[COLOR="red"]Şükrü KIZILOT
Kirayı gizleyen 5 yıl korkulu rüya görecek
DÜNKÜ Hürriyet’te yer alan "Maliye’den Kapı Kapı Kira Denetimi" haberi, bazı ev sahiplerini endişelendirdi.
Kira geliri elde ettiği halde, bu gelirini hiç beyan etmeyen veya eksik beyan edenler, ciddi anlamda endişeye kapıldılar. Bu endişe, sabahın erken saatlerinde aldığımız yüzlerce sorudan da belli oluyordu.
KISKAÇ DARALACAK
Maliye Bakanlığı, kira gelirleri ve kentsel rantların vergilendirilmesi amacıyla, etkin bir denetim başlattı. Geçen hafta yazdığımız gibi, bu denetimlerin bir bölümü arsa ve arazi rantları ile arsa karşılığı alınan dairelerin incelenmesine yönelik. Diğer bölümü de kira geliri elde edenlere yönelik. Ankara’da başlatılan çalışma için, görevlendirilen 400 Maliyeci, evleri tek tek dolaşıyor. İkamet edenlerin ev sahibi mi, kiracı mı olduğunu soruyor. Kirada oturanlara; ne zamandan beri kiracı olduklarını, ayda kaç YTL kira ödediklerini, kiranın bankaya yatırılıp yatırılmadığını soruyor ve ev sahibinin kimlik bilgilerini öğrenip, bunları bir tutanağa yazıyorlar. Ankara’daki çalışma, kısa süre içinde, diğer illerde de uygulanacak.
BEYAN SINIRI
Kira geliri elde edenler, belli sınırı aştığında, bu gelirlerini ikametgahlarının bulunduğu yerdeki vergi dairesine beyan edip, vergi ödemek zorundalar. Kira gelirlerindeki beyan sınırı, yıllar itibariyle tabloda gösterilmiştir. Konut kira gelirlerinde, yıllık kira geliri toplamı, tabloda belirtilen sınırı aştığında, izleyen yılın 1-25 Mart tarihleri arasında, beyan edilmesi gerekiyor. Örneğin, 2008 yılı kira geliri 2.400 YTL’yi aştığında, 1-25 Mart 2009 tarihinde, ilgili vergi dairesine beyan edilecek. Birden fazla konut kira geliri olanlarda, 2.400 YTL’lik sınır, toplam kira gelirine uygulanıyor.
İŞYERİ FARKI
Tablodan da fark edileceği gibi, işyeri kira gelirleri için beyan sınırı, konuta göre çok yüksek. Bunun nedeni şu; işyeri kiraları ödenirken, kiracı yüzde 20 oranında stopaj (vergi kesintisi) yapıyor. Başka bir anlatımla, brüt kiranın yüzde 20’si peşin peşin vergi olarak ödeniyor. İşyeri kira gelirlerinde, özellik taşıyan bir başka durum daha var. İşyerinin brüt kira geliri; 2003’te 32 bin, 2004’te 56 bin, 2005’de 60 bin, 2006’da 113 bin, 2007’de 82 bin, 2008’de de 85.632 YTL’yi aşmadığı sürece, beyanname verildiğinde, ödenecek vergi çıkmıyor. Üste vergi iadesi alınıyor.
KORKULU RÜYA NE?
Vergide zamanaşımı süresi 5 yıl. Maliyeciler, geriye dönük 5 yılın kira geliri vergisini, isteyebilirler. Buna göre, 2003 yılı 1 Ocak 2009’dan itibaren zamanaşımına uğramış oluyor. Ancak, 2004 yılı kira gelirinin 2009 yılı sonuna kadar, 2008 yılı kira gelirinin de 2013 yılı sonuna kadar, beyan edilmeyen vergisi; cezası ve faizi ile birlikte istenebilir. Banka hesaplarınıza el konabilir. Bu uygulama, gizlenen diğer gelirler için de geçerli. 5 yıl boyunca korkulu rüya görmektense, gizlenen geliri "Pişmanlıkla" beyan edip, huzur içinde uyumakta yarar var.
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Eyüp CAN
S&P Türkiye'yi neden öptü?
Birazdan anlatacağım skandal ne uydurma ne de hayal ürünü.
Bundan 6 ay kadar önce dünyanın önde gelen kredi derecelendirme kuruluşu Moody's de inanılmaz bir skandal yaşandı.
Fakat kısa bir süre önce yaşanan skandalın detaylarını anlatmadan önce ben sizi geçen hafta sonuna götürmek istiyorum.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poor's (S&P) geçen hafta sonu, Türkiye'nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirdi.
Başta başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok siyasetçi S&P'ye haklı olarak ateş püskürdü. Tam Erdoğan G-20 zirvesi için Amerika'ya gitmişken S&P'nin böyle bir açıklama yapması "manidar" hatta "maksatlı" bulundu.
En çok da S&P'nin İzlanda gibi batık bir ülkeye bile Türkiye'nin üzerinde bir not vermiş olması ve Lehman Brothers'ı iflasın eşiğinde en yüksek notla taltif etmiş olması birçok piyasa oyuncusunun kanına dokundu.
Peki S&P Ukrayna ve İzlanda'ya dokunmazken durduk yerde Türkiye ile ilgili neden böyle bir açıklama yaptı?
İşte S&P 'nin gerekçesi; "Görünümdeki aşağı yönlü revizyon, kısa dönemde artan global sorunlar, cari açık ve gergin siyasi ortam nedeniyle yapıldı."
Global sorunlara hiç kimsenin itirazı olamaz.
Fakat bu sorunların iflasa sürüklediği İzlanda gibi ülkelere "güvenli" diyerek ses çıkarmayan S&P, sıra Türkiye'ye gelince mi görünümde aşağı yönlü revizyona ihtiyaç duyuyor?
Ya da Macaristan'ın cari açığı artık çevrilemez olduğu halde hala neden Türkiye Macaristan'ın gerisinde yer alıyor?
Hele şu "gergin siyasi ortam"a ne demeli?
Parti kapatma davası sürerken S&P sonucu bekleme zahmetine bile katlanmadan Türkiye'nin notunu zaten düşürdü, hem de milli gelir artışı ve cari açığın gayri safi milli hâsılaya oranı düşerken.
Şu anda gündelik iç siyasi tartışmalar ve yaklaşan yerel seçimler dışında ülkede gergin siyasi ortam var da biz mi farkında değiliz?
Amacım ne popülizm ne de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına haksızlık yapmak. Fakat dünyada yaşanan global krizi ön göremeyen, en riskli ürünlere, ülkelere ve kurumlara bol keseden not dağıtan kredi derecelendirme kuruluşlarının özellikle de S&P, Moody's ve Fitch gibi en ünlülerinin bu süreçte en başta kendi kredibilitelerini sorgulamaları gerekiyor.
Bakın mesela Fitch'in en son rating listesinden size Türkiye ile birlikte 5 ülkenin daha notlarını sunuyorum. Elinizi vicdanınıza koyun ve Rusya ve Macaristan'ı Türkiye'nin "5 notch" yani çentik üzerinde gösteren tabloyu ekonomik rasyonalite ile izah edin.
Tamam Brezilya'yı anladım bazı açılardan Türkiye'nin 3 çentik üzerinde olabilir, iyi ama literatüre "batık ve satılık ülke" olarak geçen İzlanda?
Türkiye'nin 4 çentik üzerinde olan Kazakistan için söyleyecek laf bulamıyorum.
Türkiye BB-
Rusya BBB + (5 notch yukarıda)
Kazakistan BBB (4 notch yukarıda)
Macaristan BBB + (5 notch yukarıda)
İzlanda BBB- (3 notch yukarıda)
Brezilya BBB - (3 notch yukarıda)
Durun bitmedi daha kötüsü var. Türkiye'nin içinde bulunduğu gruptaki diğer ülkeleri de sayayım da, kredi derecelendirme kuruluşlarının objektif ölçütlerini daha iyi anlayın: Gabon, Nijerya, Sırbistan, Uruguay, Venezüella, Vietnam...
Biliyorum insanın isyan edesi geliyor.
Fakat ne olur isyan etmeden önce şu sözünü ettiğim Moody's skandalını bir dinleyin.
Belki o zaman uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına bakış açınız kökten değişir.
İnanamayacaksınız ama bundan 6 ay kadar önce global ekonomik krize sebep olan subprime mortgage kredilerine bağlı yapılandırılmış yatırım araçlarına bol keseden not dağıtmakla suçlanan kredi derecelendirme kuruluşu Moody's'den böcek çıktı!
Evet, evet yanlış duymadınız krizde değer kaybetmesine rağmen CDO ve SIV olarak tanımlanan yatırım araçlarının notlarını indirmediği ve yatırımcıları yanlış yönlendirdiği gerekçesi ile eleştiri bombardımanına tutulan kredi derecelendirme kurumu Moody's, bilgisayar sistemlerine bir virüsün (böcek) girdiğini ilan etti.
Meğer notu aslında düşük olan yatırım araçlarının "AAA" gibi en üst yatırım yapılabilir seviyede notlandırılmasına Moody's'in kredibilitesi hayli yüksek analistleri değil, sisteme giren bir virüs, hain bir böcek yol açmış.
İnanın şaka yapmıyorum.
Financial Times, yatırımcıları 100 milyar dolar zarara uğratan virüsle ilgili haberi tam bir kara mizah örneği olarak yayınladı. Şirketin iç yazışmalarını ele geçiren Financial Times üst düzey yöneticilerin olaydan haberdar olduğunu ispatladı.
Konuyla ilgili o günlerde biz de Referans'ta bir haber yaptık. Moody's Kurumsal İlişkiler Direktörü Anthony Mirenda'nın açıklaması aynen şöyleydi: "Moody's çeşitli sebeplerden ötürü zaman zaman analitik modellemelerini ve notlandırma metodolojilerini değiştiriyor. Hataları gizlemek gibi bir politikamız yok. Durumu gözden geçiriyoruz."
Aradan 6 ay geçti. Maalesef Moody's, S&P ve Fitch hala kendi durum değerlendirmelerini yapmak yerine ülke ve kurumlara not vermeye devam ediyor.
Şimdi anladınız mı S&P Türkiye'yi durduk yere neden öptü?
S&P Türkiye'yi neden öptü?
Birazdan anlatacağım skandal ne uydurma ne de hayal ürünü.
Bundan 6 ay kadar önce dünyanın önde gelen kredi derecelendirme kuruluşu Moody's de inanılmaz bir skandal yaşandı.
Fakat kısa bir süre önce yaşanan skandalın detaylarını anlatmadan önce ben sizi geçen hafta sonuna götürmek istiyorum.
Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poor's (S&P) geçen hafta sonu, Türkiye'nin kredi notu görünümünü durağandan negatife çevirdi.
Başta başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere birçok siyasetçi S&P'ye haklı olarak ateş püskürdü. Tam Erdoğan G-20 zirvesi için Amerika'ya gitmişken S&P'nin böyle bir açıklama yapması "manidar" hatta "maksatlı" bulundu.
En çok da S&P'nin İzlanda gibi batık bir ülkeye bile Türkiye'nin üzerinde bir not vermiş olması ve Lehman Brothers'ı iflasın eşiğinde en yüksek notla taltif etmiş olması birçok piyasa oyuncusunun kanına dokundu.
Peki S&P Ukrayna ve İzlanda'ya dokunmazken durduk yerde Türkiye ile ilgili neden böyle bir açıklama yaptı?
İşte S&P 'nin gerekçesi; "Görünümdeki aşağı yönlü revizyon, kısa dönemde artan global sorunlar, cari açık ve gergin siyasi ortam nedeniyle yapıldı."
Global sorunlara hiç kimsenin itirazı olamaz.
Fakat bu sorunların iflasa sürüklediği İzlanda gibi ülkelere "güvenli" diyerek ses çıkarmayan S&P, sıra Türkiye'ye gelince mi görünümde aşağı yönlü revizyona ihtiyaç duyuyor?
Ya da Macaristan'ın cari açığı artık çevrilemez olduğu halde hala neden Türkiye Macaristan'ın gerisinde yer alıyor?
Hele şu "gergin siyasi ortam"a ne demeli?
Parti kapatma davası sürerken S&P sonucu bekleme zahmetine bile katlanmadan Türkiye'nin notunu zaten düşürdü, hem de milli gelir artışı ve cari açığın gayri safi milli hâsılaya oranı düşerken.
Şu anda gündelik iç siyasi tartışmalar ve yaklaşan yerel seçimler dışında ülkede gergin siyasi ortam var da biz mi farkında değiliz?
Amacım ne popülizm ne de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına haksızlık yapmak. Fakat dünyada yaşanan global krizi ön göremeyen, en riskli ürünlere, ülkelere ve kurumlara bol keseden not dağıtan kredi derecelendirme kuruluşlarının özellikle de S&P, Moody's ve Fitch gibi en ünlülerinin bu süreçte en başta kendi kredibilitelerini sorgulamaları gerekiyor.
Bakın mesela Fitch'in en son rating listesinden size Türkiye ile birlikte 5 ülkenin daha notlarını sunuyorum. Elinizi vicdanınıza koyun ve Rusya ve Macaristan'ı Türkiye'nin "5 notch" yani çentik üzerinde gösteren tabloyu ekonomik rasyonalite ile izah edin.
Tamam Brezilya'yı anladım bazı açılardan Türkiye'nin 3 çentik üzerinde olabilir, iyi ama literatüre "batık ve satılık ülke" olarak geçen İzlanda?
Türkiye'nin 4 çentik üzerinde olan Kazakistan için söyleyecek laf bulamıyorum.
Türkiye BB-
Rusya BBB + (5 notch yukarıda)
Kazakistan BBB (4 notch yukarıda)
Macaristan BBB + (5 notch yukarıda)
İzlanda BBB- (3 notch yukarıda)
Brezilya BBB - (3 notch yukarıda)
Durun bitmedi daha kötüsü var. Türkiye'nin içinde bulunduğu gruptaki diğer ülkeleri de sayayım da, kredi derecelendirme kuruluşlarının objektif ölçütlerini daha iyi anlayın: Gabon, Nijerya, Sırbistan, Uruguay, Venezüella, Vietnam...
Biliyorum insanın isyan edesi geliyor.
Fakat ne olur isyan etmeden önce şu sözünü ettiğim Moody's skandalını bir dinleyin.
Belki o zaman uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarına bakış açınız kökten değişir.
İnanamayacaksınız ama bundan 6 ay kadar önce global ekonomik krize sebep olan subprime mortgage kredilerine bağlı yapılandırılmış yatırım araçlarına bol keseden not dağıtmakla suçlanan kredi derecelendirme kuruluşu Moody's'den böcek çıktı!
Evet, evet yanlış duymadınız krizde değer kaybetmesine rağmen CDO ve SIV olarak tanımlanan yatırım araçlarının notlarını indirmediği ve yatırımcıları yanlış yönlendirdiği gerekçesi ile eleştiri bombardımanına tutulan kredi derecelendirme kurumu Moody's, bilgisayar sistemlerine bir virüsün (böcek) girdiğini ilan etti.
Meğer notu aslında düşük olan yatırım araçlarının "AAA" gibi en üst yatırım yapılabilir seviyede notlandırılmasına Moody's'in kredibilitesi hayli yüksek analistleri değil, sisteme giren bir virüs, hain bir böcek yol açmış.
İnanın şaka yapmıyorum.
Financial Times, yatırımcıları 100 milyar dolar zarara uğratan virüsle ilgili haberi tam bir kara mizah örneği olarak yayınladı. Şirketin iç yazışmalarını ele geçiren Financial Times üst düzey yöneticilerin olaydan haberdar olduğunu ispatladı.
Konuyla ilgili o günlerde biz de Referans'ta bir haber yaptık. Moody's Kurumsal İlişkiler Direktörü Anthony Mirenda'nın açıklaması aynen şöyleydi: "Moody's çeşitli sebeplerden ötürü zaman zaman analitik modellemelerini ve notlandırma metodolojilerini değiştiriyor. Hataları gizlemek gibi bir politikamız yok. Durumu gözden geçiriyoruz."
Aradan 6 ay geçti. Maalesef Moody's, S&P ve Fitch hala kendi durum değerlendirmelerini yapmak yerine ülke ve kurumlara not vermeye devam ediyor.
Şimdi anladınız mı S&P Türkiye'yi durduk yere neden öptü?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Ercan KUMCU
Büyüme haberleri iyi değil
DÜNYANIN gelişmiş ülkeleri tek tek ekonomik durgunluğun derinleştiğine yönelik veriler açıklıyorlar. Gelişmekte olan ülkelerde de ekonomik büyümenin düştüğüne yönelik işaretler var.
Euro Bölgesi’nde yılın üçüncü çeyreğinde üretilen milli gelir bir önceki üç aya göre yüzde 0.2 azaldı. Geçen üç ayda da durum aynıydı. Amerika’da yılın üçüncü çeyreğine kadar olan yıllık milli gelir bir önceki üç aya kadar üretilen yıllık milli gelire göre yüzde 0.3 düşüş gösterdi. Bu rakamın aşağıya doğru güncelleştirilmesi çok büyük bir olasılık. Japonya’da da aynı dönemde milli gelir yüzde 0.5 azaldı. İngiltere ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde bir büyüme yaşamamışken, yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 0.5 küçüldü.
Çin’de ekonomik büyüme yüzde 12’ye varmışken, yılın üçüncü üç ayında yüzde 10’un altına geldi. Diğer Asya ekonomilerinde durum çok daha kötü. Oralarda büyüme eksiye dönüştü.
Türkiye’de de yılın üçüncü üç ayına yönelik veriler çok hoş değil.
EKONOMİ HIZLA ZAYIFLIYOR
Tablo’da ekonomik büyümeyi tahminde kullanılabilecek yılın üçüncü üç ayına yönelik bazı ekonomik verilerin geçen yılın aynı dönemiyle karşılaştırmaları yer alıyor.
Cari işlemler açığı geçen yılın üçüncü çeyreğinde 6.8 milyar dolarken, bu yıl aynı dönemde 8 milyar dolar oldu. Enerji ithalatı hariç, cari işlemler fazlası ise geçen yıldan bu yıla 718 milyon dolardan 3.8 milyar dolara geldi. İç tasarruflar artma eğilimine girdi.
Dış ticaret açığı aynı dönmemde 17.6 milyar dolardan 21.2 milyar solara yükseldi. Enerji ithalatı hariç dış ticaret açığı ise geçen yılın üçüncü çeyreğinde 10.1 milyar dolarken bu yıl aynı dönemde 9.5 milyar dolara geriledi. Enerji hariç ara malları ve yatırım malları ithalatında bir düşüş söz konusu. İmalat sanayi malları ithalatı miktar endeksinin geçen yılın üçüncü çeyreğinde 189’a yaklaşmışken, bu yılın aynı döneminde 186’ya düşmesi de bu yöndeki bir izlenimi güçlendiriyor.
İmalat sanayi üretimi bu yılın üçüncü çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 düştü.
BEKLENTİLER KÖTÜLEŞİYOR
Tüketici eğilimleri de bozulmaya devam ediyor. Çeşitli kuruluşların yayınladıkları tüketici güven endeksleri geçen yıldan bu yana yüzde 20’yi aşan düşüşlerin olduğuna işaret ediyor. Bazı diğer çalışmalar da reel olarak tüketim harcamalarının bu dönemde düştüğünü gösteriyor. Yılın ikinci üç ayına yönelik milli gelir verileri de iç talep artışında dikkate değer bir yavaşlamanın başladığını gösteriyordu.
İşsizlik oranı geçen yılın temmuz-ağustos-eylül döneminde yüzde 9.2 iken, bu yılı aynı dönemde yüzde 9.8 oldu. Kurumsal olmayan nüfusun istihdamı geçen yıl aynı dönemde 22.1 milyon kişiyken bu yıl 22.5 milyon kişiye yükseldi. İşsizlerin sayısı ise 2.2 milyon kişiden 2.4 milyon kişiye çıktı.
Tarım kesimi üretimi hakkında elimizde güvenilir bilgiler yok. Ama, tarım kesiminde belli bir büyüme gerçekleşse dahi, bu yılın üçüncü çeyreğinde milli gelirin düşmüş olabileceği çok yüksek bir olasılık. Türkiye ekonomisi de dünyadaki genel eğilimlere paralel bir performans gösteriyor. Kötüleşen performansın bir bölümü dış kaynaklı.
Büyüme haberleri iyi değil
DÜNYANIN gelişmiş ülkeleri tek tek ekonomik durgunluğun derinleştiğine yönelik veriler açıklıyorlar. Gelişmekte olan ülkelerde de ekonomik büyümenin düştüğüne yönelik işaretler var.
Euro Bölgesi’nde yılın üçüncü çeyreğinde üretilen milli gelir bir önceki üç aya göre yüzde 0.2 azaldı. Geçen üç ayda da durum aynıydı. Amerika’da yılın üçüncü çeyreğine kadar olan yıllık milli gelir bir önceki üç aya kadar üretilen yıllık milli gelire göre yüzde 0.3 düşüş gösterdi. Bu rakamın aşağıya doğru güncelleştirilmesi çok büyük bir olasılık. Japonya’da da aynı dönemde milli gelir yüzde 0.5 azaldı. İngiltere ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde bir büyüme yaşamamışken, yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 0.5 küçüldü.
Çin’de ekonomik büyüme yüzde 12’ye varmışken, yılın üçüncü üç ayında yüzde 10’un altına geldi. Diğer Asya ekonomilerinde durum çok daha kötü. Oralarda büyüme eksiye dönüştü.
Türkiye’de de yılın üçüncü üç ayına yönelik veriler çok hoş değil.
EKONOMİ HIZLA ZAYIFLIYOR
Tablo’da ekonomik büyümeyi tahminde kullanılabilecek yılın üçüncü üç ayına yönelik bazı ekonomik verilerin geçen yılın aynı dönemiyle karşılaştırmaları yer alıyor.
Cari işlemler açığı geçen yılın üçüncü çeyreğinde 6.8 milyar dolarken, bu yıl aynı dönemde 8 milyar dolar oldu. Enerji ithalatı hariç, cari işlemler fazlası ise geçen yıldan bu yıla 718 milyon dolardan 3.8 milyar dolara geldi. İç tasarruflar artma eğilimine girdi.
Dış ticaret açığı aynı dönmemde 17.6 milyar dolardan 21.2 milyar solara yükseldi. Enerji ithalatı hariç dış ticaret açığı ise geçen yılın üçüncü çeyreğinde 10.1 milyar dolarken bu yıl aynı dönemde 9.5 milyar dolara geriledi. Enerji hariç ara malları ve yatırım malları ithalatında bir düşüş söz konusu. İmalat sanayi malları ithalatı miktar endeksinin geçen yılın üçüncü çeyreğinde 189’a yaklaşmışken, bu yılın aynı döneminde 186’ya düşmesi de bu yöndeki bir izlenimi güçlendiriyor.
İmalat sanayi üretimi bu yılın üçüncü çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 düştü.
BEKLENTİLER KÖTÜLEŞİYOR
Tüketici eğilimleri de bozulmaya devam ediyor. Çeşitli kuruluşların yayınladıkları tüketici güven endeksleri geçen yıldan bu yana yüzde 20’yi aşan düşüşlerin olduğuna işaret ediyor. Bazı diğer çalışmalar da reel olarak tüketim harcamalarının bu dönemde düştüğünü gösteriyor. Yılın ikinci üç ayına yönelik milli gelir verileri de iç talep artışında dikkate değer bir yavaşlamanın başladığını gösteriyordu.
İşsizlik oranı geçen yılın temmuz-ağustos-eylül döneminde yüzde 9.2 iken, bu yılı aynı dönemde yüzde 9.8 oldu. Kurumsal olmayan nüfusun istihdamı geçen yıl aynı dönemde 22.1 milyon kişiyken bu yıl 22.5 milyon kişiye yükseldi. İşsizlerin sayısı ise 2.2 milyon kişiden 2.4 milyon kişiye çıktı.
Tarım kesimi üretimi hakkında elimizde güvenilir bilgiler yok. Ama, tarım kesiminde belli bir büyüme gerçekleşse dahi, bu yılın üçüncü çeyreğinde milli gelirin düşmüş olabileceği çok yüksek bir olasılık. Türkiye ekonomisi de dünyadaki genel eğilimlere paralel bir performans gösteriyor. Kötüleşen performansın bir bölümü dış kaynaklı.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ege CANSEN
IMF ile müzakereyi özel sektör götürmelidir
HÜKÜMET, küresel kriz karşısında Türkiye’nin alması gerekli önlemler konusunda ne özel sektörle ne de IMF’yle anlaşamıyor. Rivayete göre Bakan Şimşek, ekonominin içinde bulunduğu feci tablo hakkında Başbakan’ı yanıltıyor.
Yine söylenenlere göre, hızla (bankalarımızın ve reel sektör firmalarının borçlarını döndürmeyerek finansal acze düşmesi gibi) bir felakete sürüklenmekte olan ekonominin kumanda masasındaki yetkililer, durumun vahametini dahi kavrayabilmiş değil. Gazetelerde okuduklarımdan kısaca ben bu anlamı çıkarıyorum. Özel sektör temsilcilerinin önerisini de şöyle okuyorum. Yaşam sistemi, yurt dışından gelecek paraya bağlı olan Türkiye, hiç zaman kaybetmeden, "sıkı bütçe ve düşük büyüme şartı" ileri süren IMF ile anlaşmalıdır. Bu suretle bankaların sendikasyon kredilerini yenileme ortamı yaratılabilir ve olası bir felaket önlenebilir. Bundan sonra çeşitli "vergi indirimleriyle" ekonomik hayat canlandırılmalıdır. Birbirine zıt gibi duran bu iki önlem paketinin sahibi özel sektörden (TÜSİAD-TOBB vb.) bir heyet, IMF ile müzakere eder ve anlaşırsa, hükümet hem iki tarafı da memnun etmiş, hem de ekonomik kriz aşılmış olur.
* * *
Durumu böylece özetledikten sonra, görüşümü açıklayım. Türk bankalarının bir dış ödeme aczi içine düşme ihtimali vardır. Ancak bu ihtimal, zayıftır. Sebebi Türk bankalarının, mesnetsiz bir böbürlenme içinde, iddia edildiği gibi çok sağlam olması değildir. Unutulmasın, bir banka sadece bir bilánçodur. Bu bilánçonun varlık (aktif) tarafı "reel sektörden alacaklarıdır". Reel sektörün zorlandığı şartlar altında, bankaların fehmedilen gücü havada asılı kalamaz. Kredi müşterileriyle birlikte düşer. Kanaatime göre bankalarımızın ödeme aczi içine düşme ihtimalinin düşük olmasının sebebi "içine düştükleri ve daha da düşecekleri nakit sıkışıklığının" küresel krizinin bir yansıması olmasıdır. Bunun çözümü de küresel olacaktır ve de olmaktadır. Bu sadece bir zaman meselesidir. İç piyasaların daraldığı bir ortamda mal ihraç etmek için deli gibi çırpınan yabancı ülkeler, yani onların ihracatçı firmaları, Türkiye gibi bir dış pazarı kaybetmek istemez. Bu ülkelerin Türkiye’ye ihracata devam etmesi, Türk bankalarına ve firmalarına açtıkları kredi imkánı ile doğru orantılıdır. Türk firmalarının ve bankalarının kredi hatlarını kesmek, kendi ekonomilerinin ümüğünü sıkmaktır. Onlar bunu yapmayacak kadar akıllıdır.
* * *
Milli gelir büyümesini, yüzde 2’den yüksek hedeflemenin pratikte hiç bir anlamı yoktur. Ama Başbakan esasta haklıdır. Her ülke, ekonomisini kamu harcamalarıyla canlandırmaya çalışırken, tersi Türkiye’ye dayatılmamalıdır. Bu yalın gerçeği "banker zihniyetli" IMF bile teslim edecektir.
Son Söz: Havale geçiren çocuğun üstüne, battaniye örtülmez.
IMF ile müzakereyi özel sektör götürmelidir
HÜKÜMET, küresel kriz karşısında Türkiye’nin alması gerekli önlemler konusunda ne özel sektörle ne de IMF’yle anlaşamıyor. Rivayete göre Bakan Şimşek, ekonominin içinde bulunduğu feci tablo hakkında Başbakan’ı yanıltıyor.
Yine söylenenlere göre, hızla (bankalarımızın ve reel sektör firmalarının borçlarını döndürmeyerek finansal acze düşmesi gibi) bir felakete sürüklenmekte olan ekonominin kumanda masasındaki yetkililer, durumun vahametini dahi kavrayabilmiş değil. Gazetelerde okuduklarımdan kısaca ben bu anlamı çıkarıyorum. Özel sektör temsilcilerinin önerisini de şöyle okuyorum. Yaşam sistemi, yurt dışından gelecek paraya bağlı olan Türkiye, hiç zaman kaybetmeden, "sıkı bütçe ve düşük büyüme şartı" ileri süren IMF ile anlaşmalıdır. Bu suretle bankaların sendikasyon kredilerini yenileme ortamı yaratılabilir ve olası bir felaket önlenebilir. Bundan sonra çeşitli "vergi indirimleriyle" ekonomik hayat canlandırılmalıdır. Birbirine zıt gibi duran bu iki önlem paketinin sahibi özel sektörden (TÜSİAD-TOBB vb.) bir heyet, IMF ile müzakere eder ve anlaşırsa, hükümet hem iki tarafı da memnun etmiş, hem de ekonomik kriz aşılmış olur.
* * *
Durumu böylece özetledikten sonra, görüşümü açıklayım. Türk bankalarının bir dış ödeme aczi içine düşme ihtimali vardır. Ancak bu ihtimal, zayıftır. Sebebi Türk bankalarının, mesnetsiz bir böbürlenme içinde, iddia edildiği gibi çok sağlam olması değildir. Unutulmasın, bir banka sadece bir bilánçodur. Bu bilánçonun varlık (aktif) tarafı "reel sektörden alacaklarıdır". Reel sektörün zorlandığı şartlar altında, bankaların fehmedilen gücü havada asılı kalamaz. Kredi müşterileriyle birlikte düşer. Kanaatime göre bankalarımızın ödeme aczi içine düşme ihtimalinin düşük olmasının sebebi "içine düştükleri ve daha da düşecekleri nakit sıkışıklığının" küresel krizinin bir yansıması olmasıdır. Bunun çözümü de küresel olacaktır ve de olmaktadır. Bu sadece bir zaman meselesidir. İç piyasaların daraldığı bir ortamda mal ihraç etmek için deli gibi çırpınan yabancı ülkeler, yani onların ihracatçı firmaları, Türkiye gibi bir dış pazarı kaybetmek istemez. Bu ülkelerin Türkiye’ye ihracata devam etmesi, Türk bankalarına ve firmalarına açtıkları kredi imkánı ile doğru orantılıdır. Türk firmalarının ve bankalarının kredi hatlarını kesmek, kendi ekonomilerinin ümüğünü sıkmaktır. Onlar bunu yapmayacak kadar akıllıdır.
* * *
Milli gelir büyümesini, yüzde 2’den yüksek hedeflemenin pratikte hiç bir anlamı yoktur. Ama Başbakan esasta haklıdır. Her ülke, ekonomisini kamu harcamalarıyla canlandırmaya çalışırken, tersi Türkiye’ye dayatılmamalıdır. Bu yalın gerçeği "banker zihniyetli" IMF bile teslim edecektir.
Son Söz: Havale geçiren çocuğun üstüne, battaniye örtülmez.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Şükrü KIZILOT
İşverene elden ücret ödeme dayağı
1 OCAK 2009 tarihinden itibaren, işçilere ücret, prim, ikramiye ve benzeri ödemeleri bankaya yatırmayıp elden nakit olarak ödeyen işverenlere, işçi başına 1500 YTL’yi bulabilen, idari para cezası uygulanacak.
Dünkü Resmi Gazete’de, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan "Ücret, Prim ve Bu Nitelikteki Her Türlü İstihkakların Bankalar Aracılığıyla Ödenmesine Dair Yönetmelik" yayımlandı.
EN AZ 10 İŞÇİ
Yönetmelikte yapılan açıklamalara göre, ücret ve benzeri ödemeleri, bankaya yatırma zorunluluğu, en az 10 işçi çalıştıran işyerleri için uygulanacak. Buna göre, 3-4 işçi ya da 8-9 işçi çalıştıran bir işveren, ücretleri elden nakit olarak ödeyebilecek.
Çalıştırdığı personelin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını banka aracılığıyla ödeme yapması gereken işverenler, işveren vekilleri veya üçüncü kişiler, işyerlerinin bulunduğu yerde banka şubesi bulunmaması ya da çalışanlara banka aracılığıyla ödeme yapılmasına olanak bulunmadığı durumlarda, ödemeler, T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü şubeleri (postane şubeleri) aracılığıyla yapılabilecek.
GAZETECİLER VE GEMİ ADAMLARI
Ücreti elden ödeyen işverenlere uygulanacak ceza, işverenin konumuna göre değişiyor.
En ağır ceza, en az 10 gazeteci çalıştıran ve elden ücret ödeyen işverenlere, her gazeteci ve işçi için 1500 YTL idari para cezası uygulanacak. Buna göre, 50 gazeteci ve işçinin bir aylık ücreti ya da avansın elden ödenmesi durumunda, 75 bin YTL idari para cezası kesilecek.
Türkiye genelinde en az 10 gemi adamı çalıştıran işverenler ya da vekilleri, ücretleri elden ödedikleri takdirde, her gemi adamı için 1200 YTL idari para cezası ödeyecekler.
Bunların dışında kalan ve İş Kanunu hükümlerine göre 10 ve daha fazla işçi çalıştıran işverenlere ise, elden ödeme yaptıkları her işçi ve ay için 100 YTL idari para cezası kesilecek.
NET ÜCRETLER
Bankaya, işçi adına açılacak hesaba yatırılacak olan tutar, vergi ve sigorta primi yani yasal kesintiler yapıldıktan sonra, "işçiye net ödenen" ücret olacak.
Bankalar aracılığıyla yapılacak her türlü ödemelerde, ödemelerin niteliği, hesabın açıklanmasında belirtilecek.
Yapılacak ödemelerin, duruma göre brüt olarak bankaya yatırılması da zorunlu tutulabilecek. Bu konuda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Hazine Müsteşarlığı’nın bağlı olduğu Bakanlık, müştereken yetkili olacak.
ZAMANLAMA YANLIŞ
Ücretlerin, bankaya yatırılması "kayıtdışı istihdamı önleme" bakımından olumlu bir düşünce.
Ancak, yaşanılan kriz ortamı nedeniyle, her gün onbinlerce işçinin işine son verildiği, işsizliğin hızla tırmandığı şu dönemde, bu tür bir uygulamayı başlatmak "zamanlama bakımından" yanlış oldu.
İşveren, işsizlik ortamından da yararlanarak, bordroda gösterdiği ücreti bankaya yatırıp, diğer kısmını elden ödeyebilir. Kaldı ki kriz ortamının da etkisiyle, çok sayıda işveren, işçinin ücretini bir defada da peşin ödemekte zorlanabilir.
Bu arada, ay içinde bir ya da birkaç kez "avans" olarak yapılan ödemelerde paranın bankaya yatırılması da hem işveren hem de işçi için ayrı bir sorun olacak. Özellikle, elden ödenebilecek avans tutarı için bir sınır belirlenmemesi, önemli bir eksiklik olarak göze çarpıyor. 10 YTL avansı elden ödeyen işverene, 1500 YTL ya da 1200 YTL ceza kesilmesi, "fıkra gibi" bir uygulama olacak!..
İşverene elden ücret ödeme dayağı
1 OCAK 2009 tarihinden itibaren, işçilere ücret, prim, ikramiye ve benzeri ödemeleri bankaya yatırmayıp elden nakit olarak ödeyen işverenlere, işçi başına 1500 YTL’yi bulabilen, idari para cezası uygulanacak.
Dünkü Resmi Gazete’de, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nca hazırlanan "Ücret, Prim ve Bu Nitelikteki Her Türlü İstihkakların Bankalar Aracılığıyla Ödenmesine Dair Yönetmelik" yayımlandı.
EN AZ 10 İŞÇİ
Yönetmelikte yapılan açıklamalara göre, ücret ve benzeri ödemeleri, bankaya yatırma zorunluluğu, en az 10 işçi çalıştıran işyerleri için uygulanacak. Buna göre, 3-4 işçi ya da 8-9 işçi çalıştıran bir işveren, ücretleri elden nakit olarak ödeyebilecek.
Çalıştırdığı personelin ücret, prim, ikramiye ve bu nitelikteki her çeşit istihkakını banka aracılığıyla ödeme yapması gereken işverenler, işveren vekilleri veya üçüncü kişiler, işyerlerinin bulunduğu yerde banka şubesi bulunmaması ya da çalışanlara banka aracılığıyla ödeme yapılmasına olanak bulunmadığı durumlarda, ödemeler, T.C. Posta ve Telgraf Teşkilatı Genel Müdürlüğü şubeleri (postane şubeleri) aracılığıyla yapılabilecek.
GAZETECİLER VE GEMİ ADAMLARI
Ücreti elden ödeyen işverenlere uygulanacak ceza, işverenin konumuna göre değişiyor.
En ağır ceza, en az 10 gazeteci çalıştıran ve elden ücret ödeyen işverenlere, her gazeteci ve işçi için 1500 YTL idari para cezası uygulanacak. Buna göre, 50 gazeteci ve işçinin bir aylık ücreti ya da avansın elden ödenmesi durumunda, 75 bin YTL idari para cezası kesilecek.
Türkiye genelinde en az 10 gemi adamı çalıştıran işverenler ya da vekilleri, ücretleri elden ödedikleri takdirde, her gemi adamı için 1200 YTL idari para cezası ödeyecekler.
Bunların dışında kalan ve İş Kanunu hükümlerine göre 10 ve daha fazla işçi çalıştıran işverenlere ise, elden ödeme yaptıkları her işçi ve ay için 100 YTL idari para cezası kesilecek.
NET ÜCRETLER
Bankaya, işçi adına açılacak hesaba yatırılacak olan tutar, vergi ve sigorta primi yani yasal kesintiler yapıldıktan sonra, "işçiye net ödenen" ücret olacak.
Bankalar aracılığıyla yapılacak her türlü ödemelerde, ödemelerin niteliği, hesabın açıklanmasında belirtilecek.
Yapılacak ödemelerin, duruma göre brüt olarak bankaya yatırılması da zorunlu tutulabilecek. Bu konuda Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile Hazine Müsteşarlığı’nın bağlı olduğu Bakanlık, müştereken yetkili olacak.
ZAMANLAMA YANLIŞ
Ücretlerin, bankaya yatırılması "kayıtdışı istihdamı önleme" bakımından olumlu bir düşünce.
Ancak, yaşanılan kriz ortamı nedeniyle, her gün onbinlerce işçinin işine son verildiği, işsizliğin hızla tırmandığı şu dönemde, bu tür bir uygulamayı başlatmak "zamanlama bakımından" yanlış oldu.
İşveren, işsizlik ortamından da yararlanarak, bordroda gösterdiği ücreti bankaya yatırıp, diğer kısmını elden ödeyebilir. Kaldı ki kriz ortamının da etkisiyle, çok sayıda işveren, işçinin ücretini bir defada da peşin ödemekte zorlanabilir.
Bu arada, ay içinde bir ya da birkaç kez "avans" olarak yapılan ödemelerde paranın bankaya yatırılması da hem işveren hem de işçi için ayrı bir sorun olacak. Özellikle, elden ödenebilecek avans tutarı için bir sınır belirlenmemesi, önemli bir eksiklik olarak göze çarpıyor. 10 YTL avansı elden ödeyen işverene, 1500 YTL ya da 1200 YTL ceza kesilmesi, "fıkra gibi" bir uygulama olacak!..
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
IMF`den taze kan gelecek
Önceki yıllarda o kadar borçla beslendik, o kadar borç yedik ki, uyuşturucu bağımlılığı şiddetinde hatta daha fazla bağımlı hale geldik.
Hem bankalar hem de özellikle diğer büyük özel sektör firmaları düşük kur (ve büyük cari açık), dövizde düşük faiz, lirada yüksek faiz mekanizmasından son 5 yılda, kur farkı gelirleri de dahil öyle kar ve kazançlar elde ettiler ki dış borçlanmanın tıkanma ihtimalini dikkate almak dahi istemediler. Bu sahte geçici cenneti, el kesesinden bolluğu iktidar partisi kendi başarısı olarak gösteriyor ve oylarını artırıyordu. Bu gidişatın felakete gidiş olduğunu, sayıları az da olsa uyaranlara bozguncu, münafık, kötü adam gözüyle bakılıyordu.
Benim gibi hayatı boyunca hiç bir siyasi parti bağlantısı olmamışlara bile siyasi, partizan ve ideolojik adam damgası vuruluyordu. İdeolojik evet ülkemizin geleceğini koruma ve yüceltme ideolojisi ise doğrudur. Çünkü ülkenin geleceği odaklı ideoloji partizanların tekelinde değildir, hatta tam tersine, partinin geleceği ile ülkenin geleceği ve çıkarları arasında ortaya çıkabilen çatışmalar, çelişkiler partizan olmayan vatanseverler için geçerli değildir.
Sonuç olarak şimdi de özellikle banka kesimine yakın ekonomi yazarlarının bazı köşe yazılarında, bazı hükümete yakın olma ve hala çıkar sağlama çabası göze batan işadamlarının basın demeçlerinde, bu kriz bizim kriz değil batıdan gelip bizi vurdu, biz masumuz diyerek günahlarını gizlemeye ve savunmaya çalıştıklarını, aynı zamanda da “aman taze kana ihtiyacımız var” türünden isteklerini sık sık görmekteyiz.
Netice olarak şimdi hem bankacılık kesimi, hem de yüksek miktarda döviz borçlu reel sektör IMF ve hatta ABD merkez bankası FED den taze kan sağlanmalı baskısını iyice attırdılar. Aksi halde yüksek miktarda kur farkı zararı edeceklerini düşünüyorlar, önceki yıllar boyu dövizden ve düşük kurdan sağladıkları yüksek karları şimdi hesaba katmanın zamanı değil o geçmiş yılarındı şeklinde düşünüyorlar. Fakat bu günün açmazının sebebi de o geçmiş de kaldı dedikleri kazanmadan, ya da kazanılandan, üretilenden daha çok kar sağlanan yıllar, borç yeme yıllarıdır diye düşünmüyorlar.
ABD ye G20 zirvesine giden Başbakana hitaben “aman taze kan lazım, IMF yada FED den sağlanmalı, sakın eli boş dönme yoksa biteriz” baskıları da etkili oldu.
Başbakan, seçmen tabanının hoşuna giden o bilinen tavrıyla IMF’ e meydan okuyan, güçlü hükümet, güçlü Başbakan edası satarak yüksek sesle haykırıyordu seçmenlerine “ ümüğümüzü sıktırmam”. ABD de G20 toplantısında kapalı kapılar ardında bakanlarıyla birlikte ise IMF yetkililerinin kulaklarına sanki seçmenlere yönelik yüksek sesli politik mesajlarını hoş görmelerini, anlayışla karşılamalarını fısıldarcasına bize taze kan verin, bizim sizden alacağımız taze kana çok ihtiyacımız var mesajı veriliyordu. Türkiye’ ye döndüğünde ümüğümüzü sıktırmadım, gittim ben onların ümüğünü sıkıp aldım para sözünü mesajı verilmiş olacaktır. IMF den gelecek yeni borca ilaveten ABD merkez bankası FED den de ayrıca yüklü bir borç alınması konusunda iştahlı ve gayretli bir görünüm vardır.
Gerçi IMF ve batının oyuncuları Türkiye’yi bu muhtaç hale getirdiklerini zaten biliyordu. “Global krizde sinsi oyunlar” başlıklı yazımda detaylı olarak açıkladığım, batının ve batılı fonların çıkarları, maksatları ve gelişmekte olan ülkelerin batının mallarını satın alarak batının krizden çıkışlarını kolaylaştırmaları için, Türkiye ve benzeri ülkelere koşa koşa borç vermek zaten kendi istekleridir. Batının krizden çıkmasını kolaylaştırmak için gelişmekte olan ülkelere borç verilmesi ve bu borçların tekrar batıya, onların mallarına harcanarak gelir olarak dönmesi istenmektedir.
Türkiye'nin son altı yıldır, düşük kur -ucuz ithalat-yüksek cari açık uygulamasını şöyle isimlendirmiştim. “Benim dönemimi atlasında daha sonra defalarca kat fazlasıyla patlasın anlayışı” diyordum.
Şimdi kısmen patladı, hem de dönemini atlatamadan patladı. Bu nedenle patlamayı ertelemek için hükümetin dışarıdan her nereden bulursa bulsun yüklü miktarda borçlanacağı, ormanlarımız dahil varlıklarımızı ne satabilirse satmaya çalışacağı çok açık ve nettir. Bari geçmişten ders alınmalı, bunlar tekrar cari açığın finansmanı için değil, başka deyişle ürettiğimizden çok tüketmek için değil, borç artışına sebep olmadan, sadece mevcut vadesi gelmiş fakat ödenemez durumdaki dış borçların ödenmesinde kullandırılmalı, yani bankalar sistemi ve reel sektörün yere çakılmadan yumuşak inişi için kullanılmalıdır.
Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi
Önceki yıllarda o kadar borçla beslendik, o kadar borç yedik ki, uyuşturucu bağımlılığı şiddetinde hatta daha fazla bağımlı hale geldik.
Hem bankalar hem de özellikle diğer büyük özel sektör firmaları düşük kur (ve büyük cari açık), dövizde düşük faiz, lirada yüksek faiz mekanizmasından son 5 yılda, kur farkı gelirleri de dahil öyle kar ve kazançlar elde ettiler ki dış borçlanmanın tıkanma ihtimalini dikkate almak dahi istemediler. Bu sahte geçici cenneti, el kesesinden bolluğu iktidar partisi kendi başarısı olarak gösteriyor ve oylarını artırıyordu. Bu gidişatın felakete gidiş olduğunu, sayıları az da olsa uyaranlara bozguncu, münafık, kötü adam gözüyle bakılıyordu.
Benim gibi hayatı boyunca hiç bir siyasi parti bağlantısı olmamışlara bile siyasi, partizan ve ideolojik adam damgası vuruluyordu. İdeolojik evet ülkemizin geleceğini koruma ve yüceltme ideolojisi ise doğrudur. Çünkü ülkenin geleceği odaklı ideoloji partizanların tekelinde değildir, hatta tam tersine, partinin geleceği ile ülkenin geleceği ve çıkarları arasında ortaya çıkabilen çatışmalar, çelişkiler partizan olmayan vatanseverler için geçerli değildir.
Sonuç olarak şimdi de özellikle banka kesimine yakın ekonomi yazarlarının bazı köşe yazılarında, bazı hükümete yakın olma ve hala çıkar sağlama çabası göze batan işadamlarının basın demeçlerinde, bu kriz bizim kriz değil batıdan gelip bizi vurdu, biz masumuz diyerek günahlarını gizlemeye ve savunmaya çalıştıklarını, aynı zamanda da “aman taze kana ihtiyacımız var” türünden isteklerini sık sık görmekteyiz.
Netice olarak şimdi hem bankacılık kesimi, hem de yüksek miktarda döviz borçlu reel sektör IMF ve hatta ABD merkez bankası FED den taze kan sağlanmalı baskısını iyice attırdılar. Aksi halde yüksek miktarda kur farkı zararı edeceklerini düşünüyorlar, önceki yıllar boyu dövizden ve düşük kurdan sağladıkları yüksek karları şimdi hesaba katmanın zamanı değil o geçmiş yılarındı şeklinde düşünüyorlar. Fakat bu günün açmazının sebebi de o geçmiş de kaldı dedikleri kazanmadan, ya da kazanılandan, üretilenden daha çok kar sağlanan yıllar, borç yeme yıllarıdır diye düşünmüyorlar.
ABD ye G20 zirvesine giden Başbakana hitaben “aman taze kan lazım, IMF yada FED den sağlanmalı, sakın eli boş dönme yoksa biteriz” baskıları da etkili oldu.
Başbakan, seçmen tabanının hoşuna giden o bilinen tavrıyla IMF’ e meydan okuyan, güçlü hükümet, güçlü Başbakan edası satarak yüksek sesle haykırıyordu seçmenlerine “ ümüğümüzü sıktırmam”. ABD de G20 toplantısında kapalı kapılar ardında bakanlarıyla birlikte ise IMF yetkililerinin kulaklarına sanki seçmenlere yönelik yüksek sesli politik mesajlarını hoş görmelerini, anlayışla karşılamalarını fısıldarcasına bize taze kan verin, bizim sizden alacağımız taze kana çok ihtiyacımız var mesajı veriliyordu. Türkiye’ ye döndüğünde ümüğümüzü sıktırmadım, gittim ben onların ümüğünü sıkıp aldım para sözünü mesajı verilmiş olacaktır. IMF den gelecek yeni borca ilaveten ABD merkez bankası FED den de ayrıca yüklü bir borç alınması konusunda iştahlı ve gayretli bir görünüm vardır.
Gerçi IMF ve batının oyuncuları Türkiye’yi bu muhtaç hale getirdiklerini zaten biliyordu. “Global krizde sinsi oyunlar” başlıklı yazımda detaylı olarak açıkladığım, batının ve batılı fonların çıkarları, maksatları ve gelişmekte olan ülkelerin batının mallarını satın alarak batının krizden çıkışlarını kolaylaştırmaları için, Türkiye ve benzeri ülkelere koşa koşa borç vermek zaten kendi istekleridir. Batının krizden çıkmasını kolaylaştırmak için gelişmekte olan ülkelere borç verilmesi ve bu borçların tekrar batıya, onların mallarına harcanarak gelir olarak dönmesi istenmektedir.
Türkiye'nin son altı yıldır, düşük kur -ucuz ithalat-yüksek cari açık uygulamasını şöyle isimlendirmiştim. “Benim dönemimi atlasında daha sonra defalarca kat fazlasıyla patlasın anlayışı” diyordum.
Şimdi kısmen patladı, hem de dönemini atlatamadan patladı. Bu nedenle patlamayı ertelemek için hükümetin dışarıdan her nereden bulursa bulsun yüklü miktarda borçlanacağı, ormanlarımız dahil varlıklarımızı ne satabilirse satmaya çalışacağı çok açık ve nettir. Bari geçmişten ders alınmalı, bunlar tekrar cari açığın finansmanı için değil, başka deyişle ürettiğimizden çok tüketmek için değil, borç artışına sebep olmadan, sadece mevcut vadesi gelmiş fakat ödenemez durumdaki dış borçların ödenmesinde kullandırılmalı, yani bankalar sistemi ve reel sektörün yere çakılmadan yumuşak inişi için kullanılmalıdır.
Dr. Hamit BOZKURT
Eski Maliye Müfettişi
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Vahap MUNYAR
Ruanda’ya goril görmeye gitti tuvalette kendi kilidini gördü
AMİRAL gemisi Kale Kilit olan Kale Endüstri Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığını kısa süre önce babası Sadık Özgür’den devralan Sedat Özgür, dünyanın ilginç ülkelerini görme merakı çerçevesinde programlarından birine "Ruanda’da goril turu"nu da koydu.
Ruanda’da rehberle birlikte "goril turu"na çıkmadan önce, bölgedeki en yakın tuvalete girdi. Kapıya uzandı, "Kale Kilit" yazısını görünce duygulandı: "İhracat yaptığımız ülke sayısı 110 da olsa, bizim kilitlerin Ruanda’da bile bu kadar yayılabilmesi müthiş."
Sedat Özgür, bu anısını Kale Kilit’in İstanbul Göngören’deki fabrikasında, kız kardeşi ve holdingin yönetim kurulu üyesi Sema Safiye Gürün’ün de katıldığı sohbet sırasında anlattı.
55 yıllık geçmişi olan Kale Kilit, Göngören’deki fabrikasına 1977’de taşındığı sırada çevredeki işadamları onlara takılmış: "Bu kadar geniş bir fabrikayı ne yapacaksınız. Yoksa burada uçak mı üretmeyi düşünüyorsunuz."
Belli ki baba Sadık Özgür, uzak görüşlüymüş. Çünkü, fabrikayı gezerken Sedat Özgür özür diledi: "Üretim bölgesinde yürümek bile zor. Sıkışıklık konusunda kusura bakmayın. Artık bu fabrika bize dar geliyor."
300 milyon YTL cirolu Kale Kilit, yıllık 65 milyon dolarlık ihracat rakamına ulaşmış. Göngören’deki fabrikada 1000’den fazla irili ufaklı makine yılda 20 milyon dolayında kilit üretiyor.
Sedat Özgür, kilit üretiminde teknolojinin ne kadar ilerlediğini, kendilerinin de bu gelişime nasıl ayak uydurduğunu anlatmak için örnek verdi: "Bizim kilit üretiminde kullandığımız bazı pimler, Rolex’in saatlerinde de yer alıyor."
Kale Kilit, gelişen teknolojiyle birlikte son 10 yılda Ar-Ge’ye daha fazla önem vermeye başlamış. Hayatı daha kolaylaştırıcı kilitler geliştirir olmuşlar. Sedat Özgür, bazılarını şöyle sıraladı:
Cebinde fazla anahtar bulunduğundan şikayet edenlere, "ortak anahtar" öneriyoruz. Kışlık ev, yazlık ev, işyeri, hepsinde "tek anahtar" kullanmak mümkün.
Apartman girişleri için "Passcard" kullanılabiliyor. Kartı gösterince kapı açılıyor, istenirse merdiven ışıklarını yakıyor, ayrıca asansörü de çağırıyor.
Bunlara en son cep telefonuyla kumanda edilen kilitlerimizi ekledik. 2009 yılı ilkbaharında piyasaya sunacağız. Diyelim ki Çin’desiniz. Ziliniz çaldı. Kapıdaki diafondan gelen kişiyle diyalog kurabiliyorsunuz. Gerekirse kapıyı açabiliyorsunuz.
Şimdi sıra "parmak izi tanıyan" kilitlere geldi.
Sedat Özgür, "Bu fabrikada aileleri dahil 10 bin kişinin sorumluluğunu taşıyoruz" anlayışıyla işlerini yönetiyor, kriz ortamında işçi çıkarmayı aklından geçirmiyor. Ekibine, "İhracat için daha çok bastıralım" derken, Çerkezköy’de 100 milyon dolara yakın yatırımla kuracakları yeni fabrikanın hazırlığını yapıyor.
Göngören fabrikasındaki işçilerine de, "Lojman da yapacağız, isteyen gelip orada çalışabilir" önerisi götürmeyi de planlıyor.
Türkiye’nin dev kuruluşlarından bile eleman çıkarma haberleri gelirken, Kale Kilit’in "işçi çıkarmak yok, haydi ihracata" tutumu insanı rahatlatıyor.
İşsizlik Fonu, işten atmaları önleyecek formül bulabilir mi
ÜLKER’in de yüzde 50 ortağı bulunduğu UNO’nun Yönetim Kurulu Başkanı Hasip Gençer’le sohbet ediyoruz. Sohbette Ülker Kurumsal İlişkiler Genel Müdürü Zuhal Şeker Tucker de var.
Aslında Hasip Gençer’le ekmeği konuştuk. Konu arada krizle gündeme oturan işten çıkarmalara geldi. Zuhal Şeker Tucker bir öneri ortaya attı: "İşsizlik Sigortası Fonu’ndan işsiz kalanlara belirli bir süre ’işsizlik aylığı’ ödüyor. Kriz nedeniyle acaba özel sektöre, ’Kriz ortamında fazla gördüğün personeli çıkarma, onların aylığının yarısı İşsizlik Fonu desteğiyle karşılansın’ denilemez mi?"
Haziran 2000’de devreye giren İşsizlik Fonu’nda bugüne kadar 38 milyar YTL’ye yakın para birikti. Mart 2002’den ekim ayı sonuna kadar olan dönemde 1 milyon 200 bin kişiye 1.7 milyar YTL’yi aşan "işsizlik aylığı" ödendi.
İşsizlik Fonu’ndan aylık ödemesi, çalışılan dönemdeki prime göre belirleniyor. Aylık 250 YTL’den başlayıp, 600 YTL’ye kadar uzanıyor. "İşsizlik Aylığı", sonsuza kadar sürmüyor. Süresi 6 ay-1 yıl arasında değişebiliyor.
Zuhal Şeker Tucker de, "1 kişiye bir yıl boyunca 600 YTL işsizlik aylığı ödemek yerine, şirketlere ’aylığın yarısı benden, işçiyi atma’ dendiğinde aynı parayla iki personelin çalışmaya devamı sağlanabilir" diyor.
Hükümet İşsizlik Fonu’na devletten giden ve 8 milyar YTL’yi bulan katkı payının faizlerinin 5 yıl boyunca GAP’a aktarılması kararını aldı, bunu uygulamaya koydu. Hükümet, bu planı yaparken, "GAP’ta istihdam yaratacağım" tezine sarıldı.
Giderek hızlanan işten çıkarmaların yaratacağı sosyal sorunlar göz önüne alınarak, en azından yaşadığımız kriz dönemi için, yani 1-2 yıllığına formül üretilemez mi?
38 milyar YTL’nin 1.7 milyar YTL’sinin 1.2 milyon kişiye 8-10 ay için "işsizlik aylığı" olması, toplumun yüreğine yeteri kadar su serpmiyor.
O yüzden "daha sosyal formüller" üretmek gerekiyor.
Ruanda’ya goril görmeye gitti tuvalette kendi kilidini gördü
AMİRAL gemisi Kale Kilit olan Kale Endüstri Holding’in Yönetim Kurulu Başkanlığını kısa süre önce babası Sadık Özgür’den devralan Sedat Özgür, dünyanın ilginç ülkelerini görme merakı çerçevesinde programlarından birine "Ruanda’da goril turu"nu da koydu.
Ruanda’da rehberle birlikte "goril turu"na çıkmadan önce, bölgedeki en yakın tuvalete girdi. Kapıya uzandı, "Kale Kilit" yazısını görünce duygulandı: "İhracat yaptığımız ülke sayısı 110 da olsa, bizim kilitlerin Ruanda’da bile bu kadar yayılabilmesi müthiş."
Sedat Özgür, bu anısını Kale Kilit’in İstanbul Göngören’deki fabrikasında, kız kardeşi ve holdingin yönetim kurulu üyesi Sema Safiye Gürün’ün de katıldığı sohbet sırasında anlattı.
55 yıllık geçmişi olan Kale Kilit, Göngören’deki fabrikasına 1977’de taşındığı sırada çevredeki işadamları onlara takılmış: "Bu kadar geniş bir fabrikayı ne yapacaksınız. Yoksa burada uçak mı üretmeyi düşünüyorsunuz."
Belli ki baba Sadık Özgür, uzak görüşlüymüş. Çünkü, fabrikayı gezerken Sedat Özgür özür diledi: "Üretim bölgesinde yürümek bile zor. Sıkışıklık konusunda kusura bakmayın. Artık bu fabrika bize dar geliyor."
300 milyon YTL cirolu Kale Kilit, yıllık 65 milyon dolarlık ihracat rakamına ulaşmış. Göngören’deki fabrikada 1000’den fazla irili ufaklı makine yılda 20 milyon dolayında kilit üretiyor.
Sedat Özgür, kilit üretiminde teknolojinin ne kadar ilerlediğini, kendilerinin de bu gelişime nasıl ayak uydurduğunu anlatmak için örnek verdi: "Bizim kilit üretiminde kullandığımız bazı pimler, Rolex’in saatlerinde de yer alıyor."
Kale Kilit, gelişen teknolojiyle birlikte son 10 yılda Ar-Ge’ye daha fazla önem vermeye başlamış. Hayatı daha kolaylaştırıcı kilitler geliştirir olmuşlar. Sedat Özgür, bazılarını şöyle sıraladı:
Cebinde fazla anahtar bulunduğundan şikayet edenlere, "ortak anahtar" öneriyoruz. Kışlık ev, yazlık ev, işyeri, hepsinde "tek anahtar" kullanmak mümkün.
Apartman girişleri için "Passcard" kullanılabiliyor. Kartı gösterince kapı açılıyor, istenirse merdiven ışıklarını yakıyor, ayrıca asansörü de çağırıyor.
Bunlara en son cep telefonuyla kumanda edilen kilitlerimizi ekledik. 2009 yılı ilkbaharında piyasaya sunacağız. Diyelim ki Çin’desiniz. Ziliniz çaldı. Kapıdaki diafondan gelen kişiyle diyalog kurabiliyorsunuz. Gerekirse kapıyı açabiliyorsunuz.
Şimdi sıra "parmak izi tanıyan" kilitlere geldi.
Sedat Özgür, "Bu fabrikada aileleri dahil 10 bin kişinin sorumluluğunu taşıyoruz" anlayışıyla işlerini yönetiyor, kriz ortamında işçi çıkarmayı aklından geçirmiyor. Ekibine, "İhracat için daha çok bastıralım" derken, Çerkezköy’de 100 milyon dolara yakın yatırımla kuracakları yeni fabrikanın hazırlığını yapıyor.
Göngören fabrikasındaki işçilerine de, "Lojman da yapacağız, isteyen gelip orada çalışabilir" önerisi götürmeyi de planlıyor.
Türkiye’nin dev kuruluşlarından bile eleman çıkarma haberleri gelirken, Kale Kilit’in "işçi çıkarmak yok, haydi ihracata" tutumu insanı rahatlatıyor.
İşsizlik Fonu, işten atmaları önleyecek formül bulabilir mi
ÜLKER’in de yüzde 50 ortağı bulunduğu UNO’nun Yönetim Kurulu Başkanı Hasip Gençer’le sohbet ediyoruz. Sohbette Ülker Kurumsal İlişkiler Genel Müdürü Zuhal Şeker Tucker de var.
Aslında Hasip Gençer’le ekmeği konuştuk. Konu arada krizle gündeme oturan işten çıkarmalara geldi. Zuhal Şeker Tucker bir öneri ortaya attı: "İşsizlik Sigortası Fonu’ndan işsiz kalanlara belirli bir süre ’işsizlik aylığı’ ödüyor. Kriz nedeniyle acaba özel sektöre, ’Kriz ortamında fazla gördüğün personeli çıkarma, onların aylığının yarısı İşsizlik Fonu desteğiyle karşılansın’ denilemez mi?"
Haziran 2000’de devreye giren İşsizlik Fonu’nda bugüne kadar 38 milyar YTL’ye yakın para birikti. Mart 2002’den ekim ayı sonuna kadar olan dönemde 1 milyon 200 bin kişiye 1.7 milyar YTL’yi aşan "işsizlik aylığı" ödendi.
İşsizlik Fonu’ndan aylık ödemesi, çalışılan dönemdeki prime göre belirleniyor. Aylık 250 YTL’den başlayıp, 600 YTL’ye kadar uzanıyor. "İşsizlik Aylığı", sonsuza kadar sürmüyor. Süresi 6 ay-1 yıl arasında değişebiliyor.
Zuhal Şeker Tucker de, "1 kişiye bir yıl boyunca 600 YTL işsizlik aylığı ödemek yerine, şirketlere ’aylığın yarısı benden, işçiyi atma’ dendiğinde aynı parayla iki personelin çalışmaya devamı sağlanabilir" diyor.
Hükümet İşsizlik Fonu’na devletten giden ve 8 milyar YTL’yi bulan katkı payının faizlerinin 5 yıl boyunca GAP’a aktarılması kararını aldı, bunu uygulamaya koydu. Hükümet, bu planı yaparken, "GAP’ta istihdam yaratacağım" tezine sarıldı.
Giderek hızlanan işten çıkarmaların yaratacağı sosyal sorunlar göz önüne alınarak, en azından yaşadığımız kriz dönemi için, yani 1-2 yıllığına formül üretilemez mi?
38 milyar YTL’nin 1.7 milyar YTL’sinin 1.2 milyon kişiye 8-10 ay için "işsizlik aylığı" olması, toplumun yüreğine yeteri kadar su serpmiyor.
O yüzden "daha sosyal formüller" üretmek gerekiyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi