sütunda yayımlanan konuyu sordu:
Başbakanlık bazı gazetecilerimizin akreditasyonlarını iptal ederek haber alma görevlerine
son vermiştir.
Başbakanlığın bu tasarrufunun devamı olarak:
- Gazetecilerin Başbakanlığa bağlı kurum ve kuruluşlardan haber alamaması konusunda da
yazılı ya da sözlü bir talimatınız var mıdır?
- Basınımızda yer alan ve Devlet Planlama Teşkilatı’na randevu alarak bir konuyu
araştırmaya giden gazetecilere; “Sizin Başbakanlık tarafından akreditasyonunuz iptal
edilmiştir” denilerek içeri alınmadığı doğru mudur?
Hapiste yeni yıl
Yeni yılın tılsımı herkesi sarmış durumda... Heyecanlar, umutlar, türlü çeşitli beklentiler..
Yeni yıl, takvimdeki bir yaprak değişikliğinden de ibaret olsa insan bilincinde yeni bir
başlangıç çağrışımı yapar. Umutları tazeler... Yaşama sevincini tetikler...
Tabii bütün bunlar özgür insanlar için... Bir de hapishane duvarları arasına sıkışmış insanlar
var...
Onlar arasında aylardır yatan ama neden hapis yattığını bilmeyenler bulunuyor...
Gazeteciler, emekli generaller, bürokratlar, eski belediye başkanları vb...
Ek iddianame hâlâ hazırlanmadı.
Ne zaman hazır olacak? Kimse bilmiyor...
İnsanların ne suçlarını ne hapis yatacakları süreyi bilmeden dört duvar arasında tutulduğu
bir demokrasi olabilir mi?
Uğur Mumcu’nun satırları geliyor aklımıza:
“Bir kişiye yapılan haksızlık, bütün topluma karşı işlenmiş bir suçtur. Bu bilinci paylaşmak
ve bu sorumluluğu yerleştirmek zorundayız. Uygarca paylaşılan sorumluluk bilinci,
özgürlüğün de, demokrasinin de tek güvencesidir. Bu güvence sağlanmadıkça,
demokrasinin temeline tek bir taş bile konmuş olamaz.”
Lafla insanlık, lafla demokrasi olmaz...
Aile polisi...
Erzincan Emniyet Müdürlüğü ‘Aile Polisi’ adıyla yeni bir projeyi başlattı. ‘Aile Polisi’
uygulaması sonucu her polise ortalama bir sokak düşüyor ve o sokakta açık bırakılan
fosseptik çukurundan yanmayan sokak lambasına, yakacak kömürü olmayandan
babasından dayak yiyen çocuğa kadar her şeyden o polis sorumlu. Projenin mimarı olan
Asayiş Şube Müdürü Nuri Ateş’in verdiği bilgiye göre, proje polis açısından da yararlı
oluyor... Halkın dertleriyle meşgul olan polis psikolojik açıdan rahata eriyor...
Ateş anlatıyor:
- Her bölgeden bir emniyet müdür yardımcısını, her mahalleden bir şube müdürünü sorumlu
tuttuk. Ortalama olarak 41 eve bir polis düştü, yani her sokaktan bir polis sorumlu. Her
polis, haftada yarım günlük mesaisini, sorumlu olduğu ailelere ayırıyor. Ayrıca, her aile,
kendi polisinin özel cep telefonunu biliyor, gerekirse arıyor...
Erzincan’dan uygulamayla ilgili iyi haberler geliyor...
Köşeli Yazılar...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
757
Okunma / Görüntüleme
292097
Köşeli Yazılar...
Köşeli Yazılar...
Serpil Yılmaz
Şişman: Kendilerine çok güvendiler
İki gündür, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün üst organı olarak yasayla ilk kez oluşturulan “Vakıflar Meclis”inin ve Türkiye’deki vakıfların yapılanmalarına, yönetimlerine dikkat çekiyorum.
Nedenlerini açıklayayım: Vakıf oluşumu toplumdaki düşünce ikliminin biçimlenmesine katkı
sağlıyor ve bu nedenle vakıf çalışmalarının siyasi bir sonucu da oluyor.
2.5 milyar TL sermayesi bulunan Vakıfbank’ın yüzde 43 hissesi Vakıflar Genel Müdürlüğü
ve mazbut vakıfların. Yüzde 15’i mülhak vakıfların, yüzde 16’sı Vakıfbank çalışanlarının,
yüzde 25’i de halka açık.
Bu yönden bakarsanız, “Vakıflar Genel Müdürlüğü“ dendiğinde, paradan-puldan söz
edildiğini de anlamalıyız.
Atama ve seçim
Kanunun öngördüğü 15 kişilik “Vakıflar Meclisi”ni oluşturan 5 kişi, 28 Aralık günü yapılan
oylamayla seçildi.
Vakıflar Meclisi’nin atanan 10 üyesinden 5’ini Başbakan, 5’ini de Vakıflar Genel Müdürlüğü
atıyor.
Seçim aslında üç kişiye odaklıydı. Çünkü diğer iki üyeden biri azınlık cemaatlerinden
geliyor, öbürü de “aile/mülhak” vakıflardan.
Seçilen üç kişi arasında en çok oyu Ensar Vakfı Başkanı Ahmet Şişman aldı. Şişman, 5 yıl
başkanlığını yaptığı Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) adayıydı.
İkinci sırada ise Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdür Yardımcısı
İslam Emiroğlu seçildi.
Üçüncü isim ise “vakıf deneyimi ve ilişkileri” aday gösterilen Süleyman Dinç olmuştu.
Dinç’in Fethullah Gülen okullarıyla ilişkisi bir isim benzerliğinden ibaretmiş, bu noktayı da
düzelteyim.
Önceki yazımda halen adresini bilemediğim “Neil Adato” adına yatan 290 bin dolardan
bahsetmiştim. Buradaki (bin) yazım hatasıdır.
Vakıflarda düzenleme
Şişman, “Adil davranacağız. Sektörün çözümlenmesi gereken çok sorunu var. Vakıflar
aleyhine açılmış 600 dava sürüyor, Vakıfbank’ın satılması düşünülüyor, gelirin
değerlendirilmesi gerekecek; çalışma alanını kaybetmiş vakıflar nasıl değerlendirilecek?
Bürokratik engellerin kalkması gerekiyor” diyor.
Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) adayının seçimlerini kaybetmesini ise “Onlar
aristokrat gibi davranmaya alışmışlar, (Büyüğüz, arkamızda büyük sermaye var) dediler,
çalışmadılar, kendilerine fazla güvendiler” diyerek açıklıyor.
Seçim sonuçlarına bakarsanız, Şişman haksız da sayılmaz. Çünkü TÜSEV’in adayı 225 oy
almış ve ondan sonra gelen 10 aday da birbirine yakın oylar alarak elenmişler. 170 aday
seçime girmiş. Kim örgütlüyse o seçimi almış!
Demokrasi çıpası
Bedava kömür dağıtan, şartlı gelir desteği veren ve 973 il ve ilçede kurulan SYDV’lerin
adayını Başbakan atamalıydı.
Vakıflar Meclisi’nde seçim, SYDV ile TGTV arasında geçmiş diyebiliriz.
Tek tek her il ve ilçede kurulan bu vakıfların başkanları o ilin valisi, başkan yardımcısı ise
belediye başkanı.
Devlet Planlama Teşkilatı’nın yatırım bütçesi kullanılıyor.
