KİTABIN ADI
BEYAZ LALE
KİTABIN YAZARI
ÖMER SEYFETTİN
YAYINEVİ
BASIM YILI
1.KİTABIN KONUSU:
Hikayede, Balkan Savaşı sırasında Bulgar askerlerinin Serez'i istila etmesi, ordaki halka yaptıkları zulüm anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Türk mahallelerinde Bulgar askerleri bulunuyor ordaki Türk milletini çeşitli işkence yolları ile yok etmek için firsat kolluyorlardı.Bu bölgede görevli olan Binbaşı Radko buradaki halkın mallarını ele geçirmeyi,genç kadınları,kızları eğlenceleri için kullanmayı,yaslılarıda hıristiyan yaparak köle gibi çaliştırmayı ya da öldürmeyi düşünüyordu.Çocuklu kadınları ve genç kızları toplayarak kendi nefislerini tatmin ettikten sonra fırında yakacaklardı.İlk olarak bebekli bir kadını seçerler,kadının onların eğlencesi olmayı kabul etmediğinden bebeği fırında yakarlar.Binbaşı Radko kendi eğlencesi için daha güzel kız arar ve Lale adında bir kızda karar kılar.Bu kız beyaz tenli 19 yaşında güzel bir kızdır.Binbaşı Radko Lale'nin ailesini öldürüp Lale'yi eve kapatır,ilk sıralarda ona çok kibar görünmeye çalışır sonra vahşi yüzünü göstererek kıza saldırır.Kızda mücadele edemiyeceğinden kendini öldürür.
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : BEYAZ KALE
KİTABIN YAZARI : Orhan PAMUK
YAYIN EVİ : İSTANBUL YAYINEVİ
BASIM YILI : 1986
KİTABIN YAZARI : Orhan PAMUK
YAYIN EVİ : İSTANBUL YAYINEVİ
BASIM YILI : 1986
1.KİTABIN KONUSU:
17. yy da Türk korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi ve başından geçen olaylar...
2.KİTABIN ÖZETİ:
Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.
Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.
Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.
Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.
Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.
Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...
Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...
Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.
Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.
Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler
Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.
Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:
Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
İnsanlar birbirleriyle yardımlaşarak koca bir sultanlığı bile dize getirebilirler.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN ve OLAYLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Türk korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi ]
Hoca’ya köle olarak verilmesi ve özgürlük tutkusu
Hoca’yla kölenin yer değiştirmesi ve yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmeleri
Eserdeki Temel Kişilikler: Köle, Hoca, Padişah, Paşa, atlı adam
]
Eserdeki Yan Kişilikler:] Müneccimbaşı, vezir, yaşlı adam, Padişah’ın yardımcıları
]
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM:
Kitap 14.yy Türk İslam medeniyetini iyi sentezleyen bunların yanısıra toplumun sosyopsikolojik durumlarını değişik olaylarla yansıtmaya çalışan başarılı bir edebi romandır aynı ölçüde kullanılan ağır dil ve karmaşık cümleler,tasvirlerin aşırılığı eseri sıkıcı bi havaya sokmuştur.
6. Yazar Hakkında Bilgi:
] 7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli başlı Batı dillerinde çevrildi. Romanları onüç dile çevrilen Orhan PAMUK’un kitapları Brezilya’dan Avustralya’ya, Norveç’ten, İtalya’ya pek çok ülkede yayımlanmaya devam ediyor.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
BEYAZ KALE
Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.
Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.
Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.
Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.
Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.
Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...
Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...
Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.
Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.
Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler
Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.
Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:
Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.
] KİTAP RAPORU
]
]Kitabın Adı: Beyaz Kale
]
]Kitabın Yazarı: Orhan PAMUK
]
]Kitabın Yazıldığı Yer ve Yıl: İstanbul-1985
]
]Eserdeki Temel Kişilikler: Köle, Hoca, Padişah, Paşa, atlı adam
]
]Eserdeki Yan Kişilikler: Müneccimbaşı, vezir, yaşlı adam, Padişah’ın yardımcıları
]
]Eserin Konusu: 17. yy da Türk korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi ve başından geçen olaylar...
]
]Konunun Geçtiği Yer ve Yıl: 17. yy da Osmanlı Döneminde, İstanbul’da geçmiş
]
] Eserin Planı:
]Serim: Türk korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi ]
]Düğüm: Hoca’ya köle olarak verilmesi ve özgürlük tutkusu
]Çözüm: Hoca’yla kölenin yer değiştirmesi ve yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmeleri
]
]Eserin Ana Düşüncesi: İnsanlar birbirleriyle yardımlaşarak koca bir sultanlığı bile dize getirebilirler
]
]Dil ve Anlatım Özellikleri: Hikayenin eskilerde geçmesine rağmen sade, ve Türkçe bir anlatım dili kullanılmış
]
]Yazar Hakkında Bilgi: 7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesinde üç yıl mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli başlı Batı dillerinde çevrildi. Romanları onüç dile çevrilen Orhan PAMUK’un kitapları Brezilya’dan Avustralya’ya, Norveç’ten, İtalya’ya pek çok ülkede yayımlanmaya devam ediyor.
Venedik’ten Napoli’ye doğru seyretmektedirler. Türk gemileri yollarını keser. Üstelik onlar topu topu üç gemiyken, Türk gemilerinin ardı arkası kesilmemektedir. Bu Venedik gemisindeki kürekçi esirlerde Türk olduklarından kaptan onları kırbaçlayamaz. Kaptanın bu korkusunun, Yazarın hayatını değiştireceğinden haberi yoktur.
Türk gemileri geldiklerinde diğer iki Venedik gemisi gemilerin arasından sıyrılıp kaçar. Yazarın olduğu gemi ise kaçamaz ve Türk gemilerinin arasında kalır. O öğrenmeye düşkün biridir. Kamarasına iner ve Floransa’dan aldığı kitaplara göz gezdirmeye başlar. Türkler artık gemidedir yukarıdan seslerini duymaktadır. Yukarıya çıktığında esir düşen adamların ne yapılacağına karar verilir. Bu adamlardan çoğu kürekçi olur. Yazarın aklına ise astronomiden anladığı ve doktor olduğunu söylemek gelir. Böylece daha iyi yerlere gidebilir. Türklere bunu söylediğinde pek yüz bulamaz. Daha sonra İstanbul’daki sarayın zindanında bulur kendini. Burada doktorluk yapmaya çalışır. İyileştirdiği hasta sayısı çoktur ve bundan para da kazanmaktadır. Hal böyle olunca birgün Paşa tarafından çağırılır. Paşa’ya ya astronomi, matematik, tıp ve mühendislikten anladığını söyler. Paşa’nın özel bir durumu vardır. Paşa’nın hastalığı bildiğimiz nefes darlığıdır. Paşa bazı karışımlar hazırlar fakat bunu önce kendi paşanın önünde içer, sonra paşa zehirli olmadığı kanatına vardığında kendi içer. Adamı geri zindanına gönderirler. Adam zindanda doktorluktan kazandığı parayla türkçe dersi aldığı ve türkçeyi hemen öğrendiği görülnce Paşa şaşırır.
Günler, aylar geçtikten sonra Paşa’nın iyileştiğini duyunca sevinir. Fakat Paşa tarafından çağırılmamaktan yakınır. Birgün Paşa kendisini çağırır odaya girdiğinde gözlerine inanamaz kendisine tıpatıp benzeyen sakallı bir adam vardır. Paşa buna Hoca diye hitap etmektedir. Paşa mevzuyu açar ve bir düğün tertipleyeceğini ve bu düğünde Hoca’yla birlikte düğün için fişek yapacaklarını söyler. Hoca’yla hergün çalışırlar plarnlar yapar ve denerler. Birgün Paşa kendilerini izlemeye gelir. İkiside çok heyecanlıdır. Gösteriye iyi başlarlar ve iyi bitirirler. Paşa bundan menun kalır ve düğünde iyi bir başarıyla sonlanır. Hoca’yla yazar arasında ilginç rekabet vardır. Hoca üniversite okumamıştır fakat bu işlerle ilgilenir, öğrenmeye çalışır. Paşa birgün yeniden yazarı çağırır ve ona dinini değiştirirse azat edileceğini söyler. Dinini gelip gitmelere zorlamalara karşın değiştirmez. En sonun da iki tane iri yarı adam onu sarayın bahçesine götürür. Kafasını bir kütüğe koyarlar ve ona dini değiştirip değiştirmeyeceğini, değiştirmesse öldüreleceğini söylerler. Adam karar vereceği sırada ağaçların arasından kendinin koşup geçtiğini görür, şaşırır...Adam ne olursa olsun dinini değiştirmemektedir. Onu idam edemezler ve paşanın yanına götürürler. Paşa’nın yanında Hoca da vardır. Paşa artık Hoca’nın yanında olacağını azat etme hakkını Hoca’ya verdiğini söyler. Artık Hoca’nın kölesidir. Hoca’nın evnine giderler. Hoca’nın evi küçük ve havasızdır buraya geldiğinde yazar kendini hiç iyi hissetmez. Fakat sonraları yavaş yavaş alışmaya başlar. Hoca’nın amacı kölesinin bilgilerinden yararlanmaktır. Hoca sürekli kendinin bir abi ve kölenin de bir kardeş gibi öğretilenlerini dinlemesini ister. Çok şey bilen Hoca olmalıdır hep...Aralarında böyle garip bir rekabet süresince çalışırlar. Ağırlıklı olarak batı bilimi ve astronomi konuşulur. Hoca Ay’la Dünya arasında bir gezegen olduğunda ısrarcıdır. Günleri sürekli evde kölenin yaptırdığı masanın üzerinde çalışmayla geçer. Aralarında bazen kölenin özgürlük hırsı yüzünden, bazende Hoca’nın laflarının doğruluğu yüzünden tartışmalar ve sürtüşmeler olur.
Astronomi alanında çalıştıklarında ve de bunları Paşa’ya anlattıklarında Paşa bunu hoş karşılar. Paşa birgün Hoca’yı Padişah’ın huzuruna çıkarmaya karar verir. Padişah daha çocuktur yaptıkları astronomi araştırmalarını bir çocuğun anlayacağı şekilde düzenler ve ezberler. Gidecekleri gün geldiğinde yaptıkları astronomik aletleri de sarayı beraberlerinde götürürler çocuk bunları gördüğünde sanki bir oyuncağı gibi merakla dokunmaya başlar. Çocuk Hoca’nın anlattıklarını dinledikten sonra çok sevdiği hayvanlarıyla özellikle aslanıyla ilgili soru sormaya başlar. Hoca’da sırf çocuğu etkilemek için cevaplar verir, aslında Hoca’nın hayvanlardan anladığı yoktur. Hoca’nın kafasında çocuğu etkileyip bundan ilim hakkında çalışma yapmak için gelir sağlamak vardır. Yazarla birlikte kafalarından değişik değişik hayvanlar türetip bunları Padişah’a anlatırlar. Çocuk bunlardan çok etkilenir.
Çocuk artık büyümüş ve blue çağına girmiştir. Hoca çoğu zaman kendi kendine odada çalışır. Ne olursa olsun hoca padişah’ı etkilemeyi başarmış ve kendi istediği yerden dirlik almıştır.
Hoca yavaş yavaş bu öğretme duygusundan soyutlaşır. Karşısına alıp bir konu anlattığı insanlar çok saf ve bilgisiz eski kafalı idir. Hoca kendi kendine birgün “Niye benim ben” diye sorar, işte burada yazara fırsat doğar ve Hoca’nın direncini kıracak sözler söyler. Hoca sinirlenip birşeyler yazmasını ister, o ise geçmişiyle ilgili şeyler yazmaya başlar. Günlerce birşeyler yazar Hoca okur okur ve bir sonuç alamaz. Geçen günlerde kendi günahlarını yazamaya başlarlar. Yazar, yazar fakat Hoca yazdığında Hoca hemen sinirlenip kağıdı yırtar. Günler böyle geçip gider bir süre...
Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde veba çıktığını söyler.Yazar inanamaz buna. Ertesi gün çıkıp araştırır günlerce araştırır...Şehirde veba vardır bu doğrudur. Hoca yazarın çok korktuğunu görünce sevinir. Hoca ölümün Allah’ın takdiri olduğunu söyler ve yazılmışsa olacağı varsa olur der. Yazar çok korkmaktadır. Hoca birgün sübyan okulundan geldiğinde yazara göbeğinde çıkan bir çıbanı gösterir. Yazar çok korkar Hoca’da tedirgindir bu çıbandan aslında fakat pek belli etmemeye çalışır. Yazara sorar bu veba mı diye yazar cevap veremez. Hoca çok korktuğunu görünce keyiflenir ve “Hadi dokunsana der” fakat dokunamaz çok korkar. Diğer günler kabus gibi geçer artık kaçmalıdır bu evden kurtulmalıdır. Birgün bu isteğini gerçekleştirir. Hemen deniz kıyısına gider birikmiş parasıyla bir sandal tutar ve Heybeliada’ya kaçar. Burada bir balıkçının yanında çalışır karnını doyurur ve yaşamaya başlar. Birgün bağda uzanmış yatarken birden Hoca’yı görür karşısında şok olur ama Hoca kızgın değildir. Yaptığının, hasta bir adamı yatağında bırakıp kaçmanın büyük suç olduğunu kendisinde veba değil ufak bir hastalık olduğunu söyler. Bunları konuşacak vakitleri yoktur Padişah onlardan şehirdeki vebayı durdurmalarını ister. Hemen çalışmaya başlamaları gerekemektedir. Hızla çalışmaya başlarlar gidip camilerdeki tabut sayılarını sayarlar istatislikleri çıkarırlar, bunun gibi birçok şey yaparlar. Birgün Padişah’a gidip insanları evlere sokmalarını gerektiğini çarşıyı bir süreliğine kapatmaları gerektiğini yoksa baş edemeyeceklerini söyler. Padişah buna olumlu bakar fakat yanındaki vezir ve yardımcıları bunu istemezler ama Padişah’ın dediği olur. Yeniçeriler herkesi evine sokar ilkleri daha sonra çok az kişiye izin kağıtları verip ticaretin az da olsa işlemesini sağlar. Gün geçtikçe ölü sayısı azalır veba hemen hemen bitmeye başlar. Hoca ve yazar artık Padişah’ın güvenini kazanmıştır. Hoca ödülünü alır ve Müneccimbaşılığa getirilmekle kalmaz Padişah’la yıllardır uğraştıkları yakın ilişkiyi kurar. Hoca artık her sabah saraya girip Padişah’ın rüyalarını yorumlar gelecek hakkında konuşurlar. Yazar ise sürekli evdedir. Padişah çok sık av seferleri yapar Hoca bu seferleri aptalca bulur. Seneler böyle geçer...
Birgün Padişah Hoca’dan hep söz ettiği şu düşmanları dize getirecek silahı yapmasını ister. Bu sırada Hoca saraya çok az gelip gitmeye başlar. Onun yerine saraya artık Yazar gider.Padişah’la zaman zaman sohbet edip Hoca’yla çok benzerliklerinin olduğu aslında Hoca’nın kendisi olduğu gibi garip ve kafa karıştırıcı laflar söyler. Dört sene böyle geçer, sarayda eğlencelere katıla katıla iyice şişmanlar. Hoca ise silahını yapmış Padişah’ın seferden dönmesini bekler. Hoca’nın silahı çok büyük canavar gibi birşeydir. Çalışması için beş, altı adam gerekir ama silahın içi cehennem sıcağı olduğundan bunlar özel kişiler olmalıdır. Hoca günlerini silah denemeleriyle geçirir kış gelmiştir Hoca bu adamlarla bağlantılarını koparmamıştır. Yaz geldiğinde Padişah seferden dönmüş ve yeni bir sefere hazırlanır silah için adamlar çağrılır çünkü Hoca silahında savaşta yer almasını bekler. Beklediği gibide olur silahı savaşa çağırılır ve sefer çıkılır.Seferde günlerde ilerlenir çoğu kişi bu büyük makinenin ordunun hızını kestiği düşüncesinde kapılır.Hoca hristiyan köylerinden birine geldiğinde yaşlı bir adamı tercüman eşliğinde günahlarını söylemeye zorlar. Yaşlı adam utanır baskıdan sonra söyler.Söyler ama Hoca bunun yalan olduğu kanısındadır. Hocayı tatmin etmez ileriki günler normal insanları kimi bulursa sorguya çeker. Bazılarına doğru söylemesi konusunda işkence yapar, daha sonra geceleride vicdan azabı duyar. Bu böyle günlerce sürüp gider ve artık seferin amacı olan Kale’yi alacakları yere doğru yaklaşırlar. Hava sürekli yağmurludur ve bu koca canavar çamura batar. Artık herkes bunun ordunun direncini kırdığı düşüncesindedir. Askerlerin bile inancını kırar bu makine. Sultan zaten öfkelidir çünkü Doppio Kalesi hala alınamamıştır. Sabah olduğunda Beyaz Kale görünmüştür esrarengiz bir güzelliği vardır. Artık Beyaz Kale önlerindedir. Silahı deneme vakti gelmiştir. Silaha adamlar yerleştirilir ve hedefe doğru yönelinir fakat silah çamura saplanır daha ateş etmedende koca tekerleri altında adamları ezilerek can verir. Yazar Padişah’a bakamaz bir ara bakar ve Padişah’ın kafaların yanından geçip gittiğini görür...O akşam Hoca’yı Padişah’ın çadırına çağırırılar uzun bir süre gelmez ve bu süreç içerisinde yazar Hoca’yı çoktan öldürdüklerini ve biraz sonra cellatların da kendisinin canını almak için geleceğini düşünür ama öyle olmaz. Saba karşı Hoca gelir ve yazar eski hayatı hakkında birşeyler anlatmaya başlar kırkardeşinin kekeme olduğu, elbiselerinin çok düğmeli olduğu evinin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığı gibi... Sonrasında yazar bu hikayelere kaldıkları yerden geç de olsa süreceğine inandığını ve Hoca’nında aynı şeyi düşündüğünü, kendi hikayesine sevinçle inandığını bilir. Elbiselerini telaşla kapılmadan ve konuşmadan değiştirirler. Yazar ona yüzüğünü ve yıllarca ondan saklamayı becerdiği madalyonunu verir. İçinde annesinin resmi ve nişanlısının kendi kendine beyazlaşan saçları vardır. Sonra çadırdan çıkıp gider sessizce, ağır ağır kaybolur.
Aradan yıllar geçmiştir.Yazar Müneccimbaşının boynu vurulmadan , hayvanlara düşkün Padişah tahttan indirilmeden çok önce Gebze’ye kaçmıştır. Yazar bundan şikayetçi değildir.Çok parası İtalya’daki gibi bir evi, karısı ve dört çocuğu vardır artık yetmiş yaşındadır.
Padişah’la iki kere görüşmesinde laf O’ndan açılır. Padişah aslında her şeyi biliyormuş.O takvimleri, kitapları bütün o kehanetleri O’nun yazdığını bilir ve bunuda ona silah bataklığa saplandığında söyler. Bu konuşmalardan yazarın kafası çok karışır. Her şeye rağmen yazar O’nu özler
Yazar bir gün evindeyken yaşlı bir adam gelir bu adamla sohbet ederler. Adam da hayal ürünü şeyler yazdığını söyler. Bu hikayeleri birbirleriyle paylaşırlar. Bu adam yazarda garip duygular uyandırır. Evinde yatıya kalır bu adam gece boyunca birbirlerine yaşadıklarını anlatırlar ve bu anıları paylaştıktan sonra yaşlı adam evden ayrılır.
Yaşlı adamın girmesinden sonra yazar bize bir köşeye attığı ve hiç dokunmadığı O’nunla geçirdiği anıları anlatan kitabını bitirmeye karar verdiği günü anlatır. İki hafta öncesine kadar başka hikayeler türetmeye çalışan yazar İstanbul tarafından gelen bir atlı görür ve bunun kendi evine doğru geldiğini fark eder. Atla gelen adam önce İtalyanca konuşur fakat sonra O’nun kadar olmasa bile O’nun yanlışlarıyla Türkçe konuşur.Adını O’ndan öğrendiğini buraya kendisini O’nun gönderdiğini söyler. O’nun İtalya’da kitaplar yazdığını zengin olduğunu öncesinden bir kadınla evlenip geri eski nişanlısını bulup onunla evlendiğini, yeni kitabının adının “Orada Tanıdığım Bir Türk” olduğunu söyler. Yazar kendisininde O’nun la geçirdiği yılları anlatan bir kitap yazdığını söyler atla gelen adam bunu okumak ister. Adam okumaya başlar.Yazar üç saat bahçede oturup adamın kitabı bitirmesini bekler. Adam kitabın sonlarına geldiğinde adamın yüzü allak bullak olur. Yazar adamın bir sayfaya dikkat etmesini bekler kitabı bitirdiğinde sayfaları hızlıca karıştırır sonunda o sayfayı bulur dışarı hızla göz gezdirir. Ne gördüğünü yazar tabi ki çok iyi bilir:
Evin bir masasının üzerindeki sedef kakmalı tepside şeftaliler ve kirazlar durduğunu masanın arkasında hasırdan örülmüş bir sedir olduğunu, üzerinde pencerenin yeşil çerçevesiyle aynı renkte kuştüyü yastıklar olduğu hemen yanında da yazarın oturduğunu, arkasına bir serçenin konduğunu, kuyu, zeytin ve kiraz ağaçlarını, onların arkasındaki ceviz ağacında yüksekçe bir dalına uzun iplerle bağlanmış bir salıncak belli belirsiz rüzgarda hafif hafif kıpırdandığını görür.
] KİTAP RAPORU
]
]Kitabın Adı: Beyaz Kale
]
]Kitabın Yazarı: Orhan PAMUK
]
]Kitabın Yazıldığı Yer ve Yıl: İstanbul-1985
]
]Eserdeki Temel Kişilikler: Köle, Hoca, Padişah, Paşa, atlı adam
]
]Eserdeki Yan Kişilikler: Müneccimbaşı, vezir, yaşlı adam, Padişah’ın yardımcıları
]
]Eserin Konusu: 17. yy da Türk korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi ve başından geçen olaylar...
]
]Konunun Geçtiği Yer ve Yıl: 17. yy da Osmanlı Döneminde, İstanbul’da geçmiş
]
] Eserin Planı:
]Serim: Türk korsanlarca tutsak edilen bir Venediklinin İstanbul’a getirilişi ]
]Düğüm: Hoca’ya köle olarak verilmesi ve özgürlük tutkusu
]Çözüm: Hoca’yla kölenin yer değiştirmesi ve yaşamlarına kaldıkları yerden devam etmeleri
]
]Eserin Ana Düşüncesi: İnsanlar birbirleriyle yardımlaşarak koca bir sultanlığı bile dize getirebilirler
]
]Dil ve Anlatım Özellikleri: Hikayenin eskilerde geçmesine rağmen sade, ve Türkçe bir anlatım dili kullanılmış
]
]Yazar Hakkında Bilgi: 7 Haziran 1952’de doğdu. New York’ta geçirdiği üç yıldan sonra hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Kolej’de bitirdi. İstanbul Teknik Üniversitesinde üç yıl mimarlık okudu. 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’ten başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. Kitapları belli başlı Batı dillerinde çevrildi. Romanları onüç dile çevrilen Orhan PAMUK’un kitapları Brezilya’dan Avustralya’ya, Norveç’ten, İtalya’ya pek çok ülkede yayımlanmaya devam ediyor.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
Hikayede, Balkan Savasi sirasinda Bulgar askerlerinin Serez'i istila etmesi ordaki halka yaptiklari zulüm anlatiliyordu.Türk mahallelerinde Bulgar askerleri bulunuyor ordaki Türk milletini çesitli iskence yollari ile yok etmek için firsat kolluyorlardi.Bu bölgede görevli olan Binbasi Radko buradaki halkin mallarini ele geçirmeyi,genç kadinlari,kizlari eglenceleri için kullanmayi,yaslilarida hiristiyan yaparak köle gibi çalistirmayi ya da öldürmeyi düsünüyordu.Çocuklu kadinlari ve genç kizlari toplayarak kendi nefislerini tatmin ettikten sonra firinda yakacaklardi.Ilk olarak bebekli bir kadini seçerler,kadinin onlarin eglencesi olmayi kabul etmediginden bebegi firinda yakarlar.Binbasi Radko kendi eglencesi için daha güzel kiz arar ve Lale adinda bir kizda karar kilar.Bu kiz beyaz tenli 19 yasinda güzel bir kizdir.Binbasi Radko Lale'nin ailesini öldürüp Lale'yi eve kapatir,ilk siralarda ona çok kibar görünmeye çalisir sonra vahsi yüzünü göstererek kiza saldirir.Kizda mücedele edemiyeceginden kendini öldürür.
Ömer Seyfettin'in bu eserinde beni asil etkileyen Bulgarlarin özellikle Türk kadinlarina ve çocuklarina iskence ederek onlari yakmalari oldu.Genç kadinlarin Türk çocuklari dogurabilecekleri için,bebekleri ise onlara karsi durabilecek Türk nesli olarak gördükleri için iskenceleri uyguluyorlardi.Bulgarlarin Türklerden korktuklari o bölgenin de sahipsiz kalip bunu degerlendirerek yeni nesillere son vermelerinden anliyorum ve Türklerein her ne pahasina olursa olsun düsman eglencesi olmaktansa ölümü tercih ediyorlar.
Harp Okulu’nu bitirince teğmenlikle İzmir’de (1903-1908), sonra üsteğmen olarak Rumeli’de, Yakorit hudut bölüğünde (1908-1910) çalıştı. Askerlikten ayrılıp Selanik’e geldi. Genç Kalemler dergisinde makale ve hikayeler yazmaya başladı (1911). Balkan Savaşı’nda tekrar subay oldu. Yanya kuşatmasında Yunanlılara esir düştü, bir yıl sonra Yunanistan’dan İstanbul’a dönünce (1913) askerlikten ikinci kez ayrıldı. Kabataş Lisesi’ne edebiyat öğretmeni oldu, ölümüne kadar bu görevde kaldı (1914-1920), şeker hastalığından öldü, yeni kabri Zincirlikuyu mezarlığında : Ömer Seyfettin, Selanik’te çıkan Genç Kalemler dergisinin birinci sayısında (11 Nisan 1911) yayımladığı "Yeni Lisan" makalesinde belirttiği gibi, Servetifünun edebiyatının ağdalı, katışık diline karşı, arı, sade halk dilini savunan bir idealist olarak yazı hayatına atıldı. Ziya Gökalp ve Ali Canip (Yöntem) ile birlikte Milli Edebiyat davası uğruna çalıştı. Beklediği ortamı ve hızını ancak 1917’de, haftalık Yeni Mecmua’da buldu, 29 hikayesini bu dergide (sayı 1-66, 1917-1918), sonrakileri Şair (1918-1919), Büyük Mecmua (1919) gibi dergilerde yayımladı; Anadolu romanı adını verdiği Yalnız Efe’yi de Büyük Mecmua’da tefrika etti. Böylece topu topu üç yıl gibi çok kısa bir zaman sonra ölümle duran hikayeciliğinden bize, 140 kadar hikaye kaldı : Konularını gündelik hayattan, çocukluk ve askerlik anılarından, tarihten, halk fıkra, menkıbe ve efsanelerinden aldı. Tasvir ve tahlile değil olaya önem verdi. İkinci Meşrutiyet ve Mütareke yılları arasında nazik bir devri idrak etmiş hayatının önemli bir kısmını askerlikle Balkanlar’da geçirmişti; bazı hikayelerinde İmparatorluğun sosyal-siyasi fikirlerini sağduyusuna vurdu, doğru gördüklerini destekledi, yanlış bulduklarını hicvetti : Sağlığında "içtimai roman" adını verdiği Ashab-ı Kehfimiz (Yedi Uyurlarımız, 1918), birer uzun hikayeden oluşan Harem (1918) ve Efruz Bey (1919) kitaplarını çıkarmıştı, diğer hikayeleri ölümünden sonra ilkin arkadaşı Ali Canip Yöntem tarafından derlendi (1926 Ã). Özellikle 1938’den bu yana pek çok başka basımlar dışında, bütün hikayeleri son kez, temalarına göre yeni bir düzenleme içinde ve son kitapta tam dizin de verilerek, Bilgi Yayınevi’nce yayımlandı (1970-1986) on iki cilt oldu: Efruz Bey, Kahramanlar, Bomba, Harem, Yüksek Ökçeler, Yüzakı, Kurumuş Ağaçlar, Yalnız Efe, Falaka, Aşk Dalgası, Beyaz Lale, Gizli Mabed : Tahir Alangu’nun Ömer Seyfettin (1968) adlı eseri belgesel bir roman değerindedir. Ölümünün 50. Yıldönümü Münasebetiyle Ömer Seyfettin Bibliyografyası Milli Kütüphane’ce bastırıldı (1970), Fevziye Abdullah Tansel de Ömer Seyfettin’in Şiirleri’ni bir kitaba derledi (1972). Şiirleri ayrıca Muzaffer Uyguner’ce, eksikleri de tamamlanarak yeniden yayımlandı: Doğduğum Yer (1986) : Ömer Seyfettin’in Muzaffer Uyguner tarafından basıma hazırlanan denemeleri: Dil Konusunda Yazılar (1989), Sanat ve Edebiyat Yazıları (1990), Olup Bitenler, Toplumsal Yazılar (1992) ve Türklük ve Türkçecilik Yazıları (1993). : Ömer Seyfettin’in hikaye ve roman türü dışında kalan kitapları da vardır: Türk Masalları (1906, Ö.S. imzasıyla), Vatan, Yalnız Vatan (1911 ?), Milli Tarihimizden Çıkarılmış Ameli Siyaset (1914, Seyfettin Tarhan takma adıyla), Turan Devleti (1914), Yazmak Sanatı (1919).
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
2
İBRAHİMİN ZÜRRİYETİ
Filistin ve onun ahalisi hakkında Mukaddes Kitaplarda istikbali bildiren peygamberlikler mevcuttur. Fakat, istikbali ve gördüğümüz şeyler üzerine itimadımızı kuvvetlendirecek perdeyi kaldırmadan evvel geliniz geçmişe bakalım. Tarihin, peygamberlikleri vakti vaktine itmam oluşlarını tasdik ettiğini gördükten sonra bu günümüzü ve istikbali içine alan peygamberliklere inancımız artar.
Allahın dostu olan İbrahime verilen peygamberliği ele alarak başlıyalım. Bu peygamberlik İbrahimin zürriyetine ve ona vaad edilen bir diyara istikbaldeki 400 sene içinde neler olacağını gösterecekti.
Tevrattan, bu durumu belirten bir iki ayet okuyalım:
‘’ Ve sana, ve senden sonra zürriyetine, Allah olmak için seninle ve senden sonra zürriyetinle benim aramda ahdimi, nesillerince ebedi ahıt olarak sabit kılacağım. Ve senin gurbet diyarını, bütün Kenan diyerını, sana ve senden sonra zürriyetime ebedi mülk olarak vereceğim; ve onların Allahı olacağım’’. Tekvin 17:7,8
Bu ayette belirtilen kenan diyarı bu günkü Filistindir. Bu diyar Allahın dostu olan İbrahimin zürriyetine vaad edilmişti. Bunun içindir ki Araplar, İbrahimin ilk oğlu olan İsmailin zürriyeti olarak bize aittir derler. Öteki taraftan Yahudiler de İbrahimin ikinci oğlu İshakın zürriyeti olarak bize aittir derler: Bu diyar üzerine olan mücadele İbrahimin günlerinden bu güne kadar devam eder. Sonunda, müminler, İbrahimin asıl zürriyeti olarak bu memlekete sahip olacaklardır. Şimdi bu peygamberliği İbrahimin günlerinden bu güne ve istikbale kadar izliyelim.
İbrahime ve kendi zürriyetine vaad edilen vaadler Tahyaatta da belirtilmektedir. ‘’Muhammedi ve Muhammedin ailesini İbrahimi ve onun ailesini bereklediğin gibi bereketle…’’ Kendini Allaha vakfeden bir mümin, İbrahime ve onun zürriyetine vaad edilen bereketleri alacaklardır.
İbrahim, Allaha itaat eden bir mümin olduğundan dolayı kendi zürriyetinden olan müminlerle birlikte verilen bu vaade malik olacaktır.
‘’Bir zamanlar Rabbi İbrahim’I bir takım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince, ‘’Ben seni insanlara önder yapacağım’’ demişti. ‘’Soyumdan da /önderler yap, ya Rabbi!/’’ dedi. ‘’Ahdım zalimlere ermez /onlar için söz vermedim/ buyurdu.’’ S 2:124
İbrahimin zürriyetine verilen vaadler Allahın emirlerine yapılacak itaate bağlıydı. Bu prensip bu güne kadar yürürlüktedir. Dünyanın gidişatı müminler için kötü görünür. fakat Filistin ve onun ahalisini içine alan peygamberlikler her şeyi değiştirecek ve putperest dünya bir sürprizle karşılaşacaktır. Fakat bu peygamberliği tetkik etmemizden evvel peygamberliğin prensiplerine bakıp istikbal hakkında yaptığı kehanete bir bakalım.
İbrahim, ilk oğlu İsmaili çok severdi. Allahtan oğlu için bir vaad diledi. Musaya belirtilen Tevrat şöyle der:
‘’Ve İsmaile gelince seni şittim; işte, onu mubarek kıldım ve onu semereli edeceğim ve onu ziyadesiyle çoğaltacağım; on iki beyin babası olacak, ve onu büyük millet edeceğim’’. Tekvin 17:20
Gelecek olan derslerimizde, İslam ve onun lideri hakkında verilen peygamberlikleri kaplayacaktır. Bu büyük millet, mühim peygamberlikleri nasıl itmam ettiler? Fakat bu yakın bir vakte ait olduğu için daha sonraya bırakmak daha hayırlıdır.
Allah, İbrahime kendi zürriyeti hakkında Kenan diyarını miras almaları için 400 sene beklemeleri lazım geldiğini söylemiş ve bu müddet içinde, onun zürriyetinin, Mısırda yaşıyacaklarını ve sonra da Mısırlılara esir olacaklarını söylemişti.
‘’Ve İbrahime dedi: İyi bil ki, senin zürriyetin kendilerinin olmıyan bir memlekette garip olacak, ve onlara kulluk edecekler, ve kendilerine 400 yıl cefa edecekler’’. Tekvin 15:13
İbrahim ve kendi ailesi sayıca az olduklarında bütün memlekette oturamazlardı. İbrahim ve başkaları, putperest bir kabile olan Amorilere öğretmekle vazifeliydiler. İbrahimin zürriyeti sayıca çoğalırken Amorilerin, yeri ve göğü yaratan Allahı kabul etmeleri için onlara dört nesil verilmişti.
‘’ Ve dördüncü nesil de buraya döneceklrdir; çünkü Amorilerin fesadı henüz tamam olmamıştır. Tekvin 15:16
Bunlar nasıl oldu? Bunları belirten bir kayıt var mı?
Hepimiz İbrahimin zürriyetinden olan Hz. Yusufu tanır ve onun kendi ailesinin kendine secde kılacaklarını gösteren rüyasını biliriz. Bu hikaye Tevratta ve Şerefli Kur’anda yazılmıştır. Bu hikaye peygamberliklerin çalışma tarzını bizlere göstermektedir. Geliniz beraberce Yusufun hikayesi üzerinden geçip bu hikayede peygamberliğin itmamı unsurunun çalışma tarzını görelim.
Yusuf Süresinde şöyle okuruz:
‘’ Bir zaman Yusuf, babasına /Ya’kub’a/ demişti ki: Babacığım! Gerçekten ben /rüyada/ onbir yıldızla Güneşi ve Ayı gördüm, yani onları bana secde ederlerken gördüm!’’. S 12 : 4
Belki Yusufu sevmiyen kardeşlerinin ona secde kılmaları imkansız görünür, fakat Allah, istikbali Yusufun rüyasında belirtmiştir. Her geçen gün, Yusufun hayatında, görülen tecrübekarlıklar daha da kötüye giderken, Allaha olan imanını ve onun istikbal hakkında verdiği vaadleri gönenmesi kendine ne kadar zor görünebilirdi. İlk önce kardeşleri tarafından bir kuyuya atılmıştı. kardeşleri onun yalvarmalarına kulak asmamışlar ve onu Mısıra esir olarak satmışlardı. O, kendine Allah beni unuttu diyebilirdi, fakat demedi. Şimdi kendi ailesini bir daha görebilecek miydi? Artık uzak bir diyarda esirdi. Yusuf, sadık ve dürüst olduğundan efendisi onu bütün evi ve işi üzerine kahya koydu. Tam her şey üzerine lütuf bulurken şansı yaver gitmemiş ve kabahatı omadığı halde kendini hapishanede bulmuştu. Sevilmeyen, satılan, iftira edilmiş ve hapsedilmişti. Kendi sadakatine karşılık aldığı mükafat korkunçtu. Acaba Allah Yusufu bu şeyler içinde kılavuluyormuydu? Eğer, kontrol Allahın elindeyse neden bu kadar talihsizlik içindeydi?
Bu olayların asıl sebebi daha bulunmuş değildi. Yusufun tecrübekarlıklarında Allahın bir maksadı vardı. Bunların hepsi Onun iradesi ve planına göreydi. Yusuf hapishanede dahi Allahına sadıktı. Vakit yavaş yavaş geçerken bulunduğu hücreye iki yeni mahpus getirilmişti. Bu iki mahpus gördükleri rüyayı Yusufa söylemişler ve Allah Yusufun vasıtasıyla istikbalde olacakları söylemişti. Yusufun Süresinde okuruz:
‘’ Onlarla birlikte zındana iki delikanlı daha girdi. Onlardan biri dedi ki ‘’ben /rüya’da / şarap sıktığımı gördüm. ‘’ Diğeri de, ‘’Ben de başımın üstünde kuşların yediği ekmeği taşıdığımı gördüm. Onun yorumunu bize haber ver. Çünkü biz seni güzel davrananladan görüyoruz’’ dediler’’.
S 12 : 36
Yusuf, onlardan birinin öleceğini ve ötekinin de kıralın sakisi olacağını söyler. Hapiste olan bir insan için istikbal hakkında haber vermesi her zaman görülen şeylerden değildi. Acaba olacakmıydı? Evet, tam Allahın, peygamberi Yusuf vasıtsiyle söyledikleri itmam oldu. Bu olaydan sonra seneler geçti ve Yusuf unutulmuş gibiydi. Fakat bir akşam Allah Firauna acayip bir rüya verdi. Tekrar Yusufun Süresinde okuyalım:
‘’Kıral dedi ki: Ben /rüyada/ yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek görüyordum. Ayrıca, yedi yeşil başak ve diğerlerini de kuru gördüm. Ey ileri gelenler, eğer rüya yorumluyorsanız, benim rüyamı da bana yorumlayınız’’.
S 12 : 43
Bu rüyanın tevsirini hiç kimse veremedi. Kıralın sakisi Yusufu hatırladı. Yusuf tevsir için çağrıldı ve Allah tevsiri Yusufa bildirdi. Bu rüya, Mısırın geçireceği ondört seneyi içine alır. Yedi sene Mısırda bolluktan sonra yedi sene de kıtlık gelecekti. Yusuf Mısırın yiyecekleri üzerine mesül olarak kondu.
Yedi sene, Yusuf ambarlar bina ettirip hububat depo etti. Sekizinci sene peygamberliğin doğruluğunu ispat etti, bütün Mısır üzerine kıtlık geldi. Yusufun kardeşleri Mısıra hububat satın almak için geldiler. Fakat hububat müdürü olan Yusufu tanımadılar.
‘’ Yusuf’un kardeşleri gelip onun huzuruna girdiler, /Yusuf/ onları tanıdı, onlar ise onu tanımıyorlardı’’. S 12 : 58
Yusuf kardeşlerinin kendisine secde kıldıklarını görünce geçmişte gördüğü rüya hatırına geldi. O, Allahın kendisine belirttiği her şeyin itmam oluşunu gördü. Yusuf kendi kardeşlerini imtihan etti, ve ana lisanını kullanmayıp Mısır lisanı ile tercüman vasıtası ile onlarla konuşuyordu. Sonunda Yusuf, kardeşlerini evlerine yollayıp küçük kardeşi Benyamini getirmelerini onlara söyledi. Bu sefer kardeşini getirdiklerinde onlara kim olduğunu söyledi. Kardeşleri korku içinde şaşırmıştılar, fakat Yusuf onları affetmişti. Allahın inayeti Yusufun karakterinde baskı yapmıştı. Yusufun Süresinde şöyle der:
‘’ /Yusuf/ dedi ki: Bu gün sizi kınama yok, Allah sizi affetsin. Çünkü o merhametlilerin en merhametlisidir’’. S 12 : 92
Kardeşleri Yusufu esarete gönderdiklerini zannettiler. Fakat Allah onu büyük bir insan yaparak ailesini açlıktan kurtarmıştı. İbrahime ve Yusufa verilen peygamberlikler itmam olmaktaydı. Yusuf babası Yakubun ve ev halkının Mısıra gelmeleri için onlara haber yollamıştı. Yusuf Süresinden hikayeye devam edelim.
‘’/Hep beraber Mısıra gidip/ Yusuf’un yanına girdikleri zaman, ana-babsını kucakladı, ‘’Emin olarak Allahın iradesiyle Mısır’a girin’’ dedi’’.
‘’Ana ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secideye kapandılar. /Yusuf dedi ki: Ey babacığım! İşte bu, daha önce /gördüğüm/ rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Beni zındandan çıkarıp şeytan benimle kardeşimin arasını bozduktan sonra sizi çölden getirdiği için Rabbim bana ihsanda bulundu. Şüphesiz ki Rabbim dilediğine lütfedicidir. Çünki o çok iyi bilen bir hikmet sahibidir’’.
S 12 : 99,100
Yusuf, Allahın, kendini doğru Yolda kılavuzladığını, ve verdiği rüyaların itmam olduğunu gördü. Yusuf kendisi için hazırlanan yere gelmişti. Her birimiz için de Allah için yaşıyacak bir yerimiz vardır, ve Allahın kudreti sayesinde hem kendimiz ve hem de başkaları için saadet bulabiliriz.
Yusuf ihtiyarladı, Mısırda öldü ve ailesi orada yaşadı. Tevrat şöyle der:
‘’Ve Mısır üzerine Yusufu bilmeyen yeni bir kıral çıktı’’: Çıkış 1 : 8
Bu kıral Yusufun bütün ailesini esir olarak kullandı. Seneler geçerken sayıca çoğaldılar. Musa Mısıra gidenlerden dördüncü nesildendir.
‘’ Ve dördüncü nesil de buraya döneceklerdir; çünkü Amorilerin fesadı henüz tamam olmamıştır’’. Tekvin 15 : 16
İbrahime verilen peygamberliğin itmamı için vakit gelmişti! Allahla yüz yüze konuşan Musa alametlerle Allahı tanımayan Firaonun huzuruna gönderilmişti. Musa, İbrahime söylenen vakitte İsrail kavmını Mısırdan çıkardı. Onlar Mısırdan kaçarak Kenan diyarında oturdular.
Fakat onlar oturdukları diyarı kaybedeceklerdi.
‘’Arkasından da İsrail oğullarına, ‘’O topraklarda oturun! Ahiret va’di tahakkuk edince, hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz ‘’ dedik’’.
S 17 : 104
Musa, ve peygamberler İsrail kavmına Allahla olan anlaşmalarını tuttuklarında bereketleneceklerini ve tutmadıkları zaman da lanetlenip başka memleketlere dağılacaklarını söylemişlerdi.
‘’ Ve Rab sizi, yerin bir ucundan öbür ucuna kadar bütün milletler arasında dağıtacak’’. Tesniye 28 : 64
Yüzyıllar geçti. Peygamberlerden Davud, Süleyman ve başkaları onlara yollanmıştı, fakat gene sürtçüler. Sonunda Allahın bir peygamberi, eğer putperestlik ve itaatsizlikle devam ettikleri takdirde Babile esarete gideceklerini söyledi.
Babil kıralı, Nabukadnetsar kendi ordusuyla bu peygamberliği tamamladı. Filistine gelip Yahudileri esir alarak onları kendi memleketine sürdü. Bu esirlerin çoğu Allaha sadık değillerdi, fakat bir kaçı sadık kalmıştı ve onlardan biri de Daniel Peygamberdi.
‘’Ve senin sözünü dinlemesinler diye, bütün İsrail saparak, senin şeriatinden öte geçtiler; ve Allah kulu Musanın şeriatinde yazılmış olan and ve lanet üzerimize döküldü; çünkü ona karşı suç ettik’’. Daniel 9 : 11
Cebrail istikbal hakkında peygamberliklerle Daniele gönderilmişti, bunlardan bazıları bizlere kadar gelmiştir. Biz gelecek dersimizde bu peygamberliğin devamını tetkik edeceğiz. Sonunda, İbrahimin zürriyetinden müminler nasıl memleketlerine döneceklerdir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Uzun Beyaz Bulut Belibolu
KİTABIN YAZARI
Refik Halit Karay
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Remzi Yayın Evi A.Ş.
BASIM YILI
2001
Kitabın özeti:
Bilinmeyen bir halk; Yezidiler:
“Yezidin Kızı”, Refik Halit’in Suriye’den dönüşünden bir yıl sonra, 1939 yılında yazılmış. Belki de bu nedenle, öykünün geçtiği mekan olarak Suriye’nin Kuzeyini, Sincar dağlarını seçmiş yazar. Bölgede yaşayan Yezidiler ise, hem kendilerine özgü kültürleri, hem de giderek azalan nüfusları ile, romana ayrı bir renk katıyorlar.
Fransa’da yaşayan bir Türk olan Hikmet Ali atalarını araştırmaya karar verir. Atadan kalma köylerini ziyaret etmek için Marsilya’dan Suriye’yegemiyle yapacağı uzun bir yolculuğa çıkar. Gemide Kürtçe konuşan Arjantinli gizemli bir kadınla tanışır. Kadının gizemli olması belki de Ali’nin ilgisini çeken yönüdür. Kadının Türkiye’yi de yakından izlediği çıkar ortaya. Öykü ilerledikçe, Zeliha’nın Yezidi kavminden olduğu, hatta Yezid’in kızı olduğu iddiası, gizemi daha da arttırır. Suriye çöllerinde, Sincar dağlarında gezip tozan, mekanın büyüleyici atmosferi altında büyük bir aşk yaşayan Hikmet Ali, Zeliha’nın yanındaki Asuri rahibinden gerçekleri öğrendiğinde çok büyük bir şok geçirir ve şaşkına döner. Zeliha artık onun için kalbindeki derin bir yaradan başka birşey değildir. Zeliha, Hind denizlerine, Ali köyüne doru yola çıkarken, Ali, “Sincar dağlarındaki gönül çarpışmasından sakat” kalmıştır.
Uzun Beyaz Bulut Belibolu
KİTABIN YAZARI
Refik Halit Karay
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Remzi Yayın Evi A.Ş.
BASIM YILI
2001
Kitabın özeti:
Bilinmeyen bir halk; Yezidiler:
“Yezidin Kızı”, Refik Halit’in Suriye’den dönüşünden bir yıl sonra, 1939 yılında yazılmış. Belki de bu nedenle, öykünün geçtiği mekan olarak Suriye’nin Kuzeyini, Sincar dağlarını seçmiş yazar. Bölgede yaşayan Yezidiler ise, hem kendilerine özgü kültürleri, hem de giderek azalan nüfusları ile, romana ayrı bir renk katıyorlar.
Fransa’da yaşayan bir Türk olan Hikmet Ali atalarını araştırmaya karar verir. Atadan kalma köylerini ziyaret etmek için Marsilya’dan Suriye’yegemiyle yapacağı uzun bir yolculuğa çıkar. Gemide Kürtçe konuşan Arjantinli gizemli bir kadınla tanışır. Kadının gizemli olması belki de Ali’nin ilgisini çeken yönüdür. Kadının Türkiye’yi de yakından izlediği çıkar ortaya. Öykü ilerledikçe, Zeliha’nın Yezidi kavminden olduğu, hatta Yezid’in kızı olduğu iddiası, gizemi daha da arttırır. Suriye çöllerinde, Sincar dağlarında gezip tozan, mekanın büyüleyici atmosferi altında büyük bir aşk yaşayan Hikmet Ali, Zeliha’nın yanındaki Asuri rahibinden gerçekleri öğrendiğinde çok büyük bir şok geçirir ve şaşkına döner. Zeliha artık onun için kalbindeki derin bir yaradan başka birşey değildir. Zeliha, Hind denizlerine, Ali köyüne doru yola çıkarken, Ali, “Sincar dağlarındaki gönül çarpışmasından sakat” kalmıştır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[B]KİTABIN ADI :BİR AVUÇ SAÇMA [/B]
[B]KİTABIN YAZARI :REFİK HALİD KARAY [/B]
[B]SAYFA ADEDİ :160 [/B]
[B]BASILDIĞI YER :İNKILAP KİTABEVİ/İSTANBUL [/B]
[B]BASILDIĞI YIL :1994(3NCÜ BASKI) [/B]
[B]KİTABIN KISA ÖZETİ:Yazar,kitabında küçük ve parça parça hikayelerden bahsetmektedir.Kitapta bu şekilde otuzdokuz tane hikaye bulunmaktadır. [/B]
Yazar , bu hikayelerin hepsine bir ortak yön vermeye çalışmış .Öncelikle hikayelerin hepsinde başta olaydan bahsetmiş ve hepsinide kendi yaşadı gibi göstermeye çalışmış.Olayın o yönünü bilemiyoruz tabiki belkide yaşamıştır.Kitapta o konudan bahsedilmiyor.Sadece sırayla hikayeler anlatılmış.Hikayelere ise bakış açısı ;Hepsine bir alaycı gözle bakmış ve okuyanları güldürmeye çalışmış.Hikayelerin hepsi genel anlamda güzel sayılır ama kitabın adından da anlaşılacağı gibi gerçekten biraz da saçma .Şimdi size bu hikayelerin bir kaçından özet olarak bahsetmek istiyorum:
Bu hikayenin adı ‘kusuya merhamet’;Yazar burada kendini apartmanda oturan bir efendi gibi gösteriyor ve ona bir akrabası kuzu hediye ediyor ve o da nerde besleyecegim derdine düşüyor ,apartmanda kuzumu beslenir diye yakınıyor onu apartmanın altına indiriyor fakat kuzuda orada ağlamaya başlıyor.Yazar burada şöyle düşünüyor :Böyle şeyleri gerçekten düşmanına hediye edeceksin diyor ,beslemesi tam bir eziyet diye düşünüyor ve dayanamıyor ,o da başka birine hediye ediyor.
Yazar ,başka bir hikayesinde ‘su ve köpük ‘diyor;Burada ise çağlayanlarda oluşan köpükten bahsediyor .Köpüğün ona çalgılı gazinolarda caz davuluna uyarak çılgınca numaralar yapan , ak etekli oyuncu kızları hatırlattığını söylüyor ,bunuda bunaltıcı bir gürültü içinde yalancı bir keyif diye nitelendiriyor .En tatlı köpüğün ise bira köpüğü olduğunu söylüyor .Ayrıca çağlayanı,bir azgın olarak görüyor ve keşke bir an dursa ve donuverse diyordu.Çağlayanın başına geçip ‘sende uslanacaksın çapkın ,sende durulacaksın ey deli gönül ,sende ağırlaşacaksın ey hoppa ‘diyordu.Fakat onu dinlemediğini düşünüyor ve aşağıda ırmağın kucağına düşünce akılanır diyordu.
[B]ÜSLUP ÖZELLİKLERİ :Kitap çok sade bir dille anlatılmıştır ve okunurken çok rahat anlaşılmaktadır. [/B]
[B]KARAKTERLER HAKKINDA BİLGİ:Kitapta bir çok hikaye bulunduğu için bir çokta karakter vardır.Fakat bu karakterlerin hepsinde başrolü yazar oynamaktadır.Bu hikayelerin bazılarında ise yazar her hangi bir maddeyi örneğin bir çağlayanı canlandırmış ve onu bazı şeylere benzetmiştir.Burada ise kendi düşüncelerini aktarmıştır. [/B]
KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER:
Kitap,adında anlaşılacağı gibi biraz saçma ama bazı hikayelerde okuyana bir ders vermeye çalışılmış.Genel anlamda herkese tavsiye edilecek bir kitap olabilir okunduğunda ,okuyan küçük bir tebessüm gösterebilir.Açık ve sade bir kitaptır.Herkes tarafından okunmalıdır.
[B]KİTABIN YAZARI :REFİK HALİD KARAY [/B]
[B]SAYFA ADEDİ :160 [/B]
[B]BASILDIĞI YER :İNKILAP KİTABEVİ/İSTANBUL [/B]
[B]BASILDIĞI YIL :1994(3NCÜ BASKI) [/B]
[B]KİTABIN KISA ÖZETİ:Yazar,kitabında küçük ve parça parça hikayelerden bahsetmektedir.Kitapta bu şekilde otuzdokuz tane hikaye bulunmaktadır. [/B]
Yazar , bu hikayelerin hepsine bir ortak yön vermeye çalışmış .Öncelikle hikayelerin hepsinde başta olaydan bahsetmiş ve hepsinide kendi yaşadı gibi göstermeye çalışmış.Olayın o yönünü bilemiyoruz tabiki belkide yaşamıştır.Kitapta o konudan bahsedilmiyor.Sadece sırayla hikayeler anlatılmış.Hikayelere ise bakış açısı ;Hepsine bir alaycı gözle bakmış ve okuyanları güldürmeye çalışmış.Hikayelerin hepsi genel anlamda güzel sayılır ama kitabın adından da anlaşılacağı gibi gerçekten biraz da saçma .Şimdi size bu hikayelerin bir kaçından özet olarak bahsetmek istiyorum:
Bu hikayenin adı ‘kusuya merhamet’;Yazar burada kendini apartmanda oturan bir efendi gibi gösteriyor ve ona bir akrabası kuzu hediye ediyor ve o da nerde besleyecegim derdine düşüyor ,apartmanda kuzumu beslenir diye yakınıyor onu apartmanın altına indiriyor fakat kuzuda orada ağlamaya başlıyor.Yazar burada şöyle düşünüyor :Böyle şeyleri gerçekten düşmanına hediye edeceksin diyor ,beslemesi tam bir eziyet diye düşünüyor ve dayanamıyor ,o da başka birine hediye ediyor.
Yazar ,başka bir hikayesinde ‘su ve köpük ‘diyor;Burada ise çağlayanlarda oluşan köpükten bahsediyor .Köpüğün ona çalgılı gazinolarda caz davuluna uyarak çılgınca numaralar yapan , ak etekli oyuncu kızları hatırlattığını söylüyor ,bunuda bunaltıcı bir gürültü içinde yalancı bir keyif diye nitelendiriyor .En tatlı köpüğün ise bira köpüğü olduğunu söylüyor .Ayrıca çağlayanı,bir azgın olarak görüyor ve keşke bir an dursa ve donuverse diyordu.Çağlayanın başına geçip ‘sende uslanacaksın çapkın ,sende durulacaksın ey deli gönül ,sende ağırlaşacaksın ey hoppa ‘diyordu.Fakat onu dinlemediğini düşünüyor ve aşağıda ırmağın kucağına düşünce akılanır diyordu.
[B]ÜSLUP ÖZELLİKLERİ :Kitap çok sade bir dille anlatılmıştır ve okunurken çok rahat anlaşılmaktadır. [/B]
[B]KARAKTERLER HAKKINDA BİLGİ:Kitapta bir çok hikaye bulunduğu için bir çokta karakter vardır.Fakat bu karakterlerin hepsinde başrolü yazar oynamaktadır.Bu hikayelerin bazılarında ise yazar her hangi bir maddeyi örneğin bir çağlayanı canlandırmış ve onu bazı şeylere benzetmiştir.Burada ise kendi düşüncelerini aktarmıştır. [/B]
KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER:
Kitap,adında anlaşılacağı gibi biraz saçma ama bazı hikayelerde okuyana bir ders vermeye çalışılmış.Genel anlamda herkese tavsiye edilecek bir kitap olabilir okunduğunda ,okuyan küçük bir tebessüm gösterebilir.Açık ve sade bir kitaptır.Herkes tarafından okunmalıdır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi