You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ercan KUMCU

İtibar böyle kaybedilir


MERKEZ bankalarının ve para politikasının itibarı, ekonomik gelişmeler karşısında fiyat istikrarını hedeflemeye yönelik zaman içinde alınan tutumlar yoluyla oluşur ve pekişir.

Fiyat istikrarını değil de, başka kaygıları yansıtan tutumlar itibarı zedeler.

Merkez Bankası geçen gün para politikası faizini düşürerek kendi itibarına bir darbe daha vurdu. Geçen yıl eylül ayında da enflasyonun yükselme eğiliminde olduğu bir dönemde aynı faizleri indirerek itibarına bir başka darbe vurmuştu.

SORULAR

Merkez Bankası kısa vadeli para politikası faizini neden indirdi? Bu soruya ekonomik mantık içinde inandırıcı bir yanıt bulmak zor.

Merkez bankalarının politika faizleri ile oynaması tek başına bir şey ifade etmez. Ulaşılmak istenen, enflasyon beklentilerini yönlendirerek hedef politika faizleri yoluyla orta-uzun vadeli faizleri etkileyebilmektir.

Yanıtı gereken birinci soru şu: Merkez Bankası politika faizlerini indirerek piyasada oluşan orta-uzun vadeli faizlerin inmesini sağlayabilecek midir? Hayır.

Uluslararası çalkantılarla, Merkez Bankası faizinden bağımsız bir şekilde Hazine bonosu faizleri artma eğilimindedir. Özellikle dövizde kaynak kıtlığı nedeniyle bankalar da kredi ve mevduat faizlerini artırmaktadır. Kredi verme iştahı yok olmuştur. O halde, Merkez Bankası faizlerinin bu şartlarda ekonomideki orta-uzun vadeli faizleri etkileme gücü yoktur.

İkinci soru: Merkez Bankası’nın her gün ihale yoluyla bankalara borç verdiği likiditenin faizleri dahi artarken (yüzde 17’den yüzde 17.5 civarına gelmişti), politika faizlerini düşürmekle başka ne amaçlanmış olabilir?

Akla ilk gelen yanıt, politika faizlerinin düşürülmesiyle bankaların Merkez Bankası’ndan borçlanmalarının maliyetinin düşürülmesinin hedeflenmesi oluyor. Bankalara daha ucuz kaynak sağlayarak daha ucuz fonlama maliyetiyle döviz almalarının önü açılıyor. Daha ucuz kaynak sağlayarak bankaların kredi vermesi teşvik edilmek isteniyor.

Merkez Bankası’ndan daha ucuz kaynak sağladıkları için bankalar daha çok kredi verecekler mi? Hayır. Sorun bankaların Türk parası bulamamalarından ya da maliyetin yüksek olmasından kaynaklanmıyor. Sorun, banka müşterilerinin içinde yaşanan şartlarda kredi değerliliğinin düşmesi. Ama, ucuz YTL kaynağı bulduğunda, bankaların ve tüm ekonominin daha fazla döviz alması söz konusu olabilecektir. O takdirde, yükselen döviz kurları zaten kredi değerliliği düşmüş olan reel sektör şirketlerini daha da riskli hale getirmeyecek midir? Bu yolla ekonomik riskler artmayacak mıdır? Evet!

Döviz kurlarının mal ve hizmet fiyatlarına etkisinin azaldığı yönünde elimizde inandırıcı bir delil yok. Kaldı ki, son dönemde giderek artan döviz kurlarının nerede duracağını da bilinmiyor. Bu hatayı 2006 yılının ortasında da yaptık. Fatura ağır oldu.

Merkez Bankası yükselen döviz kurlarına karşı döviz satarak müdahale etmeye başladığında, bir pencereden ucuz YTL verip diğer pencereden rezervlerinden döviz satarak döviz rezervlerini çar-çur etmiş olmayacak mıdır?

CEVAPLAR

Makul ekonomik nedenler bulunamayınca, faiz indirim kararının arkasında siyasi nedenler aramak zorunlu oluyor. Ekonomik büyümeyi sekteye uğratmamak için belki hükümetin baskısıyla Merkez Bankası politika faizini indirdi. G-20 toplantısında konuşulanlar hükümetin Merkez Bankası üzerindeki baskılarını artırmış da olabilir. Belki de, G-20 toplantısında görüp herkes faiz indirirken, biz de indirelim denip başkalarına özenmiş de olabiliriz.. Bu konuyu pazartesi günü işleyeceğim.

Nedeni ne olursa olsun, Merkez Bankası son faiz indirimiyle kurum olarak kendinin ve enflasyona odaklı para politikasının itibarını sorgulattı. Ortalık karmakarışıkken, beklentilerin çok iyi yönetilmesinin önemi artmışken, para politikası anlaşılamaz bir konuma itildi. Bunun da elbette maliyeti olacak.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Erdal SAĞLAM

TÜSİAD: "Kriz var diye AB çabasına mola veremeyiz"


TÜSİAD Başkanı Arzuhan Doğan Yalçındağ, "Kriz var diye AB’yle uyum çabalarına mola vermemek gerektiği" görüşünde. AB’ye uyum yolunda yapılanların zaten Türkiye’nin ihtiyacı olan düzenlemeler olduğunu hatırlatan Yalçındağ, "AB iyi mi, kötü mü" tartışmalarının yersiz olduğunu, Gümrük Birliği’ne uyumun Türkiye ekonomisini getirdiği rekabetçi noktanın açıkca gösterdiğini, Türkiye’nin çevresindeki en fazla know-how’a ve iş kapasitesine sahip ülke haline geldiğini, bu nedenle bu yoldaki çabaların devam etmesi gerektiğini söylüyor.

Başkan Yalçındağ, TÜSİAD olarak çizdikleri bu çerçevede çabalarına devam ediyor. Arzuhan Doğan Yalçındağ ile bu amaçla geçen hafta sonunda bir günlüğüne yaptığı Paris seyahatinde birlikteydik. TÜSİAD’ın Paris’te Uluslararası Geleceğe Yönelik Araştırmalar ve Bilgi Merkezi CEPII ile ortaklaşa düzenlediği "Küresel Büyümenin Yavaşlaması Karşısında Türkiye Ekonomisi" başlıklı seminere katılım yoğundu. Seminerin açılışı Sanayi ve Ticaret Bakanı Zafer Çağlayan tarafından yapılırken, kapanışı ise Başkan Arzuhan Doğan Yalçındağ ve CEPII Başkanı Christian Stoffaes tarafından yapıldı.

Yalçındağ ile bu yoğun seyahatin dönüşünde, uçakta sohbet imkanı bulduk. Artık her yıl geleneksel hale gelen bu seminerin yanısıra Fransa’daki muadil kuruluşları olan MEDEF ile görüşmelerinin olduğunu kaydeden Yalçındağ, 2009’da Fransa’da kutlanacak Türkiye yılı etkinlikleri için hazırlıkların tartışıldığını söyledi.

Fransız işadamlarını, dünyanın ve Fransa’nın geleceği konusunda çok kaygılı gördüğünü kaydeden Yalçındağ, buna karşılık Fransa’da Sarkozy’nin başkanlığı nedeniyle bu kez çabuk hareket ettiği, Avrupa’nın da hızlı reaksiyon verdiği görüşünün hakim olduğunu belirtti. Yalçındağ, uzun süredir kendisinden talep edilen, ağustosta düzenlenecek "Yaz Üniversitesi" kapsamında tekrar gelip konuşma yapmayı kabul ettiğini ifade etti.

Avrupa’da ekonomik krizden çıkarken genişlemenin etkisinin, Türkiye’nin AB’ye katılımının ekonomik çalkantıyı daha kolay aşmakta pozitif etkisi olacağının tartışıldığını kaydeden TÜSİAD Başkanı, bunun AB çabaları açısından umut veren bir gelişme olduğunu söyledi.

Yalçındağ, bu kapsamda Türkiye’nin Avrupalı yatırımcılar açısından hem canlı bir pazar olması, hem de dinamik ve genç bir ülke olarak öne çıktığını hatırlattı.

SERBEST TİCARET ANLAŞMALARI TARTIŞILACAK

Bu arada Avrupa’nın bu krizden daha bütünleşerek mi yoksa daha gevşek bir birlik halinde mi çıkacağı tartışmalarını da yapıldığını kaydeden Arzuhan Doğan Yalçındağ, "Bence krizle birlikte küreselleşmenin yeni bir evresine geldik. Finansal alanda çok yaygın bir küreselleşme yaşanmıştı, bence şimdi yönetişim alanında küreselleşmeye gidiyoruz. O nedenle birliğin gevşemeyeceğini tahmin ediyorum" şeklinde konuştu.

Tüm bu tartışmaların AB konusuna daha fazla ağırlık vermemiz gerektiğini bir kez daha ortaya çıkardığını kaydeden Yalçındağ, "yani çekişmeleri bırakıp önümüze bakmalıyız" dedi.

Bundan sonra TÜSİAD olarak AB sürecinde daha teknik bir müzakereye geçmek kararında olduklarını kaydeden Arzuhan Doğan Yalçındağ, bu kapsamda örneğin serbest ticaret anlaşmalarını artık daha yoğun gündeme getireceklerini söyledi.

AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı serbest ticaret anlaşmalarından artık yoğun olarak etkilendiğimizi hatırlatan Yalçındağ, "Bu nedenle AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı müzakerelerde en azından masada olmamız gerekiyor" şeklinde konuştu.

Türkiye’nin yıllardır ihmal ettiği imajını daha iyi koruması için daha fazla çabaya ihtiyaç olduğunu belirten Yalçındağ, "Fransa’da ilan edilen 2009 Türkiye yılının bu anlamda çok önemli olduğunu" söyledi. Fransa’da yaygın bir tanıtım planlandığını kaydeden Yalçındağ, "Fransa’da artık oryantalist, eski Türkiye yerine modern Türkiye’nin tanıtımına ağırlık vereceklerini" söyledi. "Tanıtım için öyle şeyler isteniyor ki, ’bizim için de otantik kaldı’ deyip reddediyoruz. Modern Türkiye’yi tanıtmalıyız" diyen Yalçındağ, üyelerinden sağladıkları fonların yanısıra Fransa’daki yatırımcıların tanıtıma katkı yapacağını söyledi.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ege CANSEN

Gökten dolar yağacak


DOLAR dediğin nesne bir paradır. Her para gibi dolar da "sanal" bir üründür. "Okus Pokus" numarasına açıktır. Bir bakarsın kıtlığına kıran girmiş, bir bakarsın sağanak olmuş gökten yağıyor.

Dolar, en yüksek cari işlem açığı veren ülkenin, yani ABD’nin ulusal parasıdır. Cari açık veren bir ülkenin parası "fundamental" yani "temelde" değerli olamaz. Bunun en iyi bildiğimiz örneği "Türk Lirası"dır. Türk Lirası sürekli "devalüasyon baskısı" altındadır. Çünkü ya kanun zoruyla ya da yüksek faiz rüşvetiyle, değeri olması gerekenden daha yukarıda tutulur. Bunun böyle olduğunun en açık kanıtı da Türkiye’nin, kriz yılları hariç, kapanamayan cari açığıdır. Her ulusal para, bazı dönemlerde aşırı değerli hale gelebilir. Buna uluslararası ticarette rekabet gücü çok zayıf Moldova veya Gürcistan gibi ülkelerin para birimleri de dáhildir.

Ancak ABD Doları, bütün para birimlerinden çok farklı, tabiri caizse "asimetrik" bir güce sahiptir. Dolar bu gücünü ABD’nin dünyanın en güçlü devleti olmasından almaktadır. ABD, Alaska ve Hawai hariç 8,5 milyon kilometrekarelik zengin topraklara sahiptir. ABD’nin ileri teknoloji kullanan, dünyanın en güçlü ve en savaşkan ordusu vardır. 160 yıl önce yaşadığı iç harpten beri ABD vatanı, savaş alanı olmamıştır. ABD, hep başka ülkelerin topraklarında savaşmıştır. Bir gün yurdundan uzak yaşamak mecburiyetinde kalacak kişiler için ABD en güvenli sığınaktır. ABD dünyanın en iyi üniversitelerine sahiptir. Nobel ödüllerinin çoğunu ABD’li bilim adamları alır. Tüm bu üstünlüklerine ve asimetrik avantajlarına rağmen, yaşanılan son finansal kaynaklı iktisadi kriz ABD’den çıkmıştır. Bu krizi, farzımuhal ABD’de cari açığını sürdürebilmek için kendisi çıkarmış bile olsa, bu krizden ABD ekonomisi çok kötü etkilenecektir. Eğer bu kriz sonunda ABD Doları Pasifik paralarına ve Euro’ya karşı değer kaybetse ve ekonomisi orada dengeye gelecek olsaydı, ben buna muhteşem bir manevra diye bakabilirdim. Görünen o ki, doların değer kaybı ertelenmiştir.

* * *

Krizin başından beri ABD, 5 trilyon dolar sanal dolar yaratmıştır. ABD ekonomisi cari açık vermeye devam etmektedir. Son dönemde azalma trendine girmiş bulunan bu açık, ekonomik büyümeyle birlikte tekrar artacaktır. Bunun anlamı, dünya para piyasalarına yılda 800 milyar dolar ABD dolarının akmaya devam edeceğidir. ABD’nin cari açıkları kümülátif olarak zaten 7 trilyon doları aşmış bulunuyor. Yani bu kadar doların ABD Hazine Bonolarında da park etmiş kısmı hariç, önemli bir kısmı sağda solda dolanıp duruyor. Anlayacağınız dünyada hem çok hem de çoğalan miktarda dolar var. Pek yakında kapıların altından giren sel suları gibi, dolarların her delikten yurda girdiğini göreceğiz. Bu da finansal krizin sona ermesidir. Ancak sel gidecek, kum yani iktisadi hasar kalacaktır.

SON SÖZ: Alınan her dolar, ABD’ye ödenen vergidir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Şükrü KIZILOT


Emekli aylığı 223 YTL’ye düşecek mi düşmeyecek mi


BU günlerde, emekliler ve çalışanlardan en çok aldığımız soru bu...

Emekliler, "emekli aylıklarının", çalışanlar ise ileride emekli olduklarında, bağlanacak aylıklarının 223 YTL’ye düşüp düşmeyeceğini soruyorlar.

Hemen yanıtlayalım;

Duruma göre düşecek, duruma göre düşmeyecek.

O DURUM NE?

Şu anda emekli aylığı alanların, emekli aylıklarında herhangi bir azalma olmayacak. Hatta yılda iki kez enflasyon oranında da olsa, aylıkları artacak.

Çalışanlara gelince, durum değişiyor.

Sosyal Güvenlik Yasası’nda yer alan bir hükme göre;

Bağlanacak aylık, asgari ücretin yüzde 35’inden az olamayacak. Şu anda asgari ücret 638,70 YTL olduğuna göre, bunun yüzde 35’i 223 YTL ediyor.

Yılbaşından itibaren asgari ücret 660 YTL olduğunda bağlanacak asgari aylık 231 YTL olacak.

Olay özellikle 8 Eylül 1999’dan itibaren örneğin 2001’de ya da 2008’de ilk kez sigortalı olanları ilgilendiriyor. Bunlar ileride emekli olduklarında, emekli aylıklarında prim ödeme gün sayılarına bağlı olarak, ciddi bir azalma olabilecek. Başka bir anlatımla, asgari ücretin yüzde 35’i kadar aylık bağlanacak olanların sayısında, ilerleyen yıllarda önemli bir artış olacak.

Asgari ücret üzerinden prim ödemiş olan; emekliler, maluller ve ölüm aylığından yararlananlar (ölenin eş ve çocukları), bu alt sınır üzerinden yani asgari ücret üzerinden bugün itibariyle 223 YTL aylık alabilecekler.

ÇOCUĞA VE EŞE AYLIK

Yukarıda belirttiğimiz sigortalı öldüğünde, eşi ve bir çocuğu olduğunu varsayalım.

- Çalışmayan eşine yüzde 50’si (yani bugün itibariyle 112 YTL’si)

- Çocuğuna da yüzde 25’i (yani bugün itibariyle 56 YTL) aylık olarak bağlanacak.

Şimdi yukarıdaki örneğe bakınca;

"Eyvah, yarın ölürsem, eş ve çocuğuma bu kadarcık mı aylık bağlanacak?" diye düşünenler olabilir.

Onları rahatlatalım. 223 YTL yani asgari ücretin yüzde 35’i kadar aylık bağlanması, tüm sigortalıları kapsamıyor. Aylığı asgari ücretin üzerinde olanlar 223’ün çok üzerinde örneğin 600 YTL ya da 1000 YTL aylık alabilecekler. Bugün itibariyle, daha önce sürekli olarak en yüksekten yani tavan ücret üzerinden prim ödeyenler, yaklaşık 2.144 YTL aylık alabiliyorlar.

GERÇEK ÜCRET ÖNEMLİ

Ülkemizde yaygın olan uygulama, çalışanla net ücret üzerinden anlaşılması ve sigorta primleri ile vergileri işverenin üstlenmesi şeklinde oluyor. Böyle olunca, işverenlerin önemli kısmı, çalışanları gerçek ücretinden değil, "asgari ücret" üzerinden sigortalı bildiriyor ve primlerini de buna göre yatırıyorlar.

Yukarıdaki açıklamalardan da fark edileceği gibi, asgari ücretten gösterilenler, ileride emekli olduklarında, düşük aylık alacaklar. Öldüklerinde de eş ve çocuğuna bu düşük ücret üzerinden aylık bağlanacak.

Yürürlükteki mevzuata göre, çalışanların bordroda düşük ücret üzerinden gösterilmesi "Muhteviyatı itibariyle yanıltıcı belge düzenleme" olarak kabul ediliyor.

Bunun yaptırımı da; 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası ve eksik ödenen verginin 3 katı "vergi ziyaı" cezası oluyor (Bkz. VUK Md. 344 ve 359).

Özetle, çalışanların, gerçek ücretleri üzerinden bordroda gösterilmesi, hem işveren hem de işçinin lehine...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Şükrü KIZILOT

İşçiye simit parası vermek bile yasak


HERŞEYE rağmen veren olursa, işçi başına 1500 YTL’yi bulabilen ceza ödeyecek!

Bu uygulama henüz başlamadı ama 40 güne kadar başlayacak.


1 Ocak 2009 tarihinden itibaren, bir şirkette çalışan işçi, patrona gidip, nakit avans olarak bir simit parası ya da çorba parası dahi alamayacak.

SİMİT PARASI BANKAYA

Patron, simit veya dolmuş parasını ya da çorba parasını işçiye, nakit olarak ödeyemeyecek, işçinin banka hesabına yatırabilecek.

Bu da nereden mi çıktı?

Nereden olacak, 18 Temmuz 2008 Tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan bir yönetmelikte yazıyor.

Bu yönetmeliğe göre, 10 ve daha fazla işçi çalıştıran işyerleri, işçilere "nakit olarak", 1 YTL dahi ödeyemeyecekler. İşçilere ödeyecekleri ücret ve benzeri paraları, onların hesabına bankaya yatıracaklar.

CEZASI VAR

Peki... İşveren işçisine cebinden ya da kasadan çıkartıp 10 YTL avans verirse ne olacak?

Yönetmelik diyor ki; "İdari para cezası" kesilecek.

Cezanın tutarı da her işçi için 100 liradan başlıyor, 1500 YTL’ye kadar çıkıyor.

İşverene, basın işkolunda çalışan her işçi veya gazeteci için 1500 YTL ceza kesilecek. Bu ceza, gemi adamları için 1200, İş Kanunu’na tabi olan işçilerin her biri için de 100 YTL olarak uygulanacak.

Örneğin, bir gazetede ya da konfeksiyon atölyesinde, akşam 20 kişiye 10’ar YTL avans verilmişse; gazete sahibine 30 bin, konfeksiyon atölyesi sahibine de 2 bin YTL "İdari para cezası" kesilecek.

İşverenin suçu mu?

İşçilere akşam avans olarak 10’ar YTL nakit para ödemiş.

200 YTL’lik toplam ödeme için, gazete sahibine 30 bin YTL, konfeksiyoncuya da 2 bin YTL ceza var!

Nasıl, fıkra gibi değil mi?

Özürlü çocuğu olan babanın suçu ne

BU sorunun yanıtını, yetkililer dahil kimse bilmiyor!..

Yasa çıkartılırken "ince bir nokta" gözden kaçırılmış ancak bir türlü düzeltilmiyor. Kısaca özetleyelim.

Başkasının sürekli bakımına muhtaç derecede özürlü çocuğu bulunan sigortalı anneye, bir kolaylık sağlandı. Bunların sigortalı hizmet süreleri 1/4 oranında artırılıyor. Artan süre kadar da emekli olabilme yaşında indirim yapılıyor. Bu olumlu bir düzenleme...

Peki... Özürlü çocuğun annesi yoksa, babanın durumu ne olacak?

Hemen yanıtlayalım, bu durumdaki babalar unutulmuş.

Tanrı ve insan

"TANRI, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır. Yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Allah’ı kullanırlar."

Giordano Bruno

İtalyan filozof, gökbilimci,

1548-1600

(Teşekkürler Fikret VARCAN)

Mobilyacı Temel

TEMEL’in çok büyük bir mobilya mağazası varmış. Bir gün bayi toplantısı için Rusya’ya gitmiş. Otelin resepsiyonunda çok güzel bir Rus kızı ile tanışmış.

İkisi de birbirlerinin lisanını bilmedikleri için Temel defter ve kalem almış, bir taksi resmi çizmiş deftere. Kız gülümsemiş, başını sallamış. Bir taksi tutup şehri birlikte gezmişler. Daha sonra Temel, bir restoran ve bir masa çizmiş deftere. Kız tekrar gülmüş, başını sallamış ve güzel bir restorana akşam yemeğine gitmişler, şampanya içip havyar yemişler, dans etmişler.

Vakit hayli geç olunca kız eline kalemi almış deftere 2 kişilik bir yatak çizip gülümseyerek Temel’e vermiş.

Temel afallamış kalmış. Sonra da kızı bırakıp oteline dönmüş. Temel, onun mobilya işinde çalıştığını kızın nasıl anladığını hálá çözememiş, düşünüp duruyormuş..

Eşi kaybolunca

ADAM bir hipermarkette, alışveriş eden çok güzel bir kadına yaklaşır;

Afedersiniz, benimle biraz konuşur musunuz? Karımı kaybettim de onu bulmalıyım!..

Kadın sorar:

Karınızı kaybetmenizle, benimle konuşmanız arasında ne ilişki var?

Adam izah eder;

Ne zaman güzel bir kadınla konuşsam, mutlaka bir yerlerden çıkar gelir... Ahan da... Geliyor işte... Teşekkürler...

(Teşekkürler Mustafa KESKİNPALA)

Düşünme farkı

KADINLAR yüksek sesle düşünmeyi seviyor, erkeklerse "içinden" sessiz konuşmayı tercih ediyormuş. Bu nedenle de kadınlar erkekleri "duygusuz" görürken, erkekler kadınların "sürekli kafa ütülediğini" düşünüyor.

Günün Sözü

Mürettebat farklı yönlere kürek çekiyorsa, kaptanın limanı görmesi hiçbir işe yaramaz.

J. Q. ADAMS
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Ercan KUMCU


Ekonomik durum


İÇİNDE yaşanan ekonomik şartlar içinde, çözüm arayışlarına gerçekçi yaklaşmak durumundayız. Bu dönemde çeşitli sektörler, hatta ekonominin tümü şikayetçi olacaktır. Herkes kendini kurtarmaya çalışacaktır.

Herkese göre çözümler farklıdır. Oturulan koltuğa göre (ekonominin hangi kesiminde bulunuyorsanız), çözümler de farklı olacaktır. Hükümetten talepler artacaktır. Taleplerin çoğu da birbiriyle çelişkili olabilecektir.

DIŞ KAYNAK

Hükümetin yapabileceği şeyler vardır, yapamayacağı şeyler vardır. Yapılamayacakları yaparmış gibi göstermek yarardan çok zarar getirir. Becerilemeyecek işlere becerebilecekmiş gibi yaklaşmak durumu daha da kötüleştirebilir. Bu nedenle, alınacak önlemlere karar verirken ekonomik durumun iyi analiz edilmesi gerekir.

İçinde yaşanan sorun dış kaynak elde etmenin eskiye göre çok zor olmasıdır. Dolayısıyla, sorun aşılmak isteniyorsa, ekonominin talep ettiği kadar dış kaynak bulunması gerekiyor. Küresel şartlarda, ekonominin eski şartlarda devam edebilmesi için gerekli dış kaynağın bulunabilmesinin mümkün olmadığını kabullenmeliyiz.

O halde, "ikinci en iyi durumun" ne olduğu araştırmalıyız. İkinci en iyi durum, içinde yaşadığımız küresel şartlarda, yeterli görmesek de, "ekonominin dış kaynak elde etmesini azamiye çıkaracak" önlemlerdir. Bunlar ne olabilir?

Önlemleri iki ayrı grupta sıralayabiliriz.

Birincisi grup önlemler doğrudan dış kaynak arayışına girmektir. Bu çerçevede, çok gecikmiş de olsa, IMF ile yapılabilecek bir program, arzulamayabileceğimiz bazı şartları içerse de, Türkiye ekonomisine taze dış kaynak yaratabilir. Programın mali desteğinin önden yüklemeli (desteğin önemli bölümünün peşin alınması) olması beklentileri de, fiili durumu da olumluya çevirebilecek önemli bir olgudur. Bu konuyu geçenlerde vurgulamıştım. Galiba, olumlu gelişmeler var.

Aynı paralelde, yoğun ticaret yaptığımız ülkelerin Exim (ihracat) bankalarından yeni kredi limitleri talep edilebilir. O ülkeler de ihracatlarını artırmak istediklerinden, bu ortamda limit artışı almak göreli olarak daha kolay olabilir.

GÖRÜNÜMÜ KURTARMAK

İkinci grup önlemler daha çok içeride beklentileri olumlu tutmaya, dış piyasaların Türkiye ekonomisine bakışlarını olumluya çevirmeyi hedefleyen (defansif) önlemlerdir. Bu önlemler görüntüyü iyileştirmeye, en azından daha da bozulmasını engellemeye yönelik olmalıdır.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının bu ortamda Türkiye ekonomisine bakışlarını olumsuza döndürmeleri hafife alınmamalıdır. Kamu finansmanının bozulabileceğine yönelik girişimlerden kaçınılmalıdır. Bu gibi ortamlarda, tüm sektörler muhatap oldukları vergilerin düşürülmesini talep ederler. Dış kaynak yeterli düzeyde bulunamadıkça, vergi indirimleri hiçbir işe yaramaz. Ama, ekonomik durgunluk yüzünden zaten bozulacak olan bütçe performansı daha da bozulur. İç ve dış beklentiler daha da olumsuzlaşır. Bu dönemde, devletin dolaylı ya da doğrudan para dağıtması bazı şirketleri kurtarabilir, ama ekonomiyi kurtarmaz.

İç talebi artırmaya çalışmak yarardan çok zarar getirir. Dış kaynak olmadıkça ekonomik büyüme olmaz. Dış kaynağın yeterince bulunamadığı bir ortamda iç talebi şişirmeye çalışmak kendimizin yaratacağı bir başka ekonomik krize davetiye çıkarmaktır.

Bu iki grup tavsiyeler yerine getirildiğinde ekonomi rahatlayacak mıdır? Yeterince dış kaynak bulunamadıkça hayır. Bugünkü ortamda Türkiye ekonomisinin eski düzeylerde dış kaynak bulabilmesi, en azından şimdilik, mümkün görünmüyor. Bu tavsiyeler ancak ekonomik acıları göreli olarak hafifletici olacaktır. Tavsiyelere uyulmadığı takdirde, çekilecek acı daha da büyük olabilir. Hükümetin bundan fazla seçeneği de yok.

Yarın devam edeceğim.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Erkan ÇELEBİ


10 milyon YTL’ye dayanan cappuccino sıkıştırıyor Türk kahvesi küçülüyor


PEŞ peşe açılan kahve zincirleri sayesinde çözülebilir kahvelerin 280 milyon YTL’lik toplam kahve pazarından aldığı pay yüzde 81’e ulaştı. Türk kahvesinin yüzde 18’e kadar gerilediği pazarda, Cappuccino’nun aldığı pay yüzde 2.8’i buldu. Firmalar, geçtiğimiz yıl yüzde 25’lik büyüme oranını yakalayarak 8 milyon YTL’lik satış hacmine ulaşan Cappuccino’da bu yıl 10 milyon YTL hedefliyor.

GLORIA Jeans ile başlayan, Starbucks, Barney, Coffee and Chocolate, Johns, Schiller, Gimm, Illy, Cafe Crown ve Kahve Dünyası’yla tüm Türkiye’de hızla yaygınlaşan kahve zincirleri, sonunda mocha, latte, Americano, macchiato, coffee press, frappuccino gibi 100 farklı çeşitle Türkleri damak tadından yakalamayı başardı. Bunun sonucunda, çözülebilir kahvelerin 280 milyon YTL’lik toplam kahve pazarından aldığı pay, yüzde 81’e ulaştı. Cappuccinonun bundan aldığı pay da daha şimdiden yüzde 2.8’u buldu. Firmalar, geçtiğimiz yıl yüzde 25’lik büyüme oranını yakalayarak, 8 milyon YTL’lik satış hacmine ulaşan Cappuccino’da, bu yıl 10 milyon YTL hedefliyor.

Türk kahvesi geriliyor

Arkadaşımız Mert Temizkan’ın yaptığı araştırmaya göre, yılda 280 milyon YTL’lik hazır kahvenin pazarlandığı Türkiye’de, Türk kahvesinin payı yüzde 18’e kadar geriledi. Buna karşın, çözülebilir kahvelerin payı hızla artarak 226 milyon YTL’ye kadar ulaştı. Bunun 151 milyon YTL’lik kısmını kahve karışımları, 54 milyon YTL’lik kısmını da hazır kahveler oluşturuyor. Geri kalan 21 milyon YTL’lik kısmı ise espresso, cappuccino, filtre gibi farklı tat ve lezzete sahip kahveler elinde bulunduruyor.

Cappuccino yükseliyor

Sert espresso kahvesi sütle yumuşatıldığı hazır cappuccinonun, bol köpüklü, şekerli, şekersiz, çikolata parçacıklı, İrlanda kremalı ve Fransız vanilyalı çeşitleri bulunuyor. Hazır cappuccino üreten firmalar, ürünlerini de kahve zincirlerinde olduğu gibi köpük açısından zenginleştirerek, pazardaki payını daha da artırmaya çalışıyor. Nielsen Araştırma Şirketi’nin verilerine göre, cappucino pazarında 2007 yılı için gerçekleşen 363 bin 107 kilogramlık satışla 8 milyon 64 bin 780 YTL ciro elde edilirken, 2008 yılının ilk 9 ayında 332 bin 711 kilogram olarak gerçekleşti. Yılın ilk üç çeyreğinde 6 milyon 653 bin 420 YTL’lik ciroya ulaşılan cappuccino’da yıl sonu beklenti ise 10 milyon YTL’yi buluyor.

Dört farklı marka

Türkiye pazarına ilk olarak 2001 yılında giren hazır cappuccino ürünlerinde rekabet, üçü ithal olmak üzere dört farklı marka arasında devam ediyor. Kraft Gıda’nın Jacobs, Nestle’nin Nescafe Cappuccinno, Ülker’in de Cafe Crown Cappuccino ve Maccoffee’nin de kendi markasıyla rekabet ettiği pazarda, sade, çikolatalı, vanilyalı İrlanda Kremalı ve Fransız Vanilyalı şekerli ve şekersiz çeşitleri bulunuyor. Bu firmalar irili ufaklı birçok market zinciri için de hazır cappuccino üretimi gerçekleştiriyor.

İkinci Viyana Kuşatması’ndan sonra Capuchin rahibi buldu

OSMANLILAR’ın Viyana kuşatmaları, sadece turtanın değil, cappucinonun da doğmasına vesile oldu. Birinci Viyana Kuşatması’nın sonunda zafer coşkusuna kapılan bir Fransız pastacı, kutlamalar için turtayı yaratırken, İkinci Viyana Kuşatması’nın ardından da Capuchin tarikatı rahiplerinden Marco D’Aviano, Osmanlılar’ın bıraktığı Türk kahvelerinden cappuccinoyu geliştirmeyi başardı. Keşiş D’Aviano, Türkler’in bıraktığı kahvelerin tadını yumuşatmak için süt ve balı kullanınca, ortaya yeni bir kahve çeşidi çıkmış oldu. Buna da, bağlı olduğu tarikatın isminden esinlenerek, cappuccino adını verdi. Türkler’den kalan kahveler tükenince, bu kez İtalyanlar’ın espresso’su kullanılmaya başlandı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra espresso makinelerinin tüm dünyada hızla yaygınlaşması, cappucinonun da yaygınlaşmasını sağladı.

45 yaşın üzerindekiler Türk kahvesi içiyor

FARKLI tat ve aromalarda pazara sunulan hazır cappuccinolar da hedef kitle gençler oluyor. Tüketip, özellikle 20’li yaşlardaki gençlerde yoğunlaşıyor. Ayrıca, 30-40 yaş arası çalışanlar da pratik kullanımı açısından tercihini hazır cappuccinodan yana kullanabiliyor. Bunda da, ofis ortamında hazırlamasının kolay olması önemli etkiyi oluşturuyor. 45 yaş üzeri ise geleneksel Türk kahvesinden vazgeçmiyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.