[COLOR="red"]Erdal SAĞLAM
IMF ile geç anlaşma kaynak miktarını azaltacak
PİYASALARIN beklediği oldu; G-20 liderler zirvesinin yapıldığı Washington’dan nihayet, IMF ile anlaşma konusunda olumlu haberler geldi. Hem Başbakan Tayyip Erdoğan, hem de IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn "anlaşmaya yakınız" mesajları verdiler.
Ancak açıklamalardan gördüğümüz kadarıyla, hem teknik olarak hem de sağlanacak kaynağın miktarı konusunda bir anlaşmazlık bulunuyor. Yani önümüzdeki günlerde yeniden IMF Türkiye Heyeti Ankara’ya gelip teknik müzakereler yapacaktır.
Alınacak kaynak miktarına gelince... Şurası açık ki; AKP Hükümeti daha kararlı davranıp önceden harekete geçseydi, IMF ile anlaşmadan çok yüksek kaynaklar alabilecekti. Şimdi anlaşma yapılsa da, önemli miktarda kaynak temin edilmesi bir hayli zorlaşmış görülüyor.
G-20 Zirvesinden çıkan sonuçlardan biri IMF’in kaynaklarının güçlendirilmesi ama bu konuda kimsenin elini cebine sokacak hali de kalmadı. Batı dünyası Çin ve Arap ülkelerinin IMF’deki hisse oranlarının artırılmasını, bu ülkelerin kaynak koymasını istiyor. Bu da demek oluyor ki, kısa sürede IMF’in kaynaklarının önemli oranlarda artması pek mümkün değil. Buna karşılık IMF’in kapısına gelen ülke sayısı da bir hayli artmış durumda.
Yani Türkiye önceden davranıp IMF ile örneğin bundan iki ay önce anlaşma yapmış olsaydı, çok daha büyük kaynaklar alabilecekti ama şimdi alacağı kaynak miktarı bir hayli azaldı.
IMF’in Macaristan’a 23 milyar dolarlık bir kaynak sağladığını unutmayalım. Macaristan ile Türkiye ekonomilerini kıyasladığınızda Türkiye’nin alması gereken kaynağın en az 50 milyar dolar olması gerekir. Halbuki şimdi 10 milyar dolarlık bir kaynaktan bile söz edilebiliyor.
Halbuki Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu acil dış kaynak miktarı 50 milyar dolar civarında hesaplanıyor. Yani 25-30 milyar dolardan daha az bir kaynak sağlanması halinde IMF ile anlaşmanın sağlayacağı pratik faydalar büyük ölçüde azalmış olacak.
Bunun sorumlusu ise tüm uyarılara rağmen geç kalan, ayak sürüyen, hala bence abuk subuk harcama konularında pazarlık yapmaya çalışan AKP Hükümetidir...
’Teğet geçecek’ edebiyatı rafa kalktı
BENCE AKP Hükümeti, ABD’deki temaslarında başka çaresinin olmadığını görünce IMF’le anlaşmaya yanaşmak zorunda kaldı. Yani FED’den ya da başka bir kaynaktan kredi temin edemeyeceğini gördü ve çaresiz kalınca IMF için resmi başvuruda bulundu.
Yani "ümüğümüzü sıkıyor", " teğet geçecek" edebiyatı rafa kalkmak zorunda kaldı.
Hem de bence "torpil koyarak" IMF ile anlaşma yolunu seçti. Zaten banka genel müdürlerine Başbakan Erdoğan, "IMF’i ikna etmesi için ABD ve Almanya liderleriyle konuşacağını" söylemişti. Görüşme trafiğinden anladığımız kadarıyla, Washington’da Erdoğan liderlerden IMF’e baskı yapmalarını istedi. IMF de kerhen bir anlaşmaya yakın olduklarını açıkladı.
Yani asıl iş şimdi başlıyor. Müzakereler yapılacak. Belki 2009 bütçesi için IMF’in istekleri olacak, TBMM’de görüşülürken bu isteklerin bütçe metnine yansıtılması gerekecek.
Bir düşünün; zaten işinizi yapacağınız bir kişi, normal yollardan size gelmeyip, sizin iki üç üstünüzden torpille gelip "işimi yap" derse ne yaparsınız? IMF bürokratları, daha önce size gelip, "hadi gelin anlaşalım" demişler siz yanaşmamışsınız, şimdi torpil yaparak geliyor "hadi istediğimizi yapın anlaşalım" diyorsunuz. İş biraz zorlaştı ama bakalım ne olacak...
Bence AKP Hükümeti müzakerelere yeni başladı ama içeriye verdiği "anlaşmaya yakınız" mesajıyla bir aylık bir süre kazandı. Bir ay sonrasında anlaşma olmazsa iş epey karışır.
Bu arada Başbakan Erdoğan bankacılara yüklenmeye devam ediyor. Halbuki gelip kendisine anlattılar; dış kaynak olmadığı takdirde içeride krediyi azaltmak zorunda olduklarını, zor duruma düşen şirketlere kredi vermeyi kesmezlerse kendilerinin suçlu duruma düşeceğini, kendilerinin sadece birer aracı olduğunu söylediler. Ama Başbakan hala ABD’de çıkıp "onların karı iyi, kredi vermeye devam etsinler "diyor. Belli ki bu konu da çok tartışılacak..
Özetle; Başbakan yine çark etti, ağzına geleni söylediği IMF’in kapısına gitmek zorunda kaldı.Yine de iyi ama gelecek kaynak 25-30 milyar doların altına düşerse bir işe yaramayacak.
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ercan KUMCU
Onarmak mı bozmak mı
TÜRKİYE’de küresel krize karşı fazla pasif bir yaklaşım içinde olduğumuzdan şikayetçiyiz. Yurtdışında da, galiba hükümetler çok fazla aktif bir tutum içindeler. İkisinin de bazı sakıncaları var.
Krizlerle mücadelenin en önemli unsurlarından biri olayların önünde koşmayı becerebilmek. Hükümetler aldıkları kararlarda inandırıcı olmak zorundalar. Böyle ortamlarda, nedenleri ne olursa olsun, yalpalamak yarardan çok zarar getiriyor. Ekonomik birimler önünü görmek istiyor. Yalpalama ortalığı daha da sisli hale getiriyor. Son gelişmeler Amerika’da onarayım derken bozulmaya katkı yapıldığı izlenimini güçlendiriyor.
KARARLAR DEĞİŞİYOR
Krizle mücadelede Amerikan İdaresi çok aktif. Her gün yeni bir yaklaşım sergileniyor. Olayların gelişimine göre, yeni paketler açılıyor. Alınacağı söylenen önlemlerde ne parasal genişleme ne de bütçe dengesi herhangi bir kısıt oluşturmuyor. Bütün bunlara rağmen, genel görüntü ve algılama "çok sesin çıktığı, ama görüntünün olmadığı" yönünde.
Krizin en kritik döneminde Başkanlık ve Kongre seçimleri yapıldı. Yepyeni ve bambaşka bir yaklaşım getireceğini iddia eden bir aday Başkan seçildi. Ama, görevi iki ay sonra devralacak. Kararlı, inandırıcı ve maliyeti yüksek olabilecek stratejik kararlar almaya yönelik bu dönemde bir boşluk söz konusu.
Kongre’nin onayladığı 700 milyar dolarlık finansal sistemi kurtarma paketi eylül ayında onaylandı. Üç sayfalık bir yasa teklifi şeklinde sunulan plan finans kurumlarının elindeki değeri ve piyasası kalmamış varlıkların öncelikle satın alınmasına yönelikti. Üç sayfalık yasa teklifi 440 sayfalık yasaya dönüştü. Her Kongre üyesi kendi gündemini yasaya koydurdu. Paketin toplam maliyeti 900 milyar dolara yaklaştı.
Teklifin yasalaşmasından iki hafta sonra kötü varlıkları satın almadan önce, bankalara sermaye yardımı yapılmasına karar verildi. Bu çerçevede, 200 milyar doların üzerinde bir meblağ büyük ve bazı yöresel bankalara sermaye olarak aktarıldı. Bu bankalara kredi musluklarını açın diye talimat verildi. Ekonomik durgunluğun içinde kredi değerliliğinin ölçülmesi zorlaştığından, kredi muslukları açılamadı.
Kasım ayının ortasına gelinirken, bankaların elindeki kötü varlıklardan daha bir dolarlık alım yapılmadı. Şimdiye kadar toplam harcanan para 300 milyar doları dahi bulmadı. Ne oldu diye herkes merak ederken Amerikan Hazine’si bir kez daha fikir değiştirdi. Bu kez, Kongre tarafından onaylanan kaynağın, kötü varlıkları değil, bireysel kredilere (kredi kartları, tüketici) dayandırılan varlığa dayalı menkul kıymetlerin Hazine tarafından alımında kullanılmasına karar verildi.
BOZULMA HIZLANIYOR
Bu yaklaşım değişiklikleriyle, Amerikan Hazine’si olayların önünde değil, arkasında koştuğunu ve gerçekten ne yapmak istediğini bilmediğini piyasalara gösteriyor. Bu şartlarda doğal olarak bankalar kredi musluklarını açmaktan çekiniyorlar. Yatırımcılar paralarını sermaye piyasası araçlarında değerlendirmekten korkuyorlar. Tüketiciler, "başımıza başka ne gelebilir?" endişeleriyle tüketimlerini erteliyorlar. Her gün büyük 15-20 şirket binlerce kişinin işine son vereceğini açıklıyor. Otomotiv şirketleri kurtarılmayı bekliyorlar. Yarın başka sektörler ve yerel idareler kurtarılmak için sıraya girecek gibi görünüyor.
Geriye doğru bakıldığında, Amerikan İdaresi içinde yaşanan ekonomik şartları onarmaya çalışırken, aslında daha da bozduğu izlenimini veriyor. Hatırlanacak olursa, ekonomik görünüm, kurtarma paketleri gündeme geldikten sonra daha da kararmaya başladı. Beklentiler düzeleceğine, daha da bozuldu.
Önlem paketlerinin, bozulmanın hızlandığında gündeme getirildiği söylenebilir. Ama, önlem kararı alınıp da önlemlerin para politikası dışında devreye sokulamamasını açıklamak o denli kolay değil.
Amerika’daki kafa karışıklığı dünyanın diğer bölgelerine doğal olarak sıçrıyor. Çünkü, dünya ekonomisinin en azından şimdilik amiral gemisi durumundaki bir ekonomi kafa karışıklığı içinde bocalarken, Avrupa ve gelişmekte olan ülkeler de zorlanıyorlar.
Onarmak mı bozmak mı
TÜRKİYE’de küresel krize karşı fazla pasif bir yaklaşım içinde olduğumuzdan şikayetçiyiz. Yurtdışında da, galiba hükümetler çok fazla aktif bir tutum içindeler. İkisinin de bazı sakıncaları var.
Krizlerle mücadelenin en önemli unsurlarından biri olayların önünde koşmayı becerebilmek. Hükümetler aldıkları kararlarda inandırıcı olmak zorundalar. Böyle ortamlarda, nedenleri ne olursa olsun, yalpalamak yarardan çok zarar getiriyor. Ekonomik birimler önünü görmek istiyor. Yalpalama ortalığı daha da sisli hale getiriyor. Son gelişmeler Amerika’da onarayım derken bozulmaya katkı yapıldığı izlenimini güçlendiriyor.
KARARLAR DEĞİŞİYOR
Krizle mücadelede Amerikan İdaresi çok aktif. Her gün yeni bir yaklaşım sergileniyor. Olayların gelişimine göre, yeni paketler açılıyor. Alınacağı söylenen önlemlerde ne parasal genişleme ne de bütçe dengesi herhangi bir kısıt oluşturmuyor. Bütün bunlara rağmen, genel görüntü ve algılama "çok sesin çıktığı, ama görüntünün olmadığı" yönünde.
Krizin en kritik döneminde Başkanlık ve Kongre seçimleri yapıldı. Yepyeni ve bambaşka bir yaklaşım getireceğini iddia eden bir aday Başkan seçildi. Ama, görevi iki ay sonra devralacak. Kararlı, inandırıcı ve maliyeti yüksek olabilecek stratejik kararlar almaya yönelik bu dönemde bir boşluk söz konusu.
Kongre’nin onayladığı 700 milyar dolarlık finansal sistemi kurtarma paketi eylül ayında onaylandı. Üç sayfalık bir yasa teklifi şeklinde sunulan plan finans kurumlarının elindeki değeri ve piyasası kalmamış varlıkların öncelikle satın alınmasına yönelikti. Üç sayfalık yasa teklifi 440 sayfalık yasaya dönüştü. Her Kongre üyesi kendi gündemini yasaya koydurdu. Paketin toplam maliyeti 900 milyar dolara yaklaştı.
Teklifin yasalaşmasından iki hafta sonra kötü varlıkları satın almadan önce, bankalara sermaye yardımı yapılmasına karar verildi. Bu çerçevede, 200 milyar doların üzerinde bir meblağ büyük ve bazı yöresel bankalara sermaye olarak aktarıldı. Bu bankalara kredi musluklarını açın diye talimat verildi. Ekonomik durgunluğun içinde kredi değerliliğinin ölçülmesi zorlaştığından, kredi muslukları açılamadı.
Kasım ayının ortasına gelinirken, bankaların elindeki kötü varlıklardan daha bir dolarlık alım yapılmadı. Şimdiye kadar toplam harcanan para 300 milyar doları dahi bulmadı. Ne oldu diye herkes merak ederken Amerikan Hazine’si bir kez daha fikir değiştirdi. Bu kez, Kongre tarafından onaylanan kaynağın, kötü varlıkları değil, bireysel kredilere (kredi kartları, tüketici) dayandırılan varlığa dayalı menkul kıymetlerin Hazine tarafından alımında kullanılmasına karar verildi.
BOZULMA HIZLANIYOR
Bu yaklaşım değişiklikleriyle, Amerikan Hazine’si olayların önünde değil, arkasında koştuğunu ve gerçekten ne yapmak istediğini bilmediğini piyasalara gösteriyor. Bu şartlarda doğal olarak bankalar kredi musluklarını açmaktan çekiniyorlar. Yatırımcılar paralarını sermaye piyasası araçlarında değerlendirmekten korkuyorlar. Tüketiciler, "başımıza başka ne gelebilir?" endişeleriyle tüketimlerini erteliyorlar. Her gün büyük 15-20 şirket binlerce kişinin işine son vereceğini açıklıyor. Otomotiv şirketleri kurtarılmayı bekliyorlar. Yarın başka sektörler ve yerel idareler kurtarılmak için sıraya girecek gibi görünüyor.
Geriye doğru bakıldığında, Amerikan İdaresi içinde yaşanan ekonomik şartları onarmaya çalışırken, aslında daha da bozduğu izlenimini veriyor. Hatırlanacak olursa, ekonomik görünüm, kurtarma paketleri gündeme geldikten sonra daha da kararmaya başladı. Beklentiler düzeleceğine, daha da bozuldu.
Önlem paketlerinin, bozulmanın hızlandığında gündeme getirildiği söylenebilir. Ama, önlem kararı alınıp da önlemlerin para politikası dışında devreye sokulamamasını açıklamak o denli kolay değil.
Amerika’daki kafa karışıklığı dünyanın diğer bölgelerine doğal olarak sıçrıyor. Çünkü, dünya ekonomisinin en azından şimdilik amiral gemisi durumundaki bir ekonomi kafa karışıklığı içinde bocalarken, Avrupa ve gelişmekte olan ülkeler de zorlanıyorlar.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Hurşit Güneş
Kriz konusunda kim haklı çıktı?
[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]Bazı meslektaşlarımız 2001 yılında IMF programına fazla inanıp yahut da mali sektörde çalışanlara kanıp kriz olasılığını göz ardı etti. Tabii bir hayli de kredibilite kaybettiler. Ancak itiraf etmeliyiz ki, küresel kriz konusunda olsun, Türkiye ekonomisinin temel kırılganlığı konusunda olsun çoğu meslektaşım uzun süredir herkesi uyardı.
Kaç yıldır cari açık sorunu bağırılıyor. Aylardır özel sektörün dış borçları haykırılıyor. “Kur düşük kaldı” diye bizde kaç yazı yazdık, kimse aldırmadı. İhracatın kompozisyonu değişti. Kimisi “Yapılabilecek bir şey yok, sistem dalgalı” dedi. Mali kesim “Dış açık sorun değil, finanse ediliyor” diye geçiştirdi.
İşadamları yurtdışında borçlanmaya devam etti. Hükümet de “Madem herkes memnun, bana ne!” dedi. Bu noktaya geldik sonunda. Şimdi açıkça belirtelim; Türkiye bir dış borç sorununun eşiğinde. Standart and Poors derecelendirme kuruluşu da bu nedenle Türkiye’nin görünümünü olumsuza çevirdi.
Dış borç krizine sürüklenme
Bizim tezimiz şuydu: 2003-2006 döneminde sıcak para çok yoğun olarak girerken bunu bir Tobin vergisiyle kapıda karşılayın. Giren para uzun vadeli girsin. Mali disiplini sıkı tutun, para politikasını gevşetin. Faizler düşecektir. Böylece hem kamu borcu hızlı düşecek, hem de iç tüketim yerine özel sektör yatırımları güçlü olacaktır. Dış borçlanma da azalacaktır... Aldırılmadı.
Elbette bahsedilen dönemde cari açıktan tümüyle kaçınmak olanaksızdı. Çünkü dış açık büyük ölçüde yükselen enerji fiyatları nedeniyle oluşuyordu. Ama kabul edelim ki 50 milyar dolarlık da dış açık yaratmak gerekmiyordu!
Şu anda Türkiye ekonomisi ciddi bir durgunluğun eşiğinde. Hiçbir ciddi önlem alınmadığına göre, bu belki de istenilen bir şey! Fakat Başbakan IMF ile anlaşmanın yatırımları düşüreceği kaygısıyla bunu da reddediyor. Oysa IMF ile anlaşma olmazsa daha fazla kamu harcaması üretim değil, artan harcamalar dolayısıyla daha büyük dış açık doğuracak.
İki yıldır tüketim düşüyor diye sürekli yazıyorum. Tüketim endeksleri bunu gösteriyordu. Birçok bankacı dostum da sert tepkiler veriyordu. İç talebin düştüğü bir ortamda dış kaynaklarını artırıp kredilerini yoğunlaştırdılar. Şimdi hatalı olduğu ortaya çıktı. Ağır bir riskin altına girmiş görünüyorlar.
IMF konusu
Merkez Bankası neredeyse bir yıldır bankaların döviz açık pozisyonunun sınırlı olduğunu, ancak reel sektörün ciddi bir risk taşıdığını belirtiyordu. Hangi önlem alındı? Kim bu şirketleri dövizle borçlanmaya sevk etti? Yahut bu borçlanmaya kim göz yumdu? Özelleştirmelerde “En fazla parayı bul da nereden bulursan bul” mantığı yürütülmedi mi? İşte bütün bunlar şimdi yaşanan risklerini temelini oluşturdu.
Bazı okuyucularım IMF’ye yandaş ve karşıt yazılarımla çelişki taşıdığımı yazdılar. Açıklamakta yarar görüyorum. Şu anda çok ciddi bir dış finansman sıkıntısına düşülmesi ve 2009 yılının daha az bir hasarla atlatılması için IMF’ye gereksinim var. Ancak bir daha yabancı sermaye girişlerinin baskıladığı bir kur sistemine dönmemek için Merkez Bankası döviz rezervlerini daha güçlü hale getirmeli.
Açıkçası, ekonomi, finansçılara da işadamlarına da bırakılmayacak kadar önemli bir iştir. 2001 krizine de aynı vurdumduymazlıkla girmiştik. Küresel krizi de çıkaran havalı finansçılar olmadı mı? Siz siz olun ekonomistlerin uyarılarını göz ardı etmeyin.
Kriz konusunda kim haklı çıktı?
[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]Bazı meslektaşlarımız 2001 yılında IMF programına fazla inanıp yahut da mali sektörde çalışanlara kanıp kriz olasılığını göz ardı etti. Tabii bir hayli de kredibilite kaybettiler. Ancak itiraf etmeliyiz ki, küresel kriz konusunda olsun, Türkiye ekonomisinin temel kırılganlığı konusunda olsun çoğu meslektaşım uzun süredir herkesi uyardı.
Kaç yıldır cari açık sorunu bağırılıyor. Aylardır özel sektörün dış borçları haykırılıyor. “Kur düşük kaldı” diye bizde kaç yazı yazdık, kimse aldırmadı. İhracatın kompozisyonu değişti. Kimisi “Yapılabilecek bir şey yok, sistem dalgalı” dedi. Mali kesim “Dış açık sorun değil, finanse ediliyor” diye geçiştirdi.
İşadamları yurtdışında borçlanmaya devam etti. Hükümet de “Madem herkes memnun, bana ne!” dedi. Bu noktaya geldik sonunda. Şimdi açıkça belirtelim; Türkiye bir dış borç sorununun eşiğinde. Standart and Poors derecelendirme kuruluşu da bu nedenle Türkiye’nin görünümünü olumsuza çevirdi.
Dış borç krizine sürüklenme
Bizim tezimiz şuydu: 2003-2006 döneminde sıcak para çok yoğun olarak girerken bunu bir Tobin vergisiyle kapıda karşılayın. Giren para uzun vadeli girsin. Mali disiplini sıkı tutun, para politikasını gevşetin. Faizler düşecektir. Böylece hem kamu borcu hızlı düşecek, hem de iç tüketim yerine özel sektör yatırımları güçlü olacaktır. Dış borçlanma da azalacaktır... Aldırılmadı.
Elbette bahsedilen dönemde cari açıktan tümüyle kaçınmak olanaksızdı. Çünkü dış açık büyük ölçüde yükselen enerji fiyatları nedeniyle oluşuyordu. Ama kabul edelim ki 50 milyar dolarlık da dış açık yaratmak gerekmiyordu!
Şu anda Türkiye ekonomisi ciddi bir durgunluğun eşiğinde. Hiçbir ciddi önlem alınmadığına göre, bu belki de istenilen bir şey! Fakat Başbakan IMF ile anlaşmanın yatırımları düşüreceği kaygısıyla bunu da reddediyor. Oysa IMF ile anlaşma olmazsa daha fazla kamu harcaması üretim değil, artan harcamalar dolayısıyla daha büyük dış açık doğuracak.
İki yıldır tüketim düşüyor diye sürekli yazıyorum. Tüketim endeksleri bunu gösteriyordu. Birçok bankacı dostum da sert tepkiler veriyordu. İç talebin düştüğü bir ortamda dış kaynaklarını artırıp kredilerini yoğunlaştırdılar. Şimdi hatalı olduğu ortaya çıktı. Ağır bir riskin altına girmiş görünüyorlar.
IMF konusu
Merkez Bankası neredeyse bir yıldır bankaların döviz açık pozisyonunun sınırlı olduğunu, ancak reel sektörün ciddi bir risk taşıdığını belirtiyordu. Hangi önlem alındı? Kim bu şirketleri dövizle borçlanmaya sevk etti? Yahut bu borçlanmaya kim göz yumdu? Özelleştirmelerde “En fazla parayı bul da nereden bulursan bul” mantığı yürütülmedi mi? İşte bütün bunlar şimdi yaşanan risklerini temelini oluşturdu.
Bazı okuyucularım IMF’ye yandaş ve karşıt yazılarımla çelişki taşıdığımı yazdılar. Açıklamakta yarar görüyorum. Şu anda çok ciddi bir dış finansman sıkıntısına düşülmesi ve 2009 yılının daha az bir hasarla atlatılması için IMF’ye gereksinim var. Ancak bir daha yabancı sermaye girişlerinin baskıladığı bir kur sistemine dönmemek için Merkez Bankası döviz rezervlerini daha güçlü hale getirmeli.
Açıkçası, ekonomi, finansçılara da işadamlarına da bırakılmayacak kadar önemli bir iştir. 2001 krizine de aynı vurdumduymazlıkla girmiştik. Küresel krizi de çıkaran havalı finansçılar olmadı mı? Siz siz olun ekonomistlerin uyarılarını göz ardı etmeyin.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Yaman Törüner
Global kriz nasıl bitecek?
[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]Global kriz yeni bir kapitalist dengeyle sonuçlanacak: n Dünyada sermaye akışkanlığı ve hızı çok hızlandı. Sermayenin, üretmek yerine, parasal oyunlarla yüksek kâr etme olasılığı arttı. Gerçek üretime dayanmayan kârlar yükseldi. Bunları önlemek olanaksız ama, global kriz sonrası, bu konudaki kontroller artacak. Özellikle, kara para aklama ve vergiden kaçınma olasılıkları gittikçe azalacak.
* ABD’de Bush yönetimi, 11 Eylül terörist saldırısını bahane ederek aldığı sıkı tedbirler nedeniyle, ülkesinden büyük sermaye kaçışına neden oldu. ABD’nin dış borçları çok yükseldi ve Asya ülkeleri, giderek daha yoğun biçimde, ABD’ye borç vermeye başladı. Obama yönetimi, bu duruma bir çare bulmaya çalışacak. Bulmak zorunda. Bu cümleden olarak, uluslararası barışın yeniden sağlanması, ABD’nin savaşlara son vermesi bekleniyor.
* ABD ve Avrupa ülkelerindeki büyük şirketler, yönetim yozlaşması ve üretimde verimsizlik durumuyla karşılaştılar. Global krizin bitmesiyle, çürüklerin ve zayıf halkaların temizlendiği bir kapitalist sistemle karşılaşacağız. Krizden çıkabilen kuruluşlar, çok daha güçlü hale gelecek ve uluslararası boyutta büyüyecek.
Yatırımlar durdu
* Yabancıların, gelişmekte olan ülkelere yaptıkları yatırımlar, şimdilik durmuş görülse de global kriz sonrasında, artarak devam edecek. Kriz sona erer ermez, merkez bankalarının piyasalara verdiği büyük likidite nedeniyle, borsa endekslerinde patlama yaşanacak.
* Başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkelerde, faizlerin düşürülmesi veya enflasyon seviyelerine yakın tutulması uygulaması bitecek. Faizler yeniden bir miktar yükselmeye başlayacak. Gayrimenkul ve tüketici kredileri yeniden yükselecek. Gayrimenkul fiyatları da yeniden yükselmeye başlayacak.
* Petrol ve hammadde fiyatları, olması gereken seviyelerin çok üzerine çıkmıştı; şimdi ciddi biçimde düştü. Global krizin bitmesiyle, talep ve üretim yeniden artmaya başlayacak. Hammadde ve petrol fiyatları yeniden yükselmeye başlayacak.
Yeni dengeler oluşacak
* Yeni dengeler kuruluncaya kadar, para değerleri, faizler, mal ve enerji fiyatları, kaçınılmaz bir dalgalanma gösterecek. Dalgalar gittikçe azalarak, kriz başlangıcına göre daha üst seviyelerde, yeni dengeler oluşturulacak.
* Merkez bankalarının en önemli sorunu, piyasaya verdikleri aşırı likiditenin, dengeli biçimde geri çekilmesi olacak. Onların başarı durumuna göre, dünya enflasyonun genel seviyesi belirlenecek.
* Ülkelerin ithalat ve ihracatları yeniden tırmanışa geçecek.
* Bütün ülkelerin ve özellikle, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları artacak.
Kısacası, global kriz sonrası, pembe günler bizi bekliyor. Ama, krizde tüm dünya gibi, biz de çok zorlanacağız. Krizin bir yıl daha sürmesi bekleniyor.
Global kriz nasıl bitecek?
[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]Global kriz yeni bir kapitalist dengeyle sonuçlanacak: n Dünyada sermaye akışkanlığı ve hızı çok hızlandı. Sermayenin, üretmek yerine, parasal oyunlarla yüksek kâr etme olasılığı arttı. Gerçek üretime dayanmayan kârlar yükseldi. Bunları önlemek olanaksız ama, global kriz sonrası, bu konudaki kontroller artacak. Özellikle, kara para aklama ve vergiden kaçınma olasılıkları gittikçe azalacak.
* ABD’de Bush yönetimi, 11 Eylül terörist saldırısını bahane ederek aldığı sıkı tedbirler nedeniyle, ülkesinden büyük sermaye kaçışına neden oldu. ABD’nin dış borçları çok yükseldi ve Asya ülkeleri, giderek daha yoğun biçimde, ABD’ye borç vermeye başladı. Obama yönetimi, bu duruma bir çare bulmaya çalışacak. Bulmak zorunda. Bu cümleden olarak, uluslararası barışın yeniden sağlanması, ABD’nin savaşlara son vermesi bekleniyor.
* ABD ve Avrupa ülkelerindeki büyük şirketler, yönetim yozlaşması ve üretimde verimsizlik durumuyla karşılaştılar. Global krizin bitmesiyle, çürüklerin ve zayıf halkaların temizlendiği bir kapitalist sistemle karşılaşacağız. Krizden çıkabilen kuruluşlar, çok daha güçlü hale gelecek ve uluslararası boyutta büyüyecek.
Yatırımlar durdu
* Yabancıların, gelişmekte olan ülkelere yaptıkları yatırımlar, şimdilik durmuş görülse de global kriz sonrasında, artarak devam edecek. Kriz sona erer ermez, merkez bankalarının piyasalara verdiği büyük likidite nedeniyle, borsa endekslerinde patlama yaşanacak.
* Başta ABD olmak üzere, gelişmiş ülkelerde, faizlerin düşürülmesi veya enflasyon seviyelerine yakın tutulması uygulaması bitecek. Faizler yeniden bir miktar yükselmeye başlayacak. Gayrimenkul ve tüketici kredileri yeniden yükselecek. Gayrimenkul fiyatları da yeniden yükselmeye başlayacak.
* Petrol ve hammadde fiyatları, olması gereken seviyelerin çok üzerine çıkmıştı; şimdi ciddi biçimde düştü. Global krizin bitmesiyle, talep ve üretim yeniden artmaya başlayacak. Hammadde ve petrol fiyatları yeniden yükselmeye başlayacak.
Yeni dengeler oluşacak
* Yeni dengeler kuruluncaya kadar, para değerleri, faizler, mal ve enerji fiyatları, kaçınılmaz bir dalgalanma gösterecek. Dalgalar gittikçe azalarak, kriz başlangıcına göre daha üst seviyelerde, yeni dengeler oluşturulacak.
* Merkez bankalarının en önemli sorunu, piyasaya verdikleri aşırı likiditenin, dengeli biçimde geri çekilmesi olacak. Onların başarı durumuna göre, dünya enflasyonun genel seviyesi belirlenecek.
* Ülkelerin ithalat ve ihracatları yeniden tırmanışa geçecek.
* Bütün ülkelerin ve özellikle, bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin büyüme oranları artacak.
Kısacası, global kriz sonrası, pembe günler bizi bekliyor. Ama, krizde tüm dünya gibi, biz de çok zorlanacağız. Krizin bir yıl daha sürmesi bekleniyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[color=Red]İyimserliğe devam (mı)?
Küresel krizin başlamasıyla öncelikle bankalarda ortaya çıkan iflas virüsü, yapı değiştirerek reel sektör şirketlerine sıçramış durumda. Dünyada perakendeden otomotive birçok sektör şirketi iflas virüsüyle yorgan döşek yatarken, bunlardan özellikle General Motors’un durumu yakın vade de dikkatle takip edilecek.
Gelişmekte olan ülkeler liginde ise tablo giderek karışık bir hal aldı. Halkın sokaklara döküldüğü İzlanda için IMF daha önce anlaştıkları krediyi askıya aldığını açıkladı. Rusya’da ise bankalar iflas ederken ve yatırımcılar mevduatlarını bankalardan çekerken, devletin kontrollü kur sistemini daha ne kadar sürdürebileceği merak konusu. Bankacılık sisteminin görece yüksek olduğu Türkiye’nin para birimine göre yılbaşından bu yana yüzde 20 değerli duran Ruble’nin devalüasyonu neredeyse kaçınılmaz hale gelmeye başladı.
Ekonomik aktivitenin giderek yavaşladığı ve her açıklanan makro datanın bir öncekini arattığı bir süreçte piyasalardaki hareketleri öngörme güçlüğü de giderek artmaktadır. Bu puslu havada önümüzü görebilmek adına takip ettiğimiz kritik faktörleri ele almak istiyoruz.
ABD’de General Motors, Ford ve Chrysler’daki sorunların şirketleri iflas noktasına taşıyabileceği iddialarının giderek arttığı bir ortamda, Kongre’nin bugün başlayacak görüşmelerde sektöre yönelik bir açılım sağlayıp sağlamayacağı büyük önem taşımakta. Nitekim sektör şirketlerinin iflası sadece sektörle sınırlı kalabilecek bir etkiye sahip değil. Herhangi bir otomotiv devinin iflası bu şirketlerde çalışanların işsiz kalarak işsizliği patlatmasına, fabrikaların bulunduğu eyaletlerde (zaten zayıflamış) ekonomik aktiviteyi daha da zayıflamasına, söz konusu şirketlerin hisse ve tahvillerine sahip banka fonlarda ilave yükler oluşmasına neden olacaktır.
Global krizin lokal etkileri ise paralellik göstermeye devam ediyor. Otomotive ilişkin sorunların bir benzeri de okyanusun diğer yakasında Almanya’da baş gösterdi. Alman oto devi Opel kriz nedeniyle hükümetten destek isterken, hükümette bu çağrıya destek kararı alarak karşılık verdi.
Krizin ilk etkilerinin hissedildiği ve boyutlarının derinleştiği finans kesiminde halen toparlanmanın başlamamış olması tedirgin ediyor. Şimdiye kadar yapılan sermaye artırımları ve hükümet desteklerine rağmen yeni sermaye artırımı olabileceği yönündeki açıklamalar sektör şirketlerine temkinli yaklaşılmasına neden oluyor. Krizin derinleştiği dönemlerde güven bunalımının artmasıyla artan libor oranları eski seviyelerine geri gelse de, sektör hisselerine olan güven geri gelebilmiş değil.
Yukarıda grafikte yer alan S&P Bankacılık Endeksi’nin kritik 125 seviyesini kırması halinde yeni dip seviyelerden bahseder hale gelebileceğiz ya da bu seviyelerden uzaklaşmak endeksleri oldukça rahatlatacaktır. Söz konusu endeksin global anlamda bankacılık sektörü hisseleri adına önemli bir gösterge olduğunu düşünüyoruz.
Özgür YURTDAŞSEVEN
Küresel krizin başlamasıyla öncelikle bankalarda ortaya çıkan iflas virüsü, yapı değiştirerek reel sektör şirketlerine sıçramış durumda. Dünyada perakendeden otomotive birçok sektör şirketi iflas virüsüyle yorgan döşek yatarken, bunlardan özellikle General Motors’un durumu yakın vade de dikkatle takip edilecek.
Gelişmekte olan ülkeler liginde ise tablo giderek karışık bir hal aldı. Halkın sokaklara döküldüğü İzlanda için IMF daha önce anlaştıkları krediyi askıya aldığını açıkladı. Rusya’da ise bankalar iflas ederken ve yatırımcılar mevduatlarını bankalardan çekerken, devletin kontrollü kur sistemini daha ne kadar sürdürebileceği merak konusu. Bankacılık sisteminin görece yüksek olduğu Türkiye’nin para birimine göre yılbaşından bu yana yüzde 20 değerli duran Ruble’nin devalüasyonu neredeyse kaçınılmaz hale gelmeye başladı.
Ekonomik aktivitenin giderek yavaşladığı ve her açıklanan makro datanın bir öncekini arattığı bir süreçte piyasalardaki hareketleri öngörme güçlüğü de giderek artmaktadır. Bu puslu havada önümüzü görebilmek adına takip ettiğimiz kritik faktörleri ele almak istiyoruz.
ABD’de General Motors, Ford ve Chrysler’daki sorunların şirketleri iflas noktasına taşıyabileceği iddialarının giderek arttığı bir ortamda, Kongre’nin bugün başlayacak görüşmelerde sektöre yönelik bir açılım sağlayıp sağlamayacağı büyük önem taşımakta. Nitekim sektör şirketlerinin iflası sadece sektörle sınırlı kalabilecek bir etkiye sahip değil. Herhangi bir otomotiv devinin iflası bu şirketlerde çalışanların işsiz kalarak işsizliği patlatmasına, fabrikaların bulunduğu eyaletlerde (zaten zayıflamış) ekonomik aktiviteyi daha da zayıflamasına, söz konusu şirketlerin hisse ve tahvillerine sahip banka fonlarda ilave yükler oluşmasına neden olacaktır.
Global krizin lokal etkileri ise paralellik göstermeye devam ediyor. Otomotive ilişkin sorunların bir benzeri de okyanusun diğer yakasında Almanya’da baş gösterdi. Alman oto devi Opel kriz nedeniyle hükümetten destek isterken, hükümette bu çağrıya destek kararı alarak karşılık verdi.
Krizin ilk etkilerinin hissedildiği ve boyutlarının derinleştiği finans kesiminde halen toparlanmanın başlamamış olması tedirgin ediyor. Şimdiye kadar yapılan sermaye artırımları ve hükümet desteklerine rağmen yeni sermaye artırımı olabileceği yönündeki açıklamalar sektör şirketlerine temkinli yaklaşılmasına neden oluyor. Krizin derinleştiği dönemlerde güven bunalımının artmasıyla artan libor oranları eski seviyelerine geri gelse de, sektör hisselerine olan güven geri gelebilmiş değil.
Yukarıda grafikte yer alan S&P Bankacılık Endeksi’nin kritik 125 seviyesini kırması halinde yeni dip seviyelerden bahseder hale gelebileceğiz ya da bu seviyelerden uzaklaşmak endeksleri oldukça rahatlatacaktır. Söz konusu endeksin global anlamda bankacılık sektörü hisseleri adına önemli bir gösterge olduğunu düşünüyoruz.
Özgür YURTDAŞSEVEN
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Erdal SAĞLAM
IMF, bu bütçeye imza atmaz
BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, "kimsenin yüzde 2-3’lük büyüme oranlarına Türkiye’yi mahkum edemeyeceğini" belirterek, sanki IMF böyle bir şeyi istiyormuş da, kendisi buna razı olmuyormuş havası vermişti. Dolayısıyla "bu anlaşma imzalanmaz" demeye getirmişti.
Birileri "paşa paşa gidip anlaşacak" diyordu, zaten öyle de oldu.
Şu anda nasıl bir program üzerinde konuşulduğunu, kaynak konusunda hangi rakamların pazarlık edildiğini, henüz detaylarıyla bilen yok.
Ancak bildiğimiz bir şey var ki; IMF kendi itibarı için, AKP hükümetinin sunduğu mevcut 2009 yılı dengelerine imza atıp onay veremez. Zaten bence sorun da buradan kaynaklanıyor.
IMF’nin büyümeye ilişkin doğrudan bir müdahalesi olmayacağını işten biraz anlayan herkes bilir. IMF önce kendisine sunulan makro dengelerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine, inandırıcı olup olmadığına bakar. Kendisine sunulan metin inandırıcı ise o zaman bu dengelerden çıkacak büyüme oranı, onu pek ilgilendirmez. Yani doğrudan büyümeye bakmaz, büyüme sonucunu verecek dengeler üzerinde çalışır.
Eğer rakamlar gerçekçi değilse, dengeler kendi içinde tutarlı değilse, işte zaman mevcut imkanlara göre dengeler değiştirilir. Eğer ülke yönetimi ille de bazı rakamların değişmesini istemiyorsa, o zaman da dönüp o rakamı sağlayan alt kalemlere bakılır, bu rakama ulaşabilmek için gereken düzenlemeler yapılır. Yani bir hükümet harcamaları ille de artırmak istiyorsa, tasarruf yapmak istemiyorsa o zaman gelir artırıcı önlemlere ihtiyacı vardır.
İşte yine bu temel üzerine başlayan bir IMF müzakeresine şahit olacağız.
Özetle; IMF ile daha yeni müzakereler başladı ve şimdi rakamların inandırıcılığı masaya yatırılacak. Eğer rakamlar inandırıcı bulunmazsa, o zaman değiştirilecek. Eğer rakamların değişmesi istenmiyorsa o zaman çıkılıp ek önlem alınmak zorunda kalınacak.
Peki Başbakanın sıkıntısı nereden kaynaklanıyor?
Çünkü IMF hazırlanan bütçe rakamlarını gerçekçi bulmuyor. IMF bütçe metninde yazılı olan örneğin vergi gelirleri rakamlarına ulaşılamayacağını görüyor, itiraz ediyor. Bunların gerçekçi bir rakama indirilmesini istiyor. O zaman da, bu gelirin karşılığı olarak konmuş harcama rakamlarının düşürülmesi gerekiyor, Hükümet de buna yanaşmıyor. O geliri yakalamak için ek vergi konulması da söz konusu olamayınca, Başbakan bu işe çok kızıyor.
İşte kabaca Başbakanın "büyümeyi düşürmem" demesinin ardında da bu gerçek yatıyor.
Kaynak gelse de yüzde 4 büyüme olmaz
BU tartışmaların tam olarak anlattığımız bu çerçeve içinde sürdüğünü söyleyemeyiz ama yaşanan hep bu olmuştur, yine aynı senaryo sahnede bulunuyor.
Bunlara muhatap olmak istemezseniz yani yazdığınız rakamların gerçekçi olup olmadığının sorgulanmasını istemezseniz, o zaman IMF’yi çağırıp da "hadi anlaşma yapalım, şu rakamlara bakın" demezsiniz. Ama IMF’yle anlaşma yapacaksanız buna da katlanacaksınız.
2009 yılı bütçe rakamlarının gerçekçi olmadığını, IMF’den önce, içeride bu rakamları değerlendiren iktisatçılar, analistler zaten söylediler.
Şurası bir gerçek ki; herkes tarafından inandırıcılığı çok zayıf görülen bir bütçeye, IMF kendi imzasını atıp da, itibarını bile bile tehlikeye atmaz.
Ne kadar ABD Başkanından, Almanya Şansölyesinden baskı yaparsanız yapın, IMF’nin göstereceği toleransın da bir sınırı vardır. Yani belki bir noktaya kadar gözünü yumabilir ama tümüyle kör gibi hareket etmesi beklenemez.
Üstüne üstlük o kadar çok ülke anlaşmak için sıraya girdi ki; eskiden olduğu gibi üzerinde ince ince tartışıp, Türkiye’yi belirli dengeye ikna etmek için IMF’nin pek vakti de kalmadı.
Hükümet IMF’e çaresiz olarak gidip "hadi gelin anlaşalım" dediğine göre, bu tür sorgulamalara da razı olmak zorunda.
Zaten kaynak gelse de Türkiye 2009’da yüzde 4 büyüyemez ki, kimi kandırıyorsunuz...
IMF, bu bütçeye imza atmaz
BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan, "kimsenin yüzde 2-3’lük büyüme oranlarına Türkiye’yi mahkum edemeyeceğini" belirterek, sanki IMF böyle bir şeyi istiyormuş da, kendisi buna razı olmuyormuş havası vermişti. Dolayısıyla "bu anlaşma imzalanmaz" demeye getirmişti.
Birileri "paşa paşa gidip anlaşacak" diyordu, zaten öyle de oldu.
Şu anda nasıl bir program üzerinde konuşulduğunu, kaynak konusunda hangi rakamların pazarlık edildiğini, henüz detaylarıyla bilen yok.
Ancak bildiğimiz bir şey var ki; IMF kendi itibarı için, AKP hükümetinin sunduğu mevcut 2009 yılı dengelerine imza atıp onay veremez. Zaten bence sorun da buradan kaynaklanıyor.
IMF’nin büyümeye ilişkin doğrudan bir müdahalesi olmayacağını işten biraz anlayan herkes bilir. IMF önce kendisine sunulan makro dengelerin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine, inandırıcı olup olmadığına bakar. Kendisine sunulan metin inandırıcı ise o zaman bu dengelerden çıkacak büyüme oranı, onu pek ilgilendirmez. Yani doğrudan büyümeye bakmaz, büyüme sonucunu verecek dengeler üzerinde çalışır.
Eğer rakamlar gerçekçi değilse, dengeler kendi içinde tutarlı değilse, işte zaman mevcut imkanlara göre dengeler değiştirilir. Eğer ülke yönetimi ille de bazı rakamların değişmesini istemiyorsa, o zaman da dönüp o rakamı sağlayan alt kalemlere bakılır, bu rakama ulaşabilmek için gereken düzenlemeler yapılır. Yani bir hükümet harcamaları ille de artırmak istiyorsa, tasarruf yapmak istemiyorsa o zaman gelir artırıcı önlemlere ihtiyacı vardır.
İşte yine bu temel üzerine başlayan bir IMF müzakeresine şahit olacağız.
Özetle; IMF ile daha yeni müzakereler başladı ve şimdi rakamların inandırıcılığı masaya yatırılacak. Eğer rakamlar inandırıcı bulunmazsa, o zaman değiştirilecek. Eğer rakamların değişmesi istenmiyorsa o zaman çıkılıp ek önlem alınmak zorunda kalınacak.
Peki Başbakanın sıkıntısı nereden kaynaklanıyor?
Çünkü IMF hazırlanan bütçe rakamlarını gerçekçi bulmuyor. IMF bütçe metninde yazılı olan örneğin vergi gelirleri rakamlarına ulaşılamayacağını görüyor, itiraz ediyor. Bunların gerçekçi bir rakama indirilmesini istiyor. O zaman da, bu gelirin karşılığı olarak konmuş harcama rakamlarının düşürülmesi gerekiyor, Hükümet de buna yanaşmıyor. O geliri yakalamak için ek vergi konulması da söz konusu olamayınca, Başbakan bu işe çok kızıyor.
İşte kabaca Başbakanın "büyümeyi düşürmem" demesinin ardında da bu gerçek yatıyor.
Kaynak gelse de yüzde 4 büyüme olmaz
BU tartışmaların tam olarak anlattığımız bu çerçeve içinde sürdüğünü söyleyemeyiz ama yaşanan hep bu olmuştur, yine aynı senaryo sahnede bulunuyor.
Bunlara muhatap olmak istemezseniz yani yazdığınız rakamların gerçekçi olup olmadığının sorgulanmasını istemezseniz, o zaman IMF’yi çağırıp da "hadi anlaşma yapalım, şu rakamlara bakın" demezsiniz. Ama IMF’yle anlaşma yapacaksanız buna da katlanacaksınız.
2009 yılı bütçe rakamlarının gerçekçi olmadığını, IMF’den önce, içeride bu rakamları değerlendiren iktisatçılar, analistler zaten söylediler.
Şurası bir gerçek ki; herkes tarafından inandırıcılığı çok zayıf görülen bir bütçeye, IMF kendi imzasını atıp da, itibarını bile bile tehlikeye atmaz.
Ne kadar ABD Başkanından, Almanya Şansölyesinden baskı yaparsanız yapın, IMF’nin göstereceği toleransın da bir sınırı vardır. Yani belki bir noktaya kadar gözünü yumabilir ama tümüyle kör gibi hareket etmesi beklenemez.
Üstüne üstlük o kadar çok ülke anlaşmak için sıraya girdi ki; eskiden olduğu gibi üzerinde ince ince tartışıp, Türkiye’yi belirli dengeye ikna etmek için IMF’nin pek vakti de kalmadı.
Hükümet IMF’e çaresiz olarak gidip "hadi gelin anlaşalım" dediğine göre, bu tür sorgulamalara da razı olmak zorunda.
Zaten kaynak gelse de Türkiye 2009’da yüzde 4 büyüyemez ki, kimi kandırıyorsunuz...
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ercan KUMCU
IMF ile anlaşacaksak
SONUNDA ekonomik gerçekler galiba siyasi kaygıların önüne geçiyor. IMF ile bir uzlaşmanın yolları aranıyor. Geç de olsa, yanlıştan dönmek de olumludur.
IMF ile bir uzlaşma geçmişten farklı olmalı. Farklı bir bakış açısıyla farklı konuları öne çıkarmalı. İçinde yaşanan kriz ortamı bizim iç dengesizliklerimizden kaynaklanmadı. Yurtdışından kaynaklanan "kredi çöküşü" ile beraber Türkiye’nin yurt dışından kaynak bulabilmesi zorlaştı. Bu zorluk içinde, şimdi Türkiye ekonomisi kısıtlı dış kaynak ortamına uyumda doğal olarak sıkıntılar yaşıyor. O halde, IMF ile varılacak bir uzlaşma ve ortaya konacak program (mali destekle beraber) Türkiye ekonomisinin iç dengelerini daha da sağlamlaştırırken, dış kaynaklara erişim sorununu da hafifletmeyi amaçlamalı.
YURTDIŞI PİYASALARI İKNA
Türkiye, IMF ile yapılacak bir programda ekonomik büyümeye kafayı takmamalı. Bu çeşit programlarda "ekonomik büyüme" bir hedef değil, tahmin olarak algılanmalı. 2001 yılından sonra hedeflenen büyüme rakamı genelde yüzde 5’di, ama büyüme yüzde 7’lerede gerçekleşmişti. Dolayısıyla, belli varsayımlar altında ekonomik büyümenin yüzde 2 gibi tahmin edilmesi ne moralleri bozmalı ne de çok fazla umuda kapılmalıyız. Bilmeliyiz ki, varsayılandan daha çok dış kaynak bulabildiğimizde, ekonomik büyüme hızlanacak. Dış kaynak akışı tahminlerin altında kaldığında, düşük bulduğumuz ekonomik büyüme rakamlarını dahi tutturamayabiliriz.
Hedefimiz IMF yoluyla gelecek mali desteğin boyutunun özellikle 2009 yılına yönelik olarak dış kaynak ihtiyacımızla tutarlı olmasıdır. Elbette, tüm dış kaynak ihtiyacımız IMF tarafından karşılanmayacaktır. Ama, IMF’nin Türkiye’ye tahsis edeceği mali desteğin boyutu yurtdışı piyasaları olumlu yönde etkilemelidir. Türkiye ekonomisinin riskini aşağıya çekmelidir.
Mali piyasalar küçülürken, Türkiye’nin de uluslararası piyasalardan alabileceği kaynak doğal olarak azalacaktır. Önemli olan, diğer gelişmekte olan ülkelere göre, Türkiye’nin daha az riskli bir konumda olduğunu gösterebilmek ve piyasaları bu yönde ikna etmektir. IMF ile yapılacak program ve o programa dayalı mali desteğin birinci hedefi bu olmalıdır.
ÖNDEN YÜKLEMELİ MALİ DESTEK
IMF ne denli büyük mali destek verirse versin, bir standby düzenlemesi çerçevesindeki mali destek performansa dayalı olarak taksitler halinde verilecektir. Halbuki, küresel krizin bugünkü halinde bizim gibi ülkelere belli bir "dövizde emniyet stoku" (buffer stock) gereklidir. Yani, performansa dayalı taksitlerin ötesinde, Türkiye’nin önden belli bir mali destek alması küresel piyasaların Türkiye’ye bakış açılarını olumlu yönde değiştirebilecektir.
IMF ile bir program yapacaksak, aynı programa ek olarak IMF’nin geçen ay açıkladığı kotanın beş katına kadar olabilecek döviz desteğinden yararlanması gündeme getirilmelidir. Böyle bir destek döviz rezervlerimize küçümsenmeyecek bir destek sağlarken, dış kaynak sorunumuzu da bir ölçüde hafifletecektir.
Kısacası, Türkiye’nin kısa dönemde önden yüklemeli bir mali desteğe ihtiyacı vardır. Ancak bu yolla, dış kaynak kısıtı bir ölçüde hafifletilebilir. Önden yüklemeli mali destek hem azalan dış kaynaklara bir katkı yapacaktır hem de yurtdışı piyasaların Türkiye ekonomisine yönelik çekingenliğini bir ölçüde hafifletecektir. Küresel piyasalar normalleşene kadar önden yüklemeli mali destek diş kaynak kısıtından doğan sorunları bir ölçüde hafifletecektir.
IMF ile anlaşacaksak
SONUNDA ekonomik gerçekler galiba siyasi kaygıların önüne geçiyor. IMF ile bir uzlaşmanın yolları aranıyor. Geç de olsa, yanlıştan dönmek de olumludur.
IMF ile bir uzlaşma geçmişten farklı olmalı. Farklı bir bakış açısıyla farklı konuları öne çıkarmalı. İçinde yaşanan kriz ortamı bizim iç dengesizliklerimizden kaynaklanmadı. Yurtdışından kaynaklanan "kredi çöküşü" ile beraber Türkiye’nin yurt dışından kaynak bulabilmesi zorlaştı. Bu zorluk içinde, şimdi Türkiye ekonomisi kısıtlı dış kaynak ortamına uyumda doğal olarak sıkıntılar yaşıyor. O halde, IMF ile varılacak bir uzlaşma ve ortaya konacak program (mali destekle beraber) Türkiye ekonomisinin iç dengelerini daha da sağlamlaştırırken, dış kaynaklara erişim sorununu da hafifletmeyi amaçlamalı.
YURTDIŞI PİYASALARI İKNA
Türkiye, IMF ile yapılacak bir programda ekonomik büyümeye kafayı takmamalı. Bu çeşit programlarda "ekonomik büyüme" bir hedef değil, tahmin olarak algılanmalı. 2001 yılından sonra hedeflenen büyüme rakamı genelde yüzde 5’di, ama büyüme yüzde 7’lerede gerçekleşmişti. Dolayısıyla, belli varsayımlar altında ekonomik büyümenin yüzde 2 gibi tahmin edilmesi ne moralleri bozmalı ne de çok fazla umuda kapılmalıyız. Bilmeliyiz ki, varsayılandan daha çok dış kaynak bulabildiğimizde, ekonomik büyüme hızlanacak. Dış kaynak akışı tahminlerin altında kaldığında, düşük bulduğumuz ekonomik büyüme rakamlarını dahi tutturamayabiliriz.
Hedefimiz IMF yoluyla gelecek mali desteğin boyutunun özellikle 2009 yılına yönelik olarak dış kaynak ihtiyacımızla tutarlı olmasıdır. Elbette, tüm dış kaynak ihtiyacımız IMF tarafından karşılanmayacaktır. Ama, IMF’nin Türkiye’ye tahsis edeceği mali desteğin boyutu yurtdışı piyasaları olumlu yönde etkilemelidir. Türkiye ekonomisinin riskini aşağıya çekmelidir.
Mali piyasalar küçülürken, Türkiye’nin de uluslararası piyasalardan alabileceği kaynak doğal olarak azalacaktır. Önemli olan, diğer gelişmekte olan ülkelere göre, Türkiye’nin daha az riskli bir konumda olduğunu gösterebilmek ve piyasaları bu yönde ikna etmektir. IMF ile yapılacak program ve o programa dayalı mali desteğin birinci hedefi bu olmalıdır.
ÖNDEN YÜKLEMELİ MALİ DESTEK
IMF ne denli büyük mali destek verirse versin, bir standby düzenlemesi çerçevesindeki mali destek performansa dayalı olarak taksitler halinde verilecektir. Halbuki, küresel krizin bugünkü halinde bizim gibi ülkelere belli bir "dövizde emniyet stoku" (buffer stock) gereklidir. Yani, performansa dayalı taksitlerin ötesinde, Türkiye’nin önden belli bir mali destek alması küresel piyasaların Türkiye’ye bakış açılarını olumlu yönde değiştirebilecektir.
IMF ile bir program yapacaksak, aynı programa ek olarak IMF’nin geçen ay açıkladığı kotanın beş katına kadar olabilecek döviz desteğinden yararlanması gündeme getirilmelidir. Böyle bir destek döviz rezervlerimize küçümsenmeyecek bir destek sağlarken, dış kaynak sorunumuzu da bir ölçüde hafifletecektir.
Kısacası, Türkiye’nin kısa dönemde önden yüklemeli bir mali desteğe ihtiyacı vardır. Ancak bu yolla, dış kaynak kısıtı bir ölçüde hafifletilebilir. Önden yüklemeli mali destek hem azalan dış kaynaklara bir katkı yapacaktır hem de yurtdışı piyasaların Türkiye ekonomisine yönelik çekingenliğini bir ölçüde hafifletecektir. Küresel piyasalar normalleşene kadar önden yüklemeli mali destek diş kaynak kısıtından doğan sorunları bir ölçüde hafifletecektir.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 2 Ziyaretçi