KİTABIN ADI
DUDAKTAN KALBE
KİTABIN YAZARI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILAP KİTAP YAYIN SANAYİ VE TİC. A.Ş. ANKA BASIM MATBAĞACILARSİTESİ NO:38 BAĞCILAR-İSTANBUL
BASIM YILI
21 Baskı
1. KİTABIN KONUSU:
"Kınalı Yapıncak ", Lamia'nın bestekâr Kenan'la yıllarca süren acı ve tatlı aşklarının öyküsü
2. KİTABIN ÖZETİ:
DUDAKTAN KALBE
Hüseyin Kenan ;ince, uzun, mavi gözlü, esmer tenli, durgun, çekingen bir gençti.Küçük yaşta babasini kay betmisti. Anesi,kiz kardesi ve kendisi dayilarinin yanin da kalirlar. Zorlukla Mühendislik mektebini bitirmistir. Fakat küçüklügünden beri musikiye aşıktır. Dayilarin yanında Reji katipliğini yapan Mesut Bey`den keman dersleri alır. Onyedi yasindadir.Mühendislik Mektebine giderken dayilarin komsusu Leyla isminde bir kıza asık olur. Çok çekingen oldugundan bunu kalbine gömer. Okulu bitirdikten sonra bir arkadaşının yardımıyla Avrupaya gider. Orada kemanını çok ilerletir ve güzel eserler verir. O artik ünlü bir Virtüoz dür.
Bu arada kız kardesi Afife evlenmistir.Aneside bir yil sonra Afife`nin yanına gider.Hem onları hemde dayisini görmek için Seydi köye gider.
Istanbul’dan İzmir`e gemi ile gider.Gemide Münir Bey, Prens Vefik Paşa ve kızı Prens Cavidanla beraberdir. Dayisinin komşusu Münir Bey Kenan`nın cavidanla evlenmesini ister ve nişanlanırlar.
Kenan Izmir`de Bozyaka`da Lamia adlı bir kızla tanısır.Lamia’nını annesi babası ölmüş amcalarının yanında kalan sakin uysal birdir. Ayrica bir yüz başıyla nişanlıdır.Kenan ona yüzündeki çillerden dolayi Kınalı Yapıncak ismini takar.Aralarında maceraya benzeyen bir ilişki olur. Her akşam buluşmaktadırlar. Kenan çocuk denecek bir kızla beraber olduğu için kendine kızmakta fakat yanlız kaldıklarında kendine hakim olamamaktadir.Bu beraberlik duyulur ve dedikodular baslar. Dedikodular yüzünden Amcası Şükrü Bey Lamia`yı dayisi Rıza Bey`in yanına Kütahya`ya göderir.Trende Lamia Makbule isimli birkizla tanisir.Kendinden habersiz hayata küskün bir şekilde Kütaya`da yaşamaya başlar.Yengesi ona kendini düşünmüyorsan doğocak çocuğunu düsün der.
Lamia değişir.Lamia'nin bir kız çocuğu olur.Adıni Mebrure koyar.
Dayisinin kizi Mahmure üç çocukla ve kocasıyla babasının evinde kalır.Fakat bir Çavuş'u sevmiştir ve kocasının bundan haberi olmuştur. Mahmure kurnazlıkla kendisini değilde Lamia'nın Çavuşla görüştüğünü söyler. Böylece Lamia olayi üstlenmiş olur. Mahmureyi de kocasından ayrılmaktan kurtarır.Buarada Mahmure'nin kocası Resih Bey Lamia’ya saldirir.Lamia'da onu öldürür.Mahkemede beratine karar verilir.
Dayısı Rıza Bey onu bir tanıdığının evine teslim eder.Orada ziyerete ilk gelen Makbuledir.Makbule’nin babası onu ister ve evlenmeye karar verirler Lamia ondokuz yasındadır.
Kemal Beylerin evlerine Istanbul'daki kızkardeşinin oğlu Doktor Vedat gelir.Istanbul'dan Kütahya'ya sürgün olarak gelmiştir.Lamia'nın genç ve güzel olması,dayısınında yaslı olması Vedat'ı düşündürür.
Lamia'nın söylediği bir şarkı Kenan'ı tanıdığını haber verir.Kenan'ı İstanbul'dan tanıyan Vedat Lamia'ya Kenan'dan ve Cavidan'dan behseder.
Birgün Vedat Bey bir avda vuruldu diye duyulur.Bunu öğrenmeye giden Lamia Hanımın ev saybınin hazırladiği kömür közünden Vedat Beyle birlikte zehirlenirler.Dedikodular yine başlamiştir.Kemal Bey'de onun evden ayrılmasını ister.Vedat Bey olaylardan dolayı çok üzgündür.Lamia'ya evlenme teklifi eder.Lamia kabul etmez.
Vedat'ın sürgün görevi Kütahya’da bitmiş İstanbul'a gitmiştir.
Bu arada Kenan Cavidan'la evlenmiştir.Üç yıldan beri ilk defa Lamia'yı düşünür. Aşk değil bir gönül oyuncaği dudaklarımızın eğlencesi ibaret diyen Kenan şimdi bu aşkın zehir gibi dudaklarından kalbe indiğini anlar ve Kınalı Yapıncagı yanında olmasını çok ister.Cavidan'la mutludeğildir. Cavidan'la İzmir'e Bozyaka'ya giderler. Cavidanla birlikte orada Lamia'yı göreceğini ümit eder. Fakat göremez ve çok üzülür.
Kenan Bey'ler İstanbul'a giderler.Bu arada Lamia'da İstanbul'a kalkmIstIr.Kenan Bey'le Prenses Cavidan ayrılırlar.Eski arkadaş olan Vedat Bey'le Kenan karşılaşırlar.Vedat onu muaynanesine çağırır.Orada tesadüfen Kenan Lamia ile karşılasır.Tekrar görüşmek için mektup yazar. Lamia'da o bir yaz rüyasıydı der konuyu kapatır.
Kenan'ın kemanının sesinden çıkan büyülü aşk sevdası böylece bitmiştir.Kenan'da bütün ümitlerini yitirmiştir.
Lamia Vedat'la evlenmeğe razı olur ve evlenirler. Kenan Bey hayata küsmüştür. Seydiköy'e annesinin mezarına gider ve kardeşini dolaşir. Alti ay sonra ölür.
2. KİTABIN ANA FİKRİ:
Gerçek mutluluğun şandave şöhrette olmadığıdır.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Hüseyin Kenan:
Babasınıküçük yaşta kaybetmiş müzmim bir genç. Müzikte başarılı olduktan sonra çocukluğunu ve gençnliğini yaşamak istemiştir.
Nail Bey:
Hüseyin Kenan’ın babası
Melek Hanım:
Kenan’ın annesi. Babasından habersiz evlenmiştir. Genç yaşta dul kalmıştır.
Münir Bey:
Kenan beyin dayısı, kendini üzüm bağlarına vermiştir.
Vefik Paşa:
Mısırlıdır, tahsilini Paris’te yapmıştır.
Prenses cavidan:
Vefik Paşanın kızıdır. Esaslı bir tahsili yoktur, babası gibi sanata düşkündür. Çok güzeldir.
Rıza Bey:
Lamia ’nın Kütahya’daki dayısı
Kemal Bey:
Lamia ’nın ilk nikahlı eşidir.
Makbule Hanım:
Kemal beyin kızıdır. Lamia ile baştan beri dosthane bir tavır içindedir.
Vedat Bey:
Kumral, şen, neşeli, canı istedikçe iş yapan, çok akıllı birisi.
5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Akıcı bir kitap insan sanki kendi yaşıyormuş gibi anlatılmış
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Reşat Nuri Güntekin
İstanbul'da doğmuş (1889), ilk öğrenimini Selimiye ve Çanakkale mahalle mektebinde tamamladıktan sonra (1909), Galatasaray Lisesi'nde ve İzmir Frere'ler okulunda okumuştur. Daha sonra İstanbul Darülfünunu Edebiyat Şubesi'ne (Fakültesine) girmiş ve buradan mezun olmuştur (1912). Bursa Lisesi'nde, İstanbul'da Vefa, İstanbul Erkek, Çamlıca, Kabataş, Galatasaray, Erenköy liselerinde edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yapmıştır. Daha sonra Milli Eğitim Müfettişliğine getirilmiştir (1927). Güntekin daha sonra Çanakkale milletvekili seçilmiş (1939), sonra yeniden Milli Eğitim'e dönmüş (1943), başmüfettiş olmuştur (1947). Bu görevdeyken UNESCO'nun Türkiye temsilcisi ve öğrenci müfettişi sıfatıyla aynı yıl Paris'e gitmiştir. Daha sonra emekliye ayrılan (1954) Güntekin yurda dönüşünde İstanbul Şehir Tiyatroları Edebi Kurul üyeliğine seçilmiştir. Reşat Nuri Güntekin, hastalanması üzerine tedavi için gönderildiği Londra'da ölmüştür (1956).
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
Kitabın Adı
Yaprak Dökümü
Yazarı
Reşat Nuri Güntekin
Yayınevi
İNKILAP KITABEVİ
Basım Tarihi
1986
KİTABIN KONUSU
Gelenek göreneklerine bağlı, özellikle ahlaki konularda çok titiz olan Ali Rıza Bey ile batılılaşma hareketine karışarak daha zengin bir hayat yaşamak isteyen çocukları arasındaki çatışma işlenmiştir.
KİTABIN ÖZETİ
Ali Rıza Bey, hayatını memuriyetle devam ettiren, namusuna ve ahlaka son derece düşkün beş çocuklu bir ailenin babasıdır. Trabzon’da çalıştığı bir iş yerinden ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelip Bağlarbaşı’ndaki babadan kalma eve yerleştiler. Bir süre işsiz gezdikten sonra, Muzaffer adındaki eski öğrencisinin ona sağladığı imkanla işe girer.Her şey kızları Leyla ve Necla’nın arkadaşları olan Leman'ın Ali Rıza Bey’den iş istemesiyle başlar. Ali Rıza Bey Leman’a çalıştığı yerde bir iş bulmuştur; fakat Leman bir süre sonra patronu Muzaffer Bey’le bir ilişki yaşar ve hamile kalır. Ali Rıza Bey bunu duyunca kendini suçlar ve Muzaffer Bey’den Leman ile evlenip onun namusunu temizlemesini ister.Patronu bunu kabul etmeyince Ali Rıza Bey bu olayı gururuna yediremeyip işten ayrılır. Daha sonra oğlu Şevket’in bir iş bulduğunu öğrenince bir parça sevinmiştir. Fakat bir süre sona Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye Hanım ve kızları Necla ile Leyla artık eve para getirmediği için ona saygı duymuyorlar ve onu aşağılıyorlardır. Bir gün, Şevket işyerinde evli bir kadınla ilişkiye girdiğini ve o kadınla evlenmek istediğini söyler. İlk başta Ali Rıza Bey bu olaya itiraz etse de daha sonra Şevket’in Ferhunde ismindeki kadını ne kadar çok sevdiğini görmüştür. Fakat, gelin Ferhunde eğlenceye ve modern hayata alışkın biridir ve evde gece toplantıları yapılmaya başlanır. Evin ortanca kızları olan Necla ve Leyla’nın eğlenceye ve lükse olan düşkünlükleri artar.Böylelikle Ferhunde’nin evdeki hakimiyeti iyice artar. Evin en büyük kızı olan Fikret bu olanlara daha fazla dayanamayacağını anlar ve Adapazarı’nda yaşayan bir adamla adamın çocuklarına bakma koşuluyla evlenmeye karar vermiştir. Fikret’in evden gidişiyle daldaki yapraklardan biri kopar. Şevket’in kazandığı para ve Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evde yapılan eğlencelere harcanmaktadır. En sonunda elde hiçbir şey kalmaz. Şevket çareyi çalıştığı bankadan zimmetine para geçirmekte bulur. Aldığı parayı yerine koyamayınca hapse girer. Böylelikle dalın ikinci yaprağı da kopar. Ferhunde bu hayat daha fazla dayanamayacağını söyleyerek evi terk eder. Bunun sonucunda üçüncü yaprak da kopmuş olur. Daha sonra Necla da kendini zengin gösteren bir Suriyeli adam ile evlenir. Fakat mutlu değildir ve babasından yardım istemek için mektup yollar. Ali Rıza Bey ise onun bu isteğini reddeder ve yaşamına devam etmesini söyler. Böylece dalın dördüncü yaprağı da kopar. Leyla zengin bir avukatın metresi olur ve Ali Rıza Bey bunu bir arkadaşından öğrenir. Namusuna düşkün olan Ali Rıza Bey Leyla’yı evden kovar . Leyla avukatın Taksim’de tuttuğu eve yerleşir. Böylece dalın son yaprağı da kopmuş olur. Nihayetinde Ali Rıza Bey Leyla’nın eve gelmesini kabul eder ama kendisi evden ayrılacaktır. Adapazarı’nda olan kızı Fikret'in yanına gider ve Fikret'in orada mutsuz olduğunu görür. Kocası ve üvey çocuklarıyla arası iyi değildir. Bunu gören Ali Rıza Bey İstanbul’a geri döner ama birkaç gün eve gitmez. Daha sonra hasta olur ve eski bir arkadaşı sayesinde hastaneye kaldırılır. Bir gün Hayriye Hanım ve kızı Leyla hastaneye gidip onu alırlar ve Taksim’deki eve giderek yaşamlarına orada devam ederler.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Onurlu ve namuslu bir insanın hayatta karşılaştığı güçlüklerve bunların doğurduğu sorunlar.
ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ali Rıza Bey:Eski Türk terbiyesi ile yetişmiş, özellikle ahlaki konularda titiz, erdemli, çok bilgili(Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca biliyor) ve çalışkan birisidir.
Hayriye Hanım:Ali Rıza Bey’in karısıdır.İlk başta kocasına sadık fakat değişen hayat koşulları nedeniyle asileşen, saf ve cahil bir kadındır.
Fikret:Ali Rıza Bey’in en büyük kızıdır.babası gibi terbiyeye önem veren birsidir.Kardeşlerin değişen yaşamlarına ayak uyduramayınca Adapazarılı biriyle evlenmiştir.
Leyla ve Necla:Ali Rıza Bey’in ortanca kızlarıdır.Lükse ve eğlenceye düşkündürler. Hep zengin birer koca arayışı içindeler.Babalarını umursamaz hale gelmişlerdir.
Şevket:Ali Rıza Bey’in tek oğludur.Ali Rıza Bey’in terbiyesine ve ahlakına en çok emek harcadığı çocuğudur.Bir süre ailenin bütün yükü onun omuzlarına binmiştir. Çalıştığı yerden para çalmak suçundan hapse atılmıştır.
Ferhunde:Zenginliğe, lükse ve eğlenceye düşkün, kötü huylu bir kadındır.
Ayşe:Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır.Yaşı küçük olduğundan dolayı olaylar içerisinde pek fazla bulunmamaktadır.
YAZARIN HAYATI:
Reşat Nuri Güntekin 1889 yılında İstanbul’da doğdu.İzmir Fererler okulunu, daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar Bursa ve İstanbul
okullarında Fransızca, Türkçe, Felsefe öğretmenliği yaptı.Dil heyetinde görev aldı. Eğitim müfettişliği,Çanakkale milletvekilliği, M.E.Bakanlığı başmüfettişliği ve Paris Kültür ataşeliği görevlerinde bulundu.Emekliye ayrıldıktan sonra yani eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden dolayı 7 Aralık 1956’da Londra’da vefat etti.
Yazar Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızın ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarlarındandır. Edebiyata Diken dergisinde yayımlanan “Eski Ahbap” adlı uzun öyküsüyle giren Reşat Nuri Güntekin makale, eleştiri, gazi, çeviri türleri üzerinde çalışmış; birçoğu dergi sayfalarında kalan yüzü aşkın eser vermiştir. Eserlerinde yanlış batılılaşma anlayışını, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat sahnelerini işlemiştir. Anadolu’nun yerli hayatını ve kişilerini başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir üslup vardır. Edebiyat öğretmenliği ve bakanlık müfettişliği görevlerinde bulunması hem gözlem yapmasını, hem de Anadolu’nun dört bir tarafını gezerek Anadolu halkını yakından tanımasını sağlamıştır. Gerçek hayattaki insan tiplerini ve olayları eserlerinde başarıyla kullanmıştır. Genellikle toplumsal yenileşme sıkıntılarını ve sancılarını anlatır.
Eserlerinden başlıcalar:
Romanları:Yaprak Dökümü, Çalıkuşu, Acımak, Damga, Dudaktan Kalbe, Bir Kadın Düşmanı, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Ateş Gecesi...
Tiyatroları:Eski Rüya, Taş Parçası, Hançer, Tanrı dağı Ziyafeti, Bu Gece Başka Gece, Gözdağı, Eski Şarkı...
Hikayeleri:Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Olağan İşler, Leyla ile Mecnun.
Gezi Yazıları:Anadolu Notları, İtiraflar
Çevirileri:Üç Asırlık Fransız Edebiyatı
Yaprak Dökümü
Yazarı
Reşat Nuri Güntekin
Yayınevi
İNKILAP KITABEVİ
Basım Tarihi
1986
KİTABIN KONUSU
Gelenek göreneklerine bağlı, özellikle ahlaki konularda çok titiz olan Ali Rıza Bey ile batılılaşma hareketine karışarak daha zengin bir hayat yaşamak isteyen çocukları arasındaki çatışma işlenmiştir.
KİTABIN ÖZETİ
Ali Rıza Bey, hayatını memuriyetle devam ettiren, namusuna ve ahlaka son derece düşkün beş çocuklu bir ailenin babasıdır. Trabzon’da çalıştığı bir iş yerinden ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelip Bağlarbaşı’ndaki babadan kalma eve yerleştiler. Bir süre işsiz gezdikten sonra, Muzaffer adındaki eski öğrencisinin ona sağladığı imkanla işe girer.Her şey kızları Leyla ve Necla’nın arkadaşları olan Leman'ın Ali Rıza Bey’den iş istemesiyle başlar. Ali Rıza Bey Leman’a çalıştığı yerde bir iş bulmuştur; fakat Leman bir süre sonra patronu Muzaffer Bey’le bir ilişki yaşar ve hamile kalır. Ali Rıza Bey bunu duyunca kendini suçlar ve Muzaffer Bey’den Leman ile evlenip onun namusunu temizlemesini ister.Patronu bunu kabul etmeyince Ali Rıza Bey bu olayı gururuna yediremeyip işten ayrılır. Daha sonra oğlu Şevket’in bir iş bulduğunu öğrenince bir parça sevinmiştir. Fakat bir süre sona Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye Hanım ve kızları Necla ile Leyla artık eve para getirmediği için ona saygı duymuyorlar ve onu aşağılıyorlardır. Bir gün, Şevket işyerinde evli bir kadınla ilişkiye girdiğini ve o kadınla evlenmek istediğini söyler. İlk başta Ali Rıza Bey bu olaya itiraz etse de daha sonra Şevket’in Ferhunde ismindeki kadını ne kadar çok sevdiğini görmüştür. Fakat, gelin Ferhunde eğlenceye ve modern hayata alışkın biridir ve evde gece toplantıları yapılmaya başlanır. Evin ortanca kızları olan Necla ve Leyla’nın eğlenceye ve lükse olan düşkünlükleri artar.Böylelikle Ferhunde’nin evdeki hakimiyeti iyice artar. Evin en büyük kızı olan Fikret bu olanlara daha fazla dayanamayacağını anlar ve Adapazarı’nda yaşayan bir adamla adamın çocuklarına bakma koşuluyla evlenmeye karar vermiştir. Fikret’in evden gidişiyle daldaki yapraklardan biri kopar. Şevket’in kazandığı para ve Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evde yapılan eğlencelere harcanmaktadır. En sonunda elde hiçbir şey kalmaz. Şevket çareyi çalıştığı bankadan zimmetine para geçirmekte bulur. Aldığı parayı yerine koyamayınca hapse girer. Böylelikle dalın ikinci yaprağı da kopar. Ferhunde bu hayat daha fazla dayanamayacağını söyleyerek evi terk eder. Bunun sonucunda üçüncü yaprak da kopmuş olur. Daha sonra Necla da kendini zengin gösteren bir Suriyeli adam ile evlenir. Fakat mutlu değildir ve babasından yardım istemek için mektup yollar. Ali Rıza Bey ise onun bu isteğini reddeder ve yaşamına devam etmesini söyler. Böylece dalın dördüncü yaprağı da kopar. Leyla zengin bir avukatın metresi olur ve Ali Rıza Bey bunu bir arkadaşından öğrenir. Namusuna düşkün olan Ali Rıza Bey Leyla’yı evden kovar . Leyla avukatın Taksim’de tuttuğu eve yerleşir. Böylece dalın son yaprağı da kopmuş olur. Nihayetinde Ali Rıza Bey Leyla’nın eve gelmesini kabul eder ama kendisi evden ayrılacaktır. Adapazarı’nda olan kızı Fikret'in yanına gider ve Fikret'in orada mutsuz olduğunu görür. Kocası ve üvey çocuklarıyla arası iyi değildir. Bunu gören Ali Rıza Bey İstanbul’a geri döner ama birkaç gün eve gitmez. Daha sonra hasta olur ve eski bir arkadaşı sayesinde hastaneye kaldırılır. Bir gün Hayriye Hanım ve kızı Leyla hastaneye gidip onu alırlar ve Taksim’deki eve giderek yaşamlarına orada devam ederler.
KİTABIN ANAFİKRİ:
Onurlu ve namuslu bir insanın hayatta karşılaştığı güçlüklerve bunların doğurduğu sorunlar.
ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ali Rıza Bey:Eski Türk terbiyesi ile yetişmiş, özellikle ahlaki konularda titiz, erdemli, çok bilgili(Arapça, Farsça, İngilizce, Fransızca biliyor) ve çalışkan birisidir.
Hayriye Hanım:Ali Rıza Bey’in karısıdır.İlk başta kocasına sadık fakat değişen hayat koşulları nedeniyle asileşen, saf ve cahil bir kadındır.
Fikret:Ali Rıza Bey’in en büyük kızıdır.babası gibi terbiyeye önem veren birsidir.Kardeşlerin değişen yaşamlarına ayak uyduramayınca Adapazarılı biriyle evlenmiştir.
Leyla ve Necla:Ali Rıza Bey’in ortanca kızlarıdır.Lükse ve eğlenceye düşkündürler. Hep zengin birer koca arayışı içindeler.Babalarını umursamaz hale gelmişlerdir.
Şevket:Ali Rıza Bey’in tek oğludur.Ali Rıza Bey’in terbiyesine ve ahlakına en çok emek harcadığı çocuğudur.Bir süre ailenin bütün yükü onun omuzlarına binmiştir. Çalıştığı yerden para çalmak suçundan hapse atılmıştır.
Ferhunde:Zenginliğe, lükse ve eğlenceye düşkün, kötü huylu bir kadındır.
Ayşe:Ali Rıza Bey’in en küçük kızıdır.Yaşı küçük olduğundan dolayı olaylar içerisinde pek fazla bulunmamaktadır.
YAZARIN HAYATI:
Reşat Nuri Güntekin 1889 yılında İstanbul’da doğdu.İzmir Fererler okulunu, daha sonra da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar Bursa ve İstanbul
okullarında Fransızca, Türkçe, Felsefe öğretmenliği yaptı.Dil heyetinde görev aldı. Eğitim müfettişliği,Çanakkale milletvekilliği, M.E.Bakanlığı başmüfettişliği ve Paris Kültür ataşeliği görevlerinde bulundu.Emekliye ayrıldıktan sonra yani eserlerini hazırlarken yakalandığı kanserden dolayı 7 Aralık 1956’da Londra’da vefat etti.
Yazar Cumhuriyet Dönemi Edebiyatımızın ünlü roman, hikaye ve tiyatro yazarlarındandır. Edebiyata Diken dergisinde yayımlanan “Eski Ahbap” adlı uzun öyküsüyle giren Reşat Nuri Güntekin makale, eleştiri, gazi, çeviri türleri üzerinde çalışmış; birçoğu dergi sayfalarında kalan yüzü aşkın eser vermiştir. Eserlerinde yanlış batılılaşma anlayışını, batıl inançları, yurdun çeşitli yerlerindeki hayat sahnelerini işlemiştir. Anadolu’nun yerli hayatını ve kişilerini başarılı bir şekilde yansıtmıştır. Romanlarında güçlü bir gözlemciliğe dayanan realizm ve canlı bir üslup vardır. Edebiyat öğretmenliği ve bakanlık müfettişliği görevlerinde bulunması hem gözlem yapmasını, hem de Anadolu’nun dört bir tarafını gezerek Anadolu halkını yakından tanımasını sağlamıştır. Gerçek hayattaki insan tiplerini ve olayları eserlerinde başarıyla kullanmıştır. Genellikle toplumsal yenileşme sıkıntılarını ve sancılarını anlatır.
Eserlerinden başlıcalar:
Romanları:Yaprak Dökümü, Çalıkuşu, Acımak, Damga, Dudaktan Kalbe, Bir Kadın Düşmanı, Kızılcık Dalları, Gökyüzü, Ateş Gecesi...
Tiyatroları:Eski Rüya, Taş Parçası, Hançer, Tanrı dağı Ziyafeti, Bu Gece Başka Gece, Gözdağı, Eski Şarkı...
Hikayeleri:Sönmüş Yıldızlar, Tanrı Misafiri, Olağan İşler, Leyla ile Mecnun.
Gezi Yazıları:Anadolu Notları, İtiraflar
Çevirileri:Üç Asırlık Fransız Edebiyatı
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
Kitabın Adı :
Mikinler Tekkesi
Kitabın Yazarı :
Reşat Nuri GÜNTEKİN
Yayın Evi Adresi :
Can yayın evi, Babıali cad., Sıhhıye Apt., No:19, Kat:2, Cağaloğlu-İstanbul
Basım Yeri :
İSTANBUL
Kitabın Konusu:
Çlıştığı işte şerefli ve dürüst davranmasından dolayı evine fazla para getiremeyen ve bunun sonucunda da ev halkının isyan ederek ailenin dağılmasını anlatıyor.
Kitabın Özeti:
[COLOR=windowtext]Ali Rıza Bey, Altın Yaprak A.Ş.'de bir mülkiye memurudur. Kendisi fakir olmasına rağmen çok şerefli bir insandır. Karısı, onun talihine pek ağır başlı ve temiz bir kadın çıkmıştır. Ali Rıza Bey’in beş çocuğu vardır. Dördü kız biri ise erkektir.
[COLOR=windowtext] Bir gün, kasabada ki eski arkadaşının karısıyla karşılaşır. Arkadaşı vefat etmiştir. Kızı ise evde işsiz kalmıştır. Ali Rıza Bey bu kızı kendi kızlarıyla ayırmamaktadır. Bu nedenle onu işe götürür, bu sırada patronunun eski bir öğrencisi olduğunu öğrenir. Muzaffer Bey bu kızı işe alır. Kız birkaç ay çalıştıktan sonra Muzaffer Bey’i yoldan çıkarır. Bir gün kızın annesi Ali Rıza Bey’in yanına gelir ve kızıyla Muzaffer Bey arasındaki olanları anlatır. Ali Rıza Bey olanlara dayanamayıp işten ayrılır.
Ali Rıza Bey’in oğlu Şevket çok akıllı bir insandır. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir bankada işe girer. Artık babası çalışmadığı için evin bütün yükü Şevket’in üzerine biner. Bankada çalıştığı sıralarda Şevket’in başından kötü bir olay geçer. Evli bir kadınla ilişkiye girmiştir. Ali Rıza Bey bu olaya önce tepki göstermiş fakat sonra evlenmelerine izin vermiştir. Düğün gecesi... Ev baştan başa aydınlık içerisinde... Kapılar pencereler açılmış ikide bir caz bantlar açılmış çalıyor. O susunca neşeli kahkahalar, haykırışlar, çığlıklar...
Ali Rıza Bey’in kızları Leyla ve Necla artık evden sıkılmış ve isyan etmektedir. Büyük kızı Fikret ve küçük kızı Ayşe ise hiçbir şeye karsı çıkmamaktadır.
Eve bu yeni kadının gelmesi Leyla ve Necla’nın işine çok yaramıştır. Bu kadın çeşitli yollarla Şevket’i borca sokmuştur. Bu nedenle Şevket hapise girmek zorunda kalmıştır. Şevket iki yıl hapis yemiştir.
Leyle ve Necla babalarına karşı hiç saygı duymamaktadır. Düşündüklerini babalarına söylemekten hiç çekinmemektedirler.
Bu sıralarda büyük kızı Fikret’e bir talih çıkar ve evlenmek istemektedirler. Fikret bunun için Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri kopup gitmiş olur. Bu sırada Ferhunde de evden ayrılmış olur.
Ali Rıza Bey’in bir tek ümidi kalmıştır.
[COLOR=windowtext] Vakit geçirmeden Leyla ile Necla’ya hayırlı birer kısmet bulup başından atmaktır. Necla bir süre Suriyeli biri ile evlenir ve Suriye’ye gider. Bu sırada Leyla çok fena hasta olmuştur. Doktor onu temiz havada bulundurmalarını istemiştir. Bu nedenle Ali Rıza Bey Leyla’yı serbest bırakmıştır. Bir süre sonra Ali Rıza Bey kızının bir avukatın metresi olduğunu öğrenir. Bu nedenle Ali Rıza Bey kızı Leyla’yı evden atar. Avukat Leyla’ya bir daire kiralamıştır ve ona bakmaktadır. Ona aylık belli bir miktar para verir.
[COLOR=windowtext] Bu olaylar sürüp giderken Ali Rıza Bey ile Hayriye Hanım’ın araları iyice bozulmaktadır ve sık sık tartışmaktadırlar. Leyla gittikten sonra Ali Rıza Bey ile Hayriye hanım arasında büyük bir kavga kopar. Bunun üzerine ali rıza bey Adapazarı’na kızı Fikret’in yanına gider. Burada fazla kalamayacağını anlayınca on beş gün sonra İstanbul’a tekrar döner fakat eve gitmez. Bir süre sonra hastalanır ve hastaneye yatar. Bunu duyan kızı Leyla ve karısı Hayriye Hanım hastaneye koşarlar. Ali Rıza Bey taburcu olduktan sonra kızı Leyla’nın evine gider ve hayatının geri kalanını karısı ve kızı Ayşe ile sürdürür.
Kitabın Ana Fikri:
[COLOR=windowtext]Şerefli dürüst bir babanın fazla para kazanamaması ve parasızlığa sitem olarak bunu kabullenmeyen aile bireylerinin bir bir aile bağlarını kopararak evden ayrılmaları; bunların farkında olan babanın, oğlunun ve kızının da başlarına gelen kötü olayları evdeki uğursuzluk romanın anafikridir.
[COLOR=windowtext]Buradaki, ailedekilerin evden gidişleri de yaprağını döken bir ağca benzetilmiştir.
Kitaptaki olaylar ve şahısların değerlendirilmesi:
ALİ RIZA BEY: Elli yaşın üstünde, saçı sakalı ağarmış yaşlı biri. Şerefli namuslu evden pek çıkmayan bir insan.
[COLOR=windowtext]HAYRİYE HANIM: [COLOR=windowtext] 40 yaşlarında, gözlüklü, orta güzellikte biri. Ağır başlı temiz ev işleri ile uğraşan bir insan.
[COLOR=windowtext]MUZAFFER BEY: [COLOR=windowtext]Genç ve yakışıklı biri. Zeki çalışkan mali durumu iyi bir insan.
[COLOR=windowtext]ŞEVKET: [COLOR=windowtext] 20 yaşlarında babası gibi temiz iyi kalpli derslerinde başarılı birisi.
[COLOR=windowtext]FİKRET: [COLOR=windowtext]15 yaşlarında sosyal hayatı sevmeyen iyi kalpli bir kız.
[COLOR=windowtext]
Kitap hakkında şahsi görüş:
Eser gerçek hayattada olabilecek türden bir eserdir. Burada yoksulluğun kötü bir şey olmadığını herşeyin parayla olmayacağını bilmeliyiz. Aile büyüklerimizin sözünden çıkmamak herzaman hayat olumlu bakıp güler yüzlü olmak bu parçadan almamız gereken derslerdendir.
Yazar hakkında bilgi:
Orhan Pamuk
1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.
Yazdığı Eserler : Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale, Cevdet Bey ve Oğulları, Gizli Yüz, Kar, Kar / Sert Kapak, Kara Kitap, Kara Kitap Ciltli, Öteki Renkler, Öteki Renkler 1. Hamur, Sessiz Ev, Yeni Hayat
[COLOR=windowtext]
[COLOR=windowtext]
[COLOR=windowtext]
Mikinler Tekkesi
Kitabın Yazarı :
Reşat Nuri GÜNTEKİN
Yayın Evi Adresi :
Can yayın evi, Babıali cad., Sıhhıye Apt., No:19, Kat:2, Cağaloğlu-İstanbul
Basım Yeri :
İSTANBUL
Kitabın Konusu:
Çlıştığı işte şerefli ve dürüst davranmasından dolayı evine fazla para getiremeyen ve bunun sonucunda da ev halkının isyan ederek ailenin dağılmasını anlatıyor.
Kitabın Özeti:
[COLOR=windowtext]Ali Rıza Bey, Altın Yaprak A.Ş.'de bir mülkiye memurudur. Kendisi fakir olmasına rağmen çok şerefli bir insandır. Karısı, onun talihine pek ağır başlı ve temiz bir kadın çıkmıştır. Ali Rıza Bey’in beş çocuğu vardır. Dördü kız biri ise erkektir.
[COLOR=windowtext] Bir gün, kasabada ki eski arkadaşının karısıyla karşılaşır. Arkadaşı vefat etmiştir. Kızı ise evde işsiz kalmıştır. Ali Rıza Bey bu kızı kendi kızlarıyla ayırmamaktadır. Bu nedenle onu işe götürür, bu sırada patronunun eski bir öğrencisi olduğunu öğrenir. Muzaffer Bey bu kızı işe alır. Kız birkaç ay çalıştıktan sonra Muzaffer Bey’i yoldan çıkarır. Bir gün kızın annesi Ali Rıza Bey’in yanına gelir ve kızıyla Muzaffer Bey arasındaki olanları anlatır. Ali Rıza Bey olanlara dayanamayıp işten ayrılır.
Ali Rıza Bey’in oğlu Şevket çok akıllı bir insandır. Üniversiteyi bitirdikten sonra bir bankada işe girer. Artık babası çalışmadığı için evin bütün yükü Şevket’in üzerine biner. Bankada çalıştığı sıralarda Şevket’in başından kötü bir olay geçer. Evli bir kadınla ilişkiye girmiştir. Ali Rıza Bey bu olaya önce tepki göstermiş fakat sonra evlenmelerine izin vermiştir. Düğün gecesi... Ev baştan başa aydınlık içerisinde... Kapılar pencereler açılmış ikide bir caz bantlar açılmış çalıyor. O susunca neşeli kahkahalar, haykırışlar, çığlıklar...
Ali Rıza Bey’in kızları Leyla ve Necla artık evden sıkılmış ve isyan etmektedir. Büyük kızı Fikret ve küçük kızı Ayşe ise hiçbir şeye karsı çıkmamaktadır.
Eve bu yeni kadının gelmesi Leyla ve Necla’nın işine çok yaramıştır. Bu kadın çeşitli yollarla Şevket’i borca sokmuştur. Bu nedenle Şevket hapise girmek zorunda kalmıştır. Şevket iki yıl hapis yemiştir.
Leyle ve Necla babalarına karşı hiç saygı duymamaktadır. Düşündüklerini babalarına söylemekten hiç çekinmemektedirler.
Bu sıralarda büyük kızı Fikret’e bir talih çıkar ve evlenmek istemektedirler. Fikret bunun için Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri kopup gitmiş olur. Bu sırada Ferhunde de evden ayrılmış olur.
Ali Rıza Bey’in bir tek ümidi kalmıştır.
[COLOR=windowtext] Vakit geçirmeden Leyla ile Necla’ya hayırlı birer kısmet bulup başından atmaktır. Necla bir süre Suriyeli biri ile evlenir ve Suriye’ye gider. Bu sırada Leyla çok fena hasta olmuştur. Doktor onu temiz havada bulundurmalarını istemiştir. Bu nedenle Ali Rıza Bey Leyla’yı serbest bırakmıştır. Bir süre sonra Ali Rıza Bey kızının bir avukatın metresi olduğunu öğrenir. Bu nedenle Ali Rıza Bey kızı Leyla’yı evden atar. Avukat Leyla’ya bir daire kiralamıştır ve ona bakmaktadır. Ona aylık belli bir miktar para verir.
[COLOR=windowtext] Bu olaylar sürüp giderken Ali Rıza Bey ile Hayriye Hanım’ın araları iyice bozulmaktadır ve sık sık tartışmaktadırlar. Leyla gittikten sonra Ali Rıza Bey ile Hayriye hanım arasında büyük bir kavga kopar. Bunun üzerine ali rıza bey Adapazarı’na kızı Fikret’in yanına gider. Burada fazla kalamayacağını anlayınca on beş gün sonra İstanbul’a tekrar döner fakat eve gitmez. Bir süre sonra hastalanır ve hastaneye yatar. Bunu duyan kızı Leyla ve karısı Hayriye Hanım hastaneye koşarlar. Ali Rıza Bey taburcu olduktan sonra kızı Leyla’nın evine gider ve hayatının geri kalanını karısı ve kızı Ayşe ile sürdürür.
Kitabın Ana Fikri:
[COLOR=windowtext]Şerefli dürüst bir babanın fazla para kazanamaması ve parasızlığa sitem olarak bunu kabullenmeyen aile bireylerinin bir bir aile bağlarını kopararak evden ayrılmaları; bunların farkında olan babanın, oğlunun ve kızının da başlarına gelen kötü olayları evdeki uğursuzluk romanın anafikridir.
[COLOR=windowtext]Buradaki, ailedekilerin evden gidişleri de yaprağını döken bir ağca benzetilmiştir.
Kitaptaki olaylar ve şahısların değerlendirilmesi:
ALİ RIZA BEY: Elli yaşın üstünde, saçı sakalı ağarmış yaşlı biri. Şerefli namuslu evden pek çıkmayan bir insan.
[COLOR=windowtext]HAYRİYE HANIM: [COLOR=windowtext] 40 yaşlarında, gözlüklü, orta güzellikte biri. Ağır başlı temiz ev işleri ile uğraşan bir insan.
[COLOR=windowtext]MUZAFFER BEY: [COLOR=windowtext]Genç ve yakışıklı biri. Zeki çalışkan mali durumu iyi bir insan.
[COLOR=windowtext]ŞEVKET: [COLOR=windowtext] 20 yaşlarında babası gibi temiz iyi kalpli derslerinde başarılı birisi.
[COLOR=windowtext]FİKRET: [COLOR=windowtext]15 yaşlarında sosyal hayatı sevmeyen iyi kalpli bir kız.
[COLOR=windowtext]
Kitap hakkında şahsi görüş:
Eser gerçek hayattada olabilecek türden bir eserdir. Burada yoksulluğun kötü bir şey olmadığını herşeyin parayla olmayacağını bilmeliyiz. Aile büyüklerimizin sözünden çıkmamak herzaman hayat olumlu bakıp güler yüzlü olmak bu parçadan almamız gereken derslerdendir.
Yazar hakkında bilgi:
Orhan Pamuk
1952’de İstanbul’da doğdu ve Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap adlı romanlarında anlattığına benzer bir ailede, Nişantaşı’nda büyüyüp yetişti. New York’ta geçirdiği üç yıl dışında hep İstanbul’da yaşadı. Liseyi Robert Koleji’nde bitirdi, İstanbul Teknik Üniversitesi’nde üç yıl mimarlık okudu, 1976’da İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. 1974’den başlayarak düzenli bir şekilde yazı yazmayı kendine iş edindi. İlk romanı Cevdet Bey ve Oğulları 1979’da Milliyet Yayınları Roman Yarışması’nı kazandı. 1982’de yayımlanan bu kitap 1983 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü de aldı. Aynı yıl ilk baskısı çıkan Sessiz Ev ile 1984 Madaralı Roman Ödülü’nü ve bu kitabın Fransa’da çıkan çevirisiyle de 1991 Prix de la découverte européenne’i (Avrupa Keşif Ödülü) kazandı. 1985’de yayımlanan tarihi romanı Beyaz Kale Pamuk’un ününü yurt içinde ve yurt dışında genişletti. New York Times gazetesinin “Doğu’da bir yıldız yükseldi” sözleriyle karşıladığı bu kitap, belli başlı bütün Batı dillerine çevrildi. 1990’da yayımlanan Kara Kitap, karmaşıklığı, zenginliği ve doluluğuyla çağdaş Türk edebiyatının üzerinde en fazla tartışılan ve en çok okunan romanlarından biri oldu. Ömer Kavur’un yönetmenliğini yaptığı Gizli Yüz filminin senaryosunu da Pamuk 1992 yılında kitaplaştırdı. 1994’te yayımlanan ve esrarengiz bir kitaptan etkilenen üniversiteli gençleri hikâye ettiği Yeni Hayat adlı romanı Türk edebiyatının en çok okunan kitaplarından biri oldu. 1998’de yayımladığı Benim Adım Kırmızı adlı romanı olağanüstü bir ilgi gördü. Romanları yirmi dile çevrilen Orhan Pamuk yirmi beş yıldır tuttuğu defterler, dergi ve gazetelere yazdığı yazılar, denemeler, eleştiri yazıları, röportajlar ve gezi notlarından yaptığı titiz bir seçme ile daha önce yayımlanmamış “Pencereden Bakmak” adlı uzun hikâyesini Aralık 1998’de Öteki Renkler başlığıyla kitaplaştırdı.
Yazdığı Eserler : Benim Adım Kırmızı, Beyaz Kale, Cevdet Bey ve Oğulları, Gizli Yüz, Kar, Kar / Sert Kapak, Kara Kitap, Kara Kitap Ciltli, Öteki Renkler, Öteki Renkler 1. Hamur, Sessiz Ev, Yeni Hayat
[COLOR=windowtext]
[COLOR=windowtext]
[COLOR=windowtext]
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Gulyabani
KİTABIN YAZARI
Hüseyin Rahmi Gürpınar
YAYINEVİ VE ADRESİ
Ankara Cad. 31/2 Çağaloğlu-İstanbul
BASIM YILI
Ocak 1995
1. KİTABIN KONUSU :
Yazar cin,peri ve gulyabani gibi boş inancların nasıl kötüye kullanılarak saf ve namuslu insanların kandırıldığını anlatmıştır.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Hoppaca bir kız olan Munise çok güzel bir kızdır. Annesi ve babası o daha gençken ölür.Komşuları Munise’yi geyindirip,geçindirir ve çehiz vererek onu birisiyle evlendirirler. Fakat Munise kocasıyla pek anlaşamaz ve bir gün kocası evde yokken kaçar. Daha sonra ana dostu olan Ayşe Hanım adlı bir kadın onu bulur ve ona onun hizmetçilik yapabileceği iyi ve namuslu bir yere götüreceğini söyler. Ama Ayşe Hanımın Munise’ye bir tafsiyesi vardır. O da şudur ki; Eğer oradakalıp iyi para kazanmak ve daha sonra kendine iyi yuva kurmak istiyorsa orada olup bitenleri kimseye söylemeyecek ve bunlara tepki vermeyecekti. Munise bu fikre evet der.Ayşe Hanım Munise’yi bir dağın tepesindeki köşke götürür. Burada onları Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen adlı iki hizmetçi karşılar. Daha sonra Ayşe Hanım Munise’yi burada bırakıp gider. Munise bu köşkün garipliklerine şaşıp kalır. Çünki gelirken onları buraya getiren arabacını konuştuğu cin,per ve gulyabani muhabbetine inanamayan Munise, bunlara inanmaya başlar. Munise Ayşe Hanımın onu buraya büyük bir bahşiş karşılığında getirdiğini bu zaman anlar ve kafasına vurur. Gitmeye çalışır fakat ona buraya gelen insanların bir daha geri dönemeyeceğini söylerler. Munisenni getirildiği köşkün her tarafında her gece cinler,periler dolaşır.Bunlardan en korkuncu ise Gulyabani’dir. Cinler ve Periler her gece bu köşkün etrafına gelip odalara girerek abuk subuk sesler çıkarır ve Muniseye saldırırlar. Muniseyse ona verilen tafsiyeler göre hareket ederek sesini çıkarmaz bu da benim kaderimdir der. Bir gün gece bir erkek peri Munise Hanımın odasına gelir. Munise bu durum karşısında şaşkın kalmıştır. Bu erkek perinin adı Hasan’mış. Hasan çok güzel yüzlü peridir. Hasan kendisinin peri olmadığını ve onu bu köşkten kurtarmak istediğini söyler. Fakat Munise bu olaylarla sürekli karşılaştığından onun sözüne inanmaz. Hasan ise ona aşık olduğunu ve onu sevdiğini, onun için her şey yapabieceğini söyler. Daha sonra Hasan’ın insan olduğu ve Şehirden bu köye geldiği anlaşılır. Hasan sonunda bu cin,peri saçmalıklarının bir iç yüzünün olduğunu anlar ve bunu ortaya çıkarır. Demek ki, cin,per, ve gulyabani muhabbeti saçmalıktan ibaretmiş. Bunların hepsi cin,peri ve gulyabani kılığına girmiş birer insanlarmış.Bu insanlar cahil köy halkını kandırır ve namussuzca işler yaparlarmış. Hasan onların hepsini yakalar ve halkın önünde hepsini tanıtarak cezalandırır. Sonra Munise Hasan’la evlenir, köşkte hizmetçilik yapan Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen’e de birer kaca bulurlar. Onlar da mutlulukla hayatını devam ettirir. Köşkün sahibi, Hanımefendi de Munise ve Hasan’la birlikte bir müddet yaşar ve sonra hayatını değiştirerek bütün malını ve mülkünü onlara bırakır. Hasan’la Munise hayatlarına mutlulukla devam ederler.
3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Cahil olmamak,batil düşüncelerden kaçınmak,bilimsel düşünceye önem vermek gerekir, aksi durumda istenilen yöne çevrilebilirsin.
4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitapta sık geçen isimler şunlardır; Munise, Ayşe Hanım, Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen. Munise eserin baş kahramanı ve ve olayların odak noktasıdır. Ayşe Hanım Munise Hanımın annesinin eski dostudur. Hasan ise Munise’nin sevgilisidir. Çeşmifelek ve Ruşen ise köşkün sahibinin hizmetçileridir.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eserde masalcı yanın çok olması kitabı zevkli hale getirmiştir. İnsanlarınher zaman bilimsel düşünceye yer vermesi gerektiğini savunması bakımından,her söylenene inanmamak gerektiğini vurgulaması bakımından gençlerin okumasını tavsiye ederim.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Eserin yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır.17 Ağustos 1864’te İstanbu’un Ayaspaşa semtinde doğdu ve 8 Mart 1944’te yaşama gözlerini yumdu. Eserlerinde gerçekçiliği ve doğalcılığı savunan yazar, dil estetiğine önem vermez. En başarılı türü romanlarıdır. Romanlarından bazıları şunlardır; Şık, İffet, Can Pazarı, Namuslu Kokotlar ve Gulyabani’dir.
Gulyabani
KİTABIN YAZARI
Hüseyin Rahmi Gürpınar
YAYINEVİ VE ADRESİ
Ankara Cad. 31/2 Çağaloğlu-İstanbul
BASIM YILI
Ocak 1995
1. KİTABIN KONUSU :
Yazar cin,peri ve gulyabani gibi boş inancların nasıl kötüye kullanılarak saf ve namuslu insanların kandırıldığını anlatmıştır.
2. KİTABIN ÖZETİ :
Hoppaca bir kız olan Munise çok güzel bir kızdır. Annesi ve babası o daha gençken ölür.Komşuları Munise’yi geyindirip,geçindirir ve çehiz vererek onu birisiyle evlendirirler. Fakat Munise kocasıyla pek anlaşamaz ve bir gün kocası evde yokken kaçar. Daha sonra ana dostu olan Ayşe Hanım adlı bir kadın onu bulur ve ona onun hizmetçilik yapabileceği iyi ve namuslu bir yere götüreceğini söyler. Ama Ayşe Hanımın Munise’ye bir tafsiyesi vardır. O da şudur ki; Eğer oradakalıp iyi para kazanmak ve daha sonra kendine iyi yuva kurmak istiyorsa orada olup bitenleri kimseye söylemeyecek ve bunlara tepki vermeyecekti. Munise bu fikre evet der.Ayşe Hanım Munise’yi bir dağın tepesindeki köşke götürür. Burada onları Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen adlı iki hizmetçi karşılar. Daha sonra Ayşe Hanım Munise’yi burada bırakıp gider. Munise bu köşkün garipliklerine şaşıp kalır. Çünki gelirken onları buraya getiren arabacını konuştuğu cin,per ve gulyabani muhabbetine inanamayan Munise, bunlara inanmaya başlar. Munise Ayşe Hanımın onu buraya büyük bir bahşiş karşılığında getirdiğini bu zaman anlar ve kafasına vurur. Gitmeye çalışır fakat ona buraya gelen insanların bir daha geri dönemeyeceğini söylerler. Munisenni getirildiği köşkün her tarafında her gece cinler,periler dolaşır.Bunlardan en korkuncu ise Gulyabani’dir. Cinler ve Periler her gece bu köşkün etrafına gelip odalara girerek abuk subuk sesler çıkarır ve Muniseye saldırırlar. Muniseyse ona verilen tafsiyeler göre hareket ederek sesini çıkarmaz bu da benim kaderimdir der. Bir gün gece bir erkek peri Munise Hanımın odasına gelir. Munise bu durum karşısında şaşkın kalmıştır. Bu erkek perinin adı Hasan’mış. Hasan çok güzel yüzlü peridir. Hasan kendisinin peri olmadığını ve onu bu köşkten kurtarmak istediğini söyler. Fakat Munise bu olaylarla sürekli karşılaştığından onun sözüne inanmaz. Hasan ise ona aşık olduğunu ve onu sevdiğini, onun için her şey yapabieceğini söyler. Daha sonra Hasan’ın insan olduğu ve Şehirden bu köye geldiği anlaşılır. Hasan sonunda bu cin,peri saçmalıklarının bir iç yüzünün olduğunu anlar ve bunu ortaya çıkarır. Demek ki, cin,per, ve gulyabani muhabbeti saçmalıktan ibaretmiş. Bunların hepsi cin,peri ve gulyabani kılığına girmiş birer insanlarmış.Bu insanlar cahil köy halkını kandırır ve namussuzca işler yaparlarmış. Hasan onların hepsini yakalar ve halkın önünde hepsini tanıtarak cezalandırır. Sonra Munise Hasan’la evlenir, köşkte hizmetçilik yapan Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen’e de birer kaca bulurlar. Onlar da mutlulukla hayatını devam ettirir. Köşkün sahibi, Hanımefendi de Munise ve Hasan’la birlikte bir müddet yaşar ve sonra hayatını değiştirerek bütün malını ve mülkünü onlara bırakır. Hasan’la Munise hayatlarına mutlulukla devam ederler.
3. KİTABIN ANA FİKRİ:
Cahil olmamak,batil düşüncelerden kaçınmak,bilimsel düşünceye önem vermek gerekir, aksi durumda istenilen yöne çevrilebilirsin.
4.KİTAPTAKİ OLAYLAR VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kitapta sık geçen isimler şunlardır; Munise, Ayşe Hanım, Çeşmifelek Kalfa ve Ruşen. Munise eserin baş kahramanı ve ve olayların odak noktasıdır. Ayşe Hanım Munise Hanımın annesinin eski dostudur. Hasan ise Munise’nin sevgilisidir. Çeşmifelek ve Ruşen ise köşkün sahibinin hizmetçileridir.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Eserde masalcı yanın çok olması kitabı zevkli hale getirmiştir. İnsanlarınher zaman bilimsel düşünceye yer vermesi gerektiğini savunması bakımından,her söylenene inanmamak gerektiğini vurgulaması bakımından gençlerin okumasını tavsiye ederim.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Eserin yazarı Hüseyin Rahmi Gürpınar’dır.17 Ağustos 1864’te İstanbu’un Ayaspaşa semtinde doğdu ve 8 Mart 1944’te yaşama gözlerini yumdu. Eserlerinde gerçekçiliği ve doğalcılığı savunan yazar, dil estetiğine önem vermez. En başarılı türü romanlarıdır. Romanlarından bazıları şunlardır; Şık, İffet, Can Pazarı, Namuslu Kokotlar ve Gulyabani’dir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : ANAHTAR
KİTABIN YAZARI: REFİK HALİT KARAY
YAYIN EVİ : İNKILÃP KİTAPEVİ
BASIM YILI :İSTANBUL-1994
1-KİTABIN KONUSU,
2-KİTABIN ÖZETİ,
3-KİTABIN ANA FİKRİ,
4-OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ,
5-KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER,
6-KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ,
[B]HAZIRLAYANIN [/B]
ADI SOYADI : ÖZKAN ÖNDER
İMZASI :
APOLET NUMARASI: 5126
KISMI : 23
TARİH : 14.05.2002
KİTABIN KONUSU: ANAHTARIN KAYBEDEN BİR ADAMIN DÜŞTÜĞÜ ŞÜPHELER VE BAŞINDAN GEÇENLER.
KİTABIN ÖZETİ :
ANAHTAR
Her akşam evine kendi anahtarı ile giren Kenan bu sefer elini cebine attığında anahtarının olmadığını farketti.Her yeri aramış ama bulamamıştı.Gece oluncu eşinin çantasından diğer anahtarı gizlice aldı. Bir gün sonra aşağı mahalledeki çilingirde bir tane daha yaptıracaktı. Anahtarı gizlice aldı çünkü evinde eşyalarına gözü gibi bakan biri olarak bilinirdi. Ertesi gün çoğalttığı anahtarı kapıya denediğinde kapıyı açmadığını gördü. Bu sefer de eve kapıyı çalarak girecekti. Aklına kapıyı açmayan anahtar geldi. Acaba nerenin anahtarıydı?
Eşi ile iş arkadaşı Orhan sayesinde tanışmıştı. Perihan Orhan’ın kız kardeşiydi. Mutlu bir evlilik geçirmemiş olan Perihan yeni boşanmıştı ve kendisini yalnız hissediyordu. Perihan’ın eski eşi Vecdi Bey zamanında kendisine çok eziyet etmişti. Onu sadece cinsel bir araç olarak görüyordu. Bunun üzerine Perihan da tek çaresi olan boşanmayı tercih etti. Hikayeyi öğrenen Kenan bu fırsatı elinden kaçırmak istemiyordu ve kaçırmadı da…
Hayatları ve düşünceleri sürekli batı özenticiliği içindeydi. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Onlar bundan uzak evlerinde konken partileri,altın günleriyle vakitlerini geçiriyorlardı. Yine böyle bir partide Kenan’ın aklına o anahtar geldi. Evde birçok kadın ve erkek vardı. Aklından teker teker oardaki erkekleri geçirdi. Acaba anahtar onlardan birine ait olabilir miydi?
Son zamanlarda kendini iyi hissetmeyen Kenan bir de bu anahtar yüzünden iyice dertlenmişti. Haftalık muayenesi için doktoruna gittiğinde kendisine dinlenmesi,olayları fazla kafasına takmaması tavsiye edilmişti. Aklında sürekli o anahtar vardı. Sahibini düşünüyordu. Bir ara Perihan’ın eski eşi Vecdi Bey’i düşündü. Teyzesinin oğlu Rüstem’i aradı. Rüstem onoun en yakın arkadaşıydı. Bir bahane bularak Vecdi Bey’in adresini bulmasını istedi. Sebebini söylemek istemiyordu. Emekli hafiye olan Rüstem araştırma işlerini çok severdi. İşi kabul etti.
Ertesi akşam Rüstem telefon açtı ve adresi verdi. O akşam Kenan ve Perihan odalarında başbaşa kaldıklarında Kenan, Perihan’ı ne kadar çok sevdiğinin bir kere daha farkına vardı.
Bir elinde anahtar diğer elinde adres, aradığı evi buldu. Etrafını gözetledi. İçi sıkıntılıydı. Ya anahtar uyarsa! Ama biraz sonra sevinçle anahtarın kapıyı açmadığını gördü, çok sevindi.
İş çıkışı Perihan’la her zaman gittikleri pastahanede buluştu. Oradan da sinemaya gideceklerdi. Perihan’ın sürekli ziyaretine gittiği Semiha adında bir arkadaşı vardı. Kenan’a Vecdi Bey’I Semiha’nın kaldığı apartmanda gördüğünü söyledi. Ama bunu hiç umursamadan yaptı. Kenan bu rahat konuşmalar karşısında çok rahatladı. Bir türlü Perihan’a anahtarın nereye ait olduğunu soramamıştı. Hiçbir şeyden emin olmadığı için bir aile faciasına sebep olmak istemiyordu.
Aklına yeniden meçhul anahtar geldi. İçini bir kurt gibi kemiren bu düşünce onu hiç rahat bırakmıyordu. Evet, aldatıldığını düşünüyordu.
Karısı sürekli kendisine bir tatile ihtiyacı olduğunu söylüyor ve ona bir hasta gibi davranıyordu. Bu davranışlar da Kenan’ın tahminlerini pekiştiriyordu. Kenan gün geçtikçe Perihan’dan soğumaya başladı. Onun sürekli kusurlarını görüyordu. Bir ara eski günlerini hatırladı. ‘’Nerede o eski Perihan?’’, diyordu. Eski Perihan’ı daha çok seviyordu.
Günler geçiyor ama Kenan’ın şüpheleri bir türlü sona ermiyordu. Artık Perihan’ı kendisine düşman ilan etmişti. Çocukça bir tavırla, onu kendisinden daha kültürlü olmakla suçluyordu. Kendisini onun yanında küçük görüyordu. Tabi bunları kimseye sezdirmiyordu. Perihan’ın çok kurnaz biri olduğunu düşünüyor,sürekli onu suçluyordu ama onsuz yaşayamayacağını da adı gibi biliyordu. Onu seviyor onu kırdığını düşünüyordu. Sürekli bir ikilem içinde bocalıyordu:Aldatılma ve onu sevdiği düşüncesi. Hayır!bu işin ne olduğunu öğrenmeliydi.
Teyzesinin oğlu Rüstem’den Perihan’ı izlemesini istedi. Rüstem buna çok şaşırıyor ve kızıyordu ama Kenan’ı da kırmak istemiyordu. Her akşam Kenan’a düşündüklerinin aleyhine durum raporu veriyordu. Kenan , kendisini aldatmadığı konusunda tam ikna olmuşken Vecdi Bey’in adresinin eski olduğunu öğrendi ve anahtar şüphesi yeniden doğdu. Yeni adres Perihan’ın sürekli ziyaretine gittiği, Semiha’nın kaldığı Şendil Apartmanıydı.Kenan sonunda işi çözdüğünü düşünüyordu:’’Demek her gün Semiha diye Vecdi’ye gidiyormuş…’’. İşi çözdüğüne çok seviniyor ,’’Çok akıllıca, ama ben daha akıllıyım…’’,diyordu. Sevinçle kendini İstanbul sokaklarına attı.
Dükkanları geziyor,vakit geçirmek için almayacağı halde ufak tefek şeylerin fiyatını soruyordu. Bir bıçak dükkanından ,dikkatini çeken güzel bir bıçağı satın aldı. Perihan –Semiha kumpasını alkışlıyor gezmeye devam ediyordu.
Karşı kaldırımda vitrinlere bakan genç bir kız dikkatini çekti. Kız çok güzeldi. Kenan ona adeta asılıyordu. Kız önce tepki gösterdi ama sonradan Kenan’la arkadaş oldu. Aklınca Kenan Perihan’dan öç alıyordu. Kızın adı Melahat’tı. Kenan Melehat’la Perihan’ın Semihay’ı ziyaret etme saatine yakın Şendil Apartmanının karşısındaki bir pastahaneye gittiler ve Kenan gizlice Perihan’ı beklemeye başladı.
Biraz sonra Perihan taksiden inip apartmana girdi. Ardından Kenan da Melehat’tan ayrılıp gizlice apartmana girdi. Çok üzgündü,bir an başı dündü ve hastalığının da etkisiyle olduğu yere yığıldı.
Gözünü açtığında kendini,yanında Perihan,hastahanede buldu. Şuursuz bir şekilde etrafına bakıyordu. Perihan ,Semiha’nın arkadaşı Şermin’den,Kenan’ı bir kızla gezerken gördüğünü öğreniyordu. Apartmanda Kenan’ı bulduğu anda cebinden çıkan bıçak ve o anahtar Perihan’ı düşündürüyordu. Kenan’ın durumuna çok üzülüyordu. İyileşecek mi? Anahtar kimin? Bıçak niye?…
Kenan uyurken Perihan odasına giriyor, onu eski eşi Vecdi Bey ile karşılaştırıyor. Kenan’ın Vecdi yanında bir melek gibi kaldığını düşünüyordu. Ama sonra da melek gibi Kenan’ın kendisini aldattığını düşünüyordu. Herşeye rağmen onun için en önemli şey Kenan’ın iyileşmesiydi.
Doktorlar Kenan’ın iyileşeceğini söylüyordu. Rüstem de ziyarete geliyor ama bildiklerine Perihan’dan saklıyordu , Perihan’ın yaptığı gibi. Rüstem ile Perihan konuşurlarken Rüstem ağzından Kenan’ın Perihan hakkındaki düşüncelerini kaçırdı. Doktorlar bunun karşısında olayın büyümemesi için olanların sebebini hastalık olarak söylüyorlardı. Perihan Kenan’ın kendisinden niçin şüphelendiğini düşünüyordu. Perihan o zamana kadar bir süpriz olarak gizlediği bir şeyi daha Rüstem’e söylemişti: Perihan hamileydi! Vecdi Bey kendisine geçmiş olsun telefonu açtı. Vecdi’nin sesini duyan Perihan Vecdi’nin kendisini sadece bedeni için sevdiğini düşünüyor Kenan’a daha çok bağlanıyordu.
Perihan şimdi Kenan’ın kendisinden neden şüphelendiğini daha iyi anlıyor yanlış anlaşılmasından dolayı üzülüyordu. Kenan’ın yanındaki kızın kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu ve Rüstem’e kızı takip etmesini söyledi. Rüstem kızı buldu ve onun aslında gazinolarda çalışan bir hayat kadını olduğunu öğrendi. Kenan’ın onun için sadece anlık bir ardaşlıktan başka birşey olmadığını öğrendi.
Rüstem kızın hikayesini Perihan’a anlattı. Kenan yavaş yavaş iyileşiyordu. Perihan bütün bu olanların başlarına dert olan bu batı örneği lüks hayattan olduğunu düşünüyordu ve Kenan iyileştiği zaman eskiden yaşadıkları o mütevazi evlerine taşınmaya karar verdi. Ama Perihan’ın aklında o sahibi belli olmayan anahtar geliyordu.
Nihayet Kenan uyanıyor ama şiddetle Perihan’ı istemediğini söylüyor, Perihan bundan çok etkileniyor ve artık Kenan’ın kendisini sevmediğini düşünüyordu.
Bu arada Vecdi Bey ,üst kat komşusu Semiha’nın yanına gidip ona Perihan’ı hâlâ ne kadar çok sevdiğini söylüyordu. Semiha buna inanıyor ve Vecdi’ye acıyor. Onun haklı olduğunu düşünüyordu. Doktorlar Perihan’a Kenan’ın yaptıklarının onun hastalığından dolayı olduğunu ve hastalığın onu bilinçsizleştirdiğini söylediler.
Semiha Vecdi’nin söylediklerini Perihan’a anlatıyor ama Peihan buna kayıtsız kalıyordu. Bir gün sonra Kenan uyandığında Rüstem’ı istetti. Ona Perihan’ı sordu. Rüstem Kenan’la ikna edici bir şekilde konuştu. Kenan Perihan’ı hâlâ sevdiğini ve onu çağırmasını söyledi. Perihan sevinçle Kenan’ın yanına geldi. Kenan perihan’la konuşuyor, ona yaptıklarından dolayı özür diliyordu. Anlaşmışlardı. Perihan yeni ev plânından basediyordu. Ama ikisi de anahtardan söz etmiyordu.
…
Bir bahar sabahı Perihan kenan’ı dışarıda gezmek için uyandırdı. Kenan dışarı çıkarken Perihan’a içinde çoğalttığı anahtarın bulunduğu çantasını almasını istedi. Amacı anahtar merakını gidermekti. Ama Perihan durumu anlamamıştı. Yolda giderken nihayet Kenan anahtarı sordu. Perihan hiç cevap vermeden kendisini takip etmesini istedi. Geze geze nihayet eski evlerinin önüne geldiler. Perihan anahtarı çıkarttı ve kilide soktu. Evet anahtar eski evlerinin anahtarıydı. Perihan eski evlerinden bir hatıra olarak o anahtarı yıllarca sakladığını söyledi. İçeri girdiler. Ama bu sefer Perihan’ın aklına Kenan’ın cebinden çıkan anahtar geldi. Cebinden çıkarttığında elindeki anahtarla aynı olduğunu gördü. Kenan’ın da hatıra olarak aynı anahtarı sakladığını düşündü. Kenan’ın kendiliğinden oluşan bu yalanı bozmaya hiç niyeti yoktu. Artık ikisi de rahattı. Anahtarların sırlarını öğrenmişlerdi(!) birbirlerine sarıldılar. Merdivenin altında yatan kedi yavrularını gören Perihan,Kenan’a müjdeyi verdi:” Beş ay sonra muradımıza ereceğiz.”
SON
KİTABIN ANA FİKRİ: DÜŞÜNDÜKLERİNİ AÇIĞA VURAMAYAN İNSANLAR GERÇEKLERİ ASLA ÖĞRENEMEZLER!
OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:OLAY BİR BELİRSİZLİK ÜZERİNE KURULMUŞ,KİŞİLER GÜNLÜK HAYATTAKARŞILAŞABİLECEĞİMİZ TÜRDEN AMA TABİKİ YAŞAYIŞLAR YAZARIN DA İFADESİYLE TÜRK AİLE YAPISINA TERS BİR GÖRÜNÜŞ İÇERİSİNDE.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: KİTAP , İÇİNDEKİ BELİRSİZLİKTEN DOLAYI, İNSANI MERAKLANDIRIYOR VE OKUMAYA TEŞVİK EDİYOR VE AYRICA İLİŞKİLER DE GERÇEKLERİ DÜŞÜNDÜRTÜYOR.BİZE KARŞILAŞTIRMA İMKÃNI SAĞLIYOR.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
REFİK HALİT KARAY
Refik Halit ortaokul-lise ders kitaplarından aklımızda kalan az sayıdakİ yazardan biri. Gurbet Hikâyeleri adlı kitabından alınan "Testi" çoğumuzun aklındadır. Yunanlı araştırmacı Georgy Jusdanis, ders kitaplarının bir ülkenin resmi edebiyatının oluşumunda yarı-resmi nitelikteki antolojilerle birlikte bir rol oynadığını yazar Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür aldı kitabında. Bu noktadan baktığımızda Refik Halit'i Cumhuriyet'in kurucu ideolojisinin savunucularından zannedebiliriz. Yazarı yakından tanımayanların çoğunda böyle bir kanaat bulunduğunu iddia edebiliriz. Oysa Lozan anlaşmasındaki bir hükme dayanılarak sürgüne gönderilen 150'liklerden birisiydi. Refik Halit'in bu özelliğini bilenler de yanılıp onu "mürteci" zannedebilirler .
Lucien Goldmann, Diyalektik Araştırmalar adlı inceleme kitabında, eleştirinin yazarın özyaşamıyla mı, yapıtıyla mı ilgili olacağını tartışır ve yapıtı yazarın özyaşamının (ve ideolojisinin) önüne koymak gerektiğini yazar. Refik Halit'i değerlendirirken bu ikisinden birisine yapılacak vurgu bizi 180 derece karşıt noktalara götürebilir. Refik Halit, edebiyatımızın "kendine özgü" yazarlarından biridir, yapıtları da öyle. Yakup Kadri, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları adlı kitabında onu bir bohem olarak çizer. Yanıltıcı bir tablo değildir bu; Yakup Kadri'yle ilk gençlik dostlarıdırlar ve Yakup Kadri'nin püritenliğinin yanında Refik Halit, çapkın mı çapkın, keyfine düşkün bir bohemdir. Yakup Kadri, Refik Halit'i "hayat adamı", kendisini de "kitap adamı" olarak tanımla anılarında.
Aynı yıllarda akşamları Yakup Kadri ve Abdülhak Şinasi'yle birlikte Beyoğlu'na çıkan Refik Halit, gündüzleri de yönetimdeki İttihat ve Terakki'ye karşı en sert muhalefeti yapmaktadır. Nitekim kısa sürede de başını belaya sokacak ve Mahmut Şevket Paşa suikastından sonra Sinop'a sürgüne gönderilecektir. Bu sürgünde yaşadıklarını anılarını topladığı Minelbab ile Mihrab ve Bir Ömür Boyunca adlı kitaplarında anlatır. (Bir diğer Sinop sürgünü Refii Cevat'ın Menfalar / Menfiler adlı anı kitabında da Refik Halit'le ilgili anılara yerverilir.)
Sürgünden daha bir keskinleşmiş olarak döner Refik Halit. İstanbul'un işgalinden sonra Hürriyet ve İtilaf ağırlıklı kabinenin kurulmasında, partinin önde gelenlerinden birisi olarak rol alır, ama yer almaz. Onun bu dönemdeki görevi, kabine üyeliği kadar önemlidir: Posta ve Telgraf Umum Müdürü olur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu harekatını telgraflarla yönettikleri düşünülürse, bu görevin o günlerdeki önemi daha da iyi anlaşılır. Minelbab İlelmibrab'ın en ilgi çekici bölümlerinden birisi, Refik Halit'in umum müdür sıfatıyla M. Kemal ve arkadaşlarının telgraflarının çekilmesinin yasakladığı günlerde, Anadolu'daki telgraf memurlarına ve umum müdüre telgraf çeken MustafaKemalile-adeta-konuştuklarıbölümdür.
Refik Halit, siyaset mikrobunu kapmış, müzmin bir İttihad ve Terakki muhalifidir ve Anadolu harekatına da, İttihat ve Terakki'nin beceriksiz girişimlerinden biri saydığı için karşı çıkmıştı. Ne var ki sonuçta kendisini Suriye'de sürgünde buldu. Muhalifliği ona yoksulluk, yoksunluk çektirdi, ama Türkiye edebiyatına da iki önemli hikâye kitabı kazandırdı. Sinop sürgünü yıllarında Anadolu'yu tanıdı, " Memleket Hikayeleri"ni, Suriye sürgününde de Gurbet Hikayeleri'ni kaleme aldı. Bu iki kitabı da edebiyatçıların o güne dek hor gördükleri, estetik bir değer izafe etmedikleri kesimleri ele alması açısından önemliydi. İstanbul'dan yazılmamış olmanın verdiği "canlılık" hikâyelerin diline deyansımıştı.
Sürgün yıllarında ve sonrasındaysa romana ağırlık verir Refik Halit. Suriye sürgünü bir muhalifi anlattığı, muhtemelen özyaşamsal öğeler de taşıyan Sürgün adlı romanı, canlandırdığı tip, atmosfer açısından başarılı olduğu gibi, roman boyunca okuyucunun merakını ayakta tutan da bir kurguya sahiptir. Refik Halit'in Nilgün adlı romanı da popüler edebiyatın şahikalarından biri. Türkçe'de. TV dizisi olarak tanıdığımız Bugünün Saraylısı ve İstanbul'un Üç Yüzü adlı romanları da, bir dönemi anlatan en önemli romanlardan olmakla birlikte, karakterlerin psikolojilerini, tutkularını da dönemdaşı yazarların çoğundan daha derinlemesine ele alışıyla ayrılır. Bu iki romanı dışındaki, meraklısı olmayanların pek bilmedikleri öbür romanları da kesinlikle okunduklarında düş kırıklığı yaratmayacak yapıtlardır. Çoğu zaman esrarengiz güzel bir kadın bulunur romanlarda. Bu kadın, Refik Halit'in tutkusunun bir sonucu olmakla birlikte, (ölümünden bir yıl önce yapılan bir söyleşi de, "Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım," demişti) romana sürükleyici bir yan katan bir motiftir, daha da önemlisi, romanın kahramanı olan erkeğin psikolojisinin gerçekçi bir çiziminde de önemli rol oynar. Bu bağlamda Yezidin KızıveÇeteromanlarıörnekverilebilir.
Refik Halit, yazmaya mizah dergilerinde yergi ve taşlamalarla başladı ve ömrü boyunca sürdürdüğü düzyazılarında da ironiden vazgeçmedi. Günlük gazetelere yazdığı, o günün politik konumunu ya da gündelik hayatını (sürgünden döndükten sonra politikadan uzak durmayı yeğlemişti) anlatan yazılarını bugün okuduğumuzda zamanın bu metinlerden aldığımız dilsel hazzı azaltmadığını göreceğiz. Türkçenin okunduğunda okura en 'keyif verici' metinleriarasındarahatlıklasayabilirizbumetinleri.
18 Temmuz 1965'te kaybettiğimiz Refik Halit'in ölümünden bu yana 35 sene geçti. Ne var ki eserleri üzerine ayrıntılı bir çalışma yapılmış değil. "Rejim aleyhtarlığı" damgasından kurtulamamış olmalı. Ders kitaplarına girdiği halde bu sıfatı muhafaza etmesi, onun "kendine özgü" kişiliği ve yazarlığıyla uyumlu bir hal aslında. Ölümünden bu yana aradan geçen 35 yılda gerek tarihe, gerekse edebiyat metni ve eleştirisine bakışımız çok değişti. Bu değişimlerin ışığında Refik Halit'in eskiyip eskimediğini tartışmak mümkün ve daha ayrıntılı çalışmalara muhtaç. Ama şu kadarını yazmadan duramayacağım: 'Muhalefet'in, 'ironi'nin, 'haz'ın, 'aşk'ın ve 'dil sevgisi'nin hemen her satırına sindiği bir yazardır Refik Halit. Edebiyat eserini 'canlı' kılan da bunlar değil midir zaten?
KİTABIN YAZARI: REFİK HALİT KARAY
YAYIN EVİ : İNKILÃP KİTAPEVİ
BASIM YILI :İSTANBUL-1994
2-KİTABIN ÖZETİ,
3-KİTABIN ANA FİKRİ,
4-OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ,
5-KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER,
6-KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ,
ADI SOYADI : ÖZKAN ÖNDER
İMZASI :
APOLET NUMARASI: 5126
KISMI : 23
TARİH : 14.05.2002
KİTABIN KONUSU: ANAHTARIN KAYBEDEN BİR ADAMIN DÜŞTÜĞÜ ŞÜPHELER VE BAŞINDAN GEÇENLER.
KİTABIN ÖZETİ :
ANAHTAR
Her akşam evine kendi anahtarı ile giren Kenan bu sefer elini cebine attığında anahtarının olmadığını farketti.Her yeri aramış ama bulamamıştı.Gece oluncu eşinin çantasından diğer anahtarı gizlice aldı. Bir gün sonra aşağı mahalledeki çilingirde bir tane daha yaptıracaktı. Anahtarı gizlice aldı çünkü evinde eşyalarına gözü gibi bakan biri olarak bilinirdi. Ertesi gün çoğalttığı anahtarı kapıya denediğinde kapıyı açmadığını gördü. Bu sefer de eve kapıyı çalarak girecekti. Aklına kapıyı açmayan anahtar geldi. Acaba nerenin anahtarıydı?
Eşi ile iş arkadaşı Orhan sayesinde tanışmıştı. Perihan Orhan’ın kız kardeşiydi. Mutlu bir evlilik geçirmemiş olan Perihan yeni boşanmıştı ve kendisini yalnız hissediyordu. Perihan’ın eski eşi Vecdi Bey zamanında kendisine çok eziyet etmişti. Onu sadece cinsel bir araç olarak görüyordu. Bunun üzerine Perihan da tek çaresi olan boşanmayı tercih etti. Hikayeyi öğrenen Kenan bu fırsatı elinden kaçırmak istemiyordu ve kaçırmadı da…
Hayatları ve düşünceleri sürekli batı özenticiliği içindeydi. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. Onlar bundan uzak evlerinde konken partileri,altın günleriyle vakitlerini geçiriyorlardı. Yine böyle bir partide Kenan’ın aklına o anahtar geldi. Evde birçok kadın ve erkek vardı. Aklından teker teker oardaki erkekleri geçirdi. Acaba anahtar onlardan birine ait olabilir miydi?
Son zamanlarda kendini iyi hissetmeyen Kenan bir de bu anahtar yüzünden iyice dertlenmişti. Haftalık muayenesi için doktoruna gittiğinde kendisine dinlenmesi,olayları fazla kafasına takmaması tavsiye edilmişti. Aklında sürekli o anahtar vardı. Sahibini düşünüyordu. Bir ara Perihan’ın eski eşi Vecdi Bey’i düşündü. Teyzesinin oğlu Rüstem’i aradı. Rüstem onoun en yakın arkadaşıydı. Bir bahane bularak Vecdi Bey’in adresini bulmasını istedi. Sebebini söylemek istemiyordu. Emekli hafiye olan Rüstem araştırma işlerini çok severdi. İşi kabul etti.
Ertesi akşam Rüstem telefon açtı ve adresi verdi. O akşam Kenan ve Perihan odalarında başbaşa kaldıklarında Kenan, Perihan’ı ne kadar çok sevdiğinin bir kere daha farkına vardı.
Bir elinde anahtar diğer elinde adres, aradığı evi buldu. Etrafını gözetledi. İçi sıkıntılıydı. Ya anahtar uyarsa! Ama biraz sonra sevinçle anahtarın kapıyı açmadığını gördü, çok sevindi.
İş çıkışı Perihan’la her zaman gittikleri pastahanede buluştu. Oradan da sinemaya gideceklerdi. Perihan’ın sürekli ziyaretine gittiği Semiha adında bir arkadaşı vardı. Kenan’a Vecdi Bey’I Semiha’nın kaldığı apartmanda gördüğünü söyledi. Ama bunu hiç umursamadan yaptı. Kenan bu rahat konuşmalar karşısında çok rahatladı. Bir türlü Perihan’a anahtarın nereye ait olduğunu soramamıştı. Hiçbir şeyden emin olmadığı için bir aile faciasına sebep olmak istemiyordu.
Aklına yeniden meçhul anahtar geldi. İçini bir kurt gibi kemiren bu düşünce onu hiç rahat bırakmıyordu. Evet, aldatıldığını düşünüyordu.
Karısı sürekli kendisine bir tatile ihtiyacı olduğunu söylüyor ve ona bir hasta gibi davranıyordu. Bu davranışlar da Kenan’ın tahminlerini pekiştiriyordu. Kenan gün geçtikçe Perihan’dan soğumaya başladı. Onun sürekli kusurlarını görüyordu. Bir ara eski günlerini hatırladı. ‘’Nerede o eski Perihan?’’, diyordu. Eski Perihan’ı daha çok seviyordu.
Günler geçiyor ama Kenan’ın şüpheleri bir türlü sona ermiyordu. Artık Perihan’ı kendisine düşman ilan etmişti. Çocukça bir tavırla, onu kendisinden daha kültürlü olmakla suçluyordu. Kendisini onun yanında küçük görüyordu. Tabi bunları kimseye sezdirmiyordu. Perihan’ın çok kurnaz biri olduğunu düşünüyor,sürekli onu suçluyordu ama onsuz yaşayamayacağını da adı gibi biliyordu. Onu seviyor onu kırdığını düşünüyordu. Sürekli bir ikilem içinde bocalıyordu:Aldatılma ve onu sevdiği düşüncesi. Hayır!bu işin ne olduğunu öğrenmeliydi.
Teyzesinin oğlu Rüstem’den Perihan’ı izlemesini istedi. Rüstem buna çok şaşırıyor ve kızıyordu ama Kenan’ı da kırmak istemiyordu. Her akşam Kenan’a düşündüklerinin aleyhine durum raporu veriyordu. Kenan , kendisini aldatmadığı konusunda tam ikna olmuşken Vecdi Bey’in adresinin eski olduğunu öğrendi ve anahtar şüphesi yeniden doğdu. Yeni adres Perihan’ın sürekli ziyaretine gittiği, Semiha’nın kaldığı Şendil Apartmanıydı.Kenan sonunda işi çözdüğünü düşünüyordu:’’Demek her gün Semiha diye Vecdi’ye gidiyormuş…’’. İşi çözdüğüne çok seviniyor ,’’Çok akıllıca, ama ben daha akıllıyım…’’,diyordu. Sevinçle kendini İstanbul sokaklarına attı.
Dükkanları geziyor,vakit geçirmek için almayacağı halde ufak tefek şeylerin fiyatını soruyordu. Bir bıçak dükkanından ,dikkatini çeken güzel bir bıçağı satın aldı. Perihan –Semiha kumpasını alkışlıyor gezmeye devam ediyordu.
Karşı kaldırımda vitrinlere bakan genç bir kız dikkatini çekti. Kız çok güzeldi. Kenan ona adeta asılıyordu. Kız önce tepki gösterdi ama sonradan Kenan’la arkadaş oldu. Aklınca Kenan Perihan’dan öç alıyordu. Kızın adı Melahat’tı. Kenan Melehat’la Perihan’ın Semihay’ı ziyaret etme saatine yakın Şendil Apartmanının karşısındaki bir pastahaneye gittiler ve Kenan gizlice Perihan’ı beklemeye başladı.
Biraz sonra Perihan taksiden inip apartmana girdi. Ardından Kenan da Melehat’tan ayrılıp gizlice apartmana girdi. Çok üzgündü,bir an başı dündü ve hastalığının da etkisiyle olduğu yere yığıldı.
Gözünü açtığında kendini,yanında Perihan,hastahanede buldu. Şuursuz bir şekilde etrafına bakıyordu. Perihan ,Semiha’nın arkadaşı Şermin’den,Kenan’ı bir kızla gezerken gördüğünü öğreniyordu. Apartmanda Kenan’ı bulduğu anda cebinden çıkan bıçak ve o anahtar Perihan’ı düşündürüyordu. Kenan’ın durumuna çok üzülüyordu. İyileşecek mi? Anahtar kimin? Bıçak niye?…
Kenan uyurken Perihan odasına giriyor, onu eski eşi Vecdi Bey ile karşılaştırıyor. Kenan’ın Vecdi yanında bir melek gibi kaldığını düşünüyordu. Ama sonra da melek gibi Kenan’ın kendisini aldattığını düşünüyordu. Herşeye rağmen onun için en önemli şey Kenan’ın iyileşmesiydi.
Doktorlar Kenan’ın iyileşeceğini söylüyordu. Rüstem de ziyarete geliyor ama bildiklerine Perihan’dan saklıyordu , Perihan’ın yaptığı gibi. Rüstem ile Perihan konuşurlarken Rüstem ağzından Kenan’ın Perihan hakkındaki düşüncelerini kaçırdı. Doktorlar bunun karşısında olayın büyümemesi için olanların sebebini hastalık olarak söylüyorlardı. Perihan Kenan’ın kendisinden niçin şüphelendiğini düşünüyordu. Perihan o zamana kadar bir süpriz olarak gizlediği bir şeyi daha Rüstem’e söylemişti: Perihan hamileydi! Vecdi Bey kendisine geçmiş olsun telefonu açtı. Vecdi’nin sesini duyan Perihan Vecdi’nin kendisini sadece bedeni için sevdiğini düşünüyor Kenan’a daha çok bağlanıyordu.
Perihan şimdi Kenan’ın kendisinden neden şüphelendiğini daha iyi anlıyor yanlış anlaşılmasından dolayı üzülüyordu. Kenan’ın yanındaki kızın kim olduğunu öğrenmeye çalışıyordu ve Rüstem’e kızı takip etmesini söyledi. Rüstem kızı buldu ve onun aslında gazinolarda çalışan bir hayat kadını olduğunu öğrendi. Kenan’ın onun için sadece anlık bir ardaşlıktan başka birşey olmadığını öğrendi.
Rüstem kızın hikayesini Perihan’a anlattı. Kenan yavaş yavaş iyileşiyordu. Perihan bütün bu olanların başlarına dert olan bu batı örneği lüks hayattan olduğunu düşünüyordu ve Kenan iyileştiği zaman eskiden yaşadıkları o mütevazi evlerine taşınmaya karar verdi. Ama Perihan’ın aklında o sahibi belli olmayan anahtar geliyordu.
Nihayet Kenan uyanıyor ama şiddetle Perihan’ı istemediğini söylüyor, Perihan bundan çok etkileniyor ve artık Kenan’ın kendisini sevmediğini düşünüyordu.
Bu arada Vecdi Bey ,üst kat komşusu Semiha’nın yanına gidip ona Perihan’ı hâlâ ne kadar çok sevdiğini söylüyordu. Semiha buna inanıyor ve Vecdi’ye acıyor. Onun haklı olduğunu düşünüyordu. Doktorlar Perihan’a Kenan’ın yaptıklarının onun hastalığından dolayı olduğunu ve hastalığın onu bilinçsizleştirdiğini söylediler.
Semiha Vecdi’nin söylediklerini Perihan’a anlatıyor ama Peihan buna kayıtsız kalıyordu. Bir gün sonra Kenan uyandığında Rüstem’ı istetti. Ona Perihan’ı sordu. Rüstem Kenan’la ikna edici bir şekilde konuştu. Kenan Perihan’ı hâlâ sevdiğini ve onu çağırmasını söyledi. Perihan sevinçle Kenan’ın yanına geldi. Kenan perihan’la konuşuyor, ona yaptıklarından dolayı özür diliyordu. Anlaşmışlardı. Perihan yeni ev plânından basediyordu. Ama ikisi de anahtardan söz etmiyordu.
…
Bir bahar sabahı Perihan kenan’ı dışarıda gezmek için uyandırdı. Kenan dışarı çıkarken Perihan’a içinde çoğalttığı anahtarın bulunduğu çantasını almasını istedi. Amacı anahtar merakını gidermekti. Ama Perihan durumu anlamamıştı. Yolda giderken nihayet Kenan anahtarı sordu. Perihan hiç cevap vermeden kendisini takip etmesini istedi. Geze geze nihayet eski evlerinin önüne geldiler. Perihan anahtarı çıkarttı ve kilide soktu. Evet anahtar eski evlerinin anahtarıydı. Perihan eski evlerinden bir hatıra olarak o anahtarı yıllarca sakladığını söyledi. İçeri girdiler. Ama bu sefer Perihan’ın aklına Kenan’ın cebinden çıkan anahtar geldi. Cebinden çıkarttığında elindeki anahtarla aynı olduğunu gördü. Kenan’ın da hatıra olarak aynı anahtarı sakladığını düşündü. Kenan’ın kendiliğinden oluşan bu yalanı bozmaya hiç niyeti yoktu. Artık ikisi de rahattı. Anahtarların sırlarını öğrenmişlerdi(!) birbirlerine sarıldılar. Merdivenin altında yatan kedi yavrularını gören Perihan,Kenan’a müjdeyi verdi:” Beş ay sonra muradımıza ereceğiz.”
KİTABIN ANA FİKRİ: DÜŞÜNDÜKLERİNİ AÇIĞA VURAMAYAN İNSANLAR GERÇEKLERİ ASLA ÖĞRENEMEZLER!
OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:OLAY BİR BELİRSİZLİK ÜZERİNE KURULMUŞ,KİŞİLER GÜNLÜK HAYATTAKARŞILAŞABİLECEĞİMİZ TÜRDEN AMA TABİKİ YAŞAYIŞLAR YAZARIN DA İFADESİYLE TÜRK AİLE YAPISINA TERS BİR GÖRÜNÜŞ İÇERİSİNDE.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: KİTAP , İÇİNDEKİ BELİRSİZLİKTEN DOLAYI, İNSANI MERAKLANDIRIYOR VE OKUMAYA TEŞVİK EDİYOR VE AYRICA İLİŞKİLER DE GERÇEKLERİ DÜŞÜNDÜRTÜYOR.BİZE KARŞILAŞTIRMA İMKÃNI SAĞLIYOR.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
REFİK HALİT KARAY
Refik Halit ortaokul-lise ders kitaplarından aklımızda kalan az sayıdakİ yazardan biri. Gurbet Hikâyeleri adlı kitabından alınan "Testi" çoğumuzun aklındadır. Yunanlı araştırmacı Georgy Jusdanis, ders kitaplarının bir ülkenin resmi edebiyatının oluşumunda yarı-resmi nitelikteki antolojilerle birlikte bir rol oynadığını yazar Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür aldı kitabında. Bu noktadan baktığımızda Refik Halit'i Cumhuriyet'in kurucu ideolojisinin savunucularından zannedebiliriz. Yazarı yakından tanımayanların çoğunda böyle bir kanaat bulunduğunu iddia edebiliriz. Oysa Lozan anlaşmasındaki bir hükme dayanılarak sürgüne gönderilen 150'liklerden birisiydi. Refik Halit'in bu özelliğini bilenler de yanılıp onu "mürteci" zannedebilirler .
Lucien Goldmann, Diyalektik Araştırmalar adlı inceleme kitabında, eleştirinin yazarın özyaşamıyla mı, yapıtıyla mı ilgili olacağını tartışır ve yapıtı yazarın özyaşamının (ve ideolojisinin) önüne koymak gerektiğini yazar. Refik Halit'i değerlendirirken bu ikisinden birisine yapılacak vurgu bizi 180 derece karşıt noktalara götürebilir. Refik Halit, edebiyatımızın "kendine özgü" yazarlarından biridir, yapıtları da öyle. Yakup Kadri, Gençlik ve Edebiyat Hatıraları adlı kitabında onu bir bohem olarak çizer. Yanıltıcı bir tablo değildir bu; Yakup Kadri'yle ilk gençlik dostlarıdırlar ve Yakup Kadri'nin püritenliğinin yanında Refik Halit, çapkın mı çapkın, keyfine düşkün bir bohemdir. Yakup Kadri, Refik Halit'i "hayat adamı", kendisini de "kitap adamı" olarak tanımla anılarında.
Aynı yıllarda akşamları Yakup Kadri ve Abdülhak Şinasi'yle birlikte Beyoğlu'na çıkan Refik Halit, gündüzleri de yönetimdeki İttihat ve Terakki'ye karşı en sert muhalefeti yapmaktadır. Nitekim kısa sürede de başını belaya sokacak ve Mahmut Şevket Paşa suikastından sonra Sinop'a sürgüne gönderilecektir. Bu sürgünde yaşadıklarını anılarını topladığı Minelbab ile Mihrab ve Bir Ömür Boyunca adlı kitaplarında anlatır. (Bir diğer Sinop sürgünü Refii Cevat'ın Menfalar / Menfiler adlı anı kitabında da Refik Halit'le ilgili anılara yerverilir.)
Sürgünden daha bir keskinleşmiş olarak döner Refik Halit. İstanbul'un işgalinden sonra Hürriyet ve İtilaf ağırlıklı kabinenin kurulmasında, partinin önde gelenlerinden birisi olarak rol alır, ama yer almaz. Onun bu dönemdeki görevi, kabine üyeliği kadar önemlidir: Posta ve Telgraf Umum Müdürü olur. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Anadolu harekatını telgraflarla yönettikleri düşünülürse, bu görevin o günlerdeki önemi daha da iyi anlaşılır. Minelbab İlelmibrab'ın en ilgi çekici bölümlerinden birisi, Refik Halit'in umum müdür sıfatıyla M. Kemal ve arkadaşlarının telgraflarının çekilmesinin yasakladığı günlerde, Anadolu'daki telgraf memurlarına ve umum müdüre telgraf çeken MustafaKemalile-adeta-konuştuklarıbölümdür.
Refik Halit, siyaset mikrobunu kapmış, müzmin bir İttihad ve Terakki muhalifidir ve Anadolu harekatına da, İttihat ve Terakki'nin beceriksiz girişimlerinden biri saydığı için karşı çıkmıştı. Ne var ki sonuçta kendisini Suriye'de sürgünde buldu. Muhalifliği ona yoksulluk, yoksunluk çektirdi, ama Türkiye edebiyatına da iki önemli hikâye kitabı kazandırdı. Sinop sürgünü yıllarında Anadolu'yu tanıdı, " Memleket Hikayeleri"ni, Suriye sürgününde de Gurbet Hikayeleri'ni kaleme aldı. Bu iki kitabı da edebiyatçıların o güne dek hor gördükleri, estetik bir değer izafe etmedikleri kesimleri ele alması açısından önemliydi. İstanbul'dan yazılmamış olmanın verdiği "canlılık" hikâyelerin diline deyansımıştı.
Sürgün yıllarında ve sonrasındaysa romana ağırlık verir Refik Halit. Suriye sürgünü bir muhalifi anlattığı, muhtemelen özyaşamsal öğeler de taşıyan Sürgün adlı romanı, canlandırdığı tip, atmosfer açısından başarılı olduğu gibi, roman boyunca okuyucunun merakını ayakta tutan da bir kurguya sahiptir. Refik Halit'in Nilgün adlı romanı da popüler edebiyatın şahikalarından biri. Türkçe'de. TV dizisi olarak tanıdığımız Bugünün Saraylısı ve İstanbul'un Üç Yüzü adlı romanları da, bir dönemi anlatan en önemli romanlardan olmakla birlikte, karakterlerin psikolojilerini, tutkularını da dönemdaşı yazarların çoğundan daha derinlemesine ele alışıyla ayrılır. Bu iki romanı dışındaki, meraklısı olmayanların pek bilmedikleri öbür romanları da kesinlikle okunduklarında düş kırıklığı yaratmayacak yapıtlardır. Çoğu zaman esrarengiz güzel bir kadın bulunur romanlarda. Bu kadın, Refik Halit'in tutkusunun bir sonucu olmakla birlikte, (ölümünden bir yıl önce yapılan bir söyleşi de, "Ben güzel yemek ve güzel kadın meraklısıyım," demişti) romana sürükleyici bir yan katan bir motiftir, daha da önemlisi, romanın kahramanı olan erkeğin psikolojisinin gerçekçi bir çiziminde de önemli rol oynar. Bu bağlamda Yezidin KızıveÇeteromanlarıörnekverilebilir.
Refik Halit, yazmaya mizah dergilerinde yergi ve taşlamalarla başladı ve ömrü boyunca sürdürdüğü düzyazılarında da ironiden vazgeçmedi. Günlük gazetelere yazdığı, o günün politik konumunu ya da gündelik hayatını (sürgünden döndükten sonra politikadan uzak durmayı yeğlemişti) anlatan yazılarını bugün okuduğumuzda zamanın bu metinlerden aldığımız dilsel hazzı azaltmadığını göreceğiz. Türkçenin okunduğunda okura en 'keyif verici' metinleriarasındarahatlıklasayabilirizbumetinleri.
18 Temmuz 1965'te kaybettiğimiz Refik Halit'in ölümünden bu yana 35 sene geçti. Ne var ki eserleri üzerine ayrıntılı bir çalışma yapılmış değil. "Rejim aleyhtarlığı" damgasından kurtulamamış olmalı. Ders kitaplarına girdiği halde bu sıfatı muhafaza etmesi, onun "kendine özgü" kişiliği ve yazarlığıyla uyumlu bir hal aslında. Ölümünden bu yana aradan geçen 35 yılda gerek tarihe, gerekse edebiyat metni ve eleştirisine bakışımız çok değişti. Bu değişimlerin ışığında Refik Halit'in eskiyip eskimediğini tartışmak mümkün ve daha ayrıntılı çalışmalara muhtaç. Ama şu kadarını yazmadan duramayacağım: 'Muhalefet'in, 'ironi'nin, 'haz'ın, 'aşk'ın ve 'dil sevgisi'nin hemen her satırına sindiği bir yazardır Refik Halit. Edebiyat eserini 'canlı' kılan da bunlar değil midir zaten?
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
SAVAŞÇI
KİTABIN YAZARI
DOĞAN CÜCELOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ
SİSTEM YAYINCILIK
BEYOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI
KASIM 1999
[COLOR=#808080]
1.KİTABIN KONUSU:
[COLOR=#808080] Psikoloji alanında tanınmış bir öğretim görevlisi olan yazarın, bir öğretmen olan Arif Beyin iç çatışmalarına psikolojik yöntemlerle çözüm bulma çabalarını konu alan, çoğunlukla söyleşi şeklinde yazılmış bir kitaptır.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Yazar kitabına e.e.cummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!.. “ sözüyle başlıyor. Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor. Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni. İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor.
[COLOR=#808080]Birinci bölümde arayıştan söz ediliyor. Anlamını yitiren bir yaşamın temel sorununun bireyin varoluşunda sadece kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi biçiminde yaşaması, kendine özgün bireysel yaşamın olmaması, kendi yaşamının dansını yapamaması olduğu anlatılıyor. Savaşçıdan (Özgün yaşamaya kendini adayan insan) bahsediliyor ve arayışa geçme zamanının geldiği hatırlatılıyor.
İkinci bölümde arayış sonucunda farkına varma ve uyanıştan söz ediliyor. Kişi ancak uyandıktan sonra, daha önce uyuyor olduğunu kavrıyor. Yazar CARL SUNG’ın “Kendi kalbine bakmayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.” sözüyle uyuyan kişinin uyuduğunu bilmezse gördüğünün rüya olduğunu anlayamayacağını ve farkına varmanın uyanış için ne derece önemli olduğunu vurguluyor.
Peki bundan sonra ne olacaktır. Üçüncü bölümde niyet etmekten ve savaşçının anlamından bahsediliyor. Savaşçının başkası için değil, kendi gönlü, kendi niyetiyle, kendi yaşamı için savaşçı olduğu vurgulanıyor. Niyetin de anlamlı ve coşkulu bir yarın yaşatmak için yapılması, ancak bu yarının “kişisel bütünlük içinde bildiğimizi bilerek, bilmediğimizin farkında olarak, ikisi arasındaki farkın bilincinde gerçeğe sürekli saygılı olarak“ atılabileceği belirtiliyor.
Dördüncü bölümde yarını ancak kişisel bütünlük içinde yaratabileceğimizden ve bütün kötülüklerin anası, bütün yanlışlıkların, geriliklerin kaynağının gerçeğe saygısızlık olduğu Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözüyle vurgulanıyor. İlişkilerde tutarlılık ve vicdan konuları işleniyor.
Beşinci bölümde yarını yaratmak için güçlü olmak gerektiğini söylüyor. Bu gücün nereden geleceği sorusuna, “kim olduğunu bil” diyor. “Kişinin gerçek gücü ortada” ve devam ediyor: “nasıl konuşacağını bil; kiminle, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl konuşacaksın? En önemlisi niçin konuşacaksın? BİL” diyor.
Altıncı bölümde yaşamdaki sorumluluk ve savaşçının sorumluluğundan bahsediliyor. Yaşam kimin sorumluluğu? diye bir soruya yazar “Kimine göre ana-babanın; kimine göre evlendiği eşinin; kimine göre komşusunun; kimine göre onu çalıştıran şirketin; kimine göre devletin; kimine göreyse yaşamda sorumluluk diye bir şey yoktur.” diyor.
Yedinci bölümde “Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği” neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri, neden kırarız gönülleri, neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Sorularının yanıtı savaşçının ölüm bilinci içinde irdeleniyor.
Sekizinci bölümde sıradan, kaybolmuş, güçsüz bir insanın dahi savaşçı olabileceği, bunun yolunun da değişim olduğu belirtiliyor. Bu değişimin nasıl olacağı sorusuna “Farkına vararak ve farkına vardığını yaşayarak.” diyor yazar.
Dokuzuncu bölümde bitmemiş işlerle tanışıyoruz. Bitmemiş işler bitmeden gücümüzü kazanamayacağımız; şimdi ve şu anın tembelliğinden kurtulmamız gerektiği anlatılıyor ve örnek olarak onuncu bölümde Don Juan savaşçı olmanın güçlü örneklerini veriyor.
On birinci bölümde Arif Bey’le yazarın son buluşmasında konuşulanlar genel bir gözden geçiriliyor. Arif Bey’in ilk tanışmadaki psikolojik durumu ile en son durumu karşılaştırılıyor. Konuşulanların gözden geçirilmesi yapılırken yazar kitabın bütününü daha sade ve açık bir dille özet şeklinde okuyucuya tekrar veriyor. Bir insanın düşüncelerinin ve yaşamının nasıl değişebileceği konusu Arif Bey’in düşünceleriyle ortaya konuluyor.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Hayat boyu yaptığımız davranışlar hakkında sorduğumuz neden ve niçin sorularını cevaplayabilmenin en önemli şartı kendi benliğimizin ve çevremizin farkına varmaktır.
Yazar kitabına e.e.cummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!.. “ sözüyle başlıyor. Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor. Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni. İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor.
Benim görüşüme göre ; yazar kitabın psikolojik ve felsefe konulu olmasından dolayı okuyucuya sürükleyici gelmesi amacıyla kitabı söyleşi şeklinde yazmıştır; bu da kitabın benzerlerinden farklı olarak daha çok tercih edilmesine yol açmıştır. Kitap, biz insanların en büyük sorunlarından biri olan yaptığımız işten zevk alamamızın nedenlerini araştırmakta ve bunun en büyük nedenininde olan bitenin hiçbir zaman farkına varamamamızdan kaynaklandığını ileri sürmekte; bu mantık çerçevesinde hayattan zevk almamız için değişik öneriler sunmasının yanı sıra felsefe tarihini de değinmiştir.
SAVAŞÇI
KİTABIN YAZARI
DOĞAN CÜCELOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ
SİSTEM YAYINCILIK
BEYOĞLU/İSTANBUL
BASIM YILI
KASIM 1999
[COLOR=#808080]
1.KİTABIN KONUSU:
[COLOR=#808080] Psikoloji alanında tanınmış bir öğretim görevlisi olan yazarın, bir öğretmen olan Arif Beyin iç çatışmalarına psikolojik yöntemlerle çözüm bulma çabalarını konu alan, çoğunlukla söyleşi şeklinde yazılmış bir kitaptır.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Yazar kitabına e.e.cummings’in “Seni diğerlerinden farksız yapmaya bütün gücüyle gece gündüz çalışan bir dünyada, Kendin olarak kalabilmek, Dünyanın en zor savaşını vermek demektir. Bu savaş bir başladı mı, Artık hiç bitmez!.. “ sözüyle başlıyor. Kitabın adı olan savaşçı sözü bu anlamda bir savaşçıyı ifade ediyor. Kitabın içerisinde yer alan karakterlerden yazarın kendisi, gerçekte de olduğu gibi algılama, öğrenme, psikoloji ve iletişim konularında uzman ve tanınmış bir öğretim görevlisi; Arif Bey ise mutsuz, kendini aptal gibi hisseden, ne istediğini bilmeyen, yalnız, kendisini kaybolmuş hisseden bir sınıf öğretmeni. İki karakterin tanışmalarından sonra kitap içerisindeki konular yazar ve Arif Bey arasında Arif Bey’in soruları ve yazarın; hayatı, psikolojiyi, toplumu, felsefeyi, iletişim ve insan ilişkilerini konu edinen cevaplarıyla, soru-cevap şeklinde okuyucuya aktarılıyor.
[COLOR=#808080]Birinci bölümde arayıştan söz ediliyor. Anlamını yitiren bir yaşamın temel sorununun bireyin varoluşunda sadece kendisi için önemli gördüğü kişiler tarafından tanınmayı, kabul edilmeyi, sevilmeyi, özlenmeyi, değerli bulunup güvenilmeyi istemesi biçiminde yaşaması, kendine özgün bireysel yaşamın olmaması, kendi yaşamının dansını yapamaması olduğu anlatılıyor. Savaşçıdan (Özgün yaşamaya kendini adayan insan) bahsediliyor ve arayışa geçme zamanının geldiği hatırlatılıyor.
İkinci bölümde arayış sonucunda farkına varma ve uyanıştan söz ediliyor. Kişi ancak uyandıktan sonra, daha önce uyuyor olduğunu kavrıyor. Yazar CARL SUNG’ın “Kendi kalbine bakmayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.” sözüyle uyuyan kişinin uyuduğunu bilmezse gördüğünün rüya olduğunu anlayamayacağını ve farkına varmanın uyanış için ne derece önemli olduğunu vurguluyor.
Peki bundan sonra ne olacaktır. Üçüncü bölümde niyet etmekten ve savaşçının anlamından bahsediliyor. Savaşçının başkası için değil, kendi gönlü, kendi niyetiyle, kendi yaşamı için savaşçı olduğu vurgulanıyor. Niyetin de anlamlı ve coşkulu bir yarın yaşatmak için yapılması, ancak bu yarının “kişisel bütünlük içinde bildiğimizi bilerek, bilmediğimizin farkında olarak, ikisi arasındaki farkın bilincinde gerçeğe sürekli saygılı olarak“ atılabileceği belirtiliyor.
Dördüncü bölümde yarını ancak kişisel bütünlük içinde yaratabileceğimizden ve bütün kötülüklerin anası, bütün yanlışlıkların, geriliklerin kaynağının gerçeğe saygısızlık olduğu Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin “Ya olduğun gibi görün, ya da göründüğün gibi ol” sözüyle vurgulanıyor. İlişkilerde tutarlılık ve vicdan konuları işleniyor.
Beşinci bölümde yarını yaratmak için güçlü olmak gerektiğini söylüyor. Bu gücün nereden geleceği sorusuna, “kim olduğunu bil” diyor. “Kişinin gerçek gücü ortada” ve devam ediyor: “nasıl konuşacağını bil; kiminle, neyi, nerede, ne zaman ve nasıl konuşacaksın? En önemlisi niçin konuşacaksın? BİL” diyor.
Altıncı bölümde yaşamdaki sorumluluk ve savaşçının sorumluluğundan bahsediliyor. Yaşam kimin sorumluluğu? diye bir soruya yazar “Kimine göre ana-babanın; kimine göre evlendiği eşinin; kimine göre komşusunun; kimine göre onu çalıştıran şirketin; kimine göre devletin; kimine göreyse yaşamda sorumluluk diye bir şey yoktur.” diyor.
Yedinci bölümde “Şimdi ve şu anı yaşama tembelliği” neden bu kadar yaygın? Neden görmeyiz bize bakan gözleri, neden kırarız gönülleri, neden pişmanlıklar içinde yuvarlanır gideriz? Sorularının yanıtı savaşçının ölüm bilinci içinde irdeleniyor.
Sekizinci bölümde sıradan, kaybolmuş, güçsüz bir insanın dahi savaşçı olabileceği, bunun yolunun da değişim olduğu belirtiliyor. Bu değişimin nasıl olacağı sorusuna “Farkına vararak ve farkına vardığını yaşayarak.” diyor yazar.
Dokuzuncu bölümde bitmemiş işlerle tanışıyoruz. Bitmemiş işler bitmeden gücümüzü kazanamayacağımız; şimdi ve şu anın tembelliğinden kurtulmamız gerektiği anlatılıyor ve örnek olarak onuncu bölümde Don Juan savaşçı olmanın güçlü örneklerini veriyor.
On birinci bölümde Arif Bey’le yazarın son buluşmasında konuşulanlar genel bir gözden geçiriliyor. Arif Bey’in ilk tanışmadaki psikolojik durumu ile en son durumu karşılaştırılıyor. Konuşulanların gözden geçirilmesi yapılırken yazar kitabın bütününü daha sade ve açık bir dille özet şeklinde okuyucuya tekrar veriyor. Bir insanın düşüncelerinin ve yaşamının nasıl değişebileceği konusu Arif Bey’in düşünceleriyle ortaya konuluyor.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Hayat boyu yaptığımız davranışlar hakkında sorduğumuz neden ve niçin sorularını cevaplayabilmenin en önemli şartı kendi benliğimizin ve çevremizin farkına varmaktır.
[COLOR=#808080]4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
[COLOR=#808080]5. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :AGO PAŞA’NIN HATIRATI
KİTABIN YAZARI :REFİK HALİT KARAY
YAYIN EVİ-ADRESİ :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ-ANKARA CD. / İST
BASIM YILI :1967
1-KİTABIN ÖZETİ
2-KİTABIN KONUSU
3-KİTABIN ANAFİKRİ
4-KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5-KİAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6-YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ
1-KİTABIN ÖZETİ:
Kitap kısa kısa hikyelerden oluşmuştur.kitabın birinci hikayesi ise kıtabın ismi olan “AGO PAŞA’NIN HATIRATI”dır.
Ago Paşa,herkesin isminden dolayı yanıldığı gibi bir insan değil aksine bir papağandır.Zamanında bir kuşçu dükkanında eğitilmiştir.Orada sahibi tarafından konuşmayı öğrenmiştir.
Ago Paşa’nın sahibi ona o zamanda neler yasak değilse onu öğretirdi ve o da bunu söylerdi.İnsanlar da onu merakla dinlerlerdi.Ama herşeyin bir sonu vardır.Ve kuş bunu anlayamaz.Bu sefer yine aynı şeyi söylemesine rağmen bu yasaklanmştır.Bunun üzerine bu sefer sahabi polislerle uğraşmak zorunda kalır.O zaman sahibi onu tavan arasına saklar.Olaylar geçtiğinde de ona bu sefer ne söylemesi gerekiyorsa onu öğretirdi.
Ona ilk önce “yaşasın padişahımız” öğretilmişti.Bu yasaklanana kadar sahibi ve o mükemmel bir hayat sürmüşlerdi.Ama bu cümle de yasaklandığında yine büyük bir tehlike yaşamışlardı.Daha sonra “yaşasın hürriyet”öğretilmişti.Yine ilk önceleri herkes şaşırmış,kuşun söylediklerine şaşıyordu.Sonra bu cümle yüzünden bu sefer “ittihat ve terakki cemiyeti”ne girmişlerdi.Orada “yaşasın ittihat ve terakki” diyerek yüzlerce kişiyi başına topluyor ve onların verdiği şeyleri yiyordu.Gün geçti bu da yasaklanmıştı.Bu sefer “yaşasın şeriat” öğretilmişti.Görenler bu kuşun kendi dillerine uygun olduğunu düşünerek yine ona yiyecekler veriyorlardı.Sonra bu da yasaklanınca “yaşasın Mahmut Şefket Paşa” öğretilmiş ve bunu haykırıyordu.Bu yüzden Hareket Ordusu erkanından birine satılmıştı.İlk önceleri orada da rahat içindeydi.Bir gramofondan:
Kimdir onlar?Kimdir onlar?
Hareket Ordusu!
öğrenmişti.Daha sonra sokaktan geçen bir lahana turşucusunun taklidini yaparak bunu
Kimdir onlar?Kimdir onlar?
Hareket Ordusu!
Lahana turşusu!
çevirmişti.Sonra bunu dedi diye onu oradan atmışlardı.
Bu böyle devam etmişti.Ago Paşa öğrendikleri yüzünden ne acıklar çekmiş ve neler neler ile ödüllendirilmişti.En sonunda yeni bir cümle öğrenmişti.Bu “yaşasın Kuvayı Milliye”idi.Daha sonra bu da yasaklandı.Artık bunlardan iyice sıkılmıştı.Çünkü ne öğrettiyseler önce onu rahat ettiriyor sonra cezalanmasına neden oluyordu.
2-KİTABIN KONUSU:Bir papağanın öğrendiklerinin başına neler getirdikleri
3-KİTABIN ANAFİKRİ:Herşeyi sadece zamanına göre değil biraz da ileri düşünerek yaşamalıyız.
4-OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ago Paşa:Öğrendikleri yüzünden başına gelmeyen kalmamış olan bir papağan.
5-KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitap, zamanında nelerin olup bittiğini anlatan güzel bir kitaptır.
6-YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
REFİK HALİT KARAY
1888'de İstanbul'da doğdu. 18 Temmuz 1965'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Vezneciler'de Şemsü'l-Maarif ve Göztepe'de Taş Mektep'te öğrenim gördü. Özel ders aldı. Galatasaray Lisesi ve Hukuk Mektebi'ni yarıda bıraktı. Maliye Merkez Kalemi'ne katip olarak girdi. 1908'de Servet-i Fünun'da ve Tercüman-ı Hakikat'te çalışmaya başladı. Son Havadis adıyla bir gazete kurdu, 15 sayı yayımladı. Fecr-i Ati Topluluğu'na katıldı. Kalem adındaki mizah dergisinde de "Kirpi" takma ismiyle (müstear) siyasi mizah yazıları yazdı. Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinden sonra Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik'te sürgün hayatı yaşadı. 1918'de İstanbul'a döndü. Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayımlandı. Damat Ferit Paşa'nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldı. Posta ve Telgraf Umum Müdürü olarak görevlendirildi (1919). İzmir'in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükumeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükumetini tuttu. İstanbul'un düşman işgalinden kurtarılışının ardından 1922'de Beyrut'a kaçtı. 1938'de affın çıkmasından sonra yurda döndü. Ölünceye dek yazılarını sürdürdü.
KİTABIN YAZARI :REFİK HALİT KARAY
YAYIN EVİ-ADRESİ :İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ-ANKARA CD. / İST
BASIM YILI :1967
1-KİTABIN ÖZETİ
2-KİTABIN KONUSU
3-KİTABIN ANAFİKRİ
4-KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5-KİAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6-YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ
1-KİTABIN ÖZETİ:
Kitap kısa kısa hikyelerden oluşmuştur.kitabın birinci hikayesi ise kıtabın ismi olan “AGO PAŞA’NIN HATIRATI”dır.
Ago Paşa,herkesin isminden dolayı yanıldığı gibi bir insan değil aksine bir papağandır.Zamanında bir kuşçu dükkanında eğitilmiştir.Orada sahibi tarafından konuşmayı öğrenmiştir.
Ago Paşa’nın sahibi ona o zamanda neler yasak değilse onu öğretirdi ve o da bunu söylerdi.İnsanlar da onu merakla dinlerlerdi.Ama herşeyin bir sonu vardır.Ve kuş bunu anlayamaz.Bu sefer yine aynı şeyi söylemesine rağmen bu yasaklanmştır.Bunun üzerine bu sefer sahabi polislerle uğraşmak zorunda kalır.O zaman sahibi onu tavan arasına saklar.Olaylar geçtiğinde de ona bu sefer ne söylemesi gerekiyorsa onu öğretirdi.
Ona ilk önce “yaşasın padişahımız” öğretilmişti.Bu yasaklanana kadar sahibi ve o mükemmel bir hayat sürmüşlerdi.Ama bu cümle de yasaklandığında yine büyük bir tehlike yaşamışlardı.Daha sonra “yaşasın hürriyet”öğretilmişti.Yine ilk önceleri herkes şaşırmış,kuşun söylediklerine şaşıyordu.Sonra bu cümle yüzünden bu sefer “ittihat ve terakki cemiyeti”ne girmişlerdi.Orada “yaşasın ittihat ve terakki” diyerek yüzlerce kişiyi başına topluyor ve onların verdiği şeyleri yiyordu.Gün geçti bu da yasaklanmıştı.Bu sefer “yaşasın şeriat” öğretilmişti.Görenler bu kuşun kendi dillerine uygun olduğunu düşünerek yine ona yiyecekler veriyorlardı.Sonra bu da yasaklanınca “yaşasın Mahmut Şefket Paşa” öğretilmiş ve bunu haykırıyordu.Bu yüzden Hareket Ordusu erkanından birine satılmıştı.İlk önceleri orada da rahat içindeydi.Bir gramofondan:
Kimdir onlar?Kimdir onlar?
Hareket Ordusu!
öğrenmişti.Daha sonra sokaktan geçen bir lahana turşucusunun taklidini yaparak bunu
Kimdir onlar?Kimdir onlar?
Hareket Ordusu!
Lahana turşusu!
çevirmişti.Sonra bunu dedi diye onu oradan atmışlardı.
Bu böyle devam etmişti.Ago Paşa öğrendikleri yüzünden ne acıklar çekmiş ve neler neler ile ödüllendirilmişti.En sonunda yeni bir cümle öğrenmişti.Bu “yaşasın Kuvayı Milliye”idi.Daha sonra bu da yasaklandı.Artık bunlardan iyice sıkılmıştı.Çünkü ne öğrettiyseler önce onu rahat ettiriyor sonra cezalanmasına neden oluyordu.
2-KİTABIN KONUSU:Bir papağanın öğrendiklerinin başına neler getirdikleri
3-KİTABIN ANAFİKRİ:Herşeyi sadece zamanına göre değil biraz da ileri düşünerek yaşamalıyız.
4-OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ago Paşa:Öğrendikleri yüzünden başına gelmeyen kalmamış olan bir papağan.
5-KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitap, zamanında nelerin olup bittiğini anlatan güzel bir kitaptır.
6-YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
REFİK HALİT KARAY
1888'de İstanbul'da doğdu. 18 Temmuz 1965'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. Vezneciler'de Şemsü'l-Maarif ve Göztepe'de Taş Mektep'te öğrenim gördü. Özel ders aldı. Galatasaray Lisesi ve Hukuk Mektebi'ni yarıda bıraktı. Maliye Merkez Kalemi'ne katip olarak girdi. 1908'de Servet-i Fünun'da ve Tercüman-ı Hakikat'te çalışmaya başladı. Son Havadis adıyla bir gazete kurdu, 15 sayı yayımladı. Fecr-i Ati Topluluğu'na katıldı. Kalem adındaki mizah dergisinde de "Kirpi" takma ismiyle (müstear) siyasi mizah yazıları yazdı. Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinden sonra Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik'te sürgün hayatı yaşadı. 1918'de İstanbul'a döndü. Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yaptı. Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleleri yayımlandı. Damat Ferit Paşa'nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldı. Posta ve Telgraf Umum Müdürü olarak görevlendirildi (1919). İzmir'in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükumeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükumetini tuttu. İstanbul'un düşman işgalinden kurtarılışının ardından 1922'de Beyrut'a kaçtı. 1938'de affın çıkmasından sonra yurda döndü. Ölünceye dek yazılarını sürdürdü.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi