You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
Bir Mahzun Büyücü

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde. Pireler berber, develer tellal iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken.

Uzak, çok uzak diyarlardan birinde Godosh adında güçlü bir büyücü varmış. Tüm hayali, tanrılara kafa tutmakmış. Orada, yukarılarda bir yerlerde, aşağıya sırıtıp, kah esen, kah gürleyen tanrıların façasını bozup, Godosh'un kim olduğunu cümle aleme göstermek için çalışmış didinmiş. En sonunda bu işi yapabilecek güce ve bilgiye sahip olduğuna karar verdiği gün, girmiş büyü odasına ve başlamış, bu zor ve bir o kadar güçlü büyünün sözlerini bağırmaya.

Büyü sözlerinin sonu geldiğinde, etrafını durmadan dönen, mavi, minik noktacıklar sarmış. İşte o zaman Godosh bir şeylerin ters gittiğini anlamış, anlamış anlamasına ama heyhat... Artık çok geçmiş.

Birden, yer gök kararmış, bir sis etrafı kaplamış, mavi noktalar yeşile çalıp, önünde bir yol oluvermiş. O durmuş yol gitmiş... O durmuş yol gitmiş, sonunda yol, bir garip kapıya varmış. Varmış da, bu densiz yol, anlı şanlı Büyücü Godosh'u üstünden doğruca kapıya fırlatmış.

Godosh gözlerini, garip binalarla kaplı, garip elbiseli adamların etrafta cirit attığı, garip bir memlekette bulmuş. Bulmuş bulmasına ya, hala nerede olduğunu bilmiyormuş. O hala kendi dünyasında bilmediği bir yerlerde olduğunu sanıyormuş. Godosh sanadursun, aslında şu an kendi memleketinden çok ama çok uzaklarda, İstanbul'un Unkapanı semtinin arka sokaklarındaymış...


Godosh bakmış bakmış,bu geldiği yerden hiçbir şey anlamamış.O da biraz yürümeye başlamış,hiç görmediği dükkanların,kale büyüklüğündeki binaların yanından geçmiş,birçok insanın yürüdüğü geniş bir alana çıkmış.İnsanlar bir çığ gibi geliyormuş.Godosh buradan korkmuş,kendi evine geri dönmek istiyormuş.Yoldan geçen insanlarla konuşmaya çalışmış.
"Bayım,bakar mısınız?Ah,pardon hanımefendi,bayım!!!"
İnsanlar onu dinlemiyormuş,durmadan yürüyorlarmış.
"Bu işten sıkıldım artık!" diyerek bir büyü yapmya başlamış Godosh.Ancak yapamamış.
Artık bıkkın bir şekilde yandaki dükkanlardan birine girmiş.
"Buyrun,neye bakmıştınız??"


Godosh uzunca bir süre etrafa bakınmış durmuş. Koca koca sandalyelerin ve boydan boya aynaların, bu ufak odaya ilginç bir hava kattığını düşünmüş.

Adam, eliyle sandalyeyi göstererek, biraz da alay edercesine sormuş, "Buyur dayı, saç, sakal hangisi?"

Godosh adamın ne dediğini anlayamamış ama kudretli bir büyücü olarak bilmediği bir dille karşılaşması onu bir hayli şaşırtmış. Fakat büyücü adamın ortak dili bildiğine eminmiş, bu alaylı hali Godosh'u sinirlendirmiş elbet. Nasıl sinirlendirmesin, O ki, buraların en büyük büyücüsüymüş, "Hemen bana ortak dilde, burasının neresi olduğunu söyle, yoksa... yoksa seni maymuna çeviririm!"

Adam saf saf bakmış bizim büyücüye ve bu sohbetten sıkıldığını hiç te gizlemeyerek, "Bela mısın kardeşim?" diye terslemiş.

Büyücü bu sözleri de anlamamış haliyle ve bu sefer şaşırmış basbayağı. Bu şaşkınlık bakışlarına da aksedince, adam tekrar atılmış ve sanki bağırdığında muhatabı anlayacakmış gibi bağırarak, "bela diyorum bela... bela mısın?" demiş. ardından da bir kahkaha atıp, "Maymuna çevirdin bizi be dayı!" diye eklemiş. sonra eline gazetesini tekrar alıp, sanki büyücü orada değilmiş de, kendi kendine konuşuyormuşçasına sesli sesli mırıldanmaya başlamış, "Bak! zaten dolar da fırlamış yine..."

Bu sözleri duyunca Godosh'un gözleri fal taşı misali açılıvermiş. Fırlamış dükkandan ve kendini kimsenin olmadığı bir sokağın kenarında, pis bir duvara yaslanırken bulmuş. Düşünmüş seslice, "Bu adam gerçekten ortak lisanı blmiyor, belki de burada ortak lisan konuşulmuyordur." Sonra aklına adamın lafları gelmiş ve etrafını kolaçan etmekten alamamış kendini. "Ah! Ah!" demiş "Bilmeliydim bu işlerin ardında Kötülükler Tanrısı Dolar'ın olduğunu..."


"Eeeaaak!" diye bağırmış büyücü: "Ne berbat bir koku, burada biraz daha durursam sanırım öleceğim."

Kalın cübbesine sarılarak dar sokakta yürümeye başlamış. Taa ki koca göbekli, uzun boylu, saçı sakalı birbirine karışmış bir adama çarpana dek. Gözü dönmüş bir şekilde adama bağıran büyücü, büyü yapmak için asasını kaldırdığında adamın sert yumruğu ile karşılaşmış. Afallamış bir şekilde yerde yatan Godosh, adamın konuştuğunu duyabiliyormuş: "Bizim babalığı gördün mü, çetin çeviz çıktı." Diyormuş yanındakine. Büyücünün ise bu olaydan tek anlayabildiği bu kelimeleri izleyen kahkalarmış. Zaten buda onun için yeterliymiş. Şişman adam yaklaşmış ve "Kalk!" diye bağırmış. Cevap, masum bir bakışmış. Adam yine konuşmuş: "Hiç bu ayaklara yatma babalık, bu benim için ilk değil!" Yine aynı cevap. "Eeee, sıktın ama kaldırın şu adamı." Godosh temasdan kaçınmış fakat kurtulamayacağını da biliyormuş. Adam yine konuşmuş: "Şimdi kılığın, kıyafetin gösteriyor ki, zengin züppelerdensin, çıkar cüzdanıda görelim manileri..."
Büyücü konuşmuyormuş. Sadece adamın gözlerinin içine bakmakla yetiniyormuş. Adam tekrar başlamış: "Madem sen vermeyeceksin, biz de..."
“İşte!” diye bağırmış büyücü.Aynı anda şişman olan adamın da anlamadığı bir dilde bu sözü mırıldandığını hatırlamış. İşe yarıyormuş, büyücünün doğum hakkı olan bu yeteneği bu dünyada da işe yarıyormuş: Gözlere bakarak kontrolü ele geçirme. Bu yeteneğini kendi dünyasında pek kullanmazmış. Çünkü çevresindekilerin neredeyse hepsi bu saldırıya karşı dirençliymiş. Fakat görünen o ki,bu dünyada işe yarıyormuş. Büyücü tekrar konuşmuş, aynı anda adam da: "Şimdi gidiyoruz. Bu adamı burda bırakacağız ve bir daha da dokunmayacağız, anlaşıldı mı?" Godosh yanındaki adamların temaslarının gevşediğini hissedebiliyormuş. Tekrar konuşmuş: "Şimdi gidiyoruz. Ama önce bu adamın burda gitmesine izin vereceğiz. Şimdi hadi git!" Büyücü şimdi tamamen serbest kalmış. Hızlı yürümeye başlamış. Sokaktan dönünce kontrolü bırakmış. Adam kendine dönmüş. Büyücü yürürken arkasındaki bağırışları duyabiliyormuş...
(...)


Godosh,sokakta yürümeye devam etmiş.Gece olana kadar dolaşmış.Gece karanlıkta yollar onu garip bir yere götürmüş.Bir otoyolun ortasına.Birçok araba vınlayarak geçiyormuş.Godosh da yoldan karşıya geçmek için kendini yola atmış.Ancak tam bir araba ona çarpacakken biri onu geri çekmiş.
"Hemşerim ne yapıyorsun?"

Godosh adama bakmış.Bu adamı bıyıklı ve pis sakallı bir adammış."Adın ne senin?" demiş adam.
"Godosh."
"Ne???"
"Godosh.Go-dosh."
"Dalga mı geçiyon benle lan dingil!"
"Dingil?"
"Git işine kardeşim akşam akşam..Tövbe tövbe godoşmuş..."
Adam Godosh'u olduğu yerde bırakıp uzaklaşmış.Godosh da öbür tarafında duran iki kadının yanına gitmiş...


Yanlarına yaklaştıkca kadınların çok fizikli oldukları gözüne çarpmış(hatta aparkat yemiş demek daha uygun)herhalde kendi diyarında en az 10 öküz eder diye düşünmüş.
Kadınlardan biri :"Ayol çekinme canım gel yemeyiz biz seni!" demiş.
Öteki :"Ahihi yemeyiz tabii!"

Kadınların yanına gittiğinde bir motor sesi duymuş ve mavi boyalı 4 tekerlekli garip bir araç(demin yoldan geçenlerden en büyük farkı büyük ve mavi olmasıymış) oraya doğru geliyormuş.


"Sarıyer!Sarıyer bir kişi!Sarıyer kalmasın!!"

Godosh adamın yanına gitmiş.
"Sen!Şu koca şey ne?"
"Sarıyer hemşerim Sarıyer,duymadın mı?Atla!Bir kişilik yer var!!"
Adam Godosh'u kolundan tutup koca aracın içine atmış.
Godosh da boş bulduğu bir yere oturmuş.En öndeki adam Godosh'a sormuş:
"Nerde inicen abi?"Godosh anlamamış normal olarak.Kendi dilinde:
"Efendim?" demiş.
"Nerde ineceksin diye soruyorum?"
"Nasıl yani?"
Adam yanındakine dönmüş."Sarhoş bu galiba.Parası da yoktur,yazık..."
"Abicim ben seni sanayiide atarım tamam mı?
"..."
Araç ilerlemeye başlamış.Godosh heyecanlıymış."Az önce dışardan gördüğüm koca şeyler demek ki bir yerden bir yere gitmeye yarıyormuş,"diye düşünmüş.Araba yol almaya devam etmiş...


Devasa araç kah hızlı kah yavaş, kah düzgün kah sallantılı ilerlemiş Godosh'un hayranlıkla izlediği yollarda. Gecenin kararttığı binalar gözüne şeytani gelse, yüreğine korku salsa da, heyecanla izlemiş etrafı.

Bir müddet sonra da başlamış kara kara düşünmeye. Ama heyhat, boşa koysa dolmuyor, doluya koysa almıyormuş, işin içinden bir türlü çıkamıyormuş.

Farkında olmadan kendi kendine fısldayarak konuşmaya başlamış, "Belki de gelecekteyimdir,ya da belki başka bir boyut yada belki hepsi rüyadır. Yok yok böyle rüya olmaz,hele benim gibi bir büyücü böyle bir rüya görür mü hiç? Evet evet bu olsa olsa Karanlıklar Tanrısı Dolar'ın bana kurduğu bir tuzak, bundan eminim..." diye kendi kendine fısıldaşıp mırıldanırken, kulağının dibinde yaşlı bir kadının sesi çınlamış, "Ah beyefendi ah! Siz de mi dolar'dan mağdur oldunuz? Herkes Dolar'ın yükselmesinden perişan oldu, biz de geçen komşudan almıştık bi 1000 do..." Kadın dertli dertli konuşurken bir de ne görsün? Godosh, faltaşı gibi gözlerle fırlamasın mı yerinden? Sadece fırlasa iyi, o heyecanla öyle bir bağarmış ki, "Neeeee? Dolar yükseldi mi?" diye şöför bile frene basmış, birisinin canını alıyorlar diye. Ama Godosh'un yolcuların gözlerindeki şaşkınlığa bakacak hali yokmuş elbet. O bağırarak devam etmiş sözlerine, "Biliyordum... biliyordum... O Karanlıklar Efendisi'nin yerin altındaki iğrenç evinden yükselip, bizi yok etmeye geleceğini biliyordum." Sesi acıklı ve korkuluymuş, kötü rüya görüp, çığlık çığlığa uyanan çocuk misali tir tir titriyormuş korkudan.

Velakin ne bilsin minibüs ahalisi Godosh'un halinden, kimi “yazık deliymiş" diye acımış, kimi, "Şöför bey atın bunu arabadan, manyak mı ne? Saldırmasın bize?" diye çekinmiş zavallıdan, kimi de sinirli sinirli, "Kardeşim bağırmasana, akşam akşam senle mi uğraşçaz? Zaten kafamız çatladı şu saate kadar..." diye veryansın etmiş bizim mahzun büyücüye.


Godosh'ın saçmalıklarına(!) dayanamayan minibüs ahalisinde bir kabadayı tiplemesi daha fazla dayanamayacağını anlayıp bizim mahzun büyücüyü arabadan atmış. Büyücü dönüp küfürler sallasa da öfkeli bakışları görünce hemen susmuş.
Ve o anda aklına ne kadar da aç olduğu gelmiş, ve gidip yiyecek bir şeyler aramış. Tam yiyecek bir şeyler ararken Godosh'u bir kameraman tutmuş.Tabii nerden bilsin bizim Godosh kamera nedir, kameraman nedir?
Tam küfürü basacağı sırasında lafı bölünmüş.
"Ben Türkiye'nin en çok sevilen ve seyredilen haber bülteni olan Gösteri TV Ana Haber Bülten'inden Muhabir Erdal Yalçın, canlı yayında bize söylemek istediğiniz bir şey var mı?"

Godosh bakmış olacak gibi değil, basmış küfürü ve gitmiş.
Az ilerledikten sonra vitrininde oynayan resimler olan bir şey görmüş ve pür dikkat dinlemiş(izlemiş).
"Evet, sevgili seyirciler işte bir Türk, ve yine sanıyorum delirmiş!"
"Şimdi yanımızda Psikiyatr Prof. Dr. Ali Zeki var. Ve bu kendini büyücü sanan adam hakkında konuşacağız."
"Size ilk sorum şu olacak sayın Zeki Bu adam bir insan mı?"
Godosh izlemeye devam ediyormuş!


"-Bu da soru mu şimdi?Tabii ki bir insan.Ama sanırım geçirmiş olduğu şoklar nedeniyle böyle garip davranıyor olabilir..."

"..."

Godosh gördüklerini de,duyduklarını da anlamamış.Kutunun içinde durmadan kendi görüntüleri çıkıyormuş.Godosh sinirlenmiş ve bir anda atlayarak önündeki camın içinden geçmiş ve kutunun içine dalmış.

Evet,tahmin ettiğiniz gibi olmuş.Godosh yayın dalgalarının içniden geçerek programın yapıldığı stüdyoya balıklama dalmış.Oradaki herkes gaipten çıkıp gelen bu adama hayretle bakıyormuş.Godosh hemen bir büyü yapmaya koyulmuş ve herkesi örümcek ağları içinde bırakmış.Sizin de farkettiğiniz gibi,artık büyü yapabildiğini farketmiş o da.İçerideki her şey örümcek ağıyla kaplanmış ve stüdyo debelenen insanlarla dolmuş.Daha sonra bir büyü daha yapmış ve bütün dilleri anlamaya başlamış.Bu onun iletişim kurması için gerekliymiş çünkü.

Stüdyonun cam kapısını nerdeyse devirerek içeri giren iki mavili adam ceplerinden garip siyah şeyler çıkarmış ve Godosh'a doğrultmuşlar.
"Manyak mısın be!Adalet adına teslim ol!!"
"Hadi ordan aptal!Artık gücüm yerine geldi!!!Kaçıyorum bu iğrenç yerden!!"demiş Godosh ve kendisini evine götürecek büyülü sözlere başlamış...

"DAN!"

Büyü sözleri acı bir çığlıkla kesilmiş, mermi bula bula Godosh’un kaba etini bulmuş ve büyücünün yere yuvarlanmasına neden olmuş. Ani gelen bu acı, büyü ve yorgunluğun verdiği ağırlığı kaldıramamış büyücümüz ve bayılıvermiş oracıkta.

Karabasanlar ve korkulu rüyalar eşliğindeki bu baygınlık hali geçtiğinde, açmış gözlerini tekrar ve beyazlara bürünmüş bir odada bulmuş kendini. Elbette ilk düşündüğü “Nerdeyim?” olmuş. Sonra yavaş yavaş olanları hatırlamaya başlamış, büyü yapmaya çalıştığı o anı ve o gürültülü silahın verdiği acıyı. Tabi ki eli ister istemez seyirmiş, merminin sıyırdığı kaba etine ve düşünmüş “İyi görünüyor” diye. yavaşça kalkmaya yeltenmiş, elbette yarası acıyormuş ama burdan çıkması hatta kaçması gerektiğini düşünüyormuş, nasıl düşünmesin? Üstüne saldırılmış hatta yaralanmış. Ama bir eksik olduğunu fark etmiş aniden, onun için çok büyük önemi olan cüppesi üzerinde yokmuş. Ne yapsın ne etsin bilememiş, sağa bakmış yok, sola bakmış yok, tam o sırada bir kız girmiş içeri, beyazlar içinde, güler yüzlü kız endişeyle gelmiş Godosh’un yanına ve, “Amcacığım yaralısın,hemen ayağa kalkmamalısın,en azından bir iki gün daha yatmalısın.” diye hafif azarlar bir tavırla ikaz etmiş bizim büyücüyü. Ama cüppesi olmadan kendini çıplak hisseden büyücü, dinlememiş bile kızı ve atılmış, “Cüppem... Cüppem nerede?”. Kız güler yüzle cevap vermiş adamın cüppesinin çalınmasından korktuğunu düşünerek, ama nereden bilsin, o cüppenin öyle alelade bir giysisi olmadığını. “Cüppeni emin bir yere koyduk merak etme amca hiçbir şey olmaz”.

Tabi ki, Godosh bu sözlerle sakinleşmemiş, aksine iyice köpürmüş, bir büyücünün cüppesini izni olmadan almak büyük bir kabahatmiş onun dünyasında. “Hemen... hemen getirin onu bana ve size ceza vermemi istemiyorsanız, bunu acele yapın”, kız, “Fesuphanallah” dercesine bir mimikle devam etmiş “Tamam amca sen yat, ben hemen getiriyorum”. Godosh kıza ters ters bakınca kız da “Peki peki” deyip çıkmış odadan ve bir süre sonra elinde, büyücünün değerli cüppesiyle dönmüş. Büyücü kızın elinden çekip almış cüppesini ve hemen giymeye koyulmuş, kız bir şeyler diyecek olmuş ama, bu ihtiyar uğraşılacak gibi değilmiş, O da vazgeçmiş elbet.

Kız tam çıkarken, dışarıda kapının önünde ona ateş eden adamlara benzeyen birini görmüş, adam horul horul uyuyormuş, o kadar ki gürültüsü odadan rahatlıkla duyuluyormuş. Godosh bir büyücü olarak buradan bir büyüyle çıkabilirmiş ama yarası hala acıyormuş ve bu dünyadan çıkabilmek için güce ihtiyacı varmış. Zaten böyle avanak bir gardiyanı varken büyüye niye ihtiyaç duyacakmış ki. Hemen kapıya yönelmiş ve etrafı kontrol etmiş, kimselerin olmadığını görünce fırlamış dışarı. Merdivenlerden elinden geldiği, acısının elverdiği hızla inmiş ve sonunda çıkış kapısına ulaşmış ama tam o sırada yakalanmış büyücü. Kapı bekçisi bir şeyler diyormuş ama, büyüden başka çaresi kalmadığını anlayan büyücü hemen başlamış büyüsüne ve bitirdiğinde, kapı bekçisi uyumaya başlamış. Kendiyle gurur duyan bir edayla çıkmış dışarı.

Hava karanlıkmış, bulutsuz, yıldızlı, temiz ama soğukmuş. Soğukmuş soğuk olmasına ya, Godosh’un cüppesi ne bir gıdım üşütüyormuş büyücüyü, ne bir gıdım terletiyormuş. Büyülü cüppenin marifetlerinden biri de buymuş, ne rüzgara, ne soğuğa, ne kızgın güneşe, ne suya geçit veriyormuş. Büyücü cüppesine sarınmış ve onu evine döndürecek büyüyü yapması için, müsait bir yer bulamak için işe koyulmuş, artık bu insanlara güvenemezmiş, mutlaka sakin bir yer bulmak istiyormuş ama gel gelelim etraf insan doluymuş. Uzun bir yolculuğun ardından hava aydınlanmaya başladığında Godosh ta amacına ermiş, kimsenin olmadığı ağaçlık bir alan bulmuş.

İştahla sözleri söylemeye başlamış, birden ve cüppesinin sihirli ceplerinden bir toz çıkarıp serpmeye başlamış yere. Serptiği yerden sarı ışıklar yükselmiş yukarı doğru ve gittikçe büyüyen ışıklar sonunda bir kapı oluvermiş. Kapının diğer tarafında kendi dünyası varmış, bir adım sonra kurtulacakmış bu acayip dünyadan.

Tam o sırada Godosh için sıra dışı bizler için çok normal bir olay olmuş, yüzüne bir damla su damlamış, sonra bir tane daha ve bir tane daha. Yağmur... yağmur yağmaya başlamış. Godosh birden dona kalmış. Bu, onun için mucizeden daha büyük bir olaymış. Havadan damlayan su taneciklerini, hayranlıkla ve hayretle seyre dalmış, serin sular yüzünden akıyormuş, “Bu ne büyük bir an...” diye düşünmüş, “Belki de ölüyorumdur.” ama hayır ölmüyormuş elbet ve oda bunun farkındaymış. Godosh, o çok değerli, üstünden çıkarmaya korktuğu cüppesini, çıkarmış aceleyle. Damlacıkların İnce iç elbiselerine çarpmasına, üşümesine göz yummuş. Titriyormuş ama soğuktan değil, böyle bir anı yaşamanın verdiği heyecanla titriyormuş. Ama olanlar bu kadarla kalmamış, heyecanını ikiye katlayacak başka bir şey görmüş. Tam yağmur yavaş yavaş dinerken, gökyüzünde ışıklar gözükmüş, rengarenk, bambaşka ışıklar, öyle kendi büyülerindeki yalancı ışıklar gibi değilmiş. Tüm gökyüzünü kaplayan bir gösteriymiş sanki. Adeta aşık olmuş yağmura ve gökkuşağına Godosh, zamanını bilemediği uzun bir zaman orada öylece seyretmiş olanları. Sonra aklı başına geldiğinde kapıya bakmış, artık gitmek için o kadar da can atmıyormuş. İki dünya arasında kalan bir zavallıymış bir yanda kendi dünyası, kendi toprakları, diğer yanda inanılmaz hisler yaşatan bir dünya. Godosh cüppesini almış ve yavaşça giymiş. Seçimini yapmak için sadece birkaç saniye düşünmüş ve kendini hiç bilmediği bir dünyanın, mucizelerle dolu bir dünyanın kucağına bırakıvermiş. Kapı arkasından kapanırken ardına bile bakmadan sakince uzaklaşmış, keşfedilmeyi bekleyen mucizeleri bulmaya.

İşte bu, Mahzun Büyücünün öyküsüdür. Eğer bir gün yağmurun altında, gökyüzünü hayranlıkla seyre dalmış, garip giyimli birisini görürseniz. Bilin ki, O Godosh’tur.

--- Son ---





[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

KİTABIN ADI : BİR ÖLÜNÜN DEFTERİ
KİTABIN YAZARI : HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İNKILAP VE AKA YAYIN EVLERİ ANKARA CAD.NO.95 –
İSTANBUL
BASIM YILI : 1984

1.KİTABIN KONUSU :
Aşkın bir gence çektirdiği ızdıraplar.

2.KİTABIN ÖZETİ :
Yağmurlu bir gecede Hüsam,karısı ve çocukları İsmet ile Fuad evde otururlarken yaşlı bir adam eve gelir ve Hüsam’ın onunla birlikte gelmesini ister.Hüsam’ı en yakın arkadaşı Vecdi’nin yanına götürür.O gece Vecdi hayata gözlerini yumar ama Hüsam’a kara bir defter bırakır.Bu,Vecdi’nin çocukluktan ölümüne kadar olan hayatını yazdığı günlük niteliğinde bir defterdir.Hüsam defteri okumaya başlar…
Vecdi ile Hüsam çocukken bir yatılı okulda kader arkadaşı olurlar.Vecdi’nin bir de halası ve halasının kendi yaşlarında Nigar adında bir kızı vardır.İleriki yıllarda hem Vecdi hem de Hüsam Nigar’a aşık olurlar.Fakat Nigar Vecdi’yi bir kardeş gibi gördüğü için kalbi Hüsam’a vurulur.Vecdi Hüsam’a olan ve çocukluk yıllarından gelen samimi arkadaşlıktan soğur,çünkü Hüsam artık Vecdi’yi anlamaz,ona fazla ilgi göstermez olur Kendisini onlardan uzaklaştırmak ister.O sırada cereyan etmekte olan Balkan savaşlarına gönüllü doktor olarak gider ve orada sol kolunu kaybeder.En sonunda İstanbul’a tekrar döner ama kalbinde hala o aşk acısı vardır.Birgün kolu yüzünden kaptığı bir rahatsızlıktan dolayı kendisini yataklarda bulur.Yağmurlu bir gecedir ve Hüsam'ı yanına çağırttırır.
O gece Vecdi,Nigar’ın aşkını kalbine gömerek hayata gözlerini kapar.Hüsam ise Vecdi’nin kendisi için ne kadar fedakarlıklarda bulunduğunun farkına o gece bir ölünün; Vecdi’nin defterini okuyarak varır…

3.KİTABIN ANA FİKRİ :
Gerektirtiğinden çok mutlu olan insanların mutsuzları anlayamamaları.

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
Yazar kitaptaki bütün olaylarda duygusallığı ön plana çıkarmıştır.
Kitaptaki olaylar üç kişi etrafında gçmektedir.Bir doktor olarak geçen Vecdi,öğrencilik yıllarında delidolu,olgunluk yıllarında ise kalbindeki aşk acısıyla birlikte herkesten kaçmak, uzaklaşmak isteyen bir rol içerisindedir.
Bir şair olan Hüsam mesleği gibi şair ruhlu hayattan sadece zevk alan ve zevkli yönlerine yönelen bir kişi.
Nigar olayda iki erkeğin arasını açan birisi olarak gözükse de; kendisi bunun farkında olmayan kitapta odak nokta olan kişi.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Kitapta olaylar Servet-I Finun zamanında olmasına karşın kitabın dili anlaşılacak kadar sade yazılmış.
Yazar,olaylarda duygusallığı ön planda tutup;olaylar arasında her nekadar zaman ve mekan bakımından kopukluklar olsada kitaba bir sürükleyicilik kazandırmıştır.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ :
Halit Ziya Uşaklıgil (1866 - 1945)
[COLOR=maroon]
Halit Ziya, Hacı Halil Efendi’nin üçüncü çocuğu olarak 1866’da İstanbul’da doğdu. İstanbul’da Askeri Rüştiye'ye giden Halit Ziya, babasının işleri kötü gitmeye başlayınca, annesiyle birlikte İzmir’e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüşdiyesi’nde sürdürdü (1878).İzmir’e dönüşünde rüştiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası’na girdi. İstanbul’da Reji Genel Müdürlüğü’nün başkâtiplik teklifini kabul ederek İzmir’den ayrıldı (1893). Reji’deki çalışma günlerinde Servet-i Fünun’a da katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştıran Halit Ziya, Meşrutiyet’ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı okuttu. Sonra Mabeyn Başkâtibi oldu (1909). Buradan ayrıldıktan sonra memuriyete dönmeyen ve tüm zamanlarını edebiyata veren Halit Ziya, 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul’da öldü.

[B]Doğum tarihi 1866 [/B]

[B]Ölüm tarihi 23 Mayıs 1945 [/B]

[B]Eserleri *Nemide Bir İzdivacın Tarih-I Muakaşası , Bir Yazın Tarihi , Onu Beklerken , [/B]
Sanata Dair Kırk Yıl.

*Bir Ölünün Defteri , Bir Mıhtıranın Son Yaprakları , Solgun Demet , Aşka Dair ,
Bir Acı Hikaye.

*Ferdi ve Şürekası , Nakıl Bir Şi’ri Hayal , İhtiyar Dost , Saray ve Ötesi.
Mai ve Siyah , Bu Muydu? , Sepette Bulunmuş Kadın Pençesi

*Kırık Hayatlar , Hey Hat , Bir Hikaye-I Sevda İzmir Hikayesi ,
Aşk-I Memnu , Küçük Fıkralar , Hepsinden Acı.




[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
BİR ÖYKÜ
Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
utangaç bir tavırla rektör'ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı...
Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce
bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam"
dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için
bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

"Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a
bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu
biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
fazlasına çıktı..."

Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite
inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

Rektör'ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya,
Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için
onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.


[B]=========

Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara
yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle... [/B[U]RL="http://www.zohreanaforum.com/index.shtml"]
[/URL]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
BİR SORGULAMA:O’NU ANLAMAK

“…Sizler, 21nci yüzyılın yükselen değerlerisiniz. O nedenle bir Harbiyeli olarak yüksek bir ideale sahip olmalısınız. Bu ideal, Türklük şuurunu, derin bir tarih kültürünü, sarsılmaz bir irade gücünü ve mücadele azmini,çağın ilmi gereçlerini ve bitmez tükenmez çalışma temposunu ihtiva etmelidir. Tarih ve istikbalin omuzlarınıza yüklediği vazifelerin idrakinde olduğunu göstermeli ve tarihimizle sağlam bir bağ kurmalısınız. Bu bağ sizin için gurur ve azim kaynağı olmalıdır. Bizleri ayakta tutan ve birbirimize bağlayan; dil, kültür ahlak ve ülkü birliğinden asla taviz vermemelisiniz. Gençliğe hitabımda belirttiğim hususları kendinize rehber edinerek okumanızın ve yorumlamanızın çağdaş Türkiye özlemine katkı sağlayacağına inanıyorum.”

İşte O’nu en büyük Harbiyeli ve yüce önder yapan sarsılmaz düşüncenin özü. İşte O’nun, bir milleti adım adım yücelten liderlik anlayışının temelleri. İşte O’nun bıraktığı paha biçilmez mirası korumak namına, en büyük bekçilerden arzuladığı, istediği yüksek duygular.

O’nun yaşamını okurken, özellikle üzerinde durduğumuz konular; O’nu başarıya götüren temel etmenler; özellikle de bir ulusu harabelerin içinden çıkarıp yepyeni bir çehreye bürümesinin ardındaki temeller ve onların atıldığı yıllardaki deneyimlerini, yani Harbiyeli Mustafa Kemal’in neler yaptığını, neler düşündüğünü daha dikkatli inceler ve her defasında “Ne büyük insanmış!” demekten kendimizi alamayız. Ancak O’nu inceleyen hangimiz olursa olsun, hepimizin atladığı, ihmal ettiği noktalar var: neden hepimiz, sadece O’na hayranlık duymakla yetiniriz? Elbette ki O, hepimizin en büyük gurur kaynağıdır; olmalıdır da. Ancak O, yaptıklarını, sırf tarihe geçmek, arkasından gelen nesillerin kendisinden bahsetmesini sağlamak için yapmadı. O ne yaptıysa, aziz milletinin, dünyada hak ettiği yerde olmasını sağlamak, onların diğer milletler karşısında ezilen, hor görülen ve itilen toplum olmaması umuduyla yaptı. Bunu başardın da. Bedeni aramızdan ayrılmadan önce de bizlere, tıpkı cevher gibi işlendikçe ışıldayan, etrafını aydınlatan koca bir miras bıraktı. Ne için? Kendi varlığının değil, yarattığı bu devletin, yücelttiği bu milletin ebediyetini sağlamak için. Oysa biz, bu mirasa sahip çıkmamakla, hem O’nun ve aslında hepimizin ideallerini ve onunla birlikte de O’nu yavaş yavaş benliklerimizden silmekte değil miyiz? Söyleyin bu ihanete kimin hakkı vardır? Kim, ne cüretle böyle bir cinayete, bir manevi bütünlüğe ve onun yaratıcısının mirasına değer vermemeye yeltenebilir? Kimse!

Bu mirası, önce korumak, sonra işlemek ilk önce onun en büyük varisleri olan biz Harbiyeliler’in, O’nun bize mesajları doğrultusunda kaçınılmaz görevidir. Bu sorumluluk, bizlerin omuzuna bir millet tarafından yüklenmiştir ve bu sorumluluktan kaçmaya da hiç birimizin hakkı yoktur. Bakın, dinleyin; yıllar öncesinden kopup gelen bir haykırış neler söylüyor: “…Sizler 21nci yüzyılın yükselen değerlerisiniz. O nedenle bir Harbiyeli olarak yüksek bir ideale sahip olmalısınız. Bu ideal…”

İşte ihmal ettiğimiz noktalardan birisi daha. Her an kulaklarımızda yankılanması gereken bu nidayı, neden kimse duymuyor? Neden, bu mirasın yok olması hiç birimizi bir şeyler yapmaya sevk edecek kadar kahretmiyor? Neden tam anlamıyla onun gibi “Gerçek Harbiyeli” olamıyoruz ve neden bu gibi konularda, yeterince kafa yormuyoruz?

Gerçek Harbiyelilik, her şeyden önce, o en büyük Harbiyeli’yi anlamakla, O’nun izinden bir an olsun ayrılmamakla olur. Ancak bu sayededir ki bizler, omuzlarımızdaki bu ağır yükü kaldırabilir, koca bir milletin idealine; “Çağdaş Türkiye” özlemine tam anlamıyla ulaşabiliriz.

Asla unutmayalım ve endişelenmeyelim ki; kendi varlığını bile amacına feda edebilen insan iradesine karşı hiçbir şey direnemez ve O’nun deyimiyle: “Muhtaç olduğumuz kudret, damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.”
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
bir tereddütün romanI

Kitabı tekrar eline aldı.“Adam yarı baygın bir halde yatağında yatmaktaydı. Göz kapaklarındaki ağırlık adamın nerede olduğu bilincine ulaşmasına engel olmaktaydı. Çok hastaydı. Ayağa kalkıp da birisinin doktor çağırmasını isteyemeyecek kadar bitkin bir halde yatağa mahkum olmuştu. Çevresindeki insanlar ikide bir çay iç, açılırsın ,çay diyorlardı. Adam, buz gibi olmuş, dibinde sanki kertenkele parçaları yüzüşen kankırmızı çayı gördüğünde kendisini daha kötü hissetmeye başlamıştı. ”Mualla kitabı kapattı. Kendisini iyi hissetmiyordu. Yemek esnasında bile iştahı kaçmış,hep kitaptaki o adamın halini düşünüyordu. Yemekteki bu halini gören ablası “Yine o kitabı mı okudun?” diye sordu Muallaya. Evet dedi. “Raif’in getirdiği kitap değil mi? diye sordu. “Evet” dedi Mualla. Hala oteldeki o adamın niçin kıvrandığını anlayamamıştı;çok merak ediyordu. Tekrar odasına çıktı. Kitabın sayfalarını çevirmeye başladı.”Adam yattığı yerin çok ıslak olduğunun farkına vardı. Terlemişti , elbiseleri bedeni hep ter içindeydi. Hiçbir tarafını hissetmiyordu,kolları boynu,bacakları hiçbir yerinin kullanamayacağını ya da çok zor bir şekilde haraket ettirebileceğini biliyordu. Vücudu gibi düşünceleri de felç olmuş bir haldeydi. Nerede olduğunu hatırlamaya çalışıyor, fakat bir türlü başaramıyordu.” Mualla kitabın sayfalarını takrar kapadı, kitabın üzerinde bıraktığı olumsuz tesiri atabilmek için vazoları düzeltti,masanın örtüsünü biraz sola doğru kaydırdı.

Mualla eğer ki bir kitabı sevdiyse onu defalarca okur, yok beğenmediyse bırakırdı. Daha çok eski, meşhur alim insanların kitapları ile altı defalarca çizilmiş kitaplardan hoşlanırdı. Hastalıktan bahseden bir kitabı okuyorsa ,o da hasta olur, fakat kitabı beğenerek okuyorsa okumaya devam ederdi. O gün hep kitaptan bahsedildi. Mualla bu sohbetler arasında sessizliğini korumaya devam ediyordu. Aklında kitaptaki adam için otele hala bir doktor geldimi diye merak ediyordu. Kitabı tekrar eline aldı” Adam duvarlara tutuna tutuna zorlukla otelin salon bölümüne ulaştı,sesini duyurmak için bağırmaya çalışıyor fakat bir kısık sesten ibaret olan sesini kimseye duyuramıyordu . Baygın bir halde kanepeye yığıldı. Çevresine şaşkın bakışlardan oluşan bir insan topluluğu üşüştü. Duyabildiği tek ses kafasındaki anlamsız uğultular ve bir adamın “Doktor birazdan gelecek” sözleriydi. Adam artık kendisine kimsenin yardım etmeyeceği umutsuzluğuna kapılarak havanın o soğuk atmosferinde kendisini otelin dışına attı.” Mualla dehşete kapılmıştı. Kitabı kapattı ve aşağıya salona indi. Raif, Mualla’nın yine o kitabı okuduğunu bildiği için ona kitabı nasıl bulduğu sordu. Muaalla “Fevkalade” cevabını verdi. Mualla, Raif’e, kitabı okuduktan sonra onu hasta ettiğini ve iştahsız bıraktığını söyledi. Raif kitabın muharririnin kendisinin iyi bir arkadaşı olduğunu ve eğer kabul ederse tanıştırmak için bir sonraki cuma günü buraya getirebileceğini söyledi. Kitabın muharriri o hafta geldi, ve bir sohbet ortamı oluşturuldu. Muharrire, Mualla ile evlenme teklifinde yapıldığında , muharrir daha önce bu sorulara verdiği cevaplarına benzer bir cevabın aynısı olan izdivaç taraflısı olduğu yanıtını verdi. Muharrir aklından geçenler tanımadığı birisi ile yapacağı evlilikle mutlu olamayacağıdır. Misafirlik süresince yazar Mualla’nın davranışlarına, konuşmalarına göz süzer ve Mualla’nın içinde gizli tuttuğu yoğun bir enerjisinin olduğunu anlar. Muharrir gelecekteki zevcesini kim olacağını, nasıl bir kişiliğe sahip olacağanı her zaman kendisine merak konusu yapmıştır.

Raif misafirlikte muharrire Mualla’nın onun kitabını okuduğunu söyledi. Bunu öğrenen muharrir Mualla’ya kitabı beğenip beğenmediğini sordu. Mualla gerçekleri saklayan bir hayır cevabını muharrire verdi. Mualla’nın kitaptaki olayların yazarın hayatından bir alıntı olup olmadığı sordu. Muharrir “Evet” cevabını verdi. Olayların ayrıntısına kadar olan tüm gerçeklikler, muharrir karşısında Mualla’yı inanılmaz dehşete düşürmüştü. Muharrir başından geçen bir olayı Muallay’a anlatmaya başladı.”Bir gün, bir hayranımdan mektup aldım. 18 yaşlarında bir kızmış. Benle, mektuptaki yazılı adreste, başından geçen bir olaydan dolayı kendisinde oluşan sorunu çözmek üzere konuşmak istemektedir. Buluştuk ve kız başından geçen ve unutmak isteyip de unutamadığı o olayı anlatmaya başladı. Kız, bir gün liseli kız arkadaşları ile yolda yürürken arkasından güçlü bir el kızı yolun kenarına iter. Kız şaşkınlıkla biraz önce ölmesine neden olabilecek olan trenin uzaklaşmasını şaşkınlıkla izler. Hayatını kurtaran üniformalı bir tıbbiyelidir. Kız ile tıbbiyeli altı ay boyunca çam altlarında parklarda tıbbiyelinin evlenme vaatleriyle sevişirler. Daha sonra tıbbiyeli bu kızı bir daha aramamak üzere terkeder. Kız olaydan sonra ruhsal bir çöküntü içine girmiş ve kendisinin doktoru olabileceğimi düşünerek benden bazı yardımlarda bulunmamı istedi. Bazı telkinlerde bulundum ve bunu kızdan bir hafta boyunca uygulamasını istedim. Ertesi hafta buluştuklarında kızın hasta teyzesine bakmak zorunda olmasından dolayı tıbbiyeliyi unutmak için gösterdiği uğraşların boşa çıktığını ve onu unutamadığını öğrendim.” Muharrir bunları anlatırken Mualla’nın kendisini dikkatle dinlediğini görüyordu. Muharrir sonra kızdan bir mektup aldığını ve mektupta kızın tıbbiyeliyi çoktan unuttuğunu hatta evlendiğini ve çocuk sahibi olduğu yazıyordu.

Raif’in kalktığı koltuktaki Mualla’nın yanına muharrir oturdu ve içindeki o tarif edilmez duygularla dolup taştı. Heyacanlanmış, biraz da kızarmıştı ,fakat Mualla bunun farkına varmamıştı. Bir gün Raif, Mualla’ya muharrirle evlenmesi fikrini açtı. Mualla, cevabı olumluydu, fakat muharrir bu konuda hala tereddütlerdeydi. Ancak asil bir ailenin terbiye görmüş kızı ile evleneceğini düşünen muharrir bu habere çok sevindi. Muharrir bir gün Mualla’yı Raif’in evine davet eder. Muallaya içinde ikisinin de isimleri yazılı olan bir paket verir. Mualla paketi titreyen elleri ile açtığında içindeki kağıda hareketsiz bir şekilde bakakalır. Muharrir tereddüt geçirir. Mualladan kendisine yapılan bu evlenme teklifinin cevabını hemen vermesini istemez ve düşünmesi için süre tanır. Daha sonra Mualla muharrire kendisinin büyük bir felaketten sonra yalnız kaldığı için evlenmek istediğini söyler. Muharrir olabilir der ve tek nedenin bu olmadığını söyler. Mualla muharrire zengin bir kadınla evlenmesini parayı çok sevmesi ile bağdaştırır. Muharrir zengin olmak istemediğini ,olursa dünyanın sayılı milyarderlerinden olmayı istediğini söyler. Şimdiye kadar evlenmemesinin nedenini tereddütlerin getirdiği korkulara bağlar. İkisi de kendilerinin yerine göre çok kıskanç insanlar olduklarını söylerler. Daha sonra muharrir bu konuşmaların ardından gecenin 3’ünde, kişiliğini kaybetmiş insanlar gibi sokağa çıkar ve gezmeye başlar. Beyoğlu taraflarına gider, otelinin önünden geçer, benliğini yitirmiş bir şahsiyet gibi dolaşmaktayken ,arkadaşlarının içinde olabileceği öncedende de çoğu kez takıldığı bir bara girer. Barda bir arkadaşının hemen yanıbaşında sarhoşluktan kafasını kaldıramayıp arkadaşının omuzuna yaslamış bir kadın görür. Yanlarına yaklaşır. Bu akşam arkadaşlarından birisi gibi olamayacağını düşünerek masadaki dostundan başımızdan defol gibi davranışlara maruz kalır. Diğer arkadaşları da kendisinin gezinen bir cesetten farksız olduğu yakıştırmasında bulunurlar. Onların arasında daha fazla kalamayacağını düşünerek bardan çıkar ve oteline döner. Sesizliğin getirdiği sukuttan kendisini çağıran garip sesler arasında, yalnızlığıyla tekrar düşüncelere dalar.

Mualla , tekrar kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı. “Kendisini bir hamlede soğuk havanın atmosferine bırakan adamı otelin içindekiler tekrar otele soktular. Adam doktor diye bağırmaya çalışıyor fakat başaramıyordu. Oteldeki hizmetçi kadınla beraber bir taksiyle taksimdeki bir hastaneye giderler. Adamı masaya benzer bir yere yatırırlar. Baygın bir halde çevresinde neler olup bittiğini anlamaya çalışmaktadır. Gözlerini araladığında görebildiği tek şey beyaz önlüklü bir adamın muşambaya benzer bir şeyi kesmesiydi. Bir kaç dakika sonra dahiliden bir doktor geldi. Hasta adamı muayene ettikten sonra, hastaya bir isteğinin olup olmadığını sordu. Hasta adam sadece uyumayı istediğini söyledi. Doktor adamın uyumasından sonra bir daha uyanamayacağını düşünerek hastanın bu isteğine olumlu bir cevap vermedi. Daha sonra başka bir doktor hastayı tekrar muayene etti. Doktor uyumaması için hiçbir gerekçe olmadığını söyledi. Hasta adam, acaba doktorun bu söylediğini yaptıktan sonra ölürmüyüm diye tereddüt geçirdi. Adam, arkadaşıyla beraber oteldeki odasına gittiler. Adam şimdiye kadar hiçbir doktora inanmadığı için bu doktorun söylediklerine de doğruluk yönünden bir kanaat getirmemekteydi. Arkadaşı hasta adama uyumasını; uyuduktan sonra kendisini çok iyi hissedeceğini söyledi. Fakat ölüm korkusu adamın içine sökülmez bir kök gibi yerleşmişti. uyumakta hala tereddüt ediyordu. Arkadaşı uyu dedi. Adam gözlerini kapattıktan kısa bir süre sonra yüksek bir uçurumdan dipsiz bir çukura düşer gibi uykunun derinliklerine daldı. Sabah uyandığında arkadaşının söylediği gibi kendini çok iyi hissediyordu ve hala yaşadığına çok seviniyordu. Mualla kitabı karışık bir şekilde okuduğu için adamın hasta olmasına neden olan zehirlenmenin kaynağını hala bilmemektedir. “

Mualla kitabı kapattı. Gelen misafirini karşılamak için aşağı salona indi. Arkadaşı Mualla’nın okuduğu bu kitabın muharririni tanıdığını söyledi. Mualla “ Nasıl, fena birisimi? diye sordu. “Evet, onunla baloda tanışmıştık; hatta dans bile ettik. Çok sarhoştu; ayakta duracak bile hali yoktu. Zaten topu topu on dakika durabildi.” dedi. Mualla arkadaşını gönderdikten sonra tekrar kitabın sayfalarını karıştırmaya başladı. Adam karanlık ve sükuttan meydana gelmiş gibi görünen odanın içinde günlerini aklına gelen bazı düşünceleri kağıtlara aktarmakla geçiriyor, gereksiz ölüm kaygıların getirdiği tereddütler onun günde iki ya da üç saat uyumasına neden olarak bitkin düşürüyordu. Fakat bu yorgunluklar onu hiçbir zaman işlerini yapmasında bir engel teşkil etmiyor nereye gitmesi, kimlerle buluşması gerekiyorsa herşeyi yerli yerinde ve tam zamanında yapmaya çalışıyordu. Adam birşeyler yazmakta olduğu çalışma masasından kalktı ve uyumak üzere yatağına gitti. Fakat sokaktan gelen gürültülerle, beynindeki bitmeyecekmiş gibi devam eden uğultular uyumasına bir türlü müsaade etmiyordu.” Mualla kitabı kapattı ve aşağı salona indi.

Muharrir olacağını düşündüğü evliliği adına arkadaşları ile bir barda eğlence düzenler. O gün sabahlara kadar eğlenilir. Muharrir oteline döner. Saatler gecenin üçünü yada dördünü göstermektedir. Odasının kapısı çalınır. Otelin bayan hizmetçisi, muharriri görmek isteyen bir beyefendinin olduğunu söyler. Muharrir kim olduğunu çok merak eder, ve otelin salon bölümüne iner. Kendisini bekleyen adamı gördüğünde ne istediğini sorar. Adam, muharriri dışarıda, arabanın içinde bir bayanın beklediğini söyler. Muharrir, Mualla olduğunu düşünür. Otel hizmetçisine paltosunu getirmesini söyleyerek adamdan önce arabanın içine girer. İçerisi karanlıktır. Kadının kim olduğunu anlayamaz. Daha sonra kadın arabanın lambasını yaktırarak kendisini muharrire tanıtır. Kadının ismi Vildan’dır. Avrupa’dan İstanbul’a muharrirle görüşmek için gelmiştir Kadın muharririn hayranlarınadan birisidir ve muharrire yirmiye yakın mektup göndermiştir. Kadının psikolojik sorunları vardır. Muharrirle uzun bir süre birlikte yaşar. Aralarında arkadaşlık sınırlarını aşmayacak bir ilişki geçer. Kadın psikolojik sorunlarının bir kısmını muharririn şefkatli söz ve davranışları ile halleder. Daha sonra muharrir Vildan’ın oturduğu eve gider, fakat kendisini orada bulamaz. Kimse nereye gittiğini bilmemektedir. Bu son olaydan sonra Vildan ve Mualla sayfası kapanır ve yeni fikir sakızlarını dişleri arasında çiğneyerek yeni dünyalara yol alır…
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :
Bir Tereddütün Romanı
KİTABIN YAZARI :
Peyami Safa
YAYIN EVİ VE ADRESİ :
Ötüken Yayınevi, İstanbul
BASIM YILI :
1987


1.KİTABIN KONUSU : Yazdığı güzel eserler sayesinde birçok kadınla tanışan fakat tereddütünün kurbanı olan yazar, kararsızlığı yüzünden ilişkilerinin hiçbirinde kesin bir sonuç elde edemez. Yazarın olaylara karşı bu ilgisizliği sadece kendisinin degil tanıştığı insanların hayatını da karartmıştır.

2.KİTABIN ÖZETİ: Mualla hanım kendisine yakın bir dostu tarafından tavsiye edilen kitabı tereddüt içinde okur. Kitapta anlatılanlar Mualla hanımın ilgisini çok çeker. Kitabı elinden bir türlü bırakamaz. Kitapta zehirlenen, ölüm ile yaşam arasında mekik dokuyan bir adamın hiç geçmeyen zamanı, yanlız bir şekilde ölüm korkusu anlatılıyor. Mualla hanım kitabın yazarını merak eder ve daha sonra bir aile dostu olan Raif Bey tarafından yazarla tanıştırılır. Raif Bey Mualla hanımın saf, temiz ve iyi bir aile kızı olduğunu, bekar olan yazarın onunla evlenmesinin uygun olacağını söyler. Kızla tanışan yazar kızı çok beğenir ve evlenme teklif eder, fakat cevabı için Mualla’ya zaman verir.
Yazarın bu teklifini, İtalya’dan kocasından ayrılıp yazar için İstanbul’a gelen, yazarın eserlerini hayranlıkla okuyan, yazardan tiyatro eserleri için bilgi almaya gelen ve yazara aşık olan Vildan, bir partide duyunca soluğu bir gece yarısı yazarın otelinin önünde alır. Şöför yazarı otelden alır ve onu bekleyen arabaya getirir. Yazar koltuğa yayılmış, şaşkına dönmüş kadını görünce tanıyamaz. Dikkatli baktıktan sonra hatırlar. Vildan hanım Mualla hanıma yapılan teklifi kıskanmaktadır. Yazar o gece onu özel olarak hazırladığı odaya götürmek için ısrar eder. Yazarın bütün bu ısrarlarına karşı gitmemek için direnir ve sonunda çok geç olduğunu bahane ederek onu ikna eder. Yazara telefon açıp daha müsait bir zamanda gideceklerdir…
Sabah olunca yazar, oteli çok sevdiği için otelden taşınmaz ancak kapıcıyı kendisini telefonla soranlara otelden taşındığını söylemesi için tembihler. Daha sonra Vildan hanım iş yerine gelerek yazarı bulur. Yazar kimsenin Vildan’ı işyerinde görmemesi için gideceğine dair söz verir. Bir perşembe günü gidecektir. Vildan hanım her şeyi hazırlayıp heyecan içinde beklerken tereddüt içinde olan yazar kapıdan geri döner. Sonra gitmediğine pişman olur. Yazar yine tereddüt içindedir ama perşembe günü geleceğini bildirir.
Vildan hanım yazarı eşi gibi karşılar. Tereddüt içindeki yazar biraz rahatlar. Bu rahatlık uzun sürmez. Vildan hanım aldığı fazla alkol ve ilaçların etkisiyle kendisinden geçip bilinçsizce sayıklar. Gerçek adının Vildan olmadığını, ermeni asıllı olduğunu, anlatılan her şeyin hikaye olduğunu söyler. Sonra üzerinda İtalyanca “Bu hançer bir kalbe girecek” diye yazılan bir hançer çıkarır. Vildan hanım çok uzaklara gidip ıssız bir ormanda hançeri kalbine sokmanın planlarını yapmaktadır. Uzun süre sayıklayan bitkin haldeki Vildan derin bir uykuya dalar. Yazar, sabahleyin kapıyı açtığında kapıcıyı görür Vildan’ı ona teslim edip uzaklaşır. Aradan bir hafta geçince evine tekrar uğradığında Vildan hanımın adresi bilinmeyen bir yere taşındığını öğrenir. Yazar için Vildan hanım tarihe karışmıştır.

3.KİTABIN ANA FİKRİ : Tereddütle yapılan bir işte başarı elde etmek mümkün değildir. En kötü karar kararsızlıktan daha iyidir.

4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Mualla: okumayı seven, dürüst, saf ve temiz bir aile kızıdır.
Vildan: Yazarı elde etmeye çalışan, bu uğurda İtalya’dan kocasını terkedip gelen, kıskanç bir kadın. Yazarın tereddütleri karşısında tarihe karışmştır.
Yazar: Karar vermekte güçlük çeken ve herşeye tereddüyle yaklaşan kararsızlığı yüzünden kalıcı ilişkiker kuramayan duygusal bir kişiliğe sahiptir.

5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Başlangıçta ilgi çeken kitap, sonlarına doğru cok sıkıcı bir hal almaktadır. Herşeye tereddütle yaklaşılan kitapta olaylar hakkında bir türlü kesin karar verilmemekte ve olaylar arasındaki kopukluklar kitabı zevksiz hale getirmektedir.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Peyami Safa
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü
Başlıca eserleri: Gençliğimiz , Şimşek, Sözde Kızlar , Mahşer, Bir Akşamdı, Süngülerin Gölgesinde, Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü, Canan, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye , Atilla, Bir Tereddüdün Romanı, Matmazel Noralya'nın Koltuğu, Yalnızız, Biz İnsanlar.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ
KİTABIN YAZARI :İRFAN ORGA

YAYIN EVİ :
BASIM YILI :





KİTABIN KONUSU: Savaş öncesi, savaş dönemi ve savaş sonrasında bir Türk ailesinde yaşanan değişmeler ve çektikleri ızdıraplar anlatılmaktadır.


BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ

Yazar ve ailesi Sultanahmet Camisinin arkasında bir çıkmaz sokakta otururlar. Ailesinin hali vakti oldukça yerindedir.Babaannesi her zaman herşeyin en iyisinin olmasını ister.Eve misafir geldiği zaman veya hamama gidecekleri zaman hizmetçisine en iyi yemekleri yaptırır ve herşeyde çok titiz davranır.Para onun için bir şey ifade etmez. Evin eşyaları da oldukça pahalıdır.İrfan’ın (yazarın) hayatında o yıllarda bolluk mevcuttur. İrfan devamlı babaannesiyle hamam sefası yapar.İrfan’ın sünnetinde bile herşey dört dörtlük hazırlanmıştır.İrfan’ın sünneti bir yüzbaşının evinde yapılmıştır.Babaannesi evde herşeye karışır.Hiçbirşeyi beğenmez.Beğenmediği yemeği tekrar pişirtir.Annesiyle babaannesi hiçbir zaman anlaşamamıştırlar.Annesi sessiz sakin bir kişiliğe sahiptir.Babası dedesinin bıraktığı işle meşgul olmaktadır.İrfan’ın Sarıyer’de oturan bir Ahmet amcası vardır.Her yaz fırsat buldukça oraya tatile giderler eğlenirlerdi.Yine bir yaz tatilinde iken saraydan savaş haberleri duyulur ve herkese yayılır.Bu sebeple babası ve amcası devamlı ne yapacakları ile ilgili konuşmalara başlamıştır.Bir gün evde otururken babası bu konuyu ev halkıyla konuşmaya başlar.Artık gereksiz harcamalardan kaçınmalarını,dayanıklı yiyecekleri depolamalarını ister.Fakat bolluk içinde yaşayan babaanne bunlardan rahatsız olur savaşın çıktığına inanmak istemez.Artık yavaş yavaş yiyecekler depolanmaya ve fazla para harcamamaya başlanmıştır.Savaş sebebiyle İrfan okuluna ara vermek zorunda kalmıştır.Çünkü gittiği okul bir Fransız okuludur.Kısa zamanda amcası ve babası askere çağrılırlar.Evde artık evin reisi İrfandır.Bu arada babaannesi zengin bir adamla evlenir ve adamın evine taşınır.Annesi de kızkardeşini doğurur.Savaştan dolayı hizmetçilerine yeni yer bulmalarını artık kendilerinin bakamayacaklarını söylerler ve onları evden uzaklaştırırlar.Çünkü savaş şiddetini artırmış etrafta yiyecek kıtlığı başlamıştır.Bütün yiyecekler savaşın olduğu yere gitmektedir.yazarın bir süre sonra evleri yangında yanıp kül olur ve bütün yiyecekleri altınları yangınla birlikte gider.Artık hiçbirşeyleri kalmamıştır.Bunun üzerine babaannesinin evine yerleşirler.Fakat babaannesinin kocası aksi çocukları sevmeyen bir kişi olduğu için onları evde istemez.Bunun için onlara kendisine ait eski bir evini verir.Evin bütün pencereleri tahtalarla kapatılmıştır. Annesi buna alışık olmadığı için bunları kaldırttırır ve evin içi aydınlığa kavuşur.Mahalleli bu hareket karşısında şaşırmış ve annesinin kötü kadın olduğunu düşünmeye başlamıştır. Mahalleli annesine laf atmaya başlamış çocuklar arkasından taş fırlatmıştır. Fakirlik gitgide artmaktadır. İnsanlar artık ekmeği bile zor bulmaktadır. Yazarın aileside birçok davranışlarından vazgeçmeye başlamış azla yetinmeyi öğrenmişlerdir. İnsanlarda yaygın hastalıklar ortaya çıkmıştır.Artık kimsede para ve yakacak kömür kalmamıştır.Fakat yazarın ailesi bütün bu olumsuzluklara rağmen insanlara yardım etmekte elinden geleni yapmaktadır. Bunun için kısa bir zaman sonunda mahalleli annesine ısınmış ve onu hanımefendi diye çağırmaya başlamışlardır. Bu arada babasından bir türlü haber alamazlar. Bir gün annesi ile birlikte askerlik dairesine giderler ve babasının öldüğü haberini alırlar. Babası şehit düştü diye annesine 99 kuruş maaş bağlarlar. Fakat bu para sadece bir çocuğun alacağı şekerlemelere , leblebiye yetecek kadar bir paradır. Artık millet ekmek için birbiri ile kavga etmeye başlamıştır. Bir gün anneside ekmek yüzünden bir kadınla kavga eder. Hayatında ilk defa kavga eden annesi kendisini sokak kadınlarından farksız görür, utanır ve oradan hemen uzaklaşır. Bir daha ekemek almaya oğlunu yollar. Bu arada babaannesinin kocası vefat etmiştir. Babaannesine birşey bırakmadığı için beraber yaşarlar. Artık ellerinde yeterli miktarda para kalmadığı için babaannesinin değerli bazı mobilyalarını satarlar. Bu para onlara uzun bir müddet gider. Annesi en sonunda bir işe girmek zorunda kalır ve ordu deposunda işe başlar. Sadece hafta sonları eve gelebilmektedir. Kardeşi ve İrfan’la yatılı bir okula yerleştirilirler. İki sene orada kalırlar. Fakat yetersiz beslendiklerinden dolayı ikisinin de bünyesi zayıf düşer ve kardeşi çok hastalanır. Annesi bu duruma dayanamaz ve ikisinide okuldan alır. Artık savaş sona ermiş herşey eski halini almış ve anneside ustaca yaptığı işlemelerle para kazanmaya başlamıştır. Durmları gitigide gün geçtikçe düzelmeye başlamıştır. Savaştan sonra artık bazı değişikler başlamıştır. Özellikle kadınlar peçesiz dolaşmaya başlamışlardır. Bunlardan biriside İrfan’ın annesidir. Fakat mahalleli böyle iyi kalpli bir kadının yaptığı bu harekete bir anlam verememiş ve bazı söylentiler çıkartmaya başlamışlardır. Savaş bitmesine rağmen İrfan’ın okul problemi çözülememiştir. Bu sıralarda özel okullarda Türkçe eğitim kaldırıldığı için okula yollanılmamıştır. Bir ara berberde çıraklığa başlar. Fakat aynı gün akşamı çıraklığı bırakır. En sonunda sünnet edildiği evin sahibi yüzbaşının sayesinde kardeşiyle birlikte Kuleli hayatına başlar. Kuleli hayatına başladığında Kulelinin üstünde amerikan bayrağı dalgalanmaktadır. Buna çok içerler, hatta bir yabancı uyruklu öğrencilerle çatışmaya girer. Daha sonra cumhuriyet ilan edilir. Artık Kulelinin üstünde Türk bayrağı dalgalanır. Namaz kılmak serbestleşir. İrfan bir buçuk yıllığına Tokat’taki askeri okula gönderilir. Sonra İstanbul’a geri döner. Bu arada Cumhuriyetle birlikte fes yerine şapka giyilmeye başlanır. Halk uzun bir müddet buna tepki gösterir. İrfan Kuleliden mezun olur ve harp okuluna girer ve oradanda süvari olarak harbiyeye devam eder ve subay çıkar. Hava Kuvvetlerinde açık olduğu için Hava Kuvvetlerine girer. Hayatına Hava Kuvvetlerinde devam eder.Eskişehire tayini çıkar. Ailesini yanına getirir. Annesi Eskişehirde çok hastalanır. Bir gün ağır şekilde hastalandığı bir saatte oranın sakinlerinden olan bir kadın onu eski geleneklerle bir günde iyi eder. İrfan buna çok şaşırır. Eskişehirden Kütahyaya oradan da İzmir’e tayin edilir. Kardeşi Mehmette İzmirde görev yapmaktadır. Annesi iki oğlununda yanında olduğu için sevinçten bütün acılarını biraz olsun unutmuştur ve durumu biraz düzelmiştir. Daha sonra kardeşinin İstanbul’a tayini çıkar. Babaannesi kardeşiyle birlikte İstanbul’a gider. Ardından annesini de İstanbul’a yollar. Babaannesiyle annesinin arası iyi olmadığından annesi kendine başka bir yerde ev tutar. Arasıra onların yanına uğramayı ihmal etmez. Fakat annesi çok değişmiştir. Neyi var neyi yoksa yoksullara vermiş yemeden içmeden kesilmiştir. Kardeşi annesiyle fazla ilgilenememektedir. Annesi gitgide kötülemektedir. İrfan’da İzmirde olduğu için annesiyle ilgilenememiş fakat bu durumdan rahatsız olmuştur. En sonunda yılların verdiği acıya dayanamayan anne şuurunu yitirmiş ve Bakırköy’e yerleştirilmiştir. İrfan bunu duyunca hemen apar topar İstanbul’a gelir. Annesini Bakırköyde ziyaret eden İrfan adeta yıkılmıştır. Çünkü annesi onu tanımamıştır. Doktorun söylediğine göre annesinin az bir ömrü kalmıştır.İrfan bu acıya dayanamayarak İzmir’e geri döner. Kısa bir süre sonra annesi vefat eder. Annesinin cenazesinde sadece yazarın kardeşi vardır. Annesini o çok sevdiği İstanbul’a defneder.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Savaş öncesi ,savaş dönemi ve savaş sonrasında bir Türk ailesinde yaşanan olaylar,değişen bazı kavramlar ve bu kavramların Türk toplumuna etkileridir.


ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Hacer (hizmetçi): Oldukça şişman,fıkır mıkır,sevimli,hayata devamlı gülen bir kişi.
İnci(hizmetçi): Soğukkanlı,sevecen,yeri geldiğinde diktatör bir kişi.
Babaannesi: Despot,dediğim dedik,herşeyi kolay kolay beğenmeyen,rahat yaşamayı seven bir kişi.
Annesi: Temizlikte çok titiz,sessiz,herşeyi içine atan bir kişi.
Kardeşi: Küçüklüğünde canlı,atik.Fakat daha sonra olaylar karşısında soğukkanlı,durgun bir kişi.
Kendisi(İrfan): Çok duygusalbir kişi.Olaylardan çok etkilenen bir kişiliğe sahip.
Babası: Zeki ileri görüşlü bir kişi.
Amcası: İyiliksever,cömert.


ŞAHSİ GÖRÜŞLERİM:
Kitap okuyucuda düşünülemeyecek akla gelmeyecek bazı yaşanan olayları çok iyi sergilemiş.Savaş yıllarında Türk ailesinin çektiği ızdırabı ,acıyı ve yokluğu okuyucuya mükemmel şekilde göstermiştir.bize ilerisi için yol gösterici nitelikte bir kitaptır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.