KİTABIN ADI
DOĞUNUN LİMANLARI
KİYABIN YAZARI
AMIN MAALOUF
YAYINEVİ VE ADRESİ
YKY YAYINLARI
BASIM YILI
EKİM 1998
KİTABIN KONUSU:
‘Doğunun Limanrı’ isimli roman Osmanlı prensliğine dayanan bir babanın ve yahudi bir kadının oğlu olan Kitabdar adlı hayali kişinin hayat hikayesini anlatmaktadır. Kitabın yazarı olan Amin maalouf bu kitabı 60’lı yılların sonuna doğru tanıştığı bir kişinin hayatından esinlenerek yazıyor. Bu kişi Lübnan’da doğmuş Parise giderek direniş hareketine katılmış tekrar Lübnan’a döndüğünde ise bir kahraman gibi karşılanmıştır. Kitapta da aynı olayların işlendiği görülmektedir.
KİTABIN ÖZETİ:
“Doğunun Limanları” bir zamanlar Avrupalıların doğuya giriş yaptıkları, tespih taneleri gibi sıralanan ticaret kentlerine verilen isimdir. “Doğunun Limanları” kelime anlamı olarak “Doğunun Merdivenleri” olup, bazı Akdeniz limanlarına Fransızların taktığı isimdir.
Olay 1976 Haziranında Paris’te bir metroda geçmektedir. Yazar, romana tablodaki bir resimden söz ederek başlamaktadır. Tabloda, deniz ve o maviliğin üstündeki gemi bulumaktadır. Yazar, bu tabloya hayran kalmıştır. Metroda bu tabloyu seyrederken gözleri, son derece ilgi çeken bir adama takılır ve bu bu adamı takip etmeye başlar. Bu takip neticesinde her ikisi Hubert Hugles sokağında karşı karşıya gelirler. Yazar,türlü yollarla bu adama yaklaşmaya başlar. Adamın yabancı olduğunu sezer ve ona yardımcı olmaya çalışır. Bu yardımlaşma sonucunda her ikisi dost olurlar. Adamın amacı, Paris’te direnişçilerin adını taşıyan 39 cadde ve sokağı gezmektir. Bu arada yazar ile yabancı arasında koyu bir muhabbet başlar. Yabancı adam, yazarın sorularına yanıt vermeye çalışır ve ona Pariste dört gün kalacağını söyler. Bunun üzerine yazr ondan Paris’te kalacağı dörrt gün içinde hayat hikayesini anlatmasını ister. Yabancı bunu kabul eder. Yabancının kaldığı otel odasına giderler ve yabancı hayat hikayesini anlatmaya başlar.
Olaylar bir Osmanlı prensesinin aklını yitirmesiyle başlar . Kitabdar adlı Acem doktor tedavi amacıyla onu Adana’daki evine götürür. Onu seviyordur ve bu güzel kızla evlenir. Bir çocukları olur.
Her türlü düzene isyan eden bu prens bir gün Adana’da çıkan ayaklanmalar nedeniyle en iyi arkadaşı olan Nubar adlı bir Ermeni ile Lübnan, Beyrut’a gider. Burada Nubar’ın kızı ile evlenir, bir kızı ve iki oğlu olur. Karısı oğlu Salem’i doğururken ölür.
Kitabın asıl kahramanı prensin babasının adını verdiği oğlu Kitabdar’dır.
Kitabdar, isyan manasına gelmektedir. Oğlunun bir ihtilalci olmasını isteyen babası ona bu sebeple bu ismi vermiştir.
Kitabdar babasının onun hakkındaki tüm düşüncelere rağmen bir doktor olmak istiyordur. Ablasınında yardımıyla onu ikna ederek Paris’e tıp okumaya gider. Fakültede çok başarılı olan İsyan bir gün barda arkadaşlarıyla beraberken katıldığı bir tartışma aracılığı ile Bertrand takma adlı bir direnişçi ile tanışır ve bir anda kendini 2.Dünya Savaşı’nda bulur. Bu sırada hayatının kadını olacak Clara ile tanışır. Savaştan sonra Beyrut’a dönen Kitabdar bir kahraman olarak karşılanır. Kısa süre sonra Clara da Hayfa’da dayısının yanına yerleşir. Bu tanışmayı takben Kitabdar ve arasında sıcak gelişeler olur ve evlenmeye karar verirler.
Evlendikten sonra Hayfa ve Beyrut arasında gidip gelen çift, Clara hamileyken Hayfa’da kalmayı tercih ederler. 1948’de Kitabdar’ın babasının rahatsızlığı üzerine Beyrut’a dönüşü sırasında patlak veren Arap-Yahudi savaşı nedeniyle birbirlerinden ayrı kalırlar. Bu ayrılık Kitabdar’ın hayatını değiştirir.
Bu savaş nedeniyle Kitabdar karısını ve doğacak çocuğunu uzun süre göremez. Onların sağlığından duyduğu endişe, onu bir takım psikolojik sorunların içine iter. Davranışlarında gözle görülür bir değişme olur. Bundan yararlanan kardeşi Salem onu sadece zengin hastaların bulunduğu bir tımarhaneye kapattırır. İsyan, her gün onu uyuşturacak, deli olmasa bile onu deli gibi gösterecek sakinleştirici bir ilaç almak zorunda bırakılır. Yaklaşık yirmi yıl boyunca bu tımarhaneye kapalı kalan ve uyuşturulan isyan artık kurtulmanın imkansız olacağını düşündüğü sırada kızı Nadya onun izini bulur ve hastane yöneticilerine anlaşılmaması için farklı bir kimlikle onu ziyaret eder. Bu Kitabdar için bir kurtuluş kaynağıdır. Artık kızının varlığından güç almaktadır. Kitabdar Nadya’yı bir kez görmüştür. Ancak çevresinden gelen nasihatlere uyarak, kız bir daha babasına gelmemiştir. Bu Kitabdar için üzücü bir olay olsa da onu hayata geri dönme arzusundan mahrum bırakmamıştır. Kahve içinde verilen uyuşturuyucuyu daha az alarak hergün biraz daha kendine gelir.1976’da Lübnan da çıkan çatışmalar sırasında fırsatını bulup, yaşadığı hastaneden kaçan Kitabdar bir şekilde Paris’e gider ve orada Bertrand’ı bulur. Tüm yaşadıklarını anlatarak ondan Clara’nın adresini ister. Clara’dan 28 yıl sonra hiçbir şey bekleyemeyeceğini bilmesine rağmen yine de ona bir mektup yazar ve başından geçen her şeyi anlatır. Ondan cevap beklemiyordur, yıllar önce buluştukları bir limanda randevu verir.
Buluşma günü gelir. Buluşma günü yazarla Kitabdar’ın ayrılacağı gündür.
Kitabdar yazarla randevu verdiği yeri yeniden bulma çabası ile dolaşırken karşılaşır. Bu karşılaşma sonucunda Doğunun Limanları adlı kitap oluşmaya başlar. Tüm roman dinleyen kişinin notlarından aktarılıyor ve buluşma günü olan 20 Haziran’da bu notlar tamamlanıyor ve kitap da bitiyor.
Yazar 20 Haziran’da buluşma yeri olan köprüyü görebilecek bir cafeye oturarak olanları izlemeye başlar. Clara köprünün ucunda gözükür. Daha sonra eski sevgililer birbirlerine yaklaşır ve uzun uzun sarılırlar. Romanda burada biter.
KİTABIN ANA FİKRİ:
Kitaptaki olaylardan çok durumlara bakacak olursak yazarı insanların milliyetlerinden çok onların insan olmalarının ve kardeş gibi yaşamalarının gerektiği düşüncesinde olduğu görülmektedir. Kitabdar isimli kahraman bir müslüman olmasına rağmen yahudi olan Clara ile evleniyor, kahramanın babası bir Osmanlı prensi ama en iyi arkadaşı bir ermeni ve bu sebepten dolayı bulundukları şehirden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Kitabdar hiçbir ilgisi olmamasına rağmen Paris’te direniş hareketine katılıyor.
KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMSESİ:
Kitap tamamiyle Kitabdar’ın hayat hikayesini anlatmaktadır. Olaylar gerçek hayattan alınmıştır. Kitaptaki kişiler Kitabdar’ın ailesi ve arkadaşlarıdır. Kitabdar’ın arkadaşları şans eseri karşılaştığı ve daha sonradan aralarında pek bağlantı olmamasına rağmen samimi oldukları kişilerdir. Bertrand’la bir barda tanışmışlar daha sonra Bertrand’ın yanında direniş örgütüne katılmıştır. Clara ile polisten kaçarken tanışıp daha sonra evlenmişlerdir.
KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap çok akıcı ve okuyucunun ilgisini çeken bir kitaptır. Anlatılan olayların gerçek bi hayat hikayesi olması ve bu hikayenin Amin MAALOUF tarafından harmanlanması kitabın akıcılığını bir kat daha arttırmıştır. Yazar, çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz kültürünü diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da okuyucuya aktarmaktadır. Amin MAALOUF’un bu ve diğer kitaplarını herkese önerebilirim.
KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1949’ da Lübnan’da dogdu. Ana dili Arapça’ dir. 1976 yilindan
beri Paris’te yasiyor ve romanlarini Fransizca yaziyor. Kendini hem Lübnanli
hem de Fransiz olarak tanimliyor. Romanlarinda hep çocuklugunu ve gençligini
geçirdigi Doğu’ yu anlatiyor.
Yazar 1983 yilinda ilk romani “Araplarin Gözüyle Haçlilar” ile tanindi. 1986
yilinda yayimlanan ikinci romani “Afrikali Leo” ile ayni yil Fransiz-Arap
Dostluk Ödülünü kazandi. 1988’ de yayimlanan üçüncü romani
Semarkant” hemen hemen tüm dillere çevrilmistir. Maalouf’ un sonraki romanları Işık Bahçeleri (1991) ve Beatrice’ den Sonraki Birinci Yüzyil (1992) dir. Son romani olan Tanios Kayasi ile ise Fransa’nin en önemli ödüllerinden Goncourt Ödülü’nü kazandi.
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI SAVAŞ PİLOTUKİYABIN YAZARI ANTOİNE DE SAİNT EXUPERYYAYINEVİ VE ADRESİ NEHİR YAYINLARIBASIM YILI ŞUBAT 2001KİTABIN KONUSU: Savaş pilotu isimli roman ikinci dünya savaşı sırasında Fransız ordusunda pilot olarak görev yapan yazar Saint EXUPERY’nin savaş esnasında aldığı bir keşif görevinin ve bu esnada yazarın kendi hayallerinin hikayesidir. Kitapta esas konu uçuş görevi değil bu görevin gereksizliği hiç bir amacının olmamasına rağmen kendi ve dicer uçak personelinin hayatının boş yere büyük bir tehlikeye sokulmasından duyduğu üzüntüyü anlatmaktadır. Kitabın büyük kısmı yazarın uçuş esnasındaki hayallerini anlatmaktadır. KİTABIN ÖZETİ: Saint EXUPERY kitabına okul çağlarını hayal ederek başlıyor . gençliğinde bir okul gününde okulda arkadaşlarıyla yaptığı konuşmaları,arkadaşlarının özelliklerini, o yıllarda yaptıklarını anlatmaya başlıyor. Sonra hayal dünyasını bir kenara bırakarak gerçek dünyaya dönüyor. Aslında hayal gördüğü sırada bir birifing salonundadır ve uçuş emrinin gelmesini beklemektedir.bu kitapta Saint EXUPERY kendisinin başından geçen çok tehlikeli bir keşif uçuşunu anlatmaktadır. Kendisi Fransız ordusunda bir pilottur ve Almanlara karşı savaşmaktadır. Bu keşif uçuşunun aslında bir anlamı yoktur. Çünkü bu uçuşun tamamlanması ve sağ salim geri dönmek imkansıza yakındır. Daha öncede bu tür görevlere çıkan uçaklardan çoğu geri dönmemiştir. Geriye dönse bile getirdiği bilgiler bir işe yaramayacaktır. Çünkü Fransız ordusu ağır kayıplar vermiş ve geriye çekilmiş uçaklarının yüzde sekseni düşürülmüştür. Elde edien bilgiler kullanılamayacaktır. Uçuş emrini alır. Emri veren filo komutanıda bu görevin anlamsız olduğunu biliyordur. Ancak emir genel kurmaylıktan gelmiştir ve yapacak bir şey yoktur. Fotoğrafları çekecek olan teğmen Dutedre ve bir mitralyözcü ile birlikte uçuşa başlarlar. Uçuş esnasında 6 tane Alman avcı uçağı peşlerine takılır. Saint EXUPERY güneşe doğru uçarak avcı uçaklarının görüş alanlarından çıkar ve onları atlatır. Yazar avcı uçaklarından kaçarken bile hayaller görmektedir. Uçakları birer eşek arısına benzetmektedir. Kitap bu uçuş esnasındaki olaylar ve hayalerinden ibarettir. Avcı uçaklarından sonra fotoğraf çekmek için alçaldığı sırada çok yoğun bir ateşe maruz kalırlar. yazar bu ateşlerden de kurtulmasını bilir. Daha sonra önemsiz bir kaç yara alan uçakla birlikte üsse geri dönmeyi başarırlar ve orada bir kahraman gibi karşılanırlar. Özelliklede dokuz kilometre irtifada donmuş manevela ve aletlerle nasıl altı avcı uçağından kurtulduğunun duyulması onu cok iyi bir pilot olarak gözlerinde büyütmelerine sebep olmuştur. Yazar başından geçenleri ve hayallerini tekrar gözden geçirir ve neden böyle hayaller gördüğünü düşünür. Kitap bu şekilde biter. KİTABIN ANA FİKRİ: Kitaptaki olaylardan çok durumlara bakacak olursak yazarın insanların milliyetlerinden çok onların insan olmalarının ve kardeş gibi yaşamalarının gerektiği düşüncesinde olduğu görülmektedir. Yazar kendi savaşa katılmış biri olarak savaşın anlamsızlığını anlatmaya çalışmış. Bunu yaparkende kendi hayallerini örnek göstererek savaş öncesine dönmek arzusunu anlatmaya çalışmıştır.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMSESİ: Kitap tamamiyle yazarın bir uçuş hikayesini anlatmaktadır. Olaydan ziyade hayallerine yer vermiş kişiler üzerinde hiç durmamıştır . Kitapta en çok adı geçen kişi fotağrafları çeken teğmen Dutedre’dir. Dutedre’nin kişiliği hakkında bilgi verilmemiştir. KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Kitap çok sıkıcı bir kitapdır. Olaylar tamamiyle geri plana atılmış ön plana yazarın hayal dünyası itilmiştir. Hayalleride tamamiyle parçalanmış durumda olduğu ve devamlı başka bir yerlere atladığı için çok karmaşık. Bu nedenle sıkıcı olduğunu düşünüyorum. Ama yinede okumak isterseniz deneyebilirsiniz. Belki siz benim gibi düşünmeyebilirsiniz.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Saint-Exupery 1900 yılında Lyon’da doğdu. Askerliğini 1920’de hava kuvvetlerinde yaptı, sonra Latecoere şirketinin Toulouse-Casablanca hattında posta pilotu olarak çalıştı. Rio de Oro’da Juby burnu iniş şefliğine atandı, ardından, Patagonya hava seferlerini hizmete açmakla görevlendirildi (1929). Ancak, kısa bir süre sonra havayollarını bırakarak deneme pilotu oldu (1933), birçok önemli deneme uçuşunda görev aldı (Paris-Saigon, New York-Ateş ülkesi). 1940 savaşında keşif pilotluğu yaptı, mütarekeden sonra ABD’ye gitti, Kuzey Afrika’da müttefik birliklerine katıldı (1942), hava kuvvetlerine yeniden girerek 31 Temmuz 1944’te özel bir görevle Korsika’ya uçtu, ama geri dönemedi. En büyük tutkusu görev ve serüvendi. Eserlerinde kardeşliği ve hümanizmin geleneksel değerlerini yüceltti. Güney Postası’ndaki (Courrier Sud-1930) romansı öğeler, derin düşüncenin ve lirizmin bile bile gösterişli hale getirilmiş imgelerle geliştiği Gece Uçuşu’nda (Vol de nuit)-1931) yoktur. Saint-Exupery İnsanların Dünyası (Terre des hommes-1939) ve Savaş Pilotu’nda (Pilote de guerre-1942) aynı çizgiyi devam ettirir. Yazarın bitiremediği Kale (Citadelle-1949), neredeyse Kutsal Kitap’a özgü bir üslup ve imgelerle insanlar arasındaki kutsal bağı ve yaşamın ta kendisi olan o sürekli ilişkiyi yüceltir. Ayrıca bir masal olan Küçük Prens’i (le Petit Prince) mektuplarını (Günlük Notlar –Lettres a sa mere-1957), Un sens a la vie’yi (1956) anmak gerekir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:BİR SÜRGÜN
KİTABIN YAZARI:YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
KİTABIN YAYINEVİ:İLETİŞİM YAYINLARI
KİTABIN BASIM YILI:1937
1.KİTABIN KONUSU
Kendi topraklarından uzak bir insanın hor görülmesi hoş bir şey değildir.
2.KİTABIN ÖZETİ
Olayımızın kahramanı olan Doktor Hikmet İzmir’e sürgün edilmiş bir memurdur.Doktor Hikmet sıkıntı ve dertlerden çökmüş orta yaşlı bir kişidir.Okumaya düşkün bir insandır.Doktor Hikmet Guraba Hastanesi’nden çıkınca sevgilisiyle sözleştiği yere koşan bir aşık gibi kalbi çarparak “Abajali’nin” mağazasına gider ve hafta içinde gelmiş olan bütün kitap ve dergileri inceler.bazen saatlerce mağazadan çıkmaz ve yanına bir iki kitap ve dergi alarak dışarı çıkar.
Bir ara gazete ve mecmualarını okuduktan sonra dibinde azıcık bir şarap olan bir bardak dikkatini çeker.Bardağın içinde bir karınca vardır.Şarabın içinde dönüp dolaşır,bir yere gidemez.Ve ona bakarak işte bende bu karınca gibi hiçbiryere gidemiyorum der.
Bu arada limandaki büyük vapurlardan birinin bacası ona, uzun mesafelerin ve uzun diyarların bağrından kopan bir nida gibi seslendi.İri vapur bacalarından çıkan bu yanık haykırışın Doktor Hikmet üzerinde Büyük bir etkisi olmuştu.
Doktor Hikmet birçok kitap ve dergi okumuştu.Ayrıca buralarda birçok memleketin tanımını okumuştu ve birçok bilgi edinmişti.Ancak buralara hiç gitmmişti.Ve bu vapur seside Doktor Hikmet’i çağırıyordu.”Hadi kalk gidelim” diyordu.
Fakat, Doktor Hikmet koşmak isteyipte koşamayan,bağırmak isteyipte bağıramayan kabus içinde bunalmış bir kimse gibi bir türlü bu davete uyamaz.Bu kalk borusuna bir türlü “hazırım” diyemez.
Doktor Hikmet dördüncü bira şişesini de son damlasına kadar içtikten sonra bu imkanı vakitten daha kuvvetli buldu.İşte vapur önünde hazır duruyor,işte,gizli hareketleri saklayan yandak ve karanlıklar denizin üstüne kanatlarını germege başlıyor.Daha sonra o rehavete kapılarak Doktor Hikmer vapura bindi.Vapura bindiğinde çevresinde birçok insan vardır.
Doktor Hikmet’in üstü o kadar düzgün değildi ve insanlar Doktor Hikmet’e bakıyorlardı.Ertesi gün “nigare” vapuru Pire limanını varır varmaz Doktor Hikmet’in ilk işi karaya çıkarak birşeyler almak oldu.
Doktor Hikmet daha sonra vapurda biriyle tanıştı ve onunla dostluk kurdu.Ancak belli bir süre sonra bu dostluk kurdugu kişide kendisinden kaçmaya çalışır.
Doktor Hikmet’in başında bu maceralar geçtikten sonra Paris denilen o,uçsuz,bucaksız ve akıl sır ermez tezgahta çıraklık etmeye başlar.Paris’te girdiği bir lokantada bir kadının bulunduğu masaya oturmak ister.Ve bu vesile ile kadınla tanışır.
Daha sonraki günlerde Paris’de bir türk bulmak amacıyla yollara düştü,aramaya koyuldu.Babasına bir mektup göndermek zorundaydı.Ancak hangi vasıta ile göndereceğini bulamadı.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.bazen göndermemek aklından geçiyordu.Ama ihtiyarlar merake tmiştir.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.Doktor Hikmet Paris’I geziyordu.Ağustos ayının son günlerinde Luxembon bahçesi,insanın adeta yüreğine dokunan mahzun bir hal almıştır.Doktor Hikmet en çok Jardin Des Tuilleries ile Place de la Concorde’u çok beğenmişti.
3.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Bu roman sürgün edilmiş bir kişinin geçirdiği zorlukları anlatmaktadır.Kitap gerçekten yazar tarafından çok güzel bir şekilde kaleme alınmıştır.BU kitabın herkes tarafından okunmasını tavsiye ederim.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Doktor Hikmet:Okumayı çok seven, kültürlü bir insandır.Her zaman için kendini geliştirmeye adamıştır.İzmir’e sürgün yemiş bir insandır.
Vapurdaki Ermeni:İnsanları dış görünüşlerine göre değerlendiren, ne yaptığını bilmeyen kültürsüz bir insandır.
Kafe’deki Bayan
oktor Hikmet’e özeni olan saygılı,terbiyeli bir bayandır.son derece hayat dolu, canlı,dinamik birisidir.Doktor Hikmet’le olan duygusal ilşkilerinde onun duygusal biri olduğunu anlıyoruz.
5.KİTAP YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Yakup Kadri 17.yüzyılın sonlarından başlayarak Saruhan Vilayeti denilen Aydın ve Manisa bölgesinde hüküm sürmüş Karaosmanoğlu sülalesindendir.Mısırda ibrahim paşa konağına yerleşen ve orada ikbal hanımla evlenen Kadri beyin oğludur.27Mart 1889 da Kahirede doğdu.1908’de ailece yurda döndüler.İstanbul’a yerleştiler.Burada mektebe gittıler.Ancak bitiremeden ayrıldı.Bu arada İbsenden esinlenerek yazdığı tek perdelik oyunu yayımlanmış.
1912’de tüberküloza yakalandığını öğrenir.Ama annak 1916 da tedevi içn İsviçre’ye gidebilecek.Üç büyük yıl orada kalacaktır.Bektaşilikle ilgisi de bu yıllarda, İsviçra’ye gitmeden öncedir.O sıralar Paris’ten yeni dönmüş olan Yahya Kemal’in de etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarınr dayalı yeni bir sanat anlayışı savunmaya başladı.Ayrıca Doğu mitolojisiylede ilgileniyor,bir mistisizme yöneliyordu.
Başlıca eserleri:Bir Serencam(1913), Rahmet(1923), Milli Savaş Hikayeleri(1947), Kiralık Konak(1922), Nur Baba(1922), Hüküm Gecesi(1927), Sodom ve Gomore(1928), Yaban(1932), Ankara(1934), Bir Sürgün(1937), Panorama(1953), Hep O Şarkı(1956).
KİTABIN YAZARI:YAKUP KADRİ KARAOSMANOĞLU
KİTABIN YAYINEVİ:İLETİŞİM YAYINLARI
KİTABIN BASIM YILI:1937
1.KİTABIN KONUSU
Kendi topraklarından uzak bir insanın hor görülmesi hoş bir şey değildir.
2.KİTABIN ÖZETİ
BİR SÜRGÜN
Bir ara gazete ve mecmualarını okuduktan sonra dibinde azıcık bir şarap olan bir bardak dikkatini çeker.Bardağın içinde bir karınca vardır.Şarabın içinde dönüp dolaşır,bir yere gidemez.Ve ona bakarak işte bende bu karınca gibi hiçbiryere gidemiyorum der.
Bu arada limandaki büyük vapurlardan birinin bacası ona, uzun mesafelerin ve uzun diyarların bağrından kopan bir nida gibi seslendi.İri vapur bacalarından çıkan bu yanık haykırışın Doktor Hikmet üzerinde Büyük bir etkisi olmuştu.
Doktor Hikmet birçok kitap ve dergi okumuştu.Ayrıca buralarda birçok memleketin tanımını okumuştu ve birçok bilgi edinmişti.Ancak buralara hiç gitmmişti.Ve bu vapur seside Doktor Hikmet’i çağırıyordu.”Hadi kalk gidelim” diyordu.
Fakat, Doktor Hikmet koşmak isteyipte koşamayan,bağırmak isteyipte bağıramayan kabus içinde bunalmış bir kimse gibi bir türlü bu davete uyamaz.Bu kalk borusuna bir türlü “hazırım” diyemez.
Doktor Hikmet dördüncü bira şişesini de son damlasına kadar içtikten sonra bu imkanı vakitten daha kuvvetli buldu.İşte vapur önünde hazır duruyor,işte,gizli hareketleri saklayan yandak ve karanlıklar denizin üstüne kanatlarını germege başlıyor.Daha sonra o rehavete kapılarak Doktor Hikmer vapura bindi.Vapura bindiğinde çevresinde birçok insan vardır.
Doktor Hikmet’in üstü o kadar düzgün değildi ve insanlar Doktor Hikmet’e bakıyorlardı.Ertesi gün “nigare” vapuru Pire limanını varır varmaz Doktor Hikmet’in ilk işi karaya çıkarak birşeyler almak oldu.
Doktor Hikmet daha sonra vapurda biriyle tanıştı ve onunla dostluk kurdu.Ancak belli bir süre sonra bu dostluk kurdugu kişide kendisinden kaçmaya çalışır.
Doktor Hikmet’in başında bu maceralar geçtikten sonra Paris denilen o,uçsuz,bucaksız ve akıl sır ermez tezgahta çıraklık etmeye başlar.Paris’te girdiği bir lokantada bir kadının bulunduğu masaya oturmak ister.Ve bu vesile ile kadınla tanışır.
Daha sonraki günlerde Paris’de bir türk bulmak amacıyla yollara düştü,aramaya koyuldu.Babasına bir mektup göndermek zorundaydı.Ancak hangi vasıta ile göndereceğini bulamadı.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.bazen göndermemek aklından geçiyordu.Ama ihtiyarlar merake tmiştir.Mutlaka göndermesi gerekiyordu.Doktor Hikmet Paris’I geziyordu.Ağustos ayının son günlerinde Luxembon bahçesi,insanın adeta yüreğine dokunan mahzun bir hal almıştır.Doktor Hikmet en çok Jardin Des Tuilleries ile Place de la Concorde’u çok beğenmişti.
3.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER
Bu roman sürgün edilmiş bir kişinin geçirdiği zorlukları anlatmaktadır.Kitap gerçekten yazar tarafından çok güzel bir şekilde kaleme alınmıştır.BU kitabın herkes tarafından okunmasını tavsiye ederim.
4.KİTAPTAKİ ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Doktor Hikmet:Okumayı çok seven, kültürlü bir insandır.Her zaman için kendini geliştirmeye adamıştır.İzmir’e sürgün yemiş bir insandır.
Vapurdaki Ermeni:İnsanları dış görünüşlerine göre değerlendiren, ne yaptığını bilmeyen kültürsüz bir insandır.
Kafe’deki Bayan
oktor Hikmet’e özeni olan saygılı,terbiyeli bir bayandır.son derece hayat dolu, canlı,dinamik birisidir.Doktor Hikmet’le olan duygusal ilşkilerinde onun duygusal biri olduğunu anlıyoruz. 5.KİTAP YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ
Yakup Kadri 17.yüzyılın sonlarından başlayarak Saruhan Vilayeti denilen Aydın ve Manisa bölgesinde hüküm sürmüş Karaosmanoğlu sülalesindendir.Mısırda ibrahim paşa konağına yerleşen ve orada ikbal hanımla evlenen Kadri beyin oğludur.27Mart 1889 da Kahirede doğdu.1908’de ailece yurda döndüler.İstanbul’a yerleştiler.Burada mektebe gittıler.Ancak bitiremeden ayrıldı.Bu arada İbsenden esinlenerek yazdığı tek perdelik oyunu yayımlanmış.
1912’de tüberküloza yakalandığını öğrenir.Ama annak 1916 da tedevi içn İsviçre’ye gidebilecek.Üç büyük yıl orada kalacaktır.Bektaşilikle ilgisi de bu yıllarda, İsviçra’ye gitmeden öncedir.O sıralar Paris’ten yeni dönmüş olan Yahya Kemal’in de etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarınr dayalı yeni bir sanat anlayışı savunmaya başladı.Ayrıca Doğu mitolojisiylede ilgileniyor,bir mistisizme yöneliyordu.
Başlıca eserleri:Bir Serencam(1913), Rahmet(1923), Milli Savaş Hikayeleri(1947), Kiralık Konak(1922), Nur Baba(1922), Hüküm Gecesi(1927), Sodom ve Gomore(1928), Yaban(1932), Ankara(1934), Bir Sürgün(1937), Panorama(1953), Hep O Şarkı(1956).
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI: KADIN PENÇESİ
KİTABIN YAZARI: HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ VE ADRESİ: İNKLAP VE AKA yayın evi Koll.Ş.
BASIM YILI: 1984
ANA BAŞLIKLAR:
1.KİTABIN KONUSU
2.KİTABIN ÖZETİ
3.KİTABIN ANA FİKRİ
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ
1.KİTABIN KONUSU:
Hikayeciliğimizin kurucularından da sayılan Halit Ziya Uşaklıgil’in bu eseri altı hikayeden oluşmaktadır. Bu hikayelerinin çoğunda ezilmiş, ıstırap çekmiş, elinden imkanları alınmış insanların hayatlarını anlatıyor.Ya da kaderine boyun eğen insanların hayatlarını ele alıyor. Bu insanların dertlerini, yaşama biçimlerini, tevekküllerini, imkansızlıklarını gerçekçi bir gözle ele alıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
“Kadın Pençesi” adlı hikayede, bahtıkara olarak nitelendirebileceğimiz bir karakter var. Bu şahıs görünüş itibariyle donuk, içekapalı, gözlerine bakıldığında pek bir zeka ışıltısı görülmeyen birisidir. Ama bu şahıs aslında sahip olduğu ruhunun güzelliğini, iyiliğini bir ayıp gibi gizler. Onun, kendisinin hiç sevilmediği ve sevilemeyeceği kanaatinin acısını çıkarmak istercesine hayatı, dünyayı, bütün insanları ve onların arasında özellikle kadınları sevmek konusunda çok bol bir açığı vardır.
Bu adamın bir türlü tatmin edilemeyen sevmek ihtiyaçları birike birike bir gün birden bire taşar ve hep birden kümelenerek bir genç kızın üzerinde toplanıverir. Bu olayı bir evlenme takip eder. Bu evlenme olayı çabuk verilmiş bir karar ve büyük bir hatadır. Bu kız çok güzeldir, fakat gerek yetiştirilme tarzı gerekse kişilik özellikleri bakımından olumsuz özellikler taşımaktadır.
Çok geçmeden bu evlilik ayrılık ile sonuçlanır. Bu ayrılıktan sonra kadın artık bir bar kadını olur. Her gece deliler gibi eğlenir, içer ve her defasında bir başka erkeğin kolları arasında orayı terkeder olur. Adam da kadın neredeyse oraya gider, bir kenarda, bir masanın başında ara vermeden içer, onu izler.
Hikayenin son olayında yine bir gece adam oturmuş kadını izlemektedir. Bu defasında hikayeyi anlatan baş karakter de gider, adamın masasına oturur. Derken kadın bir genç delikanlının kollarında görünür. Tam dudakları birleşmek üzeredir ki, bu sahneyi gören zavallı adam içki şişesini tuttuğu gibi masada parçalar. Elinden kan sızmaya başlar. Kadın bu manzarayı görünce hemen adamın yanına gelir ve onun elini sarar, elleriyle onun başını okşar.
Hikayeyi anlatan kişi bu mutsuz erkek başını o kadın pençesinin altında bırakarak, yüreğinde burkulan bir düğümle orayı terkeder.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bu hikayenin vermek istediği ana fikir; evlenmek için erken karar vermenin ne kadar zararlı olduğu konusundadır. Hikayede görülen bu zavallı adam gibi sevgiye muhtaç insanlar, bu tuzağa daha kolay düşer. Eğer bir şahıs “ben hiç yaşamadım ki” diyebiliyorsa, kadın pençesinin kurbanı olması çok büyük bir olasılıktır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Bu eserin bir hikaye olmasındandır ki, olayların çok çabuk geliştiğini, okuduğumuz bir sayfada yılların anlatıldığını görüyoruz. Şahıslar hakkında az ama öz bilgiler mevcut. Sadece hikayenin gelişimini, geçen olaylara karşı sahip olmamız gereken yorumu yapmamızı sağlamak için gerekli bilgiler verilmiş. Yine de olaylar ve şahıslar tamamen gerçekçi.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu hikayeyi okuyacak bir kişinin ilk düşüneceği, bu güzel eserin daha uzun olması gerektiğidir. Halit Ziya Uşaklıgil’in bu hikayeleri tam anlamıyla birer roman konusu teşkil etmektedir. Roman yazmaya oldukça uygun ve gerçekçi konular içeriyor. Halit Ziya Uşaklıgil, bu hikayelerin yerine birer roman yazmış olsaydı çok daha büyük eserler vermiş oludu.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
[B] [/B]
Halit Ziya Uşaklıgil :
Önemli roman ve öykü yazarlarımızdan Halit Ziya Uşaklıgil 1867'de İstanbul'da doğdu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih Rüştiyesi’ne devam etti. 1879 yılında ailesiyle birlikte İzmir'e yerleşti. Burada da rüştiyeye devam eden Halit Ziya, daha sonra Fransızca öğrenmek için Rahipler Okulu'na gönderildi.
Fransızcadan ilk çevirilerini bu dönemlerde yapmaya başladı. 1884 yılında Tevfik Nevzat ile birlikte Nevruz dergisini, 1886'da da Hizmet gazetesini çıkardı. İlk romanını da bu gazete yayımladı.
Halit Ziya okulunu bitirdikten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Aynı anda bir bankada memur olarak da çalıştı. 1893 yılında Reji İdaresi'nde başkatip olarak İstanbul'a atandı. İstanbul'da Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla yakınlık kurdu ve 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı ve Servet-i Fünun dergisinde ününü büyük ölçüde artıran romanlarını yazdı.
Halit ziya 1901-1908 yılları arasında yazı yazmayı bıraktı ancak, II. Mesrutiyet döneminde yeniden basladı. Yazdıklarını 1923'te yayımladı. Bir süre Darülfünun'da estetik ve batı edebiyatı dersleri verdi. V. Mehmed tahta geçince onun mabeyn baskâtipliğine atandı ve dört yıl bu görevini sürdürdü. Daha sonra Reji İdaresi'nde yönetim kurulu başkanlığı yaptı.
Halit Ziya son yıllarında Yeşilköy'deki evinde anılarını yazdı ve 22 Mart 1945'te İstanbul'da öldü.
Halit Ziya ilk eserlerinde karşılıksız aşkı anlattı. Bunlar genellikle duygusal ve kısa romanlardı. En önemli eserlerinden Mai ve Siyah İstanbul'da yazdığı ve profesyonelliğini kanıtladığı kitabıdır. Bunda ilk romanlarına nazaran acı dolu aşk serüvenleri arka planda kalmıştır. Şairler, gazeteciler, yayınevi sahipleri ve yazarlar arasında geçen olayları ele aldığı bu romanda, hem o dönemin Babiâli dünyasını anlatmış, hem de Edebiyat-i Cedide kusağının bakış açısını yansıtmıştır.
1898-1900 yılları arasında yazdığı Aşk-ı Memnu ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Romanda zengin bir adamla evlenen genç ve güzel bir kadının yaşlı kocasına sadık kalmak kararına rağmen, yasak bir aşka sürüklenişi anlatılmış ve olayın psikolojik nedenleri üstünde gerçekçi bir biçimde durulmuştur.
Halit Ziya Edebiyat-ı Cedide'nin sanat anlayışı doğrultusunda Osmanlıca içinde yer almayan yabancı kelime ve tamlamalar kullanarak farklı bir dil yaratmıştır. Ama Aşk-ı Memnu'dan sonra bu farklı dil anlayışından vazgeçerek Kırık Hayatlar romanında yalın bir dil kullanmaya yönelmiştir.
Batı anlayışıyla öykü yazımını Türkiye'de yaygınlaşmasında Halit Ziya'nın sayıları hayli fazla olan öyküleri büyük rol oynamıştır. Fakir halktan seçtiği kahramanlarla bu kesimin sözcüsü olmuştur. Halit Ziya Uşaklıgil romanı bir sanat yapıtı olarak görmüş ve yazılarını çok ciddiye alarak titizliğiyle Türk romanının öncüsü olmuştur.
Başlıca Eserleri;
Roman:
Nemide, 1889
Bir Ölünün Defteri, 1889
Ferdi ve Sürekâsı, 1894
Mai ve Siyah, 1897
Aşk-ı Memnu, 1900
Kırık Hayatlar, 1923
Öykü:
Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888
Bir İzdivacın Tarih-i Muasakası, 1888
Heyhat, 1894
Solgun Demet, 1901
Sepette Bulunmuş, 1920
Bir Hikâye-i Sevda, 1922
Hepsinden Acı, 1934
Onu Beklerken, 1935
Aşka Dair, 1936
İhtiyar Dost, 1939
Kadın Pençesinde, 1939
İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950
Oyun:
Kabus, 1918
Anı:
Kırk Yıl, 1936
Sara ve Ötesi,1942
Bir Acı Hikâye, 1942
Şiir:
Mensur Şiirler, 1889
Deneme:
Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955
KİTABIN YAZARI: HALİT ZİYA UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ VE ADRESİ: İNKLAP VE AKA yayın evi Koll.Ş.
BASIM YILI: 1984
ANA BAŞLIKLAR:
1.KİTABIN KONUSU
2.KİTABIN ÖZETİ
3.KİTABIN ANA FİKRİ
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ
1.KİTABIN KONUSU:
Hikayeciliğimizin kurucularından da sayılan Halit Ziya Uşaklıgil’in bu eseri altı hikayeden oluşmaktadır. Bu hikayelerinin çoğunda ezilmiş, ıstırap çekmiş, elinden imkanları alınmış insanların hayatlarını anlatıyor.Ya da kaderine boyun eğen insanların hayatlarını ele alıyor. Bu insanların dertlerini, yaşama biçimlerini, tevekküllerini, imkansızlıklarını gerçekçi bir gözle ele alıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
“Kadın Pençesi” adlı hikayede, bahtıkara olarak nitelendirebileceğimiz bir karakter var. Bu şahıs görünüş itibariyle donuk, içekapalı, gözlerine bakıldığında pek bir zeka ışıltısı görülmeyen birisidir. Ama bu şahıs aslında sahip olduğu ruhunun güzelliğini, iyiliğini bir ayıp gibi gizler. Onun, kendisinin hiç sevilmediği ve sevilemeyeceği kanaatinin acısını çıkarmak istercesine hayatı, dünyayı, bütün insanları ve onların arasında özellikle kadınları sevmek konusunda çok bol bir açığı vardır.
Bu adamın bir türlü tatmin edilemeyen sevmek ihtiyaçları birike birike bir gün birden bire taşar ve hep birden kümelenerek bir genç kızın üzerinde toplanıverir. Bu olayı bir evlenme takip eder. Bu evlenme olayı çabuk verilmiş bir karar ve büyük bir hatadır. Bu kız çok güzeldir, fakat gerek yetiştirilme tarzı gerekse kişilik özellikleri bakımından olumsuz özellikler taşımaktadır.
Çok geçmeden bu evlilik ayrılık ile sonuçlanır. Bu ayrılıktan sonra kadın artık bir bar kadını olur. Her gece deliler gibi eğlenir, içer ve her defasında bir başka erkeğin kolları arasında orayı terkeder olur. Adam da kadın neredeyse oraya gider, bir kenarda, bir masanın başında ara vermeden içer, onu izler.
Hikayenin son olayında yine bir gece adam oturmuş kadını izlemektedir. Bu defasında hikayeyi anlatan baş karakter de gider, adamın masasına oturur. Derken kadın bir genç delikanlının kollarında görünür. Tam dudakları birleşmek üzeredir ki, bu sahneyi gören zavallı adam içki şişesini tuttuğu gibi masada parçalar. Elinden kan sızmaya başlar. Kadın bu manzarayı görünce hemen adamın yanına gelir ve onun elini sarar, elleriyle onun başını okşar.
Hikayeyi anlatan kişi bu mutsuz erkek başını o kadın pençesinin altında bırakarak, yüreğinde burkulan bir düğümle orayı terkeder.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Bu hikayenin vermek istediği ana fikir; evlenmek için erken karar vermenin ne kadar zararlı olduğu konusundadır. Hikayede görülen bu zavallı adam gibi sevgiye muhtaç insanlar, bu tuzağa daha kolay düşer. Eğer bir şahıs “ben hiç yaşamadım ki” diyebiliyorsa, kadın pençesinin kurbanı olması çok büyük bir olasılıktır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Bu eserin bir hikaye olmasındandır ki, olayların çok çabuk geliştiğini, okuduğumuz bir sayfada yılların anlatıldığını görüyoruz. Şahıslar hakkında az ama öz bilgiler mevcut. Sadece hikayenin gelişimini, geçen olaylara karşı sahip olmamız gereken yorumu yapmamızı sağlamak için gerekli bilgiler verilmiş. Yine de olaylar ve şahıslar tamamen gerçekçi.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu hikayeyi okuyacak bir kişinin ilk düşüneceği, bu güzel eserin daha uzun olması gerektiğidir. Halit Ziya Uşaklıgil’in bu hikayeleri tam anlamıyla birer roman konusu teşkil etmektedir. Roman yazmaya oldukça uygun ve gerçekçi konular içeriyor. Halit Ziya Uşaklıgil, bu hikayelerin yerine birer roman yazmış olsaydı çok daha büyük eserler vermiş oludu.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
[B] [/B]
Halit Ziya Uşaklıgil :
Önemli roman ve öykü yazarlarımızdan Halit Ziya Uşaklıgil 1867'de İstanbul'da doğdu. Mahalle mektebini bitirdikten sonra Fatih Rüştiyesi’ne devam etti. 1879 yılında ailesiyle birlikte İzmir'e yerleşti. Burada da rüştiyeye devam eden Halit Ziya, daha sonra Fransızca öğrenmek için Rahipler Okulu'na gönderildi.
Fransızcadan ilk çevirilerini bu dönemlerde yapmaya başladı. 1884 yılında Tevfik Nevzat ile birlikte Nevruz dergisini, 1886'da da Hizmet gazetesini çıkardı. İlk romanını da bu gazete yayımladı.
Halit Ziya okulunu bitirdikten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı. Aynı anda bir bankada memur olarak da çalıştı. 1893 yılında Reji İdaresi'nde başkatip olarak İstanbul'a atandı. İstanbul'da Hüseyin Siret, Mehmet Rauf, Rıza Tevfik, Hüseyin Cahit, Ahmet Rasim gibi yazarlarla yakınlık kurdu ve 1896'da Edebiyat-ı Cedide topluluğuna katıldı ve Servet-i Fünun dergisinde ününü büyük ölçüde artıran romanlarını yazdı.
Halit ziya 1901-1908 yılları arasında yazı yazmayı bıraktı ancak, II. Mesrutiyet döneminde yeniden basladı. Yazdıklarını 1923'te yayımladı. Bir süre Darülfünun'da estetik ve batı edebiyatı dersleri verdi. V. Mehmed tahta geçince onun mabeyn baskâtipliğine atandı ve dört yıl bu görevini sürdürdü. Daha sonra Reji İdaresi'nde yönetim kurulu başkanlığı yaptı.
Halit Ziya son yıllarında Yeşilköy'deki evinde anılarını yazdı ve 22 Mart 1945'te İstanbul'da öldü.
Halit Ziya ilk eserlerinde karşılıksız aşkı anlattı. Bunlar genellikle duygusal ve kısa romanlardı. En önemli eserlerinden Mai ve Siyah İstanbul'da yazdığı ve profesyonelliğini kanıtladığı kitabıdır. Bunda ilk romanlarına nazaran acı dolu aşk serüvenleri arka planda kalmıştır. Şairler, gazeteciler, yayınevi sahipleri ve yazarlar arasında geçen olayları ele aldığı bu romanda, hem o dönemin Babiâli dünyasını anlatmış, hem de Edebiyat-i Cedide kusağının bakış açısını yansıtmıştır.
1898-1900 yılları arasında yazdığı Aşk-ı Memnu ilk büyük Türk romanı kabul edilir. Romanda zengin bir adamla evlenen genç ve güzel bir kadının yaşlı kocasına sadık kalmak kararına rağmen, yasak bir aşka sürüklenişi anlatılmış ve olayın psikolojik nedenleri üstünde gerçekçi bir biçimde durulmuştur.
Halit Ziya Edebiyat-ı Cedide'nin sanat anlayışı doğrultusunda Osmanlıca içinde yer almayan yabancı kelime ve tamlamalar kullanarak farklı bir dil yaratmıştır. Ama Aşk-ı Memnu'dan sonra bu farklı dil anlayışından vazgeçerek Kırık Hayatlar romanında yalın bir dil kullanmaya yönelmiştir.
Batı anlayışıyla öykü yazımını Türkiye'de yaygınlaşmasında Halit Ziya'nın sayıları hayli fazla olan öyküleri büyük rol oynamıştır. Fakir halktan seçtiği kahramanlarla bu kesimin sözcüsü olmuştur. Halit Ziya Uşaklıgil romanı bir sanat yapıtı olarak görmüş ve yazılarını çok ciddiye alarak titizliğiyle Türk romanının öncüsü olmuştur.
Başlıca Eserleri;
Roman:
Nemide, 1889
Bir Ölünün Defteri, 1889
Ferdi ve Sürekâsı, 1894
Mai ve Siyah, 1897
Aşk-ı Memnu, 1900
Kırık Hayatlar, 1923
Öykü:
Bir Muhtıranın Son Yaprakları, 1888
Bir İzdivacın Tarih-i Muasakası, 1888
Heyhat, 1894
Solgun Demet, 1901
Sepette Bulunmuş, 1920
Bir Hikâye-i Sevda, 1922
Hepsinden Acı, 1934
Onu Beklerken, 1935
Aşka Dair, 1936
İhtiyar Dost, 1939
Kadın Pençesinde, 1939
İzmir Hikâyeleri, (ö.s.), 1950
Oyun:
Kabus, 1918
Anı:
Kırk Yıl, 1936
Sara ve Ötesi,1942
Bir Acı Hikâye, 1942
Şiir:
Mensur Şiirler, 1889
Deneme:
Sanata Dair, 3 cilt, 1938-1955
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI: YEZİD’İN KIZI
KİTABIN YAZARI: REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ: REMZİ yayın evi Koll.Ş.
BASIM YILI: 1987
ANA BAŞLIKLAR:
1.KİTABIN KONUSU
2.KİTABIN ÖZETİ
3.KİTABIN ANA FİKRİ
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ
1.KİTABIN KONUSU:
Fransa’da yaşayan bir türk gencinin Suriye’deki atalarından kalma köyleri gezmeye giderken Zeliha denen bir kıza aşık olması, başından geçen olaylar ve sürprizler kitapta anlatılmış.
2.Kitabın özeti:
Bilinmeyen bir halk; Yezidiler:
“Yezidin Kızı”, Refik Halit’in Suriye’den dönüşünden bir yıl sonra, 1939 yılında yazılmış. Belki de bu nedenle, öykünün geçtiği mekan olarak Suriye’nin Kuzeyini, Sincar dağlarını seçmiş yazar. Bölgede yaşayan Yezidiler ise, hem kendilerine özgü kültürleri, hem de giderek azalan nüfusları ile, romana ayrı bir renk katıyorlar.
Fransa’da yaşayan bir Türk olan Hikmet Ali atalarını araştırmaya karar verir. Atadan kalma köylerini ziyaret etmek için Marsilya’dan Suriye’yegemiyle yapacağı uzun bir yolculuğa çıkar. Gemide Kürtçe konuşan Arjantinli gizemli bir kadınla tanışır. Kadının gizemli olması belki de Ali’nin ilgisini çeken yönüdür. Kadının Türkiye’yi de yakından izlediği çıkar ortaya. Öykü ilerledikçe, Zeliha’nın Yezidi kavminden olduğu, hatta Yezid’in kızı olduğu iddiası, gizemi daha da arttırır. Suriye çöllerinde, Sincar dağlarında gezip tozan, mekanın büyüleyici atmosferi altında büyük bir aşk yaşayan Hikmet Ali, Zeliha’nın yanındaki Asuri rahibinden gerçekleri öğrendiğinde çok büyük bir şok geçirir ve şaşkına döner. Zeliha artık onun için kalbindeki derin bir yaradan başka birşey değildir. Zeliha, Hind denizlerine, Ali köyüne doru yola çıkarken, Ali, “Sincar dağlarındaki gönül çarpışmasından sakat” kalmıştır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Yazara göre, –romanda gelenek ve görenekler anlatılırken iyice açığa çıkarılan “ilkel” inanışlarla- bu bölgede yaşayan halkların geri kalmışlığı, kendi başlarına medeniyete erişemeyeceklerini göstermektedir. Mesela, “Yezidi dinini, bildiğimiz bütün inançların Rus salatası” olarak aşağılamaktan hiç çekinmez. Karay’ın Araplara yönelik “oryantalist” bakışı, kadınlar konusunda doğuludur. Onun tercih ettiği kadın; “ erkeği memnunlukla karşılamayı bilen ve yüzünün sinirlenmemiş durgun, serin hatlarıyla onu rahata kavuşturmaya muvaffak olan sade kadın, eş ve kız kardeşi” olmalıdır”.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HİKMET ALİ:Geçmişini merak eden araştırmacı, zeki bir genç. Ayran gönüllü olduğuda söylenebilir.
ZELİHA: Oldukça gizemli bir yapıda. Onun ne olduğunu nasıl birisi olduğunu ve aklından neleri geçirdiğini tahmin etmek gerçekten de zor.
Olaylar oldukça sürükleyici bir şekilde tamamen gerçekçi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Karay, psikolojik tahlillere yer vermemekle birlikte, canlandırdığı karakterlerini titiz bir gözlemle aktardığından, bu karakterlerin psikolojisine ilişkin ipuçlarını yakalamak zor değildir. Romandaki insan tiplemeleri olay ve mekan içinde, gündelik dile uygun diyaloglarla konuşup hareket ederken, cinsel istekleri de dahil olmak üzere, bütün insani özellikleri yerli yerindedir.
Genellikle üçüncü tekil kişi ağzından anlatılan bu romanında , klasik anlatım geleneğinin giriş, gelişme, sonuç kuralına sıkı sıkıya bağlı olduğundan, düzgün bir zaman sıralaması izleyen bu metinler hem akıcı, hem de kolay okunur özelliktedir. Bu tarz anlatımdan kaynaklanabilecek en önemli tehlike olan tekdüzeliği ise, öykülerine kattığı merak duygusu uyandıracak motiflerle, ve –bu romanında olduğu gibi- şaşırtıcı sonlarla bertaraf eder.
Edebiyatla, yazmakla ilgilenen herkesin mutlaka okuması ve incelemesi gereken bir yazar Refik Halit Karay. Üstelik, ilk bakışta içerik bakımından eskimiş görünmekle birlikte, geleneksel insan davranışlarını aktardığından, her dönemde keyifle okunabilir bir roman.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Kırka yakın kitabıyla, Türk edebiyatının en verimli isimlerinden olan Refik Halit Karay, yaşamının uzun yıllarını sürgünde geçirmiş bir yazardı. 1888 İstanbul doğumludur. Galatasaray lisesini bitirdikten sonra Hukuk Fakültesine kaydolmuş, ancak Meşrutiyet’in ilanından sonra öğrenimini bırakarak Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışmaya başlamıştır. “Kirpi” imzasıyla siyasi taşlamalar yazdığı için İttihat ve Terakki hükümeti tarafından beş yıllık ilk sürgün cezasına çarptırıldığında yıl 1913’tür. Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te geçen sürgün yıllarının ardından İstanbul’a döner ve Robert Kolej’de öğretmen olur. Ne var ki, Refik Halit’in sivri dilinde değişme olmamıştır, bu kez Ankara hükümeti aleyhine yazılarından dolayı, Türk siyasi tarihinde “yüzellilikler” diye anılan guruba katılmış ve 1922 yılında ülkeyi terketmek zorunda kalmıştır. Beyrut ve Halep’te geçen 15 yılın ardından 1938’de Türkiye’ye dönen Karay’ın 1965 yılndaki ölümüne dek ardı ardına kitaplar yayınladığını görüyoruz.
KİTABIN YAZARI: REFİK HALİD KARAY
YAYIN EVİ VE ADRESİ: REMZİ yayın evi Koll.Ş.
BASIM YILI: 1987
ANA BAŞLIKLAR:
1.KİTABIN KONUSU
2.KİTABIN ÖZETİ
3.KİTABIN ANA FİKRİ
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ
1.KİTABIN KONUSU:
Fransa’da yaşayan bir türk gencinin Suriye’deki atalarından kalma köyleri gezmeye giderken Zeliha denen bir kıza aşık olması, başından geçen olaylar ve sürprizler kitapta anlatılmış.
2.Kitabın özeti:
Bilinmeyen bir halk; Yezidiler:
“Yezidin Kızı”, Refik Halit’in Suriye’den dönüşünden bir yıl sonra, 1939 yılında yazılmış. Belki de bu nedenle, öykünün geçtiği mekan olarak Suriye’nin Kuzeyini, Sincar dağlarını seçmiş yazar. Bölgede yaşayan Yezidiler ise, hem kendilerine özgü kültürleri, hem de giderek azalan nüfusları ile, romana ayrı bir renk katıyorlar.
Fransa’da yaşayan bir Türk olan Hikmet Ali atalarını araştırmaya karar verir. Atadan kalma köylerini ziyaret etmek için Marsilya’dan Suriye’yegemiyle yapacağı uzun bir yolculuğa çıkar. Gemide Kürtçe konuşan Arjantinli gizemli bir kadınla tanışır. Kadının gizemli olması belki de Ali’nin ilgisini çeken yönüdür. Kadının Türkiye’yi de yakından izlediği çıkar ortaya. Öykü ilerledikçe, Zeliha’nın Yezidi kavminden olduğu, hatta Yezid’in kızı olduğu iddiası, gizemi daha da arttırır. Suriye çöllerinde, Sincar dağlarında gezip tozan, mekanın büyüleyici atmosferi altında büyük bir aşk yaşayan Hikmet Ali, Zeliha’nın yanındaki Asuri rahibinden gerçekleri öğrendiğinde çok büyük bir şok geçirir ve şaşkına döner. Zeliha artık onun için kalbindeki derin bir yaradan başka birşey değildir. Zeliha, Hind denizlerine, Ali köyüne doru yola çıkarken, Ali, “Sincar dağlarındaki gönül çarpışmasından sakat” kalmıştır.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Yazara göre, –romanda gelenek ve görenekler anlatılırken iyice açığa çıkarılan “ilkel” inanışlarla- bu bölgede yaşayan halkların geri kalmışlığı, kendi başlarına medeniyete erişemeyeceklerini göstermektedir. Mesela, “Yezidi dinini, bildiğimiz bütün inançların Rus salatası” olarak aşağılamaktan hiç çekinmez. Karay’ın Araplara yönelik “oryantalist” bakışı, kadınlar konusunda doğuludur. Onun tercih ettiği kadın; “ erkeği memnunlukla karşılamayı bilen ve yüzünün sinirlenmemiş durgun, serin hatlarıyla onu rahata kavuşturmaya muvaffak olan sade kadın, eş ve kız kardeşi” olmalıdır”.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
HİKMET ALİ:Geçmişini merak eden araştırmacı, zeki bir genç. Ayran gönüllü olduğuda söylenebilir.
ZELİHA: Oldukça gizemli bir yapıda. Onun ne olduğunu nasıl birisi olduğunu ve aklından neleri geçirdiğini tahmin etmek gerçekten de zor.
Olaylar oldukça sürükleyici bir şekilde tamamen gerçekçi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Karay, psikolojik tahlillere yer vermemekle birlikte, canlandırdığı karakterlerini titiz bir gözlemle aktardığından, bu karakterlerin psikolojisine ilişkin ipuçlarını yakalamak zor değildir. Romandaki insan tiplemeleri olay ve mekan içinde, gündelik dile uygun diyaloglarla konuşup hareket ederken, cinsel istekleri de dahil olmak üzere, bütün insani özellikleri yerli yerindedir.
Genellikle üçüncü tekil kişi ağzından anlatılan bu romanında , klasik anlatım geleneğinin giriş, gelişme, sonuç kuralına sıkı sıkıya bağlı olduğundan, düzgün bir zaman sıralaması izleyen bu metinler hem akıcı, hem de kolay okunur özelliktedir. Bu tarz anlatımdan kaynaklanabilecek en önemli tehlike olan tekdüzeliği ise, öykülerine kattığı merak duygusu uyandıracak motiflerle, ve –bu romanında olduğu gibi- şaşırtıcı sonlarla bertaraf eder.
Edebiyatla, yazmakla ilgilenen herkesin mutlaka okuması ve incelemesi gereken bir yazar Refik Halit Karay. Üstelik, ilk bakışta içerik bakımından eskimiş görünmekle birlikte, geleneksel insan davranışlarını aktardığından, her dönemde keyifle okunabilir bir roman.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA BİLGİ:
Kırka yakın kitabıyla, Türk edebiyatının en verimli isimlerinden olan Refik Halit Karay, yaşamının uzun yıllarını sürgünde geçirmiş bir yazardı. 1888 İstanbul doğumludur. Galatasaray lisesini bitirdikten sonra Hukuk Fakültesine kaydolmuş, ancak Meşrutiyet’in ilanından sonra öğrenimini bırakarak Tercüman-ı Hakikat gazetesinde çalışmaya başlamıştır. “Kirpi” imzasıyla siyasi taşlamalar yazdığı için İttihat ve Terakki hükümeti tarafından beş yıllık ilk sürgün cezasına çarptırıldığında yıl 1913’tür. Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’te geçen sürgün yıllarının ardından İstanbul’a döner ve Robert Kolej’de öğretmen olur. Ne var ki, Refik Halit’in sivri dilinde değişme olmamıştır, bu kez Ankara hükümeti aleyhine yazılarından dolayı, Türk siyasi tarihinde “yüzellilikler” diye anılan guruba katılmış ve 1922 yılında ülkeyi terketmek zorunda kalmıştır. Beyrut ve Halep’te geçen 15 yılın ardından 1938’de Türkiye’ye dönen Karay’ın 1965 yılndaki ölümüne dek ardı ardına kitaplar yayınladığını görüyoruz.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
KALP AĞRISI
KİTABIN YAZARI
HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ
REMZİ KİTABEVİ ANKARA CAD.NO:93-İSTANBUL
BASIM YILI
1982
1.KİTABIN KONUSU:
Halide Edip’in bu romanı aşk üzerine kurulmuştur. Çocukluktan beri birbirini tanıyan iki genç kızın aynı erkeğe aşık olmaları ve birinin arkadaşı uğruna bu aşktan vazgeçmesi gerektiği anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Mudanya Konferansı olmuş, Türk milleti bu mutlu olayı kutlamaktadır. Zeyno çok samimi arkadaşı Azize’nin yanında kalmaktadır. Azize çok güzel bir kızdır ve en büyük arzusu subay olan yeğeni Hasan’la evlenmektir. Hasan’la birlikte olmayı ve onu kendine aşık etmeyi amaçlar. Bu yüzden birgün yalısına davet eder. Akşam Hasan yalıya gelir ve burada Zeyno ile tanışır. Zeyno çok kitap okuyan ,kültürlü ve üniversite mezunu bir kızdır..
Azize’nin Hasan’la yalnız gezmesine annesi izin vermez. Bu yüzden Azize her fırsatta Zeyno’ya yalvararak kendilerine katılmasını söyler. Birgün salı gezisine çıkarlar. Zeyno çok sıkılır ve sal ile oradan uzaklaşır. Hasan onu takip eder ve yarış yapma teklifinde bulunur. Zeyno kabul eder. Yarışma sonucunda berabere kalırlar. Bu yarışmalar yenilerini takip eder. Zamanla Zeyno ile Hasan arasında bir yakınlaşma başlar.
Günler geçtikçe Zeyno Hasan’a aşık olur ve onu aklından hiç çıkaramaz; fakat Saffet ile nişanlıdır. İkisi arasında bir ikileme düşer. Hasan-Azize çifti Saffet-Zeyno çifti her fırsatta birliktedirler. Akşam yemekleri, ateşli dansları, sal gezileri otomobil gezilerini takip eder. Bu birliktelikler Zeyno’nun biraz daha Hasan’a olan ilgisini artırır. Aynı zamanda Azize’de Hasan’la çok iyi anlaştığını ve onunla evlenmek istediğini dile getirir. Zeyno büsbütün yıkılır ve hissettiği acıdan kurtulmak için Yeşilköy’e tatile gider.
Yeşilköy’de Zeyno çok sıkılır. Bu sıkıntısı birgün gezintiden döndüğünde Azize’yi karşısında görmesiyle biter. Hasan da Yeşilköy’e arkadaşını ziyarete gelir. Her sabah Zeyno ve Hasan ava çıkarlar. Gün geçtikçe Zeyno ile Hasan arasında bir elektriklenme olur. Sonunda Hasan cesaretini toplar ve Zeyno’ya enlenme teklif eder. Zeyno çok şaşırır ve hemen buna karşı çıkar. Arkadaşı Azize’nin Hasan’I deli gibi sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyler. Fakat Hasan Azize’yi sevmediğini ona bildirir. Bir süre sonra Azize, Hasan’a evlenme teklifinde bulunur, ama Hasan kabul etmez. Çok üzülen Azize intihara teşebbüs eder, kendini bir gece rıhtımdan denize atar. Orada bulunan bir balıkçı teknesi onu kurtarır. Bu olay üzerine Hasan çok üzülür ve Azize ile evlenmeyi kabul eder. Hemen evlenirler ve Avrupa’ya giderler.
Zeyno deli gibi sevdiği Hasan’ı kaybedince bir kalp ağrısına tutulur. Bu arada Azize her fırsatta kendisine mektup yazar. Viyana’da çok mutlu olduklarını, birbirlerini çok sevdiklerini bildirir.
Avrupa’da Hasan, Dora ile tanışır. Onunla tiyatroya ,sinemaya gider ve ondan hiç ayrılmaz. Azize Hasan’ı çok kıskanır ve evde kavgalar başlar. İstanbul’da ise Zeyno babasının arkadaşı Muhsin Beyle tanışır. Zamanla ikisi arasında bir aşk doğar.
Azize ve Hasan arasındaki mutsuzluk doktorun verdiği haberle son bulur. Azize hamiledir. Bunu öğrenen Hasan çok sevinir ve Azize’yi deliler gibi sevmeye başlar. Bu hamilelik onun hastalığını iyice artırmıştır. Çocuğu doğurması belki de onun ölümüne sebep olacaktır. Doktorlar kesinlikle çocuğu doğurmasına karşı çıkarlar, fakat Azize kabul etmez.
Hasan iznini uzatmak için istanbul’a gelir. Muhsin Bey ve Zeyno ie görüşür. Büyük hayal kırıklığına uğrar; çünkü Zeyno Muhsin Beyi çok sevmekte ve onunla evlenmek istemektedir. Oysaki kendisini çok sevdiğini ve ondan başkasını sevmeyeceğini düşünmüştür. Yanıldığını anlar ve Viyana’ya geri döner. Birgün Azize çok sancılanır, hemen doktora götürülür. Hasan çok üzülür çünkü Azize yavaş yavaş ölmektedir. Dışarıda büyük bir endişeyle haber bekler. Sonunda sessizliği bir bebek sesi böler; fakat Azize artık hayatta değildir.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Akadaşlık kavramının kimi zaman başarmak için çabalayan kişiye güç, hayallerine yaşam veren insana inanç veren aşk duygusundan daha üstün olduğudur.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Zeyno: Arkadaşı uğruna aşkından vazgeçerek büyük bir fedakarlık örneği göstermiştir. Gerçek sevginin ne olduğunu bize öğretiyor.
Hasan: Azize’nin yeğenidir. Çok güçlü, yakışıklı ,uzun boylu bir Türk subayıdır. Kitabın genelinde her gördüğü kadına aşık olduğundan karakterinde ve nefsinde bozukluklar vardır.
Azize: Çok güzel, narin yapılı bir İstanbul kızıdır. Hasan’la evlenmek istemektedir.
Saffet: Zeyno’nun nişanlısı, başarılı bir doktordur. Zeyno’yu deli gibi seven Saffet aşkına karşılık bulamaz.
Dora: Fiziki olarak Zeyno’ya benzeyen bir Avrupalıdır. Aşka inanmaz. Sadece bedeni arzularını tatmin etmek için Hasan’la ilişkiye girer.
Kitapta olaylar akıcı bir şekilde anlatılmamış, küçük bir olaya sayfalar ayrılmıştır. Aşk konusu işlendiği için olaylar geliştikçe sıkıcı bir hal almaktadır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitabın konusu ve olaylar tamamen aşk kavramıyla ilgiliydi. İki kişinin aynı anda bir kişiye aşık olması ve birinin kendini feda etmesi. Özellikle Zeyno karakterini çok doğru buldum. Çünkü insan sevdiği için duygularını bastırmayı bilmeli.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1884 yılında İstanbul'da doğdu. 9 Ocak 1964'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'ten (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908 yılında gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. İlk yazıları Halide Salih adıyla Tanin gazetesinde yayımlandı. Şeriatçılara gösterdiği tepki nedeniyle 31 Mart Olayı'ndan sonra bir süre Mısır'a kaçtı. 1909'dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi için çalışan Teâli-i Nisvan Cemiyeti'ni kurdu. 1912'de kurulan Türk Ocağı'na katıldı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşmayla tarihe geçti. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasi görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlendiği ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere'de kaldı. Amerika'da Columbia Üniversitesi, Hindistan'da Delhi İslam Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1939'da Türkiye'ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu. 1950'de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümüne kadar kürsü başkanlığı görevini sürdürdü.
ESERLERİ
ROMAN:
Heyula (1908)
Raik'in Annesi (1909)
Seviye Talip (1910)
Handan (1912)
Yeni Turan (1912)
Son Eseri (1913)
Mev'ud Hüküm (1918)
Ateşten Gömlek (1923)
Vurun Kahpeye (1923)
Kalp Ağrısı (1924)
Zeyno'nun Oğlu (1928)
Sinekli Bakkal (1936)
Yolpalas Cinayeti (1937)
Tatarcık (1939)
Sonsuz Panayır (1946)
Döner Ayna (1954)
Akile Hanım Sokağı (1958)
Kerim Ustanın Oğlu (1958)
Sevda Sokağı Komedyası (1959)
Çaresaz (1961)
Hayat Parçaları (1963)
ÖYKÜ:
İzmir'den Bursa'ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922)
Harap Mabetler (1911)
Dağa Çıkan Kurt (1922)
OYUN:
Kenan Çobanları (1916)
Maske ve Ruh (1945)
ANI:
Türkün Ateşle İmtihanı (1962)
Mor Salkımlı Ev (1963)
KALP AĞRISI
KİTABIN YAZARI
HALİDE EDİP ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ
REMZİ KİTABEVİ ANKARA CAD.NO:93-İSTANBUL
BASIM YILI
1982
1.KİTABIN KONUSU:
Halide Edip’in bu romanı aşk üzerine kurulmuştur. Çocukluktan beri birbirini tanıyan iki genç kızın aynı erkeğe aşık olmaları ve birinin arkadaşı uğruna bu aşktan vazgeçmesi gerektiği anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Mudanya Konferansı olmuş, Türk milleti bu mutlu olayı kutlamaktadır. Zeyno çok samimi arkadaşı Azize’nin yanında kalmaktadır. Azize çok güzel bir kızdır ve en büyük arzusu subay olan yeğeni Hasan’la evlenmektir. Hasan’la birlikte olmayı ve onu kendine aşık etmeyi amaçlar. Bu yüzden birgün yalısına davet eder. Akşam Hasan yalıya gelir ve burada Zeyno ile tanışır. Zeyno çok kitap okuyan ,kültürlü ve üniversite mezunu bir kızdır..
Azize’nin Hasan’la yalnız gezmesine annesi izin vermez. Bu yüzden Azize her fırsatta Zeyno’ya yalvararak kendilerine katılmasını söyler. Birgün salı gezisine çıkarlar. Zeyno çok sıkılır ve sal ile oradan uzaklaşır. Hasan onu takip eder ve yarış yapma teklifinde bulunur. Zeyno kabul eder. Yarışma sonucunda berabere kalırlar. Bu yarışmalar yenilerini takip eder. Zamanla Zeyno ile Hasan arasında bir yakınlaşma başlar.
Günler geçtikçe Zeyno Hasan’a aşık olur ve onu aklından hiç çıkaramaz; fakat Saffet ile nişanlıdır. İkisi arasında bir ikileme düşer. Hasan-Azize çifti Saffet-Zeyno çifti her fırsatta birliktedirler. Akşam yemekleri, ateşli dansları, sal gezileri otomobil gezilerini takip eder. Bu birliktelikler Zeyno’nun biraz daha Hasan’a olan ilgisini artırır. Aynı zamanda Azize’de Hasan’la çok iyi anlaştığını ve onunla evlenmek istediğini dile getirir. Zeyno büsbütün yıkılır ve hissettiği acıdan kurtulmak için Yeşilköy’e tatile gider.
Yeşilköy’de Zeyno çok sıkılır. Bu sıkıntısı birgün gezintiden döndüğünde Azize’yi karşısında görmesiyle biter. Hasan da Yeşilköy’e arkadaşını ziyarete gelir. Her sabah Zeyno ve Hasan ava çıkarlar. Gün geçtikçe Zeyno ile Hasan arasında bir elektriklenme olur. Sonunda Hasan cesaretini toplar ve Zeyno’ya enlenme teklif eder. Zeyno çok şaşırır ve hemen buna karşı çıkar. Arkadaşı Azize’nin Hasan’I deli gibi sevdiğini ve onunla evlenmek istediğini söyler. Fakat Hasan Azize’yi sevmediğini ona bildirir. Bir süre sonra Azize, Hasan’a evlenme teklifinde bulunur, ama Hasan kabul etmez. Çok üzülen Azize intihara teşebbüs eder, kendini bir gece rıhtımdan denize atar. Orada bulunan bir balıkçı teknesi onu kurtarır. Bu olay üzerine Hasan çok üzülür ve Azize ile evlenmeyi kabul eder. Hemen evlenirler ve Avrupa’ya giderler.
Zeyno deli gibi sevdiği Hasan’ı kaybedince bir kalp ağrısına tutulur. Bu arada Azize her fırsatta kendisine mektup yazar. Viyana’da çok mutlu olduklarını, birbirlerini çok sevdiklerini bildirir.
Avrupa’da Hasan, Dora ile tanışır. Onunla tiyatroya ,sinemaya gider ve ondan hiç ayrılmaz. Azize Hasan’ı çok kıskanır ve evde kavgalar başlar. İstanbul’da ise Zeyno babasının arkadaşı Muhsin Beyle tanışır. Zamanla ikisi arasında bir aşk doğar.
Azize ve Hasan arasındaki mutsuzluk doktorun verdiği haberle son bulur. Azize hamiledir. Bunu öğrenen Hasan çok sevinir ve Azize’yi deliler gibi sevmeye başlar. Bu hamilelik onun hastalığını iyice artırmıştır. Çocuğu doğurması belki de onun ölümüne sebep olacaktır. Doktorlar kesinlikle çocuğu doğurmasına karşı çıkarlar, fakat Azize kabul etmez.
Hasan iznini uzatmak için istanbul’a gelir. Muhsin Bey ve Zeyno ie görüşür. Büyük hayal kırıklığına uğrar; çünkü Zeyno Muhsin Beyi çok sevmekte ve onunla evlenmek istemektedir. Oysaki kendisini çok sevdiğini ve ondan başkasını sevmeyeceğini düşünmüştür. Yanıldığını anlar ve Viyana’ya geri döner. Birgün Azize çok sancılanır, hemen doktora götürülür. Hasan çok üzülür çünkü Azize yavaş yavaş ölmektedir. Dışarıda büyük bir endişeyle haber bekler. Sonunda sessizliği bir bebek sesi böler; fakat Azize artık hayatta değildir.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Akadaşlık kavramının kimi zaman başarmak için çabalayan kişiye güç, hayallerine yaşam veren insana inanç veren aşk duygusundan daha üstün olduğudur.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Zeyno: Arkadaşı uğruna aşkından vazgeçerek büyük bir fedakarlık örneği göstermiştir. Gerçek sevginin ne olduğunu bize öğretiyor.
Hasan: Azize’nin yeğenidir. Çok güçlü, yakışıklı ,uzun boylu bir Türk subayıdır. Kitabın genelinde her gördüğü kadına aşık olduğundan karakterinde ve nefsinde bozukluklar vardır.
Azize: Çok güzel, narin yapılı bir İstanbul kızıdır. Hasan’la evlenmek istemektedir.
Saffet: Zeyno’nun nişanlısı, başarılı bir doktordur. Zeyno’yu deli gibi seven Saffet aşkına karşılık bulamaz.
Dora: Fiziki olarak Zeyno’ya benzeyen bir Avrupalıdır. Aşka inanmaz. Sadece bedeni arzularını tatmin etmek için Hasan’la ilişkiye girer.
Kitapta olaylar akıcı bir şekilde anlatılmamış, küçük bir olaya sayfalar ayrılmıştır. Aşk konusu işlendiği için olaylar geliştikçe sıkıcı bir hal almaktadır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitabın konusu ve olaylar tamamen aşk kavramıyla ilgiliydi. İki kişinin aynı anda bir kişiye aşık olması ve birinin kendini feda etmesi. Özellikle Zeyno karakterini çok doğru buldum. Çünkü insan sevdiği için duygularını bastırmayı bilmeli.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
1884 yılında İstanbul'da doğdu. 9 Ocak 1964'te İstanbul'da yaşamını yitirdi. İngiliz terbiyesiyle yetişmesini isteyen babası onu Üsküdar Amerikan Kız Koleji'nde okuttu. Orada Rıza Tevfik'ten (Bölükbaşı) Fransız edebiyatı dersleri aldı. Sonradan evlendiği Salih Zeki'den de matematik dersleri alıyordu. Koleji 1901'de bitirdi. 1908 yılında gazetelerde kadın haklarıyla ilgili yazılar yazmaya başladı. İlk yazıları Halide Salih adıyla Tanin gazetesinde yayımlandı. Şeriatçılara gösterdiği tepki nedeniyle 31 Mart Olayı'ndan sonra bir süre Mısır'a kaçtı. 1909'dan sonra öğretmenlik, müfettişlik yaptı. Kadınların toplumsal yaşama katılması ve eğitilmesi için çalışan Teâli-i Nisvan Cemiyeti'ni kurdu. 1912'de kurulan Türk Ocağı'na katıldı. Balkan Savaşı yıllarında hastanelerde çalıştı. Gerek bu çalışmaları, gerekse müfettişliği sırasında İstanbul semtlerini dolaşması, ona çeşitli kesimlerden insanları tanıma fırsatını verdi. 1919'da Sultanahmet Meydanı'nda İzmir'in işgalini protesto mitinginde yaptığı etkili konuşmayla tarihe geçti. 1920'de Anadolu'ya kaçarak Kurtuluş Savaşı'na katıldı. Kendisine önce onbaşı, sonra da üstçavuş rütbesi verildi. Savaşı izleyen yıllarda Cumhuriyet Halk Fırkası ve Atatürk ile siyasi görüş ayrılığına düştü. 1917'de evlendiği ikinci kocası Adnan Adıvar ile birlikte yurtdışına çıktı. Fransa ve İngiltere'de kaldı. Amerika'da Columbia Üniversitesi, Hindistan'da Delhi İslam Üniversitesi'nde konuk öğretim üyesi olarak dersler verdi. 1939'da Türkiye'ye döndü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Filolojisi Kürsüsü Başkanı oldu. 1950'de milletvekili seçildi. 4 yıl sonra tekrar üniversiteye döndü. Ölümüne kadar kürsü başkanlığı görevini sürdürdü.
ESERLERİ
ROMAN:
Heyula (1908)
Raik'in Annesi (1909)
Seviye Talip (1910)
Handan (1912)
Yeni Turan (1912)
Son Eseri (1913)
Mev'ud Hüküm (1918)
Ateşten Gömlek (1923)
Vurun Kahpeye (1923)
Kalp Ağrısı (1924)
Zeyno'nun Oğlu (1928)
Sinekli Bakkal (1936)
Yolpalas Cinayeti (1937)
Tatarcık (1939)
Sonsuz Panayır (1946)
Döner Ayna (1954)
Akile Hanım Sokağı (1958)
Kerim Ustanın Oğlu (1958)
Sevda Sokağı Komedyası (1959)
Çaresaz (1961)
Hayat Parçaları (1963)
ÖYKÜ:
İzmir'den Bursa'ya (Yakup Kadri, Falih Rıfkı ve Mehmet Asım Us ile birlikte, 1922)
Harap Mabetler (1911)
Dağa Çıkan Kurt (1922)
OYUN:
Kenan Çobanları (1916)
Maske ve Ruh (1945)
ANI:
Türkün Ateşle İmtihanı (1962)
Mor Salkımlı Ev (1963)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
YAPRAK DÖKÜMÜ
KİTABIN YAZARI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ ANKARA CAD.NO:95 - İSTANBUL
BASIM YILI
1990
1.KİTABIN KONUSU:
Bu kitap, yaşam koşullarının ve çevrenin aile üzerindeki olumsuz etkilerini anlatmaktadır. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi aile bir ağaca benzetilmektedir. Yaprakların dökülmesi, aile bireylerinin yuvadan kopuşunu anımsatıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Cumhuriyet yıllarıdır. Ali Rıza Bey hiçbirşeye karışmayan, Babıali’de yetişmiş sıradan bir memurdur.İstanbul’da çeşitli memuriyetlerde görev yapmaktadır. Memur olarak çalışmaktan da gayet memnundur. Ne yazık ki acı dolu günler ardı ardına gelir. Önce annesini daha sonra da kızkardeşini kaybeder. Artık İstanbul onun için yaşanamaz hale gelir ve Suriye’ye gider. Belirli bir süre Suriye’de kaldıktan sonra Anadolu’ya çalışmaya gelir. Burada Hayriye Hanım ile tanışır ve onunla evlenir. Hayriye Hanım ile yaptığı evlilikten beş çocuğu olur. Trabzon dolaylarında çalışırken bir kkadın kaçırılması olayı yüzünden işten atılır. Çaresiz kalır ve İstanbul’a geri döner. İstanbul’da iş ararken eski bir tanıdığına, Muzaffer’e rastlar. Muzaffer Altın Yaprak Anonim Şirketinde müdür olarak çalışmaktadır. Hemen onu işe alır. Zamanla Ali Rıza Bey işe alışır. Muzaffer, Ali Rıza Bey’in arkadaşının kızına aşık olur. Onunla ilişkiye girer ve kızı kandırır. Bu olaydan ötürü Ali Rıza Bey çok utanır;kendini sorumlu tutar.Hemen işten ayrılır. İşten ayrıldığı gün büyük oğlu Şevket bir bankada memur olarak işe başlar. Ali Rıza Bey çocuklarının iyi yetişmesini arzulayan, ailesinin istediğini yapan, ama hiç sözü geçmeyen, sevilmeyen bir babadır. Leyla ve Necla’nın gözleri hep dışardadır. Bu yüzden aileyi hiç beğenmezler, evde sık sık kavgaya neden olurlar.
Şevket çalıştığı bankada daktilo görevinde çalışan bir memura aşık olur ve onunla evlenir. Babası bu evliliğe karşıdır. Sonuçta aile ikiye bölünür. Artık düğünden sonra kavgalar iyice sıklaşır.Ali Rıza Beyin çalışıp para kazanması gerekir.Bu yüzden eski çalıştığı Muzaffer’in yanına gider, ondan iş ister. Fakat Muzaffer buna karşı çıkar ve onu kovar. Ali Rıza Bey iyice yıkılır; bunalıma girer. Bir yandan Necla ve Leyla, Şevket’in karısıyla birlikte çeşitli çay partileri ve eğlence düzenlemektedirler. Bu partiler evdeki geçim sıkıntısını daha çok artırır. Evin büyük kızı Fikret bu geçim sıkıntısı ortamında iyice bunalmış, kendini kurtarmak için bile bile bir kaç çoçuk sahibi olan bir adamla evlenir, Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri düşmüş olur.
Ali Rıza Bey, Fikret’in evden ayrılmasıyla büsbütün yıkılır. Günler artık geçmez olur. Bir süre sonra da gelini evi terkederek ayrılır.Çünkü kendisi eğlenceye çok düşkündür. Ayrıca Necla ve kardeşi aynı adama aşık olurlar. Necla her zaman zengin olmayı istemiştir ve bu yüzden kendisini zengin bir tüccar olarak tanıtan Suriyeli ile evlenir. Kısa süre sonra aldandığını anlar. İçinde bulunduğu sefil hayattan kurtulmak için sık sık mektup yazar. İşte ağacın bir yaprağı daha dökülmüştür.
Ali Rıza Beyin oğlu Şevket ise bankadan çektiği paralar yüzünden hapse girer. Leyla ise bu sefaletten kurtulup para kazanmak için etini satar, kötü yola düşer. Hergün başka bir arabayla mahalleye gelir. Sonunda zengin bir avukatın metresi olarak yaşamaya başlar. Annesini de kendi yanına alır. Bu yaprak dökümü Ali Rıza Beye hafif bir felç geçirtir ve hastahaneye düşer. Leyla hemen babasını ziyarete gider, onu oradan çıkarır. Kısa sürede babası iyileşir.
Her fırsatta Ali Rıza Beyin arkadaşlarının kızı hakkında ileri geri konuşması, onu kahreder. Leyla’nın yanında mutsuz bir şekilde hayatını sürdürür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Toplumun bütünlüğü ve sağlığı açısından aile faktörünün ne denli önemli olduğu ve aile bireylerinin tüm olumsuzluklara karşı birlik ve beraberliğini bozmaması gerektiği anlatılmaktadır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ali Rıza Bey: Kendi çapında uğraşan, mütevazi, çocuklarının yetişmesini arzulayan; ailesinin istediğini yapan, ama onlara sözü geçmeyen bir babadır.
Hayriye Hanım: Ali Rıza Beyin hanımıdır. Ailenin menfaatine dokunan işlerde hiç şakası olmayan maddi ve hesaplı bir kadındır.
Şevket: Ali Rıza Beyin büyük oğludur. İyi bir öğrenim görmüştür. Bunların hepsini babasına borçludur. Babası gibi mağrurdur.
Leyla: Ali RIZA Beyin kızıdır. Çok genç ve çok güzeldir. Sefillikten kurtulmak için kötü yola düşer.
Olaylar gereğinden fazla uzatılarak okuyucunun sıkılmasına neden olmaktadır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Genel itibariyle kitabı başarılı buldum,yalnız konusu ve olayları yaşantımızın her noktasında karşımıza çıktığı için çok çekici bulmadım. Belirli olaylar kitabın akıcılığını engel olmuş.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. Eserlerinin tam listesi için şu broşüre bakınız: Türkan Poyraz – Muazzez Albek, Reşat Nuri
Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun,
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).
Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.
ROMANLARI;
Gizli El (1922)
Çalıkuşu (1922)
Damga (1924)
Dudaktan Kalbe (1925)
Akşam Güneşi (1926)
Bir Kadın Düşmanı (1927)
Yeşil Gece (1928)
Acımak (1928)
Yaprak Dökümü (1930)
Kızılcık Dalları (1932)
Gökyüzü (1935)
Eski Hastalık (1938)
Ateş Gecesi (1942)
Değirmen (1944)
Miskinler Tekkesi (1946)
Harabelerin Çiçeği (1953)
Kavak Yelleri (1950)
Son Sığınak (1961)
Kan Davası (1955)
HİKAYE KİTAPLARI;
Tanrı Misafiri (1927)
Sönmüş Yıldızlar (1927)
Leyla ile Mecnun (1928)
Olağan İşler (1930)
GEZİ YAZILARI;
Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)
YAPRAK DÖKÜMÜ
KİTABIN YAZARI
REŞAT NURİ GÜNTEKİN
YAYIN EVİ VE ADRESİ
İNKILAP VE AKA KİTABEVLERİ ANKARA CAD.NO:95 - İSTANBUL
BASIM YILI
1990
1.KİTABIN KONUSU:
Bu kitap, yaşam koşullarının ve çevrenin aile üzerindeki olumsuz etkilerini anlatmaktadır. Kitabın isminden de anlaşılacağı gibi aile bir ağaca benzetilmektedir. Yaprakların dökülmesi, aile bireylerinin yuvadan kopuşunu anımsatıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Cumhuriyet yıllarıdır. Ali Rıza Bey hiçbirşeye karışmayan, Babıali’de yetişmiş sıradan bir memurdur.İstanbul’da çeşitli memuriyetlerde görev yapmaktadır. Memur olarak çalışmaktan da gayet memnundur. Ne yazık ki acı dolu günler ardı ardına gelir. Önce annesini daha sonra da kızkardeşini kaybeder. Artık İstanbul onun için yaşanamaz hale gelir ve Suriye’ye gider. Belirli bir süre Suriye’de kaldıktan sonra Anadolu’ya çalışmaya gelir. Burada Hayriye Hanım ile tanışır ve onunla evlenir. Hayriye Hanım ile yaptığı evlilikten beş çocuğu olur. Trabzon dolaylarında çalışırken bir kkadın kaçırılması olayı yüzünden işten atılır. Çaresiz kalır ve İstanbul’a geri döner. İstanbul’da iş ararken eski bir tanıdığına, Muzaffer’e rastlar. Muzaffer Altın Yaprak Anonim Şirketinde müdür olarak çalışmaktadır. Hemen onu işe alır. Zamanla Ali Rıza Bey işe alışır. Muzaffer, Ali Rıza Bey’in arkadaşının kızına aşık olur. Onunla ilişkiye girer ve kızı kandırır. Bu olaydan ötürü Ali Rıza Bey çok utanır;kendini sorumlu tutar.Hemen işten ayrılır. İşten ayrıldığı gün büyük oğlu Şevket bir bankada memur olarak işe başlar. Ali Rıza Bey çocuklarının iyi yetişmesini arzulayan, ailesinin istediğini yapan, ama hiç sözü geçmeyen, sevilmeyen bir babadır. Leyla ve Necla’nın gözleri hep dışardadır. Bu yüzden aileyi hiç beğenmezler, evde sık sık kavgaya neden olurlar.
Şevket çalıştığı bankada daktilo görevinde çalışan bir memura aşık olur ve onunla evlenir. Babası bu evliliğe karşıdır. Sonuçta aile ikiye bölünür. Artık düğünden sonra kavgalar iyice sıklaşır.Ali Rıza Beyin çalışıp para kazanması gerekir.Bu yüzden eski çalıştığı Muzaffer’in yanına gider, ondan iş ister. Fakat Muzaffer buna karşı çıkar ve onu kovar. Ali Rıza Bey iyice yıkılır; bunalıma girer. Bir yandan Necla ve Leyla, Şevket’in karısıyla birlikte çeşitli çay partileri ve eğlence düzenlemektedirler. Bu partiler evdeki geçim sıkıntısını daha çok artırır. Evin büyük kızı Fikret bu geçim sıkıntısı ortamında iyice bunalmış, kendini kurtarmak için bile bile bir kaç çoçuk sahibi olan bir adamla evlenir, Adapazarı’na gider. Böylece ağacın yapraklarından biri düşmüş olur.
Ali Rıza Bey, Fikret’in evden ayrılmasıyla büsbütün yıkılır. Günler artık geçmez olur. Bir süre sonra da gelini evi terkederek ayrılır.Çünkü kendisi eğlenceye çok düşkündür. Ayrıca Necla ve kardeşi aynı adama aşık olurlar. Necla her zaman zengin olmayı istemiştir ve bu yüzden kendisini zengin bir tüccar olarak tanıtan Suriyeli ile evlenir. Kısa süre sonra aldandığını anlar. İçinde bulunduğu sefil hayattan kurtulmak için sık sık mektup yazar. İşte ağacın bir yaprağı daha dökülmüştür.
Ali Rıza Beyin oğlu Şevket ise bankadan çektiği paralar yüzünden hapse girer. Leyla ise bu sefaletten kurtulup para kazanmak için etini satar, kötü yola düşer. Hergün başka bir arabayla mahalleye gelir. Sonunda zengin bir avukatın metresi olarak yaşamaya başlar. Annesini de kendi yanına alır. Bu yaprak dökümü Ali Rıza Beye hafif bir felç geçirtir ve hastahaneye düşer. Leyla hemen babasını ziyarete gider, onu oradan çıkarır. Kısa sürede babası iyileşir.
Her fırsatta Ali Rıza Beyin arkadaşlarının kızı hakkında ileri geri konuşması, onu kahreder. Leyla’nın yanında mutsuz bir şekilde hayatını sürdürür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Toplumun bütünlüğü ve sağlığı açısından aile faktörünün ne denli önemli olduğu ve aile bireylerinin tüm olumsuzluklara karşı birlik ve beraberliğini bozmaması gerektiği anlatılmaktadır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Ali Rıza Bey: Kendi çapında uğraşan, mütevazi, çocuklarının yetişmesini arzulayan; ailesinin istediğini yapan, ama onlara sözü geçmeyen bir babadır.
Hayriye Hanım: Ali Rıza Beyin hanımıdır. Ailenin menfaatine dokunan işlerde hiç şakası olmayan maddi ve hesaplı bir kadındır.
Şevket: Ali Rıza Beyin büyük oğludur. İyi bir öğrenim görmüştür. Bunların hepsini babasına borçludur. Babası gibi mağrurdur.
Leyla: Ali RIZA Beyin kızıdır. Çok genç ve çok güzeldir. Sefillikten kurtulmak için kötü yola düşer.
Olaylar gereğinden fazla uzatılarak okuyucunun sıkılmasına neden olmaktadır.
5.KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Genel itibariyle kitabı başarılı buldum,yalnız konusu ve olayları yaşantımızın her noktasında karşımıza çıktığı için çok çekici bulmadım. Belirli olaylar kitabın akıcılığını engel olmuş.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ ni bitirdi (1912). Bursa’ da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra’ da öldü. İstanbul’ da Karacaahmet Mezarlığı’nda gömülü.
Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917’ de basılan Reşat Nuri, 1918’ de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu’ nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu’ nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride’ ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri’ nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi
Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. Eserlerinin tam listesi için şu broşüre bakınız: Türkan Poyraz – Muazzez Albek, Reşat Nuri
Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun,
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).
Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.
ROMANLARI;
Gizli El (1922)
Çalıkuşu (1922)
Damga (1924)
Dudaktan Kalbe (1925)
Akşam Güneşi (1926)
Bir Kadın Düşmanı (1927)
Yeşil Gece (1928)
Acımak (1928)
Yaprak Dökümü (1930)
Kızılcık Dalları (1932)
Gökyüzü (1935)
Eski Hastalık (1938)
Ateş Gecesi (1942)
Değirmen (1944)
Miskinler Tekkesi (1946)
Harabelerin Çiçeği (1953)
Kavak Yelleri (1950)
Son Sığınak (1961)
Kan Davası (1955)
HİKAYE KİTAPLARI;
Tanrı Misafiri (1927)
Sönmüş Yıldızlar (1927)
Leyla ile Mecnun (1928)
Olağan İşler (1930)
GEZİ YAZILARI;
Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi