You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN KONUSU


Osmanlı Devleti’nin çöküş dönemine girdiği devirde, sınır boyların da bulunan halkın yaşantıları kısa hikayeler şeklinde anlatılmaktadır. Benim anlatacağım hikayede de İtalyan gibi yetiştirilen bir çocuğun gerçek tarihini öğrenmesini anlatmaktadır.

KİTABIN ÖZETİ

PRIMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL OLDU
Eylül gecesiydi ve gökyüzünde tek bi yıldız bile yoktu. Selanik, gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve uyuyordu. Rıhtım ıssızdı. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın ve diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştü bile. Tramvay yolunu tamir etmek için konulan parke taşlarının ilersinde, denize dogru inen küçük merdivenlerin başında, hareket etmeyen bir gölge dimdik durmakta idi. Gölge Paris’te okuyan sonra dolgun bir maaşla İzmir’e gelen ve burada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’ aitti. Türklük, garazi Avrupalılarca medeniyetsizlik olarak görülmekte idi. Kenan Bey’de onların adetlerine, ahlak anlayışlarına, terbiyelerine, cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliğe sahipti. Ve bu karakteri herkes tarafından da bilinmekte idi. Nazik ve eglenceli birisi idi. Savaşa tamamen karşıydı.
En sonun da o gece Kenan Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri, gördükleri ve gazetelerde okuduklarının etkisinde kalmıştı. Son derece rahatsızdı. Çünkü savaş çıkmış; İtalya Trablus’a saldırmış; hayran olduğu, insaniyete hizmet ettiğine inandığı Avrupalılar’ın öceden çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmişti. İlk Fransa’yı hatırladı. Daima insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamıştı. Masum, silahsız insanları öldürmüş onları esir etmiş, ruhlarına hakim olmaya çaılmışlardı. Daha sonra İngilizler’i düşündü ve İspanyollar’ı, Almanlar’ı hatta Belçika ve Portekizliler’i , en sonunda da İtalyanlar’ı düşündü. Hepsi aynıydı. Yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalılar’ın naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahroldu. Düne kadar kendisine bile Türküm demeye sıkılıyordu. Bu memlekette tarihinin büyüklüğünü, geçmişini, dedelerinin şanını bilmeden, inkar etmiş ve milliyetinden uzaklaşmıştı. Hatta nekadar Avrupalılaşmış olduğunu düşünerek yürüdü ve kimseyi görmemeye çalışıyordu. Evine gitme düşüncesinden uzakta idi. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne geldi. Bir odaya çıkatı ve yatağa uzandı. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmıştı ve perişan etmişti. Hakaretin ve tecavüzden uyanan millet, İtalyan mektebinin, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştı. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktı. İtalyan dostu görünen bir Türk şüphesiz lanet ve nefretle memleketten dışarı çıkarılacaktı. Başı ağrımakta başının arısından gözleri yaşarmaktaydı.
Gözünün önüne eşi, çoçuğu, evi geldi. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mutlu yaşamıştı. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırladı. Bir İtalyan’la evlenmişti buda ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir durummuş gibi gelmişti. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermeyi şiddetle reddetmişti. Daha sonra ise kişisel menfaatlerini düşünmüş.Kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenan Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak kabullenmişti. Ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden başka Türk aile yoktu. Bu düşünceler doğrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte Rum olarak kabul etmiş ve bu evliliğe izin vermişti.
Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çoçukları olmuştu. İtalyan adetlerini takip ederek çoçuklarını numara ile Primo! Sekundo! Diye çagırmışlardı. Sekundo hastalanmış ve ölmüştü. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis Meşrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de işlerin iyi gitmeyeceğini düşünerek İtalya’ya gitmiş ve çiftlik alarak oraya yerkeşmiişti. Kenan Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşündü. Ne yapacaktı? Gitmeyeceği kesindi. Grazia’nın kendi ailesini bırakmaya razı olup olmayacağı düşündü. Çoçukları ve mutlu bir evlilikleri vardı ve birbirlerini çok seviyorlardı.
Sabah olduğunda ayağa kalktı ama bitürlü uyuyamamıştı. Otelden tranvayala yalısına geldi. Kapıyı hizmetçi kız açtı. Grazia ve Premo evde yoklardı. İki yol sandığı dikkatini çekti. Grazia yolculuğu düşünmüştü galiba. İlk defa görüyormuşcasına duvarlara , perdelere, eşyalara baktı. Türk hayatına, Türk ruhuna ait bir çizgi bile yoktu, birden Bursa’daki çoçukluğunun geçtiği baba evini hatırladı. Merdiven başındaki, ceviz ağcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuşunu ve babasının odasını düşündü. Herşey gözlerinin önünden film şeridi gibi akıyordu. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, vişne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan iğri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşündü ve en önemlisi bu odadaki baş sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, ****net, istiğna tavsiye eden mısraların yazılı olduğu levhayı hatırladı. Mısraların bazılarnda şunlar yazılıydı.
‘Geçme namerd köprüsünden, koparmasın seni!’
‘Korkma düşmandan, ki ateş olsa yandırmaz seni!’
‘Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!’
Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, ağalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeşil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini düşündü. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemşireside oranın yerlilerinden bir beyle evlenmişti. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne akrabalarını görmüştü. Hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla satmıştı. Kenan Bey düşündü durdu. Düşündükce de iki gündür farkına vardığı durumunun aşağılığını, adiliğini anladı. Unuttuğu milliyetinin kıymetini takdir edemediği için acı bir hissekapıldı. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştü.
Kapı zili çaldı. Grazia gelmişti. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceğinin sıkıntısı içindeydi. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediğini ve onu çok merak ettiğini söyler. Kenan Bey işi olduğunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahsetmeye başladı. Grazia sabah tercüman ile konuştuğunu hiç kimsenin bilmediğini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiğini söyledi. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmişlerdi. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariye verilecekti. Sultanlık avrupalıların eline verilecek Türkiye’de de ‘Beynelminel bir idare’ olacaktı. Avrupa’nın programı belli olmuştu. Grazia bunları çabucak anlattı. Tercümanın korkularını tekrar etti. Şimdi hükümet genç Türklerin elindedi. İki üç ay içinde Selanik’i terkedip İstanbul, İtalya ve yahut başka bir Avrupa memleketine gidilmeliydi, pasaportları bile hazırllatmıştı. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorduğunda Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceğini söyledi. Grazia inanamadı. Peki ben diye sorunca ‘sen de...’ diye karşılık verdi. Bu sırada Primo içeri girdi, yavaş yavaş yürümekteydi. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuştuklarını söyleyerek dışarı çıkardı.


Oysa primo olayların farkındaydı. Çünkü sabah mektebe gitmemiş Rum çoçuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaşlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükce olan bir Türk çoçuğuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paşasının oğludur. Orhan Primo’ya sordu:
‘Senin baban Türk değil mi?’
Primo biraz kızararak ‘niçin soruyorsun ?’ dedi .
‘Soruyorum , niye inkar ediyorsun? Senin baban Türk mühendisi değil mi?’
‘Evet...’
‘O halde sen de Türksün!...’
Primo Türkçe bilmiyordu. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme etti. İtralyanlar’la Türkler’in muharebe ettiğini anlattı. Anlatırken en cesur, en asil bir millet olduğunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarından bahsetti. Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiğini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduğunu anlattı. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu ırka bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uğraştıklarını ama başarılı olamayacaklarını söyledi. Türkler’in eski deniz savaşlarından zamanın da Akdenizi bir Türk gölü yaptıklarından, büyük paşa babasından, mülazım ağabeyinden duyduğu şeyleri oldukca büyüterek, mübalağalaştırarak, uzun uzan hikaye etmektti. Primo dinledi ve o an kendisinin, babasının Türk oluşundan derin bir iftihar duydu. Rıhtımdaki Rum çoçukları onun bir Türk çoçuğu ile saatlerce konuşmasını kıskandılar. Onu çağırdılar fakat Primo aldırmadı. Orhan bu sineklerin bir şey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye etti. Bahçeden çıkarak, ileride İttehat ve Teraki kulubü önünde dehşetli bir kalabalık gördüler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyanlar’ın haberleri yokken ve dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktaydı. Bu adam Onların büyük ve güçlü zırhlılarına karşılık, kendilerininde kutsal bir haklarının olduğunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmekteydi. Sonra bir telgraf okundu. Orhan onu tercüme etti. İtalyanlar’ın Trablusta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştı. Daha sonra numayişçiler yukarılara doğru çekilmişlerdi. Primo kapının dibinde bunları düşündü. Geçmişin hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirdi ve göğsünün kabardığını hissetti.
Kapıya döndü içeride şiddetli ve heyacanlı konuşma devam etmekteydi. Anahtar deliğinden içeriyi dinledi. Annesi burada kalmayacağını söylüyor, Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak değil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki ilişkinin biteceğini , kendisini boşayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyledi. Annesi yüz sene uzunluğunda geçen bir dakika sonunda cevabını veridi: ‘On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım.’ dedi. Tek isteği Primo’yuda yanında götürmekti. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiğini söylerve o anda Primoiçeri girer. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehşetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire değişen yavrusunun bu hareketi karşısında dona kalır ve hiç bişey söyleyemez. Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturdu. Başını eline dayadı ve Fransızca olarak niye onun hakkında konuştuklarını sordu. İtalyanca söylemiyordu. Her ikiside şaşırdılar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaş çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyledi ve bu konudaki kararını sordu. Primo oturduğu yerden şiddetle fırladı Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlarken, Primo heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzmeye başladı ve gayet bozuk bir Türkçe ile ‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda...Ben çoçuk Türk..’ diye haykırdı. Grazia hayret ve endişe içinde masanın yanındaki sandelyeye yığıldı. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktaydı. Primo sonra Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçaladı. Kenan Bey seviçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalktı, kanapenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çoçuğunu kucakladı ve onu göğsüne bastırarak alnından öptü.


















KİTABIN ANAFİKRİ


Türk milleti özünü bulmalı. Kendi benliğinden uzaklaştığı takdirde KURTULUŞ SAVAŞI’ndan önceki duruma gelinebileceğidir.



OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞETLENDİRİLMESİ


Kenan Bey: Türklüğü seveyen; garazi Avrupalılar’a, onların adetlerine, terbiyelerine ve cemiyetlerine hayran olan ve bunları kendine bir yaşam tarzı olarak benimseyen birisidir. Daha sonra olayları değerlendirecek ve özünü bulacaktır.

Grazia: Kenan Bey’in İtalyan eşidir. Türkiye’de yaşamasına ve eşinin Türk olmasına rağmen İtalyan adetlerini sürdürmekte ve çocuğunuda tam bir İtalyan olarak yetiştirmek istemektedir. Savaş başlıyıncada onu alıp geri dönmek istemiştir.

Primo: Kenan Bey’in oğludur. Bir İtalyan gibi büyütülmüş ve Türkçe bilmemektedir. Daha sonra tanışacağı Orhan ona geçmişinin ne kadar şanlı olduğundan bahsetmiş ve onun da benliğini bulmasın da yardımcı olmuştur.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER


Gerçekten kitabı okurken bir Türk olmaktan gurur duydum ve damarım kabardı. Avrupalılar’ın hakkımızdaki düşünceleri, bizim üzerimizdeki istek ve düşünceleri ; Türkleri avrupalılaştırmak istemeleri üzerin de çok güzel durulmuş. Özellikle Kenan Bey’in hikayesi çok etkileyici idi.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Bomba
KİTABIN YAZARI
Ömer SEYFETTİN
YAYINEVİ VE ADRESİ
BİLGİ YAYIN EVİ Meşrutiyet Cad. 46/A Yenişehir - ANKARA
BASIM TARİHİ
Mayıs 1997
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Osmanlı devletinin çöküş dönemine girdiği devirde, sınır boylarında bulunan halkın yaşantıları, kısa hikayeler şeklinde kesitler sunularak anlatılmıştır.

KİTABIN ÖZETİ :
PRIMO TÜRK ÇOCUĞU NASIL DOĞDU
Serin ve karanlık eylül gecesinin yıldızsız seması altında Selanik, sanki gündüzki heyacanlardan , gürültülerden yorulmuş gibi , baygın ve sakin uyumaktadır.Rıhtım tenhadır. Olimpos Palas’ın , Kristal’in, Splandit Palas’ın,diğer küçük gazinoların lambaları çoktan sönmüştür.Tramvay yolunu tamir için yığılmış parke taşlarının ilersinde,denize inen küçükmerdivenin başında,hareketsiz bir gölge dimdik durmaktadır.Gölgenin sahibi tahsilini Paris’te bitirip daha sonra dolgun bir maaşla İzmir’egiden ve orada aşık olduğu güzel bir İtalyan kızı olan Grazia ile evlenen genç mühendis Kenan Bey’dir.Kenan Bey Türklüğe, yani medeniyetsizliğe karşı olan garazi Avrupalılara, onların adetlerine, ananelerine, terbiyelerine,cemiyetlerine hayran olan ve bunları uygulayan kişiliği ile tanınmaktadır.Nazik ve şendir. savaşa tamamen karşıdır. İşte bu gece Kemal Bey kırk sekiz saat boyunca işittikleri,gördükleri gazetelerde okuduklarının etkisindedir. Son derece rahatsızdır. Çünkü savaş çıkmıştır. İtalya Trablus’a saldırmıştır. Hayran olduğu, insaniyte hizmet ettiğine inandığı Avrupalıların öceden önem vermediği hatta bazen çok doğal bulduğu hareketleri aklına gelmektedir. İlk Frasa’yı hatırlar. Daima fazilete, insaniyete hizmet ettiğini haykıran bu millet, yüz senedir Afrika’yı kana boyamakta, masum, silahsız insanları öldürmekte onları esir edip hayatlarını, ruhlarını zaptetmektedir. Daha sonra İngiliz’leri düşünür ve İspanyol’ları, Almanla’rı hatta Belçika ve Portekiz’lileri en sonunda da İtalyan’ları düşünür. Hepsi aynıdır. Kenan Bey yıllarca ruhunu zapteden bu toplumun, Avrupalıların naçiz bir kulu, hizmetcisi olduğunu düşündükce kahrolmaktadır. Düne gelinceye kadar kendisine bile Türküm demeye sıkıldığını ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin şerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkar eden, milliyetinden uzak ve hatta utanan nekadar Avrupalılaşmış renksiz olduğunu düşünerk yürür. Evine gitme düşüncesinden uzaktır. Şuursuz bir şekilde Splandi Palas’ın önüne gelir. Bir odaya çıkar ve yatağa uzanır. Yaşadığı olaylar onu şaşırtmış, mevcudyetini perişan etmiştir. Hakaretin, tecavüzün, itisafın şiddetinten ansızın uyanan millet, İtalyan mektebinin, acentasının, hastanesinin, hatta konsolosluğunun armalarını parcalamış, bayrak direklerini kırmış, sancaklarını yırtmıştır. Ne kadar İtalyan varsa şüphsiz kovulacaktır. İtalyan dostu görünecek bir Türk şüphesiz lanetler, nefretler, içinde tahkir olunacak, memleketten dışarı çıkarılacaktır. Başı ağrımakta başını arısından gözleri yaşarmaktadır. Yüzükoyun döner, gözünün önüne zevcesi, çoçuğu, evi gelir. O hiç böyle bir günü düşünmemiş bu ana kadar mesut yaşamıştır. Avrupadan geldiği seneyi, gençlik ve bekarlık günlerini hatırlar. Bir İtalyan’la izdaviç etmek, hayatını birleştirmek ona doğal görünmüş, hatta iftihar edebilecek bir mumtazlık gibi gelmiştir. Gerçi Grazia ile evlenmek istediğinde Grazia’nın babası Kenen Bey’in Türk oluşından dolayı bir barbar, bir medeniyet düşmanına kızını vermei şiddetle reddetmiştir. Daha sonra ise gerek kişisel menfaatlerini gerekse kızıyla yaptığı bir konuşma sonrasında Kenen Bey’i Rumeli ve Anadolu’da Türk namı altında yaşayan onyedi milyon Rumdan biri olarak değerlendirir. Zira ona göre Türkiye’de sultanın ailesinden başka Türk bir familya yoktur. Bu düşünceler doğrultusunda Kenan Bey’i kızıyla birlikte hayallerinde Rum olarak kabul eder ve bu evliliğe izin verir. Kenan Bey’le Grazi’nin evliliklerinin ilk iki yılında iki erkek çoçukları olmuştur. İtalyan adetlerini takip ederek çoçuklarını numara ile çağırırlar. ‘Primo! Sekundo!’ Sekundo hastalanır ve ölür. Grazia’nın babası Mösyö Vitalis Meşrutiyetin ilanından sonra Türkiye’de işlerin iyi gitmeyeceğini düşünerek İtalya’ya gider ve çiftlik alarak oraya yerkeşir.
Kenen Bey babasının Grazia’yı ve kendisini İtalya’ya çağıracağını düşünür, ne yapacaktır? Gitmeyeceği kesindir. Grazia’nın kendi tabiiyetini bırakmaya razı olup olmayacağı aklına gelir. Çoçukları ve mutlu bir evlilikleri vardır. Birbirlerini çok sevmektedirler.
Şakaklarından soğuk terler akmaya başlar. Mendiliyle yüzünü siler. Sabah olmaktadır, ayağa kalkar uyuyamamaktadır. Otelin kapısından çıkar, tranvaya biner ve yalısına gelir. Kapıyı hizmetçi kız acar. Grazia ve Premo evde yoklardır. İki yol sandığı dikkatini çeker. Grazia’nın yolculuğu düşündüğünü anlar. İlk defa görüyormuşcasına duvarlara , perdelere, eşyalara bakar. Türk hayatına Türk ruhuna ait bir gölge bir çizgi yoktur, birden Bursa’daki çoçukluğunun geçtiği baba evini hatırlar. Merdiven başındaki, ceviz ağcından eski ve guguklu saati, yaldızlı kafesin içindeki sürekli öten kanarya kuşunu ve babasının odasını düşünür. Alçak sedirler ve kalın halılarla döşeli, vişne renginde perdeleri, duvarlarında asılı olan iğri ve altın kakmalı kılıçları, kamaları düşünür ve en önemlisi bu odadaki baş sedirin üstündeki etrafı ipekten ve sırmalı çevrelerle süslenmiş, mert bir Türk ruhundan saçılan iffet, namus, ****net, istiğna tavsiye eden mısraların yazılı olduğu levhayı hatırlar. Mısralardan bazıları aklına gelir.
‘Geçme namerd köprüsünden, koparmasın seni!’
‘Korkma düşmandan, ki ateş olsa yandırmaz seni!’
‘Müstakim ol, Hazreti Allah utandırmaz seni!’
Babası ne kadar genç dururdu. Gelen misafirlerde, ağalarda ona benzerdi. Bu levha güya kalplerin, ahlaklarının tercümesiydi. Başı yeşil örtülü annesiyle daima yere bakan, omzunda hale gibi pembe bir atkı taşıyan mukaddes hemşiresini düşünür. Tahsilde iken annesi ve babası ölmüş, amcasının yanına giden hemşireside oranın yerlilerinden bir beyle evlenmiştir. Kendisi on senedir ne Bursa’ya gitmiş, ne akrabalarını görmüş, hatta mallarını bile İstanbul’dan gönderdiği bir vekil vasıtasıyla satmıştır. Kenan Bey düşünür, düşündükce iki gündür farkına vardığı mevcudiyetinin aşağılığını, sefaletini, adiliğini anlar, unuttuğu milliyetinin kıymetini takdir edemediği esasları için acı bir matem duyar. Vicdan azapları içinde geçen yarım saat ona bir gün gibi görünmüştür. Kapı zili çalar. Grazia gelmiştir. Ona sabah aldığı kararı nasıl söyleyeceğinin sıkıntısı içindedir. Grazia Kenan Bey’e dün gece niye gelmediğini ve onu çok merak ettiğini söyler. Kenan Bey işi olduğunu ve bir otelde kaldığını söyler. Grazia ilan olunan harpten bahseder. Grazia sabah tercüman ile konuştuğunu hiç kimsenin bilmediğini, gazetelerin yazmadığı havadisleri öğrendiğini söyler. Avrupalılar aralarında Fransa’ya Fas’ı, Almanya’ya Anadolu’yu, İtalya’ya Trablus’u, İngiltere ve Rusya’ya da Acemistan’ı taksim etmişlerdir. Birkaç ay sonra Rumeli’nin her tarafında bombalar patlayacak, Girit Yunanistan’a bağışlanacak, Arnavutluk’a, Makedonya’ya , Suriye’ye, Arabistan’a muhtariye verilecektir. Sultanlık avrupalıların himayesine alınarak Türkiye’de de ‘Beynelminel bir idare’ tesis olunacaktır. Avrupa’nın programı budur. Grazia bunları çabuk anlatır, tercümanın korkularını tekrar eder. Şimdi hükümet genç Türklerin elindedir. İki üç ay içinde Selanik’i terkedip İstanbul, İtalya ve yahut başka bir Avrupa memleketine gidilmelidir, pasaportları bile hazırllatmıştır. Grazia Kenan Bey’e ne zaman hareket edebileceklerini sorar. Kenan Bey buradan bir yere gitmeyeceğini söyler. Grazia inanamaz. Peki ben diye sorar. Sen de... bu sırada Primo içeri girer, yavaş yavaş yürümektedir. Annesi ona hiddetli ve sert bir tavırla önemli bir konu konuştuklarını söyleyerek dışarı çıkarır. Oysa primo olayların farkındadır. Çünkü sabah mektebe gitmemiş Rum çoçuklarıyla rıhtımda balık tutmaya çalışırken mektep arkadaşlarından Orhan’ı görmüş ve yanındaki biraz büyükce olan bir Türk çoçuğuyla tanışmıştır. Bu bir Türk paşasının oğludur. Orhan Primo’ya sorar,
‘Senin baban Türk değil mi?’
Primo biraz kızararak niçin soruyorsun ? der .
Soruyorum , neye inkar ediyorsun? Senin baban Türk mühendisi değil mi?
‘Evet...’
‘O halde sen de Türksün!...’
Primo Türkçe bilmemektedir. Orhan Fransızca olarak elindeki Genç Türklerin beyannamesini tercüme eder. İtralyan’larla Türklerin muharebe ettiğini anlatır. Anlatırken en cesur, en asil, en kavi bir millet olduğunu asırlarca bütün Asya’ya hakim olduklarını, Atilla’nın Avrupa’yı ezip, köpek gibi inlettiğini, dünyanın en büyük hükümetini Cengiz’in kurduğunu anlatır. Bir kaç asır evvel Avrupa’yı terbiye eden bu nesle, Osmanlı Türkleri’ne bütün Avrupalıların saldırdıklarını, mahvetmek için uğraştıklarını ama başarılı olamayacaklarını söyler. Türkler’in eski deniz muharebelerinden vaktiyle Akdenizi bir Türk gölü yaptıklarını, büyük paşa babasından,mülazım ağabeyinden duyduğu şeyleri oldukca büyüterek, mübalağalaştırarak, uzun uzadıya hikaye etmektedir. Primo dinler ve o an kendisinin, babasının Türk oluşundan derin bir iftihar duyar. Rıhtımdaki Rum çoçukları onun bir Türk çoçuğu ile saatlerce konuşmasını kıskanırlar. Onu çağırırlar Primo aldırmaz. Orhan bu sineklerin bir şey yapamayacaklarını ancak taciz etmesini bildiklerini ve kendilerini rahat bırakmayacaklarını söyleyerek dışarı çıkmalarını tavsiye eder. Bahçeden çıkarlar, ileride İttehat ve Teraki kulubü önünde dehşetli bir kalabalık görürler. Kapının yanındaki parmaklık setine siyah esvaplı, sarı bıyıklı, küçük fesli bir adam çıkmış, namussuz, alçak, korsan İtalyan’ların haberleri yokken, araları iyiyken dostları iken birdenbire vatanlarına hücum ettiklerini anlatmaktadır. Onların büyük ve kavi zırhlılarına karşılık, kendilerininde mukaddes bir hakları olduğunu bunun onların zırhlılarının karşısındaki kuvvetinden bahsetmektedir. Sonra bir telgraf okunur. Orhan onu tercüme eder. İtalyan’ların Trablusta iki harp gemisi kayalıklara çarparak batmıştır. Daha sonra numayişçiler yukarılara doğru çekilmişlerdir. Primo kapının dibinde bunları düşünür. Dünün hatırasını noktası noktasına hayalinden geçirir ve göğsünün kabardığını hisseder.
Kapıya döner içeride şiddetli ve heyacanlı konuşma devam etmektedir. Anahtar deliğinden içeriyi dinler. Annesi burada kalmayacağını söyler Kenan Bey ise kalırsa artık İtalyan olarak değil Türk olarak kalacağını, gider ve İtalyan olarak kalırsa aralarındaki münasebetin biteceğini , kendisini boşayacağını ve görüşmemek üzere ayrılacaklarını söyler. Annesi yüz sene uzunluğunda geçen bir dakika sonunda cevabını verir. On seneyi, sadakatimi sen düşünmezsen ben hiç düşünmem babamın yanına gider orada rahibe olur kalırım der. Tek isteği Primo’yuda yanında götürmektedir. Kenan Bey bu kararı Primo’nun vermesi gerektiğini söyler. Annesi Primo’yu çağırır. Annesi içeri giren Primo’yu kucaklamak ister. Primo bunu dehşetli bir ciddiyetle reddeder. Grazia birden bire değişen yavrusunun bu hareketi karşısında donar. Primo büyük bir adam tavrıyla babasının yanındaki koltuğa oturur. Başını eline dayar ve gayet garip bir şive ile Fransızca olarak beni niye çağırdınız der. İtalyanca söylemiyordur. Her ikiside şaşırırlar. Kısa bir sessizlikten sonra Kenan Bey savaş çıktığını annesi ile tamamen ayrılacaklarını ya kendisi ile kalıp Türk olacağını yada annesi ile gidip İtalyan olacağını söyler ve bu konudaki kararını sorar. Primo oturduğu yerden şiddetle fırlar Grazia ve Kenan Bey ne yapıyor diye birbirlerine bakarlar. Primo ellerini kalcalarına dayar, heyecanlı tavrıyla annesini ve babasını süzer ve gayet bozuk bir Türkçe ile ‘Ben .. Turko çoçuk ..Ben yok İtalyano..Ben burda...Ben çoçuk Türk..’ diye haykırır. Grazia hayret ve teessüründen masanın yanındaki sandelyeye yığılır. Kenan Bey gözlerine ve kulaklarına inanamamaktadır. Primo sonra seri bir hareketle kenardaki hasır sandelyeyi kaparak kanepeye fırlar ve şiddetle Victor Emmanuel’in resmine vurarak onu parçalar. Kenan Bey seviçli ve şuursuz bir şekilde ayağa kalkar, kanapenin üzerinde, yükseklerden kendisine bakan bu Türk çoçuğunu kucaklar onu göğsüne bastırır alnından öper, öper.
NAKARAT
Hikaye, gençliğini Makedonya’da geçirmiş eski bir zabitin hatıralarından alınmıştır. Sene 1903 , yer Pirbeçik, genç zabit halinden ve içinde bulunduğu ortamdan oldukça şikayetçidir. Bu duruma rağmen kendine verilen görevleri yerine getirmeye çalışmaktadır. Genç zabit, devamlı İstanbulu düşünmekte, o güzel İstanbul günlerinde yaptığı hovardalıkları anmaktadır. Şuan içinde bulunduğu durumu o eski günlere ne kadar zıt olduğunu, çekilmez olduğunu düşünmektedir. Oysa kendisi Hayat-ı Askeriye ye başlamadan öncehayallinde mükemmel, muntazam, şık bir ordu vardır. Taburun tüfekçisi Agah Usta da, genç zabitin bu durumu halinin farkındadır. Agah Usta bir akşam genç zabitin odasın gelerek ona bozuk İstanbul şivesiyle nasihatler vermeye başlar. Ona artık İstanbul hayellerini bir kenara bırakması gerektiğini Olayları fazla kafasına takmamasını, gerektiğinde gülüp geçmesini hatta akşamları gerektiğinde bir tek atmasını ve kendisininde buna eşlik edebileceğini söyler. Agah Usta ayrıldıktan sonra genç zabit onun söylediklerinde doğruluk payı olduğuna kanaat getirir. Bir süre sonra genç zabitin Velmefçe taraflarındaki keşif görevine talip olur. Genç zabit kendisine verilen keşif görevi sırasında, düşmana ait boş erzak ambarları ve bir kaç köyden toplanan yüz-yüzelli kadar silahtan başka bir şey elde edememişlerdir. Çivarda bir çete olabileçeği ihtimaline karşı müfrezesiyle birlikte köyde kalır.
İlk günler oldukca zordur. Yerleştiği kırık dökük , pislik içinde olan ev ve bulunduğu ortam adeta bütün mevcudiyetini yok etmiş, caresiz bırakmıştır. Taki bir sabah penceresinden bakarken gördüğü Bulgar kızına kadar. Genç zabit bu kızdan çok etkilenir. Ona ilk görüşte aşık olmuştur. Yaşadığı bütün olumsuzlukları ona unutturmuş sanki aklını başından almıştır. Bütün her şeyi bırakıp uzaklara kaçmayı bile düşünmeye başlamıştır. Lakin kendisinin bir Türk zabiti olması, ailesini ve ülkesini kötü bir duruma düşmemesi için , uzaktan uzağa kendi içinde bir aşk yaşamaya başlar. Bulgar kızı da bu durumun farkındadır. Genç zabitin devamlı onu izlediğini ve gözetlediğini bilmektedir. Bulgar kızıda genç zabiti her gördüğünde şu şarkıyı söylemektedir.
‘Naş, naş
Çarigrad naş..
Raz-va-tri’
Bu şarkının kendisi için söylenen bir aşk şarkısı olduğuna inanan ve bundan çok etkilenen zabit şarkıyı kendince tercüme eder.
‘Seni çok seviyorum
Seni çok seviyorum
Balkanlar’dan Şıka’dan
Aşıp geldim sana
Genç zabit şarkı sözlerini bu şekilde çevirdikten sonra, genç kızın söylediği şekilde mırldanmaya başlayarak, kızın her geçişinde ona doğru söyler. Ne yazık ki genç zabit için ayrılık zamanı gelmiştir. Askerler manastıra geri çağrılmaktadır. Oysa genç zabıt güzel Bulgar kızıyla bir tek kelime bile konuşamamıştır. Ona bu şekilde veda etmeden gitmek iztemez. Çantasında hiç kullanmadığı kolonyayı gideceği sabah hancının çırağı ile göndermeye karar verir. Böylece genç zabitin gönderdiği hediyeyi genç kız ne reddedebileçek ne de teşekkür edebileçekti. O sabah zabit pençereden dışarı baktığında güzel kızı göremez. Yine de çırağı yanına çağırır ve hediyeyi tarif ettiği kıza teslim etmesini söyler, çırakta ona kızın adının Rada olduğunu söyleyerek odadan ayrılır. O sırada hancı içeri girer ve zabitin toplanmasına yardımcı olmaya başlar. Artık zabıt dayanamayarak Rada’yı tanyıp tanımadığını sorar. Hancıda kendisini pek tanımam ,ama babası iyi adam değildi, kilisede papaz iken kalktı bir gün komite oldu, geçen senede Velmefce’de vuruldu diye cevap verir. Zabit daha sonra o çok merak ettiği şarkı sözünün manasını sorar. Alacağı cevap onu yıkacak, kendisinden nefret etmesine neden olacak vicdanını rahatsız edecektir. Aşk şarkısı zannettiği şarkının Türkçe karşılı şudur. ‘Bizim olacak, bizim olacak İstanbul bizim olacak’
HÜRRİYET BAYRAKLARI
Hikayenin kahramanı olan Türk , sıcak ve yorgun geçen bir günün akşamında Demirhisar’dan Cumayıbala’ya gelerek bir otele yerleşir. Sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türkülerin gürültüsü ile uyanır.Gerinirken, bu kansız ve hakikate ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduğunu hatırlar. Milli bir bayram olduğunu “Lakin, acaba hangi milletin bayramı? “ diye düşünerek kalkar.Pencereden bakar,dışarıda karmakarışık bir kalabalık,kaynaşarak gitmektedir.Bulgar dükkanları açıktır.Sahipleri bu diyara yeni gelmiş hakim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepkenli Türk delikanlılarına gülümseyerek bakmaktadırlar.Bir süre bu geçiş törenini , On Temmuz kutlamalarını izler.Dalmıştır, Türkiye’nin, vatanının ,bu mutlaka öleceğine iman edilen hasta adamın hayatını düşünür, yeise pek benzeyen acı bir hisle bütün zihniyetinin büzüldüğünü,işlemez bir hale geldiğini duymaktadır.Odanın kapısı açılır, Rum otelciatlarının hazır olduğunu söyler.Razlık’a gidecektir. Giyinir,yola çıkar.Bir saat sonra Papaz Bayırı’nı çıkan dik yokuşu tırmanmaktadır.Atından iner,tepeye çıkar.Biraz ileride bir atlı görür,kılıcının parıltısından bir zabit olduğunu anlar.Oda dinlenmektedir.yanına gider.Türkiye’de takdim vetakatdümebinced olmadığına Selam verir.Nereye gittiğini sorar. Gülümseyerek cevap verir.
‘Razlık’a efendim siz?’
‘Ben de’
‘O halde beraber gideriz’
Konuşmaya başlarlar. Konu politikadan açılır. Kahramanımız On Temmuz’un buralarda bile takdir olunduğunu söyler. Mülazım kahramanımızın hayretine canı sıkılmış gibi bir tavırla ‘On Temmuzu takdir etmek...’ bu da lafmı? Bu bizim en büyük en şanlı günümüz, en mukaddes milli bayramımız keşke bir gün yerine üç gün olsa der. Kahramanımız iddaaların aksini söyleyerek asabi munakaşacıları kızdırmak hoşuna gittiğinden ilave eder.
‘Hem bu nasıl milli bayram? Hangi milletin bayramı?’
‘Osmanlı milletinin.....’
‘Osmanlı milleti demekle Türkleri mi kasdediyorsunuz?’
‘Hayır, asla ... Bütün Osmanlıları... ‘
‘Bütün Osmanlılar kimlerdir?’
‘Tuhaf sual! Araplar,Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Yahudiler,
Ermeniler, Türkler...Hasılı hepsi...’
‘Bunlar demek hep bir millet?’
‘Şüphesiz...’
‘Fakat ben şüpheliyim’ der.
Bu mümkün değildir ve bu imkansızlık nasıl riyazi ve bozulmaz bir kaide ise birbirlerinden tarihleri , ananeleri, meyilleri, müesseseleri, lisanları, mefkureleri ayrı milletleri cem edip hepsinden bir millet yapılamayacağını, bunları bir sayıp Osmanlı demesinin yanlış olacağını söyler Mülazım şaşırmıştır. Onun şüphesiz ilk defa işittiği, bu kadar basit ve adi bir hakikaten şaşalamasını sersemliğe çevirmek için sözlerine devem eder. Osmanlılık kelimesinin duveli bir tabirden başka bir şey olmadığını , Rumlar’ın, Bulgarlar’ın, Sırplar’ın, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin, Türkler’den intikam almak ve kendi öz kardeşleriyle, Balkan hükümetleriyle birleşmekten daha tabi daha makul, daha haklı mefkureleri olmayacağını anlatır. Lakin mülazım anlamadığını, gözlerinden, birden coşmasından anlaşılmaktadır. Mulazım ‘sizinle münakaşa edemem’ der. Çünkü fikirlerimiz taban tabana zıt...! Ayağa kalkarlar, atlarını yedeğe alarak yüremeye başlarlar. Bir süre sonra mülazım ‘ah, bakınız azizim...’ diye haykırır, ‘bakınız işte Osmanlılığın şahidi’.
Parmağıyla bin metre kadar ileride ucurumlu bir yarın kenarındaki küçük bir Bulgar köyünü gösterir. Köydeki sallanan kırmızı kırmızı hürriyet bayraklarının bugünkü Osmanlıların birbirleriyle en samimi ve hakiki kardeş olduklarını dünyaya anlaktıklarını, bu mukaddes On Temmuz gününü alkışlayan kırmızı bayrakları gösterir. Bulgar köyündeki insanların, Osmanlı vatanına düşmanlar hücum ettikleri zaman kendilerinden önce onların koşacaklarını, Osmanlılık namına kanlarını dökeceklerini savunur. Kahramanımız kendini tutamaz ve ‘Bu Bulgar’lar ha?...! der.
‘Evet bu Bulgarlar en sadık Osmanlılardır. Komitacılarla hiç münasebetleri yoktur. Fakat siz mutassıpsınız inanmazsınız. Daha sonra yollarından bir buçuk saat kaybedecek olmalarına rağmen kahramanımız mulazımın ısrarlarına dayanamaz ve köye gitmeye karar verirler. Köye geldiklerinde mulazımın en sadık dost dediği Bulgar’ların, tam aksine vurdumduymaz tavırları , hain ve kızgın bakışları ile karşılaşmışlar ve en önemliside mülazımın hürriyet bayrakları sandığı şeylerin aslında hava aldırmak üzere güneşe asılmış kırmızı biber dizeleri olduğunu şaşkınlık ve acı içinde görmüşlerdir.
]Not : Kitap özetlerindeki fikirler yazarların özel fikirlerini yansıtmaktadır
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
[COLOR=maroon]Bu kitap yayınlandığı sırada çok konuşuldu. Çok sattı ve çok okundu. Bunu da fazlasıyla hakketi. Özellikle 17 yaşından büyük arkadaşlarımız için uygun. İlginç ve meraklı bir öyküsü var. Öyküyü, öyküye katılan herkesin ağzından ayrı ayrı dinliyorsunuz. Bu kişilere bir köpek resmi bile dahil. [COLOR=maroon]

[COLOR=maroon]

[COLOR=maroon]Kitabı okurken Osmanlı tarihine ilişkin epey yeni bilgi ediniyorsunuz. İstanbul, saray, minyatür yapan nakkaşlar, kahvelerde insanları eğlendiren meddahlar, mahalle hayatı... Bu merakçekici hikayenin gerisinde gayet renkli bir fon oluşturuyor. Kitapta bir aşk öyküsüyle iç içe geçmiş bir dizi cinayet var. Yani öyle sıkıcı bir tarih romanı değil. Ama eski zamanlarda geçmesi hikayeyi iyice ilginçleştiriyor. [COLOR=maroon]
[COLOR=maroon]Bu kitap da bir başladığınızda kolay kolay elinizden bırakamayacağınız cinsten. Kitap hakkında daha fazla bilgi vermemiz okurkenki heyecanınızın azalmasından başka bir işe yarayamayacak. İyisi mi bir an önce okumaya başlayın. Keyifli saatler geçireceksiniz... [COLOR=maroon]
[COLOR=maroon]Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, İletişim Yayınları,
Benim Adım Kırmızı
Orhan Pamuk
(İletişim Yayınları)


Bir önceki yazımda Orhan Pamuk'un en son kitabı "Öteki Renkler"i tanıtmıştım, şimdi de ondan bir önceki kitabı "Benim Adım Kırmızı"dan bahsetmek istiyorum. Bu kitap, Orhan Pamuk'a göre onun en renkli ve en iyimser romanı; bana göre de diğer kitaplarıyla benzer bir tema etrafında dönerken, bir yandan da (her sefer olduğu gibi) bambaşka konulara değindiği bir kitap. Pamuk'un diğer kitaplarında olduğu gibi yine bir türlü ulaşılamayan bir bayan ve ona aşık olan kişinin çaresizliği, geçmişten izler ve en önemlisi hayalgücü var. Canlı, cansız herkesin konuştuğu ve olayları anlatma görevini üstlendiği bu kitabı, bu özellik sayesinde daha da ilginç hale geliyor. Tüm bunların yanısıra, kitapta Pamuk'un çocukluğundan da kesitler bulmak mümkün.

Benim adım Kırmızı'da değişmeyen diğer birşey de yazarın her zaman olduğu gibi bize "çaktırmadan" birçok bilgi vermesi... Örneğin kaçımız biliyordu nakkaşların atları çizmeye ayaklardan başladığını? Orhan Pamuk'un araştırmacı ruhu sayesinde bu ve bunun gibi bizimle ve kültürümüzle ilgili birçok bilgiyi bu kitapta buluyor, okudukça da bildiklerimizin balonun içinde kalan kısım olduğunu, balonu ne kadar şişirsek de bildiklerimizle beraber balonun dışında kalan kısmın, yani bilmediklerimizin de arttığını farkediyoruz...

"Güzel bir mesele." dedi öbürü.
"Ama renkler anlaşılmaz, hissedilir."
"Kırmızının hissini hiç görmemiş olana anlatın üstadım." "Parmağımızın ucuyla dokunsaydık, demirle bakır arasında olurdu. Avucumuzun içine alsaydık, yakardı. Tatsaydık, tuzlu bir et gibi tok olurdu. Ağzımıza alsaydık doldururdu. Koklasaydık at gibi kokardı. Çiçek gibi koksaydı papatyaya benzerdi, kırmızı güle değil."


]Önce fisiltisi çikti. Orhan Pamuk'un yeni kitabi çikiyormus, Benim Adim Kirmizi. Kalinca da birseymis. Iyi dedik, ama hayret de ettik. Cevdet Bey ve Ogullari, Sessiz Ev, Beyaz Kale, Kara Kitap, Yeni Hayat'tan sonra Benim Adim Kirmizi biraz "hayrola" dedirtti. Eh haksiz da sayilmayiz. Orhan Pamuk da son kitabini "en renkli ve en iyimser romanim" olarak niteliyor. ]
]Biraz geçmise gidiyoruz. 1591 senesi, kış aylari, Istanbul. Iki erkek çocugu annesi güzeller güzeli Şeküre'nin kocasi dört yildir savastan dönmemistir. Çocukluk aski yegeni Kara ise askini açikladigi için evden kovulmus ve ancak oniki sene sonra Istanbul'a dönebilmistir. Döner dönmez de Seküre ile evlenmenin yollarini arar. Babasi ve çocuklariyla birlikte kalan Seküre'nin gönlü hem Kara'da hem de kocasinin kardesi Hasan'dadir. Seküre'nin babasi yani Kara'nin Enistesi Padisah'in emriyle gizli bir kitap yaptirmaktadir. Kitabin gizi, Avrupai usüller kullanarak resmetmekten gelir. Eniste efendi Istanbul'un ünlü nakkaslari Kelebek, Zeytin ve Leylek'i kitabin nakışlarini yapmalari için görevlendirir. Tezhibi de Zarif Efendi yapmaktadir. Erzurumlu Hoca Efendi ve taraftarlari ise geleneklere ve dine aykiri bir isler çevirildigini anlamistir ve Zarif Efendi de bu düsüncededir. Her gece kahveye toplanan nakkaslar ve hattatlar bir meddahin resimlerle anlattigi sivri dilli ve Erzurumlu Hoca karsiti hikayelerle eglenirler. Zarif Efendi'nin islerine köstek olacagini anlayan nakkaslardan biri onu öldürür. Romanin geri kalan kismi katilin bulunmaya calisilmasi, nakışta üslup ve imzanin yeri, dogu ve batinin yeri üzerine kahramanlarin düsünceleriyle örülür.
]Böylece kitap birçok eglenceligi birarada barindirmaktadir aslinda. Eski resim sanatinin incelikleri ve düsünce yapisiyla ilgili türlü hikayeler ve bilgiler, eski Istanbul'un dar sokaklarinda gezintiler, bohçaci kadinlar, incili yastiklar, fistik yesili feraceler, kirmizi yelekler, kuru kayisili pilavlar, hosaflar, tarhana çorbalari... Tabii bunun yaninda kelle uçurmalar, gözlerine igneler batiranlar ve daha türlü türlü kan kokulu sahneler de mevcut. Eger bir rating yapmak gerekseydi gavurlarin tabiriyle R (Rated R for some sexuality, violence and language) olurdu. ]
]Osmanli tarihi ve Eski Resim Sanati ile cok ilginiz yoksa bazi bölümleri fazla uzatilmis ve tekrar edici bulabilirsiniz. Bunu da romanin kusuru sayalim. 470 sayifelik ince ince kurgulanmis bu romanin son sayfasini cevirip de kapagini kapattiginizda gül ve küf kokulariyla kitapliginiza kaldirmadan önce gülümsediginizi farkedeceksiniz. ]
]Iyi okumalar... ]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
EKMEK ELDEN SU GÖLDEN
KİTABIN YAZARI
REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILAP KİTAPEVİ –Ankara cad. 95 İST.
BASIM YILI
1985






1. KONUSU:
Kitapta eski soylu zengin bir ailenin torunu olan Ferhan’ın tekrar ozenginliğe kavuşmak umuduyla Duranbeylilerin ablak oğlu Saim ile evlenip pişman oluşu anlatılmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
iki arkadaş mühendis Asaf Bey ve mimar Armenak Efendi Büyük Otel’de akşam çayını içmek içn otururlar. Sohbet ederlerken otele Duranbeylilerin kadınları gelir.
Duranbeyliler, zamanında Duran Beyin Doğu Anadolu’dan kan davası nedeniyle güneye göçmüş orada toprakları sahiplenmiş, devlete karşı koymuş ve topraklarında halka sözünü geçirmiş. Öldüğünde çoçuklarına çok fazla toprak bırakmış. Çoçuklarından tek erkek Nazir Bey bu sıkılığı sürdürememiş. Üç kız ve üç erkek çoçuğu olmuş.
İşte biraz önce gördükleri o güzel kızlar Nazir Beyin torunları ve torunlarının eşleridir. Başlarında bir kadın vardır. Bu Şahende Hanımdır. Üç kızı ve üç gelini ile otele gelip çaylarını içerler, havalarını atarlar. İki arkadaş da gelinler arasından Ferhan’ı çok güzel bulurlar. Ferhan sarışın, balık etli , güzel bir kızdır. Fakat Duranbeylilere yeni katıldığı için sosyete hayatına daha ayak uyduramamıştır. Gelinler haricindeki kızlar da kardeş değil , kardeş çocuklarıdır. Nezire aralarında en zeki olanıdır. Asaf Beye amca derve Asaf Bey de bundan çok hoşlanır. Çünkü Nezire çok güzel bir kızdır. Nezire ile biraz sohbet ettikten sonra , Nezire akşam bir davete konuk olduklarını ve yanından ayrılır. Duranbeyliler kadınlar kolu otelden topluca ayrılırlar.
Davet dayı dedikleri uzaktan bir akrabanın evindedir. Evde yemek yendikten sonra bir gazinoya eğlenmeye giderler. Gazinoda tesadüfen iki yaşlı arkadaş da eğleniyordu. Onların acemiliklerini gülerek izlerler. Dayı çok hızlıdır , sırayla bütünkızları dansa kaldırır. Her seferinde Şahende Hanım alınmasın diye iltifatlar yağdırır. Ferhan dayıdan çok hoşlanır. Kocasına fiziken benzemesi onu etkiler ama kocasından daha kültürlü olduğu için onu kocasından daha iyi bulmuştur.
Eve döndüklerinde kızlardan Ferhan’a rehber olan Nebile’nin de dayının ondan hoşlandığını söylemesi , onu daha da çok sevindirir.
Sabah kalktıklarındaevin halini gören Ferhan Duranbeylilerin pasaklıklarına alıştığı görmemezlikten gelir. Ev halkı kaktığında iki köylü eve gelir. Rasih Bey’in evden gönderdiği erzakları getirmişlerdir. Eve bırakırlar ve giderler.
O gün Ferhan annesinin yanına uğrar. Eski arkadaşı Saliha da onunladır. Ferhan bazen Saliha ile dolaşır ama onu davetlere , otellere götürmezdi. Fakat Saliha da bundan memnundur. Arada bir buluşur ve gezerler.
Akşama Ferhan yine otele gider. Otelde Nezire Asaf Bey ile oturmaktadır , Ferhan’ı da yanına çağırır. Asaf bey durumdan çok mamnundur , çünkü iki güzel kızla oturup sohbet etmek ve onların güzelliklerini seyretmek ona zevk verir. Biraz sohbetten sonra iki kız masadan kalkarak Şahende Hanım’ın yanına giderler. Ferhan’ın otururken aklına çiftlik hayatı gelir. Kocasından tiksindiğini ve neyapacağını düşünür. Çoçuğu olmadan başka birini bulması gerktiğini düşünür.
Ferhan ilerleyen günlerde sosyeteye tamamen ısınır. Herkesin ağzına dolanır. Beğenenler de boldur. Bir gün gazetede fotoğrafı yayınlanır. Herkesin dilinde bu fotoğraf vardır. Şahande ve kızlarıçekememekten sinirlenirler , kimileri de kızı tebrik ederler. Bu sıralarda Ferhan Saim’den ayrılmayı kafasına iyice koymuştur ki Numan adında bir sinemacıya aşık olur. Gizli buluşmalarla onunla evlenmeyi planlar. Avukatları hazırlarlar ve bunu aileye açıklayacağı gün , otelde Numan’ın Ankara dönüşü yaptığı kazada vefat ettiği haberini alınca bayılır ve şuurunu kaybeder. İki ay sonra hastahaneden çıkarıldığında geri dönmemek üzere ailecek çiftliğe giderler.
Aradan altı ay geçtiğinde Numan’ın babası Osman Bey Saliha’yı bulur , ferhan hakkında bilgi alır. Saliha , Ferhan’ın Numan ölmeden önce yeni hamile olduğunu söyler ve şu anda da altı aylık hamile olduğunu söyler. Osman Bey Saliha’dan çiftliğe onun yanına gitmesini ve Saliha’ya orada ev yaptıracağını söyler. Ferhan’a yardım etmesini ister. Saliha bu teklifi kabul eder.
İki yaşlı Asaf Bey ve Armenak Efendi her zaman olduğu gibi otelde oturmuş çaylarını içerlerken , içeriye üç tane kız gelir. Bunlar yine Duranbeylilerdendir ve Asaf Bey “Bir kafile gelir , bir kafile gider. Nasıl ki Duranbeylilerin çoğu ortadan kayboldu.” der.

3.KİTABIN ANAFİKRİ:

Çok fazla para belli bir süre mutluluk getirir fakat; bütün mutlukları yanında getirmez. Hatta fazlası hüzün de getirebilir.


4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitapta olaylar en küçük ayrıntısına kadar anlatılmıştır. Çok sürükleyici bir anlatım tarzı vardır. Olaylarda bir abartı yoktur , hepsi mümkün olabilecek olaylardır.
FERHAN:
Sarışın, balık etli, renkli gözlü, güzel bir kızdır. Eski bir zengin ailenin torunudur. Duranbeylilerin son gelinidir.

SAİM:
Biraz ablak fakat çokta tipsiz değil, suskun, sakin bir gençtir. Babası Rasih Bey’in verdiği paralarla hayatını geçindirir.

NUMAN:
Çok yakışıklı ve atletik vücutlu, genç bir delikanlıdır. Sinema yapım şirketinin sahibidir. Çalışkan ve zekidir. Sosyete hayatına pek düşkün birisi değildir.

ŞAHANDE HANIM:
Durabeylilerin hanımıdır. Bir sonradan görmedir. Herkesi tersler ve azarlar. Fakir insanları ve uşakları horgörür.

5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap bence çok sürükleyici, özellikle Ferhan’ın tasvirinin yapıldığı bölümler insanı kitaba daha iyi bağlıyor. İki yaşlı arkadaşın olayları değerlendirmesi romana güzellik katmış. Ama acı sonla bitmesi hiç de hoş değil.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid , 18. yüzyıl sonlarında bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir. Galatasaray Sultanisi ve Mekteb-i Hukuk’da okuyan yazar ,meşrutiyet sıralarında gazeteciliğe başlamıştır. Kısa sürede üne kavuşmuş ,Fecri Ati edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. Kirpi adıyla taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttihat Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli illerinde 5 yıl sürgüne gönderilmiş , Ancak 1. Dünya Savaşı’nın son yılı İstanbul’a dönebilmiştir. Dönüşünde Robert Kolej’de öğretmenlik , Sabah Gazetesi başyazarlığı , iki kez Posta-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan yazar Aydede adlı mizah dergisi de çıkarmıştır.
Bazı siyasal davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar , Haleb’e yerleşerek Vahdet gazetesini çıkarmış , Hatay’ın Türkiye’ye bağlanmasında yazları ve çalışmaları ile katkıları olmuştur.
1938’de yurda dönen yazar , çeşitli dergi ve gazetedeki yazıları ve 20 kadar romanı ile yaşamını sürdürmüştür.
18.07.1965 tarihinde İstanbul’da ölen yazar ; tekniği , dilinin güzelliği , taşlamalarının inceliği ve tasvirlerinin kuvveti ile ün yapmış , Modern Türk Edebiyatı’nın temel taşlarından biri olmuştur.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
Kitabın Adı: Bugünün Saraylısı

Kitabın Yazarı: Refik Halıt KARAY

Kitabın basım yeri: Anka Ofsen A.Ş. Cağanoglu Kalender Sok. No: 24 İstanbul

Kitabın basım adedi:3

Kitabın yayın evi: İnkilâp Kitabevi

Kitabın yayına hazırlayan: Ender KARAY

Kitabın yazım tarihi: 1985

Kitap konusu: Şehir yaşantısına geçiş dönemlerinde teknolojı ile birlikte insanların ne kadar degiştiğini anlatan ve iyi öğrenim görmüş bir kişinin bu değişim sırasında neler yaşadığını, ınsanların zenginlikle gelen para hırsını anlatan bir romandır.

Kitap hakkında edinilen düşünce: Bugünün Sarylısı içerik bakımından okunması gereken bir kitap olup, okuyucunun elinden bırakmak istemeyeceği bir kitap özelliğindedir. Kitabin akıcılığı ve olayların birbirine bağlantısı işlanilen konuyu dâhâ güzel ve kitabı dâhâ cekici yapmış olu okunulması taktirde insana yeni görüler ve hayata dair yeni bakış açıları geliştirecek bir romandır.

Romanın ana fikri: Yoksulluk ve sefalet içerisinde bulunan fakir bir ailenin köden Ayşen adında genç bir kizin gelmesiyle hayatlarındaki değişiklikler ve fakirlikten nasıl zenginliğe dogru yol aldıklarını anlatan bir roman dır.

Yazarın Hayatı ve Eserleri: 1888 yılında Beylerbeyi’nde doğan Refik Halid, yüzyıl sonunda bir kolu Mudurnu’dan İstanbul’a göçen Karakayış ailesindendir. <<Galatasaray Sultanisi>> ve <<Mekteb-I Hukuk>> da okuyan yazar, Meşrutiyet sırasında yazarlığa başlamiştır. Kısa sürede üne kavuşmuştur, <<Fecri Âti>> edebiyat topluluğunun kurucularından olmuştur. <<Kirpi>> adında taşlamaları ve siyasal yazıları sonucu İttehat Terakki hükümetince Anadolu’nun çeşitli illerinde 5 yıl sürgüne gönderilmiş, ancak 1.nci Dunya Savaşı ‘nın son yılı İstanbul’a dönebilmiştir. Dönüşünde Robert Kolejin’de öğretmenlik, Sabah Gazetesi baş yazarlıgı, iki kez Post-Telgraf Genel Müdürlüğü yapan Refik Halit, bu ara tanınmış << Aydede>> mizah dergisinide çıkarmıştır.
Bazı Siyasi davranışları yüzünden memleketten ayrılmak zorunda kalan yazar, Haleb’e yerleşerek <<vahdet>> gazetesini çıkarmiş
1938’de yurda dönen Refik Halid, çeşitli dergi ve gazetedeki günlük yazıları ve 20 kadar romanı ile hayatını sürdürmüştür.
18.07.1965’de vefat etmiştir.

KİTABIN ÖZETİ
Bostancının pek seyrek uğradığı evlerden biriydi. İkindi üstü Üftede Hanım postacının kapının altından attığı bir mektup buldu. Okuması yazması olmadığı için meraklı meraklı bekleyerek kızı,damadı veya kocasının gelmesini bekledi. Koacası Ata Bey geldiğinde mektubu göstererek postacının kapının altından attığını söyledi. AtaBey bunabiraz sinirlenmişti. Zira kapı altından atılması yerine elden teslım almak dâhâ iyi olurdu. Ata Bey mektubu dikkatlice açarak okumaya başladı, Ata Bey mektubu ilk olarak içinden okumuştu bunun sebebi ise herhangi bir kötü haber gelmişse durumu idare etmekti. Üfteda Hanım sabırsızlaşarak ne oldugunu sordu Ata Bey kısa bir şekilde anlıyacağan akrabası Yaşar’ın kızını geleceğini söyledi. Ata Bey’in hanımı telaşlandı ve yaşını ne zaman gelecegini sordu. Tabiki güzel bir kiz ise damadının sıkıştırmaları sonucu evde kopacak kıyameti, kızının kıskançlık kırızlerını, eğer oynak bir kız ise kırıklarını akıllarından geçirerek ürperiyorlardı. Akşam olunca ev halkını gelmesıyle sofrada bukonuyu açtılar ve bir müddet konutuktan sonra herkes odasına cekildi. Herkesin odasına çekilmesine karşın ev deki konuşmalar sona ermemişti. Ertasi gün Ata Bey kızın hakkında bilgiler edinmek amacıyla koyden akrabası olan bir marangoza gitti marangozu bulamaması sebebiyle onun cırağı ile konuştu. Cırak Yaşar’ın bir oyuncuya gönlunu kaptırdığını öğrenerek onunla evlenmiş olduğunu öğrendi. Eve geldiğinde bukonu hakkında hanımına bilgi verdikten sonra yorgunluğunu da bahane ederek yatagına gidip yattı. Ertesi gün işi bittikten sonra kızı almak için gara akşam vakti gitti. Garda herkesin dağılmasını bekledı planına göre enson kalana Yaşar hakkında bazı şayler soracaktıve onu eve götürecekti. Bir mudded geçtikten sonra garda ki kalabalık dağılmaya başladı. Garın sonlarına doğru kara carşaflı, uzun boylu, hatları belli olmayan bir bayan Ata Efendi’nin yanına gelerek ismini sordu ve elini uzatarak Ata Efendi’nin elini öptü. Ata Efendi çok şaşırmiştı çünkü karşısında küçük bir kız bulmak için ümitlenmişti. Ata Efendi şaşkınlığı üstünden atarak birsüre sonra kıza adını sordu. Kız adını Ayşen diyerek cevapladı. İsterse o’na eyşe diyebileçeklerini soyledi. Kız bunu sölerken çok içlenmişti. Ata Efendi kızın bu hareketinden kızın iyi terbiye aldığını anlamış oldu. Ata Efendi kıza annesini sordu osrmasın daki amaç annesinin o oyuncu kadın olup olmadığını öğrenmekti. Kızın annesi soylu bir ailenin kızı imiş. Ata Efendi bunu duyunca çok sevinmişti.Günler bu şekilde sürdü ve Ata Bey’de değişen hayatına şaşkınlık içerisinde devam etti.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:BİR SÜRGÜN
KİTABIN YAZARI:YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU



BİR SÜRGÜN
Olayımızın kahramanı olan Doktor Hikmet İzmir’e sürgün edilmiş bir memurdur.Doktor Hikmet sıkıntı ve dertlerden çökmüş orta yaşlı bir kişidir.Okumaya düşkün bir insandır.Doktor Hikmet Guraba Hastanesi’nden çıkınca sevgilisiyle sözleştiği yere koşan bir aşık gibi kalbi çarparak “Abajali’nin” mağazasına gider ve hafta içinde gelmiş olan bütün kitap ve dergileri inceler.bazen saatlerce mağazadan çıkmaz ve yanına bir iki kitap ve dergi alarak dışarı çıkar.
Bir ara gazete ve mecmualarını okuduktan sonra dibinde azıcık bir şarap olan bir bardak dikkatini çeker.Bardağın içinde bir karınca vardır.Şarabın içinde dönüp dolaşır,bir yere gidemez.Ve ona bakarak işte bende bu karınca gibi hiçbiryere gidemiyorum der.
Bu arada limandaki büyük vapurlardan birinin bacası ona, uzun mesafelerin ve uzun diyarların bağrından kopan bir nida gibi seslendi.İri vapur bacalarından çıkan bu yanık haykırışın Doktor Hikmet üzerinde Büyük bir etkisi olmuştu.
Doktor Hikmet birçok kitap ve dergi okumuştu.Ayrıca buralarda birçok memleketin tanımını okumuştu ve birçok bilgi edinmişti.Ancak buralara hiç gitmmişti.Ve bu vapur seside Doktor Hikmet’i çağırıyordu.”Hadi kalk gidelim” diyordu.
Fakat, Doktor Hikmet koşmak isteyipte koşamayan,bağırmak isteyipte bağıramayan kabus içinde bunalmış bir kimse gibi bir türlü bu davete uyamaz.Bu kalk borusuna bir türlü “hazırım” diyemez.
Doktor Hikmet dördüncü bira şişesini de son damlasına kadar içtikten sonra bu imkanı vakitten daha kuvvetli buldu.İşte vapur önünde hazır duruyor,işte,gizli hareketleri saklayan yandak ve karanlıklar denizin üstüne kanatlarını germege başlıyor.Daha sonra o rehavete kapılarak Doktor Hikmer vapura bindi.Vapura bindiğinde çevresinde birçok insan vardır.
Doktor Hikmet’in üstü o kadar düzgün değildi ve insanlar Doktor Hikmet’e bakıyorlardı.Ertesi gün “nigare” vapuru Pire limanını varır varmaz Doktor Hikmet’in ilk işi karaya çıkarak birşeyler almak oldu.
Doktor Hikmet daha sonra vapurda biriyle tanıştı ve onunla dostluk kurdu.Ancak belli bir süre sonra bu dostluk kurdugu kişide kendisinden kaçmaya çalışır.
Doktor Hikmet’in başında bu maceralar geçtikten sonra Paris denilen o,uçsuz,bucaksız ve akıl sır ermez tezgahta çıraklık etmeye başlar.Paris’te girdiği bir lokantada bir kadının bulunduğu masaya oturmak ister.Ve bu vesile ile kadınla tanışır.
Daha sonraki günlerde Paris’de bir türk bulmak amacıyla yollara düştü,aramaya koyuldu.Babasına bir mektup göndermek zorundaydı.Ancak hangi vasıta ile göndereceğini bulamadı.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.bazen göndermemek aklından geçiyordu.Ama ihtiyarlar merake tmiştir.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.Doktor Hikmet Paris’I geziyordu.Ağustos ayının son günlerinde Luxembon bahçesi,insanın adeta yüreğine dokunan mahzun bir hal almıştır.Doktor Hikmet en çok Jardin Des Tuilleries ile Place de la Concorde’u çok beğenmişti.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN KONUSU:

Kitabın konusu tüm yönleriyle balkan savaşıdır.Bu savaşta Rumeli’nin çok kısa bir süre içinde nasıl elden çıktığı anlatılıyor.

KİTABIN ÖZETİ:

20.yüzyılın başlarında Osmanlı imparatorluğu sayısız zorluklar içindeydi.İmparatorluğu oluşturan değişik milletler, ayrı dinlerden kurulu topluluklar bağımsızlık isyiyorlsrdı.Sık sık silahlı ayaklanmalar başlatıyorlardı.Üç kıtaya yayılmış imparatorluk hangi tarafa koşacağını şaşırmıştı.Trablusgarp ta italyanlarla savaşırken Arnavutlık isyanı, o bitmeden Arabistan’da ayaklanma oluyordu.Öyle değişik milletlerin, öyle değişik sorunları vardı ki, çözülmesi olanaksızdı.Hele böyle yorgun bir devletin bu sorunların içinden çıkması mümkün değil.Aslında sorunun büyüğü dışta değil, içtedir.Çünkü Viyanalara yürürken o coşkun sağlam yönetim kaybolmuş, yerine işlerliğini kaybetmiş kendinden aciz bir yönetim gelmiştir.Yönetim bozuldukça yönetim altındaki ırkların başları doğrulmakta, çözülüş hızlanmaktaydı.Yönetimi düzeltmesi için getirilen Meşrutiyet ‘in getirmiş olduğu iktidar ve muhalefet kendi arasında kanlı bir kavgaya tutuşmuş, rüşvet olabildiğince yagınlaşmıştı.Diğer taraftan ülkede ne düzgün bir sanayi nede bir tarı vardı.Pazar arayan kapitalist ülkelerin zorladığı ekonomik bir köle durumundaydı.Ayrıca zengin Avrupa ülkelerinin sömürgesi haline gelmişti.”duyunu Umumiye” kuruluşu ile avrupa’nın haczi altındaydı.Osmanlı imparatorluğu bir hasta adamdı ve bunun neden olduğu bir Doğu Sorunu vardı.Balkan savaşı denilen o felaket savaş işte tam bu sırada meydana geldi.Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede tüm Rumeli’yi aldı götürdü. O zaman bile heybetli görünen imparatorluğun dört küçük Balkanlı devleti tarafından yenilgiye uğratılması herkes tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştır.

KİTABIN ANA FİKRİ:
Üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun bu yıkılış ve çöküşte bugünde ibret alabileceğimiz birçok yön vardır.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Devleti kurtarması için iş başına getirilen İttihat ve Terakki devleti dahada zor durumda bırakmıştır.Savaşa hazır olunmadığı bilindiği halde savaşa girilmiş ve yenilgi gelmiştir.Yani İsmet İnönü’nün dediği gibi”Meşrutiyet ileri gelenlerinin iç siyaset yönetimindeki tecrübesizlikleri, eski devlet adamlarının ehliyetsizlikleriyle birleşince iç politikada huzur kurulamamış”dı.

KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap gayet akıcı bir dille yazılmıştır. O dönemi aydınlatması bakımından yararlı bir kitaptır.Kitaptan geleceğe yönelik bir çok ders çıkarabiliriz.Önemli olan o dönemde yapılan hataları bir daha tekrarlamamaktır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.