KİTABIN ADI :GÖLGELİ BAHÇE
KİTABIN YAZARI :V.C. ANDREWS
YAYIN EVİ VE ADRESİ :İNKILAP KİTAPEVİ -ANKARA CAD. 95- 34410
İSTANBUL
BASIM YILI :1993
1.KİTABIN KONUSU :Genç ve güzel bir kadının yaşamından anlatılan bir hikayedir.
2.KİTABIN ÖZETİ : Olivia çok zengin bir kızdır. Malcom onunla sırf annesiyle bire bir zıt olduğu için onunla evlenmiş ve annesine olan sevgisini onda nefrete dönüştürmüştür.
Malcom’un babası Garland ise Alicia ile evlenmişti. Alicia ise Olivia’nın aksine bir kuğu kadargüzel bir kızdır.
Bir gece Malcom yine ruhsal krize girmiştir. Bunu tek sebebi ise annesine duyduğu gerçek aşktır.ve bu gece Malcom alicianın odasına gider ve ona tecavüz etmeye kalkar. Alicia bağırınca babası gelir. Babası ile boğuşurken babasını öldürür. Bunu doktorları ayarlayarak örtbas eder. Alicia’yı da tehtit eder. Bundan çok korkan Alicia bir şey söyleyemez. Bir müddet sonra Malcom tekrar Alicia’nın odasına gider ve bu sefer tehtit ederek amacına ulaşır. Daha sonra Alicia hamali olduğunun farkına varır. Yaşadıklarını birbir Olivia’ya anlatır. Olivia önce çok sinirlenir fakat oda çaresizliğinden işin içinden lekesisiz çıkmak içinbir plan yapar. Çocuk doğana kadar Alicia malikanenin ucra bir odasında kalacaktır ve sonra çocuğun Olivia’dan olduğu söylenecektir. Plan işler ve Alicia evden oğluyla birlikte gider kızını ise orada bırakmak zorunda kalır. Kendisine yeni bir yaşam çizer bir doktorla evlenir. Kocası ölür ve kendisinin ise çok hasta olduğunu ve oğluna bakmalarını ister. Oğlan ise annesinin güzelliğinin bir yansımasıdır adeta.
Olivia oğlanın gelmesini kabul etirir.ve ona yardımcı olurlar. Fakat ne Olivia nede Malcom bu iki kardeşin birbirine olan tuytkularını göremezler. Birgün bunları uygunsuz durumda basılırlar. Genç çift evlenmek istediklerini söyler fakat Malcom gerçeği söylememekle beraber bu işin olamayacağını söyler fakat gençler bunu dinlemezler evden ayrılırlar.Malcom ise felç geçirir.
Tuttuğu özel dedektif ile yaşamlarından bilgi edinirler. Çiftin 4 çocuğu olur.sonra oğlan bir trafik akzası sonucunda ölür. Malcom kıza haber verir. Ve kız çocuklarıyla eve gelir. Yalnız babasının çocukları istemediğini ve onların annesinin kaldığı yerde kalmasına razı olur.
Olivia çocuklarıdaya koyarken bir yasak aşkın daha oluştuğunu bu kez görür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ : hasta ruhlu bir insanın ne denli büyük felaket ve yıkımlara yol açtığını ve düzeltilmesi imkansızhasar5lar verdiğini gözler önüne seriyor.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Malcom ruhsal sorunları olan annesine aşık olduğu ve onu arzuladığı için nevrotik hasta olan kişidir.
Olivia Malcom’un karısıdır.
Alicia garland’ın 2. karısıdır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: kitap genel olarak ruhi çözümleme ve sorunların değerlendirilmesi en ince detayına kadar yapılmıştır. Kitap biraz ilişkileri konu olarak toplum dışı olayların gizlenmesi ve insanların iç dünyasını göstermektedir
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI SERGÜZEŞTKİTABIN YAZARI SAMİ PAŞAZADE SEZAİYAYIM EVİ VE ADRESİ BAŞBAKANLIK BASIMEVİ ANKARABASIM YILI 1984KİTABIN KONUSU:Evinden ayrılan küçük bir kızın başından gecen olaylar dramatize edilerek anlatılmıştır. Kızın başından gecenler oldukça acıklıdır. Uzun bir süre kölelik hayatı yaşamıştır.KİTABIN ÖZETİ: Evinden ayrılıp bir gemi ile yurdundan uzaklaşan küçük kız, onun gibi başka bir esir kız ile birlikte neresi olduğunu bilmediği bir yere getirilmiştir. Bu kızı bundan sonra birçok sürprizler beklemektedir.İlk olarak kız (henüz bir ismi yoktur), yaşlı fakat zengin bir kadını yanına ona hizmet etmesi amacıyla satılmıştır. Küçük kız burada tam bir esaret hayatı yaşamaktadır. Sürekli olarak buradan nasıl kurtulabileceğinin planlarını yapmaktadır. Bu evin hanımının yanı sıra hanıma hizmet etmekte olan başka bir kadın da kıza baskı yapmaktadır. Bu durum kızı yıpratmakta, zaten bir umudu olmayan yaşamdan onu iyice somutlamaktadır. Bir gün kız bu evden kaçmayı iyece kafasına taktığı bir anda bir gece yarısı evden kaçar. Çevreyi pek tanımadığı için saatlerce yürür fakat bir yerede yorgun bir şekilde yere yığılmaktan başka çaresi yoktur. Yerde kaldığı bölgede bir evin bahçe kapısının önüdür.Sabah olunca evin hizmetlilerinden biri kızı farkeder ve onu içeri almak için yaşlı ev sahibine danışır. Oda bunu çok olumlu bir şekilde karşılar ve hemen yardım etmek niyetiyle onu yanına alır. İlk olarak karnı doyurulur, güzel bir uyku çektirirlir. Daha sonra kız kendine gelince ona neler olup bittiği sorulur. Oda analatır evin hanımı kızın yaşadıklarını duyunca çok üzülür ve ona yardım edeceğini söyler, kızdabuna çok sevinir. Evin hanımı ona sahibinden izin alacağını ve artık kendi yanında kalacağını söyler. Bunun için hanımı kızın kaçtığı eve gider. Ve onu yanına almak istediğini söyler. Fakat kadın bunu onur meselesi yaparak kabul etmez. Bundan sonra kızda eski evine geridöner. Bu olay kızı çok etkilemiştir. Çünkü daha önce kaçtığı eve tekrar dönmüştür. Gider gitmez yine hiç hoş olmayan durumlarla karşılaşmıştır.Günler böyle geçip giderken birgün Mustafa bey evin sahibi birkaç yıl önce işlediği bir hatadan dolayı bir çok borcu olmuştu ve bu borçları ödemek için karısıyla tartışırdı. Birgün karısıyla beraber kızın satılmasına kara veridler.Kızın adı kaçtığı evde hanımın onu çok güzel bulması üzerine ‘dilber’ olarak koyulmuştu. Bundan sonrada ona ‘dilber’ olarak seslenilmeye başlandı. Dilber kendisi hakkında satılması kararının alınmasından sonra bir esirciye satıldı. Ve Dilber’in bütün hayatı bu yönde değişti. Dilber bundan sonra belli bir süre esir hayatı yaşamıştır. Bu süre içinde bir çok kendisi gibi esir hayatı yaşamış olan kız arkadaşları olmuştur. Onların hayatlarını dinledikçe aslında kendi hayatının okadarda kötü olmadığının farkına varmıştır. Daha nice insanların kendisi gibi cefa çektiğini anlamıştır. Buradaki bir çok kızın çeşitli meziyetleri vardır. Bir tanesi çok iyi bir şekilde ud çalmaktadır bu yüzden çoğu yerden çağrılmaktadır. Dilber’de onun gibi ud çalabilmeyi çok istemektedir.Dilber’e bir gün bir talip çıkmıştır, ve Dilber’de o eve gitmek zorunda kalmıştır zaten onun böyle bir şeyi isteyip istemediği pek önemli değildir, önemli olan bir kaç kişinin işinin görülmesidir.Dilber’in gittiği bu evde ona bir esir gibi değil, bir insan gibi yaklaşılması onu çok etkilemiştir. Evde bir hanımefendi, onun kocası ve onların tek oğlu olan Celal bey bulunmaktadır. Celal bey aynı zamanda bir ressamdır. Yaptığı porrelerle ün kazanmıştır. Dilber’i evde görünce o da çok şaşırmıştır. Çünkü Dilber’i Cleopatra’ya benzetmişti. Celal bey yalnız yaşadığı için kız arkadaşı ya da sevgilisi yoktur. faKat Dilber’I gördüğü andan itibaren içinde bir kıvılcım oluşmuştur. İlk zamanlarda Dilber’de buna bir karşılık doğmamış fakaat günler geçtikçe Dilber’de onaa karşı ilgi duymaya başlayacaktır. Celalbey Dilber’I boş bulduğu zamanlarda odasına çağırıp onun resimlerini yapmaya başlamıştır. Kimi zaman nü resimlerinide çalışır. Dilber’in bebeksi vücudunu gördüğü zamanlarda daha önce hç yaşamadığı duyguları tadıyordu. Ona her baktığında onun daha değişik bir güzelliğini yakalıyordu. Günler geçtikçe Dilber zamanının büyük bir kısmını Celal beyin yanında geçirmeye başlar. Böylelikle Celal beyin Dilber’e olan aaşkı da diğer ev halkı tarafından da öğrenilir. Bu arada Celal bey açıkça aşkını Dilber’e de belli etmeye başlar. Dilber bu olaya ilk önceleri çok şaşırır. Çünkü böyle bir şeye asla imkan vermez. Bunun nedeni de onun esir kız olmasıdır. Daha ssonraları Dilber de Celaal beye karşılık vermeye başlar. Günler geçtikçe onlar aşklarını bariz bir şekilde yaşarlar. Evin baahçesinde yıldızları seyrederler, beraber gezerler. Fakat bu durum Celal beyin annesini olddukça rahatsız eder ve buna akarşı bir önlem almak ister. Bu beraberliği bitirmek için Dilberi Celal beyin evde olmadığı bir zamanda bir esirciye satar. Tabii Dilber’in yapacak birşeyi yoktur. Celal bey daha sonra eve döner ve ilk olarak Dilber’in nerede olduğunu sorar önce bunu öğrenemesede daha sonra öğrenir fakat onu bütün aramalrına rağmen bulamaz. Bundan sonraki bütün hayatı boyunca oda Dilber’de mutlu olamaz.Bundan sonra ikiside hiç mutlu olmadığı gibi bu olay biçare dilberi intihara kadar sürükler bu yaptıklarına Celal bey’in aileside çok pişman olur ama yapabilecek bir şey yoktur.KİTABIN ANA FİKRİ:Kitabın ana fikri evinden ayrılan bir insanın başına her zaman hertürlü kötülüğün gelebileceği bunlardan kurtulma yolununda sadece kendi elinde olduğu kimseden yardım alamayacağı tek başına kalacağı.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap çok ağır bir dille yazılma mıştır fakat ara ara anlaşılamayan sözcüklere rastlanabilir yinede kitap bize kölelik hayatından bahsettiği ve bilgilendirdiği için oldukça önemli bir kaynak niteliğindedir ve yararlanabilecek seviyededir. Bence kitap herkes tarafından beğeniyle okunabilir. Oldukça sürükleyicidir.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:1860'ta İstanbul'da doğdu. Devrin ileri gelen isimlerinden Sami Paşa'nın oğludur. Özel öğrenim gördü. 20 yaşına kadar resmi bir görev almayıp, edebiyat konusundaki bilgilerini artırmayı tercih etti.1880'de Evkaf Nezareti Mektubi Kalemi'ne memur oldu. Babasının ölümünden sonra da Londra Elçiliği İkinci Kâtipliği'ne atanan Sezâi, orada kaldığı 4 yıl boyunca İngiliz ve Fransız Edebiyatlarını yakından izledi. Elçilikteki görevinden İstifa ederek İstanbul'a döndüğünde İstişare Odası'na memur oldu. 7 yıl süren bu ikinci dönem memuriyetinde (1885-1901) sanatını olgunlaştırdı.Sergüzeşt adlı romanı yüzünden göz hapsine alındığını düşünerek bundan kurtulmak için Paris'e gitti ve Meşrutiyet'in ilanına kadar da orada kaldı (1908). İstanbul'a döndüğünde Madrid Elçisi olarak görevlendirildi.Birinci Dünya Savaşı başlayınca Madrit'ten İsviçre'ye geçti, savaşın sonuna kadar burada kaldı. Mütareke devrinde emekli olarak İstanbul'a döndü (1921). Son yıllarında kendisine, Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla "Hidamat-ı vataniyye tertibinden" maaş bağlandı (1927) ve 26 Nisan 1936 tarihinde İstanbul'da öldü.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : TÜRKÜN ATEŞLE İMTİHANI
KİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ : ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI : 1994 / 11. BASKI
1. KİTABIN KONUSU:
Halide Edip Adıvar’ın 1. Dünya Savaşı sonrasından cumhuriyetin ilan edilinceye kadar yaşadığı anıları anlatılmaktadır.
2. ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918’de İngilizler’in İstanbul’u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul’da yaşayan, çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri’nin toplattığı silahları Anadolu’ya kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak, milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizler’le kurduğu yakınlıktan ve İngilizler’in medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu’yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebusan’da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngilizler Anadolu’ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı içindeki Hristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip’in Sultanahmet mitinginde söylediği “…hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.” sözü şimşekleri kendi üzerine çekmişti. Daha fazla İstanbul’da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla Anadolu’ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve çok tehlikeliydi. Düzenli olarak silah kaçıran ve milliyetçilerin güvenliğini sağlayan, İzmit’teki ve Adapazarın’daki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çetelerdi. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur, çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı’nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat akültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme gelmişti. Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara’ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal meclis başkanı seçilir.
Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin kapanması için Ankara’ya doğru yürüyüşe geçer. Bu isyanı bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem’i görevlendirdi. İzmit’te gerçekleşen bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.
İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru, büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem’in 3 bin kişilik ordusu, 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa’ya yürümeye başlamıştı ama Ethem’le Albay Refet, yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak’ta (1.İnönü) Eskişehir’in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan Londra Konferansı’na Ankara’dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr’in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon’dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart’ta (2.İnönü) yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Bu dönemde askerlere yardım amacıyla Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastahanesi’ne gönüllü olarak hastabakıcı olarak Eskişehir’de, cephe gerisindeki bir hastahanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir’I bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan’a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamalayan Yunanlılar bizim 4 katıumız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya’nın doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor, memleketin her tarafını arayıp, tarayıp gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000’i şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı. İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye karar verir. Mustafa Kemal’in karargahında çalışmaya başlar. Buradaki görevi, günlük zaiyat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal’e iletmekti. Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos’ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpışırlar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmazlar. Savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül’de başlayan yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.
Mustafa Kemal’in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide ona “Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi.” dediğinde sert bir tepkiyle “Asıl savaş bundan sonra başlıyor.” cevabını almıştı.
22 Eylül’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide’nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara’ya döner. Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide’nin dikkatini çeker. Bunların neci olduklarını yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa’nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14 arasında değişen, ailelei savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa’yı ziyaret edip tebrik eder.
Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul’a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü eve döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır.
3. ANAFİKRİ:
Her konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi
hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık.
Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, ingilizce ve fransızca bilen, tanştığı insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın, hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.
ADNAN ADIVAR: Çalışkan, insanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği vatan sevgisiyle dolu bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.
Mahmure: Hlide Edip’in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, ülkemizin kuruluş yıllarında çektiği çileleri başarılı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazarın uslübü günümüz Türkçesine göre biraz ağırdır. Cumhuriyetin 5 yıl öncesine kadar olan bölüme ait bilgi edinmek isteyen arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1882’de İstanbul’da doğmuş, 9 ocak 1964’te İstanbul’da ölmüştür.1901’de Amerikan Kız
Koleji’ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş Ayet ve Zeki adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih ZEKİ’nin ikinci defa evlenmesi nedeniyle ondan ayrılır.1917’de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış, Kızılay’da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o, halkın da benimsediği onbaşı rütbesini kullanmıştır.
1839’da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin edilmiştir.
1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip, 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.
KİTABIN YAZARI : HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ : ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI : 1994 / 11. BASKI
1. KİTABIN KONUSU:
Halide Edip Adıvar’ın 1. Dünya Savaşı sonrasından cumhuriyetin ilan edilinceye kadar yaşadığı anıları anlatılmaktadır.
2. ESERİN ÖZETİ:
30 Ekim 1918’de İngilizler’in İstanbul’u işgal etmesiyle Türk insanının durumu yorgun, şaşkın ve canından bıkkın bir haldeydi. Yıllarca süren savaştan, sefaletten sonra bir de yurdumuzun işgal edilmesi, yani özgürlüğümüzün elimizden alınmak üzere olması Türk insanını bu hale getirmişti. İstanbul’da yaşayan, çoğunluğunu genç subayların oluşturduğu milliyetçiler, gizli dernekler kurup İtilaf Devletleri’nin toplattığı silahları Anadolu’ya kaçırmaya çalışıyor, bir yandan da memleket için kurtuluş yolları arıyorlardı. Halide Edip, bu derneklerin başkanlarına yakın biri olarak, milliyetçilerin bir araya gelip toplantı yapmak için ne büyük zahmete katlandıklarını bizzat yaşamıştır. Halk ise gazeteler sansür altında olduğundan, olan bitenden habersiz, padişahın İngilizler’le kurduğu yakınlıktan ve İngilizler’in medeni bir devlet olmasından dolayı Anadolu’yu Osmanlı Türklerine bırakacaklarını sanıyordu. Bizi savaşa sokan ittihatçıların çoğu Meclis-i Mebusan’da vekildi ve halk bunlara tepki duyuyordu. Bunu fırsat bilen Tevfik Paşa meclisi kapatmıştı. 15 Mayıs 1919’da Yunanlıların İzmir’i işgalinden sonra İngilizler Anadolu’ya giden bütün yolları tutmuşlar, tenha yolları da Osmanlı içindeki Hristiyan çetelerine tutturmuşlardı. Dernekler faaliyetlerine devam edemez olmuş, Halide Edip gibi milliyetçi kişiler hakkında idam kararları çıkarılmaya başlanmıştı. Özellikle Halide Edip’in Sultanahmet mitinginde söylediği “…hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.” sözü şimşekleri kendi üzerine çekmişti. Daha fazla İstanbul’da kalamayan milliyetçiler Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkmasıyla Anadolu’ya kaçmaya başlamışlardır. Bu kaçış ikişer üçer kişilik gruplar halinde ve çok tehlikeliydi. Düzenli olarak silah kaçıran ve milliyetçilerin güvenliğini sağlayan, İzmit’teki ve Adapazarın’daki en kalabalığı 80 kişiden oluşan çetelerdi. Bu çeteler, geceleri milliyetçileri köylerde ağırlıyor, yağmur, çamur, yorgunluk gibi zor şartları hiçe sayıyorlardı. 11 gün süren yolculuğun ardından Ankara Garı’nda Mustafa Kemal ve halk tarafından karşılanan Dr. Adnan ve Halide, o gün bir eve yerleşir ve hemen ertesi gün eski Ziraat akültesi binasında olan karargahta çalışmaya başlarlar. Erzurum Kongresi ve Sivas Kongresi’nden sonra yeni bir meclis kurulması zorunluluğu gündeme gelmişti. Mustafa Kemal her ilden ikişer milletvekili seçilip Ankara’ya gönderilmesini talep eder. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi kurulur ve Mustafa Kemal meclis başkanı seçilir.
Bu olaya muhalefet olan Hilafet yanlılarının kurduğu ordu, meclisin kapanması için Ankara’ya doğru yürüyüşe geçer. Bu isyanı bastırabilecek bir tek bu çeteler vardı. Mustafa Kemal bunları durdurmak için Çerkez Ethem’i görevlendirdi. İzmit’te gerçekleşen bu kuvvetlerin çarpışmasından Çerkez Ethem galip geldi. Bu galibiyet çetelerin itibarını artırdı. Ali Fuat Paşa bile üniformasını çıkarıp dağlara çıkmıştı. Çeteler büyük bir kuvvet olmalarına rağmen ordunun himayesine girmeyi reddediyorlardı. İhtiyaçlarını da halktan zorla karşıladıkları için de sürekli sorun yaratıyorlardı.
İlk iş olan düzenli ordunun kurulması, Aralık ayının sonlarına doğru, büyük kavgalarla gerçekleştirildi. Ethem’in 3 bin kişilik ordusu, 100 makineli tüfeği ayrıca 4 topu vardı. Bu gücüne güvenerek meclise; faaliyetlerinin durdurmasını, halkı yeniden savaşa sokmamasını, İstanbul hükümetiyle işbirliği yapmasını söyleyen bir ültimatom gönderdi. Yunanlılar Bursa’ya yürümeye başlamıştı ama Ethem’le Albay Refet, yani kardeşler savaşıyordu. Ethem düzenli odunun kuvvetlerine karşı koyamayıp kuvvetlerini geri çekmek zorunda kaldı. Ordumuzla 11 Ocak’ta (1.İnönü) Eskişehir’in batısında karşı karşıya gelen Yunanlılar Albay İsmet komutasında ağır bir yenilgiye uğradılar. Bundan dolayı, toplanan Londra Konferansı’na Ankara’dan da temsilcileri çağırdılar. Sevr’in bir benzeri olan bu konferanstan bir sonuç alınamamış ve Yunanlılar Afyaon’dan saldırıya geçmişlerdi. 31 Mart’ta (2.İnönü) yine bozguna uğratılan Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar.
Bu dönemde askerlere yardım amacıyla Hilal-i Ahmer (Kızılay) Hastahanesi’ne gönüllü olarak hastabakıcı olarak Eskişehir’de, cephe gerisindeki bir hastahanede çalışmaya başladı. Bu arada Yunanlılar boş durmuyor İzmir’I bir silah yığınağı haline çeviriyordu. Bunda İngilizlerin Yunanistan’a yaptığı silah ve maddi desteğin büyük payı vardır. Hazırlıklarını tamalayan Yunanlılar bizim 4 katıumız kadar bir kuvvetle, 9 Haziranda saldırıya geçtiler. Bu saldırılara karşı koyamayan ordumuz, toparlanmak için Sakarya’nın doğusuna çekildi.
Bu geri çekilme mecliste büyük çalkantılara neden oldu. Yapılan oylamayla Mustafa Kemal başkomutan seçildi. Tekalif-I Milliye emirleri çıkartılıp ordumuzun ikmal işleri halk tarafından yapıldı. Ordunun kurulmasında en çok emeği geçen Refet Paşa durmadan çalışıyor, memleketin her tarafını arayıp, tarayıp gönüllü askerler topluyordu. Savaş başladığında 25.000 askerimiz vardı. Bunların 16.000’i şehit olmasına rağmen savaş sonunda 40.000 askerimiz vardı. 2 ay gibi kısa bir sürede hazırlıklarını tamamladı. İçindeki milli duygularla sürekli dürtülen Halide, silah altına girmeye karar verir. Mustafa Kemal’in karargahında çalışmaya başlar. Buradaki görevi, günlük zaiyat raporlarını tutmak ve yabancı gazeteleri takip edip, yabancı kamuoyunun savaşla ilgili düşüncelerini çevirip Mustafa Kemal’e iletmekti. Ordumuzun Yunanlılara göre sayısının az olmasından dolayı güzel bir savunma planı yapıldı. 25 Ağustos’ta çarpışmalar başladı. Fedakar Türk askerleri öleceklerini bilseler bile mevzilerini terk etmeyip çarpışırlar ve mevzilerimize Yunanlıları sokmazlar. Savaş 22 gün sürmüş ve dünyanın en uzun süren meydan muharebesi olmuştur. 19 Eylül’de başlayan yunan geri çekilişi 16 Eylül günü sonlanmıştı. Artık zafer bizimdi.
Mustafa Kemal’in sabahlara kadar çalıştığını yakından takip eden Halide ona “Savaş bitti. Artık dinlenmeye çekilme vaktiniz geldi.” dediğinde sert bir tepkiyle “Asıl savaş bundan sonra başlıyor.” cevabını almıştı.
22 Eylül’de Mudanya Mütarekesi imzalanmış resmi olarak savaş galibiyetimizle bitmişti. Yunanlılar kaçarken geçtikleri köyleri yakıp yıkmışlardı. Bu savaşta onbaşı rütbesi alan Halide’nin bir görevi daha vardı. Tetkik-i Mezalim Heyeti’nin başına geçmek ve Yunanlıların verdikleri zararları tespit etmek, Anadolu insanına ettiği işkenceleri kayıtlara geçirmekti. Çok acı olayların yaşandığı Anadolu köylerinde halkın yaşadıkları anlatmakla bitmez. Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU, Yusuf AKÇURA ve bir fotoğrafçının olduğu bu heyet çalışmalarını bitirdikten sonra Ankara’ya döner. Döndüğünde, asker üniforması giyen küçük çocuklar, Halide’nin dikkatini çeker. Bunların neci olduklarını yanındaki yüzbaşıya sorar. Bunlar Kazım Karabekir Paşa’nın evlat edindiği, yaşları 6 ile 14 arasında değişen, ailelei savaşta ölmüş, 2 bin kadar yetim Türk çocuğu idi. Bu örnek davranışından dolayı Kazım Paşa’yı ziyaret edip tebrik eder.
Halide Edip yurdumuzun düşmanlardan temizlenmesinden duyduğu huzurla eşyalarını toplayıp İstanbul’a, çocuklarının yanına, doğup büyüdüğü eve döndüğünde Mahmure ablasıyla çocukluk günlerinde olduğu gibi kucaklaşır.
3. ANAFİKRİ:
Her konuda risk almaktan korkup kaçmamalıyız. Eğer Mustafa Kemal kendi
hakkında çıkarılan idam cezasından korkup bir kenara çekilseydi, bugün, bu ülkede yaşamıyor olacaktık.
Hiçbir zaman sürü psikolojisiyle bir yere takılıp gitmemeliyiz. Yaptığımız her hareketi, söyleyeceğimiz her sözü inceden inceye düşünmeliyiz.
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
HALİDE EDİP ADIVAR: Kısa boylu, ingilizce ve fransızca bilen, tanştığı insanlarla çabuk kaynaşan, etkili konuşmalar yapabilen vatansever bir kadın, hastabakıcı, gazeteci, yazar, asker, çevirmen.
ADNAN ADIVAR: Çalışkan, insanlar arasındaki fikir uyuşmazlıklarını gideren, yüreği vatan sevgisiyle dolu bir doktor. Sağlık Bakanlığı ve Meclis İkinci Başkanlığı yapmıştır.
Mahmure: Hlide Edip’in evinde çalışan, ayrıca ona arkadaşlık eden bir mürebbiye.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, ülkemizin kuruluş yıllarında çektiği çileleri başarılı bir şekilde dile getirmiştir. Fakat yazarın uslübü günümüz Türkçesine göre biraz ağırdır. Cumhuriyetin 5 yıl öncesine kadar olan bölüme ait bilgi edinmek isteyen arkadaşlarıma okumalarını tavsiye ederim.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1882’de İstanbul’da doğmuş, 9 ocak 1964’te İstanbul’da ölmüştür.1901’de Amerikan Kız
Koleji’ni bitirir bitirmez Salih ZEKİ ile evlenmiş Ayet ve Zeki adında iki oğlu dünyaya gelmiştir. Salih ZEKİ’nin ikinci defa evlenmesi nedeniyle ondan ayrılır.1917’de ikinci eşi olan Dr. Adnan Adıvar ile evlenir. Savaş Yıllarında eşi ve Mustafa Kemal için çevirmenlik yapmış, Kızılay’da çalışmıştır. Ordudaki çalışmaları nedeniyle önce onbaşılık sonra da başçavuşluk rütbesini almıştır. Fakat o, halkın da benimsediği onbaşı rütbesini kullanmıştır.
1839’da İstanbul Üniversitesi İngiliz Edebiyatı profesörlüğüne tayin edilmiştir.
1950 yılına kadar bu görevinde kalan Halide Edip, 1950-1954 yılları arasında İzmir milletvekili olarak meclise girmiştir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
OĞUNUN LİMANLARI
KİTABIN YAZARI :AMIN MAALOUF
BASIM YILI :İSTANBUL EKİM 1998
BASIM EVİ :ŞEFİK MATBAASI
1.KİTABIN KONUSU:
İsyan Kitabdar adlı bir kişinin yaşam hikayesi,başından geçen olaylar,doğumundan bu zamana kadar olan herşeyi anlatmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazar, kitabında bir kişinin hayat hikayesini, yaşamını anlatmaktadır. Bu kişiye 1976 haziranında metroda rastlamış ve onu bir tarih kitabındaki resminden hatırlamıştır. Yazar bu kişiyi yani İsyan Kitabdar’ı takip etmiştir. Kitabdar, yazara bir sokağın nerede olduğunu sormuştur. Bu sokağın ismi “Hubert Hughes Sokağı Direnişçi 1919-1944”tür. Kitabdar’da eski bir direnişçidir.
Yazar, Kitabdar’ı rahat bırakmamış, onunla tanışmış ve sohbete başlamıştır. Kitabdar, dört gün içinde Paris’teki otuz direnişçi ismi taşıyan cadde ve sokağı gezecektir. Bir kahveye gidip otururlar. Yazar, kitabdar’ın direnişçi olduğunu bildiği için onun hayatını anlatmasını ister. İsyan, tüm yaşamını bu dört gün içinde anlatacaktır. Ve anlatmaya başlar:
Eskiden bir padişah varmış. Bazı nedenlerden dolayı yerine yeğeni tahta oturmuş ve bunun üzerine padişah odasına kapanmıştır. Kimsenin yanına gelmesini istememektedir. Ancak kızı İffet’i çok sevdiğini bilenler onun odaya girmesini istemişlerdir. İffet odaya girdiğinde büyük bir çığlık atar,babası intihar etmiştir. Bu olaydan sonra neşeli, hoş,akıllı İffet gitmiş,yerine suskun,aklını yitirmiş bir kız gelmiştir.
Annesi kızının iyileşmesi için deli doktoru Kitabdar’ı çağırmıştır. Doktor iyileştirmek için Adana’daki köşküne götürmeyi önermiş ve anneside kabul etmiştir. Ama ne var ki günün birinde İffet hamile kalmıştır. Kitabdar’ın kuramlarına göre çocuk doğurmanın şoku ile İffet eski haline dönebilecekti. Nihayet çocuk doğdu ama pek bir faydası olmamıştı. Doktor çamura bulandırılmış, herkes onun hakkında kötü şeyler söylemektedir. Çocoğun babasız olduğunu söylenemezdi, çünkü İffet’le nikahlanmışlardı ama artık kimse kapılarından adım atmaz olmuştu. Doğan çocuk ise İsyan’ın babasıydı.16 yaşına girdiğinde babası vefat etti. Ermeni olan fen öğretmeni Nubar’la aralarında sıkı dostluk başlamıştı. Nubar’ın 10 yaşında bir kızı vardı, Cecile. Beş yıl sonra babasının arkadaşı ile evlenirler. Babası, Beyrut’ta bir kaşane yaptırmıştı ve oraya taşındılar. Nubar onlarla oturmak istememiş ve mütevazi bir ev kiralamıştı. Aynı zamanda valinin resmi fotografçısı olmuştu.
1914 yazının savaş başlamıştı. Cecile, İsyan’nın ablasına hamileydi. İsyan, 1919’da doğmuş ve 1922 Eylülünde son çocuğu olan Salem’i doğurmuştu. Son doğum esnasında Cecile ölmüş,evin yeni hanımı ablası İffet olmuştu.
Babası,annesinin ölümüne neden olduğu için Salem’i hiç sevmezdi. O da küçük yaşta hırsızlık,kavga gibi kötü suçlar işlemiş ve hapse girmişti. Bu yüzden babası bütün ümidini İsyan’da toplamıştı.
1936-1937 yıllarında İsyan, Bakarlaryanın 1. ve 2. sınavlaında ülkenin en iyi notunu almıştı. Babasından Montpellier tıp fakültesine gitmek için izin aldı ve temmuz sonunda gemi ile Marsilya’ya gitti. Oradan trenle Montpellier’e geçti. Burada bir ev kiralamış ve ev sahibeside Madam Berroy idi. Fakültede çok çalıştığı için ismi kısa zamanda ineğe çıkmıştı.
Bir akşam Bertnard isimli bir adamla tanıştılar. Bertnard o zamanın öncü direnişçilerindendi. İsyan’ın düşünceleri beğenisini kazanmış,onu direnişçi saflarına katmak istiyordu. Bu bir örgüttü, özgürlük örgütü. Ona bazı kağıtlar verdi,okumasını ve sonrada dağıtmasını söyledi. O da artık bir direnişçi olmuştu ve bu savaştaki ismi Bakü’ydü. Bu sistem böyle bir yıl devam etti.
Günün birinde bir jandarmanın oturduğu binaya girdiğini görmüş ve oradan uzaklaşmıştı. Bir ay önce kaldığı bir örgüt evine gitmişti. Burada bir çift ve yanlarında bir kız vardı. Kız çok hoşuna gitmişti ve ismi Clara idi. O gece geç vakte kadar sohbet ettiler. Ertesi sabah kerkes kendi yoluna ayrılmıştı. Clara’da bir direnişçiydi. Bakü örgütte çok başarılı olmuş artık önemli görevlerde yer almaktaydı.
Bir gün savaş başlamış ve nihayet kurtuluşa ulaşılmıştı. Daha sonra İsyan Montpellier’e geri dönmüş ve Madam Berroy’ı görmeye gitmişti. O yokken olanlar hakkında bilgi edinmiş ve kendinin yani Bakü’nün çok ünlü biri olduğunu anlamıştı. Herkes onu bir kahraman gibi görmekteydi. Ertesi gün gemi ile Beyrut’a dönmüştü. Limanda büyük bir kalabalık onu bekliyordu. Herkes onu alkışlıyor,sevinçlerini gösteriyorlardı. Oradan babasıyla birlikte eve döndüler. İsyan diğerlerinin nerede olduğunu sormuştu. Nubar ve büyükannesi Amerika’ya gitmiş, ablası ise Mısırlı Mahmut’la evlenip oraya gitmişti. Kardeşi Salem zaten onbeş yıl hapse atılmıştı. Babası yaşlı kaçık annesiyle evde yalnız kalmıştı. Geldiğinden on gün sonra büyükannesi İffet vefat etmiş ve defin töreninin bir padişah kızına yapıldığı unutulmamışdı.
Definin ertesi günü Clara, İsyan’ın yanına gelmişti. Beraber bahçeye çıkıp konuştular. Clara,Hayfa’ya gidiyormuş ve vapuru Beyrut Limanı’na demir atmıştı. Dayısıyla birliktelerdi ve limanın karşısındaki otelde kalıyorlardı. Bir süre daha sohbet ettiler ve Clara ayrıldı. İsyan onu bir daha görememe korkusu içindeydi. Ertesi günü bir taksiye atlayarak Clara’nın yanına gitti. Ona “bana yaz”demişti ve adresini vermişti. Clara da İsyan’ın dudağına bir öpücük kondurarak otele doğru koşmaya başlamıştı.
İki ay sonra Clara mektup atmıştı. Mektubunda Arap-Yahudi kavgalarını sona erdirmek için çabaladığı yazılıydı. Bu arada Kitabdar’da konferanslar vererek yaşadığı maceraları anlatıyordu. Çeşitli semtlerden, kentlerden ve köylerden çağrılar geliyordu. Bu sayede tüm ülkede tanınan biri olmuştu.
Bir gün konferanslarından birinde Clara’yı gördü ve konferansı kısa kesdi. Clara’yı babasıyla tanıştırdı. Clara bir konferansını dinlemek istemişti ve konferansında hayatını anlatmasını istiyordu. Kabul etti ama heyecanlanmamak için Clara’dan bakmamasını istemişti. Konferansa başladığında hayatını değil Clara’ya olan sevgisininde bahsediyordu. Ve Clara’ya evlenme teklif etti. Clara’da bir süre bekledikten sonra evet yanıtını verdi.
Evliliklerinin nasıl olacağını düşünmeye başladılar. Beyrut’ta resmi nikah yoktu bu yüzden Fransa’ya gitmeye karar verdiler ve gerekli evrakları hazırlamak için ayrıldılar. 20 Haziran’da, Paris’te, Horloge Rıhtımı’nda öğlen buluşacaklardı.Bu yerin Horloge Rıhtımı olması nedeni eski bir hikayede iki sevgilinin orada buluşmalarıydı.O gün buluştular ve evlendiler.Sonra Beyrut’a geri döndüler.Döndükten sonra kitabdar malikanesinde büyük bir şölen verildi,mutlu bir yaşam başlıyordu.Ta ki genel af ilanı ile kardeşinin eve dönmesine kadar…Bu olaydan sonra Clara ile İsyan Hafya’ya gitmeye karar verdiler,orada mutlu bir yaşama başladılar ve Clara hamileydi.
Birgün Kahire’den yani ablasından bir telgraf geldi.Babasının hasta olduğu yazmaktaydı ve İsyan derhal Beyrut’a hareket etti,Clara’sız. Babası felç geçirmiş ve birkaç ay sonra vefat etmiştir. Ablası daha sonra Kahire’ye geri dönmüştür. Babasının ölümü ile İsyan rahatsızlanmış ve ruhsal dengesi bozulmaya başlamıştır. Bir tane kız çocuğu olduğu haberi mektupla kendisine gelmişti. İsmini Kitabdar’ın istediği gibi Nadya koymuşlardı.Mektupta birde kızının fotoğrafı vardı. Aynı zamanda İsrail-Arap Savaşı patlak verdiği için Hafya’yada gidememektedir. Kardeşi Salem İsyan’nın bu halinden yararlanarak mirasa konmak istemiş ve İsyan’ı Dr.Dawwab’ın kliniğine göndermişti.Burada zengin ailelerin deliren hastaları yer almaktadır. Her sabah hastalara yüksek dozajda uyuşturucu madde veriliyor ve herkes ruh gibi ortalıklarda dolaşıyordu. Bu yüzden zor ve yavaş konuşuyor,yürüyor ve kitap okuyordu.Bertnard İsyan’ı ziyarete gelmiş onun bu haline çok üzülmüştür. Ayrılırken Bertnard’a sağ iç cebindeki kızının fotoğrafını göstermiş ama Bertnard bunun bir yardım çağrısı olduğunu anlamamıştı.İsyan’ın oradan kurtulup normal yaşama dönmek istediğini anlamamıştı.
Kitabdar yaşamadan iyice sıkılmış ve artık ölmek istiyordu. İş bu haldeyken kararını değiştirecek bir olay gerçekleşti. Kızı Nadya üniversiteye yazılmak için Paris’e gelmişti.Clara,Nadya’dan Bertnard’ı görmesini istemiştir.Bertnard’ın yanına gittiğinde babasının durumunu öğrenmiş ve özellikle fotoğraf hikayesi Nadya’nın çok ilgisini çekmişti. Babasını oradan kurtarma savaşına başlayacaktı. Oda arkadaşı Christine Paris’in en büyük kuyumcularından birinin kızıydı. Nadya,kimlikleri değiştirmeyi teklif etmiş ve Christine kabul etmişti.Christine’nin pasaportundaki resmi çıkarıp Nadya’nın kini taktılar.Artık kimse Nadya’dan şüphelenmeyecekti.Nihayet 1968’de uçakla doğuya hareket etti.Beyrut’a geldiğinin ertesi günü Dr.Dawwab’ın kliniğine gitti.Doktor para düşkünü olduğu için onu hoş karşılamıştı.Nadya ise babasının sorunları olduğunu ve uygun bir yer aradığını söylemişti.Beraber kliniği gezmeye başladılar.Nadya hastaların olduğu odaya geldiğinde Kitabdar kitap okumaktaydı.Bir vesile ile onunla muhabbet etmiş ona bir kitap vermişti.Bu sırada Kitabdar kitabı açtığında yazarın isminin yukarısında “Nadya K.” yazılıydı ve kızı olduğunu anlamıştı.Ama durumu fark ettirmemek için sesini çıkarmıyordu.Nadya gittikten sonra hemen mektubu okumuş ve kendi için savaş verdiğini anlamıştı.
Yaşama bağlılığı artmış ve ona yardım etmek istiyordu. Öncelikle ilaçların dozunu azalmaya başladı. Nadya klinikten sonra Bertnard’ın yanına gidip olanları anlatmıştı.Berdnard babasını oradan çıkarmanın bir faydası olmadığını söylemiş ve Nadya oradan ayrılmıştı.Nadya genç bir adamla tanışımış onunla evlenmiş ve Brezilya’ya gitmişlerdi. Burada hamile kalmıştı.Doğacak çocuğun adını Bakü koycak ve babasını böylece yaşatacaktı.Bu sırada çatışmalar tekrar başlamış, silah sesleri kliniğe kadar gelmekteydi.Dr.Dawwab ve elemanlar orayı terk edip kaçmışlardı. Sabah olunca Kitabdar “gidiyorum”diyerek oradan ayrıldı. Başkente gidiyordu ve vardığında Fransız Büyükelçiliğine gitti. Burada onu Bertnard’ın yanına götürdüler.Bertnard, Clara’dan söz etmek istemiş ama Kitabdar lafını keserek sadece adresini istemişti.Clara’ya mektup yazıp,randevu vermişti.Buluşma zamanını düşünmüş ve 20 Haziran öğle vakti,Horloge rıhtımı yazmıştı.Evet yarın 20 Haziran’dı ve dördüncü gün bitmişti.
Yazar rıhtımın karşısından dürbünle oraya bakıyor, yavaş yavaş köprüye doğru ilerliyor ve ortasında duruyor.Az sonra kır saçlı bir kadın İsyan’a doğru yaklaşıyor ve birbirlerine sarılıyorlar,ağlıyorlar. “El ele mi gidecekler yoksa herbiri kendini yoluna mı?”diye merak ediyor. Ama bu kadarının yeterli olduğunu,uzaklaşması gerektiğini düşünüyor.
Yoldan geçenler var,durmuş onlara bakıyorlar,meraklı,duygulanmış.Ama ben onlara aynı biçimde bakamam;ben yoldan geçen biri değilim ki…
3.ANAFİKİR :
Bu Dünya’da insanın başına hergün değişik olaylar gelebilir. Bunlara hazırlıklı olmak ve gerekirse savaşmak kendimize yapacağımız en büyük iyilik olur.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İSYAN KİTABDAR: Hayatını anlatan kişidir. Yardımsever ve görevinde başarılı olmuş bir direnişçidir. Girişken ve verdiği savaştan dönmeyen bir kişidir.
İFFET:İsyan’ın büyükannesidir. Padişah kızıdır ama babasının ölümünden sonra ruhsal dengesi bozulmuştur.
DR.KİTABDAR:İsyan’ın babasıdır. İffet’i iyileştirmek için çaba göstermiş vefakar bir insdandır.
NUBAR:Ermeni fen öğretmenidir. Yenilikçi ve Dr. Kitabdar gibi medeni bir insandır.
CECİLE: İsyan Kitabdar’ın annesi ve Nubar’ın kızıdır. Son çocuğu olan Salem’ı doğururken ölmüştür.
İFFET:Cecile’nin kızı ve İsyan’ın ablasıdır. Annesinin ölümü ile evin yeni hanımı olmuştur. Mısırlı Mahmut’la evlenmiş ve mutlu bir yaşam yaşamıştır.
SALEM:cecile’nin oğlu ve İsyan’ın kerdeşidir. Annesinin ölümüne sebep olmuştur. Aile yapısından farklı bir yapıya sahiptir ve küçük yaşta kötü alışkanlıklar kazanmıştır.
BERTNARD: İleri ve öncü bir direnişçidir. İsyan’la araları çok iyidir. Savaşını sonuna kadar sürdüren bir insandır.
CLARA: Bir direnişçi ve İsyan’ın karısıdır. Çok güzel ve çekici bir kızdır. Nadya isimli bir kızı vardır.
MADAM BERROY: İsyan’ın Montpiller’deki kiraladığı evin sahibesidir.
NADYA: İsyan’ın ve Clara’nın kızıdır. Babası gibi girişken ve korkusuz bir kızdır.
DR.DAWWAB: Zengin ailelerin deliren kişilerine bakan ,cimri para göz bir insandır. Kendinden başka kimseyi düşünmemektedir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Gerçekten çok ilginç ve etkileyici bir kitap. Ben sık sık kitap okumayan biriyim ama bu kitabı severek okudum. Çünkü bir sonraki olayda ne olacağını merak ediyordum. Bu kitabın çabuk ve sık sık okunmasını sağlıyor. Merakımdan dolayı gecelere kadar kitabı okudum. Bütün arkadaşlarıma da bu kitabı okumalarında tavsiyede bulundum.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGi :
Amin Maalouf. 1949’da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı;1976’dan beri Paris’te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.
Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı Les Croisades vues par les Arabes(1983,Arapların Gözüyle Haçlılar) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız-Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) Leon I’Africain (Afrikalı Leo) ise bugün bir “klasik” kabul edilmektedir.
Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı Samarcande (Semerkant) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf’un sonraki kitapları yine romandı:Les Jardins de lumiere (1991, Işık Bahçeleri) ve Le Premier Siecle apres Beatrice (1992, Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl).
OĞUNUN LİMANLARI KİTABIN YAZARI :AMIN MAALOUF
ÇEVİREN :ESİN TALU-ÇELİKKAN
BASIM EVİ :ŞEFİK MATBAASI
1.KİTABIN KONUSU:
İsyan Kitabdar adlı bir kişinin yaşam hikayesi,başından geçen olaylar,doğumundan bu zamana kadar olan herşeyi anlatmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Yazar, kitabında bir kişinin hayat hikayesini, yaşamını anlatmaktadır. Bu kişiye 1976 haziranında metroda rastlamış ve onu bir tarih kitabındaki resminden hatırlamıştır. Yazar bu kişiyi yani İsyan Kitabdar’ı takip etmiştir. Kitabdar, yazara bir sokağın nerede olduğunu sormuştur. Bu sokağın ismi “Hubert Hughes Sokağı Direnişçi 1919-1944”tür. Kitabdar’da eski bir direnişçidir.
Yazar, Kitabdar’ı rahat bırakmamış, onunla tanışmış ve sohbete başlamıştır. Kitabdar, dört gün içinde Paris’teki otuz direnişçi ismi taşıyan cadde ve sokağı gezecektir. Bir kahveye gidip otururlar. Yazar, kitabdar’ın direnişçi olduğunu bildiği için onun hayatını anlatmasını ister. İsyan, tüm yaşamını bu dört gün içinde anlatacaktır. Ve anlatmaya başlar:
Eskiden bir padişah varmış. Bazı nedenlerden dolayı yerine yeğeni tahta oturmuş ve bunun üzerine padişah odasına kapanmıştır. Kimsenin yanına gelmesini istememektedir. Ancak kızı İffet’i çok sevdiğini bilenler onun odaya girmesini istemişlerdir. İffet odaya girdiğinde büyük bir çığlık atar,babası intihar etmiştir. Bu olaydan sonra neşeli, hoş,akıllı İffet gitmiş,yerine suskun,aklını yitirmiş bir kız gelmiştir.
Annesi kızının iyileşmesi için deli doktoru Kitabdar’ı çağırmıştır. Doktor iyileştirmek için Adana’daki köşküne götürmeyi önermiş ve anneside kabul etmiştir. Ama ne var ki günün birinde İffet hamile kalmıştır. Kitabdar’ın kuramlarına göre çocuk doğurmanın şoku ile İffet eski haline dönebilecekti. Nihayet çocuk doğdu ama pek bir faydası olmamıştı. Doktor çamura bulandırılmış, herkes onun hakkında kötü şeyler söylemektedir. Çocoğun babasız olduğunu söylenemezdi, çünkü İffet’le nikahlanmışlardı ama artık kimse kapılarından adım atmaz olmuştu. Doğan çocuk ise İsyan’ın babasıydı.16 yaşına girdiğinde babası vefat etti. Ermeni olan fen öğretmeni Nubar’la aralarında sıkı dostluk başlamıştı. Nubar’ın 10 yaşında bir kızı vardı, Cecile. Beş yıl sonra babasının arkadaşı ile evlenirler. Babası, Beyrut’ta bir kaşane yaptırmıştı ve oraya taşındılar. Nubar onlarla oturmak istememiş ve mütevazi bir ev kiralamıştı. Aynı zamanda valinin resmi fotografçısı olmuştu.
1914 yazının savaş başlamıştı. Cecile, İsyan’nın ablasına hamileydi. İsyan, 1919’da doğmuş ve 1922 Eylülünde son çocuğu olan Salem’i doğurmuştu. Son doğum esnasında Cecile ölmüş,evin yeni hanımı ablası İffet olmuştu.
Babası,annesinin ölümüne neden olduğu için Salem’i hiç sevmezdi. O da küçük yaşta hırsızlık,kavga gibi kötü suçlar işlemiş ve hapse girmişti. Bu yüzden babası bütün ümidini İsyan’da toplamıştı.
1936-1937 yıllarında İsyan, Bakarlaryanın 1. ve 2. sınavlaında ülkenin en iyi notunu almıştı. Babasından Montpellier tıp fakültesine gitmek için izin aldı ve temmuz sonunda gemi ile Marsilya’ya gitti. Oradan trenle Montpellier’e geçti. Burada bir ev kiralamış ve ev sahibeside Madam Berroy idi. Fakültede çok çalıştığı için ismi kısa zamanda ineğe çıkmıştı.
Bir akşam Bertnard isimli bir adamla tanıştılar. Bertnard o zamanın öncü direnişçilerindendi. İsyan’ın düşünceleri beğenisini kazanmış,onu direnişçi saflarına katmak istiyordu. Bu bir örgüttü, özgürlük örgütü. Ona bazı kağıtlar verdi,okumasını ve sonrada dağıtmasını söyledi. O da artık bir direnişçi olmuştu ve bu savaştaki ismi Bakü’ydü. Bu sistem böyle bir yıl devam etti.
Günün birinde bir jandarmanın oturduğu binaya girdiğini görmüş ve oradan uzaklaşmıştı. Bir ay önce kaldığı bir örgüt evine gitmişti. Burada bir çift ve yanlarında bir kız vardı. Kız çok hoşuna gitmişti ve ismi Clara idi. O gece geç vakte kadar sohbet ettiler. Ertesi sabah kerkes kendi yoluna ayrılmıştı. Clara’da bir direnişçiydi. Bakü örgütte çok başarılı olmuş artık önemli görevlerde yer almaktaydı.
Bir gün savaş başlamış ve nihayet kurtuluşa ulaşılmıştı. Daha sonra İsyan Montpellier’e geri dönmüş ve Madam Berroy’ı görmeye gitmişti. O yokken olanlar hakkında bilgi edinmiş ve kendinin yani Bakü’nün çok ünlü biri olduğunu anlamıştı. Herkes onu bir kahraman gibi görmekteydi. Ertesi gün gemi ile Beyrut’a dönmüştü. Limanda büyük bir kalabalık onu bekliyordu. Herkes onu alkışlıyor,sevinçlerini gösteriyorlardı. Oradan babasıyla birlikte eve döndüler. İsyan diğerlerinin nerede olduğunu sormuştu. Nubar ve büyükannesi Amerika’ya gitmiş, ablası ise Mısırlı Mahmut’la evlenip oraya gitmişti. Kardeşi Salem zaten onbeş yıl hapse atılmıştı. Babası yaşlı kaçık annesiyle evde yalnız kalmıştı. Geldiğinden on gün sonra büyükannesi İffet vefat etmiş ve defin töreninin bir padişah kızına yapıldığı unutulmamışdı.
Definin ertesi günü Clara, İsyan’ın yanına gelmişti. Beraber bahçeye çıkıp konuştular. Clara,Hayfa’ya gidiyormuş ve vapuru Beyrut Limanı’na demir atmıştı. Dayısıyla birliktelerdi ve limanın karşısındaki otelde kalıyorlardı. Bir süre daha sohbet ettiler ve Clara ayrıldı. İsyan onu bir daha görememe korkusu içindeydi. Ertesi günü bir taksiye atlayarak Clara’nın yanına gitti. Ona “bana yaz”demişti ve adresini vermişti. Clara da İsyan’ın dudağına bir öpücük kondurarak otele doğru koşmaya başlamıştı.
İki ay sonra Clara mektup atmıştı. Mektubunda Arap-Yahudi kavgalarını sona erdirmek için çabaladığı yazılıydı. Bu arada Kitabdar’da konferanslar vererek yaşadığı maceraları anlatıyordu. Çeşitli semtlerden, kentlerden ve köylerden çağrılar geliyordu. Bu sayede tüm ülkede tanınan biri olmuştu.
Bir gün konferanslarından birinde Clara’yı gördü ve konferansı kısa kesdi. Clara’yı babasıyla tanıştırdı. Clara bir konferansını dinlemek istemişti ve konferansında hayatını anlatmasını istiyordu. Kabul etti ama heyecanlanmamak için Clara’dan bakmamasını istemişti. Konferansa başladığında hayatını değil Clara’ya olan sevgisininde bahsediyordu. Ve Clara’ya evlenme teklif etti. Clara’da bir süre bekledikten sonra evet yanıtını verdi.
Evliliklerinin nasıl olacağını düşünmeye başladılar. Beyrut’ta resmi nikah yoktu bu yüzden Fransa’ya gitmeye karar verdiler ve gerekli evrakları hazırlamak için ayrıldılar. 20 Haziran’da, Paris’te, Horloge Rıhtımı’nda öğlen buluşacaklardı.Bu yerin Horloge Rıhtımı olması nedeni eski bir hikayede iki sevgilinin orada buluşmalarıydı.O gün buluştular ve evlendiler.Sonra Beyrut’a geri döndüler.Döndükten sonra kitabdar malikanesinde büyük bir şölen verildi,mutlu bir yaşam başlıyordu.Ta ki genel af ilanı ile kardeşinin eve dönmesine kadar…Bu olaydan sonra Clara ile İsyan Hafya’ya gitmeye karar verdiler,orada mutlu bir yaşama başladılar ve Clara hamileydi.
Birgün Kahire’den yani ablasından bir telgraf geldi.Babasının hasta olduğu yazmaktaydı ve İsyan derhal Beyrut’a hareket etti,Clara’sız. Babası felç geçirmiş ve birkaç ay sonra vefat etmiştir. Ablası daha sonra Kahire’ye geri dönmüştür. Babasının ölümü ile İsyan rahatsızlanmış ve ruhsal dengesi bozulmaya başlamıştır. Bir tane kız çocuğu olduğu haberi mektupla kendisine gelmişti. İsmini Kitabdar’ın istediği gibi Nadya koymuşlardı.Mektupta birde kızının fotoğrafı vardı. Aynı zamanda İsrail-Arap Savaşı patlak verdiği için Hafya’yada gidememektedir. Kardeşi Salem İsyan’nın bu halinden yararlanarak mirasa konmak istemiş ve İsyan’ı Dr.Dawwab’ın kliniğine göndermişti.Burada zengin ailelerin deliren hastaları yer almaktadır. Her sabah hastalara yüksek dozajda uyuşturucu madde veriliyor ve herkes ruh gibi ortalıklarda dolaşıyordu. Bu yüzden zor ve yavaş konuşuyor,yürüyor ve kitap okuyordu.Bertnard İsyan’ı ziyarete gelmiş onun bu haline çok üzülmüştür. Ayrılırken Bertnard’a sağ iç cebindeki kızının fotoğrafını göstermiş ama Bertnard bunun bir yardım çağrısı olduğunu anlamamıştı.İsyan’ın oradan kurtulup normal yaşama dönmek istediğini anlamamıştı.
Kitabdar yaşamadan iyice sıkılmış ve artık ölmek istiyordu. İş bu haldeyken kararını değiştirecek bir olay gerçekleşti. Kızı Nadya üniversiteye yazılmak için Paris’e gelmişti.Clara,Nadya’dan Bertnard’ı görmesini istemiştir.Bertnard’ın yanına gittiğinde babasının durumunu öğrenmiş ve özellikle fotoğraf hikayesi Nadya’nın çok ilgisini çekmişti. Babasını oradan kurtarma savaşına başlayacaktı. Oda arkadaşı Christine Paris’in en büyük kuyumcularından birinin kızıydı. Nadya,kimlikleri değiştirmeyi teklif etmiş ve Christine kabul etmişti.Christine’nin pasaportundaki resmi çıkarıp Nadya’nın kini taktılar.Artık kimse Nadya’dan şüphelenmeyecekti.Nihayet 1968’de uçakla doğuya hareket etti.Beyrut’a geldiğinin ertesi günü Dr.Dawwab’ın kliniğine gitti.Doktor para düşkünü olduğu için onu hoş karşılamıştı.Nadya ise babasının sorunları olduğunu ve uygun bir yer aradığını söylemişti.Beraber kliniği gezmeye başladılar.Nadya hastaların olduğu odaya geldiğinde Kitabdar kitap okumaktaydı.Bir vesile ile onunla muhabbet etmiş ona bir kitap vermişti.Bu sırada Kitabdar kitabı açtığında yazarın isminin yukarısında “Nadya K.” yazılıydı ve kızı olduğunu anlamıştı.Ama durumu fark ettirmemek için sesini çıkarmıyordu.Nadya gittikten sonra hemen mektubu okumuş ve kendi için savaş verdiğini anlamıştı.
Yaşama bağlılığı artmış ve ona yardım etmek istiyordu. Öncelikle ilaçların dozunu azalmaya başladı. Nadya klinikten sonra Bertnard’ın yanına gidip olanları anlatmıştı.Berdnard babasını oradan çıkarmanın bir faydası olmadığını söylemiş ve Nadya oradan ayrılmıştı.Nadya genç bir adamla tanışımış onunla evlenmiş ve Brezilya’ya gitmişlerdi. Burada hamile kalmıştı.Doğacak çocuğun adını Bakü koycak ve babasını böylece yaşatacaktı.Bu sırada çatışmalar tekrar başlamış, silah sesleri kliniğe kadar gelmekteydi.Dr.Dawwab ve elemanlar orayı terk edip kaçmışlardı. Sabah olunca Kitabdar “gidiyorum”diyerek oradan ayrıldı. Başkente gidiyordu ve vardığında Fransız Büyükelçiliğine gitti. Burada onu Bertnard’ın yanına götürdüler.Bertnard, Clara’dan söz etmek istemiş ama Kitabdar lafını keserek sadece adresini istemişti.Clara’ya mektup yazıp,randevu vermişti.Buluşma zamanını düşünmüş ve 20 Haziran öğle vakti,Horloge rıhtımı yazmıştı.Evet yarın 20 Haziran’dı ve dördüncü gün bitmişti.
Yazar rıhtımın karşısından dürbünle oraya bakıyor, yavaş yavaş köprüye doğru ilerliyor ve ortasında duruyor.Az sonra kır saçlı bir kadın İsyan’a doğru yaklaşıyor ve birbirlerine sarılıyorlar,ağlıyorlar. “El ele mi gidecekler yoksa herbiri kendini yoluna mı?”diye merak ediyor. Ama bu kadarının yeterli olduğunu,uzaklaşması gerektiğini düşünüyor.
Yoldan geçenler var,durmuş onlara bakıyorlar,meraklı,duygulanmış.Ama ben onlara aynı biçimde bakamam;ben yoldan geçen biri değilim ki…
3.ANAFİKİR :
Bu Dünya’da insanın başına hergün değişik olaylar gelebilir. Bunlara hazırlıklı olmak ve gerekirse savaşmak kendimize yapacağımız en büyük iyilik olur.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
İSYAN KİTABDAR: Hayatını anlatan kişidir. Yardımsever ve görevinde başarılı olmuş bir direnişçidir. Girişken ve verdiği savaştan dönmeyen bir kişidir.
İFFET:İsyan’ın büyükannesidir. Padişah kızıdır ama babasının ölümünden sonra ruhsal dengesi bozulmuştur.
DR.KİTABDAR:İsyan’ın babasıdır. İffet’i iyileştirmek için çaba göstermiş vefakar bir insdandır.
NUBAR:Ermeni fen öğretmenidir. Yenilikçi ve Dr. Kitabdar gibi medeni bir insandır.
CECİLE: İsyan Kitabdar’ın annesi ve Nubar’ın kızıdır. Son çocuğu olan Salem’ı doğururken ölmüştür.
İFFET:Cecile’nin kızı ve İsyan’ın ablasıdır. Annesinin ölümü ile evin yeni hanımı olmuştur. Mısırlı Mahmut’la evlenmiş ve mutlu bir yaşam yaşamıştır.
SALEM:cecile’nin oğlu ve İsyan’ın kerdeşidir. Annesinin ölümüne sebep olmuştur. Aile yapısından farklı bir yapıya sahiptir ve küçük yaşta kötü alışkanlıklar kazanmıştır.
BERTNARD: İleri ve öncü bir direnişçidir. İsyan’la araları çok iyidir. Savaşını sonuna kadar sürdüren bir insandır.
CLARA: Bir direnişçi ve İsyan’ın karısıdır. Çok güzel ve çekici bir kızdır. Nadya isimli bir kızı vardır.
MADAM BERROY: İsyan’ın Montpiller’deki kiraladığı evin sahibesidir.
NADYA: İsyan’ın ve Clara’nın kızıdır. Babası gibi girişken ve korkusuz bir kızdır.
DR.DAWWAB: Zengin ailelerin deliren kişilerine bakan ,cimri para göz bir insandır. Kendinden başka kimseyi düşünmemektedir.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
Gerçekten çok ilginç ve etkileyici bir kitap. Ben sık sık kitap okumayan biriyim ama bu kitabı severek okudum. Çünkü bir sonraki olayda ne olacağını merak ediyordum. Bu kitabın çabuk ve sık sık okunmasını sağlıyor. Merakımdan dolayı gecelere kadar kitabı okudum. Bütün arkadaşlarıma da bu kitabı okumalarında tavsiyede bulundum.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGi :
Amin Maalouf. 1949’da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı;1976’dan beri Paris’te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitaplarını yazmaya ayırmaktadır.
Yapıtlarında çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı Les Croisades vues par les Arabes(1983,Arapların Gözüyle Haçlılar) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986’da yayımlanan ve aynı yıl Fransız-Arap Dostluk Ödülü’nü kazanan ikinci kitabı (ilk romanı) Leon I’Africain (Afrikalı Leo) ise bugün bir “klasik” kabul edilmektedir.
Maalouf’un 1988’de yayımlanan ikinci romanı Samarcande (Semerkant) da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Maalouf’un sonraki kitapları yine romandı:Les Jardins de lumiere (1991, Işık Bahçeleri) ve Le Premier Siecle apres Beatrice (1992, Beatrice’den Sonra Birinci Yüzyıl).
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[B] KİTABIN ADI [/B]
ESKİ HASTALIK
KİTABIN YAZARI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILÃP ve AKA KİTAP EVLERİ – ANKARA CADDESİ
No:95 , İSTANBUL
BASIM YILI
1982
1- [B]KİTABIN KONUSU : [/B]
Eski Hastalık, toplum içinde bulunmak istememe ve eğer toplum içinde bulunuyorsa sessiz kalma hastalığı bulunan Züleyha’nın, İçel vilâyetinin Gölyüzü adlı bir çiftliğinde eski derebeyi torunlarından kocası Yusuf ile birlikte Taşucu vapuru ile bu çiftliğe yapılan uzun deniz seyahati, bu seyahatte ve çiftlikte geçen Yusuf ile Züleyha’nın hayatını konu edinmiştir.
2- [B]KİTABIN ÖZETİ : [/B]
Züleyha’nın çocukluğu İstanbul’da geçmişti. Annesi ölmüştü. Babası Ali Osman Bey askerdi.
Züleyha babasını tanımaya vakit bulamamıştı. Birkaç senede bir İstanbul’a uğrar, yirmi otuz gün ailesinin yanında kaldıktan sonra, tekrar kıt’asına dönerdi. Yusuf ise Ali Osman Bey’in askeriydi. Onunla birçok kere muharebelere katılmıştır. Yusuf daha sonra belediye reisliğine kadar yükselmiştir. Yusuf annesi Enise Hanım ile birlikte Gölyüzü çiftliğinde yaşamaktadır.
Züleyha, Yusuf’u babası sayesinde tanımıştı. Bir gün Ali Osman Bey kızına mektubunda: “İstanbul’dan hareketini bana telgrafla bildir. Seni, Yenice istasyonunda beklemeye gelirim. Oradan beraberce Silifke’ye gideriz.”. Ancak Ali Osman Bey yoğun işlerinden dolayı istasyona Yusuf’u kızını Silifke’ye götürmesi için göndermişti. Bu sayede Yusuf ile Züleyha Yenice istasyonunda tanışmışlardı.
Züleyha, Gölyüzü çiftliğine gittikten bir süre sonra babası Ali Osman Bey de geldi. Bu çiftlikte Yusuf annesi Enise Hanım ile birlikte yaşıyordu. Çiftlikte geçen günler boyunca Züleyha ile Yusuf birbirlerini sevmişlerdi. Enise Hanım da Züleyha’yı oğluna gelin olarak beğenmişti. Oğlunun Züleyha ile evlenmesini istiyordu. Nitekim, Ali Osman Bey de razı olunca Züleyha ile Yusuf müthiş bir düğünle evlenmişlerdi. Çift, evlendikten sonra aralarında hep soğukluk olmuştu. Zaten hasta olan Ali Osman Bey bir müddet sonra ölmüştü. Züleyha iyice çöktü. Yusuf karısındaki melânkolinin gittikçe arttığını gördükçe üzülüyordu. Ayrıca Züleyha, Yusuf’un sık sık belediye işlerinden konuşmasından rahatsız oluyordu. Yusuf’un bu belediye politikası davaları aralarını şiddetle açmıştı. Züleyha kocasına karşı tenkitlerde çok sert davranıyordu. Günün birinde Züleyha, Yusuf’a ayrılmalarını teklif etti. Yusuf da bunu kabul edince mahkeme bir yıl sonra resmi olmak üzere ayrılmalarına karar vermişti. Ama onlar hâlâ karı kocaydılar.
Züleyha İstanbul’a dayısının yanına gitti. Burada tanınmış tüccarlardan birinin oğlu ile tanışmıştı. Bu genç ile Alemdağı’na giderken trafik kazası geçirdi. Züleyha yaralı halde hastahanede yatarken gazeteler olayı resimlerle beraber isimleri de yazarak ortaya koymuştu. Yaralı kadına bütün arkadaşları ziyarete geliyordu. O bu durumdan sıkılıyordu. Ziyarete gelenlerin hemen gitmesi için ağır hasta numaraları yapıyordu.
Yusuf bu kaza olayını öğrenir öğrenmez hastahaneye gitti. Ne de olsa eski karısıydı. Fakat resmi olarak evliydiler. Mahkemenin verdiği bir yıllık süre dolmamıştı. Yusuf karısının tedavisi için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmaması için doktorlara emirler veriyordu. Züleyha’yı Gölyüzü’ne götürmek istiyordu. Uzun bir deniz seyahatinin karısının sıhhati için iyi olacağını düşünüyordu. Taşucu, Akdeniz kıyılarında işleyen küçük bir yük vapuru idi. Yusuf bu vapurla Züleyha’yı Silifke’ye on beş günlük bir deniz yolculuğu ile götürmeyi plânlamıştı. Züleyha kocasının bu isteğine razı olmuştu. Ancak Züleyha’nın hastahaneden çıkmaması gerekiyordu. Yusuf buna karşı çıkarak, karısını kucakladığı gibi Taşucu’na götürdü. Geminin, bir bacağı takma olan ihtiyar bir kaptanı vardı. Ayrıca güvertede beyaz bıyıklı, fakir kıyafetli bir ihtiyar daha bulunuyordu. Bu ihtiyar, geminin hususi doktoru Emin Bey idi. Züleyha bu halde bir insanın çalışmasına hayret etti. Vapur, Sirkeci açıklarında bir şamandıraya bağlı idi. Artık Gölyüzü’ne uzun bir deniz seyahati başlamıştı.
Yusuf’un bu seyahati yapmasının asıl amacı zaten soğuk bir insan olan Züleyha’nın yeni kasabalar, yeni insanlar görmesini sağlamaktı. Nitekim istedikleri yerde duruyorlar, durdukları yerleri geziyorlardı. Taşucu gemisi ile Tekirdağ’dan başlamak üzere, Marmara’nın büyük küçük hemen hemen bütün iskelelerine uğradılar. Marmara bittikten sonra Çanakkale Boğazı’na girilmişti. Çanakkale’de muharebe yerlerini bir gün boyunca gezdiler. Yusuf, Züleyha’ya Ali Osman Bey ile muharebede yaralandıkları yeri gösterdi. Züleyha bunlardan etkilenmişti.
Doktor Emin Bey fazla yaşlı olduğu için yolculuk ona yaramıyordu. Yolculuk sırasında hastalandı ve bu hastalığın sonucunda vefat etti. Züleyha onu sonradan çok sevmişti. Hatta ölünce ağladı. Taşucu gemisinin tayfasını Midilli, Sakız, Girit gibi adalardan gelen düşkünler oluşturuyordu. Bu düşkünler geminin eğlencelerini de düzenliyorlardı. Gemi artık Silifke’ye ulaşmıştı.
Bu seyahat sonucunda, Yusuf Züleyha’yı hiç bu kadar konuşurken görmemişti. Belki de bu deniz seyahati amacına ulaşmıştı. Resmi olarak ayrılmaları için iki ay kalmasına rağmen Züleyha ile Yusuf’un arası hiç bu kadar yakın olmamıştı. Yusuf ayrılmalarına rağmen Züleyha’nın hemen iyileşmesi için niçin bu deniz seyahatini yapmıştı ve resmi olarak ayrılma süreleri gelene kadar Züleyha’nın Gölyüzü’nde kalmasını istemişi. Yusuf buna cevap olarak, Züleyha’ya babasının askerlikte kendisine yaptığı iyilikleri ve fedakârlıkları söyledi.
Züleyha, çok sevdiği Gölyüzü’nde son günlerini yaşıyordu. Züleyha’nın ayrılma vakti gelmişti. Yusuf ile birlikte Mersin istasyonuna gittiler. Züleyha asla unutamayacağı deniz seyahati için Yusuf’a teşekkür etti. İstasyonda konuşurlarken ekspres gelmişti. Züleyha büyük bir üzüntüyle Yusuf ile vedalaşarak Mersin’den ayrıldı.
3- [B]KİTABIN ANA FİKRİ : [/B]
Hayata küsmüş ve hasta olan insanları kazanmaya çalışalım. Her insan gibi onların da iletişime ihtiyaçları vardır.
4- [B]KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : [/B]
Züleyha: Konuşmayı sevmeyen ve kalabalık bir yerde bulunmak istemeyen, iyi eğitim görmüş, kültürlü bir insandır. Yusuf’un üç yıl süre boyunca karısı olmuştur.
Yusuf: Her bulunduğu yerin hakim ve sahibi kesilmek isteğinde bir erkekti. Sadece uşak, hizmetçiler değil, şahsiyet sahibi, belli başlı birtakım insanlar da ona itaat ederlerdi. Züleyha’nın kocasıdır.
Ali Osman Bey: Züleyha’nın babasıdır. Birçok muharebede komutanlık yapmıştır. Ailesini işinden dolayı çok az görürdü. Fedakâr bir askerdir.
Enise Hanım: Yusuf’un annesidir. Çiftlikte sade bir hayat yaşayan, geleneklere bağlı bir kadındır.
5- [B]KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : [/B]
Romanda birçok kişi, olay ve yer tasvir edilmiştir. Gemiyle yapılan yolculuk sırasında Yusuf ile Züleyha’nın ziyaret ettikleri yerler de anlatıldığı için bir gezi yazısı özelliği de taşımaktadır. Olaylarda ayrıntılara da önem verilmiştir.
6- [B]KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : [/B]
Çağdaş Türk edebiyatının oluşumunun öncülerinden olan Reşat Nuri Güntekin, roman, öykü ve oyunlarında toplumun farklı kesimlerinin sorunlarını dile getirmiş; yapıtlarıyla geniş kitlelere ulaşabilmiş biridir. Yarattığı etkileyici duyarlık evreniyle; toplumun moral değerlerinin gelişmesinde, yetişmekte olan yeni kuşakların duygu ve düşünce dünyalarının zenginleşmesinde yönlendirici olmuştur.
Reşat Nuri, 25 Kasım 1889'da İstanbul'da doğdu. Babası askeri doktor Nuri Bey'dir. İlköğrenimini Çanakkale İptidai Mektebi'nde yaptı. Çanakkale İdadisi'nde bir buçuk yıl okuduktan sonra, bir süre İzmir Frere'ler Okulu'na devam etti. Buradan tasdikname ile ayrıldı, sınavla girdiği İstanbul Darülfünun (Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi'nde yüksek öğrenimini tamamladı (1912). Bursa Sultanisi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı (1913). İstanbul Vefa ve Erenköy liselerindeki müdürlüğü sonrası (1916-1919); Kabataş, Galatasaray, İstanbul Erkek liseleriyle; Çamlıca ve Erenköy Kız liselerinde Türkçe, edebiyat, felsefe, eğitbilim, Fransızca dersleri okuttu (1919-1931). Milli Eğitim müfettişi oldu (1931-39). Bir dönem Çanakkale milletvekili seçildi (1939-43). Milli Eğitim başmüfettişliği (1947); Paris Kültür Ateşeliği ve öğrenci müfettişliği görevlerinde bulundu (1950). Ateşeliği sırasında, UNESCO'da Türkiye temsilciliği yaptı. Emekli olduktan sonra (1954), İstanbul Şehir Tiyatroları'nda edebi kurul üyeliğine getirildi. Kanser tedavisi için Londra'ya gitti. 7 Aralık 1956'da burada öldü. Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.
Başlıca Yapıtları:
- Yeşil Gece
- Çalıkuşu
- Damga
- Eski Hastalık
- Yaprak Dökümü
- Kavak Yelleri
- Yaban
- Kavak Yelleri
ESKİ HASTALIK
KİTABIN YAZARI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILÃP ve AKA KİTAP EVLERİ – ANKARA CADDESİ
No:95 , İSTANBUL
BASIM YILI
1982
1- [B]KİTABIN KONUSU : [/B]
Eski Hastalık, toplum içinde bulunmak istememe ve eğer toplum içinde bulunuyorsa sessiz kalma hastalığı bulunan Züleyha’nın, İçel vilâyetinin Gölyüzü adlı bir çiftliğinde eski derebeyi torunlarından kocası Yusuf ile birlikte Taşucu vapuru ile bu çiftliğe yapılan uzun deniz seyahati, bu seyahatte ve çiftlikte geçen Yusuf ile Züleyha’nın hayatını konu edinmiştir.
2- [B]KİTABIN ÖZETİ : [/B]
Züleyha’nın çocukluğu İstanbul’da geçmişti. Annesi ölmüştü. Babası Ali Osman Bey askerdi.
Züleyha babasını tanımaya vakit bulamamıştı. Birkaç senede bir İstanbul’a uğrar, yirmi otuz gün ailesinin yanında kaldıktan sonra, tekrar kıt’asına dönerdi. Yusuf ise Ali Osman Bey’in askeriydi. Onunla birçok kere muharebelere katılmıştır. Yusuf daha sonra belediye reisliğine kadar yükselmiştir. Yusuf annesi Enise Hanım ile birlikte Gölyüzü çiftliğinde yaşamaktadır.
Züleyha, Yusuf’u babası sayesinde tanımıştı. Bir gün Ali Osman Bey kızına mektubunda: “İstanbul’dan hareketini bana telgrafla bildir. Seni, Yenice istasyonunda beklemeye gelirim. Oradan beraberce Silifke’ye gideriz.”. Ancak Ali Osman Bey yoğun işlerinden dolayı istasyona Yusuf’u kızını Silifke’ye götürmesi için göndermişti. Bu sayede Yusuf ile Züleyha Yenice istasyonunda tanışmışlardı.
Züleyha, Gölyüzü çiftliğine gittikten bir süre sonra babası Ali Osman Bey de geldi. Bu çiftlikte Yusuf annesi Enise Hanım ile birlikte yaşıyordu. Çiftlikte geçen günler boyunca Züleyha ile Yusuf birbirlerini sevmişlerdi. Enise Hanım da Züleyha’yı oğluna gelin olarak beğenmişti. Oğlunun Züleyha ile evlenmesini istiyordu. Nitekim, Ali Osman Bey de razı olunca Züleyha ile Yusuf müthiş bir düğünle evlenmişlerdi. Çift, evlendikten sonra aralarında hep soğukluk olmuştu. Zaten hasta olan Ali Osman Bey bir müddet sonra ölmüştü. Züleyha iyice çöktü. Yusuf karısındaki melânkolinin gittikçe arttığını gördükçe üzülüyordu. Ayrıca Züleyha, Yusuf’un sık sık belediye işlerinden konuşmasından rahatsız oluyordu. Yusuf’un bu belediye politikası davaları aralarını şiddetle açmıştı. Züleyha kocasına karşı tenkitlerde çok sert davranıyordu. Günün birinde Züleyha, Yusuf’a ayrılmalarını teklif etti. Yusuf da bunu kabul edince mahkeme bir yıl sonra resmi olmak üzere ayrılmalarına karar vermişti. Ama onlar hâlâ karı kocaydılar.
Züleyha İstanbul’a dayısının yanına gitti. Burada tanınmış tüccarlardan birinin oğlu ile tanışmıştı. Bu genç ile Alemdağı’na giderken trafik kazası geçirdi. Züleyha yaralı halde hastahanede yatarken gazeteler olayı resimlerle beraber isimleri de yazarak ortaya koymuştu. Yaralı kadına bütün arkadaşları ziyarete geliyordu. O bu durumdan sıkılıyordu. Ziyarete gelenlerin hemen gitmesi için ağır hasta numaraları yapıyordu.
Yusuf bu kaza olayını öğrenir öğrenmez hastahaneye gitti. Ne de olsa eski karısıydı. Fakat resmi olarak evliydiler. Mahkemenin verdiği bir yıllık süre dolmamıştı. Yusuf karısının tedavisi için hiçbir fedakârlıktan kaçınılmaması için doktorlara emirler veriyordu. Züleyha’yı Gölyüzü’ne götürmek istiyordu. Uzun bir deniz seyahatinin karısının sıhhati için iyi olacağını düşünüyordu. Taşucu, Akdeniz kıyılarında işleyen küçük bir yük vapuru idi. Yusuf bu vapurla Züleyha’yı Silifke’ye on beş günlük bir deniz yolculuğu ile götürmeyi plânlamıştı. Züleyha kocasının bu isteğine razı olmuştu. Ancak Züleyha’nın hastahaneden çıkmaması gerekiyordu. Yusuf buna karşı çıkarak, karısını kucakladığı gibi Taşucu’na götürdü. Geminin, bir bacağı takma olan ihtiyar bir kaptanı vardı. Ayrıca güvertede beyaz bıyıklı, fakir kıyafetli bir ihtiyar daha bulunuyordu. Bu ihtiyar, geminin hususi doktoru Emin Bey idi. Züleyha bu halde bir insanın çalışmasına hayret etti. Vapur, Sirkeci açıklarında bir şamandıraya bağlı idi. Artık Gölyüzü’ne uzun bir deniz seyahati başlamıştı.
Yusuf’un bu seyahati yapmasının asıl amacı zaten soğuk bir insan olan Züleyha’nın yeni kasabalar, yeni insanlar görmesini sağlamaktı. Nitekim istedikleri yerde duruyorlar, durdukları yerleri geziyorlardı. Taşucu gemisi ile Tekirdağ’dan başlamak üzere, Marmara’nın büyük küçük hemen hemen bütün iskelelerine uğradılar. Marmara bittikten sonra Çanakkale Boğazı’na girilmişti. Çanakkale’de muharebe yerlerini bir gün boyunca gezdiler. Yusuf, Züleyha’ya Ali Osman Bey ile muharebede yaralandıkları yeri gösterdi. Züleyha bunlardan etkilenmişti.
Doktor Emin Bey fazla yaşlı olduğu için yolculuk ona yaramıyordu. Yolculuk sırasında hastalandı ve bu hastalığın sonucunda vefat etti. Züleyha onu sonradan çok sevmişti. Hatta ölünce ağladı. Taşucu gemisinin tayfasını Midilli, Sakız, Girit gibi adalardan gelen düşkünler oluşturuyordu. Bu düşkünler geminin eğlencelerini de düzenliyorlardı. Gemi artık Silifke’ye ulaşmıştı.
Bu seyahat sonucunda, Yusuf Züleyha’yı hiç bu kadar konuşurken görmemişti. Belki de bu deniz seyahati amacına ulaşmıştı. Resmi olarak ayrılmaları için iki ay kalmasına rağmen Züleyha ile Yusuf’un arası hiç bu kadar yakın olmamıştı. Yusuf ayrılmalarına rağmen Züleyha’nın hemen iyileşmesi için niçin bu deniz seyahatini yapmıştı ve resmi olarak ayrılma süreleri gelene kadar Züleyha’nın Gölyüzü’nde kalmasını istemişi. Yusuf buna cevap olarak, Züleyha’ya babasının askerlikte kendisine yaptığı iyilikleri ve fedakârlıkları söyledi.
Züleyha, çok sevdiği Gölyüzü’nde son günlerini yaşıyordu. Züleyha’nın ayrılma vakti gelmişti. Yusuf ile birlikte Mersin istasyonuna gittiler. Züleyha asla unutamayacağı deniz seyahati için Yusuf’a teşekkür etti. İstasyonda konuşurlarken ekspres gelmişti. Züleyha büyük bir üzüntüyle Yusuf ile vedalaşarak Mersin’den ayrıldı.
3- [B]KİTABIN ANA FİKRİ : [/B]
Hayata küsmüş ve hasta olan insanları kazanmaya çalışalım. Her insan gibi onların da iletişime ihtiyaçları vardır.
4- [B]KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ : [/B]
Züleyha: Konuşmayı sevmeyen ve kalabalık bir yerde bulunmak istemeyen, iyi eğitim görmüş, kültürlü bir insandır. Yusuf’un üç yıl süre boyunca karısı olmuştur.
Yusuf: Her bulunduğu yerin hakim ve sahibi kesilmek isteğinde bir erkekti. Sadece uşak, hizmetçiler değil, şahsiyet sahibi, belli başlı birtakım insanlar da ona itaat ederlerdi. Züleyha’nın kocasıdır.
Ali Osman Bey: Züleyha’nın babasıdır. Birçok muharebede komutanlık yapmıştır. Ailesini işinden dolayı çok az görürdü. Fedakâr bir askerdir.
Enise Hanım: Yusuf’un annesidir. Çiftlikte sade bir hayat yaşayan, geleneklere bağlı bir kadındır.
5- [B]KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER : [/B]
Romanda birçok kişi, olay ve yer tasvir edilmiştir. Gemiyle yapılan yolculuk sırasında Yusuf ile Züleyha’nın ziyaret ettikleri yerler de anlatıldığı için bir gezi yazısı özelliği de taşımaktadır. Olaylarda ayrıntılara da önem verilmiştir.
6- [B]KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : [/B]
REŞAT NURİ GÜNTEKİN (1889-1956)
Reşat Nuri, 25 Kasım 1889'da İstanbul'da doğdu. Babası askeri doktor Nuri Bey'dir. İlköğrenimini Çanakkale İptidai Mektebi'nde yaptı. Çanakkale İdadisi'nde bir buçuk yıl okuduktan sonra, bir süre İzmir Frere'ler Okulu'na devam etti. Buradan tasdikname ile ayrıldı, sınavla girdiği İstanbul Darülfünun (Üniversitesi) Edebiyat Fakültesi'nde yüksek öğrenimini tamamladı (1912). Bursa Sultanisi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı (1913). İstanbul Vefa ve Erenköy liselerindeki müdürlüğü sonrası (1916-1919); Kabataş, Galatasaray, İstanbul Erkek liseleriyle; Çamlıca ve Erenköy Kız liselerinde Türkçe, edebiyat, felsefe, eğitbilim, Fransızca dersleri okuttu (1919-1931). Milli Eğitim müfettişi oldu (1931-39). Bir dönem Çanakkale milletvekili seçildi (1939-43). Milli Eğitim başmüfettişliği (1947); Paris Kültür Ateşeliği ve öğrenci müfettişliği görevlerinde bulundu (1950). Ateşeliği sırasında, UNESCO'da Türkiye temsilciliği yaptı. Emekli olduktan sonra (1954), İstanbul Şehir Tiyatroları'nda edebi kurul üyeliğine getirildi. Kanser tedavisi için Londra'ya gitti. 7 Aralık 1956'da burada öldü. Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.
Başlıca Yapıtları:
- Yeşil Gece
- Çalıkuşu
- Damga
- Eski Hastalık
- Yaprak Dökümü
- Kavak Yelleri
- Yaban
- Kavak Yelleri
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI: HANDAN
KİTABIN YAZARI: HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ VE ADRESİ:ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI: NİSAN 1995 (21 BASKI)
1.KİTABIN KONUSU: Kitaptaki olaylar,Abdülhamit’in istibdad döneminde geçmektedir.Bu bağlamda kitabın konusu bize o güne ait bilgiler vermektedir.Kitap,bir aşk hikayesi etrafında o günün sosyal yaşamı,kültürel yapısı ve istibdad dönemindeki Türk aydınlarının başlattığı yeni sosyal akımlardan bahsetmektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Refik Cemal evlenmek üzeredir.İstediği kızı yaşadığı mahallenin o döneme göre aykırı gözüken fertlerinden olan dört kız kardeşten biridir.Daha doğrusu Refik Cemal’in evleneceği kız diğerlerinin kuzenidir.Reifk Cemal birarz heyecanlı vede çekingen olarak bu işe kalkışmış ve babasını Neriman’ı istetmeye yollamış.Neriman onun fotoğrafını görünce hemen evlenmeyi kabul etmiştir.Refik Cemal bir akşam Neriman’la tanışmak için yemeğine igtmiş.Refik Cemal Neriman’I görünce ona vurulmuş işte hayatımın kadını bu diye düşünmüştür.Yemekte Cemal bey ile koyu sohbete dalmışlardı.Fakat maada boş bir sandalye Refik Cemal’in dikkatini çekmiştir.Tam soracağı sırada Neriman çok kutsal birinden bahsedermiş gibi keşke Handan’da burda olsa diye iç geçirmişti.Cemal beyde Handan’dan bahsetmeye başladı.Handan’ın çok zeki,öğrenmek için çok azimli,çok kültürlü ve çok güzel olduğundan bahsetmişti.RefikCemal Handan’ın çok özel bir yeri olduğunu anlamıştı.
Refik Cemal bir an önce düğün hazırlıklarına başlamak istediğini bildirince Cemal bey bunu hemen kabul etmiş ve düğün hazırlıklarına başlanmıştır.Tüm bu işler devam ederken Neriman Avrupa’da bulunan Handan’a danışmaktadır.Bu durum Refik Cemal’i biraz kızdırıyor olsada pek sesini çıkarmamıştır.Çünkü Handan’ın beğendiği ev eşyaları,Neriman’a beğendiği kıyafetler gerçekten onun da hoşuna gitmişti.Nihayet düğün günü gelir çatar.Refik Cemal rüyalarını süsleyen meleği Neriman’a kavuşur.Aradan bir tıl geçer.Neriman hamile kalır.Fakat tam bu sırada Abdülhamit’in hafiyeleri Refik Cemal’in peşine takılır.Çünkü Refik Cemal kendini geliştirmiş gerçek bir Türk aydınıdır ve istibdad dönemi bunu kabul etmemektedir.Refik Cemal sürgüne gitmektense kendi isteğiyle londra’ya tayinini ister ve yaptırır.tam bunu eşine söyleyeceği zaman Refik Cemal ve Server’in ortak arkadaşı olan ve Abdülhamit’in hiç sevmediği ateşli bir Türk aydını olan Nazım'ın amcası köşke gelmiştir.Bu arada Nazım bir süre önce tutuklanmış ve hapishanede intihar etmiştir.O akşam Neriman’da bir tuhaflık vardır.ağlamaktan gözleri şişmiştir.Refik Cemal sorduğunda Nazım için ağladığını söylemiştir.kıskançlık Refik Cemal’I farklı şeyler düşünmeye itmiş ve ilk defa Neriman’a kötü davranarak onu konuşturmaya çalışmıştır.Neriman kendisinin Nazım ile bir ilişkisinin olmadığını söylemiş fakat bu konuyu şimdi anlatamayacağını söylemiştir.Bu olaydan sonra Refik Cemal,Handan ve Nazımla ilgili konuyu hiç açmamıştır.Refik Cemal londra’ya giderek işe başlar.Neriman’da Handan ile Nazım’ın ilişkisini anlatmaya karar verir ve Handan’ın tüm mektuplarını Refik Cemal’e göndermeye başlar.Bu arada Refik Cemal bir kilisede Handan ile karşılaşır ve Handan onu otele davet eder.Handan onu çok iyi karşılar fakat eşi Hüsnü Paşa aynı şekilde davranmaz.Zaten Hüsnü Paşa çok ters bir insandır.
Gelelim Handanla Nazım’ın hikayesine.Handan 13-14 yaşlarında iken kendini çok geliştirmiş ve artık yaşlı insanlarla muhatap olavak düzeydedir.Nazım’ın amcasıda bunlardan biridir ve Nazım’ın Handan’a ters vermesini ister.Bir süre sonra Nazım ders vermeye başlar.Bu dönemde birbirlerine iyice aşık olurlar.Fakat Nazım Handan’a aşkını direkt söyleyemez ve ona sen bana ideallerime ulaşırken yardımcı olacak bir eşsin diye ona aşkını anlatmaya başlar.Handan buna çok sinirlenir ve Nazım’ın evlenme teklifini reddeder.Bu olaydan kısa bir süre sonrada Handan Hüsnü Paşa diye biriyle evlenir.Bu acı olaya dayanamayan Nazım Handan’a bir mektup yazar ve intihar eder.REFİK cemal bunları Neriman ve Handan’ın mektuplarından öğrenir.Bu yüzden Handan’dan hoşlanmamaktadır.Ama Handanla sohbet etmekten çok hoşlanmaktadır.Refik Cemal Londra’ya gittikten sonra eşini de yanına alır.Handan’da sık sık onlara gitmeye başlar.Bu arada Hüsnü Paşayla Handan ayrılmış ve Handan bunalıma girerek hafızasını kaybetmiştir.
Refik Cemal Handan’ın bakımını üstlenir ve beraber Sicilya’ya giderler.Orada birbirlerine aşık olurlar.Bir ay sonra Handan iyileşir.Fakat Handan Neriman’a ihanet ettiği içğin çok üzülmektedir.Bu üzüntüden dolayı tekrar hastalanır ve vefat eder.Refik Cemalle aralarındaki aşk dedikodu olarak kalır.Kimileri Handan’a kızar ve ölümüne sevinir,kimileride onun çektiği acılardan dolayı ona acırlar.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :Kitabın anafikrini şu atasözüyle açıklayabiliriz.’Ne oldum dememeli ne olacağım demeli’.Çünkü herkes Handan’I iyi bir yaşamı olacağını beklerjen tam tersi bir yaşam onun olmuştur.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLERIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HANDAN:Kızıl saçlatra sahip çok çekici bir insandır.Ruhi olarakta cesur ve atılımcıdır.
REFİK CEMAL:Esmer,uzun boylu yakışıklı biridir.Ruhi olarakta kendini geliştirmeyi seven ve kültürel ortamlardan hoşlanan biridir.
NAZIM:Sarı,uzun saçlıdır.Duygulu ve biraz alaycı güleç yüzlü bir insandır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap etkili bir anlatıma sahip ve insanlara gerçekten yararlı olabilecek ve hayatın içinden konulara yer veren güzel bir romandır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip ADIVAR 1882’de İstanbul’da doğmuştur.Anerikan kolejini bitiren ilk Türk kızıdır.İlk romanları daha çok ferdi aşk hikayeleri daha sonraları belgesel türündedir.
KİTABIN YAZARI: HALİDE EDİP ADIVAR
YAYINEVİ VE ADRESİ:ATLAS KİTABEVİ
BASIM YILI: NİSAN 1995 (21 BASKI)
1.KİTABIN KONUSU: Kitaptaki olaylar,Abdülhamit’in istibdad döneminde geçmektedir.Bu bağlamda kitabın konusu bize o güne ait bilgiler vermektedir.Kitap,bir aşk hikayesi etrafında o günün sosyal yaşamı,kültürel yapısı ve istibdad dönemindeki Türk aydınlarının başlattığı yeni sosyal akımlardan bahsetmektedir.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Refik Cemal evlenmek üzeredir.İstediği kızı yaşadığı mahallenin o döneme göre aykırı gözüken fertlerinden olan dört kız kardeşten biridir.Daha doğrusu Refik Cemal’in evleneceği kız diğerlerinin kuzenidir.Reifk Cemal birarz heyecanlı vede çekingen olarak bu işe kalkışmış ve babasını Neriman’ı istetmeye yollamış.Neriman onun fotoğrafını görünce hemen evlenmeyi kabul etmiştir.Refik Cemal bir akşam Neriman’la tanışmak için yemeğine igtmiş.Refik Cemal Neriman’I görünce ona vurulmuş işte hayatımın kadını bu diye düşünmüştür.Yemekte Cemal bey ile koyu sohbete dalmışlardı.Fakat maada boş bir sandalye Refik Cemal’in dikkatini çekmiştir.Tam soracağı sırada Neriman çok kutsal birinden bahsedermiş gibi keşke Handan’da burda olsa diye iç geçirmişti.Cemal beyde Handan’dan bahsetmeye başladı.Handan’ın çok zeki,öğrenmek için çok azimli,çok kültürlü ve çok güzel olduğundan bahsetmişti.RefikCemal Handan’ın çok özel bir yeri olduğunu anlamıştı.
Refik Cemal bir an önce düğün hazırlıklarına başlamak istediğini bildirince Cemal bey bunu hemen kabul etmiş ve düğün hazırlıklarına başlanmıştır.Tüm bu işler devam ederken Neriman Avrupa’da bulunan Handan’a danışmaktadır.Bu durum Refik Cemal’i biraz kızdırıyor olsada pek sesini çıkarmamıştır.Çünkü Handan’ın beğendiği ev eşyaları,Neriman’a beğendiği kıyafetler gerçekten onun da hoşuna gitmişti.Nihayet düğün günü gelir çatar.Refik Cemal rüyalarını süsleyen meleği Neriman’a kavuşur.Aradan bir tıl geçer.Neriman hamile kalır.Fakat tam bu sırada Abdülhamit’in hafiyeleri Refik Cemal’in peşine takılır.Çünkü Refik Cemal kendini geliştirmiş gerçek bir Türk aydınıdır ve istibdad dönemi bunu kabul etmemektedir.Refik Cemal sürgüne gitmektense kendi isteğiyle londra’ya tayinini ister ve yaptırır.tam bunu eşine söyleyeceği zaman Refik Cemal ve Server’in ortak arkadaşı olan ve Abdülhamit’in hiç sevmediği ateşli bir Türk aydını olan Nazım'ın amcası köşke gelmiştir.Bu arada Nazım bir süre önce tutuklanmış ve hapishanede intihar etmiştir.O akşam Neriman’da bir tuhaflık vardır.ağlamaktan gözleri şişmiştir.Refik Cemal sorduğunda Nazım için ağladığını söylemiştir.kıskançlık Refik Cemal’I farklı şeyler düşünmeye itmiş ve ilk defa Neriman’a kötü davranarak onu konuşturmaya çalışmıştır.Neriman kendisinin Nazım ile bir ilişkisinin olmadığını söylemiş fakat bu konuyu şimdi anlatamayacağını söylemiştir.Bu olaydan sonra Refik Cemal,Handan ve Nazımla ilgili konuyu hiç açmamıştır.Refik Cemal londra’ya giderek işe başlar.Neriman’da Handan ile Nazım’ın ilişkisini anlatmaya karar verir ve Handan’ın tüm mektuplarını Refik Cemal’e göndermeye başlar.Bu arada Refik Cemal bir kilisede Handan ile karşılaşır ve Handan onu otele davet eder.Handan onu çok iyi karşılar fakat eşi Hüsnü Paşa aynı şekilde davranmaz.Zaten Hüsnü Paşa çok ters bir insandır.
Gelelim Handanla Nazım’ın hikayesine.Handan 13-14 yaşlarında iken kendini çok geliştirmiş ve artık yaşlı insanlarla muhatap olavak düzeydedir.Nazım’ın amcasıda bunlardan biridir ve Nazım’ın Handan’a ters vermesini ister.Bir süre sonra Nazım ders vermeye başlar.Bu dönemde birbirlerine iyice aşık olurlar.Fakat Nazım Handan’a aşkını direkt söyleyemez ve ona sen bana ideallerime ulaşırken yardımcı olacak bir eşsin diye ona aşkını anlatmaya başlar.Handan buna çok sinirlenir ve Nazım’ın evlenme teklifini reddeder.Bu olaydan kısa bir süre sonrada Handan Hüsnü Paşa diye biriyle evlenir.Bu acı olaya dayanamayan Nazım Handan’a bir mektup yazar ve intihar eder.REFİK cemal bunları Neriman ve Handan’ın mektuplarından öğrenir.Bu yüzden Handan’dan hoşlanmamaktadır.Ama Handanla sohbet etmekten çok hoşlanmaktadır.Refik Cemal Londra’ya gittikten sonra eşini de yanına alır.Handan’da sık sık onlara gitmeye başlar.Bu arada Hüsnü Paşayla Handan ayrılmış ve Handan bunalıma girerek hafızasını kaybetmiştir.
Refik Cemal Handan’ın bakımını üstlenir ve beraber Sicilya’ya giderler.Orada birbirlerine aşık olurlar.Bir ay sonra Handan iyileşir.Fakat Handan Neriman’a ihanet ettiği içğin çok üzülmektedir.Bu üzüntüden dolayı tekrar hastalanır ve vefat eder.Refik Cemalle aralarındaki aşk dedikodu olarak kalır.Kimileri Handan’a kızar ve ölümüne sevinir,kimileride onun çektiği acılardan dolayı ona acırlar.
3.KİTABIN ANA FİKRİ :Kitabın anafikrini şu atasözüyle açıklayabiliriz.’Ne oldum dememeli ne olacağım demeli’.Çünkü herkes Handan’I iyi bir yaşamı olacağını beklerjen tam tersi bir yaşam onun olmuştur.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLERIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HANDAN:Kızıl saçlatra sahip çok çekici bir insandır.Ruhi olarakta cesur ve atılımcıdır.
REFİK CEMAL:Esmer,uzun boylu yakışıklı biridir.Ruhi olarakta kendini geliştirmeyi seven ve kültürel ortamlardan hoşlanan biridir.
NAZIM:Sarı,uzun saçlıdır.Duygulu ve biraz alaycı güleç yüzlü bir insandır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap etkili bir anlatıma sahip ve insanlara gerçekten yararlı olabilecek ve hayatın içinden konulara yer veren güzel bir romandır.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip ADIVAR 1882’de İstanbul’da doğmuştur.Anerikan kolejini bitiren ilk Türk kızıdır.İlk romanları daha çok ferdi aşk hikayeleri daha sonraları belgesel türündedir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : [COLOR=windowtext]ÇANAKKALE ASKERİNE RÜTBE GEREKMEZ
KİTABIN YAZARI :SEZEN ÖZOL
]YAYIN EVİ VE ADRESİ: KASTAŞ YAYIN EVİ
]BASIM YILI : 1998
]
]
]
]
]İÇİNDEKİLER:
]
]1) KİTABIN KONUSU]
]2) KİTABIN ÖZETİ]
]3) KİTABIN AN FİKRİ]
4) [COLOR=windowtext]KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5)KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER]
]6) KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
]
]HAZIRLAYANIN:
]
]ADI VE SOYADI : AGAH OKTAY KURT ]
]APOLET NUMARASI: 2313 ]
]KISMI : 32 ]
]TARİH : 21.04.2002
]1)KİTABIN KONUSU:
Çanakkale Savaşında Türk milletinin kahramanlıkları,katladığı zorluklar ve kalplerinde taşıdıkları akıl almaz vatansevgisi.Bunların dışında İngilizlerin Anzakları Türklere karşı insanlık dışı kışkırtmaları ve Anzakların da onlara karşı cevapları
]2)KİTABIN ÖZETİ:
Baş kahramanımız İbram Ağa Gönen kasabasında tellallık yapan,kasabanın neşe kaynağı,orta boylu birisidir.Günleri kaymakamlıktan aldığı haberleri davuluyla halka duyurmakla geçmektedir.1924 yılının mayıs ayında sabah namazından hemen sonra yüzbaşının emireri aceleyle ibram Ağanın yanına gelir ve acele şubeye gelmesini söyler.İbram Ağa apar topar gider,askerlerin tüfek çatıp rahatta tüfeklerin arkasında beklediklerini görür.Bunu Balkan Harbinden sonra ilk defa görmüştür ve haberlerin iyi olmadığını anlar.
İlanı eline aldığında inanamaz.Savaş çıkmıştır.Kasabaya döner,hükümetin Almanlarla birlup İngilizlere savaş açtığını,seferberliğin hızlanacağını,kurası tutanların bir hafta içinde şubeye teslim olmalarını,aksi halde asker kaçağı sayılacaklarını duyurur.
İbram Ağa ve Kellerin mustafa’nında askere gitmesi gerekmektedir. İbram Ağa babasının ölümünden sonra ilk defa bu kadar üzülmüştür. Ancak üzüntüsünün sebebi askere gidecek olması değil birkaç ay sonra evleneceği nişanlısı Kiraz’dan ayrılacak olmasıdır.ancak akşama sevinci tekrar yerine gelmiştir.Çünkü Kiraz ona dönene kadar bekleyeceğini söylemiştir.Bir hafta sonra İbram Ağa ve Kellerin Mustafa beraber teslim olurlar.
Öte yandan Ian Smıth 23 yaşında,teknik okul mezunu,bir çiftlikte araç bakımı yapan Avusturyalı bir gençtir.Birkaç ay sonra evleneceği komşu çiftlikte hizmetçilik yapan Elizabeth isimli bir nişanlısı vardır.İngiliz hükümeti tarafından askere çağrılır.Ancak İngilizlerin Hindistan,Senegal,Yeni Zelenda’dan da asker çağırdığnı duyan Ian İngilizlerin Türkler’den çok korktuğunu düşünmektedir.
İki hafta sonra Ian ve gelen askerler Arabistana gitmek için gemilere bindirilirler.Güvertede süngü ve yanaşık düzen eğitimleri almalarının yanında İngiliz subaylar tarafından sürekli Türklerin ne kadar gaddar,acımasız,cani, zorunlu olduklarında insan eti bile yiyen vahşi yaratıklar oldukların ikna edilmeye çalışılıyorlardı.
Acemi eğitiminde Kellerin Mustafa bahriyeye ayrılır.İbram Ağa ve Kellerin Mustafa ilk defa ayrılmışlardır.
Bir hafta sonra Çanakkale’nin hemen arkasında Maydos’a 9. Tümene katılacaklardır.İntikal günü İbram Ağanın bölüğü Tekirdağ’a giden gemiye sığmadığından bölük Gönen-Biga üzerinden yaya olarak Çanakkale’ye gidecektir.Mehmet Çavuşta bölükle beraber gelir.
14 günde yaya olarak gelirler.Buradan da Gelibolu Yarımadası’nda Kivle Koyu ‘na gitmek için tekneye binerler.İbrahim Ağayı çok sevdiğinden emir eri yapar.
Ian ve bölüğünde bir aydır Arapalrla birlikte karada eğitim yapmaktadır.Ian her zaman yanındakilere Türkleri hafife almadıkalrını ve sandıkları kadar kolay olmadıklarını söylemektedir.İmraz Adasına demir atarlar ve çıkarmaya 2 gün kalmıştır.Tüm askerleri bir korku sarmıştır.İlk çıkarmayı Arıburnu’nda yaparlar.
İlk çıkarma haberi Türk ordularının komutanı Liman von Sanders’a haber vermez.
Hamilto’nun yanıltma hareketleri ve çıkarma gösterileri Liman Paşa’nın kafasını karıştırmıştır.
Ancak M.Kemal bütün ,bu yanıltmalara rağmen çıkartmanın Arıburnu’ndan yapılacağını tahmin etmektedir.Ve nitekim ertesi gün burdan gelen top sesleriyle harekete geçmek için Esat Paşa’yı aradığında ulaşamadı.Ve tüm sorumlulukları üstlenerek buratı arekete geçirdi.
İbrahim Ağa’nıın bölüğü o gece giyinik yatmıştı ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte düşmanın top sesleriyle uyanmakta idi.O gün çok şiddetli çatışmalar olmuştu ve kahraman ve gözüpek 57.alayımız tamamen şehit olmuştur.
O gün İbram Ağa ve Ian karşılaşmıştır.İbram Ağa tek başına 3 Anzak askerinin arasına dalmıştır.İkisini temizledikten sonra tek kalan Anzak askeri tüfeği İbram Ağa’ nın üzerine doğrulttuktan sonra ateş etmiş fakat tüfek ateş almamıştır.Ağa önce bir süngü darbesiyle kolundan yaralanır ancak Anzağın dizlerine sapladığı süngüyle Anzak hareketsiz kalır.Süngüyü Anzak askerinin boğazına dayar ve Anzak cebinden bir şeyler çıkarmak ister.İbram Ağa’nın kadını aklına gelir ve Anzak’ı öldürmez.
Ian hastane gemisine geldiğinde baygındı.
Ayıldığında ilk işi yanında duran İngiliz subayına bağırıp çağırarak Türklerin zalim ,acımasız değil aksine çok merhametli iyi yürekli insanlar olduğunu söylemek oldu.
İbram Ağanın kahramanlıkları önce bütün bölükte daha sonra tüm alayda duyuldu.Bu kanlı çarpışmalarda bölük komutanları şehit oldu ve Tk. Kom. Seyfi Tğm. Bölük komutanı oldu.İbram Ağaya kahramanlıklarından dolayı onbaşı rütbesi verdiler ancak takmak istemedi.
Bir hafta sonraki çarpışmalarda İbram Ağanın arkasında patlayan bombadan sıçrayan şarapnel bacağına saplandı,mangasını yalnız bırakmak istemedi ancak bacağını kaldıramıyordu.Bayıldı.
Gözlerini açtığında ameliyathane de idi.Hemen bacağını kontrol etti ve yerinde olduğunu görünce yeniden savaşacağı için çok mutluydu.Memet Çavuş yanındaydı ve “Geçmiş olsun onbaşım “der.İbram Ağa ise “Çanakkale askeerine rütbe gerekmez onlara Çanakkale askeri demek yeterlidir”cevabını verir.
20 gün sonra taburcu olduğunda bütün bölük ona sarıldı.Ancak o bölüğün yarısından fazlasını tanıyamadı çünkü hepsi yeni katılmıştı.
İbram Ağa parçalanan elbiselerini sier uvalıyla yamayan arkadaşlarınıgörünce gözleri dolar.
O hastane iken ölülerin kokusundan dolayı 24 saat ateşkes olmuştu.Bu zamanda Türk ve Anzak askerleri arkadaş olmuşlardı.Anzaklar Tüklere hatıra olması için ceket düğmelerini ,Türkler ise madeni paralarını zaman zaman 10 m kadar yaklaşan mevzilerden birbirlerine atıyorlardı.Birbirleriyle işaretlerle anlaşmışlardı.
Türkler yakaladıkları Anzak askerlere su, yemek verip,ellerini yüzlerini temizlemişlerdi.İade edilen esirler bunları Anzaklara anlattılar ve Anzaklar İngiliz subaylara bağırıp çağırmaya başladılar hatta 10 gün selam bile vermediler.İngiliz subaylar Türkler gaz atacaklar deyip gaz maskesi dağıtacakken
Anzak askerleri Türkler mert adamlardır,yapmazlar demişlerdir.Ve maskeleri suratlarına fırlatmışlardır.
Dostluk esnasında Ian süngüleştiği ve İbram Ağanın kurtardığı Salih onbaşıyı tanır.Ona bir ay önce süngüleşirken üzerine atılan kahraman askeri,İbramAğa’yı sorar.Ve sonra ona hedie olarak gümüş kaplama bir saat verir.
Artık mevzilerden birbirlerine yiyecek atıyorlardır.
İbrahim Ağa bölüğün postasını tümene götürünce,tümen komutana hakkında çok şey bildiği İbrahim Ağa’yı görmek ister ve bir sorunu olduğunda hiç çekinmeden gelmesini söyler.
Kış bastırınca Anzaklar kendilerine depolar,sığınaklar hazırlar.Kışlık,yün elbiseler alırlar.Bizimkiler ise siper çuvalıyla yamalı elbise giymektedir.
Bir hafta sonra Anzaklar hiç farkettirmeden çekip gider.
Bölükler yavaş yavaş diğer cephelere gitmek üzere toplanırlar.
İbrahim Ağa hiç düşünmeden,direk koşarak tümen komutanının yanına gider.Tümen komutanı İbrahim Ağa’yı görünce çok sevinir ve arzusunu sorar.
İbrahim Ağa Çanakkalede kalmak ister.Nedenini soran komutana;”Burda yatan bunca şehidi soğukta,yalnız başına,öksüz gibi bırakmak istemediğini söyler.
Bu sözler çadırdakileri çok üzer ve etkiler.
Tümen komutana buna yalnız başına karar veremeyeceğini,isteğini yarın gelen Limon ve Sanders Paşa’ya bildireğini söyler.
“Olmaz komutanım.”der.”O ne de olsa bildirmez.Bilmez bunca yiğidimizin,şehidimizin acısını.”der.”Şehitlerimizin başında bir Alman’ın emriyle duracaksam durmak istemem zaten.”der.
Şehitlerimizin başında bir Alman ‘ın emriyle duracaksam durmak istemem zaten der ve çıkar gider
Bunun üzerine tüm komutanlar, İbram Ağa yı görmese de onun arkasından yani Çanakkale Askeri’nin arkasından hazırola geçip selam durdular.
]
]3)KİTABIN ANA FİKRİ:
İngilizler Çanakkale Savaşı’nı topuyla,tüfeğiyle,gemisiyle,hiç sakınmadan harcadığı mermisiyle,buna karşılık Türkler ise sadece canıyla kanıyla yapmışlardır.Her ne pahasına olursa olsun bu vatanın bir karış toprağını bile düşmana vermemek için seve seve canlarını verecek kadar gözleri kara,yürekleri vatan sevgisiyle çarpmaktadır.
]
]4)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: ]
Kitap içinde yer verilen olaylar Çanakkale Savaşı’nda yaşanan en çarpıcı,en etkileyici olaylardır.Her birisi insanlığa ders verici,Türk insanının vatanseverliğini açıkça ortaya koyan olaylardır.
Kitap içindeki şahıslar ise Türk insanını sembolize eden savaşı bizzat yaşamış,İbram Ağa ve Kellerin Mustafa savaş gazileridir.
[B]]İbram Ağa: Baş kahramanımız.Tellallık yaparak tüm kasabanın sevgisini kazanmıştır.Savaşta da yaptığı kahramanlıklarla herkes tarafından takdir edilmiştir. [/B]
[B]]Kellerin Mustafa: İbram Ağa’nın çocukluk akkadaşı.Savaşa kadar birbirlerinden hiç ayrılmamışlardır.Savaşı bizzat yaşamış Çanakkale gazisidir. [/B]
[B]]Kiraz: İbram Ağa’nın nişanlısıdır.Evinin tek çocuğudur.Bu yüzden istediği kişiyle evenme şansı vrdır. [/B]
[B]]Ian Smith: Çanakkala Savaşı’nda Anzak askeridir.Bir çiftlikte araç bakım taparak geçimini sağlamaktadır. [/B]
[B]]Elizabeth: Ian Smith’in nişanlısıdır.Ian’ın komşu çiftiğinde hizmetçilik yapmaktadır. [/B]
[B]]Mehmet çavuş: Savaş sırasında ibram Ağa’nın çavuşudur.Savaş sırasında İbram Ağa’yla en çok o ilgilenmiştir. [/B]
[B]]Seyfi Teğmen: Savaşta İbram Ağa’nın bölüğünde önce takım komutanı daha sonra bölük komutanı şehit olunca bölük komutanı olmuştur. [/B]
] 5)KİTAP HAKKINDAKİ SAHŞİ GÖRÜŞLER:
Kitap Çanakkale Savaşı’nda Türk milletinin vatanına koruma pahasına canını hiç esirgemeden verdiği mücadelenin hikaye biçiminde anlatımıdır. Dili sonderece sade,olaylar ve şahıslar belgelerden,araştırmalardan ve anılardan faydalanılarak ortaya konulmuş gerçeklerdir.Kitap aynı zamanda çok etkileyici ve akıcı.Her Türk vatandaşının özellikle biz harbiyelilerin okuması gereken, Çanakkale Savaşı’nı ilk defa hikaye biçiminde ele alan bir kitap.
]
] 6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
yazarımız Sezen Özol 1942 yılında Balıkesir-Gönen’de doğmuştur.İlk ve orta öğrenimini Balıkesir’de yüksek öğrenimini Ankara’da yapmıştır. Kitapta ismi geçen Kellerin Mustafa isimli Çanakkale gazisinin yakın akrabasıdır.Uzun çalışmalar sonucu ‘Çanakkale Askerine Rütbe Gerekmez’ isimli kitabı oluşturmuştur.
KİTABIN YAZARI :SEZEN ÖZOL
]YAYIN EVİ VE ADRESİ: KASTAŞ YAYIN EVİ
CAĞALOĞLU-İSTANBUL
]
]
]
]
]İÇİNDEKİLER:
]
]1) KİTABIN KONUSU]
]2) KİTABIN ÖZETİ]
]3) KİTABIN AN FİKRİ]
4) [COLOR=windowtext]KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5)KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER]
]6) KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
]
]HAZIRLAYANIN:
]
]ADI VE SOYADI : AGAH OKTAY KURT ]
]APOLET NUMARASI: 2313 ]
]KISMI : 32 ]
]TARİH : 21.04.2002
]1)KİTABIN KONUSU:
Çanakkale Savaşında Türk milletinin kahramanlıkları,katladığı zorluklar ve kalplerinde taşıdıkları akıl almaz vatansevgisi.Bunların dışında İngilizlerin Anzakları Türklere karşı insanlık dışı kışkırtmaları ve Anzakların da onlara karşı cevapları
]2)KİTABIN ÖZETİ:
Baş kahramanımız İbram Ağa Gönen kasabasında tellallık yapan,kasabanın neşe kaynağı,orta boylu birisidir.Günleri kaymakamlıktan aldığı haberleri davuluyla halka duyurmakla geçmektedir.1924 yılının mayıs ayında sabah namazından hemen sonra yüzbaşının emireri aceleyle ibram Ağanın yanına gelir ve acele şubeye gelmesini söyler.İbram Ağa apar topar gider,askerlerin tüfek çatıp rahatta tüfeklerin arkasında beklediklerini görür.Bunu Balkan Harbinden sonra ilk defa görmüştür ve haberlerin iyi olmadığını anlar.
İlanı eline aldığında inanamaz.Savaş çıkmıştır.Kasabaya döner,hükümetin Almanlarla birlup İngilizlere savaş açtığını,seferberliğin hızlanacağını,kurası tutanların bir hafta içinde şubeye teslim olmalarını,aksi halde asker kaçağı sayılacaklarını duyurur.
İbram Ağa ve Kellerin mustafa’nında askere gitmesi gerekmektedir. İbram Ağa babasının ölümünden sonra ilk defa bu kadar üzülmüştür. Ancak üzüntüsünün sebebi askere gidecek olması değil birkaç ay sonra evleneceği nişanlısı Kiraz’dan ayrılacak olmasıdır.ancak akşama sevinci tekrar yerine gelmiştir.Çünkü Kiraz ona dönene kadar bekleyeceğini söylemiştir.Bir hafta sonra İbram Ağa ve Kellerin Mustafa beraber teslim olurlar.
Öte yandan Ian Smıth 23 yaşında,teknik okul mezunu,bir çiftlikte araç bakımı yapan Avusturyalı bir gençtir.Birkaç ay sonra evleneceği komşu çiftlikte hizmetçilik yapan Elizabeth isimli bir nişanlısı vardır.İngiliz hükümeti tarafından askere çağrılır.Ancak İngilizlerin Hindistan,Senegal,Yeni Zelenda’dan da asker çağırdığnı duyan Ian İngilizlerin Türkler’den çok korktuğunu düşünmektedir.
İki hafta sonra Ian ve gelen askerler Arabistana gitmek için gemilere bindirilirler.Güvertede süngü ve yanaşık düzen eğitimleri almalarının yanında İngiliz subaylar tarafından sürekli Türklerin ne kadar gaddar,acımasız,cani, zorunlu olduklarında insan eti bile yiyen vahşi yaratıklar oldukların ikna edilmeye çalışılıyorlardı.
Acemi eğitiminde Kellerin Mustafa bahriyeye ayrılır.İbram Ağa ve Kellerin Mustafa ilk defa ayrılmışlardır.
Bir hafta sonra Çanakkale’nin hemen arkasında Maydos’a 9. Tümene katılacaklardır.İntikal günü İbram Ağanın bölüğü Tekirdağ’a giden gemiye sığmadığından bölük Gönen-Biga üzerinden yaya olarak Çanakkale’ye gidecektir.Mehmet Çavuşta bölükle beraber gelir.
14 günde yaya olarak gelirler.Buradan da Gelibolu Yarımadası’nda Kivle Koyu ‘na gitmek için tekneye binerler.İbrahim Ağayı çok sevdiğinden emir eri yapar.
Ian ve bölüğünde bir aydır Arapalrla birlikte karada eğitim yapmaktadır.Ian her zaman yanındakilere Türkleri hafife almadıkalrını ve sandıkları kadar kolay olmadıklarını söylemektedir.İmraz Adasına demir atarlar ve çıkarmaya 2 gün kalmıştır.Tüm askerleri bir korku sarmıştır.İlk çıkarmayı Arıburnu’nda yaparlar.
İlk çıkarma haberi Türk ordularının komutanı Liman von Sanders’a haber vermez.
Hamilto’nun yanıltma hareketleri ve çıkarma gösterileri Liman Paşa’nın kafasını karıştırmıştır.
Ancak M.Kemal bütün ,bu yanıltmalara rağmen çıkartmanın Arıburnu’ndan yapılacağını tahmin etmektedir.Ve nitekim ertesi gün burdan gelen top sesleriyle harekete geçmek için Esat Paşa’yı aradığında ulaşamadı.Ve tüm sorumlulukları üstlenerek buratı arekete geçirdi.
İbrahim Ağa’nıın bölüğü o gece giyinik yatmıştı ve sabahın ilk ışıklarıyla birlikte düşmanın top sesleriyle uyanmakta idi.O gün çok şiddetli çatışmalar olmuştu ve kahraman ve gözüpek 57.alayımız tamamen şehit olmuştur.
O gün İbram Ağa ve Ian karşılaşmıştır.İbram Ağa tek başına 3 Anzak askerinin arasına dalmıştır.İkisini temizledikten sonra tek kalan Anzak askeri tüfeği İbram Ağa’ nın üzerine doğrulttuktan sonra ateş etmiş fakat tüfek ateş almamıştır.Ağa önce bir süngü darbesiyle kolundan yaralanır ancak Anzağın dizlerine sapladığı süngüyle Anzak hareketsiz kalır.Süngüyü Anzak askerinin boğazına dayar ve Anzak cebinden bir şeyler çıkarmak ister.İbram Ağa’nın kadını aklına gelir ve Anzak’ı öldürmez.
Ian hastane gemisine geldiğinde baygındı.
Ayıldığında ilk işi yanında duran İngiliz subayına bağırıp çağırarak Türklerin zalim ,acımasız değil aksine çok merhametli iyi yürekli insanlar olduğunu söylemek oldu.
İbram Ağanın kahramanlıkları önce bütün bölükte daha sonra tüm alayda duyuldu.Bu kanlı çarpışmalarda bölük komutanları şehit oldu ve Tk. Kom. Seyfi Tğm. Bölük komutanı oldu.İbram Ağaya kahramanlıklarından dolayı onbaşı rütbesi verdiler ancak takmak istemedi.
Bir hafta sonraki çarpışmalarda İbram Ağanın arkasında patlayan bombadan sıçrayan şarapnel bacağına saplandı,mangasını yalnız bırakmak istemedi ancak bacağını kaldıramıyordu.Bayıldı.
Gözlerini açtığında ameliyathane de idi.Hemen bacağını kontrol etti ve yerinde olduğunu görünce yeniden savaşacağı için çok mutluydu.Memet Çavuş yanındaydı ve “Geçmiş olsun onbaşım “der.İbram Ağa ise “Çanakkale askeerine rütbe gerekmez onlara Çanakkale askeri demek yeterlidir”cevabını verir.
20 gün sonra taburcu olduğunda bütün bölük ona sarıldı.Ancak o bölüğün yarısından fazlasını tanıyamadı çünkü hepsi yeni katılmıştı.
İbram Ağa parçalanan elbiselerini sier uvalıyla yamayan arkadaşlarınıgörünce gözleri dolar.
O hastane iken ölülerin kokusundan dolayı 24 saat ateşkes olmuştu.Bu zamanda Türk ve Anzak askerleri arkadaş olmuşlardı.Anzaklar Tüklere hatıra olması için ceket düğmelerini ,Türkler ise madeni paralarını zaman zaman 10 m kadar yaklaşan mevzilerden birbirlerine atıyorlardı.Birbirleriyle işaretlerle anlaşmışlardı.
Türkler yakaladıkları Anzak askerlere su, yemek verip,ellerini yüzlerini temizlemişlerdi.İade edilen esirler bunları Anzaklara anlattılar ve Anzaklar İngiliz subaylara bağırıp çağırmaya başladılar hatta 10 gün selam bile vermediler.İngiliz subaylar Türkler gaz atacaklar deyip gaz maskesi dağıtacakken
Anzak askerleri Türkler mert adamlardır,yapmazlar demişlerdir.Ve maskeleri suratlarına fırlatmışlardır.
Dostluk esnasında Ian süngüleştiği ve İbram Ağanın kurtardığı Salih onbaşıyı tanır.Ona bir ay önce süngüleşirken üzerine atılan kahraman askeri,İbramAğa’yı sorar.Ve sonra ona hedie olarak gümüş kaplama bir saat verir.
Artık mevzilerden birbirlerine yiyecek atıyorlardır.
İbrahim Ağa bölüğün postasını tümene götürünce,tümen komutana hakkında çok şey bildiği İbrahim Ağa’yı görmek ister ve bir sorunu olduğunda hiç çekinmeden gelmesini söyler.
Kış bastırınca Anzaklar kendilerine depolar,sığınaklar hazırlar.Kışlık,yün elbiseler alırlar.Bizimkiler ise siper çuvalıyla yamalı elbise giymektedir.
Bir hafta sonra Anzaklar hiç farkettirmeden çekip gider.
Bölükler yavaş yavaş diğer cephelere gitmek üzere toplanırlar.
İbrahim Ağa hiç düşünmeden,direk koşarak tümen komutanının yanına gider.Tümen komutanı İbrahim Ağa’yı görünce çok sevinir ve arzusunu sorar.
İbrahim Ağa Çanakkalede kalmak ister.Nedenini soran komutana;”Burda yatan bunca şehidi soğukta,yalnız başına,öksüz gibi bırakmak istemediğini söyler.
Bu sözler çadırdakileri çok üzer ve etkiler.
Tümen komutana buna yalnız başına karar veremeyeceğini,isteğini yarın gelen Limon ve Sanders Paşa’ya bildireğini söyler.
“Olmaz komutanım.”der.”O ne de olsa bildirmez.Bilmez bunca yiğidimizin,şehidimizin acısını.”der.”Şehitlerimizin başında bir Alman’ın emriyle duracaksam durmak istemem zaten.”der.
Şehitlerimizin başında bir Alman ‘ın emriyle duracaksam durmak istemem zaten der ve çıkar gider
Bunun üzerine tüm komutanlar, İbram Ağa yı görmese de onun arkasından yani Çanakkale Askeri’nin arkasından hazırola geçip selam durdular.
]
]3)KİTABIN ANA FİKRİ:
İngilizler Çanakkale Savaşı’nı topuyla,tüfeğiyle,gemisiyle,hiç sakınmadan harcadığı mermisiyle,buna karşılık Türkler ise sadece canıyla kanıyla yapmışlardır.Her ne pahasına olursa olsun bu vatanın bir karış toprağını bile düşmana vermemek için seve seve canlarını verecek kadar gözleri kara,yürekleri vatan sevgisiyle çarpmaktadır.
]
]4)KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: ]
Kitap içinde yer verilen olaylar Çanakkale Savaşı’nda yaşanan en çarpıcı,en etkileyici olaylardır.Her birisi insanlığa ders verici,Türk insanının vatanseverliğini açıkça ortaya koyan olaylardır.
Kitap içindeki şahıslar ise Türk insanını sembolize eden savaşı bizzat yaşamış,İbram Ağa ve Kellerin Mustafa savaş gazileridir.
[B]]İbram Ağa: Baş kahramanımız.Tellallık yaparak tüm kasabanın sevgisini kazanmıştır.Savaşta da yaptığı kahramanlıklarla herkes tarafından takdir edilmiştir. [/B]
[B]]Kellerin Mustafa: İbram Ağa’nın çocukluk akkadaşı.Savaşa kadar birbirlerinden hiç ayrılmamışlardır.Savaşı bizzat yaşamış Çanakkale gazisidir. [/B]
[B]]Kiraz: İbram Ağa’nın nişanlısıdır.Evinin tek çocuğudur.Bu yüzden istediği kişiyle evenme şansı vrdır. [/B]
[B]]Ian Smith: Çanakkala Savaşı’nda Anzak askeridir.Bir çiftlikte araç bakım taparak geçimini sağlamaktadır. [/B]
[B]]Elizabeth: Ian Smith’in nişanlısıdır.Ian’ın komşu çiftiğinde hizmetçilik yapmaktadır. [/B]
[B]]Mehmet çavuş: Savaş sırasında ibram Ağa’nın çavuşudur.Savaş sırasında İbram Ağa’yla en çok o ilgilenmiştir. [/B]
[B]]Seyfi Teğmen: Savaşta İbram Ağa’nın bölüğünde önce takım komutanı daha sonra bölük komutanı şehit olunca bölük komutanı olmuştur. [/B]
] 5)KİTAP HAKKINDAKİ SAHŞİ GÖRÜŞLER:
Kitap Çanakkale Savaşı’nda Türk milletinin vatanına koruma pahasına canını hiç esirgemeden verdiği mücadelenin hikaye biçiminde anlatımıdır. Dili sonderece sade,olaylar ve şahıslar belgelerden,araştırmalardan ve anılardan faydalanılarak ortaya konulmuş gerçeklerdir.Kitap aynı zamanda çok etkileyici ve akıcı.Her Türk vatandaşının özellikle biz harbiyelilerin okuması gereken, Çanakkale Savaşı’nı ilk defa hikaye biçiminde ele alan bir kitap.
]
] 6)KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
yazarımız Sezen Özol 1942 yılında Balıkesir-Gönen’de doğmuştur.İlk ve orta öğrenimini Balıkesir’de yüksek öğrenimini Ankara’da yapmıştır. Kitapta ismi geçen Kellerin Mustafa isimli Çanakkale gazisinin yakın akrabasıdır.Uzun çalışmalar sonucu ‘Çanakkale Askerine Rütbe Gerekmez’ isimli kitabı oluşturmuştur.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi