You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Ercan KUMCU

Ekonomiyi büyütelim de nasıl


[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]SON günlerde ekonominin büyümesine yönelik önlemler alınması gündemin ilk maddelerinden. Haklı olarak, sanayi kesimi büyümenin düşmemesini istiyor. Bankalar büyümenin devam etmesini arzu ediyor. Hükümet de aynı fikirde.

Geçenlerde, Başbakan "eğer IMF gelecek yıl yüzde 2 büyüyün diyorsa, biz yokuz" gibi bir şey söylemiş. Yani, hükümetimiz Türkiye ekonomisinin yüzde 4-5, hatta daha hızlı büyümesini arzu ediyor. IMF’nin önereceği politikalar bu arzumuz doğrultusunda olmazsa, IMF ile bir anlaşma yapma zemininin olmadığı anlaşılıyor.

Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı da "devlet harcamalarının artırılması yoluyla ekonomik büyümeye destek verilebileceğini" belirtti.

Herkes ekonomik büyümenin artarak devamını arzu eder. Sorun, ekonomik büyümenin arzulanmaması değil, büyümenin nasıl başarılacağı. Devlet harcamalarını artırmak, sanayiciye ucuz TL kredisi vermek ya da başka teşvikler vermek ekonomik büyümeyi artırır mı?

TEK KISIT DIŞ KAYNAK

Önce bazı gerçeklerle yüzleşelim. Türkiye ekonomisinin yeni dış kaynak bulmadan büyümesi mümkün değildir. 1950’li yıllardan bu yana, ekonomi dış kaynak bulduğunda büyüdü, dış kaynak bulamadığında, büyümesini durdurdu, hatta küçüldü. Türkiye ekonomisinin büyümesinin önündeki en önemli ve tek kısıt dış kaynaktır.

Bu gerçekten yola çıkarsak, çözümü başka yerlerde aramaya gerek yok. Türkiye ekonomisinin büyümesini istiyorsak, dış kaynak bulabilmeliyiz. Dış kaynak yokken, ekonominin büyümesine yönelik uygulanacak her politika ekonominin büyümesine değil, ekonomik sorunların büyümesine katkı yapar.

Dış kaynak bulunduğu takdirde de, devletin büyümeye yönelik ek makro ekonomik önlemler almasına zaten gerek kalmaz. Özel sektörümüz dinamik yapısıyla dış kaynağı nasıl kullanacağını bilir ve ekonominin büyümesine katkı yapar. 2002-2007 döneminde Türkiye ekonomisi, devletin harcamalarını artırması nedeniyle değil, özel sektörün harcamalarını artırması ve artan harcamaları üretime çevirecek dış kaynakların bulunabilmesiyle rekor büyüme oranlarını gerçekleştirdi.

HATALAR TEKRARLANMAMALI

Dış kaynak kısıdı göz önüne alınarak ekonomi politikaları oluşturulmalıdır. Yurtiçinde devlet harcamalarını artırarak ya da özel sektöre verilen teşviklerin artırılması yoluyla toplam talebin şişirilmeye çalışılması 1970’lerde uygulanmaya çalışıldı. Sonuç hüsrandı. O dönemlerde "70 sente muhtaç" hale gelinmişti. Artık, "70 sente muhtaç olma dönemi" bitti. Altından kalkılamayacak kur artışları dönemindeyiz. Dış kaynak yokluğunda, iç talebi genişletici politikalar ekonomiyi "miktar" değil, "fiyat" yoluyla vurur. Eski hataları tekrarlamamalıyız.

Özel sektörümüz devletten krize yönelik taleplerini sıralarken, bu gerçeği göz ardı etmemeli. Çalışmalarımızı, iç talebi dış kaynak yokluğunda nasıl artırırız projelerine değil, büyüme için gerekli dış kaynakları nasıl buluruz projelerine yoğunlaştırmalıyız. Hem eskiden alınan dış borçların sorunsuzca çevrilmesi hem de yeni dış kaynaklar bulmak ekonomi politikaları gündeminin en ön sırasında olmalıdır.

Küresel krizi bahane edip yıllardır devletten istenip de, kamu finansman dengesi kaygılarıyla karşılanamayan bazı vergi indirimleri taleplerini yeniden gündeme getirmek makro istikrarı daha da bozmanın ötesine gitmez.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Erdal SAĞLAM

Başbakan’ın ABD seyahati IMF için beklenti yaratıyor


[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"]BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’ın G-20 toplantısı için ABD’ye yapacağı seyahat, IMF’yle anlaşma konusunda da piyasaların umut tarihi olmaya başladı. Bu gezi sırasında Başbakan’ın IMF Başkanı ve yetkilileri ile de görüşmeler yapması bekleniyor. Aslında bunun da ötesinde toplantılar sırasında, "Türkiye ile IMF’nin yeni bir anlaşma konusunda mutabakata vardıkları" türünden bir açıklama yapılması da beklenmeye başladı.

Gerçekten durum böyle mi, hükümetin böyle bir niyeti gerçekten var mı yoksa piyasalar durulursa böyle bir anlamdan vazgeçer mi, IMF’nin böyle bir anlaşmaya nasıl baktığı, kırmızı çizgilerinin ne olacağı konuları ise bence hálá belirsizliğini koruyor.

Bu yönde önceki gün bir televizyon kanalında çıkan haber Washington’da, IMF kaynakları tarafından doğru olmadığı açıklandı. Gerçi çıkan haber "Başbakan’ın bürokratlarına IMF ile anlaşma talimatı verdiği" gibi, çok ileri bir aşamaya işaret eden bir haberdi ama IMF böyle bir açıklama yaparak, bence Türkiye’nin sözlü olarak kendisine ilettiği şartları kabul etmediğini de göstermiş oldu.

Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren dün CNN Türk’te soruları yanıtlarken, kesin bir şey söylemekten özellikle kaçındı. Ancak, IMF ile anlaşma konusunda ve bunun ABD seyahati sırasında açıklanabileceği konusunda, bu beklentilere ters düşen bir açıklama da yapmadı. Bunun tersine müzakerelerin sürdüğünü tekrarladı.

Şimdi piyasalarda "Hükümetin IMF konusunda bir sürpriz yapabileceği" konuşuluyor. Piyasa uzmanları, biraz da umutları o yönde olduğu için, "IMF konusunda Başbakan ters demeçler veriyor ama el altından pazarlık yapılıyor. ABD’de böyle bir anlaşma açıklanıp, bize sürpriz yapabilir" denilmeye başladı. Hatta bu senaryoya "yüksek bir fonla birlikte böyle bir anlaşma açıklanabilir" boyutu da ekleniyor.

Özetle; piyasalar gözünü dikmiş IMF ile yapılacak anlaşmayı bekliyor. Bu konuda her türlü umut kırıntısını satın alma eğilimindeler. Biraz da bu nedenle kasım ayı ortasında yapılacak Başbakan’ın ABD seyahatine IMF ile anlaşma konusunda da bel bağlamış durumdalar. Bu beklentiyi körükleyen de, açıkca bunları söylemeseler de, hükümet üyeleri...

Bu aşamada bir uyarıda bulunalım; eğer kasım ortasında böyle bir açıklama gelmezse, piyasalardaki hayal kırıklığı büyük olacaktır...

Toplantılar yeter artık bir şey yapılsın

PİYASALARDA, özellikle bankacılar arasında "toplantılardan bıktık, artık bir şey yapılsın" havası hakim olmaya başladı.

İşadamları, bankacılar, son 15 gündür sürekli toplantı halindeler. Bugün de Bankalar Birliği yönetim kurulu üyesi banka genel müdürleri Ankara’ya gelecek, Başbakan Tayyip Erdoğan’la bir toplantı yapacaklar. Yanı sıra Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) Başkanı Tevfik Bilgin, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nu ziyaret edecekler. Bankacılar, "sürekli toplantı yapıldığından ama önemli bir adım atılmadığından" yakınıyorlar. Özellikle Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in toplantılarının verimli geçtiğini, her kesimi dinlediğini, tarafların taleplerini ilettikleri belirtilerek, "Toplantıların daha fazla uzamasına bir neden yok. Artık alınacak kararların belli olması lazım" diyorlar. Bence de artık uygulama zamanı. Yapılan toplantılarda sektörlerin talepleri yeterince dinlendi. Elbette sektörlerin ve tarafların birbirlerine zarar verecek, birbirlerinin menfaatine ters gelecek talepleri olmuştur, bunun olması da doğaldır. Zaten hükümet de bunun için vardır. Herkesi dinler ama kamu yararı gözeterek belli bir kararı verir. Aksi takdirde işaleminde ve bankacılıkta "toplantıların somut bir şey yapmak için değil de, sadece sıkıntının havasını almak için yapıldığı" görüşü hakim olmaya başlar. Artık o aşamaya geldik sayılır. Yani artık somut adımlar bekleniyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Şükrü KIZILOT

Halkın moralini bozmamak için gerçekler gizlenir mi


[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]DÜNYA olağanüstü bir krizden geçiyor. Türkiye’nin de bundan etkilenmemesi mümkün değil. Nitekim etkilenme başladı bile...

19 Haziran 2008 tarihli yazımızda, Türkiye ekonomisinin, 2008 yılındaki durumunun, 2007’den kötü, 2009’dan iyi olduğunu yazmıştık. Mevcut tablo da bu teşhisi doğruluyor. Piyasalardaki durgunluk giderek derinleşiyor, üretimde gerileme başladı, bir türlü önlenemeyen işsizlik, işten çıkartmaların hızlanmasıyla daha da artacak. Ana sektörler olan inşaat, tekstil ve otomotivdeki gelişmeler can sıkıcı. Turizmde gerileme kaçınılmaz, kapanan işyerleri artıyor. Avrupa başta olmak üzere ihracatla ilgili beklentiler zayıflıyor, kredi akışları zayıfladı. Faiz oranları yükseliyor, enflasyon tırmanışta, reel sektör krizin etkisiyle nefes almakta zorlanır hale geldi.

Özetle, Türkiye olağanüstü bir durumla karşı karşıya. Böyle bir ortamda, alınacak önlemlerin de hem gerçekçi hem de olağanüstü olması gerekiyor.

HAYALLER VE GERÇEKLER

Dünkü Referans’ta, pazartesi günü yapılan Ekonomik Koordinasyon Kurulu Toplantısı’nda, krizden yakınan işadamlarına Başbakan’ın "İşadamlarının 2 yıl yetecek zulaları var" şeklinde yanıtı yer alıyor, kaynak olarak da bazı çevrelerdeki yakın dostlarını gösteriyordu. Bunun ne ölçüde doğru olduğunun en iyi yanıtını, kuşkusuz yine işadamları verirler. Ancak, böylesine iddialı bir tespitin dayanağı olarak bazı kişilerden alınan duyumun gösterilmesi, iddiayı zayıflatıyor.

Aynı toplantıda, Başbakan’ın basına yansımayan ve dışarıda da konuşulmaması ısrarla tembih edilen bir başka ilginç açıklaması daha vardı. Halkın moralini bozmamak için bazı hedeflerin yüksek tutulacağını belirten Başbakan, özetle şunları söylemişti;

"Küresel mali kriz, belli ölçülerde Türkiye’yi etkileyecektir. Ancak, biz çalışmalarımızı ve hedeflerimizi bir kriz olacakmış gibi yapamayız. Örneğin büyümede bir düşüş olabilir ama biz büyüme hedefini yüzde 2 olarak belirleyemeyiz. Bu, krizi peşinen kabul etmek demektir, halkın moralini bozar. Biz hedefimizi yüzde 5 olarak koyarız. Ama büyüme yüzde 2’de kalır veya yüzde 4 olur ya da üstünde gerçekleşir. Bunun olduğu dönemler de oldu. Bunu bilemeyiz. Fakat hedefi yüzde 2 olarak belirlediğimiz zaman bu felaket olur. Ben özel sektörün de yandık, bittik gibi söylemlerini anlamakta güçlük çekiyorum."

GERÇEKLER KONUŞULMALI

Türkiye, olağanüstü bir dönem yaşıyor.

Böyle bir ortamda, gerçekçi olmak ve bazı önlemler almak gerekiyor. Örneğin lokomotif sektörlere yönelik ciddi çalışmalar ve destekler olmalı. İnşaat sektörünü canlandırmak, tekstilde ve otomotivde üretimi ve istihdamı cazip kılmak için özel teşvikler ve destekler sağlanmalı, turizmde gelecek yıla dönük çalışmalar şimdiden başlatılıp, buna yönelik ciddi bir fon ayrılmalı.

Salı günü örnekler vererek yazdık; 2009 bütçesinde krizin (K) harfi bile gözükmüyor. Bütçe hedefleri; büyüme oranı, özelleştirme gelirleri, vergi gelirleri, faiz giderleri, transfer harcamaları ve daha birçok yönüyle gerçekçi değil.

Nasıl olsa bir süre sonra, gerçekler tüm çıplaklığıyla ortaya çıkacak. Bu nedenle hayaller değil gerçekler konuşulmalı, buna göre de çalışmalar yapılıp, önlemler alınmalı...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Hurşit Güneş

Makroekonomik politikalar kıskaçta


[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]Ekonomide bazı hedefler birbirleriyle çelişebilir (policy trade-offs). Bu durumda siyasal tercihler öne çıkar. Örneğin Türkiye’de enflasyonun yükseldiği gözleniyor. Bunun için izlenecek politika belli. Para ve maliye politikası sıkılaşmak zorunda. Bu aynı zamanda dış açığı da daraltacak. Fakat Hükümet bir yandan da büyüme ve işsizliği azaltmak istiyor. Bu da enflasyonla mücadele politikasıyla örtüşmüyor.
Öte yandan, dış açığın azalması için kurun yüksek, ulusal paranın değerinin düşük tutulması gerekiyor.

Mücadele dezavantajlı
Bu sefer de bu politika enflasyonla mücadele dezavantajlı hale geliyor. Haliyle Merkez Bankası kurların bu düzeyde kalmasını istemiyor. Ancak şu aşamada yapacağı bir şey yok. IMF ile anlaşma olursa kurlar düşecek ve enflasyon mali disiplinle aşılacak. Dış açık sorunu da varlık fiyatlarındaki düşüşe bağlı olarak gelişecek.
Ekim ayına ait enflasyon verilerinin herkesi hayrete düşürdüğü anlaşılıyor. Çünkü ağustos ve eylül aylarında enflasyon geçen yılın aynı aylarına göre daha düşük seyrediyordu. Ekim farklı oldu. Aslında her ekimde enflasyonda artış gözlenir. Yaz biter, meyve-sebze fiyatları artar. Öte yandan yaz sonu indirimleri bittiğinden giyim eşyası pahalı hale gelir. 2007 Ekim’inde giyim fiyatları yüzde 8.22, gıdada da 3.41 artmıştı.

Ekim ayı enflasyon verilerinde bizi en çok şaşırtan konu konut harcamalarındaki artışlar; yüzde 3.79’luk artış olmuş. Oysa geçen yıl aynı ayda artış yüzde 0.65’ti. Yani ortada fahiş bir artış var. Malum, ekimde elektriğe yüzde 10.4, doğalgaza da yüzde 16.9 zam geldi. Konut fiyatları da yüzde 27.1 yükseldi.

Döviz kurunun artışı
Eğer konut harcamalarındaki fiyat artışları ayıklansa piyasa beklentisine yakın (yüzde 1.70) bir veri oluşurdu (yüzde 2). Geçen yıl da aynı ayda artış yüzde 1.8’di.
Üretici fiyatlarındaki aylık artış henüz yüzde 0.57. Ancak artan döviz kurunun çok yakında bu endeksi etkileyeceğine kimsenin kuşkusu olmasın. Gerçi toptan eşya fiyatlarındaki artış tüketici fiyatlarına hemen yansımayabilir. Sıkı para ve maliye politikası ile durgunluk bu etkiyi yalıtabilir.
Enflasyondaki gelişmeler bu halde iki unsura bağlı kalır. Biri döviz kuru, diğeri de petrol fiyatları. Döviz kuru IMF anlaşmasıyla beraber gevşerse, fiyatlar üzerindeki maliyet baskısı da azalacaktır. Öte yandan petrol de aynı etkiyi yaratacaktır. Petrolün varili kuru 60 doların altında denge bulur, Türkiye’de de dış dengede olumlu gelişmeler yaşarsa kur da gevşer. Böylece hem dış, hem de iç dengeyi sağlamak mümkün olur.
2009 tahminimizi belirtelim: Küresel durgunluğun egemen olduğu dünyada petrolün varil fiyatı bu düzeylerde kalır. IMF ile anlaşma olursa dış açığın finansmanı da sorun olmaktan çıkar, kur gevşer. Bu durumda da MB yetkilileri bir yıl sonra her gün şampanya patlatır!
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Metin Münir

Obama’daki onlar ve biz hikâyesi


[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]Gerald Ford, ABD’yi altüst eden Watergate skandalından sonra başkanlığı 1974’te Nixon’dan devraldığında “Uzun kâbus sona erdi” demişti.
Daha sonraki bir konuşmasında da tipik alçakgönüllülüğüyle, kendinden fazla bir şey beklenmemesini ima ederek, “Ben bir Ford’um, Cadillac değil” demişti.
Barack Obama’nın başkan seçilmesiyle hem uzun bir kâbus sona eriyor hem de çoğunluğun Cadillac olduğuna inandığı bir Demokrat senatör ABD’nin dizginlerini eline geçiriyor.
Ocak ayında yerini Obama’ya bırakacak olan Bush kâbusunu sadece Amerika değil bütün dünya gördü. Amerika’nın en aptal savaşı olduğu artık hemen herkes tarafından kabul edilen Irak istilası Washington’un prestijini en alt düzeye indirdi. Amerika’ya ekonomik krizlerin anasını yaşattı.

Genel kanaat olumlu değil
Çoğunluk Obama’nın bu gidişi ters çevirmesini bekliyor. Becerip beceremeyeceğini hep beraber göreceğiz.
Onun ise bu konuda hiç şüphesi yok.
İşte seçildikten sonra söyledikleri:
“Amerikan liderliğinde yeni bir şafak sökmek üzeredir. Amerika’nın meşalesi acaba eskisi kadar parlak yanıyor mu diye merak edenlere şunları söylemek isterim: Bu gece bir defa daha kanıtladık ki, ulusumuzun gerçek kuvveti silahlarımızın gücünden veya zenginliğimizin büyüklüğünden değil yaşamaya devam eden ideallerimizin kudretinden geliyor. Demokrasi, özgürlük, fırsat ve söndürülemez umut.”
Amerika’da her yeni başkan seçildiğinde Türkiye’de eğilim, onu çıkarlarımızı ne kadar zedeyeceği veya koruyacağı açısından değerlendirmektir. Bu açıdan Obama ile ilgili genel kanaat olumlu değildir.
Bunlar korkularımız: Amerikan askerlerini Irak’tan erken çekerek Türkiye’yi kuzeyde Kürt yarı-devletiyle, güneyde İran güdümünde Şii bir yönetimle baş başa bırakacak. Kıbrıs’ta Yunan tarafını tutacak. Ermeni soykırımını kabul edecek, vesaire.

Kendimizi yeniden yaratalım
Bunlar olabilir veya olmayabilir.
Ama Obama’nın bizim için esas önemi, seçilebilmiş olmasıdır. Obama zencidir. ABD 18-30 yaş grubunun yüzde kırkı zencilerden, İspanyol asıllılardan ve diğer azınlıklardan müteşekkildir. Obama’nın seçilmesinde bunların sandığa koşmasının büyük bir rolü vardır. Ama ona beyazlar da oy verdi.
Amerikalılar onu renginden, ırkından, sınıfından bağımsız olarak, temsil ettiği ümit için seçtiler.
Bizde bugün bir Kürt genelkurmay başkanı, bir Alevi cumhurbaşkanı olabilir mi? Ve olamaması bizim ülkemiz hakkında ne düşündürüyor?
Obama’nın bizim için esas önemi, sordurması gereken sorular bunlardır.
Obama’nın başkan seçilmesi Amerika’nın kendini yeniden yaratmakta rakipsiz olmaya devam ettiğini kanıtladı.
Bizim de kendimizi yeniden yaratamamakta.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Meral Tamer

Obama ile başlayan yeni Amerikan Rüyası


[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]Babası Kenyalı bir Müslüman. Göbek adı Hüseyin. Derisinin rengi siyah. Görevi, ABD Başkanı. Bu gerçekten yepyeni bir Amerikan Rüyası...
Kadınların, Latin kökenli Amerikalıların, gençlerin ve tabii ki siyahların oylarıyla şekillenen yeni bir rüya.
Obama’nın düne kadarki söylediklerini esas alacak olursak, bu rüyada silah lobilerine yer yok. Petrolcüler ve dünyayı kirletenler, eski günleri çok arayacak. ABD’nin yeni politikaları üniversiteler, sendikalar ve sivil toplum örgütleriyle birlikte belirlenecek...
Haydi bakalım!

Jackson’un gözyaşları
Dün sabahın erken saatlerinde tüm yabancı televizyonlar, Obama’nın Chicago’da 75 bin kişiye yaptığı teşekkür konuşmasını veriyordu:
“Amerika’nın hâlâ her şeyin mümkün olduğu bir ülke olduğundan, kurucularımızın rüyasının günümüzde hâlâ canlı olduğundan şüphesi olan, demokrasinin gücünü sorgulayan birileri varsa, bu gece size cevaptır!”
Nasıl bir alkış, nasıl müthiş bir heyecan ve duygu seli...
Kölelerin omuzlarında yükselmiş bir ülke, ilk siyah başkanını seçiyor. Ön sıralarda ABD Başkanlığı için 80’li yıllarda 2 kez aday olan siyahi papaz ve insan hakları savunucusu Jesse Jackson’un gözlerinden süzülen yaşlar, TV kameralarına yakalanıyor...

Yeni bir liderlik
Obama, siyahlara özgü, etkileyici kısık sesiyle “ABD’de bugün, yeni bir liderlik doğdu” diyerek, dünyanın farklı köşelerinden kendisini dinleyenleri de yüreklendiriyor: “Dünyaya zarar vermek isteyenleri alt edeceğiz. Barışın yanında olanları destekleyeceğiz.”
Siyasetçilerin vaatlerini tutmadıklarını bildiğim halde bu vaade inanmaya öylesine hazırım ki... Benim gözlerimden de bir anda yaşlar boşalıveriyor.

Amerikan rüyaları
Başta İran, dünyanın dört bir yanından yükselen tebrik mesajlarının içeriği, yeni Amerikan Rüyası’nın 3-4 saat içinde bütün dünyayı sararak adeta “Küresel bir dalga” yarattığını gösteriyor. En küresel Amerikan Rüyası, kuşkusuz bu sonuncusu. Umarız uzun ömürlü olur.
İlk Amerikan Rüyası, çok çalışma ile başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceğini savunuyordu. En kısa yoldan köşeyi dönme yaygınlaştıkça, bu rüya geçerliliğini yitirdi.
2. Dünya Savaşı ertesindeki Amerikan Rüyası’nın temel unsurlarını mutlu bir aile, müstakil bir ev, evde oturan bir anne, eve para getiren bir baba, okula giden çocuklar ve bir de köpek olarak sıralayabiliriz.
Siyahların Amerikan Rüyası’nı ise ilk kez 60’lı yıllarda rahip Martin Luther King “Bir rüyam var” diye dillendirmişti. Rüyası, siyahlarla beyazların elele yürüyebildikleri bir Amerika idi. Bu rüyaya kurşun sıktılar.

Orta direğe öncelik
Rüyalar bir yana, ekonomik durumu hızla bozulan Amerikan halkı Obama’dan acil reçeteler bekliyor. ABD’de gelir dağılımının, 1929 Büyük Buhranı’ndan bu yana hiç bu kadar bozuk olmadığını sıkça dile getiren Obama’nın ilk hedefi de orta sınıfa soluk aldırmak.
Bu çerçevede yıllık geliri 200 bin doların altında olan Amerikalılardan vergi alınmayacak. Irak’tan çekilmek suretiyle sağlanacak milyarlarca dolarlık kaynakla yapılacak yeni altyapı yatırımlarıyla 2 milyon kişiye istihdam yaratılacak. Finans sektörü yerine üretime ağırlık verilecek. Başta otomotiv, reel sektör desteklenecek.

"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Güngör Uras

Patronun zulası farklı, işletmenin bilançosu farklıdır



[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]Başbakan R. T. Erdoğan, krizle ilgili uyarı ve serzenişlerde bulunan işadamlarının “2 yıl yetecek zulaları olduğunu” söylemiş. (Referans, 5.11.2008, Hacer Boyacıoğlu’nun haberi)
(Açıklama: Ali Püsküllüoğlu’nun Türkçe sözlüğüne göre, “zula”, kaçak ya da gizli şeylerin saklandığı gizli yer, saklı köşe demektir.)
Küresel krizi değerlendirmek için Ankara’da yapılan, Ekonomi Koordinasyon Kurulu toplantısında “Krizi fırsata dönüştürmek isteyen veya kriz tellallığı yapan kesimler bulunduğu mesajını vermiş.
İşadamlarının krizden etkilenmeyecek birikimlerinin bulunduğunu belirttikten sonra da, “Bir bildiğimiz var da ondan böyle konuşuyoruz. Bizim bu çevrelerde yakın dostlarımız var ve söz konusu kişilerin en az 2 yıl yetecek zulaları olduğunu söylüyorlar” demiş.
Başbakan’ın “iş çevrelerindeki yakın dostları”nın zulaları ne durumdadır bilinmiyor ama, işletmelerin zulasında pek bir şey olmadığını, tersine, iş dünyasının ağır bir borç yükü altında olduğunu Başbakan’ın Sanayi ve Ticaret Bakanı Z. Çağlayan 28 Ekim’de açıkladı. Ve de bu açıklama, 29 Ekim günü yayımlanan gazetelerde yer aldı.

Üretim durursa...
Çağlayan’ın açıklamasına göre, 2007 yılı sonunda, vergisini ödeyen (kayıt içi) 2 milyon 10 bin 377 işletmemiz var.
- Aktiflerinin toplamı (toplam varlıkları) 1.5 trilyon YTL. (2007 yılında milli gelir 853 milyar YTL.)
- Net yıllık satış 1.7 trilyon YTL.
- Ticari kârları 98 milyar YTL (100 YTL’lik satışta 5.7 YTL)
- Bu işletmelerin 835 milyar YTL borcu var. Açık anlatımıyla, borçları varlıklarının yüzde 58’i.
- Borcun yüzde 65’i kısa vadeli.
- Borçlarının yüzde 22’si olan (2007 döviz kuruyla) 184 milyar YTL döviz cinsi borçlar.
Dış ve iç talep daralır, işletmeler üretimlerini sürdüremezse, 2007 yılındaki satış geliri elde edilemez. İşletmeler, üretimlerini satarak, satış geliri elde ederek yaşarlar. Satış gelirleri düşerse işçi ücretlerini, bankalara borçlarını ödeyemezler.

Keseler farklı
Türkiye’de genelde “işletme sahibi” (patron) ile “işletme”(şirket) karıştırılır. Şirketin parasının olup olmadığı bilançoda görülür. İşletme sahibinin parasının olup olmadığını, zulada ne kadar parasının olduğunu ise “sadece kendi bilir”.
Patron kendi parası işe şirketin parasını karıştırmaz. Şirket sermaye olarak tahsis edilen para ve de borçlanılarak bulunan parayla çalışır. Şirketin geliri giderini karşılayamayınca, şirket batar.
Şirket batınca, işçi işini kaybeder. Ülkenin geliri azalır. Devlet vergi alamaz. İşletme sahibi kanunen şirkete koyduğu sermaye ölçüsünde sorumludur. (O nedenle, şirket batınca patron da batmaz.) Zuladaki parasının ekonomiye, işçiye bir yararı olmaz.
2007 yılındaki normal piyasa koşullarında işletmelerin toplam satışlarının yüzde 5.7‘i oranında kâr edebilmeleri, kayıt içi işletmelerde kârlılığın düşüklüğünü göstermektedir. Toplam satışların düşmesi halinde işletmelerin zarar riskinin büyüklüğünü göstermektedir.
Başbakan’a “...bu çevrelerdeki yakın dostlar”ının yanlış bilgi verdikleri anlaşılıyor.
Başbakan R. T. Erdoğan’a Sanayi ve Ticaret Bakanı Z. Çağlayan’ın doğruları anlatmasında yarar vardır.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.