You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : YABAN
KİTABIN YAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ : İLETİŞİM YAYINLARI
BASIM YILI : 1990



1. KİTABIN KONUSU
2. KİTABIN ÖZETİ
3. KİTABIN ANA FİKRİ
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ



HAZIRLAYANIN
ADI SOYADI : ALPER İÇER
APOLET NUMARASI : 1505
KISMI : 11
TARİH : 09.04.2002













TÜRK DİLİ KOMPOZİSYON-1 DERSİ







KİTABIN ADI : YABAN
KİTABIN YAZARI : YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
YAYIN EVİ : İLETİŞİM YAYINLARI
BASIM YILI : 1990



[B]1. KİTABIN KONUSU : , Milli Mücadele Dönemi’nde köylü ile aydın arasındaki kopukluk ve fark anlatılır. [/B]
[B]2. KİTABIN ÖZETİ : [/B]
Romanda ana konu,bir Türk aydınının Kurtuluş Savaşı dönemindeki köy gerçeğiyle karsi karşıya gelmesidir.
Romanın kahramanı Ahmet Celal’dir.Çanakkale’de savaşta bir kolunu
kaybetmiş ve savaştan gazi olarak kurtulmustur.Ama savaş sonrası
yapayalnız kalmıştır.Bunlara bir de İstanbul’un işgali eklenince, hizmet
eri olan Mehmet Ali’nin köyüne gitmeye karar verir.İstanbul’un işgali
sonrasında gerçekleşen olayları takip ederek, köylülere durumun
önemini ve ciddiyetini anlatmaya çalışır.Ancak köylüler Salih Ağa’ya
çok baglıdır ve onun etkisinde kalarak Ahmet Celal’i ciddiye
almazlar.Bu nedenle Ahmet Celal, köyde aradıgı ilgiyi ve yakınlıgı
bulamaz.
Olaylar Ahmet Celal’in cephesinden böyle görünürken, köylüler
için daha farklıdır.Onlar savaşın ciddiyetini anlayamamiştır.
Onlara göre Ahmet Celal bir yabandır.Onlarin dünyasından uzak
biridir.Zaten ilk bakışta konuşması, davranışları,giyimi,
düsünceleri ve olaylara yaklaşımı köylülerden çok farklıdır.Örneğin her gün
traş olması, devamlı dişlerini fırçalaması,geceleri kitap okuması
ve buna benzer davranışları köylülere garip gelmektedir.Bu nedenle
acılarını unutmak için geldiği bu köyde, olaylar umduğu gibi
gelişmemiştir.
Ahmet Celal bir aydın konumundadır ve ilk defa Türk köylüsüyle karşılaşmıştır.
Ancak köyde karşılaştığı manzara onu çok şaşırtmıştır. Öncelikle yoksulluk ve cahillik vardır.Bunların bir sonucu olarak da
bazı insanların emellerine alet olmaktadirlar.Herkes Salih Ağa’nın etkisindedir.Onun her dediği yapılmaktadır.Hatta yıllarca emek verdiği
hizmet eri Mehmet Ali bile gelişen bazı olaylarda subayı Ahmat Celal’i
değil,Salih Ağa’ya inanmiştir.
Bütün bunlarla beraber, Ahmet Celal köyde yapayalnız da degildir.
Mehmet Ali’nin annesi Zeynep Kadın ile kardeşi İsmail, Ahmet Celal’in
güvendiği dostlarıdır.
Olayların böyle gelişmesi Ahmet Celal’i kaçınılmaz bir bunalıma
sürükler.Bir gün rahatlayıp sıkintılarını unutmak için dolaşmaya çıkar
ve komşu köyün kızı Emine’ye aşik olur.Ancak İsmail Emine’yi
Ahmet Celal’in elinden alınca Ahmet Celal iyice umutsuzluğa
sürüklenir. Ahmet Celal,Kurtulus Savaşi’nın önemini köylüye
anlatmaya devam eder; ancak köylüler baskalarının etkisindedir ve ona
inanmamaya devam ederler.Bunları bir aydın gözüyle görüp
yorumlayan Ahmat Celal, aydın ile cahil arasındaki uçurumu farkeder.
Anadolu halkının asırlar boyunca ne kadar ihmal edildiğini kendi
gözleriyle görür.Tabii bütün gözlemlerini anı defterine yazmayı da
ihmal etmez.Köyde bu olaylar olurken, Kurtuluş Savaşi da iyiden iyiye
alevlenmis ve köylüler Ahmet Celal’in anlatmaya çalıştığı gerçekleri
yaşamak zorunda kalmiştir.Yunanlılar onların köyünü de basmiştır.
Köylüler dereye kaçarak gizlenmeye çalışmıştır.Ancak düşman onları
yakalar ve köy meydanına getirir.Ahmet Celal, bir anlık kargaşadan
yararlanıp Emine’nin elini tutar ve ikisi koşmaya başlarlar.Düşman
arkalarından ateş açar ve onları yaralar.Ayrıca tüm köy halkı düşman
tarafından öldürülür.Köyün mezarlığına kadar ancak gelirler.Orada sabaha
kadar bekleyip sonra yola çıkmaya karar verirler;ancak Emine’nin yarası
ağırdır ve devam edemez.Ahmet Celal anı defterini Emine’ye verir ve
herseyini bırakarak yeni ve bilinmeyen bir hayata adım atar.

3. KİTABIN ANA FİKRİ : Anadolu halkının asırlarca unutulduğu,
cahil kaldığı,inkılaplara karşı çıkan gericilerin yarattiğı düzensizliğin artık
görülmesi gerektiği gerçekleridir.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ :
AHMET CELAL:Çanakkale’de kolunu kaybettikten sonra Mehmet
Ali’nin köyüne yerlesir.Köyde yasadığı sorunları yenmeyi başaran
güçlü bir karakterdir.Aydın bir karakterdir.Kurtuluş Savaşı’nı
yakından takip etmiştir.Romanda karamsarlığı dikkat çeker.Romanda
Kurtuluş Savaşı’na karşı duyarlı oluşu dünya görüşüne baglı olarak
verilir.
SALİH AĞA :Köyün agasıdır ve oldukça zengindir.Çok kurnaz biridir.
Çıkarları uğruna düşmanla işbirliği yapar.Köylüyü düşman karşısında
çaresiz bırakır.
MEHMET ALİ: Dört yıl Ahmet Celal’in yanında kalmıştır;ama köye
geldiğinde yine eskisi gibi davranmaya, Ahmet Celal’den uzaklaşmaya
ve köylü gibi davranmaya baslamistir.
BEKİR ÇAVUŞ: Aslında tipik bir köylüdür.O da digerleri gibi cahildir.
Düşünce yapısı diger köylülerle aynıdır.
EMİNE: Romanda Türk kızını simgeler.Ahmet Celal’e yakınlık göstermiştir.
İsmail ile evlenmiştir.Ahmet Celal ile evlenmemiştir; çünkü köylülerin
etkisinde kalarak Ahmet Celal’i yaban olarak benimsemiştir.
ŞEYH YUSUF: Her yıl belirli zamanlarda köye gelerek köylüleri
düşünceleriyle etkilemiştir.Zehirli düsünceleriyle köylünün Ahmet Celal’e inanmasını engellemistir.





KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : Roman daha çok o zamanların
aydın diliyle yazılmıştır.Bir anı defterinden yararlanılarak yazılması bu
sonuçta etkili olmuştur.Konu olarak ise Kurtuluş Savaşı yıllarında köylü
ile aydın kesim arasındaki derin uçurum, gericiliğin yarattığı düzensizliği görmemiz açısından güzel bir örnek teşkil etmektedir.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ :

Yirminci yüzyil edebiyatının büyük romancısı 27 Mart 1889’ da Kahire’ de
doğdu.Kurtuluş Savaşi yıllarında Anadolu’ya geçti.Emekliye ayrılınca
verimli bir yazı hayatına başladı.Yazarlığını sürdürürken 13 Aralik 1974’te
Ankara’da öldü.Yazar, eserlerinde Türk toplumunun, Tanzimat’tan
Atatürk Türkiye’si dönemine kadar olan yasantısını anlatan hikaye,makale
ve romanlar yazmıştır.
Eserleri:
Hikaye:[/U[U]] Bir Serencam,Rahmet, Milli Savaş Hikayeleri.

Roman: Yaban, Kiralık Konak, Nur Baba, Hüküm Gecesi, Ankara, Bir Sürgün,Hep O Şarkı.

Mensur Şiirler: Erenlerin Bağından, Okun Ucundan.

Anı: Zoraki Diplomat, Anamın Kitabı, vatan Yolunda.

Monografi:[/U[U]] Atatürk, Ahmet Haşim,














[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
Altın Postu Ararken


Bu öyküyü anlatanların başında üçüncü yüzyılda
yaşamış olan Rodos’lu Apollonios gelir. Apollonios,
öyküsünü Argonautların Yunanistan’a dönüşüyle
bitirir. Iason ile Medeia’nın orada başlarından
geçenler, beşinci yüzyılın oyun yazarlarından Euripides
tarafından anlatılmıştır. Iason ile Pelias’ı ilgilendiren
bölüm ise, yine beşinci yüzyıl şairlerinden Pindaros’un
bir şiirine konu olmuştur.

Avrupa’nın ilk büyük gezgini, Altın Post’u aramaya çıkan denizcilerin önderidir; mitologyanın en ünlü gezgini Odysseus’dan bir kuşak önce yaşamıştır. O zamanlarda karada değil, denizlerde, ırmaklarda, göllerde yolculuk edilirdi. Yolculuğa çıkanların da başlarına gelmedik kalmazdı. Öfkeli tanrılarla, büyücülerle, canavarlarla boy ölçüşmek kolay mı? Yalnız denizin kasırgaları, fırtınaları değil, dinlenmek için çıkılan kıyılarda çeşit çeşit tehlikeler de dört gözle yolcuları beklerlerdi. Kısacası, yürek isteyen bir şeydi yolculuk. Altın Post’u aramak içim Argo gemisinde bir araya gelen kahramanların ise yürekten, cesaretten yana yoksul olmaları aşağıdaki öyküden anlaşılacaktır.

Altın Post öyküsü, karısı Nephele’den bıkan Yunan Kralı Athamas’ın ikinci kere evlenmesiyle başlar. Nephele kralın yeni karısı Ino’nun kendisine ve çocukları Helle ile Phriksos’a kötülük yapacağından korkuyordu. Korkusunda da haksız değildi hani. Ino, Nephene’nin oğlu Phriksos’u öldürmek, böylece Athamas’tan sonra kendi oğlunu tahta geçirmek istiyordu. O yılın bütün tohumluk mısırlarını ele geçirip, hepsini kuruttu. Tahıl alınamayınca ülkede kıtlık baş gösterdi. Kral, tapınağa bir haberci gönderip ne yapılması gerektiğini sordurdu. Ino, haberciyi kandırarak tapınağın verdiği cevabı değiştirtti, Phriksos kurban edilmezse kıtlığın önlenemeyeceğini söylettirdi.

Açlık tehlikesiyle karşılaşan halk, oğlunu kurban etmesi için krala baskı yapmaya başladı. Kral da, çaresizlik içinde, Phriksos’u kurban etmeye karar verdi, onu tapınağa gönderdi. Bu sırada Altın Post’lu bir koç indi gökten. Phriksos’la kız kardeşi Helle’yi kaptığı gibi kaçırdı. Hermes, Nephene’nin yakarışlarını karşılıksız bırakmamıştı.

Koç, Phriksos’un kız kardeşini Avrupa’yla Asya’yı ayıran boğazdan düşürdü; zavallı kız, denizde boğulup gitti. Boğuldu ama, o boğaza da Hellenspont, Helle Denizi (Çanakkale Boğazı) adı verildi. Phriksos, sağ salim karaya ayak bastı. Altın Post’lu koç, onu Karadeniz’deki Kolkhis iline götürmüştü.

Kolkhisliler yabani kişilerdi, ama Phriksos’a yakınlık gösterdiler. Hatta Kralları Aietes, kızlarından birini ona verdi. Phriksos da, kendisini kurtarmış olan koçu Zeus’a kurban ederek onun eşsiz altın postunu Kral Aietes’e sundu.

* * * *

Phriksos’un Yunanistan’da bir kral olan amcası, tahtını yeğeni Pelias’a kaptırmıştı. Kralın oğlu Iason da, gizlice bir yere saklanarak orada büyütülmüştü. Artık bileğinin gücüne güvenir hale gelince Pelias’ın karşısına çıkıp babasının tahtını geri vermesini istemeye karar verdi.

Bu aralar bakıcılar, Pelias’A, kendisini bir akrabasının öldüreceğini, ayağında tek sandal olan kişiden korkması gerektiğini söylemişlerdi. Iason, Pelias’ın hüküm sürdüğü şehre girdiği zaman ayağında tek sandal vardı. Omzuna bir pars postu atmış, göğsüne sımsıkı yapışan bir elbise giymişti. Hiç kesilmemiş saçları sırtından dökülüyordu. Onu şehrin çarşısında korkusuz adımlarla yürür görenler şaşırıp kaldılar. Kimse tanımıyordu onu ama, herkesin içini bir saygı duygusu kaplamıştı. Bu yiğit delikanlı Apollon muydu acaba? Yoksa Aphrodite’nin kocası mıydı? Poseidon’un oğullarından biri olamazdı, hepsi ölmüştü çünkü. Bu yabancının ünü adımlarından daha tez gitti, saraya vardı. Pelias, şehre tek sandallı bir delikanlının geldiğini duyar duymaz koşup onu karşıladı. Öfkeliydi, ama öfkesini yüreğinde saklamasını biliyordu. “Kimsin sen?” diye sordu “Yalan söyleme bana.”

“Ben senin akraban Iason’um,” dedi yabancı “Zeus’un babama verdiği ülkeyi geri almaya geldim. Kılıçlarımıza, mızraklarımıza sarılmadan yeniden paylaşalım bu toprakları. Şimdiye kadar kazandığın paralar, sürüler sende kalsın. Bana tahtı ver. Bundan sonra bu ülkede adalet hüküm sürsün.”

Pelias, yumuşak bir sesle “Peki,” dedi “sen nasıl istersen öyle olsun. Ölü Phriksos Altın Post’un buraya getirilmesini istiyor, bakıcılar söyledi. Böylece kendi ruhu da ülkesine gelirmiş. Ben artık yaşlandım. Gidip Altın Post’u getiremem, sen gençsin. Bak, Zeus üstüne yemin ederim ki, Altın Post’u getirirsen tahtı sana bırakacağım.”

Pelias böyle diyordu ama, Altın Post’u armaya giden kişinin de bir daha geri dönmeyeceğini sanıyordu.

Iason bu düşünceyi çok beyendi; zaten işin içine serüven girsin de mitologya kahramanlarının kanı kaynamasın, olacak iş mi? Hemen bütün Yunanistan’a haber salındı. Altın Post’u aramaya çıkacağını, isteyenlerin birlikte gelebileceğini bildirdi. Hera’da yardım ediyordu Iason’a; bütün delikanlıların yüreklerine, bu yolculuğa katılma tutkusu sokuyordu. Ölümün karşısına geçip cesaretin iksirini içmek varken kim annesinin yanında akıllı uslu oturmaya katlanabilir? Her yandan soylu kahramanlar geldi; yiğitler yiğidi Herakles, çalgıcıların çalgıcısı Orpheus, Kastor ve kardeşi Polluks, Akhilleus’un babası Peleus da vardı bu kahramanlar arasında. Argo gemisine binip yelken açtılar. Iason altın bir kupayı şarapla doldurdu; şarabı denize döktü sonra, Zeus’un yardımı diledi.

Argonaut’lar önce Lemnos adasına vardılar. Üstünde yalnız kadınların yaşadığı garip bir adaydı bu. Lemnos kadınları bir süre önce baş kaldırmış, ülkede ne kadar erkek varsa hepsini öldürmüşlerdi. Yalnız adanın yaşlı kralını sağ bırakmışlar, onu da bir sandığa koyarak denize atmışlardı. Zavallı adamcağız böylece canını kurtarabilmişti. Nedense, erkeklere olan düşmanlıklarını Argonaut’lara göstermedi Lemnoslular.
Başlarında kralın kızı Hypsipyle olmak üzere, bütün kadınlar kahramanlarla mutlu günler geçirdiler; ayrılırlarken de bol bol göz yaşı döktüler.

Argonaut’lar Lemnos’u geride bıraktıktan sonra yeni bir kara parçasına çıktılar. Burada Herakles, arkadaşlarından ayrılmak zorunda kaldı. Kahramanlar kahramanını giyimine kuşamına yardım eden Hylas adında bir oğlan vardı. Herakles çok severdi Hylas’ı, dünya bir yana, Hylas bir yanaydı. Kusursuz güzelliğe sahip olan delikanlı, bir gün kaynak başında su dolduruyordu; suların dibinde bulunan bir nymphe onun gül pembesi yanaklarını görüp kendinden geçti. Hemen kaynaktan fırlayarak Hylas’ı kaçırdı. Bunu duyunca aklı başından gitti Herakles’in, Altın Post’u da, Argo’yu da unutuverdi: “Hylas! Hylas!” diye deliler gibi bağırarak ormanın yeşil gölgeleri arasında kayboldu. Arkadaşları beklediler, beklediler, kahramanlar kahramanı dönmeyince yollarına onsuz devam etmeye karar verdiler.

Argonaut’ların ilk çarpışmaları Harpyi’lerle olmuştur. Kanca gagalı, sivri pençeli Harpyi’lerin ünü dünyaya yayılmıştı. Bu korkunç kuşları öteki canavarlardan ayıran belli-başlı özellik, pisliklerinin dayanılmayacak kadar kötü kokuşuydu.

Iason ile arkadaşlarının bir gece yanaştıkları kıyıda Phineus adlı zavallı bir ihtiyar yaşıyordu. Phineus, geleceği gören bir bakıcıydı. İleride ne olacağını açık seçik söylediği için Zeus cezaya çarptırmıştı kendisini. Şimdi Harpyi’larin ülkesinde cezasını çekiyordu. Ne zaman bir lokma yemek yiyecek olsa, “Zeus’un tazıları” Harpyi’ler uçarak geliyor, Phineus’un yemeğine pisliyorlardı. Adamcağız açlıktan bir deri bir kemik kalmıştı. Argonaut’lardan yardım istedi. Geleceği görebildiği için, kendisini bu dertten yalnız Kuzey Rüzgarı Boreas’ın oğulları Kalais ile Zates’in kurtulabileceğini biliyordu. Boreas’ın oğulları ise Argo gemisindeki elli kahraman elli kahraman arasında bulunuyordu.

Phineus’a acıyıp yardım etmek isteyen Kalais ile Zates, kılıçlarını çekip beklemeye başladılar. Geri kalan Argonaut’lar da ihtiyara yemek getirdiler. Adamcağız ağzına ilk lokmayı götürürken Harpyi’ler göründüler. Ortalıkta ne kadar yemek varsa hepsini kirlettikten sonra kaçmaya başladılar. Ama Boreas’ın oğulları durur mu hiç? Babaları rüzgar hızı vermiş onlara. Harpyi’lerin peşlerine düşüp kılıçlarını korkunç kuşların gövdelerine saplamaya başladılar. Hepsini paramparça edeceklerdi ama, o sırada tanrıların habercilerinden Iris geldi kuşların imdadına. Boreas’ın oğullarına, “Zeus’un tazılarını öldürmeyin,” dedi “Styks ırmağı üstüne yemin ediyorum, bu kuşlar bir daha Phineus’u rahatsız etmeyecekler.” Bunun üzerine Kalais ile Zates, Harpyi’leri öldürmekten vazgeçip arkadaşlarının yanına döndüler. O gece bir şölen hazırlandı; Argonaut’larla birlikte Phineus sabaha kadar yedi, içti.

Karşılık olarak ihtiyar bakıcı, kahramanlara bazı öğütler verdi. “Yakında Symplegad’lara, Çarpışan Kayalar’a varırsınız.” Dedi “O kayaların arasından geçmek zorunda kalacaksınız; ama kolay olmayacak bu. Be zaman Symplegad’ların arasından bir şey geçmeye kalksa, o yüce kayalar hemen birleşir; aralarında ne varsa paramparça olur. Dediğimi yapın sağ salim geçersiniz. Kayalara varınca bir kumru uçurun. Kumru bir yandan öteki yana geçerse, Argo gemisi de geçebilir demektir. Ama geçemez arada sıkışır ölürse, sizde geri dönün, Altın Post’u aramaktan vazgeçin.”

Sabahleyin yanlarına bir kumru alarak denize açıldılar. Kısa zaman sonra çarpışan kaylara vardılar. Önce kumruyu uçurdular, kumru sağ salim bir yandan öteki yana geçti. Yalnız kuyruğundan bir kaç tüy kayaların arasında kaldı. Bunun üzerine bütün güçleriyle küreklere asıldı denizciler. Kayaların çarpışmasına vakit kalmadan kuş gibi sıyrılıp kurtuldular. Bu olaydan sonra da kayalar bir daha çarpışmadılar.

Çarpışan Kayalar’ın biraz ötesinde savaşçı kadınların, Amazon’ların ülkesi vardı. Barışsever nymphe Harmonia ile Savaş Tanrısı Ares’in kızları olan Amazon’lar besbelli babalarına çekmişlerdi. Argonaut’lar durup onlarla çarpışmak istediler, ama hazır rüzgar eserken yollarından kalkmaları doğru olmazdı. Kaçırdıkları bu savaş fırsatına üzülerek durgun dalgalar arasında kayıp gittiler. Uzaktan Kafkas Dağları görünüyordu, Prometheus’da kayasının üstünde belli belirsiz göze çarpıyordu. Kartalın kanat çırpışını bütün Argonaut’lar duydu. O gün hiçbir şey durduramadı Argo gemisini, gün batımında Altın Post’un bulunduğu Kolkhis iline vardılar.

Kahramanlar geceyi ertesi sabah ne yapacaklarını düşünerek geçirdiler. Kendi cesaretlerinden başka dayanakları yoktu. Ama tanrılar Olympos’da toplanmış, onları korumak için çareler düşünüyorlardı. Hera, Aşk Tanrıça’sı Aphrodite’in yanına gitmişti. Aphrodite ilk önce pek şaşırmıştı buna; Hera’nın kendisini pek sevmediğini bilirdi. Zeus’un karısı kendisinden yardım dileyince şaşkınlığı bir kat daha arttı, ama tanrıçalar tanrıçasının da böyle yardım dilemesi de hoşuna gitmedi değil. Elinden geleni yapacağını söyledi. İki tanrıça baş başa verip düşündüler. Sonunda en iyi çarenin Kolkhis kralının kızı Medeia’nın Iason’a tutulması olduğuna karar verdiler. Medeia’nın elinden her çeşit büyü gelirdi; Argonaut’ların başı derde girince onlara yardım da edebilirdi. Bunun üzerine Aphrodite doğru Eros’a gitti. “Medeia’nın Iason’a aşık olmasını sağlarsan sana yaldızlı bir top armağan ederim.” Dedi. Eros’un çok hoşuna gitti bu, okunu kaptığı gibi Kolkhis’e inmeye başladı.

Sabah olmuştu. Argonaut’lar, Altın Post’u istmek için kralın sarayına doğru yola çıktılar. Kimseler görmedi kendilerini; çünkü Hera hepsinin çevresini sisle sarmıştı. Sarayın önüne vardıkları zaman sis dağıldı. Nöbetçiler, kahramanları saraya buyu edip krala haber saldılar.

Kral güler yüzle karşıladı kendilerini. Ateş yaktırıp yıkanmaları için su ısıttırdı; yiyecek içecek hazırlattı. Bu arada Medeia da konuların bulunduğu odaya girmişti. Gözleri Iason’un gözlerine ilişince Eros okunu fırlattı. Tam hedefine saplandı ok, Medeia’nın yüzü renkten renge girdi, yüreğini tatlı bir burukluk kapladı. Daha fazla orada kalamadı güzel büyücü, odasına çekildi.

Kahramanlar yıkandıktan, yiyip içtikten sonra kral Aietes, onlara kim olduklarını, ne istediklerini sordu. Iason kendilerinin soylu kişiler, atalarının da yüce hükümdarlarla tanrılar olduğunu söyledi. Kolkhis’e Altın Post’u almak için gelmişlerdi. Karşılığında kral Aietes ne isterse yapacaklardı.

Bunları duyan kralın yüzü öfkeden kıpkırmızı oldu. Yabancıları sevmezdi. Hele Yunanlıları hiç sevmezdi. Kendi kendine “Bu adamlar benim konuğum olmasalardı, hepsini kılıçtan geçirirdim,” dedi. O anda iyi bir fikir geldi aklına.

Iason’a, kahraman kişilerden hoşlandığını söyledi “Sen de kahramanlığını, yiğitliğini gösterirsen Altın Post’u veiririm.” Dedi. “Önce ateş püsküren, tunç ayaklı iki boğayı boyunduruğa koşacaksın. Sürdüğün tarlaya da bir ejderhanın dişlerini dikeceksin. Ekilen dişlerin yerinde silahlı adamlar bitecek. Onlarla çarpışıp hepsini öldüreceksin. Bunları yaparsan Altın Post senindir. Yoksa bir şey alamazsın benden.”

Iason’un elinden ne gelir? Kralın dediklerini kabul edip, arkadaşlarıyla birlikte gemiye döndü. Bir toplantı yaptılar Argo’da; kimse bu işi Iason’a bırakmak istemiyordu.

Onlar böylece konuşup tartışırlarken gemiye kral Aietes’in torunlarından biri geldi. Iason bir zamanlar hayatını kurtarmıştı onun, şimdi de o, bir karşılıkta bulunmak istiyordu. Medeia’dan söz açtı Argonaut’lara: “Büyüde onun üstüne yoktu,” dedi “yıldızlara bile buyurur.” Aietes’in torununa kalırsa, Iason saraya gidip, Medeia’nın gönlünü kazanmalıydı.

Eros’un bu işi çoktan becerdiğini bilmeyen Iason, kralın torunu ne dediyse kabul etti. Zaten büyücünün güzelliği gözlerinin önünden gitmiyordu bir türlü. Saraya yollandı.

O sırada Medeia, odasında oturmuş, kendini öldürmeyi düşünüyordu. Sevdiği adamın aşkıyla doluydu yüreği ama, o aşkın gerektirdiği şeyleri yaparsa babasına karşı gelmiş olurdu. Ne yapacağını şaşırmıştı. Düşündü taşındı, yaşamanın ölümden daha güzel olduğuna karar verdi. Iason’a yardım edecekti. Büyülü bir merhem vardı elinde. Prometheus’un kanı yeryüzüne damlamıştı ya; Medeia’nın merhemi, işte kanın toprağa değdiği yerde yetişen bir bitkiden çıkarılmıştı. Onu kim gövdesine sürerse bir gün boyunca tehlikelerden uzak kalırdı; başına ne gelirse gelsin, ne yaralanır, ne de ölürdü.

Koşa koşa sarayın merdivenlerinden indi Medeia, Iason’un yanına gidecekti. Ama birde baktı ki, Iason karşısında duruyor. Tanrıça Hera, altından, yaldızlı bir ışık vurmuştu Iason’un üstüne; Medeia’da bir güzellik anıtıydı sanki. Rüzgar kesilince ulu çam ağaçları nasıl yapraklarını bile kıpırdatmadan, sessizce durur, iki genç de bir süre öyle durdular. Sevgiden, coşkunluktan solukları kesilmişti.

Sonra rüzgar çıktı, yapraklar hafifçe sallandı. Iason, aşkını fısıldamaya başladı. Medeia ise ne diyeceğini bilemiyordu. Hemen büyülü kutusunu açarak merhemi çıkardı, sevgilisine verdi. İstesin, ruhunu bile verirdi.

Güzel büyücü, merhemi gövdesine nasıl süreceğini anlattı Iason’a “Silahlarına da sür,” dedi, “böylece herkesi yenersin. Ejderhanın dişlerini toprağa ekince yerden silahlı adamlar biter. Aralarına bir taş atarsın. Adamlar birbirlerinden bilirler bunu. Kavgaya tutuşurlar. Hepsi ölür. Ben saraya dönüyorum şimdi Altın Post’u alıp ülkene dönerken Medeia’yı hatırla. Bende aklımdan çıkartmayacağım seni.”

Iason cevap verdi:

“Gece olsun, gündüz olsun; seni hiçbir zaman unutmayacağım Medeia. Bizimle birlikte Yunanistan’a gelirsen, senin seve seve evime alırım. Ölümden başka hiçbir şey giremez aramıza. “

Ayrıldılar. Medeia saraya dönüp, babasına karşı geldiği için ağladı, dövündü. Iason’da gemiye gitti. Arkadaşlarında ikisini, ejderhanın dişlerini getirmeleri için görevlendirdi.

Ertesi gün, erkenden kalktı Iason. Gövdesine merhemi sürüp arkadaşlarıyla birlikte çarpışmanın yapılacağı tarlaya gitti. Kral Aietes ve ile Kolkhisliler onun ölümünü seyretmek için tarlanın kenarına sıralanmışlardı. Ateş püsküren iki boğa salıverildiği zaman hepsinin ödü koptu. Ama kılı bile kıpırdamamıştı Iason’un. Dalgaların sarsamadığı yüce bir kaya gibiydi. Sırayla ikisini de boynuzlarından yakalayıp, boyunduruğa koştu. Sonra tarlayı sürerek ejderhanın dişlerini ekti toprağa. Silahlı adamlar çıkınca da, Medeia’nın öğüdünü tutarak, aralarına koca bir taş fırlattı. Silahlı adamlar birbirlerine saldırıp, kıyasıya öarpışmaya başladılar. Sürülmüş toprak, oluk gibi akan kana boyandı. Iason yüzünün akıyla çıkmıştı bu denemeden. Sonuç, Aietes için çok acıydı.

Kral Altın Post’u kolay kolay vereceğe benzemiyordu. Üstelik Argonaut’ları öldürmeyi de kafasına koymuştu. Babasını aklından geçenleri anlayan Medeia, gemiye koşarak Iason’u buldu. “Altın Post’u bir ejderha bekliyor,” dedi, “ben şarkı söyleyerek uyuturum onu. Altın Post’u kapıp gemiye döneriz. Hemen Yunanistan’a yelken açarız; beni de götürün, n’olur”

“Yunanistan’ dönünce karım oalcaksın,” diye cevap verdi Iason.

Kahramanlar yol çıkıp, Altın Post’un yanına vardılar. Postu bekleyen ejderha korkunç mu korkunçtu. Medeia yılmadan yanına yaklaştı ejderhanın, büyülü bir şarkı söyleyerek onu uyuttu. Iason bir ağacın dalında asılı duran postu kaptığı gibi arkadaşlarını yanına döndü, hep birlikte koşarak Argo’ya vardılar. Yunanlıların en güçlüleri geçti küreklere; denize açıldılar.

Kral, Argonaut’ların, Medeia ve Altın Post ile birlikte kaçtıklarını öğrenince oğlu Apsyrtos’u onların arkasından gönderdi. Apsyrtos’un buyruğunda öyle büyük bir ordu vardı ki, istedikleri kadar kahraman olsunlar, Yunanlılar o orduyla başa çıkamazlardı. Kendilerini kurtaran yine Medeia oldu. Kardeşine haber yolladı, Altın Post’un kendisinde olduğunu, Kolkhis’e dönmek istediğini bildirdi. Apsyrtos, kararlaştırılan buluşma yerine gelince Iason’u karşısında buldu. Medeia’da vardı Iason’un yanında. İki delikanlı çarpıştılar. Iason, Apsyrtos’u al kanlar içinde yere serdi. Kolkhis’li genç prensin gövdesinden fışkıran kanlar, kız kardeşinin gümüş rengi elbisesini bir anda kızıla boyayıverdi. Komutanlarının öldüğünü anlayan askerler, dağılıp ülkelerine döndüler. Argonaut’lar da Yunanistan’a gitmek için yeniden denize açıldılar.

Apsyrtos’un ölümünü başka türlü anlatanlarda olmuştur. Bu kişilere bakılırsa, Apsyrtos, Medeia’yla birlikte Yunanistan’a gitmek için Argo gemisine binmişti. Bir süre gittikten sonra, kendilerini Kral Aietes’in takip ettiğini anlayan Medeia, kardeşini paramparça ederek denize atmıştı. Kral ölmüş oğlunun parçalarını toplamak için denizde durmuş, oyalanarak vakit kaybetmiş, Yunanlıları gözden kaçırmıştı.


Argonaut’lar serüvenleri bitmemişti. Skylla’nın kayası ile Kharybdis akıntısı arasından geçerken korkunç bir fırtınaya tutuldular. Taa göğe değen dalgalar arasında ne yapacaklarını şaşırmışlardı ki, yine Hera imdada yetişti. Deniz nymphelerine haber verdi tanrıçalar tanrıçası; nympheler de gemiyi dalgalar arasından geçirip kurtardılar.

Bu olaydan sonra Medeia, Girit’de eski tunç soyundan kalma son insanın, Talos’un yaşadığını söyledi. Talos tepeden tırnağa tunçtan değildi; ayak bileklerinden biri ettendi. Argonaut’lar, Girit adasının yanından geçerlerken Talos çıktı karşılarına; elinde kocaman bir kaya vardı. Besbelli, onu gemiye fırlatıp hepsini parçalayacaktı. Medeia, Hades’in tazılarına yakarmaya başladı. Yakarışı yeraltından duyulmuş olacak ki, tam kayayı fırlatacağı sırada, ayağı burkuldu Talos’un, bileği sıyırdı. Bileğinden öyle kan aktı ki, adamcağız kendi kanında boğulup gitti. Argonaut’lar da adaya çıktılar, yiyip içtiler, eğlendiler.

Başka bir olay geçmedi başlarından. Sağ salim Yunanistan’a vardılar. Kraya çıkar çıkmaz, her kahraman, başından geçenleri bir an önce anlatmak için olacak, kendi ülkesine gitti. Geride kalan Iason, Medeia’yla birlikte Altın Post’u Pelias’a götürdü. Saraya varınca babasını ölmüş olduğunu anladı. Pelias, zavallı ihtiyara baskı yaparak kendi kendini öldürtmüştü. Iason’un bu acıya dayanamayan annesi de ölmüştü.

Öcünü nasıl alacağını düşünen Iason, yanıbaşında yine Medeia’yı buldu. Güzel büyücü, korkunç bir tuzak kurarak Pelias’ın kızlarını çağırdı. “Babanızın gençleşmesini ister misiniz?” diye sordu. Sonra gözlerinin önünde yaşlı bir koyunu kesti. Hayvanın parçalarını suya atarak bir süre kaynattı, büyülü sözler söyledi. Kısa zaman sonra kaynaya kazandan gencecik bir kuzu fırladı. Pelias’ın kızları, Medeia’ya inanarak babalarını gençleştirmeye kadar verdiler. Bir ilaçla kralı uyuttu büyücü; Pelias’ın kızları da babalarını keserek kaynar suya attılar. Büyülü sözler söylemesi için Medeia’yı çağırmak istediler. Ama Medeia yoktu, saraydan da, şehirden de kaçıp gitmişti. Pelias’ın korkunç üzüntü içinde kalan kızları, öçlerini Iason’dan almaya karar verdiler.

Medeia ve Iason’un öyküsünü başka türlü anlatanlarda vardır. Onlar kalırsa, iki sevgili Pelias’ın ölümünden sonra Korinthos’a gelmişlerdi. İki de çocukları olmuştu. Medeia ülkesini, babasını aramıyordu; kendini bütün bütüne kocasıyla çocuklarına vermişti. Mutluluk içindeydiler.

Ne olduysa Korinthos’da oldu. Iason, Korinthos kralının kızıyla evlenmeye kadar verdi. Bunu ne aşk, ne de sevgi yüzünden yapıyordu, gözü yükseklerdeydi. Korinthos kralı, kızını Iason’a vermeyi kabul etti; ama kendilerine bir kötülük yapar diye, Medeia ile çocuklarını şehirden sürdü. Kocası tarafından aldatılan kadıncağız, ülkesinden uzaklarda yapayalnız kalmıştı.

Ne yapacağını şaşıran Medeia, gözyaşları içinde babasını, evini hatırladı; üstündeki elbisede hala duran kan lekelerine baktı, kardeşinin kanıydı bunlar. Pelias’ın ölümü geldi aklına. Kurtarsa kurtarsa ölüm kurtarırdı onu artık.

Bunları düşünürken yanı başında Iason’u gördü. Iason, altın getirmişti ona. Artık Medeia’yı sevmiyordu.

“Niye geldin bana?” diye sordu Medeia. Gözlerini Iason’un gözlerine dikti:

O kadar insan var, niye geldin bana!
Ama iyi oldu gelmen bir bakıma.
Yüreğimdeki yükü dökmek artık daha kolay,
Herkese senin alçaklığını anlatmak.
Seni ben kurtardım. Her Yunanlı bilir bunu.
Boğaları, silahları, Post’un ejderhasını
Ben yendim. Seni ben kazandırdım.
Kurtarıcı ışığı ben tuttum sana.
Babamı, evimi bırakıp
Yabancı ülkeye geldim arkandan.
Ben getirdim düşmanlarının sırtını yere,
Ölümlerin en korkuncunu Pelias’a ben verdim.
Şimdi bırakıyorsun beni.
Nereye gideyim! Babamın evine mi!
Pelias’ın kızlarına mı yoksa!
Hepsi düşman kesildi
Senin yüzünden bana.

Iason, kendisini kurtaranın Medeia değil, Aphrodite olduğunu söyledi. Aphrodite, Iason’a Medeia’yı sevdirmeseydi bütün bunlar olur muydu? Üstelik tutmuş yabani bir büyücüyü uygar bir ülkeye, Yunanistan’a getirmişti? Kendi yaptığı iyiliklere böyle mi cevap verilirdi?

Medeia, Iason’un kendisine vermek istediği altınları geri çevirdi. Bunu üzerine başka bir şey söylemedi Iason, çekip gitti. Medeia’nın içini öfke bürümüştü, Öç almaya kadar verdi.

Iason’un karısını öldürecekti.

Yaşamanın kısa günü bitsin artık.

Çok güzel bir elbise çıkardı sandığından. Büyülü ilaçlar, kokular sürdü elbiseye. Sonra çocuklarını çağırıp, o elbiseyi babalarının karısına armağan olarak götürmelerini istedi. Iason’un karısı, elbiseyi giyer giymez yanmaya başladı.

Bir an içinde tüm gövdesi eriyip akıverdi.

Böylece öcünü aldıktan sonra daha korkunç bir düşünce saplandı Medeia’nın kafasına. Çocukları yetim sayılırdı artık. Onları koruyacak kimse yoktu. “Ölüp gidecekler,” diye düşündü büyücü.

Ölüp gidecekler bir başkasının acımayan elleriyle,
Yok yok, onları ben yarattım, ben öldüreceğim.
Korkaklık yok artık, “Ne kadar küçükler,
Ne kadar güzeller,” diye düşünmek yok.
Unutacağım öz çocuklarım olduğunu onların
Bir an içinde bitecek acıları.
Ben öldüreceğim

Iason, karısının öldürüldüğünü anladığı zaman, çocukları da ölmüştü. Altın Post kahramanı öcünü almak için Medeia’yı öldürmeye kadar verdi. Ama o sırada güzel büyücü sarayın damına çıkmış, ejderhanın çektiği bir arabaya binerek uçup gitmişti. Eski sevgilisinin arkasından bakakaldı Iason, bütün olanlar için de kendini değil, Medeia’yı lanetledi...

Aşk suçtu...



[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : ANAHTAR
KİTABIN YAZARI: REFİK HALİT KARAY
YAYIN EVİ : İNKILÂP KİTAPEVİ
BASIM YILI :İSTANBUL-1994


1-KİTABIN KONUSU,
2-KİTABIN ÖZETİ,
3-KİTABIN ANA FİKRİ,
4-OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ,
5-KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER,
6-KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ,

[B]HAZIRLAYANIN [/B]

ADI SOYADI : ÖZKAN ÖNDER
İMZASI :
APOLET NUMARASI: 5126
KISMI : 23
TARİH : 14.05.2002

KİTABIN KONUSU: ANAHTARIN KAYBEDEN BİR ADAMIN DÜŞTÜĞÜ ŞÜPHELER VE BAŞINDAN GEÇENLER.

KİTABIN ÖZETİ :

ANAHTAR


Her akşam evine kendi anahtarı ile giren Kenan bu sefer elini cebine attığında anahtarının olmadığını farketti.Her yeri aramış ama bulamamıştı.Gece oluncu eşinin çantasından diğer anahtarı gizlice aldı. Bir gün sonra aşağı mahalledeki çilingirde bir tane daha yaptıracaktı. Anahtarı gizlice aldı çünkü evinde eşyalarına gözü gibi bakan biri olarak bilinirdi. Ertesi gün çoğalttığı anahtarı kapıya denediğinde kapıyıaçmadığını gördü. Bu sefer de eve kapıyı çalarak girecekti. Aklına kapıyı açmayan anahtar geldi. Acaba nerenin anahtarıydı?

Eşi ile iş arkadaşı Orhan sayesinde tanışmıştı. Perihan Orhan’ın kız kardeşiydi. Mutlu bir evlilik geçirmemiş olan Perihan yeni boşanmıştı ve kendisini yalnız hissediyordu. Perihan’ın eski eşi Vecdi Bey zamanında kendisine çok eziyet etmişti. Onu sadece cinsel bir araç olarak görüyordu. Bunun üzerine Perihan da tek çaresi olan boşanmayı tercih etti. Hikayeyi öğrenen Kenan bu fırsatı elinden kaçırmak istemiyordu ve kaçırmadı da…
Hayatları ve düşünceleri sürekli batı özenticiliği içindeydi. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Onlar bundan uzak evlerinde konken partileri,altın günleriyle vakitlerini geçiriyorlardı. Yine böyle bir partide Kenan’ın aklına o anahtar geldi. Evde birçok kadın ve erkek vardı. Aklından teker teker oardaki erkekleri geçirdi. Acaba anahtar onlardan birine ait olabilir miydi?
Son zamanlarda kendini iyi hissetmeyen Kenan bir de bu anahtar yüzünden iyice dertlenmişti. Haftalık muayenesi için doktoruna gittiğinde kendisine dinlenmesi,olayları fazla kafasına takmaması tavsiye edilmişti. Aklında sürekli o anahtar vardı. Sahibini düşünüyordu. Bir ara Perihan’ın eski eşi Vecdi Bey’i düşündü. Teyzesinin oğlu Rüstem’i aradı. Rüstem onoun en yakın arkadaşıydı. Bir bahane bularak Vecdi Bey’in adresini bulmasını istedi. Sebebini söylemek istemiyordu. Emekli hafiye olan Rüstem araştırma işlerini çok severdi. İşi kabul etti.
Ertesi akşam Rüstem telefon açtı ve adresi verdi. O akşam Kenan ve Perihan odalarında başbaşa kaldıklarında Kenan, Perihan’ı ne kadar çok sevdiğinin bir kere daha farkına vardı.
Bir elinde anahtar diğer elinde adres, aradığı evi buldu. Etrafını gözetledi. İçi sıkıntılıydı. Ya anahtar uyarsa! Ama biraz sonra sevinçle anahtarın kapıyı açmadığını gördü, çok sevindi.
İş çıkışı Perihan’la her zaman gittikleri pastahanede buluştu. Oradan da sinemaya gideceklerdi. Perihan’ın sürekli ziyaretine gittiği Semiha adında birarkadaşı vardı. Kenan’a Vecdi Bey’I Semiha’nın kaldığı apartmanda gördüğünü söyledi. Ama bunu hiç umursamadan yaptı. Kenan bu rahat konuşmalar karşısında çok rahatladı. Bir türlü Perihan’a anahtarın nereye ait olduğunu soramamıştı. Hiçbir şeyden emin olmadığı için bir aile faciasına sebep olmak istemiyordu.
Aklına yeniden meçhul anahtar geldi. İçini bir kurt gibi kemiren bu düşünce onu hiç rahat bırakmıyordu. Evet, aldatıldığını düşünüyordu.
Karısı sürekli kendisine bir tatile ihtiyacı olduğunu söylüyor ve ona bir hasta gibi davranıyordu. Bu davranışlar da Kenan’ın tahminlerini pekiştiriyordu. Kenan gün geçtikçe Perihan’dan soğumaya başladı. Onun sürekli kusurlarını görüyordu. Bir ara eski günlerini hatırladı. ‘’Nerede o eski Perihan?’’, diyordu. Eski Perihan’ı daha çok seviyordu.
Günler geçiyor ama Kenan’ın şüpheleri bir türlü sona ermiyordu. Artık Perihan’ı kendisine düşman ilan etmişti. Çocukça bir tavırla, onu kendisinden daha kültürlü olmakla suçluyordu. Kendisini onun yanında küçük görüyordu. Tabi bunları kimseye sezdirmiyordu. Perihan’ın çok kurnaz biri olduğunu düşünüyor,sürekli onu suçluyordu ama onsuz yaşayamayacağını da adı gibi biliyordu. Onu seviyor onu kırdığını düşünüyordu. Sürekli bir ikilem içindebocalıyordu:Aldatılma ve onu sevdiği düşüncesi. Hayır!bu işin ne olduğunu öğrenmeliydi.
Teyzesinin oğlu Rüstem’den Perihan’ı izlemesini istedi. Rüstem buna çok şaşırıyor ve kızıyordu ama Kenan’ı da kırmak istemiyordu. Her akşam Kenan’a düşündüklerinin aleyhine durum raporu veriyordu. Kenan , kendisini aldatmadığı konusunda tam ikna olmuşken Vecdi Bey’in adresinin eski olduğunu öğrendi ve anahtar şüphesi yeniden doğdu. Yeni adres Perihan’ın sürekli ziyaretine gittiği, Semiha’nın kaldığı Şendil Apartmanıydı.Kenan sonunda işi çözdüğünü düşünüyordu:’’Demek her gün Semiha diye Vecdi’ye gidiyormuş…’’. İşi çözdüğüne çok seviniyor ,’’Çok akıllıca, ama ben daha akıllıyım…’’,diyordu. Sevinçle kendini İstanbul sokaklarına attı.
Dükkanları geziyor,vakit geçirmek için almayacağı halde ufak tefek şeylerin fiyatını soruyordu. Bir bıçak dükkanından ,dikkatini çeken güzel bir bıçağı satın aldı. Perihan –Semiha kumpasını alkışlıyor gezmeye devam ediyordu.
Karşı kaldırımda vitrinlere bakan genç bir kız dikkatini çekti. Kız çok güzeldi. Kenan ona adeta asılıyordu. Kız önce tepki gösterdi ama sonradan Kenan’la arkadaş oldu. Aklınca Kenan Perihan’dan öç alıyordu. Kızın adı Melahat’tı. Kenan Melehat’la Perihan’ın Semihay’ı ziyaret etme saatine yakın Şendil Apartmanının karşısındaki bir pastahaneye gittiler ve Kenan gizlice Perihan’ı beklemeye başladı.
Biraz sonra Perihan taksiden inip apartmana girdi. Ardından Kenan da Melehat’tan ayrılıp gizlice apartmana girdi. Çok üzgündü,bir an başı dündü ve hastalığının da etkisiyle olduğu yere yığıldı.
Gözünü açtığında kendini,yanında Perihan,hastahanede buldu. Şuursuz bir şekilde etrafına bakıyordu. Perihan ,Semiha’nın arkadaşı Şermin’den,Kenan’ı bir kızla gezerken gördüğünü öğreniyordu. Apartmanda Kenan’ı bulduğu anda cebinden çıkan bıçak ve o anahtar Perihan’ı düşündürüyordu. Kenan’ın durumuna çok üzülüyordu. İyileşecek mi? Anahtar kimin? Bıçak niye?…
Kenan uyurken Perihan odasına giriyor, onu eski eşi Vecdi Bey ile karşılaştırıyor. Kenan’ın Vecdi yanında bir melek gibi kaldığını düşünüyordu. Ama sonra da melek gibi Kenan’ın kendisini aldattığını düşünüyordu. Herşeye rağmen onun için en önemli şey Kenan’ın iyileşmesiydi.
Doktorlar Kenan’ın iyileşeceğini söylüyordu. Rüstem de ziyarete geliyor ama bildiklerine Perihan’dan saklıyordu , Perihan’ın yaptığı gibi. Rüstem ile Perihan konuşurlarken Rüstem ağzından Kenan’ın Perihan hakkındaki düşüncelerini kaçırdı. Doktorlar bunun karşısında olayın büyümemesi için olanların sebebini hastalık olarak söylüyorlardı. Perihan Kenan’ın kendisinden niçin şüphelendiğini düşünüyordu. Perihan o zamana kadar bir süpriz olarak gizlediği bir şeyi daha Rüstem’e söylemişti: Perihan hamileydi! Vecdi Bey kendisine geçmiş olsun telefonu açtı. Vecdi’nin sesini duyan Perihan Vecdi’nin kendisini sadece bedeni için sevdiğini düşünüyor Kenan’a daha çok bağlanıyordu.
Perihan şimdi Kenan’ın kendisinden neden şüphelendiğini daha iyi anlıyor yanlış anlaşılmasından dolayı üzülüyordu. Kenan’ın yanındaki kızın kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu ve Rüstem’e kızı takip etmesini söyledi. Rüstem kızı buldu ve onun aslında gazinolarda çalışan bir hayat kadını olduğunu öğrendi. Kenan’ın onun için sadece anlık bir ardaşlıktan başka birşey olmadığını öğrendi.
Rüstem kızın hikayesini Perihan’a anlattı. Kenan yavaş yavaş iyileşiyordu. Perihan bütün bu olanların başlarına dert olan bu batı örneği lüks hayattan olduğunu düşünüyordu ve Kenan iyileştiği zaman eskiden yaşadıkları o mütevazi evlerine taşınmaya karar verdi. Ama Perihan’ın aklında o sahibi belli olmayan anahtar geliyordu.
Nihayet Kenan uyanıyor ama şiddetle Perihan’ı istemediğini söylüyor, Perihan bundan çok etkileniyor ve artık Kenan’ın kendisini sevmediğini düşünüyordu.
Bu arada Vecdi Bey ,üst kat komşusu Semiha’nın yanına gidip ona Perihan’ı hâlâ ne kadar çok sevdiğini söylüyordu. Semiha buna inanıyor ve Vecdi’ye acıyor. Onun haklı olduğunu düşünüyordu. Doktorlar Perihan’a Kenan’ın yaptıklarının onun hastalığından dolayı olduğunu ve hastalığın onu bilinçsizleştirdiğini söylediler.
Semiha Vecdi’nin söylediklerini Perihan’a anlatıyor ama Peihan buna kayıtsız kalıyordu. Bir gün sonra Kenan uyandığında Rüstem’ı istetti. Ona Perihan’ı sordu. Rüstem Kenan’la ikna edici bir şekilde konuştu. Kenan Perihan’ı hâlâ sevdiğini ve onu çağırmasını söyledi. Perihan sevinçle Kenan’ın yanına geldi. Kenan perihan’la konuşuyor, ona yaptıklarından dolayı özür diliyordu. Anlaşmışlardı. Perihan yeni ev plânından basediyordu. Ama ikisi de anahtardan söz etmiyordu.

Bir bahar sabahı Perihan kenan’ı dışarıda gezmek için uyandırdı. Kenan dışarı çıkarken Perihan’a içinde çoğalttığı anahtarın bulunduğu çantasını almasını istedi. Amacı anahtar merakını gidermekti. Ama Perihan durumu anlamamıştı. Yolda giderken nihayet Kenan anahtarı sordu. Perihan hiç cevap vermeden kendisini takip etmesini istedi. Geze geze nihayet eski evlerinin önüne geldiler. Perihan anahtarı çıkarttı ve kilide soktu. Evet anahtar eski evlerinin anahtarıydı. Perihan eski evlerinden bir hatıra olarak o anahtarı yıllarca sakladığını söyledi. İçeri girdiler. Ama bu sefer Perihan’ın aklına Kenan’ın cebinden çıkan anahtar geldi. Cebinden çıkarttığında elindeki anahtarla aynı olduğunu gördü. Kenan’ın da hatıra olarak aynı anahtarı sakladığını düşündü. Kenan’ın kendiliğinden oluşan bu yalanı bozmaya hiç niyeti yoktu. Artık ikisi de rahattı. Anahtarların sırlarını öğrenmişlerdi(!) birbirlerine sarıldılar. Merdivenin altında yatan kedi yavrularını gören Perihan,Kenan’a müjdeyi verdi:” Beş ay sonra muradımıza ereceğiz.”
SON



KİTABIN ANA FİKRİ: DÜŞÜNDÜKLERİNİ AÇIĞA VURAMAYAN İNSANLAR GERÇEKLERİ ASLA ÖĞRENEMEZLER!
OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:OLAY BİR BELİRSİZLİK ÜZERİNE KURULMUŞ,KİŞİLER GÜNLÜK HAYATTAKARŞILAŞABİLECEĞİMİZ TÜRDEN AMA TABİKİ YAŞAYIŞLAR YAZARIN DA İFADESİYLE TÜRK AİLE YAPISINA TERS BİR GÖRÜNÜŞ İÇERİSİNDE.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: KİTAP , İÇİNDEKİ BELİRSİZLİKTEN DOLAYI, İNSANI MERAKLANDIRIYOR VE OKUMAYA TEŞVİK EDİYOR VE AYRICA İLİŞKİLER DE GERÇEKLERİ DÜŞÜNDÜRTÜYOR.BİZE KARŞILAŞTIRMA İMKÂNI SAĞLIYOR.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:

REFİK HALİT KARAY(1888-1965)



Refik Halit ortaokul-lise ders kitaplarından aklımızda kalan az sayıdakİ yazardan biri. Gurbet Hikâyeleri adlı kitabından alınan "Testi" çoğumuzun aklındadır. Yunanlı araştırmacı Georgy Jusdanis, ders kitaplarının bir ülkenin resmi edebiyatının oluşumunda yarı-resmi nitelikteki antolojilerle birlikte bir rol oynadığını yazar Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür aldı kitabında. Bu noktadan baktığımızda Refik Halit'i Cumhuriyet'in kurucu ideolojisinin savunucularından zannedebiliriz. Yazarı yakından tanımayanların çoğunda böyle bir kanaat bulunduğunu iddia edebiliriz. Oysa Lozan anlaşmasındaki bir hükme dayanılarak sürgüne gönderilen 150'liklerden birisiydi. Refik Halit'in bu özelliğini bilenler de yanılıp onu "mürteci" zannedebilirler .
Lucien Goldmann, Diyalektik Araştırmalar adlı inceleme kitabında, eleştirinin yazarın özyaşamıyla mı, yapıtıyla mı ilgili olacağını tartışır ve yapıtı yazarın özyaşamının (ve ideolojisinin) önüne koymak gerektiğini yazar. Refik Halit'i değerlendirirken bu ikisinden birisine yapılacak vurgu bizi 180 derece karşıt noktalara götürebilir. Refik Halit, edebiyatımızın "kendine özgü" yazarlarından biridir, yapıtları da öyle. Yakup Kadri, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları adlı kitabında onu bir bohem olarak çizer. Yanıltıcı bir tablo değildir bu; Yakup Kadri'yle ilk gençlik dostlarıdırlar ve Yakup Kadri'nin püritenliğinin yanında Refik Halit, çapkın mı çapkın, keyfine düşkün bir bohemdir. Yakup Kadri, Refik Halit'i "hayat adamı", kendisini de "kitap adamı" olarak tanımla anılarında.
Aynı yıllarda akşamları Yakup Kadri ve Abdülhak Şinasi'yle birlikte Beyoğlu'na çıkan Refik Halit, gündüzleri de yönetimdeki İttihat ve Terakki'ye karşı en sert muhalefeti yapmaktadır. Nitekim kısa sürede de başını belaya sokacak ve Mahmut Şevket Paşa suikastından sonra Sinop'a sürgüne gönderilecektir. Bu sürgünde yaşadıklarını anılarını topladığı Minelbab ile Mihrab ve Bir Ömür Boyunca adlı kitaplarında anlatır. (Bir diğer Sinop sürgünü Refii Cevat'ın Menfalar / Menfiler adlı anı kitabında da Refik Halit'le ilgili anılara yerverilir.)
Sürgünden daha bir keskinleşmiş olarak döner Refik Halit. İstanbul'un işgalinden sonra Hürriyet ve İtilaf ağırlıklı kabinenin kurulmasında, partinin önde gelenlerinden birisi olarak rol alır, ama yer almaz. Onun bu dönemdeki görevi, kabine üyeliği kadar önemlidir: Posta ve Telgraf Umum Müdürü olur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu harekatını telgraflarla yönettikleri düşünülürse, bu görevin o günlerdeki önemi daha da iyi anlaşılır. Minelbab İlelmibrab'ın en ilgi çekici bölümlerinden birisi, Refik Halit'in umum müdür sıfatıyla M. Kemal ve arkadaşlarının telgraflarının çekilmesinin yasakladığı günlerde, Anadolu'daki telgraf memurlarına ve umum müdüre telgraf çeken MustafaKemalile-adeta-konuştuklarıbölümdür.
Refik Halit, siyaset mikrobunu kapmış, müzmin bir İttihad ve Terakki muhalifidir ve Anadolu harekatına da, İttihat ve Terakki'nin beceriksiz girişimlerinden biri saydığı için karşı çıkmıştı. Ne var ki sonuçta kendisini Suriye'de sürgünde buldu. Muhalifliği ona yoksulluk, yoksunluk çektirdi, ama Türkiye edebiyatına da iki önemli hikâye kitabı kazandırdı. Sinop sürgünü yıllarında Anadolu'yu tanıdı, " Memleket Hikayeleri"ni, Suriye sürgününde de Gurbet Hikayeleri'ni kaleme aldı. Bu iki kitabı da edebiyatçıların o güne dek hor gördükleri, estetik bir değer izafe etmedikleri kesimleri ele alması açısından önemliydi. İstanbul'dan yazılmamış olmanın verdiği "canlılık" hikâyelerin diline deyansımıştı.
Sürgün yıllarında ve sonrasındaysa romana ağırlık verir Refik Halit. Suriye sürgünü bir muhalifi anlattığı, muhtemelen özyaşamsal öğeler de taşıyan Sürgün adlı romanı, canlandırdığı tip, atmosfer açısından başarılı olduğu gibi, roman boyunca okuyucunun merakını ayakta tutan da bir kurguya sahiptir. Refik Halit'in Nilgün adlı romanı da popüler edebiyatın şahikalarından biri. Türkçe'de. TV dizisi olarak tanıdığımız Bugünün Saraylısı ve İstanbul'un Üç Yüzü adlı romanları da, bir dönemi anlatan en önemli romanlardan olmakla birlikte, karakterlerin psikolojilerini, tutkularını da dönemdaşı yazarların çoğundan daha derinlemesine ele alışıyla ayrılır. Bu iki romanı dışındaki, meraklısı olmayanların pek bilmedikleri öbür romanları da kesinlikle okunduklarında düş kırıklığı yaratmayacak yapıtlardır. Çoğu zaman esrarengiz güzel bir kadın bulunur romanlarda. Bu kadın, Refik Halit'in tutkusunun bir sonucu olmakla birlikte, (ölümünden bir yıl önce yapılan bir söyleşi de, "Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım," demişti) romana sürükleyici bir yan katan bir motiftir, daha da önemlisi, romanın kahramanı olan erkeğin psikolojisinin gerçekçi bir çiziminde de önemli rol oynar. Bu bağlamda Yezidin KızıveÇeteromanlarıörnekverilebilir.
Refik Halit, yazmaya mizah dergilerinde yergi ve taşlamalarla başladı ve ömrü boyunca sürdürdüğü düzyazılarında da ironiden vazgeçmedi. Günlük gazetelere yazdığı, o günün politik konumunu ya da gündelik hayatını (sürgünden döndükten sonra politikadan uzak durmayı yeğlemişti) anlatan yazılarını bugün okuduğumuzda zamanın bu metinlerden aldığımız dilsel hazzı azaltmadığını göreceğiz. Türkçenin okunduğunda okura en 'keyif verici' metinleriarasındarahatlıklasayabilirizbumetinleri.
18 Temmuz 1965'te kaybettiğimiz Refik Halit'in ölümünden bu yana 35 sene geçti. Ne var ki eserleri üzerine ayrıntılı bir çalışma yapılmış değil. "Rejim aleyhtarlığı" damgasından kurtulamamış olmalı. Ders kitaplarına girdiği halde bu sıfatı muhafaza etmesi, onun "kendine özgü" kişiliği ve yazarlığıyla uyumlu bir hal aslında. Ölümünden bu yana aradan geçen 35 yılda gerek tarihe, gerekse edebiyat metni ve eleştirisine bakışımız çok değişti. Bu değişimlerin ışığında Refik Halit'in eskiyip eskimediğini tartışmak mümkün ve daha ayrıntılı çalışmalara muhtaç. Ama şu kadarını yazmadan duramayacağım: 'Muhalefet'in, 'ironi'nin, 'haz'ın, 'aşk'ın ve 'dil sevgisi'nin hemen her satırına sindiği bir yazardır Refik Halit. Edebiyat eserini 'canlı' kılan da bunlar değil midir zaten?















[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : Anamın Kitabı


YAZARI : Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

SAYFA ADEDİ : 243

BASIM YERİ : İLETİŞİM MATBAASI

BASIM YILI : 1999

FİYATI : 7500 000 TL.





















KİTABIN ÖZETİ :
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun belki bütün romanlarımın anahtarlarını verdiğim kitabım dediği “Anamın Kitabı”onun en önemli eserlerinden biridir. Eserde, yazar çocukluk anılarından bahsetmekte, bunu yaparken de şuuraltı tekniğinden yararlanmaktadır. İnsanın alınyazısının çocuklukta yazıldığını ve hangi yaşa girerse girsin, şuuraltında daima çocukluk kaldığını savunur.
Yakup Kadri, Aydın ve Manisa’da hüküm sürmüş Karaosmanoğulları sülalesine mensuptur. Yazar altı yaşına kadar babasının Mısır’daki İbrahim Paşa Konağına yerleşmiş ve İkbal Hanımla evlenene kadar burada yaşamıştır. İkbal Hanımla evlendikten sonra Kahire’ye yerleşmiştir. Daha sonra İbrahim Paşanın ölmesi nedeniyle Manisa’ya yerleşmiştir. Eser, hayatının doğrudan doğruya bu bölümleriyle ilgilidir.
Yazar babasını, çevresinde çok saygın bir kişiliğe sahip olmasına rağmen sevmez. Babasının konuşma tarzı, hareketleri, konuşması ve bilhassa annesine karşı olan davranışları yazara çok ilkel gelir. Nitekim babası eve geldiğinde önüne konulan terlikleri giydikten sonra annesini peşinden sürükler, kendisi ile ilgilenilmekte biraz gecikilse evi velveleye vererek huzursuzluk çıkartır.
Yazarda geçmişe daima bir özlem vardır. Lalasıyla Nil boyunca Ehramlara doğru ya da şehrin kalabalık caddelerine doğru yapılan gezintiler, hele babasıyla şehrin hayvanat bahçesi karakterindeki “Özbekiye Bahçesine” yaptığı araba gezintileri onun için tadına varılmaz saatlerdir.
Mısır’daki bu ihtişam dolu çocukluk günlerini, altı yaşında geldiği Manisa’daki sıkıntılı günler takip eder. Burada, okula giderken uyku sersemi kalkışını, eline “Amme Cüzzü” tutuşturularak sokak kapısından dışarı bırakılıverişini, kendisine kahvaltı olarak bir dilim kuru ekmekle bir topak tulum peyniri sunuluşunu hiç unutmaz. Hele okula giderken yolun bozukluğu onun için işkence dolu saatlerdir.
Okul hayatı ise ona göre pek verimsizdir. Okulun doksanlık kapıcısı onu teneffüslerde rahat bırakmaz. Sınıf hocası Mustafa Efendinin daima çatık ve kızgın suratı, okulun müdürü Hüseyin Efendinin şimşir sopası da onu rahatsız etmektedir. Ama yazarı mektepten asıl yıldıran okulun pisliği ve mundarlığıdır. Bu nedenle biraz utangaçlığından, bilhassada bu ağır koku yüzünden annesinin kendisine hazırladığı yemeği bile yemez, arkadaşlarına bırakır.
Mısır dönüşü Karaosmanoğulları sülalesi kendilerine itibar göstermediğinden sıkıntılı günler yaşarlar. Kendilerine babasının arkadaşı Hulusi Bey kucak açar. Onun konağında önce misafir olarak birkaç gün kaldıktan sonra konağın yanındaki küçük evi kiralalar. Bu evde yazarın ilk dikkatini çeken şey, evin arka kısmından kendisine çok yakın görünen Manisa Dağıdır. Dağa baktıkça, dağdaki boz renkli kaya diz çökmüş bir deve gibi, buradaki inde aslan gibi görünür kendisine. O dağdaki tabiat şekillerini iniş, yokuş, yar, oyuk, tepe masallardaki peri padişahının sarayındaki denizlere, kulelere benzer varlıklarmış gibi düşünür. Sürekli olarak bu dağa gitmek ister. Bir gün komşusunun oğlu Cemal ile oraya giderler. Fakat beklediğini bulamaz, hayal kırıklığına uğramıştır.
Çocukluğunda en derin, en ihtiraslı sevgisini tercih ettiği insan Afet Ninesidir. Ninesi, Kadri Beyin küçüğü Nazif Beyi kaybettiğinden bu yana tek sevgisini torunu Yakup Kadiri’ye yöneltmiştir. Ninesi onlarda kaldığı süreçte Yakup Kadri ondan ayrı yatmaz. Hatta ninesi hastalandığında bile ondan ayrılamaz. Hele ninesi kendi evine dönmeye kalsın; evde kıyametleri kopartır, günlerce ağlar, yemekten içmekten kesilir, evdekilere hayatı zehir eder.
Babasının hastalığı da eserde geniş yer alır. Babası hayatının son devresinde kendisini dünyadan iyice çekerek ahirete verir. Seccadesinin başına oturarak saatlerce tespih çeker, on dakikada kılınacak namazları yarım saatte bitirir. Yakup Kadiri’ye Kuran-ı Kerim öğretmeye çalışır. Ama Yakup Kadri bunu hiç beceremez. Yazarı bu derslerden evde bozulan antika saatler kurtarır. Babası günlerce saatleri yapmaya çalışır ama muvaffak olamaz.
Babası ölümüne doğru “Ramazanı Şerif” geliyor diye evin içinde çocukça bir sevinçle dolaşır. Ramazanı mutlaka İstanbul’da geçirmek niyetindedir. Fakat gidecekleri günün arifesinde babası ansızın hastalanarak yatağa düşer. Hastalığı çok ağırdır, çok geçmeden ölür. Yakup Kadiri’yi ölümden ziyade kardeşiyle birlikte komşusunun evinde geçirdikleri ayrılık geceleri etkiler. Babasının cesedi önüne götürüldüğünde diğerleri gibi ağlamak istediği halde ağlayamaz.
Çayırbaşı İlkokulunun, yazarın huyunun değişmesinde büyük rolü vardır. Okuldaki çocuklar öyle yabanidir ki onu okula evin kalfası götürmektedir. Kalfası teneffüslerde bile yanından ayrılmamaktadır. Ancak bu vaziyet yazara ağır gelmektedir. Buradaki çocuklar daima birbirleriyle kavga etmekte, çete savaşları yapmakta ve birbirlerine ağır küfürler savurmaktadırlar. Yine bir gün böyle bir kavga esnasında kalfanın (kendisinden 5 –6 yaş büyük) kavgayı ayırmaması nedeniyle kızarak kalfasına ağza alınmayacak küfürler savurup, yumruklamaya başlar. Bu nedenle kalfası onu bir daha okula götürmeye cesaret edemez. Ancak yazar kendisinden daha büyük birini dövmenin verdiği gururla kendisine olan güveni yerine gelir.
Bu olaydan haberinin olmadığını sandığı annesi ona küser. Bunu bilmeyen Yakup Kadri, annesinin ilgisini çekmek ve annesinin sevgisini tekrar kazanmak için çeşitli muziplikler yapar, kendisini yaralar. En küçük bir olayda bile üzerine titreyen annesi, bu olaylarda yanına bile gitmez. Sonunda yazar, durumu anlayarak bir daha ağzına öyle sözler almayacağına söz vererek annesinden özür diler ve elini öper. İşler yoluna girer.








KİTABIN ANA FİKRİ:

İNSAN HER ZAMAN ÇOCUKLUK BİLİNCİNDEDİR. HER BÜYÜK İNSANIN İÇİNDE BİR ÇOCUK YATAR.


KİŞİLERİN TAHLİLLERİ:

YAZAR : İyi birisi olmasına rağmen hayatta küçük hatalar yapmaktadır. Karısını çok seven birisidir.

İKBAL HANIM: Karısını çok seven fakat arada sırada yalan söyleyen birisidir. Kocasına sadıktır.

NİNESİ: Yazarı çok sever sadece onla ilgilenir.

BABASI: Oğluna her zaman doğruyu göstermeye çalışan birisidir.

HULUSİ BEY: Yazara ve ailesine çok yardımda bulunmuştur. Çok iyi birisidir.


[B]YAZAR HAKINDA BİLGİ: (YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU) [/B]




Türk, romancı ve yazar. Romanlarında Türk toplumunun Tanzimat'tan bu yana çeşitli dönemlerdeki toplumsal erçekliğini sergilemiştir.

27 Mart 1889'da Kahire'de doğdu. 13 Aralık 1974'te Ankara'da öldü. İlköğrenimine ailesiyle birlikte gittiği Manisa'da başladı. 1903'te İzmir İdadisi'ne girdi. Babasının ölümünden sonra annesiyle yine Mısır'a döndü, öğrenimini İskenderiye'deki bir Fransız okulunda tamamladı. 1908'de başladığı İstanbul Hukuk Mektebi'ni bitirmedi. 1909'da arkadaşı Şehabettin Süleyman aracılığıyla Fecr-i Âti topluluğuna katıldı. 1916'da tedavi olmak için gittiği İsviçre'de üç yıl kadar kaldı. Mütareke yıllarında İkdam gazetesindeki yazılarıyla Kurtuluş Savaşı'nı destekledi. 1921'de Ankara'ya çağrıldı ve bazı görevler verildi. 1923'te Mardin, 1931'de Manisa milletvekili oldu. Bir yandan da gazeteciliğini ve roman yazarlığını sürdürdü. 1932'de Vedat Nedim Tör, Şevket Süreyya Aydemir, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Savunduğu bazı görüşler aşırı bulunduğu için Kadro dergisinin 1934'te yayımına son vermek zorunda kalmasından sonra Tiran elçiliğine atandı. Daha sonra 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern, 1949'da Tahran ve 1951'de yine Bern elçiliklerine getirildi. 27 Mayıs 1960'tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. Siyasal yaşamının son görevi 1961-1965 arasındaki Manisa milletvekilliği oldu.

Karaosmanoğlu yazarlığa Ümit, Servet-i Fünun, Resimli Kitap gibi dergilerde başladı. Fecr-i Âticiler'in "sanat şahsi ve muhteremdir" görüşünü paylaştığı ve "sanat için sanat" yaptığı bu ilk döneminde Nirvana adlı bir oyun, makaleler, denemeler, düzyazı şiirler ve öyküler yazdı. Balkan Savaşı ve I. Dünya Savaşı sırasında ülkenin durumu, sanat anlayışını değiştirmesine yol açtı. Türk toplumunun çeşitli dönemlerdeki gerçekliğini sergilemek istediği için bir ikisi dışında yapıtlarında belli tarihsel dönemleri ele aldı. Kiralık Konak I. Dünya Savaşı öncesinin, Hüküm Gecesi II. Meşrutiyet'in, Sodom ve Gomore Mütareke döneminin, Yaban Kurtuluş Savaşı yıllarının, Ankara Cumhuriyet'in ilk on yılının, Bir Sürgün II. Abdülhamid döneminin işlendiği romanlardır.
Panorama 1923-1952 yıllarını kapsar. Karaosmanoğlu 1920'lerden sonra iyimser bir devrimci örünümündeyken,
sonra umutlarını yitirerek romancılığını devrimci yönde kullanmaktan vazgeçmiştir. 1955'ten sonra da anı kitaplarından başka bir şey yazmamıştır. Romanları arasında en önemli ve ünlüleri Nur Baba, Kiralık Konak ve Yaban'dır.

Nur Baba, Karaosmanoğlu'nun ilk romanıdır. 1922'de kitap olarak çıkmadan önce gazetede yayımlanmıştır. Ama yazılışı ondan sekiz dokuz yıl öncesine gider. O yıllar Karaosmanoğlu'nun Eski Yunan ve Latin edebiyatıyla ilgilendiği ve Çamlıca'daki bir Bektaşi tekkesine devam ettiği dönemdir. Nur Baba'yı Euripides'in Bakkhalar'ından esinlenerek ve tekkedeki gözlemlerine dayanarak yazmıştır. Roman, tekkenin şeyhiyle, evli bir kadın arasındaki tutkulu bir aşkın öyküsünü anlatır. İçki, müzik ve sevişmeyle sabahlara değin süren ayinler, Bektaşi töreleri ve tekke yaşamı kitapta büyük yer tutar. Bu ayinlerle Bakkhalar'in ayinleri arasında benzerlik bulan Karaosmanoğlu, romanın kadın kahramanı Nigâr'da cinsel aşktan mistik bir aşka geçişi göstermek istemiştir. Ancak okur için romanın ilginç yönü Bektaşilik'e ilişkin bilgiler olmuş ve bu yönü, yapıtın çok satılmasını sağladığı gibi Karaosmanoğlu'nun ününü de yaygınlaştırmıştır. Ancak Karaosmanoğlu Bektaşilik'in sırlarını açıklamak ve üstelik Bektaşilik'i küçük düşürmekle suçlandığı için romanın ilk ve ikinci baskılarına yazdığı "izah"larla bu suçlamalara karşı kendini savunmak gereğini duymuştur.

Bireyci sanattan vazgeçtikten sonra yazdığı ilk roman olan Kiralık Konak'ta Karaosmanoğlu, II. Meşrutiyet yıllarında Batılılaşma hareketinin yol açtığı değer kargaşasını, geleneklerden ve eski yaşam biçiminden ayrılışı ve kuşaklar arasındaki kopukluğu sergiler. Romanda yazar adına konuşan Hakkı Celis, başlangıçta yurt sorunlarına karşı ilgisiz, âşık, içli bir şairken, sonradan bilinçlenerek değişir, bireyin değil, toplumun önemli olduğunu anlar ve "milli ideal" denen bir sevdaya tutulur. Bu ideal geleceğin Türkiye'si ve ulusudur. Karaosmanoğlu romanın öbür kişilerini ve dolayısıyla toplumu, bu yeni bilince ulaşmış Hakkı Celis'in gözleriyle değerlendirir ve yargılar. Ona göre geleceğin Türkiye'sinde ne geçmişin Osmanlı'sının, ne Batı hayranlarının, ne de yurt sorunlarından habersiz, yalnızca sanata tapan bireyci aydınların yeri vardır. Romanın baş kişileri gerçi belli tiplere örnek olarak sunulmuşlardır, ama Karaosmanoğlu bunları çok yönlü bireyler olarak yaşatmayı amaçlar.

1942'de CHP Roman Armağanı'nda ikinciliği kazanmış olan Yaban, Karaosmanoğlu'nun en başarılı romanı sayılır. Anadolu köylüsünün gerçeklerini dile getirdiği ve Türk aydını ile köylüsü arasındaki uçurumu gözler önüne serdiği için övülmüştür. Ancak bazı eleştirmenler de Karaosmanoğlu'nu, köylüye tepeden bakmak ve onu hor görmekle suçlamışlardır. Kiralık Konak ile Sodom ve Gomore'de Osmanlı düşüncesini sürdürenlerle Batı hayranı alafranga sınıfın toplumdaki çürüyen organlar olarak nitelenmeleri gibi, Yaban'da da gerici Anadolu köylüsü yoz bir sınıf olarak sunulur. Yeni ulusu yaratmak görevi de vatanı kurtaracak olan aydınlara düşmektedir. Yaban hem Anadolu'yu ve köylüyü konu edinen ilk önemli roman olmasıyla hem de çirkin bir
gerçekliği şiirsel bir üslupla dile getirmedeki başarısıyla Türk roman tarihinde saygın bir yere sahiptir.

Karaosmanoğlu toplumsal sorunlara belli bir siyasal açıdan eğilmiş bir romancı olmakla birlikte, bu sorunlara yaklaşımını elden geldiğince sanatsal bir düzeyde tutmaya çalışmıştır. Ona karşı yapılan eleştiriler daha çok romanlarının içeriğine ve bazen de diline yönelik olmuştur. Ruhsal çözümlemede, karakter yaratmada ve ele aldığı dönemin toplumsal gerçekliğini yansıtmadaki başarısı övgüyle karşılanmıştır.

YAPITLAR (başlıca): Roman: Kiralık Konak, 1922; Nur Baba, 1922; Hüküm Gecesi, 1927; Sodom ve Gomore, 1928; Yaban, 1932; Ankara, 1934; Bir Sürgün, 1937; Panaroma, 2 cilt, 1953-1954; Hep O Şarkı, 1956. Öykü: Bir Serencam, 1913; Rahmet, 1923; Milli Savaş Hikâyeleri, 1947. Anı: Zoraki Diplomat, 1955; Anamın Kitabı, 1957; Vatan Yolunda, 1958; Politikada 45 Yıl, 1968; Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, 1969. Çeşitli: Bütün Eserleri (bibliyografya içerir), ilk 15 cilt, (ö.s.), A.Öskırımlı (yay.), 1977-1984.






[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
]ANIT AĞAÇLAR
Çağımmızda doğal dengenin bozulması pahasına gerçekleştirilen endüstrileşme süreci,neden olduğu çevre sorunları ile günümüz insanında yeşili koruma tutkusunu ön plana çıkarmış bulunuyor.Teknolojinin getirdiği çevre sorunları nedeniyle,yeşil dokusu ve doğal yapısı henüz bozulmamış alanların mevcut halleriyle korunması ve gelecek kuşaklar için saklanması önemli bir sorun olarak karşımıza çıkıyor.Anıtsal niteliğe sahip ağaçlar ve orman parçaları nda bu anlamda korunacak doğal mirasın en güzide öğelerini oluşturuyorlar.Otsu ve odunsu bitki olarak dokuz binin üzerinde tür,Anaolu topraklarında doğal olrak yetişir.Bu bitki zenginliği,Türkiye’nin dünya üzerindeki coğrafi konumu ve morfolojik yapısının ortaya çıkardığı iklimçeşitliliğinden kaynaklanır.Anadolunun değişik yerlerinde yinede kimi mistik kimi folklorik kimi tarihsel zarar görmeden günümüze kadar gelmiş çok sayıda anıy aağç bulunmaktadır.Ülkemizde büyük çap ve boylara ulaşmış tarihi olylarda adı geçmiş ulu çınarlardan söz edilir.bunlardan birisi Büyükdere çınarı.Altı gövdenin birleşmesinden oluşmuştur.Kaynaklarda ikibin yaşında olduğu söylenmektedir.
Anıt ağaçlar ulusların folklorunda mitolojilerinde önemli yer tutar.Eski Türk destanlarında bunları görmek mümkündür.Anıt ağaçların ğüç,kudret ve zafer simgesi olarak algılandığına osmanl imparotorluğunun kuruluş destanın’da şahit oluyoruz.
Anıt ağaçların günümüze kadar gelmesinde bunların kutsal ve mistik mekanlarda yer almalarından kaynaklanmaktadır.
Ünal ASAN’ın (1995) da belirtiği gibi ülkemizde arazi yapısı ve ulaşım yetersizliği nedeniyle henüz keşfedilmemiş pek çok orman bulunuyor.Genellikle sarp yerlerde ve orman yayılış sınırlarına yakın olan yerlerde bulunan bu alanlar içerisinde ulaştıkları yaş çap ve boylar bakımıdan doğal anıt olabilecek
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI

Ankara Ekspresi

KİTABIN YAZARI
Esat Mahmut KARAKURT
YAYINEVİ VE ADRESİ

İnkılâp Kitabevi Ankara Cad. No:95 İstanbul

BASIM YILI
1981



1.KİTABIN KONUSU:
Almanya’nın ikinci dünya savaşı sırasında Türkiye’yi içten bir baskınla ele geçirme çabaları ve bu çabalar esnasında gizli servisler arasındaki mücadeleler.
2.KİTABIN ÖZETİ:
2.dünya savaşının en önemli muharebelerinden Stalingrad muharebesi Almanya ile Sovyetler Birliği arasında bütün şiddetiyle devam eder..Almanya için bütün savaşın kaderini tayin edeceğinden dolayı bu muharebenin önemi büyüktür.Bu kapsamda Almanya Sovyetleri kafkasların güneyinden kuşatıp imha etme fikrindedir ve bu muharebeyi ancak bu plan dahilinde kazanacağını düşünür.Bu büyük planı Türkiye’nin tarafsızlığı bozar. Bu nedenle Almanlar Türkiye’yi devre dışı bırakmak ister.Türkiye ile tutuşulacak büyük bir savaş Almanları çok zor durumda bırakacağından dolayı Türkiye’yi içten yapılan bir baskınla ele geçirmeyi düşünürler. Bunun için İstanbul’daki Alman sefarethanesinde üst düzey bir toplantı yapılır.Bu toplantının başkanlığını da albay Von Klinger yapar.Plan kapsamında İstanbul ve Ankara’ya gizlice girecek S.D. kuvvetleri aynı anda yapılacak bir operasyonla devlet adamlarını tevkif edeceklerdir.”Ankara Ekspresi” şifresiyle de Çankaya köşkü Alman kuvvetlerince sarılacak ve İnönü anltaşmaya zorlanacaktır. Amaç, İnönü’yü ikna edip bir Quisling hükümeti kurmaktır.Böylece yönetim Almanların eline geçmiş olacaktır Fakat albay Von Klinger in de bildiği üzere Türkler kolay pes etmeyen,şerefine ve gururuna düşkün,iyi harbetmesini bilen bir milletti. Almanların bütün planlarından haberdar olan Türk genelkurmayı istihbarat teşkilatı bu planların icrasını engellemek için çok başarılı bir subay olan Bnb.Seyfi Hüget’i görevlendirir .Müttefikimiz İngilizler hesabına çalışan ve aynı zamanda Türklere de önemli bilgiler veren, Bnb.Seyfi’ye de aşık olan Irwine adındaki casus,Seyfi Bnb.ile yediği akşam yemeğinden sonra gittiği pansiyonunda bir Alman casusu olan Yzb.Ludvig Kolman tarafından öldürülür.Kendisini takip eden memurlarımız da olay mahalinde kendisini öldürür. Almanların bu gizli planını icra etmekle görevlendirilen kişi,güzelliğiyle herkesin aklını başından alan Almanların başarılı casusu Frolein Hilda Von Şrayder’dir. Yzb.Kolman’ın öldürülmesinden sonra hareketlenen Almanlar kendisini bir mütehayit olarak tanıtan Seyfi Hüget’ten şüphelenirler.Bunun üzerine güzel Frolein Seyfi Bnb.ya yakınlaşıp onun hakkında bilgi toplamakla görevlendirilir.Eğer gerçekten de kendisi bir Türk casusu ise onu saflarına çekmeye çalışacaktır. Fakat mesleğine ve milletine sonsuz sevgisi olan Seyfi Bnb. karşısında planları başarısızlığa uğramıştır. Olaylar bu seyirde devam ederken Türk istihbaratının himayesindeki bir İngiliz albayı Almanlar tarafından kaçırılır ve izi bulunamaz.Bu olaydan dolayı Bnb.Seyfi zor durumda kalır.Planlarını uygulamada kararlı olan Almanlar faaliyetlerini hızlandırırlar ve S.D. kuvvetlerini bir şileple gizlice İstanbul’a çıkartmaya çalışırlar;fakat bu operasyonu önceden bilen Türk istihbaratı Seyfi Bnb.yı bu kuvvetlerin karaya çıkmasını engellemekle görevlendirirler ve emrine de deniz kuvvetlerinden bir denizaltı verirler.Bnb.Seyfi Almanların planını başarısızlığa uğratır ve şilebin içinden çıkan bu operasyonun başındaki Frolein Hilda’yı alıkoyar.Frolein’e evinde yaptığı sorgusunda artık planlarının bir gizliliğinin kalmadığını anlatarak İngiliz albayının serbest kalması durumunda kendisinin de serbest kalacağını söyleyerek İngiliz albayının serbest bırakılmasını sağlar.Bu arada görev icabı gerçekleşen bir sürekli yakınlaşmanın etkilerinin iki casusun da kalplerine kadar inmiş olduğunu bu sırada görürüz. Bnb.Seyfi Frolein’I evinde alıkoyduğu sırada o gece bütün Alman casuslarının kaldıkları yerler,depolar ve hastahane Türk kuvvetlerince çevrilmiş bir vaziyettedir.Nihayet yüz elli civarındaki Alman casusu tutuklanır ve sınırdışı edilmek üzere özel bir trene bindirilir.Her nekadar iki casus arasındaki yakınlaşma duygusal bağlar yaratmış olsa da her ikisi de bu beraberliğin imkansız olduğunu biliyordu.Frolein sınırdışı edileceği gece verilen emir gereği Bnb.Seyfi’yi öldürmek için evine gider;fakat öldüreceği yerde kendisine aşkını itiraf eder.Böylece ikisinin birbirine beslemiş olduğu duygular gün ışığına çıkmış olur.Fakat Bnb.Seyfi trene binmesi gerektiğini belirterek Frolein’ın trene bindirir.Tren sınıra yaklaştığı sırada tuhaf bir şekilde ufak bir istasyonda durur.Frolein trenden indirilir ve bir arabaya bindirilir.Şaşkınlık içerisindeki Frolein’ın arabayı kullanan kişiye silahını doğrulttuğu anda o kişinin kafasını arkaya çevirmesiyle kalbi mutluluğun iksiriyle dolar.O kişi Bnb.Seyfi’dir.İki sevgilinin birlikteliği böylece başlar.
3.ANAFİKRİ:
Entriklarla dolu çetin hayat şartlarında insanlar amaçlarına ulaşmak için önlerine çıkan engelleri çiğnerler;fakat bu parkurda aşk denilen duygu aşılamaz bir engel olarak ortaya çıkabilir.
4.KİTAPTA OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kur.Bnb.Seyfi Hüget:Mesleki açıdan son derece hırslı ve bu hırs neticesinde belirlediği hedefine ne olursa olsun ulaşan sağlam karakterli,kadınlara biraz düşkün;fakat bu düşkünlüğü mesleki açıdan bir zaaf yaratmayan başarılı bir Türk casusudur.
Frolein Hilda Von ŞrayderBig Griniğer bütün Almanlar gibi katı bir Alman milliyetçisi olan Frolein bu amaçta her tehlikeyi göze alan gözüpek,inatçı,kurnaz,başarılı bir Alman casusudur.
Albay Von Klinger:Alman gizli servisinin Türkiye şefi olan albay milliyetçilik uğruna daldığı hayal aleminden bir türlü çıkamayan,bu yüzden değişmez görüşleri olan sert mizaçlı bir Alman subayıdır.
Ludvig: İngiliz ve Fransız casusu İrma’yı evinde öldüren, sonra da Türk polisi tarafından kendisi de öldürülen bir Alman casusudur.
Hafman: İş adamı kimliğinde İstanbul’da bulunan Alman casusudur. Nişantaşı’nda bulunan evinde, diğer Alman casuslarıyla birlikte Türkiye aleyhinde plânlar hazırlar.
Alman askerleri: “Münih”adlı Alman şilebinde bulunan otuz Alman askeri. Bunlar, daha sonra Türk istihbaratı tarafından sınır dışı edilir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
“ Ankara Ekspresi”; entrik unsurlar, kişi ve mekân tasvirleri yönüyle başarılı romanlardan biri olarak kabul edilebilir. Yalnız yazar, romanın olaylarını aktarırken kimi zaman tarihi gerçeklerden uzaklaşma korkusu içindeymiş gibi bir anlatım tarzı ortaya koyar. Türk istihbarat elemanlarının başarısını özellikle Bnb. Seyfi’nin kişiliğinde saklı tutar; diğer istihbarat elemanlarının görev ve sorumluluklarıyla ilgili ayrıntılı bilgi vermekten kaçınır. Belki de doğal olanı budur. Ayrıca yazar, romanında Alman gizli servisini hep kusurlu, Türk gizli servisini de hep düzenli ve mükemmel çalışır göstermek isterken ne derece tarafsız olabilmiştir, tartışılır.
Yukarıda verilen düşüncelerle birlikte, Ankara Ekspresi’nin, Esat Mahmut KARAKURT’un okunması gereken en güzel romanlarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1902 İstanbul doğumlu yazar, iyi bir eğitim almıştır.1924 yılında Diş Hekimliği Okulunu, 1930 yılında ise Hukuk Fakültesini bitiren yazar, gazetecilik, öğretmenlik, milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulunduktan sonra, 1977 yılında bir beyin kanaması sonucunda aramızdan ayrıldı.
ESERLERİ:
Aldatacağım,Ankara Ekspresi,Bir Kadın Kayboldu,Çölde Bir İstanbul Kızı,Dağları Bekleyen Kız,Erikler Çiçek Açtı,İlk ve Son,Kadın İsterse,Ölünceye Kadar,Ömrümün Tek Gecesi.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Ankara
KİTABIN YAZARI
Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU
YAYINEVİ VE ADRESİ
İletişim Yayınları Cagaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
6. Basım 1983


1. KİTABIN KONUSU:
2. KİTABIN ÖZETİ:
3. KİTABIN ANA FİKRİ:
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHİ GÖRÜŞLER:
6. KİTAP YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

HAZIRLAYANIN :

İMZASI :

ADI VE SOYADI : Aydın DÜZGÜN

APOLET NUMARASI : 5104

KISMI : 23

TARİHİ : 28.04.2002


KİTABIN KONUSU: Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi ve yeniden yapılanmasıdır.


KİTABIN ÖZETİ :

Cumhuriyet inkılabı ile birlikte Anadolu’nun yeniden dirilişi yeniden yapılanması gerekmektedir. Bu yeni yapı üzerine acil bir şekilde bina inşaa edilmelidir. Bunu yapacak olanlar ise dönemin idealist vatansever insanları olacaktır. Ankara romanında ise bunu gerçekleştirecek idealist insanların verdiği mücadele anlatılmaktadır. Bu idealist insanlar inkılap hareketini özümsemiş, milli şuura sahip karakterlerdir. Bu insanlar hayat serüveni içerisinde karmaşık yollardan geçerek romanın son bölümünde bir araya gelirler. Kendi hayatlarını geleceğin çağdaş, modern, öz benliği ile çelişmeyen maddi ve manevi varlığını kaybetmeyen, değerleri ile övünen yeni Türk toplumu yaratma mücadelesi içinde geçer.
Ankara romanı üç bölümden oluşmaktadır.;
Birinci bölüm : Sakarya savaşı öncesi ( 1922’ye kadar ).
İkinci bölüm : Cumhuriyetin ilanını izleyen yıllar ( 1926’ya kadar ).
Üçüncü bölüm : Cumhuriyet sonrasının 14 ve 20. Yılları (1937-1943’e kadar ).
Kısaca söylemek gerekirse romanın konusu bu üç dönemin Ankara’sıdır. Bu üç bölümdeki olaylar yazarın her bölümde ayrı bir kişilik olarak karşımıza çıkardığı Selma Hanım’ın çevresinde geçer. Selma Hanım’ın arayışı Ankara’nın arayışıdır. Yazgısı Ankara’nın yazgısıdır. Yaşamı da Ankara’nın yaşamıdır. Selma Hanım’ın ilişki kurduğu erkekler ise birer simgedirler.
Birinci bölüm: Kurtuluş Zaferi ile sonuçlanan, savaş yıllarındaki Ankara’yı kısa hatlarla açıklamaktadır. Romanın kahramanı olan Selma Hanım hayatını bu üç bölümde üç ayrı erkekle geçiriyor. Milli mücadele yıllarında bir banka şefinin karısıdır yerli bir Ankaralı olan Sungurluzade Ömer Efendi’nin kiracısıdır. Kocası Nazif’le Ankara’nın yabancısıdır. İstanbul'lu hanım için Ankara’da hayat tek düze ve sıkıcıdır, yoksulluklarla doludur. Ev sahipleri ile birlikte gündelik ev işleri ile meşgul olmaktadır. Boş zamanlarında Hatçe Hanım ve Halime Hanım ile sohbet eder. Bu sohbetlerinde gündelik Ankara hayatını tüm çıplaklığı ile gözler önüne serer. Daha sonraları Nazif Bey’in vekil arkadaşı Murat Beyle tanışırlar. Murat Beyler’le aile ortamı içerisinde karşılıklı davetlerde bulunurlar. Bu sırada binbaşı Hakkı Beyle de tanışırlar. Hakkı Beyle birlikte Etlik’te gezintiye çıkarlar. Bu dönemlerde Hakkı Bey’in milli mücadele ruhu ve azmi kendisini fazlasıyla etkiler. Hakkı Bey artık Selma Hanım için muzaffer bir kumandan, muhterem bir kahramandır. Bütün ümitlerin zafer’e bağlandığı, başka hiçbir şeyin ehemmiyetli olmadığı bu devirde, herkesin mütevazı bir hayatı vardır. Yalnız kocası Nazif Bey’in milli davaya bir erkekten beklediği heyecan ve alaka ile bağlanmadığını gören Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar. Erkân-ı Harp Binbaşı’sının fikir ve hareketlerine yakınlık duyar. Birinci bölüm Selma Hanım’ın binbaşının cazibesine kendisini kaptırdığı bir zamanda sonuçlanır.
İkinci bölümde Selma Hanım Nazif Bey’den boşanmıştır. Bu bölüm zaferden sonraki Ankara’dır. Selma Hanım eski binbaşı emekli Miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Ancak koşullar değişmiş değişen koşullar Cumhuriyet öncesinin kişilerini de değiştirmiştir. Hakkı Bey ordudan, Murat Bey vekillikten ayrılmışlardır. Artık bu iki insan yeni türeyen bir sınıfın üyesidirler. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan Hakkı Bey’in yeni yüzüyle karşılaşırız. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan, son derece alafrangalaşan Yenişehir garplılığı, batılı hayat tarzının kötü yanlarını almıştır. Bu zümreye göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır. Selma Hanım bir süs çiçeği, bir zevk aleti gibi kısır ve avare yaşayıp gitmektedir. Her şey kendi dar çevrelerinden kendi acayip zevklerinden ibarettir. Her gece çay partileri ve balolar düzenlenir ecnebi iş adamlarıyla dans edilir. Eğlenceler tertiplenir. Bu bölümde halk ile bu zümre arasında nasıl doldurulmaz bir uçurum açıldığını, inkılabı böyle anlayanları, hep kendi lehlerine çekenlerin eleştirisi yer alır. Selma Hanım asıl halka lakayt kalıp acayip bir hayatın egoist zevklerine dalan yeni kocasından da uzaklaşır. Bu sırada muharrir olan Neşet Sabit genç kadını görmek için onların bazı alemlerine iştirak eder. Selma Hanım bu hayatın acılarını onunla paylaşır. Bu hayatın zavallı yüreğinde büyük ıstıraplar yarattığını, bu çıkmaz yoldan biran önce kendini söküp atmakla, kökten tedavi olmak gerektiğini anlar. Binbaşı Hakkı Bey’den boşanır. Bundan sonraki hayatında toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
Son bölüm yazarın hayalindeki Ankara’dır. Yazarın bu hayali Cumhuriyet’in Onuncu Yıl Dönümü Bayramıyla başlar. Gazi Mustafa Kemal’in Türk milletine hitabesi, bir devir başlangıcının, bir yeni sabahın ilk işareti gibi olmuştur. Türk milleti ilim, imar, iktisat, güzel sanatlar sahasında büyük bir gelişme içerisindedir artık Ankara’nın çehresi değişmiştir. Yeni stadyumlar, yeşil çimenli sahalar, büyük fabrikalar, büyük binalar , alaca halk yığınları ve coşkuyla kutlanan büyük bir bayram... Selma Hanım basına ayrılmış iskemlelerin birinde dinlenmektdir. Bundan toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.
sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlamıştır. Tiyatro, şiir, edebiyat, karikatür, musiki, hep bize yeni hayatı söyler. Halk evleri, Toplumsal Mükellefiyet Teşkilatı yeni hayatın odakları olmuştur. Selma Hanım Neşet Sabit’le evlenmiş, bu iki insan yeni hayatın imar ve inşasında elele vererek büyük bir aşkla çalışıyor, yeni değerleri halk yığınlarına götürürler. Harf İnkılabı, Tarih Cemiyeti, Yüksek İktisat Enstitüsü, Halk Evleri gibi daha bir çok alanda büyük atılımlar, büyük yenilikler gerçekleşir. Selma Hanım ve Neşet Sabit bu on yıl boyunca mutlu bir evlilik yaşarlar. Fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşırlar. Anadolu toprağı, suyu, kırı, bayırı, dağı, taşıyla eşsiz güzelliğiyle cennetten bir parça gibi tasavvur ederler, bundan doyumsuz bir haz alırlar. Hele Pınarbaşı’nda düzenledikleri eğlencelerde halk ezgileri ve türküleri çalınır söylenir, sabaha kadar hoşça vakit geçirirler. Roman yazarın bu tasavvuruyla son bulur.

KİTABIN ANAFİKRİ: Toplum yapısında sınıflaşmanın olması gerektiği, ülkenin yalnızca bilim ve sanatla gelişebileceğidir.

OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:

Selma Hanım: Romanın baş karakteridir. Alımlı bir bayandır. Romanın üç ayrı bölümünde üç ayrı kişilikle karşımıza çıkar. Bu sebeple Selma Hanım’ı üç bölümde incelemek yerindedir.
Birinci bölüm: Milli Mücadele yıllarını kapsayan bu dönemde Selma Hanım, bir banka şefinin karısı ve Ankara’nın yabancısıdır. Milli Mücadele’ye gönülden destek vermektedir.
İkinci bölüm: Eski miralay Hakkı Bey’in karısıdır. Halkla kendini ayıran bir grup içinde, mutsuz bir yaşam sürmekte, bir süs çiçeği, bir zevk aleti gibi kısır ve avare yaşayıp gitmektedir. Her şey kendi dar çevrelerinden kendi acayip zevklerinden ibarettir. Her gece çay partileri ve balolar düzenlenir ecnebi iş adamlarıyla dans edilir.
Üçüncü bölüm:Bu bölümde, toplumsal hizmetlerin en değerlisi olan öğretmenlik görevine atılır.Bundan sonra egoist bir zümrenin zevkine ve menfaatine karşı şiddetli matbuat hücumu başlatmıştır. Tiyatro, şiir, edebiyat, karikatür, musiki alanlarında kendini geliştirir. Neşet Sabit’le evlenir ve yeni hayatın imar ve inşasında büyük bir aşkla çalışır, yeni değerleri halk yığınlarına götürür. Neşet Sabit’le bu on yıl boyunca mutlu bir evlilik yaşar. Fırsat buldukça Anadolu’nun muhtelif yerlerine seyahat eder, bu seyahatlerinde gördükleri yerlerin yeni çehresiyle karşılaşır.
Nazif Bey: Romanın birinci bölümünde karşımıza çıkan Nazif Bey, bir bankanın şefidir. Milli davaya yeterli heyecan ve alaka ile bağlanmamaktadır. Bu sebeple Selma Hanım yavaş yavaş kocası Nazif Bey’den kopmaya başlar
Hakkı Bey: İki farklı kişilikle karşımıza çıkan Hakkı Bey, birinci dönemde binbaşı olan Hakkı Bey milli mücadele ruhu ve azmi ile Selma Hanım’I fazlasıyla etkiler. Hakkı Bey, Selma Hanım için muzaffer bir kumandan, muhterem bir kahramandır. İkinci dönümde ordudan ayrılırArtık yeni türeyen bir sınıfın üyesidir. Vurguncu harp zengini şirket meclisi idarelerinde dolaşan, ecnebi gruplarla komisyon işleri yapmaya çalışan biri olur. Hakkı Bey milli idealleri bir tarafa bırakmış, maddi refah içerisinde sadece kendi hesabına çalışan, son derece alafrangalaşan Yenişehir garplılığı, batılı hayat tarzının kötü yanlarını almıştır. Ona göre artık halkçılık diye bir dava kalmamıştır.
[BNeşet Sabit:[/B] Tiyatro, şiir, edebiyat, karikatür, musiki alanlarına ilgi duyan, Selma Hanım’la evlenerek onu bulunduğu zor durumlardan kurtan, halkla içiçe, herhangi bir sınıf ayrımı gözetmeyen biridir.


KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun“ Ankara romanı ütopik bir romandır. Bu romanda yazarın özlediği, özlemini çektiği geleceğin Ankara’sı dolayısı ile Türkiye’sidir. Roman, ütopik bir yapıya sahip olmasına rağmen, Milli Mücadele yıllarındaki Türkiye’yi gözler önüne serdiği için sürükleyici olması yanında bilgi verici bir özelliğe de sahiptir.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Yakup Kadri, XVII. Yüzyılın sonlarından başlayarak Saruhan Vilayeti denilen Aydın ve Manisa bölgesinde hüküm sürmüş Karaosmanoğlu sülalesindendir. Mısır’da İbrahim Paşa yerleşen ve orada İkbal Hanımla evlenen Kadri Beyin oğludur. 27 Mart 1889’da Kahire’de doğdu. İbrahim Paşanın ölümü üzerine altı yaşındayken ailesi ile birlikte Manisa’ya geldi. İlköğretimine Fevziye Mekteb-I iptidaisinde başladı. İki yıl sonra da İzmir idadisine gönderildi (1903). Şahabettin Süleyman’la arkadaşlığı buradan gelir. Ama öğrenimini tamamlayamaz. Babası daha o öğrenime başlamadan ölmüş, İkbal hanım’ın satılacak mücevherleri kalmamıştır. Aile yeniden Mısır’a dönünce İskenderiye’deki Freres’ler Fransız okuluna girdi. Burada bir yıl okudu. İdadi özlemi onu İzmir’e çektiyse de, tatilini geçirmek üzere geldiği Mısır’da (1906) Jön Türk’lerle tanıştı. İzmir’e dönmekten vazgeçti. Sınava yeniden girdiği Freres’ler okulunda iki yıl sonra bakaloryasını vererek ortaöğrenimini tamamladı.
1908’de ailece yurda döndüler. İstanbul’a yerleştiler. Yakup Kadri Mekteb-I Hukuk’a girdi. Ama bitirmaden, üçüncü sınıftan ayrıldı. Bu arada İbsen’den esinlenerek yazdığı Nirvana adlı tek perdelik oyunu yayımlanmış, arkadaşı Şahabettin Süleyman’ın aracılığıyla Fecri Ati topluluğuna katılmıştır. Bir yandan Fecri Ati’cilere yönelik eleştirilere cevap vermekte, bir yandan da Servet-I Fünun’da küçük hikayeler yayımlamaktadır. Mensur şiirleri de bu ilk döneminin ürünlerindendir.
1912’de tüberküloza yakalandığını öğrenir. Ama ancak 1916’ tedavi için İsviçre’ye gidebilecek, üç buçuk yıl orada kalacaktır. Bektaşilikle ilgisi de bu yıllarda, İsviçre’ye gitmeden öncedir. O sıralar Paris’ten yeni dönmüş olan Yahya Kemal’in de etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarına dayalı yeni bir sanat anlayışını savunmaya başlamıştı. Ayrıca doğu mitolojisiyle de ilgileniyor, bir mistisizme yöneliyordu. Bu eğilim onu Bektaşi tekkesine itti. Gözlemerinden yararlanarak Nur Baba romanını yazdı. Ama hem karşılaşacağı tepkiler, hem İsviçre’ye gidişi romanın yayınlanmasını engelledi.
1913’te ilk hikaye kitabını çıkarır: Bir Serencam. Ama önce Balkan, ardından da 1. Dünya Savaşları, bu savaşlarla geken yıkım, Yakup Kadri’de değişime yol açacak, sanatın “şahsi ve muhterem” olduğu düşüncesinden yavaş yavaş uzaklaşacaktır. Mondros Antlaşmasından sonra onu İkdam yazarı olarak görürüz (1919). Güncel olayları izleyen, Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen bie gazatecidir artık. Hikayaleri de Milli Mücadele ile ilglidir. Daha sonra o günlerin ürünü olan makalelerin Ergenekon’da toplayacaktır.
1912’de Ankara’nın çağrısı üzerine Anadolu’ya geçti Görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya yörelerini dolaştı. Önce Mardin (1923-31), sonra Manisi milletvekili oldu (1931-34). Evliliği de bu dönemdedir. Mutasarrıf Asaf Bey’in kızı, Burhan Asaf Belge’nin kız kardeşi Leman Hanımla evlenmiş (11 Ekim 1923); yine bu dönemde Kiralık Konak, Nur Baba romanlarını yayımlamıştır. Cumhuriyet ve Hakimiyet-I Miliye gazetelerinde makaleler yazmış (1923-25), tedavi için ikinci kez gittiği (1926) İsviçre’den “Alp Dağlarından” başlığıyla izlenimlerini kaleme almıştır. 1932 yılı ise Yakup kadri için ayrı bir önem taşır. Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge, İsmail Hüsrev Tökin ve Şevket Süreyya Aydemir’le birlikte Kadro dergisini çıkarırlar. Büyük yankı uyandıran ve tartışmalara yol açan romanı Yaban da aynı yıl yayımlanır.
Başlangıçta ilgiyle karşılanan Kadro’da savunulan düşünceler zararlı bulunarak derginin imtiyaz sahibi Yakup Kadri Tiran elçiliğine atanınca (1934) dergi de kapanır. Bunu Prag (1935), La Haye (1939),Bern (1942) elçilikleri izler. Tahran elçiliğinden sonra (1949-51) emekli oluncaya kadar kalacağı Bern elçiliğine yeniden getirilecektir. Zoraki Diplomat adlı anıları bu yılların ürünüdür.
1955’te emekli olunca yurda dönerek çeşitli dergi ve gazetelerde yazılarını südürdü. 27 Mayıs’tan sonra Kurucu Meclis üyeliğine seçildi. 1961’de Manisa milletvekili oldu. 1957’de Ulus gazetesinin başyazarlığını yüklenmişti. 1962’de Atatürk ilkelerine ters düşüldüğünü ileri sürerek CHP’den istifa etti. 1965’ten sonra ise politikadan çekildi. Son görevi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanlığıydı. 13 Aralık 1974’te Ankara’da öldü. İstanbul’da, Beşiktaş’ta Yahya Efendi mezarlığında annesinin yanında yatmaktadır.



[url=http://www.trplatform.org][/url]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.