Bu görüşlerimi ilettiğim Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürü Aziz
Yıldırım “TÜSEV’in adayını biz destekledik, eğer yalnızca kendi adaylarımızı seçtirmek
isteseydik, başkası çıkamazdı” diyor.
Vakıflar Meclisi’nde oy kullanan 1300 vakıftan 500’ü SYDV’lerdi.
3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile kurulmuş bir vakıf, 5737
sayılı Vakıflar Kanunu’na göre yapılan bir seçime giriyor.
Demokratik hukuk devleti çıpası nerede kalıyor?
Şişman: Kendilerine çok güvendiler
İki gündür, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün üst organı olarak yasayla ilk kez oluşturulan “Vakıflar Meclis”inin ve Türkiye’deki vakıfların yapılanmalarına, yönetimlerine dikkat çekiyorum.
Nedenlerini açıklayayım: Vakıf oluşumu toplumdaki düşünce ikliminin biçimlenmesine katkı
sağlıyor ve bu nedenle vakıf çalışmalarının siyasi bir sonucu da oluyor.
2.5 milyar TL sermayesi bulunan Vakıfbank’ın yüzde 43 hissesi Vakıflar Genel Müdürlüğü
ve mazbut vakıfların. Yüzde 15’i mülhak vakıfların, yüzde 16’sı Vakıfbank çalışanlarının,
yüzde 25’i de halka açık.
Bu yönden bakarsanız, “Vakıflar Genel Müdürlüğü“ dendiğinde, paradan-puldan söz
edildiğini de anlamalıyız.
Atama ve seçim
Kanunun öngördüğü 15 kişilik “Vakıflar Meclisi”ni oluşturan 5 kişi, 28 Aralık günü yapılan
oylamayla seçildi.
Vakıflar Meclisi’nin atanan 10 üyesinden 5’ini Başbakan, 5’ini de Vakıflar Genel Müdürlüğü
atıyor.
Seçim aslında üç kişiye odaklıydı. Çünkü diğer iki üyeden biri azınlık cemaatlerinden
geliyor, öbürü de “aile/mülhak” vakıflardan.
Seçilen üç kişi arasında en çok oyu Ensar Vakfı Başkanı Ahmet Şişman aldı. Şişman, 5 yıl
başkanlığını yaptığı Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) adayıydı.
İkinci sırada ise Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdür Yardımcısı
İslam Emiroğlu seçildi.
Üçüncü isim ise “vakıf deneyimi ve ilişkileri” aday gösterilen Süleyman Dinç olmuştu.
Dinç’in Fethullah Gülen okullarıyla ilişkisi bir isim benzerliğinden ibaretmiş, bu noktayı da
düzelteyim.
Önceki yazımda halen adresini bilemediğim “Neil Adato” adına yatan 290 bin dolardan
bahsetmiştim. Buradaki (bin) yazım hatasıdır.
Vakıflarda düzenleme
Şişman, “Adil davranacağız. Sektörün çözümlenmesi gereken çok sorunu var. Vakıflar
aleyhine açılmış 600 dava sürüyor, Vakıfbank’ın satılması düşünülüyor, gelirin
değerlendirilmesi gerekecek; çalışma alanını kaybetmiş vakıflar nasıl değerlendirilecek?
Bürokratik engellerin kalkması gerekiyor” diyor.
Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) adayının seçimlerini kaybetmesini ise “Onlar
aristokrat gibi davranmaya alışmışlar, (Büyüğüz, arkamızda büyük sermaye var) dediler,
çalışmadılar, kendilerine fazla güvendiler” diyerek açıklıyor.
Seçim sonuçlarına bakarsanız, Şişman haksız da sayılmaz. Çünkü TÜSEV’in adayı 225 oy
almış ve ondan sonra gelen 10 aday da birbirine yakın oylar alarak elenmişler. 170 aday
seçime girmiş. Kim örgütlüyse o seçimi almış!
Demokrasi çıpası
Bedava kömür dağıtan, şartlı gelir desteği veren ve 973 il ve ilçede kurulan SYDV’lerin
adayını Başbakan atamalıydı.
Vakıflar Meclisi’nde seçim, SYDV ile TGTV arasında geçmiş diyebiliriz.
Tek tek her il ve ilçede kurulan bu vakıfların başkanları o ilin valisi, başkan yardımcısı ise
belediye başkanı.
Devlet Planlama Teşkilatı’nın yatırım bütçesi kullanılıyor.
Bu görüşlerimi ilettiğim Başbakanlık Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Genel Müdürü Aziz
Yıldırım “TÜSEV’in adayını biz destekledik, eğer yalnızca kendi adaylarımızı seçtirmek
isteseydik, başkası çıkamazdı” diyor.
Vakıflar Meclisi’nde oy kullanan 1300 vakıftan 500’ü SYDV’lerdi.
3294 sayılı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu ile kurulmuş bir vakıf, 5737
sayılı Vakıflar Kanunu’na göre yapılan bir seçime giriyor.
Demokratik hukuk devleti çıpası nerede kalıyor?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Hasan Pulur
Hani Nâzım Hikmet vatan hainiydi?!
1960’lı yılların başında, bir Ankara gazetesinin birinci sayfasında “üç sütun” bir başlık vardı:
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ...”
Neden, ne yapmıştı da vatan hainliğine “hâlâ” devam ediyordu?
O günlerde gazetelerde bir haber daha vardı:“Amerika, Türkiye’ye 120 milyon lira hibe
etti.”
Nâzım Hikmet’in bu habere, bu hibeye tepkisi şuydu:
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz.”
İşte Nâzım Hikmet’in “hâlâ” devam eden vatan hainliği buydu...
* * *
Nâzım Hikmet’in cevabı şu oldu:
“Evet, vatan hainiyim!”
Ve devam etti:
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben
vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmihalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması
topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
* * *
Nâzım Hikmet’in vatan hainliği yıllar boyu sürdü gitti...
Şimdi bir de utanmadan, onun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul eden AKP
hükümetinin kararını “iade-i itibar” diye yorumluyorlar.
Sanki itibarına toz kondurabilmişler de...
İtibarı iade edilmiş...
Ya sizin itibarınız?
* * *
1951’de Adnan Menderes’in Başbakan olduğu hükümetin vatandaşlıktan çıkardığı Nâzım
Hikmet, 2009 yılında Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümeti tarafından vatandaşlığı onaylandı,
hepsi bu kadar.
Devlet tarafından ödenen bu özür borcunun vatandaş tarafından da teşekkürü olmalı...
Hani Nâzım Hikmet vatan hainiydi?!
1960’lı yılların başında, bir Ankara gazetesinin birinci sayfasında “üç sütun” bir başlık vardı:
“Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ...”
Neden, ne yapmıştı da vatan hainliğine “hâlâ” devam ediyordu?
O günlerde gazetelerde bir haber daha vardı:“Amerika, Türkiye’ye 120 milyon lira hibe
etti.”
Nâzım Hikmet’in bu habere, bu hibeye tepkisi şuydu:
“Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz.”
İşte Nâzım Hikmet’in “hâlâ” devam eden vatan hainliği buydu...
* * *
Nâzım Hikmet’in cevabı şu oldu:
“Evet, vatan hainiyim!”
Ve devam etti:
“Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurt hainiyim, ben
vatan hainiyim.
Vatan çiftliklerinizse,
kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,
vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,
vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,
fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,
vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,
vatan, mızraklı ilmihalse, vatan, polis copuysa,
ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,
vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması
topuysa,
vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,
ben vatan hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.”
* * *
Nâzım Hikmet’in vatan hainliği yıllar boyu sürdü gitti...
Şimdi bir de utanmadan, onun Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını kabul eden AKP
hükümetinin kararını “iade-i itibar” diye yorumluyorlar.
Sanki itibarına toz kondurabilmişler de...
İtibarı iade edilmiş...
Ya sizin itibarınız?
* * *
1951’de Adnan Menderes’in Başbakan olduğu hükümetin vatandaşlıktan çıkardığı Nâzım
Hikmet, 2009 yılında Tayyip Erdoğan’ın AKP hükümeti tarafından vatandaşlığı onaylandı,
hepsi bu kadar.
Devlet tarafından ödenen bu özür borcunun vatandaş tarafından da teşekkürü olmalı...
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Kadri Gürsel
Diplomaside açığa düşüren zihniyet
27Aralık’ta başlayan İsrail saldırısından bu yana krizin tarafları veya diplomatik aktörleri arasında, Türkiye’den başka yalpalayan, bir uçtan ötekine savrulan bir ülke var mı?
Hayır, yok! Diğerlerinin pozisyonlarında kırılmalar meydana gelmedi henüz.
Bir hafta önce, bir hafta sonra
Bir de gelin Türkiye’nin haline bakın... Çok değil, bundan tam bir hafta önce, 1 Ocak’ta
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, krizde “Mısır’la mutabakat içinde hareket etmekten” söz
ediyordu.
Bir hafta sonra Türkiye, karşıt konumdaki İran-Suriye-Hamas çizgisine yakın bir görüntü
veriyor...
1 Ocak’ta Başbakan Mısır’da “Filistin sorunu için BM zemininde Mısır ile istişare etmek
suretiyle bu işi orada gündeme getirme hususunda elimizden gelen ne varsa yapmaya
hazırız” demişti; üç gün sonra El Cezire televizyonuna verdiği demeçte Hamas’ın taleplerini
BM Güvenlik Konseyi’ne taşımaktan söz ediyordu.
Hazin bir tablo!
Bunun adı “diplomaside esnaf zihniyeti”dir!
Şimdi bakalım AKP diplomasisine çaldığı ilk kapıdan neden iş çıkmamış?
AKP diplomasisi İsrail’e Hamas’la arasında arabuluculuk yapma önerisi getirdi; İsrail
reddetti... Kabul etseydi sürpriz olurdu.
İsrail basınında şu günlerde Ankara’daki İsrail büyükelçisinin geri çekilmesi bile tartışılıyor...
Türkiye’nin arabuluculuk şansını baştan yok eden birinci faktör AKP diplomasisinin Hamas
ve İsrail ile ilişkilerde Hamas lehine bariz dengesizlik yaratmayı tercih etmiş olmasıdır.
İkincisi de İsrail, bu son krizde kendilerine şaşırtıcı biçimde yardımcı olan Mısır’ın
arabuluculuk işlevinin zaten devamından yanaydı.
Mübarek-Sarkozy planı
Mısır odaklı diplomasi cephesinde önemli gelişmeler yaşandı. Hüsnü Mübarek önceki akşam
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile Şarm El Şeyh’te görüştükten sonra İsrail’e
ateşkes planını sundu.
Üç aşamalı plan, önce belirli bir süre için geçerli olacak acil bir ateşkesin ilanını, ardından
İsrail ve Filistin taraflarının Gazze’nin sınırlarının güvenliğinin sağlanması konusunda
Mısır’da görüşmelerini ve sınır geçişlerinin açılmasını öngörüyordu. Bunları Mısır’ın
arabuluculuğunda Filistin fraksiyonlarının uzlaşma görüşmeleri izleyecekti.
“Sınır güvenliğinin sağlanması”, Hamas’ın İsrail’i tehdit edecek silahlara sahip olmasının
önlenmesi anlamına geliyor... Dolayısıyla eski statüye dönüş söz konusu değil.
İsrail’den dün gelen ilk açıklamalar planın olumlu bulunduğu ve incelendiği yolundaydı.
Hamas da “Mısır’ın planını değerlendireceğini” bildirdi.
Hamas’ın iki üst düzey temsilcisi hafta başında temaslarda bulunmak üzere Şam’dan
Kahire’ye gitmişlerdi. Örgüt herhalde bu son gelişmelerden habersiz değildi.
Görüldüğü gibi Mısır, hem Arap dünyasındaki başat konumu hem de bu krizde Gazze’nin
sınır komşusu olması nedeniyle her zaman çok önemli bir aktördür ve bu Hamas’ın istese
de reddedemeyeceği bir gerçektir.
Türkiye ne yapabilirdi?
Mısır’la mutabakat içinde çalışmak, ancak Mısır’ın, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail
tarafından da desteklenen çabalarına katkıda bulunmakla olabilirdi. Bu noktada Türkiye,
rasyonel bir çizgiye gelmesi için güçlü telkinlerde bulunabilirdi Hamas’a...
Ama AKP diplomasisi Hamas’ın hamisi olmaya soyunarak kendisini marjinalize etti.
Erdoğan’ın “iki aşamalı plan” adı altında takdim ettiği önerilerin, Hamas’a sınır geçişleri
konusunda sağlanacak güvenceler eşliğinde Gazze’de 27 Aralık öncesindeki statünün
devamını arzulayan bir ruh içerdiği gözlerden kaçmıyordu.
Oysa Mısır’dan Hamas’a tüneller yoluyla yapılan silah sevkiyatını sona erdirecek kesin
önlemlerin alınması, İsrail için bir ateşkes anlaşmasının önkoşuluydu.
Dolayısıyla Erdoğan’ın önerilerinin olumlu tepkiler alması beklenmemeliydi.
AKP diplomasisi kaybettirdi
Şimdi şu soruya cevap veriniz: AKP diplomasisinin İslamcı Hamas’a olan zaafı Gazze’deki
korkunç sivil kıyımının durdurulmasına mı hizmet etmektedir, yoksa Türkiye’nin bu amacı
güden diplomatik çabaların odağından dışlanmasına mı?
Türkiye bu krizin diplomasi cephesindeki ilk kaybedenidir.
İran-Suriye mihverinin üçüncü üyesi gibi hareket etmek Türkiye’ye başka alanlarda da
kaybettirecektir.
Diplomaside açığa düşüren zihniyet
27Aralık’ta başlayan İsrail saldırısından bu yana krizin tarafları veya diplomatik aktörleri arasında, Türkiye’den başka yalpalayan, bir uçtan ötekine savrulan bir ülke var mı?
Hayır, yok! Diğerlerinin pozisyonlarında kırılmalar meydana gelmedi henüz.
Bir hafta önce, bir hafta sonra
Bir de gelin Türkiye’nin haline bakın... Çok değil, bundan tam bir hafta önce, 1 Ocak’ta
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, krizde “Mısır’la mutabakat içinde hareket etmekten” söz
ediyordu.
Bir hafta sonra Türkiye, karşıt konumdaki İran-Suriye-Hamas çizgisine yakın bir görüntü
veriyor...
1 Ocak’ta Başbakan Mısır’da “Filistin sorunu için BM zemininde Mısır ile istişare etmek
suretiyle bu işi orada gündeme getirme hususunda elimizden gelen ne varsa yapmaya
hazırız” demişti; üç gün sonra El Cezire televizyonuna verdiği demeçte Hamas’ın taleplerini
BM Güvenlik Konseyi’ne taşımaktan söz ediyordu.
Hazin bir tablo!
Bunun adı “diplomaside esnaf zihniyeti”dir!
Şimdi bakalım AKP diplomasisine çaldığı ilk kapıdan neden iş çıkmamış?
AKP diplomasisi İsrail’e Hamas’la arasında arabuluculuk yapma önerisi getirdi; İsrail
reddetti... Kabul etseydi sürpriz olurdu.
İsrail basınında şu günlerde Ankara’daki İsrail büyükelçisinin geri çekilmesi bile tartışılıyor...
Türkiye’nin arabuluculuk şansını baştan yok eden birinci faktör AKP diplomasisinin Hamas
ve İsrail ile ilişkilerde Hamas lehine bariz dengesizlik yaratmayı tercih etmiş olmasıdır.
İkincisi de İsrail, bu son krizde kendilerine şaşırtıcı biçimde yardımcı olan Mısır’ın
arabuluculuk işlevinin zaten devamından yanaydı.
Mübarek-Sarkozy planı
Mısır odaklı diplomasi cephesinde önemli gelişmeler yaşandı. Hüsnü Mübarek önceki akşam
Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ile Şarm El Şeyh’te görüştükten sonra İsrail’e
ateşkes planını sundu.
Üç aşamalı plan, önce belirli bir süre için geçerli olacak acil bir ateşkesin ilanını, ardından
İsrail ve Filistin taraflarının Gazze’nin sınırlarının güvenliğinin sağlanması konusunda
Mısır’da görüşmelerini ve sınır geçişlerinin açılmasını öngörüyordu. Bunları Mısır’ın
arabuluculuğunda Filistin fraksiyonlarının uzlaşma görüşmeleri izleyecekti.
“Sınır güvenliğinin sağlanması”, Hamas’ın İsrail’i tehdit edecek silahlara sahip olmasının
önlenmesi anlamına geliyor... Dolayısıyla eski statüye dönüş söz konusu değil.
İsrail’den dün gelen ilk açıklamalar planın olumlu bulunduğu ve incelendiği yolundaydı.
Hamas da “Mısır’ın planını değerlendireceğini” bildirdi.
Hamas’ın iki üst düzey temsilcisi hafta başında temaslarda bulunmak üzere Şam’dan
Kahire’ye gitmişlerdi. Örgüt herhalde bu son gelişmelerden habersiz değildi.
Görüldüğü gibi Mısır, hem Arap dünyasındaki başat konumu hem de bu krizde Gazze’nin
sınır komşusu olması nedeniyle her zaman çok önemli bir aktördür ve bu Hamas’ın istese
de reddedemeyeceği bir gerçektir.
Türkiye ne yapabilirdi?
Mısır’la mutabakat içinde çalışmak, ancak Mısır’ın, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail
tarafından da desteklenen çabalarına katkıda bulunmakla olabilirdi. Bu noktada Türkiye,
rasyonel bir çizgiye gelmesi için güçlü telkinlerde bulunabilirdi Hamas’a...
Ama AKP diplomasisi Hamas’ın hamisi olmaya soyunarak kendisini marjinalize etti.
Erdoğan’ın “iki aşamalı plan” adı altında takdim ettiği önerilerin, Hamas’a sınır geçişleri
konusunda sağlanacak güvenceler eşliğinde Gazze’de 27 Aralık öncesindeki statünün
devamını arzulayan bir ruh içerdiği gözlerden kaçmıyordu.
Oysa Mısır’dan Hamas’a tüneller yoluyla yapılan silah sevkiyatını sona erdirecek kesin
önlemlerin alınması, İsrail için bir ateşkes anlaşmasının önkoşuluydu.
Dolayısıyla Erdoğan’ın önerilerinin olumlu tepkiler alması beklenmemeliydi.
AKP diplomasisi kaybettirdi
Şimdi şu soruya cevap veriniz: AKP diplomasisinin İslamcı Hamas’a olan zaafı Gazze’deki
korkunç sivil kıyımının durdurulmasına mı hizmet etmektedir, yoksa Türkiye’nin bu amacı
güden diplomatik çabaların odağından dışlanmasına mı?
Türkiye bu krizin diplomasi cephesindeki ilk kaybedenidir.
İran-Suriye mihverinin üçüncü üyesi gibi hareket etmek Türkiye’ye başka alanlarda da
kaybettirecektir.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Derya Sazak
10. dalga
Ergenekon davasında “ek iddianame” beklenirken, 10. dalga gözaltılar, aralarında eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, eski Harp Akademileri Komutanı emekli Orgeneral Kemal Yavuz, eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, eski Genelkurmay Adli Müşaviri
emekli Tümgeneral Erdal Şenel ve Prof. Yalçın Küçük’ün da aralarında bulunduğu 40’a
yakın kişiye uzandı.
Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinde ve Bedrettin Dalan’ın
başkanı olduğu İstek Vakfı’nda aramalar yapıldı.
10. dalga gözaltılar, emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un tutuklanmalarına
yol açan “darbe girişimi”yle bağlantılı gözüküyor.
Cumhuriyet tarihinin en önemli “derin devlet” yapılanması ve yargılanması olarak
değerlendirilen Ergenekon soruşturması İtalya’daki “Gladio” örgütlenmesinin açığa
çıkarılmasına benzer bir seyir izliyor. Uzayan soruşturmalarla “demokrasi dışı” yollardan
iktidar değişikliği gerçekleştirmeyi amaçlayan kadrolar üzerinde baskı kurularak, “gizli”
örgütlenmenin açığa çıkarılması amaçlanıyor. Ancak, davayla eşzamanlı operasyonlar ve
aylar süren “ek iddianame” hazırlığı nedeniyle Ergenekon’un Gladio’nun rekorunu kırdığı da
bir gerçek.
Ancak Gladio’dan farklı olarak, kamuoyu birkaç ayda bir “ölü dalgalar”la sarsılırken
Ergenekon’da kesin sonuca gidilemiyor. Süre uzadıkça ve “darbe” girişimini kanıtlayacak
deliller ortaya çıkmadıkça, toplumun önemli bir kesiminde yapılanların “AKP muhaliflerini
sindirme operasyonu” olduğu yargısı pekişiyor.
Örneğin Sabih Kanadoğlu, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’te 367 oyun aranması
gerektiğini savunan bir hukukçuydu.
367 krizi, Genelkurmay’ın “e-muhtırası”nda etkili olmuş ve CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne
başvurusu üzerine TBMM’de üçte iki çoğunluk aranması gerektiği yorumunun yüksek yargı
tarafından da benimsenmesine ortam hazırlamıştı.
Ancak bunlar çözümü demokrasi içinde olan sorunlardı.
Nitekim parlamento seçime giderek krizi çözdü.
22 Temmuz seçimleriyle oluşan yeni Meclis, Cumhurbaşkanı’nı seçti.
Ergenekon savcılarının talimatıyla şimdi polis, Kanadoğlu’nun evinde ne arıyor olabilir?
Darbe planları mı?
Gözaltına alınan emekli generaller arasında 28 Şubatçılar da var.
Bu durumda Özden Örnek’e ait “Günlükler”den yola çıkılarak 2003-2004 yıllarında
planlandığı öne sürülen ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök karşı çıktığı için
kadük olan girişim, 28 Şubat’ın “postmodern darbe”sine mi bağlanmak isteniyor. Öyleyse
bu kadroların güncel bir “darbe” isteğiyle ilişkisi nasıl kurulacak?
Türkiye, demokrasiyi korumak adına hukuktan ödün vermemeli, “polis devleti”ne
dönüşmemeli.
Ergenekon savcıları, “Gladio” davasını örnek alıyorlarsa, bir an önce sonuca gitmelidirler.
10. dalga
Ergenekon davasında “ek iddianame” beklenirken, 10. dalga gözaltılar, aralarında eski MGK Genel Sekreteri emekli Orgeneral Tuncer Kılınç, eski Harp Akademileri Komutanı emekli Orgeneral Kemal Yavuz, eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz, eski Genelkurmay Adli Müşaviri
emekli Tümgeneral Erdal Şenel ve Prof. Yalçın Küçük’ün da aralarında bulunduğu 40’a
yakın kişiye uzandı.
Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun evinde ve Bedrettin Dalan’ın
başkanı olduğu İstek Vakfı’nda aramalar yapıldı.
10. dalga gözaltılar, emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un tutuklanmalarına
yol açan “darbe girişimi”yle bağlantılı gözüküyor.
Cumhuriyet tarihinin en önemli “derin devlet” yapılanması ve yargılanması olarak
değerlendirilen Ergenekon soruşturması İtalya’daki “Gladio” örgütlenmesinin açığa
çıkarılmasına benzer bir seyir izliyor. Uzayan soruşturmalarla “demokrasi dışı” yollardan
iktidar değişikliği gerçekleştirmeyi amaçlayan kadrolar üzerinde baskı kurularak, “gizli”
örgütlenmenin açığa çıkarılması amaçlanıyor. Ancak, davayla eşzamanlı operasyonlar ve
aylar süren “ek iddianame” hazırlığı nedeniyle Ergenekon’un Gladio’nun rekorunu kırdığı da
bir gerçek.
Ancak Gladio’dan farklı olarak, kamuoyu birkaç ayda bir “ölü dalgalar”la sarsılırken
Ergenekon’da kesin sonuca gidilemiyor. Süre uzadıkça ve “darbe” girişimini kanıtlayacak
deliller ortaya çıkmadıkça, toplumun önemli bir kesiminde yapılanların “AKP muhaliflerini
sindirme operasyonu” olduğu yargısı pekişiyor.
Örneğin Sabih Kanadoğlu, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminde Meclis’te 367 oyun aranması
gerektiğini savunan bir hukukçuydu.
367 krizi, Genelkurmay’ın “e-muhtırası”nda etkili olmuş ve CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne
başvurusu üzerine TBMM’de üçte iki çoğunluk aranması gerektiği yorumunun yüksek yargı
tarafından da benimsenmesine ortam hazırlamıştı.
Ancak bunlar çözümü demokrasi içinde olan sorunlardı.
Nitekim parlamento seçime giderek krizi çözdü.
22 Temmuz seçimleriyle oluşan yeni Meclis, Cumhurbaşkanı’nı seçti.
Ergenekon savcılarının talimatıyla şimdi polis, Kanadoğlu’nun evinde ne arıyor olabilir?
Darbe planları mı?
Gözaltına alınan emekli generaller arasında 28 Şubatçılar da var.
Bu durumda Özden Örnek’e ait “Günlükler”den yola çıkılarak 2003-2004 yıllarında
planlandığı öne sürülen ancak dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök karşı çıktığı için
kadük olan girişim, 28 Şubat’ın “postmodern darbe”sine mi bağlanmak isteniyor. Öyleyse
bu kadroların güncel bir “darbe” isteğiyle ilişkisi nasıl kurulacak?
Türkiye, demokrasiyi korumak adına hukuktan ödün vermemeli, “polis devleti”ne
dönüşmemeli.
Ergenekon savcıları, “Gladio” davasını örnek alıyorlarsa, bir an önce sonuca gitmelidirler.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Çetin Altan
Karşılıklı ‘ağzının payını verme’ rapsodisi
Güncel konulara tutsak düşmenin de sakıncaları büyük oluyor bazen.
Nâzım Hikmet’e sövme kampanyalarına katılmışlardan sağ olanların; pişmiş kelle gibi sırıtıp kalma çaresizliğine nasıl uğradıklarını bir düşünün.
* * *
Vaktiyle Çankaya’ya kadar da çıkmış bulunan bir siyasetçi; TBBM’de, “Nâzım Hikmet’i
lanetleme” ayaklanmasıyla başlatılan bir linç girişimini, tabanca çekilmesine kadar varan
bir keskinleşmeye yönlendirmişti.
Şimdi de Nâzım’ın mısraları boğazına dolanıyordur herhalde.
Bir siyasetçi, sıkılmamaya ne kadar talimli olsa bile; yine de hoş bir durum değil.
* * *
Evet, güncel konulara tutsak düşmek sakıncalı...
Sakıncalı ama, güncel konulardan biri de, doğalgaz sıkıntısı.
Sert geçeceği söylenen bir kış boyu donacak mıyız, donmayacak mıyız?
* * *
Bir yanda:
- Donacağız, diyenler.
Bir yanda:
- Öyle bir tehlike yok, her türlü önlem alındı, diyenler.
* * *
Karşılıklı olarak, birbirinin “ağzının payını vermekle” çözümlenecek bir sorun mu bu?
* * *
Eski bir tekerlemedir; bir berbere:
- Saçım ak mı, kara mı, diye sorulduğunda; verilen yanıt malum:
- Önüne düştüğünde anlarsın, ak mıdır, kara mıdır?
* * *
Güncel konulara tutsak düşmek sakıncalı da olsa; bazen eğlenceli de oluyor.
* * *
Mehmet Barlas, dünkü başyazısına “Bu coğrafyada nihai çözüm pek yok” diye başlıyordu.
* * *
Gerçek bir hukuk bilgini olan Ord. Prof. Ebülula Mardin de, bu coğrafya için şöyle derdi:
- Buralarda öyle “burjuva sınıfı”, “emekçi sınıfı” falan yoktur. Buralarda
sadece “talancılar”, “yalancılar”, “dilenciler” vardır.
Sonra da kara bir mizahın tadını çıkarmak için, kahkahalarla gülerdik.
* * *
Şimdi genç dostlar arasında da, 21. yüzyılla rahat bir yolculuk yapmaya özenenler varsa;
Kenya ile ilgilenmeye başlasınlar.
* * *
Kenya, yeni bir yüzyılın gitgide hızı artacağı anlaşılan “küreselleşme sürecinde”; Afrika için
bir laboratuvar olacağa benziyor.
* * *
Kenya’nın nüfusu 37 milyon.
30-40 değişik dil konuşan etnik grup var Kenya’da.
Bunların yüzde 45’i Protestan, yüzde 33’ü Katolik, yüzde 10’u Müslüman, yüzde 10’u yerel
inanç...
Resmi dil İngilizce ve Svahili.
* * *
Kenya’da nüfusun neredeyse yarısı 14 yaşından küçük ve 65 yaşını geçmiş olan pek az...
* * *
ABD’nin yeni Başkanı Obama döneminde Kenya, yeni bir dönemin Afrika vitrini olmayı
gerçekleştirebilecek mi, gerçekleştiremeyecek mi?
* * *
Genç dostlar arasından, Kenya’da olup bitecekleri bir hobi niyetine izleyecekler çıkarsa;
yaşadıkları ortamlardaki şartlanmışlığın da, nelere mal olduğunu çok daha ışıklı bir biçimde
başlayabilirler görmeye.
* * *
Başlayabilirler görmeye, birtakım “talancılarla yalancıların”; kimleri hangi şartlanmışlık
kafesleri içine sokarak “dilenci” durumunda yaşattıklarını ve onların kafeslerini kırmak
isteyen kalemleri de, nasıl demir parmaklıklar arkasına tıktıklarını.
* * *
İşte Nâzım Hikmet’in ünlü bir şiiri:
BİR CEZAEVİNDE, TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI
Bu gün pazar,
Bugün beni ilk defa
güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde
ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş
olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla
toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga,
ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben.
Bahtiyarım.
* * *
Ankara, böyle bir şiir mi yazdırmalıydı evrensel bir şairine?
Ya öteki şairlerle yazarlar?..
* * *
Ama hiçbiri ne talancı, ne yalancı, ne dilenci oldu.
O kadarı da yeter onlar
Karşılıklı ‘ağzının payını verme’ rapsodisi
Güncel konulara tutsak düşmenin de sakıncaları büyük oluyor bazen.
Nâzım Hikmet’e sövme kampanyalarına katılmışlardan sağ olanların; pişmiş kelle gibi sırıtıp kalma çaresizliğine nasıl uğradıklarını bir düşünün.
* * *
Vaktiyle Çankaya’ya kadar da çıkmış bulunan bir siyasetçi; TBBM’de, “Nâzım Hikmet’i
lanetleme” ayaklanmasıyla başlatılan bir linç girişimini, tabanca çekilmesine kadar varan
bir keskinleşmeye yönlendirmişti.
Şimdi de Nâzım’ın mısraları boğazına dolanıyordur herhalde.
Bir siyasetçi, sıkılmamaya ne kadar talimli olsa bile; yine de hoş bir durum değil.
* * *
Evet, güncel konulara tutsak düşmek sakıncalı...
Sakıncalı ama, güncel konulardan biri de, doğalgaz sıkıntısı.
Sert geçeceği söylenen bir kış boyu donacak mıyız, donmayacak mıyız?
* * *
Bir yanda:
- Donacağız, diyenler.
Bir yanda:
- Öyle bir tehlike yok, her türlü önlem alındı, diyenler.
* * *
Karşılıklı olarak, birbirinin “ağzının payını vermekle” çözümlenecek bir sorun mu bu?
* * *
Eski bir tekerlemedir; bir berbere:
- Saçım ak mı, kara mı, diye sorulduğunda; verilen yanıt malum:
- Önüne düştüğünde anlarsın, ak mıdır, kara mıdır?
* * *
Güncel konulara tutsak düşmek sakıncalı da olsa; bazen eğlenceli de oluyor.
* * *
Mehmet Barlas, dünkü başyazısına “Bu coğrafyada nihai çözüm pek yok” diye başlıyordu.
* * *
Gerçek bir hukuk bilgini olan Ord. Prof. Ebülula Mardin de, bu coğrafya için şöyle derdi:
- Buralarda öyle “burjuva sınıfı”, “emekçi sınıfı” falan yoktur. Buralarda
sadece “talancılar”, “yalancılar”, “dilenciler” vardır.
Sonra da kara bir mizahın tadını çıkarmak için, kahkahalarla gülerdik.
* * *
Şimdi genç dostlar arasında da, 21. yüzyılla rahat bir yolculuk yapmaya özenenler varsa;
Kenya ile ilgilenmeye başlasınlar.
* * *
Kenya, yeni bir yüzyılın gitgide hızı artacağı anlaşılan “küreselleşme sürecinde”; Afrika için
bir laboratuvar olacağa benziyor.
* * *
Kenya’nın nüfusu 37 milyon.
30-40 değişik dil konuşan etnik grup var Kenya’da.
Bunların yüzde 45’i Protestan, yüzde 33’ü Katolik, yüzde 10’u Müslüman, yüzde 10’u yerel
inanç...
Resmi dil İngilizce ve Svahili.
* * *
Kenya’da nüfusun neredeyse yarısı 14 yaşından küçük ve 65 yaşını geçmiş olan pek az...
* * *
ABD’nin yeni Başkanı Obama döneminde Kenya, yeni bir dönemin Afrika vitrini olmayı
gerçekleştirebilecek mi, gerçekleştiremeyecek mi?
* * *
Genç dostlar arasından, Kenya’da olup bitecekleri bir hobi niyetine izleyecekler çıkarsa;
yaşadıkları ortamlardaki şartlanmışlığın da, nelere mal olduğunu çok daha ışıklı bir biçimde
başlayabilirler görmeye.
* * *
Başlayabilirler görmeye, birtakım “talancılarla yalancıların”; kimleri hangi şartlanmışlık
kafesleri içine sokarak “dilenci” durumunda yaşattıklarını ve onların kafeslerini kırmak
isteyen kalemleri de, nasıl demir parmaklıklar arkasına tıktıklarını.
* * *
İşte Nâzım Hikmet’in ünlü bir şiiri:
BİR CEZAEVİNDE, TECRİTTEKİ ADAMIN MEKTUPLARI
Bu gün pazar,
Bugün beni ilk defa
güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde
ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş
olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum.
Sonra saygıyla
toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga,
ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben.
Bahtiyarım.
* * *
Ankara, böyle bir şiir mi yazdırmalıydı evrensel bir şairine?
Ya öteki şairlerle yazarlar?..
* * *
Ama hiçbiri ne talancı, ne yalancı, ne dilenci oldu.
O kadarı da yeter onlar
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Manipülasyon ve Ergenekon
İSMET
BERKAN
Bir süre önce Sabah gazetesi çok önemli bir belgeyi ‘ele geçirdi’ ve yayımladı. Belge, Milli İstihbarat Teşkilatı’na aitti ve Sabah gazetesine göre adı Ergenekon soruşturmalarıyla...
Bir süre önce Sabah gazetesi çok önemli bir belgeyi ‘ele geçirdi’ ve yayımladı. Belge, Milli
İstihbarat Teşkilatı’na aitti ve Sabah gazetesine göre adı Ergenekon soruşturmalarıyla
ünlenen Tuncay Güney’in ‘MİT ajanı’ olduğunu kanıtlıyordu.
Belgenin yayımlandığı gün MİT bir açıklama yaptı ve Tuncay Güney’in teşkilatlarında hiçbir
sıfat altında hiçbir zaman görev almadığını, aksine MİT’in Güney’i hedef olarak izlediğini
bildirdi. (Yanı sıra, belgeyi üreten MİT biriminin daha sonra teşkilatın şemasından
çıkarıldığını, yani kapatıldığını da açıkladı MİT ve ima yoluyla o birimin kurucusu Mehmet
Eymür’ü suçladı.)
Sabah bir süre daha Tuncay Güney’in MİT ajanı olduğu konusunda ısrarlı davrandı, sonra
bu konudaki yayınlar doğal olarak sona erdi. Ama dün, Bugün gazetesi aynı belgeyi bir kez
daha yayımladı ve bu kez Sabah’tan farklı olarak belgenin sadece başlık bölümü değil
tamamı yayımlandı. Ve biz belgenin tamamını gördüğümüzde, söz konusu olanın Tuncay
Güney’in MİT tarafından sorgulanması olduğunu, MİT’in Güney’i JİTEM elemanı olması
nedeniyle sorguladığı ortaya çıktı.
Demek ki, ilk yayın, Sabah gazetesinin bilerek veya bilmeyerek katıldığı bir
manipülasyondu. Birilerinin Tuncay Güney’in MİT ajanlığını öne sürerek kimi çıkarlar veya
Ergenekon’un kamuoyunda algılanışını değiştirme peşinde olduğu anlaşılıyor.
Tuncay Güney’in JİTEM’in değil de MİT’in adamı olduğunun ilanı kimin neden işine geliyor,
bunu henüz bilmiyoruz, belki hiç bilemeyeceğiz.
Öte yandan Tuncay Güney’in JİTEM’in içindeki bir ajan olduğu iması ve iddiası da, ciddiye
almamız gereken bir isim tarafından, eski MİT mensubu Mehmet Eymür tarafından dile
getirildiğine göre, sormak gerekir:
Peki Tuncay Güney, JİTEM’in içine kim adına sızmış, edindiği bilgileri kime veya kimlere
aktarmıştı?
Sabah gazetesini kullanarak manipülasyon yapmaya çalışanlar kim ya da kimlerdi?
Amaçları neydi?
***
Biz Radikal gazetesinde başını sonunu bilmediğimiz, etrafındaki bütün gerçek konusunda
ikna olmadığımız hiçbir belgeyi basmıyoruz. Belki de bu sebeple, Ergenekon belgelerini
sızdırmaktan çıkarı olanların sıklıkla başvurduğu bir gazete de değiliz.
Artık kişisel olarak tamamen ikna olmuş durumdayım: Bir yanda son derece ciddi konulara
belki de tarihimizde ilk kez eğilen çok önemli bir dava ve suç soruşturması var, buna
Ergenekon diyoruz. Bir yanda da, o Ergenekon soruşturma ve kovuşturmasının sonuçlarını
mahkemede almaya sabrı olmayan, büyük ihtimalle siyasi hesapları da olan birileri,
Ergenekon kaynaklı ama mutlaka bilinçli biçimde yarım-yamalak bırakılmış bilgiler üzerinden
kendi hesaplaşmalarını yürütüyor.
Bu ikinci kategorideki insanlar yüzünden, Ergenekon da kirleniyor, yıpranıyor.
Türkiye kategorisindeki tüm haberler »
Okur Yorumları (14 Yorum)
Paranoya - 8/1/200913:25
"Bu dava ile belki dünyada bir ilk'e imza atılacak. Belki ilk kez bir dava üzerinden rejim değişikliği stratejisi uygulanmış, hatta başarılmış olacak. Üstelik de bu strateji, amacının ve hedefinin tersine demokratikleşme hareketi, derin devlet, kontrgerilla, jitem vb. karanlık tezgahları çökertme hareketi olarak liberal kesimi inandırmış ve onların desteğini almış olarak sürdürülmüş olacak. Arada kafalarını karıştıran gelişmeler olsa da, kendilerinden olmayanlar üzerinde gelişen bir hareket olması, sorgulamaya yönelmelerini engelleyecek. Hatta artık bir taraf olduklarından, savundukları, alkışladıkları, destekledikleri kralın meğer bir çıplak olduğunu söyleyemeyecekler. Tıpkı Nazi hakimiyetine geçilirken yaptıkları yanlışı itiraf eden bilim adamının "Önce Yahudileri aldılar, ses çıkarmadık, bizden değillerdi çünkü. Sonra Komünistleri, sosyalistleri aldılar, ses çıkarmadık. Daha sonra da sosyal demokratları aldılar, yine ses çıkarmadık. En sonunda liberalleri, bilim adamlarını aldıklarında geride ses çıkaracak kimse kalmamıştı." demesi gibi gün gelecek, alındıklarında geride kimse kalmadığını görecekler, çocuklarının feryadından
başka. "Bizi uyaranları paranoyak olmakla suçluyorduk, AB'ye güveniyorduk, bu kadar kolay olduğunu sanmıyorduk" diyecekler." diye düşünenler, paranoya içindesiniz.
Korkmayın AB var, ABD var. Demokratikleşmenin önündeki engeller kaldırılıyor adım adım.
Türkiye'ye şeriat düzeni falan gelmez. O kadar kolay mı?
: Ergenekon Davası - 8/1/200913:16
Ergenekon davası bir çeşit grotesk oyuna döndü. Şahsi bir tanışıklığım olmamakla beraber davayı yürüten savcı Öz'ün ilginç bir karaktere sahip olduğunu tahmin etmekteyim. Nedense, Öz ve bu davanın kilit ismi Tuncay Güney'in garip bir şekilde ruh ikizi olduklarını söyleyesim geliyor. Hem ciddi ciddi birşeyler yapıp, hem bir yerde beraber oturup garip garip bize güldüklerini düşünüyorum. Paranoyakça ama bir türlü başka şeyde aklıma gelmiyor. Öteye yandan şu gerçeği de hiç unutmamak gerek: Delinin taş atığı kuyuda çok su var. Zaten bu olup biteni tek anlamlı kılan da bu..
62354415ahd - okurun diğer yorumları için tıklayınız
Yanlışlar: Ergenekon, son derece ciddi konulara belki de tarihimizde ilk kez eğilen çok önemli bir dava ve suç soruşturması değil, bunların hiçbirisi değil. Yeni ya da ilk değil. Benim ömür sürem içindeki tarihimizde ve hatta daha pek çok ülkenin tarihinde, Nazi ve Faşist tırmanışından beri ya da 50'lerden itibaren soğuk savaşın her iki cephesindeki sayısız operasyonda, çok örneği görüldü. Ve, ciddi konulara eğilen bir suç soruşturması da değil. Bazı ciddi konuları sadece bir dehşet etkisi için kullanan, muhalefeti tepelemek ve toplumu pasifize etmek için baskıcı yöntemlere yönelmiş her yönetimin başvurduğu türden bir kampanya. Böylesi operasyonlar suçu çözmek ve cezalandırmakla sonuçlanmadı hiç. Bunun da amacı öyle, akibeti de aynı olacak. Doğrular: İzleme vs. teknik konularda 80 öncesi anarşist avcılığı ya da Mehmet Eymür'e 80'lerde ihale edilen meşhur MİT raporları ve soruşturmalarından daha ileride olsa da, şimdiki F-tipi kadroların beceriksizlikleri ve bazen dizginleyemedikleri intikam hırsları nedeniyle çok yıprandı. Belki de en doğru sıfat ise en sondaki: Kirli.
İSMET
BERKAN
Bir süre önce Sabah gazetesi çok önemli bir belgeyi ‘ele geçirdi’ ve yayımladı. Belge, Milli İstihbarat Teşkilatı’na aitti ve Sabah gazetesine göre adı Ergenekon soruşturmalarıyla...
Bir süre önce Sabah gazetesi çok önemli bir belgeyi ‘ele geçirdi’ ve yayımladı. Belge, Milli
İstihbarat Teşkilatı’na aitti ve Sabah gazetesine göre adı Ergenekon soruşturmalarıyla
ünlenen Tuncay Güney’in ‘MİT ajanı’ olduğunu kanıtlıyordu.
Belgenin yayımlandığı gün MİT bir açıklama yaptı ve Tuncay Güney’in teşkilatlarında hiçbir
sıfat altında hiçbir zaman görev almadığını, aksine MİT’in Güney’i hedef olarak izlediğini
bildirdi. (Yanı sıra, belgeyi üreten MİT biriminin daha sonra teşkilatın şemasından
çıkarıldığını, yani kapatıldığını da açıkladı MİT ve ima yoluyla o birimin kurucusu Mehmet
Eymür’ü suçladı.)
Sabah bir süre daha Tuncay Güney’in MİT ajanı olduğu konusunda ısrarlı davrandı, sonra
bu konudaki yayınlar doğal olarak sona erdi. Ama dün, Bugün gazetesi aynı belgeyi bir kez
daha yayımladı ve bu kez Sabah’tan farklı olarak belgenin sadece başlık bölümü değil
tamamı yayımlandı. Ve biz belgenin tamamını gördüğümüzde, söz konusu olanın Tuncay
Güney’in MİT tarafından sorgulanması olduğunu, MİT’in Güney’i JİTEM elemanı olması
nedeniyle sorguladığı ortaya çıktı.
Demek ki, ilk yayın, Sabah gazetesinin bilerek veya bilmeyerek katıldığı bir
manipülasyondu. Birilerinin Tuncay Güney’in MİT ajanlığını öne sürerek kimi çıkarlar veya
Ergenekon’un kamuoyunda algılanışını değiştirme peşinde olduğu anlaşılıyor.
Tuncay Güney’in JİTEM’in değil de MİT’in adamı olduğunun ilanı kimin neden işine geliyor,
bunu henüz bilmiyoruz, belki hiç bilemeyeceğiz.
Öte yandan Tuncay Güney’in JİTEM’in içindeki bir ajan olduğu iması ve iddiası da, ciddiye
almamız gereken bir isim tarafından, eski MİT mensubu Mehmet Eymür tarafından dile
getirildiğine göre, sormak gerekir:
Peki Tuncay Güney, JİTEM’in içine kim adına sızmış, edindiği bilgileri kime veya kimlere
aktarmıştı?
Sabah gazetesini kullanarak manipülasyon yapmaya çalışanlar kim ya da kimlerdi?
Amaçları neydi?
***
Biz Radikal gazetesinde başını sonunu bilmediğimiz, etrafındaki bütün gerçek konusunda
ikna olmadığımız hiçbir belgeyi basmıyoruz. Belki de bu sebeple, Ergenekon belgelerini
sızdırmaktan çıkarı olanların sıklıkla başvurduğu bir gazete de değiliz.
Artık kişisel olarak tamamen ikna olmuş durumdayım: Bir yanda son derece ciddi konulara
belki de tarihimizde ilk kez eğilen çok önemli bir dava ve suç soruşturması var, buna
Ergenekon diyoruz. Bir yanda da, o Ergenekon soruşturma ve kovuşturmasının sonuçlarını
mahkemede almaya sabrı olmayan, büyük ihtimalle siyasi hesapları da olan birileri,
Ergenekon kaynaklı ama mutlaka bilinçli biçimde yarım-yamalak bırakılmış bilgiler üzerinden
kendi hesaplaşmalarını yürütüyor.
Bu ikinci kategorideki insanlar yüzünden, Ergenekon da kirleniyor, yıpranıyor.
Türkiye kategorisindeki tüm haberler »
Okur Yorumları (14 Yorum)
Paranoya - 8/1/200913:25
"Bu dava ile belki dünyada bir ilk'e imza atılacak. Belki ilk kez bir dava üzerinden rejim değişikliği stratejisi uygulanmış, hatta başarılmış olacak. Üstelik de bu strateji, amacının ve hedefinin tersine demokratikleşme hareketi, derin devlet, kontrgerilla, jitem vb. karanlık tezgahları çökertme hareketi olarak liberal kesimi inandırmış ve onların desteğini almış olarak sürdürülmüş olacak. Arada kafalarını karıştıran gelişmeler olsa da, kendilerinden olmayanlar üzerinde gelişen bir hareket olması, sorgulamaya yönelmelerini engelleyecek. Hatta artık bir taraf olduklarından, savundukları, alkışladıkları, destekledikleri kralın meğer bir çıplak olduğunu söyleyemeyecekler. Tıpkı Nazi hakimiyetine geçilirken yaptıkları yanlışı itiraf eden bilim adamının "Önce Yahudileri aldılar, ses çıkarmadık, bizden değillerdi çünkü. Sonra Komünistleri, sosyalistleri aldılar, ses çıkarmadık. Daha sonra da sosyal demokratları aldılar, yine ses çıkarmadık. En sonunda liberalleri, bilim adamlarını aldıklarında geride ses çıkaracak kimse kalmamıştı." demesi gibi gün gelecek, alındıklarında geride kimse kalmadığını görecekler, çocuklarının feryadından
başka. "Bizi uyaranları paranoyak olmakla suçluyorduk, AB'ye güveniyorduk, bu kadar kolay olduğunu sanmıyorduk" diyecekler." diye düşünenler, paranoya içindesiniz.
Korkmayın AB var, ABD var. Demokratikleşmenin önündeki engeller kaldırılıyor adım adım.
Türkiye'ye şeriat düzeni falan gelmez. O kadar kolay mı?

: Ergenekon Davası - 8/1/200913:16
Ergenekon davası bir çeşit grotesk oyuna döndü. Şahsi bir tanışıklığım olmamakla beraber davayı yürüten savcı Öz'ün ilginç bir karaktere sahip olduğunu tahmin etmekteyim. Nedense, Öz ve bu davanın kilit ismi Tuncay Güney'in garip bir şekilde ruh ikizi olduklarını söyleyesim geliyor. Hem ciddi ciddi birşeyler yapıp, hem bir yerde beraber oturup garip garip bize güldüklerini düşünüyorum. Paranoyakça ama bir türlü başka şeyde aklıma gelmiyor. Öteye yandan şu gerçeği de hiç unutmamak gerek: Delinin taş atığı kuyuda çok su var. Zaten bu olup biteni tek anlamlı kılan da bu..
62354415ahd - okurun diğer yorumları için tıklayınız
Yanlışlar: Ergenekon, son derece ciddi konulara belki de tarihimizde ilk kez eğilen çok önemli bir dava ve suç soruşturması değil, bunların hiçbirisi değil. Yeni ya da ilk değil. Benim ömür sürem içindeki tarihimizde ve hatta daha pek çok ülkenin tarihinde, Nazi ve Faşist tırmanışından beri ya da 50'lerden itibaren soğuk savaşın her iki cephesindeki sayısız operasyonda, çok örneği görüldü. Ve, ciddi konulara eğilen bir suç soruşturması da değil. Bazı ciddi konuları sadece bir dehşet etkisi için kullanan, muhalefeti tepelemek ve toplumu pasifize etmek için baskıcı yöntemlere yönelmiş her yönetimin başvurduğu türden bir kampanya. Böylesi operasyonlar suçu çözmek ve cezalandırmakla sonuçlanmadı hiç. Bunun da amacı öyle, akibeti de aynı olacak. Doğrular: İzleme vs. teknik konularda 80 öncesi anarşist avcılığı ya da Mehmet Eymür'e 80'lerde ihale edilen meşhur MİT raporları ve soruşturmalarından daha ileride olsa da, şimdiki F-tipi kadroların beceriksizlikleri ve bazen dizginleyemedikleri intikam hırsları nedeniyle çok yıprandı. Belki de en doğru sıfat ise en sondaki: Kirli.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi