You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : MAVİ TÜYKİTABIN YAZARI:RICHARD BACHYAYINEVİ : ARKADAŞBASIM YILI :1996KİTABIN KONUSU:Gönülsüz bir mesihin serüvenleri.1. ESERİN ÖZETİ : Rıchard isteyenlere uçma zevkini tattırak para kazanan, eski çift kanatlı bir uçağın pilotuydu.Uçağıyla değişik yerleri gezerek müşteri buluyordu. Gene müşteri bulmak için gittiği Ferris’te DonaldShimoda adında kendisiyle aynı işi yapan bir pilotla tanıştı. Donald daha önce tanıdığı insanlardan çok farklıydı. Kullandığı uçak çok eski yapım olmasına rağmen sanki henüz alınmış kadar yeniydi. Donald’la tanışıp arkadaş oldular. Donald, tanıyanların Tamirci Mesih dedikleri, bir gün yirmi-beş bin kişinin gözü önünde kayboldu. Richard bunu gazetede okumuştu. Donald mesihlikten istifa ettiğini söyledi. Kendisine ait insanlaran mucize dediği, ama ona göre sıradan olan bazı yetenekleri vardı. Richard’la gezerken bunların bazılarını kullanıyordu.Donald ınsan düşündüğünde, yapabileceğine inandığında mucize denen şeyleri yapabileceğini söylüyodo. Bunu göstermek için gölün ortasına bir anahtar attı. Şu anda gölün sanki bir kara parçası olduğuna inandığını söyledi.Suyun üstünde yürüyerek anahtarı getirdi. Richard’dan da bunu yapmasını istedi. Richard gölü sanki toprakmış gibi düşündü ve suyun üstünde yürüdü. Daha sonra toprağıda su olarak düşündü. Toprağa çıktığında batmaya boşladı.Donald dan yardım istedi o da toprağı tekrar toprak olarak düşünmesi gerektiğini söyledi. Richard batmaktan kurtuldu. Richard ona daima sorular soruyordu ama bazen istediği cevabı alamıyodu.Bunun için doğru soruyu sorması gerekiyordu.Zamanla bunu öğrendi.Artık istediği şeyi önce düşünüyor daha sonra soruyordu. Donald kararsız kaldığı zamanlarda kullandığı kıtabı Richard’a verdi. Ne zaman kararsız kalırsa kıtabı açmasını; açtığı sayfada ihtiyacı olan bilgiyi orada bulabileceğini söyledi. Richard gerektiğinde kitabı kullanıyordu ve artık mucize diye birşeyin olmadığını biliyordu. Arkadaşlıkları bir müddet bu şekilde sürdü. Richard dostundan her şeyi öğrendi ve artık o da bir mesih oldu zevk aldıkça bunu sürdüreceğini söyledi.Bir gün avcının biri Donald’ı vurdu ve kaçmaya başladı. Richard onu kovalamak yerine Donald’ın yanına koştu. Ölmüştü. Bir an ne yapacağına karar veremedi,Donald’ın ölebileceğine inanmıyordu. Kitabını açtı, orada ‘Bu kitaptaki her şey yalan olabilir.’ yazıyordu. Yolculuğuna devam etti . Bir gün Donald’ rastladı artık yağ içinde bir uçağı vardı. Richard’a mesihlikte şans dileyip ayrıldı. Richard Donald hakkında yazmaya başladı. ‘yeryüzüne İndiana’nın kutsal topraklarında doğup Fort Wayne’ingizemli tepelerinde yetişmiş bir Usta gelmişti…’.2. ANAFİKRİ: Kitapta insan için ulaşılmayacak bir hedefin olmadığını,her şeyi başarabileceğini, bunun için ‘doğru soruyu’ sorması gerektiğini anlatıyor.3. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ: Richard Bach özellikle okuyucunun dikkatini çekmek için alışılmamış, ilginç olaylar seçmiş. Okuyan için belki biraz abartılmış görünsede vermek istediği mesajı çok iyi vermiş.Donald kitapta yol gösteren, gerçek hayatta bilim ve felsefenin yerini tutan bir karakter. Karşısındakini olayları çözebilmek için düşünmeye sevk eden, olaylar karşısında soğuk kanlılığını koruyan bir mesih.Richard ise gerçek hayatta öğrenci diyebileceğimiz bir karakter. Düşünceleri konunun anlatılmasına büyük katkı sağlıyor. 4. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Yazar günlük hayatta imkansız olan bir konuyu sanki gerçekmiş gibi anlatıyor. Buna rağmen anlattığı şey ve ya seçtiği karakterler havada kalmamış. Din ögesini de kullanarak sanki günlük hayatta oluyor denebilecek kadar düzgün bir üslûp kullanmış. Anlatım tarzı ve olaylar okuyanı sıkmıyor. Alışılmış, insanı sıkan diğer psikoloji kitaplarına benzemiyor. En sonunda vermek istediği mesajı da okuyucuya kazandırıyor. Olayları günlük hayatta kullandığımız sade bir dille anlatmış.5. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:Yazar Richard Bach tanınmıs bir roman yazarıdır.Genellikle felsefi romanlar yazmaktadır. En tanınmış eseri ‘Martı’dır. Romanlarında değişik bir tarz kullanarak okuyucunun ilgisini çekmektedir. Örneğin Martıda da bir martının olaylarını uygun bir uslûpla yazmıştır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI DİRİLİŞKİTABIN YAZARI LEVİ TOLSTOYYAYIN EVİ ADA YAYINLARIBASIM YILI KASIM 1996SAYFA SAYISI 4461. KİTABIN KONUSU:Adalet sistemindeki yanlış uygulamalar ve bu uygulamalara maruz kalan bir kadın ve aynı kaderi paylaşan diğer mahkumların yaşadıkları olayları anlatmakta ve eleştiriler yapmaktadır.2. KİTABIN ÖZETİ Big Grinimitri Nehludov çok gösterişli ve zevk içinde bir hayat sürdürmekte iken bir mahkemede eskiden birlikte olduğu ama daha sonra terk edip bıraktığı bir kadın olan Katyuşa ile karşılaşır. Katyuşa kimsesiz bir kadındır. Pek çok iş aramış ancak bulduğu işlerde erkeklerin sarkıntılıklarından dolayı fazla çalışamamıştır. En sonunda bir hastanede çalışırken bir odacı Katyuşa’ya sarkıntılık yapar. Katyuşa odacıyı kendisine yaklaştırmaz. Bu sırada gürültüden dolayı hastanedeki diğer personel odaya gelirler. Katyuşa da bir iftiraya kurban giderek mahkemeye verilir.Bir vicdan muhasebesine dalar ve bunun sonucunda ne pahasına olursa olsun Katyuşa’yı kurtarmak için yemin eder.Katyuşa’ya en çok bir kaç ay ceza verileceği düşünülürken mahkemede yapılan hatalar nedeniyle Katyuşa’ya çok ağer bir cez verilmesi karara bağlanır.Prens Katyuşa’ya karşı sorumluluk duygusunun da etkisiyle evllilik teklif eder. Katyuşa ise aslında aşık olduğu Nehludov’un başına dert açmak istemediği için bu teklifi ısrarla reddeder. Katyuşa’ya kürek mahkumiyeti verilir.Nehludov’un bütün çabasına rağmen Katyuşa Sibirya’ya sürülmekten kurtulamaz. Nehludov da elindeki mal varlığının önemli bir bölümünü harcayarak Katyuşa ile Sibirya’ya gitmeye karar verir.Sibirya yolculuğu mahkumlar için dayanılmaz geçmektedir. Mahkumların başındaki gardiyanlar da mahkumlara çok kötü davranmaktadır.Nehludov bu kötü muameleleri önlemek için elinden geleni yapsa da bunu başaramamaktadır.Dimitri Sibirya yolculuğu sırasında haksızlığa uğrayarak hapse düşen veya sürgüne gönderilen pek çok mahkumun olduğunu da fark eder. Bu mahkumlar da Prens’in kendilerine yardımcı olmalarını istemektedir.Sibirya’daki kürek mahkumiyeti sırasında Katyuşa’nın affedildiği haberi gelir. Katyuşa da başka bir mahkumla evlenerek Dimitri’yi bırakır.Dimitri bütün bu olan bitenden oldukşa etkilenir. Dünyada adaletin gerçekte olamayacağını düşünmeye başlar. Aradığı mutlak adaleti İncil’debularak yeni düşünceler benimser.3. KİTABIN ANA FİKRİ : Dünyada tam anlamıyla adalet yoktur. Herkesin bir suçu ve günahı olacağı için dünyada kimsenin kimseyi cezalandırmaya hakkı olamaz. Ancak bütün sistemlerde bazı kimseler insanları cezalandırmaya devam etmektedir.4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİBig Grinimitri Nehludov : Başlangıçta zevk ve sefahate düşkün olan fakat daha sonra bu hatalarından dönen, inandığı değerler uğruna pek çok şeyi göze alan bir Rus prensi.Katyuşa : Kimsesiz, gariban, ama gururlu,genellikle duygularıyla hareket eden bir kadın.Kitapta Dimitri ve Katyuşa’nın mahkemed karşılaşması,Dimitri’nin vicdan muhasebesine dalarak gösterişli hayatını bırakması,Sibirya’ya sürgün,Dimitri’nin Katyuşa’yı affettirme çabaları etkileyici ve akıcı bir üslupla anlatılmaktadır.Marlo Morgan : Hayatın monotonluğundan sıkılmış, değişiklik arayan, hırslı kafasına koyduğunu yapan, yardımsever, çocuk ruhlu biri.Oota : Kabilede ingilizce bilen tek kişi Morgan’a kendilerini tanımasına elinden geldiğince sorulara cevap vererek yardımcı olmuştur. Kara Kuğu : Kabilenin şefidir. Bilge bir insan olarak tüm sırlarının sırası ile Morgan’a açıklanmasını sağlamıştır. Bunun dışında şifacı gibi yeteneklerine göre isimlendirilen birçok kabile üyesi var. Çölde, insanın yaşamını zorlayan birbirinden ilginç olaylar oluyor. 5. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:Levi Tolstoy 19. yy. Rusya’sında yaşamış bir yazardır. Hayatında hep bir arayış içeirsinde olmuş ve yaşlılığını dindar bir insan olarak geçirmiştir. Genellikle eserlerinde insanlara ahlaki değerlerden bahseden yazarın ‘Dirilş’ eserinde de bu özelliğinin izleri görülmektedir.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI : FATİH-HARBİYE
KİTABIN YAZARI: Peyami Safa
YAYINEVİ : ÖTÜKEN NEŞRİYAT
BASIM YILI : 2000 / 20. BASIM
1. KİTABIN KONUSU:
Genç bir kızın, Türk toplumunun batı medeniyetlerinden etkilendiği Tanzimat döneminde, doğu-batı kültürleri arasında bir seçim yapmak zorunda kalması.
2. ESERİN ÖZETİ:
Neriman onbeş yaşında iken, annesinin ölümü üzerine, babası Faiz bey ve hizmetçileri Gülter’le birlikte Fatih’e taşınırlar. Neriman’ın lise arkadaşı Nezahet’in abisi Şinasi keman çalmaktadır ve ve bunu duyan Faiz bey onu eve davet etmeye başlar. Kendisi ney çalan Faiz bey, saz çalan kızı Neriman, Şinasi ve eve gelen diğer dostlarıyla, Türk aile geleneği olarak musiki çalıp şarkılar söyler, eğlenirlerdi. Bugelip gitmeler esnasında Neriman ile Şinasi arasında bir yakınlaşma başlar ve Faiz bey de buna karşı çıkmaz.
Böylelikle başlayan ilişkileri yedi yıldır devam etmekte ve artık Faiz bey dahil bütün mahalle Şinasi’yi evin erkeği olarak görmekte ve evleneceklerine kesin gözüyle bakmaktadır. Zaten daha önceden evlilik konusunda kesin karar kılmışlar, fakat Neriman zayıf olduğu için, doktro tavsiyesi ile bir süre daha beklemeyi uygun görmüşlerdir.
Çocukluğundan beri batı medeniyetine imrenen Neriman, son altı ay içinde Darülelhan’da tanıştığı, Harbiye’de yaşayan ve Şinasi’ye göre daha kibar ve garplı bir havası olan Macit beyden hoşlanmaya başlamıştır. Macit beyin bir gün kendisini Maksim salonuna davet etmesi üzerine Şinasi’yi başından savarak Harbiye’ye gider. Şinasi ise onu takip etmiş ve tek başına tranvaya bindiğini görmüştür. O gece eve geç gelen Neriman, babasına, en iyi arkadaşı olan Fahriyelerde olduğunu söyler.
Ertesi gün Şinasi Neriman’ın Macit’le olduğunu duyar ve Neriman açıklama yapmak zorunda kalır. Macit’in gelip kendisine yalvardığını söyler. Şinasi yapısı gereği yine sessiz kalır ve kendisinin tramvaya binerken yalnız olduğunu söylemez; ancak o günden sonra Neriman’ı aramaz olur, aralarında bir soğukluk başlar. Neriman Macit’le bu sırada yakınlaşır, ancak Şinasi kendisini tersledikçe maziyi hatırlar ve Şinasi için üzülmeye başlar.
Macit, Neriman’ı Perapalas’taki bir baloya davet eder. Maksim’den çok hoşanan ve hep böyle lüks ve medeni bir hayat düşleyen Neriman,bu bolaya gitmeyi de çok ister. Balo için geriye kalan dokuz günü saymaya başlar, fakat kendi istekleri yüzünden birçok borca giren, hatta Fatih’teki evi rehine koyan babasından tekrar bir tuvalet yaptırması için para istemesi çok zor olacaktı.
Nerima iki seçenek arasında kalmıştı. Biricisi Fatih, şark ve en önemlisi Şinasi; ikincisi ise Harbiye, garp ve Macit. Garp hayatı görünüşte güzeldi fakat Şinasi’yi bırakamazdı. Kendisi de dahil etrafındaki herkes şark kültürüyle yetişmişti. Şarklıları kediye benzetiyordu. Hep uyurlar, hiç çalışmazlar; garplılar ise köpek gibiydi. Hiç uyumaz, sürekli çalışırlardı.
Ertesi gün Şinasi ile yeniden barışmak ümidiyle Darülelhan’a gider. Fakat Şinasi’nin kendisine söylediği kırıcı bir söz üzerine arada bir geçirdiği sinir krizi nöbetlerinden birini daha geçirir ve bayılır. Şinasi onu önce eczaneye sonra da eve götürür. Evde, aralarının iyice açıldığını hisseden Faiz bey, Şinasi’ye acele etmeleri gerektiğini, yoksa daha kötü şeylerin olabileceğini söyler. Sabah meseleyi kızına da açar. Neriman toparlanmak için birkaç ay izin ister. Ayrıca babasına balo konusunu da sorar ve Faizbey, Şinasi ile gideceği sürece izin vereceğini ve yeni bir tuvalet yaptırması için de parayı bulacağını söyler.
Neriman o gün yine Şinasi’nin yanına gider. Şinasi, akşam Feritlere gideceğini, oraya gelmesini söyler. Şinasi ayrıldıktan sonra Neriman tuvalet için kumaşlara bakmaya, oradan da dayısının kızlarının yanına gider. Kızlar Neriman’a Rus komşularının başından geçenleri anlatırlar. Komşularının genç ve güzel bir kızı varmış ve bu kız Rus bir gitariste aşıkmış, ancak genç fakir olduğu için kızı balolara ve partilere götüremiyormuş. Kız da zengin bir Rum’a kaçmış. Sonradan güzelliklerin parada olmadığını, lüks hayatın saadet getirmediğini anlamış ve Rus gitariste geri dönüp kendisini affetmesi için yalvarmış. Oğlan kızı affetmeyince kız da intihar etmiş.
Neriman bu hikayenin kendisininkine çok benzediğini fark eder. Oradan çıkıp eve dönerken tramvayda Macit’e rastlar. Onun her zamankinden daha sahte olduğunu ve yapmacık davrandığını düşünmeye başlar. Evet, garp hayatı sahteydi…
Eve döndüğünde Gülter’den başkası yoktur. Gülter ona, bugün Faiz beyin senetçileri gezdiğini ve para bulamadığını, eve geldiğinde çok perişan bir durumda olduğunu, ellerinin titrediğini anlatır. Neriman da çok üzülür ne balodan vazgeçtiğini söyler. Sonra ikisi birlikte Feritlere giderler. Orada sanki planlanmış birşey gibi herkes Neriman’ın üzerine gider ve şark hayatının güzelliklerinden bahsederler. Neriman yine sinir krizi geçirir. Kendine geldikten sonra babasına zaten baloyo gitmekten vazgeçtiğini söyler. Sonra evdekilere ut ister ve bir saat saz yaparlar.
Eve dönerken babasına artık tuvalet alması için para gerekmediğini ve Şinasi’yle bir an önce evlenmek istediğini söyler.
3. ANAFİKRİ:
Dışarıdan güzel gibi görünen bir yaşam tarzı, aslında içine girdiğimizde bizi o kadar da mutlu etmeyebilir. Saadet lükste değil, birlikte olduğumuz kişilerde, çevremizdedir .
4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ:
Kitapta geçen olaylar; Tanzimat dönemindeki yaklaşık dokuz-on günlük bir süreyi kapsamaktadır ve yazıldığı dönemde, gerçek hayatta da herhangi bir ailenin başından geçebilecek olayları anlatmaktadır.
Şahıslar da, bu dönem klasik Türk ailesinde rastlanabilecek türden insanlardır.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Fatih ve Harbiye...Birinde batı hayranlığı içinde, hareketli;diğerinde hayatından memnun, mütevazi bir hayat...Ve bu iki semtin arasında kimlik mücadelesi veren genç bir kızın öyküsü...
Kitap, doğu-batı ayrımında güzel bir noktaya değinmiş; lüks içinde bir hayatın mutluluk getiremeyebileceğini anlatmıştır. Ancak tüm bu kıyaslamaları yaparken biraz taraf tutulduğu da gözlemlenebiliyor.Yazar, insan piskoloji çözümlemelerini iyi anlatmış.

6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Peyami Safa, 1899 yılında Istanbulda doğdu. Servet-i Fünün şairlerinden İsmail Safa’nın oğludur. İki yaşında iken ,Sivas’ta sürgünde bulunan babasını kaybetti (1901). Dokuz yaşında iken sağ elinin ekleminde kemik hastalığının başlaması, on üç yaşında iken de hayatını kazanmak zorunda kalması yüzünden düzenli okul öğrenimi göremedi; kendi kendisini yetiştirdi. I. Dünya Savaşı yıllarında öğretmenlik yaptı (1914-1918). Bu yıllarda bir yandan da edebiyatla ilgileniyordu. Bir yerli ve ‘Karanlıklar Kralı’ adlı (1913) eserin çevirisi ile ‘Üç Kardeş’ (1918) adlı birer hikayelik iki küçük kitap çıkarıyor. Fagfur (1918) v.b. gibi sanat dergilerinde hikaye çevirileri ve makaleleri yayımlanıyordu. Savaş sonunda, kardeşinin isteğiyle memurluktan ayrılıp basın hayatına atıldı. Çıkardıkları ‘Yirminci Asır’ adlı bir akşam gazetesinde ‘Asrın Hikayeleri’ genel başlığı adı altında halk için gazete hikayeleri yazdı. İlk otuz-kırk tanesi imzasız yayımlanan bu hikayeler o zaman çok beğenildi. Yazar, devrin ileri gelen bazı sanatçıları ( Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yahya Kemal Beyatlı, Ömer Seyfettin v.b.) tarafından teşvik edildi. O tarihten sonra yalnız gazetelerde calıştı. Fıkra, makale ve roman yazarı olarak geniş bir üne ulaştı. Bu arada ‘Kültür Haftası’ (1936) ve ‘Türk Düşüncesi’ (1953-1960) adlı iki de dergi çıkardı. II. Dünya Savaşı yıllarında kendini Faşizm akımına kaptırdı. Şavas sonrasında çalıstığı parti gazetelerine göre ikide bir ağız degistirerek siyasal bir dengesizlik içinde bocaladı, genellikle gerici bir takım görüşlerin savunuculuğunu yaptı. Atatürk’ün sağlığında ‘Türk İnkılabına Bakışlar’ (1938) adlı bir kitap yazmışken Atatürk’ün ölümünden sonra devrin düşmanı bir yol tuttu. Oğlu Merve Safa’yı kaybettikten üç ay sonra 15 Haziran 1961’de İstanbul’da öldü.
ESERLERİ:
Hikaye ;
1-Bir Mekteplinin Hatırası: Karanlıklar Kralı (1913)
2-Siyah Beyaz Hikayeler (1923)
3-İstanbul Hikayeleri
4-Ateş Böcekleri (1925)
Uzun Hikaye;
5-Gençliğimiz (1922)
6-Aşk Oyunları
7-Süngülerin Gölgesinde(1924)
Roman;
8-Sözde Kızlar (1925)
9-Mahşer (1924)
10-Canan (1931)
11-Bir Akşamdı (1928)
12-Simşek (1928)
13-9uncu Hariciye Koğuşu (1930)
14-Attila (1931)
15-Fatih-Harbiye (1931)
16-Bir Tereddüdün Romanı (1933)
17-Biz İnsanlar(1939)
18-Matmazel Noraliya’nın Koltugu (1948)
19-Yalnızız (1951)
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
[B]KEŞANLI ALİ DESTANI [/B]

KİTABIN YAZARI
HALDUN TANER
YAYIN EVİ
BİLGİ YAYINEVİ
BASIM YILI
2000
SAYFA SAYISI
152



1. KİTABIN KONUSU: İşlemediği bir suç yüzünden hapishaneyeatılan bir delikanlının başından geçen olaylardır.
2. ESERİN ÖZETİ : Ali, Sineklidağ’da oturan bir gençtir. Zilha isminde bir kızı çok sever. Birgün Zilha’nın amcası öldürülür ve suçu Ali’nin üzerine atarlar. Zilha’nın amcasıda mahallenin belalılarından biridir. Herkesten haraç toplar ve kimse tarafından sevilmez. Ali birtürlü suçsuzluğunu ispat edemez. Mahallenin en sevilmeyen adamını öldürdü diye herkes tarafından sevilir ve mahallede ünlenir. Hapishaneden çıkınca muhteşem bir karşılama töreni hazırlanır.Herkes ona sevgi gösterir.Ali mahallesine gelir gelmez, mahallenin muhtarlığına adaylığını koyar. Ali seçimleri kazanır ve muhtar olur. Mahallede kısa sürede çok şey değiştirir. Haraç olayını kaldırır ve mahalleyi bir düzene koyar. Zilha amcasını öldürdü diye Ali’ye yüz vermez. Ali kıskançlığından çatlamaktadır. Bu arada, Ali’yi sevmeyen kişiler yavaş yavaş ortaya çıkmakta ve arkasından sessizce kuyusunu kazmaktadırlar. Bülent Bey adıyla anılan zengin birisi mahalleye gelir. Mahallede bir işi vardır. Mahallede gezerken Zilha’yı görür. Zilha’yı görünce çok şaşırır.Çünkü eski eşi Nevvare’ye çok benzemektedir. Nevvare kızını ve Bülent Bey’i terketip, başkasına kaçmıştır. Kızıda Zilha’ya inanılmaz bir yakınlık duymuştur. O yüzden, Bülent Bey Zilha’yı evinde çalışması için ikna eder. Zilha’yı evine götürür. Ali bunu duyunca çok sinirlenir ve Zilha’yı Bülent Bey’in evinden almaya gider. Bu arada Bülent Bey’in eski eşi Nevvare, evini çok özlemiş ve evine dönmüştür. Ali, kapıyı çaldığında , kapıya Nevvare çıkmıştır ve Zilha diye yanlışlıkla Nevvare’yi kaçırır. Sonunda onun Zilha olmadığını anlar, fakat iş işten geçmiştir. Bu arada, Zilha’nın amcasının gerçek katili ortaya çıkmıştır. İsmi de Cafer’dir. Cafer’den Ali’yi öldürmesini isterler. Çünkü Ali gerçektençok şeyler başardığı için bunu çekemezler.Durumu geç de olsa anlayan Zilha ,Ali’nin yanına döner ve barışırlar. Beraber mutlu bir hayat sürceklerini zannederler, fakat Cafer Ali’yi öldürmekte kararlıdır. Cafer evin önüne gelir ve Ali’den evden çıkmasını ister. Ali tam evden çıkarken Cafer ateş ederve Ali vurulur. O acıyla Ali silahı tuttuğu gibi Cafer’i öldürür. Bu sefer Ali gerçekten katil olur. Böylece Ali tekrar hapishaneye döner, ama Keşanlı Ali Destanı ömür boyu sürecektir.

3. ANAFİKRİ: Kitap bize, kendi kişiliğimizin dışında başka bir kişiliğe bürünmememizi ve daima dürüst, namuslu olmamızı anlatmak istiyor.


4. KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRMESİ: Ali, cesur, genç ve iyi niyetli bir delikanlıdır. Olayların akışını değiştirecek güce sahiptir.
Zilha, gururlu aynı zamanda çok asabi, fakat Ali’yi peşinden sürükliyecek kadar güzel bir kız.
Cafer ise kötü niyetli, başkaların isteği ile adam öldürecek kadar kötü birisi. Mahalledeki diğer insanlar ise iyi niyetlidirler.


5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Epik tiyatronun en güzel örneklerinden biri sayılan bu oyunda, eski tiyatro geleneğinin birçok özelliğini çağdaş bir yorumla seyirciye sunmaktadır. Yarattığı tipler öylesine gerçek, öylesine canlıdır ki, hemen her toplumun sosyal ve ekonomik açıdan benzerlik gösteren kesimlerinde karşımıza çıkıverirler. Keşanlı Ali Destanı yazarı kadar ünlü bir oyundur. Üstelik ünü sınırları aşmıştır. Avrupanın pek çok ülkesinde, Amerika’da, Lübnan’da oynamış bir oyundur. Dilden dile çevrilen, oynadığı her ülkede, oyuncusuyla, seyircisiyle bütünleşen mükemmel bir oyundur.



KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Galatasaray Lisesi’ ni bitirdi (1935). Almanya’ ya gitti, Heidelberg Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ nde okudu, yurda dönünce (1938) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’ nü bitirdi (1950). Edebiyat Fakültesi’ nde tiyatro tarihi dersleri verdi.

Tercüman gazetesinde sanat ve kültür yazıları, fıkralar yazmış (1955-1960), bir ara gazetenin baş yazarı olmuştu (1960). Bu fıkralarından bir kısmını genel başlıklarıyla kitap halinde de topladı. (Devekuşuna Mektuplar, 1960, 1977). Pazar sohbetlerini Milliyet gazetesinde sürdürdü ( Mart 1974-Mayıs 1986 ).

İlk hilkayesi Töhmet, Haldun Yağcıoğlu takma adıyla Yedigün dergisinde (1946) çıkan Taner, gücünü gözlem, mizah ve yergiden alan; konuları büyük şehrin tipik ve türedi yaşamlarından gelme hikayeleriyle tanındı.



[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
SİLAHLARA VEDA
KİTABIN YAZARI

ERNEST HEMİNGWAY

YAYIN EVİ
GÜVEN KİTABEVİ
BASIM YILI
1966
SAYFA SAYISI
364


1. KİTABIN KONUSU:

I.Dünya Savaşı sırasında İtalyan Ordusunda görev yapan Henry Tenente isimli teğmenin savaş boyunca başından geçen olaylar ve Catherine adındaki bir hastabakıcıya aşık oluşu.


2. KİTABIN ÖZETİ:

1915 yılının sonbaharında, İtalyan Ordusu Müttefik Avusturya ve Almanya Orduları karşısında çetin bir muharebe vermektedir. Teğmen Tenente bu sıralarda dostları Rinaldi,Papaz ve Bölük Komutanı ile birlikte cephededir. Rinaldi bir doktordur. Teğmen Tenente’de yaralıların ve şehitlerin cephe gerisine arabalarla taşınmasından sorumlu subaydır. Savaş o yıl sanki yaşanması gereken bir olaymış gibi geçmektedir. Bu nedenle Tenente ve arkadaşları sık sık birlikte olarak, içkiler içerek şehrin ve cephe gerisinin zevkini çıkarmaktadır.

Birgün Rinaldi iki İngiliz hastabakıcısıyla tanışır. Bu kızlar İngiltere’nin, müttefiki İtalya’ya yardım etmek amacıyla gönderdiği hastanede görevlidir. Catherine adındaki kıza Rinaldi ilk başlarda ilgi duymaktadır. Ancak bu delikanlının kadınlarla arası pek iyi değildir. Bu nedenle, çapkın arkadaşı Henry’den yardım ister.

Henry Catherine’den etkilenir. Bunu anlayan Rinaldi arkadaşını kırmamak amacıyla aradan çekilir. Tenente ile Catherine arasında sıcak bir bağ kurulur. Aşkları gün geçtikçe daha da büyümeye başlamıştır.

1916 yılının bahar ayında Tenente ileri hatlardan yaralı taşımak amacıyla görevlendirilmiştir. Askerleri ile harbin gereksiz birşey olduğunu ve savaşın artık bitmesi gerektiği üzerinde konuşurlarken bir top sesiyle hepsi daldıkları rüya aleminden uyanırlar. Tenente bacağından yaralanmıştır. Askerlerinden ikisi de ölmüştür.

Teğmen Tenente dizinin parçalanması nedeniyle derhal Milano’ya yeni kurulan bir hastaneye gönderilir. Buraya sevgilisi Catherine’de gelir. Amacı her zaman sevdiği adamın yanında olmaktır.

İyileşmesine yakın Henry artık güzel Catherine’ye adam akıllı aşık olmuştur. İkisi de birbirini deliler gibi sevmektedir. Henry gümüş liyakat madalyası ile ödüllendirilir. Savaş, artık onun için çekilmez hale gelmiştir. Tek amacı Catherine ile birlikte yaşamaktır. Kız hamile kalır. Henry kızla evlenmek istemesine rağmen savaş nedeniyle bunu yapamamaktadır.

1917 yazında Tenente kışlasına geri döner. Herşey değişmiştir. Bölük Komutanı sanki on yaş yaşlanmıştır. O kış ve bahar aylarında çok çetin ve zorlu çarpışmalarla İtalyan ordusu artık geri çekilmenin eşiğine gelmiştir. Birçok birlik zaten geri çekilmenin hazırlıklarına başlamıştır.

Tenente yazın sonuna doğru çekileceklerini öğrenir. Askerleriyle birlikte, emrindeki araçlarla yollara düşer. Yolda iki genç kızı yanlarına alırlar. Bir ara çamura saplanırlar ve bir türlü arabalarını dışarı çıkaramazlar. İki kıza para vererek, Tenente yoluna devam eder. Almanlar geri çekilen İtalyan Ordusunu takip etmektedir. Yolda Almanlarla karşılaşırlar Tenente’in bir askeri vurulur. Hızla diğer askeriyle beraber taburlarını bulmak için kaçmaya başlarlar.

Tenente İtalyan kuvvetlerine yaklaştığında, Alman ajanıdır diye yakalanır. Bu sadece İtalyancası biraz bozuk diye yapılır. Yargılanacağı sırada, kurşuna dizilmekten kurtulmayı kaçmakta bulur. Kendini Po nehrinin sularına bırakır.

Sudan çıktığında demiryolunun yakınında olduğunu farkeder,hemen top yüklü bir vagona atlayarak sevgilisinin yolunu tutar.

Sevgilisine kavuştuğunda rütbelerini sökmüş, sivil kıyafetini üzerine geçirmiş bir asker kaçağıdır. Savaştan tiksinmektedir. Bir gece ansızın yakalanacağı haberini alır. Tek kurtuluş yolunu İsviçre’ye kaçmakta bulur. Bir tekneyle ve yanında Catherine’le fırtınalı bir gecede soğuk Orion Gölü’nü kullanarak İsviçre’ye ulaşır.

İlk önce onları sorguya çekerler, Henry onlara kış sporu yaptıklarını bunun için İtalya’dan kürek çekerek İsviçre’ye geldiklerini söyler. Pasaportları ve paraları olduğu için İsviçre Polisi herhangi bir önlem almaz. Henry ile Catherine Montreaux’ya yerleşirler. Otelde çok iyi vakit geçirirler. Bu arada Henry sakal bırakmıştır. Catherine’nin hamileliğinin sonlarına doğru her ikisi de Lourenne’e doğum amacıyla giderler.

İlk sancılar başladığında çift çok mutlu olur. Ancak bebek ters gelmektedir. Ayrıca sancılarda yetersizdir. Doktorlar sezeryan yöntemi ile bebeğin annesinin karnından alınmasına karar verir. Henry Catherine’nin ölebileceği endişesi içindedir. Bebeğin onun için hiç önemi yoktur. Tek düşündüğü biricik aşkı Catherine’dir.

Başarılı bir ameliyat gerçekleşmesine rağmen bebek ölü doğar. Tenente sevgilisinin de durumundan endişe duymaktadır. Koktuğu başına gelir, Catherine aniden fenalaşır ve aşırı kan kaybı nedeniyle ölür. Artık Henry için herşey bitmiştir. Bezgin bir halde oteline geri döner.

3. KİTABIN ANAFİKRİ:

Savaş ancak kaçınılmaz olduğu taktirde yaşanılması gereken bir olaydır, ancak savaş, hayatın içinde yenen ve yenilen için de bir zindandır.


4. OLAYLARIN VE KİŞİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ:

a. Henry Tenente:

I.Dünya Savaşı’nın acımasız dönemlerinde İtalya’da görev yapan Henry çok uçarı bir subaydır. Savaşı sevmemektedir. Hayat onun için bir çiledir. Ancak Catherine ile tanışınca her şey değişir, yaşamdan zevk almaya başlar. Henry o dönemin İtalyan kültürünü de bize yansıtmaktadır. Ekindeki parayla hayatın tadına bakan, içkiyi elinden düşürmeyen bir delikanlıdır o.

b. Catherine:

Catherine, bir İngiliz hastabakıcısıdır. Yaşamı hep hastanelerde geçmiştir. Henry’le tanıştıktan sonra hayatı tamemen değişir. Onu çok sever, hayatını tamamen ona adar. “Ben senim, sen bensin!”, diyecek kadar tek aşkına bağlanır. Aşkını hep bekler. Catherine de savaşın gerisindeki kadın topluluğunu temsil etmektedir.

c. Rinaldi:

Henry’nin savaş sırasında en yakın dostudur. Gençlik heyecanlarını hep birlikte yaşamışlardır. Zaten Henry ile de Catherine’yi Rinaldi tanıştırır. Henry’e daima bağlı kalmıştır. Ondan hep “aslanım, koçum” diye bahseder. Bana göre, Rinaldi de, savaşın kahraman doktorlarını temsil etmektedir.

Bu kişilerden başka, Catherine’nin arkadaşı Ferguson, Henry’nin arkadaşları Yüzbaşı, Papaz ve askerleri Brudni, Gumo diğer kişileri oluşturmuşlardır.

Kitapta en dikkat çeken olay, I.Dünya Savaşı’nın kendisidir. Savaşın acımasızlığı tüm insanları etkilemiştir. Beni kitap boyunca üzen en önemli hadise Henry’nin en değerli varlığından ayrıldığı, onu kaybettiği doğum olayıdır. Bu bölümün sonunda o adamın yerinde olmamayı istedim, bir insanın karısını ve daha doğmamış olan çocuğunu kaybetmesi ne kadar acımasız bir olaydır diye düşündüm.

5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Kitap başından itibaren insanı sürükleyen bir özelliğe sahip. Yazar mümkün olduğunca tasvirlerden kaçınmış ve yaşar gibi yazmaya çalışmış. Özellikle duyguları ifade ederken kullandığı yinelemeler, ünlem cümleleri insanın sanki hikayenin içinde olduğu izlemini veriyor.

Konunun I.Dünya Savaşı içinde geçmesi de beni gerçekten çok etkiledi. Bu kitapta insanı savaşa yönelten hiçbir heyecan verici olay yok, sadece savaşın acıları, kanı ve yalnızlığı var.

Ancak kitabı okurken benim biraz güçlük çektiğim bir konu vardı. Bu da kitabın eski basım olmasıydı. Genellikle kullanılan kelimeler, şu anda kullandığımız dilden farklıydı. Arapça ve Farsça kökenli kelimeler kullanılmıştı.

6. YAZAR HAKKINDA BİLGİ:
Ernest HEMINGWAY (1898-1961):

Ernest Hemingway, 1898 yılında Amerika’nın İllinois kentinde dünyaya geldi. Annesi ve babası onun doktor olmasını istemelerine rağmen o yazar olmaya karar verdi. Babası da bir doktordu. O bir macera adamıydı, bunun yüzünden I.Dünya Savaşı patlak verdiği sırada o da kendini bu savaşın içine attı. Birçok çatışmaya girdi ve kahramanlıklar gösterdi. Bu savaşın sonunda “A Farewell to Arms”(Silahlara Veda) adlı kitabını yazdı. Harpten sonra ilk eşi Hadley ile evlendi. Bu dönemde birçok hikaye ve şiir kitabı yazdı. Boksa da merak sarmıştı.

1927’ Amerika’da ikinci eşiyle evlendi ve “Kazananın eline birşey geçmez”, “Öğleden sonra ölüm” adlı kitapları çıktı. İki oğlu oldu. Ancak 1940 yılında da bu eşinden ayrıldı.

Tekrar macera damarı kabaran Hemingway, Afrika’ya yaban avına gitti. Ölümlerden döndü. Ancak bunlar onu yıldırmadı. Bu macera sonunda “Afrika’nın yeşil tepeleri” ve “Kilimancero karları” adlı uzun hikayelerini yazdı.

Küba denizindeki maceraları sonunda “Irmaktan öteye ağaçların içinde” ve “İhtiyar Balıkçı” adlı uzun hikayeleri 1952’de yayımlandı. “İhtiyar adamla deniz” adlı kitabı 1955’te ona Nobel ödülü kazandırdı.

Hayatı boyunca birçok tehlikeler atlatan, iki uçak kazası geçiren Hemingway 1961 yazında odasında kendini vurarak intihar etti.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Tek Adam
KİTABIN YAZARI
Şevket Süreyya AYDEMİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Remzi Kitapevi Evrim Matbaacılık Cağaloğlu / İSTANBUL
BASIM TARİHİ
1986
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Gelecek Kuşakların Atatürk’ü ve Atatürkçülüğü Anlamasını Sağlamak

KİTABIN BÖLÜMLERİ :
1 NCİ CİLT 1881-1919 DÖNEMİ
2 NCİ CİLT 1919-1922 DÖNEMİ
3 NCÜ CİLT 1922-1938 DÖNEMİ
KİTABIN BÖLÜM BÖLÜM ÖZETİ :
CİLT 1 1881-1919 DÖNEMİ:
Üç çocuğunun peş peşe ölmesinden sonra Zübeyde’nin hasretle beklediği sarı saçlı mavi gözlü Mustafa bazı kaynaklara göre 1880 bazı kaynaklara göre 1881 yılında SELANİK’te bir Müslüman Mahallesi olan Ahmet Subaşı da dünyaya geldi. Mustafa’nın dünyaya geldiği sırada babası Ali Rıza Efendi kereste tüccarlığı yapıyordu. Ali Rıza Efendinin işleri ileride Rum eşkiyası yüzünden bozulmuştu. Ali Rıza Efendinin işlerini yürütememesi kendisini moral ve fizik bakımından çökertti ve Ali Rıza Efendi 47 yaşında hayata veda etti. Ali Rıza Efendi öldüğünde Mustafa 7 yaşında ve evin tek erkeğiydi.
Okul zamanı geldiğinde Mustafa ilk önce annesinin gönlü olsun diye mahalle mektebine daha sonra babasının ustalıklı bir manevrasıyla Şemsi Efendi okuluna kaydedildi. Bu okulda 1891 yılına kadar okudu. Daha sonra, babasının ölümü üzerine dayısı tarafından çiftliğe götürüldü. Çiftlikte okul olmayınca ve Mustafa’nın eğitimi aksayınca, Mustafa Selanik’e teyzesinin yanına gönderilerek Mülkiye Rüştiyesine yazıldı. Fakat hocalarla olan anlaşmazlığı yüzünden okulu bıraktı ve annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen Askeri Rüştiyeye girdi.
Mustafa rüştiyeyi çok sevmişti. Derslerinde başarılıydı ve hocaları çok iyiydi. Bir süre sonra Matematik hocası Yzb. Mustafa Efendi Mustafa’ya bütün dünyanın ilerde öğreneceği bir isim hediye etti:Kemal! O günden sonra Mustafa adı Mustafa Kemal olacaktı.
Mustafa Kemal Rüştiyede iken annesi yeniden evlendi ve Mustafa Kemal bu evliliğe olumlu bakmadı. Bu yüzden evi terk edip uzak akrabaları Rukiye Hanım’ın yanına sığındı.
Mustafa Kemal doğduğu şehir Selanik’ten tahsil için ilk kez ayrılarak Manastır İdadisine gitti. Burada Ömer Naci ile kendisine etkileri olan dostlukları oldu.
Ömer Naci Manastır idadisinde Mustafa Kemal’i yakın arkadaşı idi ve O’na edebiyat ve hitabet aşkını aşıladı.
Manastır idadisi 1898 yılında bitirdi ve 1899 yılında İstanbulda bir Harbiye’li oldu. Harbiye’deki kitapsızlığın ve bilgisizliğin Mustafa Kemal nesli üzerinde şu tepkisi oluyordu ki yokluklar ve yetersizlikler onların yetişme öğrenme ve düşünme ihtirasını kamçılıyordu.
Mustafa Kemal 10 Şubat 1902’de 21 yaşında Teğmen olarak Harbiye’yi bitirdi. Dokuz yıl önce çiftlikte çalışırken kafasında yaşattığı hayal gerçek oldu.
Mustafa Kemal’i okulu bitirdikten sonra kıtaya göndermediler, kurmay sınıfına ayırdılar. Erkan-i Harbiye’de sadece dersleriyle alakadar olmaz aynı zamanda memleket meseleleri ve siyasi bilgiler ile de alakadar olurdu. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te akademiyi bitirdi. Çıkarttığı gazete ve arkadaşlarıyla yaptıkları gizli toplantılar sebebiyle Suriye’ye gönderildi.
Suriye’de 25 nci ve 30 ncu Süvari Alaylarında staj gördüler ve kumandaya hiç karıştırılmadılar. Burada arkadaşları Dr. Mustafa ve Müfit ile “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni kurdular.
Mustafa Kemal Suriye’de çok sıkılıyordu. Vatanı kurtarmak için Suriye’den gitmesi gerektiğine inanıyordu. Bunun için Şükrü Paşaya fikirlerini belirten bir mektup yazdı. Kendisini Selanik’e aldırmasını istedi. Paşadan yumuşak bir cevap gelince Yafa’dan bir yabancı vapura binerek kaçtı. Sonrada Pire’den Selanik’e geçti. O şimdi bir kıta kaçağı ve memleketine ayak basmaması istenen bir kıta sürgünüdür. 4 ay kadar Selanik’te kaldı kendini “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti”ni “İttihat ve Terakki” cemiyeti içinde buldu ve 25 Ekim 1907’de cemiyete dahil oldu.
Üçüncü ordu padişahın sürekli endişe duyduğu bir birlikti. Avrupa’ya yakındı ve Subayların yabancılarla teması kolaydı.
Mustafa Kemalin buradaki hayatı Selanik - Üsküp hattı üzerinde seyahatler, Selanik’te İhtilalci İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki faaliyetler ve ordu kurmayındaki resmi görevleriyle geçer.
Cemiyetin idarecileri ile arası pek iyi gitmedi. Fikirleri yüzünden Enver Bey tarafından geri plana itildi. İhtilal olupta meşrutiyet ilan edildiğinde Mustafa Kemal’in adı hiç duyulmadı.
Mustafa Kemal Cemiyetle meşgul olan Subayların ya orduyu bırakmalarını ya cemiyetten büsbütün ayrılmalarını istiyordu. Toplantılarda: “Asıl mesele şimdi başlıyor. Asıl mesele ihtilalden sonraki meseledir. Geceler çok şeylere gebe. Ufuklarda tehlike bulutları görüyorum. Hele ordunun siyasete karışması işi artık bitmelidir. Ordu kışlasına ve siyasetçi siyaset meydanına. Halbuki bizimkiler ?...” demekteydi. Bu sözler cemiyet çevresinde tepkilere yol açtı. Ona karşı şüphe ve güvensizlik arttı.
Fakat Cemiyetin sivil lideri Talat Bey Mustafa Kemal’e güvenmekte ve ondan hizmet istemekteydi. Osmanlı Afrika’sını temsil eden Trablus’ta durum iyi değildi, ve oraya gönderildi. Burası bir sürgün yeriydi. Fakat sürgün yeri iyi seçilmişti. Bu onun için hem çile, hem imtihandı. Mustafa Kemal Trablus’ta görevini bitirdiğinde İtalyan uşakları dize getirilmiş, devletin otoritesi sağlanmış ve itibarı iade edilmişti.
Meşrutiyete karşı ilk ayaklanma 31 Mart 1909’da patladı. 15 Nisan 1909’da Selanik’ten hareket eden Hareket Ordusu isyanı bastırdı; padişahı tahttan indirdi ve yerine Reşat isimli Şehzadeyi geçirdi. 13 Nisan irtica hareketleriyle beraber Adana ve çevresinde başlayan Ermeni karışıklıklarını da bastırıldı.
1 Ekim 1911’de İtalyanlar Trablus’u abluka altına aldıklarında Enver Bey, Mustafa Kemal ve diğerleri sivil olarak Trablus’a gitti. Ancak gönüllü cepheleri oluşturarak çarpıştılar. Uşi anlaşmasının imzalanması ile tekrar İstanbul’a döndüler.
Balkan Harbi Mustafa Kemal’in Selanik’te iken savunduğu fakat ittihat ve terakkinin bilhassa Enver Bey’in hoş görmediği fikirlerin doğruluğunu ne yazık ki ispatladı.
Balkan Harbinden 13 Ay sonra Enver Paşa, Talat Bey, Mebusan Reisi Halil Bey ve Sadrazam Sait Halim Paşa padişaha bile haber vermeden Almanlar ile ittifak yaptılar. Daha sonra iki Alman zırhlısının boğaza demirlemesi ve bunlara Türkçe isimler verilerek Rus limanlarının bombardıman etmesi ile Osmanlı İmparatorluğu fiilen Birinci Dünya Harbine girdi.
Mustafa Kemal bu sırada Sofya Ateşe Militerliğindeydi ve kendisine vatana ve cepheye dönme yolu görünmüştü.
Mustafa Kemal Çanakkale cephesinde ilk savaşlarını yürüttü; tarihte eşi az görülen bir kan ve ateş imtihanından geçerek, kahraman bir savaşçı üstün bir kumandan olarak belirdi.
Çanakkale’de görevini tamamlayıp oradan ayrılan Mustafa Kemal, o kanlı sırtlar üzerinden kopup İstanbul’a yönelirken artık eski Mustafa Kemal değildi. İstanbul’a geldiğinde anlamıştı ki, kendisine İstanbul’da yapacak iş yoktu İstanbul onun dilinden ve düşüncelerinden anlamayacaktı.
Mustafa Kemal 13-14 Mart 1916’da Diyarbakır’a vardı. 1 Nisan 1916’da Mirlivalığa (Tuğgeneral) terfi ettirildi. Mustafa Kemal cepheyi devraldıktan bir süre sonra, Kozma dağı bölgesinden taarruza geçen Rus ordusu kanlı süngü savaşları ile geri püskürttüldü. Çeşitli harekattan sonra önce Muş sonra Bitlis düşmandan geri alındı. Bir ara aynı cephede 2 nci Ordu Kumandanlığına tayin oldu.
31 Ekim 1918’de ise Limon Van Sanders’ten Yıldırım Ordular Komutanlığını aldığı gün harbin bittiğini öğrendi.
3 Kasım 1918’de Mondros Antlaşmasının bir metnini istedi. Anlaşma şartlarını öğrendiği günlerde bir taraftan işgal kuvvetlerinin çıkardığı meselelerle uğraşırken diğer taraftan İzzet Paşa ile tartışmak ve ilgi çekici muhabereler ile meşgul idi. 7 Kasım 1918’de hem 7 nci ordu hem Yıldırım Ordular Komutanlığı lağvedildi. Mustafa Kemal vazifesiz kaldı. Bu arada İzzet Paşa, Mustafa Kemal’e o sıralarda İstanbul’da bulunmasının uygun olacağını bildirdi ve Mustafa Kemal Paşa İstanbul’a hareket etti. Adana treninden inipte Haydarpaşa rıhtımına ayak basınca karşılaştığı manzara şuydu; 55 düşman gemisi zafer bayraklarını açarak İstanbul limanına girmektedir. Ama bu manzara karşısında, bu hava içinde, kılı bile kıpırdamadan: “Geldikleri gibi giderler.” dedi.
1919’da Samsun ve havalisindeki yerli Rumlar, hele İngiliz ve Fransızların gölgesinde Yunan gemilerinin İstanbul sularına gelmelerinden, Karadeniz kıyılarında gösterişli bir şekilde dolaşmalarından cüret alarak müdafaasız Türk halkına saldırdılar. Halbuki Yunanlılara ve onlarla beraber işgal kuvvetlerine göre ise, Türkler Karadeniz kıyıları ile bilhassa Samsun ve Havalisindeki Rum’lara saldırıyordu.
1919 Nisanında işgal kuvvetleri kumandanları hükümete bir nota vererek bu saldırıların önlenmesini istedi. Böylece hükümet telaşa düştü ve olaylar biraz tesadüflerin fakat daha çok Mustafa Kemal ile arkadaşlarının hesaplı hazırlıkları ile nihayet O’nun bu bölgeye 3 ncü Ordu Müfettişi olarak ve bizzat padişah ve Ferit Paşa tarafından gönderilmesi imkanını sağladı.
Mustafa Kemal 16 Mayıs 1919’da İstanbul’dan hareket etti ve Samsun’a vardı.
Bu varışını Nutkunda şöyle anlatır:
“1335 (1919) senesi Mayısının 19’unda Samsun’a çıktım.”
CİLT 2 1919-1922 DÖNEMİ :
Tek Adamın 2 nci cildi; 1919 Mayısının 19’unda SAMSUN kıyısında başlayan zorlu var oluş mücadelesinin 1922 EYLÜL’ünün 9’unda İZMİR kıyılarında zafer şarkıları ile noktalanışının öyküsüdür.
Yollar vardır meçhulün önümüze serdiği çizgilerdir. Bu yollarda yolcu, talihinin tezgahında kendi kaderini dokur. Mustafa Kemal’in SAMSUN’da başlayıp ERZURUM’a, SİVAS’a çıkan ve sonra ANKARA’ya, İZMİR’e ulaşan yolculuğu da böyle bir yolculuktu. Bu yollar da O, talihi ile boğuştu. Kaderini dokudu ve Onun kaderi bizimde kaderimiz oldu.
Mustafa Kemal Anadolu karasına ayak bastığı ilk günden itibaren kurtuluşun tek yolunun halkı inandırmaktan geçtiğine inanıyordu. Ve bunun için gerek SAMSUN’da gerekse Havza ve AMASYA’da halkın ileri gelenlerini bu işe inandırmaya çalıştı ve bu işte de büyük ölçüde başarılı olarak mücadelesine başladı.
Atatürk’ün Anadolu karasında ilk önemli durağı ERZURUM’du. Asırlardan beri ilk defa İSTANBUL dışında Anadolu’nun bağrında ve yine onun bağrından kopup gelen bir grup vatanperver, Millet adına bazı kararlar alıyordu. Ve bu grup 1919 Temmuzunun 23’ünde Yapı Usta Okulunun tahta sıralarında Milletinin ebedi önderliğine getiriyordu Mustafa Kemali. Artık Onun her adımı Milletinin adımı, her sözü Milletinin sözü, İSTANBUL Hükümetine ve işgalci Avrupa’ya karşı her seslenişi, Milleti adına yapılmış bir sesleniş olacaktı. Ve O her geçen gün sesini yükseltmeye devam edecekti.
“Milli Sınırlar İçinde Vatan Bir Bütündür Bölünemez” deniyordu ERZURUM’da, SİVAS’ta “Kuva-yı Milliyeyi amil Milli İradeye Hakim Kılmak Esastır, Merkezi Hükümet Milli İradeye Tabi Olmalıdır. Milli Meclis Toplanmalıdır.” Halkın doğudan yükselen sesine batıdan da BALIKESİR, Alaşehir, Akhisar, Nazilli, DENİZLİ, Soma, BANDIRMA yörelerinden Kuva-yı Milliyenin sesi katılıyordu.
Atatürk diyordu ki; “Umumi kaide şudur ki, genel durumu yönetme ve yürütme sorumluluğunu üzerine alanlar, en önemli hedef ve en yakın tehlikeye mümkün olduğu kadar yakın bulunurlar.” Bahsettiği yer Milli Mücadelenin kalbi ANKARA idi. 27 Aralık 1919 günü ANKARA Halkı henüz 38 yaşındaki genç önderlerini sonsuz bir güvenle bağırlarına basıyordu. ANKARA’lıların coşkusu 23 NİSAN 1920 günü daha da artacaktı. Çünkü artık söz Milletindi. Bundan sonra Millet kendi adına konuşacak olanı kendisi seçecekti. 23 Nisan 1920 günü Mustafa Kemal’in deyimiyle “Hakikatlerin En Büyüğü” olan TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ açıldı. TBMM demek halkın sesi demekti, halkın nefesi demekti ve halk sessizliğini TBMM ile bozacaktı. Yüzyıllardan beri kendisini savaşma aracı olarak kullanan Osmanlı Hanedanına yeter diyecekti. Onun savaşı artık ne Osmanlı Hanedanına ganimet kazandırmak için ne de bilinmeyen duyulmayan ülkeler’de macera aramak için değildi. O artık sadece ülkesini işgal eden batı dünyasına karşı namusunu kurtarmak için savaşacaktı. Önce İstanbul Hükümeti parmağı ile çıkartılan 60 yakın irili ufaklı isyan bastırıldı birer birer. Bu isyanların bastırılması demek zaten tükenmek üzere olan Osmanlının sonu demekti, zira o son kozlarını oynuyordu Anadolu üzerinde ve yıkılış onun için kaçınılmazdı artık.
Şimdi sıra, İngiliz güdümünde olan ve kendi hesabına göre çok kolay görünen Anadolu’nun işgali için sonu gelmez bir maceraya atılan ve Anadolu bozkırında yenilmeye mahkum Yunan Ordusuna geldi.
Mustafa Kemal için askerlik bir sanattı. Mustafa Kemal kendine bu sanatı seçmişti. Kendini askerliğe vermişti ama savaşı seven, savaşı arayan bir kişi değildi. Günlük hayatında ve anılarında savaşı hiçbir zaman özlemedi..
1 nci ve 2 nci İnönü Muharebeleri ile sadece düşman değil, Milletinin makus talihi de yenilmiş oldu. Daha sonra tarihin en uzun meydan muharebesinde Başkomutan sıfatıyla Sakarya da “Hattı Müdafaa Yoktur, Sathı Müdafaa vardır. O Satıh Bütün Vatandır.” diyerek hem harp tarihine dehasını altın harflerle yazdırıyor, hem de Yunan Kuvvetlerinin Anadolu bozkırında giriştikleri bu maceranın onlar için nedenli acı bir yenilgiyle noktalanacağının adeta işaretlerini veriyordu Başkomutan Mustafa Kemal. Sakarya Zaferinden sonra bir yıl gibi uzun bir süre hazırlık yapan ordumuz nihayet Yunan Kuvvetlerini Anadolu’dan atmaya hazırdı. Biliyordu ki artık nihai zafer çok yakındı. 26 Ağustos sabahı Atasından aldığı “Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir İleri” emri ile Türk Orduları coşkun bir sel gibi Yunan Ordusunu öne katarak İZMİR’e kadar aktı.
Mustafa Kemal emir komuta ettiği ordusuyla Avrupayı dize getirdi. Yaptığı tarihi bütün dünya tarih kitaplarına yazdı. Çünkü mensubu olduğu milletin tarihi dünyanın sahip olduğu en değerli varlıktı.
CİLT-3 1922-1938 DÖNEMİ :
1922’de muharebe meydanında biten Milli Mücadele, aslında yeni ve zorlu başka bir mücadeleyi başlattı. Silahını bırakan Gazi Mustafa Kemal’in yolunun üzerinde artık bir sıra aksiyon, fikir ve yeni kuruluşlar vardı.
Savaşın bitmesini müteakip harbin galipleri bu milletin ters giden tarihini yendiğini masa başında da kabul etmek zorunda kaldılar. Artık Milletten kopmuş, çağın gereklerinden uzak, çürümüş bir gövdenin suyu geçmiş dalcıkları haline gelen gölge saltanat müessesesine ve onun uzantısı olan hilafete son verme zamanı gelmişti. Söz artık milletin olacaktı ve milletin olmalıydı. Yakın arkadaşlarının dahi endişelerine ve yer yer karşı koymalarına rağmen Mustafa Kemal saltanatı kaldırdı ve halifelik müessesesinin bir gölgeden ibaret olmasını sağladı. Çok geçmeden de hilafete son verdi.
Barışı kazanmak, savaşı kazanmak kadar önemliydi. Yeni Türkiye’nin Lozan Antlaşması da bu değerde idi. Lozan’da büyük bir mücadele verildi ve asırlık hesaplar görüldü. Çünkü yeni kurulan devlet Osmanlı İmparatorluğunun bütün hesaplarını tasfiyesine muhatap tutuldu. Ama yeni Türkiye mirasçı ve herhangi bir devletin devamı değildi. İtilaf devletlerinin şuursuz istekleri ustaca savuşturuldu ve Türkiye Lozan’da çok önemli bir zafere imza attı.
Yeni bir çocuk doğmuştu ve bu çocuğun adı konmalı idi. Hakimiyeti Milliye kayıtsız şartsız milletin olduğuna göre bu çocuğun adı Cumhuriyet olmalı idi. 29 Ekim 1923’de TBMM’de yapılan oylamada yeni kurulan devletin yönetim şekli Cumhuriyet olarak kabul edildi.
Gazi Mustafa Kemal’in ikinci meclisi açış nutkunda “Devlet şeklinin tekamülü ve demokrasinin kuruluşu ile çağdaş müesseselerin meydana getirilmesi” hedeflerinden ilki gerçekleşmiş, sıra ikinciye gelmişti. Hilafetin kaldırılması ile bu yeniliklere başlandı. Fakat laikliğe gidişte en büyük adım olan bu inkılap yakın arkadaşlarının dahi daha kesin çizgilerle kendisine cephe almasına neden oldu. Başarılı olan her ihtilalden sonra ihtilâlci kadronun kendi içerisinde parçalanması gibi, Milli Mücadeleyi yapan kadroda bu parçalanmada nasibini aldı. Önderlik mücadelesi yapan kimseler özellikle hilafete olan bağlılığı kullanarak uzun yıllar boyunca Mustafa Kemal’i yıpratmaya çalıştılar.
Doğuda “Dini kurtarmak ve halifeliği yeniden kurmak” adına Şeyh Sait tarafından çıkartılan isyan, memleketi en zayıf yerinden vurdu ve hızla yayıldı. Mustafa Kemal “ Takrir-i sükun “ yasasını çıkarttı ve isyan bastırıldı. Sorumlular istiklal mahkemesine verilerek cezalandırıldı. Yeni kurulan Cumhuriyet altı ok diye adlandırılan şu temel ilkeler üzerine inşa edilmeye başlandı: Cumhuriyetçilik,Milliyetçilik, Halkçılık,Devletçilik,Laiklik ve İnkılapçılık.
Batılılaşmak adına yaptığı inkılaplardan en cüretlisi şapka inkılabıydı. Çünkü, o zamanki anlayışa göre şapka Hıristiyanlığın ve gavurluğun bir işareti sayılıyordu ve bu kökleşmiş duygulara yapılan hareket menfi reaksiyonlara en müsait hareketti. Şapka inkılabını hukuk alanında yaptığı yenilikler, medeni kanun ve tevhid-i tedrisat kanunu takip etti.
Değişimi kaldıramayan şer ve kıskançlık güçleri onu İzmir’de öldürmek için pusu kurdular ama kurdukları tezgah kendilerini Yunanistan’a kaçıracak olan motorcu tarafından emniyete bildirildi. Sorumlular belirlendi ve mahkemece yargılandılar. Yargılananlar arasında Terakkiperver Fırka yöneticileri ve milli mücadelenin önemli simaları da vardı.
Daha sonraki yıllar milli ekonomiye geçiş ve inkılap hareketlerinin devamı niteliğindeydi. Yeni alfabe kabul edildi ve Türk Dil Kurumu ile Türk Tarih Kurumu Gazinin büyük çabaları ile kuruldu. Ulaştırma ve sanayii alanında Devletçilik İlkesi doğrultusunda büyük atılımlar yapıldı. Dünyada ilk defa olarak 5 yıllık sanayi programları belirlenerek uygulamaya konuldu. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasından sonra Mustafa Kemal’in çabası ile Fethi Okyar tarafından Serbest Fırka bu bir demokrasiye geçme çabası idi ama başarılı olamadı ve parti kendisini lağv etti.
Atatürk’ün son yıllarında HATAY onun büyük davalarından biri oldu. Hastalıktan bitkin düştüğü anlarda bile bu konu ile ilgilendi. Fakat sağlığında HATAY’ın Anavatana katılışını göremedi.
Bir karaciğer yetersizliğinin ilk belirtileri 1937 yılı içerisinde meydana geldi. Hastalık önce yanlış teşhis edildi ve yanlış uygulamalarla vakit kaybedildi. Sonrasında ise geç kalınmıştı.
Mustafa Kemal’in şahsında çağımız bir büyük adam yetiştirmiş ve onun ölümü ile yalnız TÜRKİYE değil dünya bir büyük evladını kaybetmiştir.
Bükreş eski Metropolitinin dediği gibi;
“Onun ölümünden sonra dünya artık eskisi kadar enteresan değildir.”
SONUÇ :
A. KİTABIN ANA FİKRİ :
Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatı, eserleri, Türk ve Dünya Tarihi üzerindeki etkileri anlatılmakta.
B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :
Atatürk ve kurduğu Cumhuriyetin daha iyi ve doğru olarak anlaşılmasını sağlamıştır.
C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :
Kitap; sade, her kesimden insanın kolayca anlayabileceği ve inkılap tarihimizi öğrenebileceği şekilde kaleme alınmıştır.
[url=http://www.trplatform.org][/url]
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
[B] KİTABIN ADI : OYUN [/B]

YAZAR ADI : ORHAN HANÇERLİOĞLU
ÇEVİREN : ----
SAYFA ADEDİ : 183
BASILDIĞI YER-YIL : 1998 – REMZİ KİTABEVİ/İSTANBUL

[B]KİTABIN ÖZETİ: [/B]
[B] [/B]
İstanbul’da bir devlet dairesinde çalışmakta olan Halim, büyük kentte memur olmanın kabusunu yaşamak ve iktidarsız biri olarak ailesi tarafından aşağılanmaktansa, kendi yarattığı Krallıkta iktidar olmayı yeğleyen bir rol oynuyor.
Halim, yarattığı Argos Kraliyetinin Kralıdır ve hayatın tek gerçeği, aşkın başlangıcı Eros’u aramaktadır. Bu arayışta çocukluktan beri en iyi arkadaşı olan Ali-Başvezir olarak görev yapıyor.-yardımcı oluyor.
Halim bir gün Ali ile aynı devlet dairesinde çalıştığı işinden çıkıp evine gider, o gün de maaşını almıştır; ancak maaşından beş lira, patronunun çocuğunun sünneti için kesilmiştir. Herzamanki gibi parayı olduğu gibi karısı Nasip’e verir. Nasip paradan beş lira eksik olduğunu anlar ve sorar. Halim durumu açıklayınca Nasip buna çok kızar. Halim tartışmaya girmek istemez ve konuyu uzamadan kapatır. Akşam olur, Halim odasına çekilir ve aniden büyük bir gürültüyle ortaya silahlı askerler ve divan şeklinde bir mekan oluşur. Kral, Halim’in karşısına maaşlarından beşer lira kestiği için patronu getirtilir ve sorguya çekilir. Ceza olarak da kırk sopa kesilir.Sabah olur, Halim karısına akşam işten çıktıktan sonra ablasına uğrayacağını ve bu yüzden geç kalabileceğini söyler. Nasip hemen sebebini sorar, Halim biraz para vermek istediğini söyleyince Nasip buna kızar ve uzun zamandır söylemek istediği bazı şeylerin zamanı geldiğini düşünerek ve isyancı bir tavırla Halim’e karşı çıkar. Halim buna pek aldırış etmez ve konuyu uzatmaktansa susmayı tercih eder. Evden çıkıp işe gider, iş çıkışı herzamanki gibi Ali ile birlikte çıkarlar daha sonra Halim ablasına gitmek üzere ayrılır. Ablası, Halim’e oğlu Rahmi’nin birkaç gündür eve hiç uğramadığını açıkçası fazla umursamasa da bir merak içinde olduğunu söyler. Halim, Rahmi konusu ile ilgileneceğini söyler ve biraz para bıraktıktan sonra ayrılır. Ablasından ayrıldıktan sonra Rahmi’yi aramak üzere onun sürekli katıldığı kahvehaneye gider ve en iyi arkadaşından Rahmi’nin bir kızı sevip kaçırdığını ancak bu kızın bir genelev kadını olarak bilindiğinden dolayı utancından kimseye haber vermeden kaçtığını ve kaldıkları yeri öğrenir. Halim bu olayı duyunca biraz şaşırır ancak ablasına bunu sezdirmemesi gerektiğini de bilir. Ertesi gün tekrar ablasına uğrar ve durumu açıklar ancak kızın durumu hakkında gerçekleri söylemez. Ablası bu olay karşısında sevineceği veya üzüleceği konusunda bir karasızlık içerisindedir. Ancak en azından içi rahatlamıştır. Halim bir gün Rahmi’nin kaldığı yere gider ve durumlarının nasıl olduğunu öğrenir. Endişelenecek bir şey söz konusu olmadığı için onları oarada laf etmeden yalnız bırakır.
Bir gün iş dönüşü Halim eve girdiğinde kızı Ayşe’nin yatakta uzalı hasta vaziyette olduğunu görür ve hemen hastahaneye kaldırır. Hastahanede Ayşe’yi muayene eden doktor, Halim’i tanıdığını söyler ancak; Halim çıkaramamıştır. Doktor Hayriye Hanım, Halim’in ve Ali’nin çocukken aynı mahallede oyun oynadıkları arkadaşları olduğunu ve Ali ile olan kötü anısını anlattıktan sonra Halim de hatırlar. Ali olan kötü anısına gelecek olursak; Hayriye çocukken Ali’nin gözüne istemeyerek attığı taş ve bunun sonucu olarak Ali’nin tek gözünün kör olmasıdır. Hayriye, Halim’e Ali’yi sevdiğini ve onunla evlenmek için şu ana kadar evlenmediğini söyledikten sonra Halim’den bu konuyu Ali’ye açmasını ister. Halim, bunun imkansız olduğunu ancak bir kez deneyebileceğini söyler. Halim Ali’ye bu konuyu uygun bir ortam sağlayınca açar ancak Ali bu konu hakkında herhangi bir şey duymak istemediğini anlatır. Bunun üzerine Halim de üstelemek istemez.
Halim dairede personeller arasında en itibarlı ve dürüst olarak bilinenidir. Bir gün Muavin Rıza Bey kendi isteği ile emekliliğe ayrılır ve yerine Halim getirtilir. Halim ve çevresi bu olya çok sevinirler. Çünkü maaşında artış olacaktır ve biraz da olsa rahatlayacaktır. Ancak bu mutlu habere fazla sevinemeden kötü bir haber alır: Ablası kalp krizinden vefat etmiştir. Sebebi ise; oğlu Rahmi’nin evlendiği kızın genelev kadını olduğunu öğrenmesidir. Halim bu olay karşısında elini işten güçten bir müddet çeker, kendini tekrar toparladıktan sonra işe başlamak üzere daireye gider; ancak burda da muavinlikten alındığını öğrenince dünyası başına yıkılır. Artık Halim’in dünyadan fazla bir beklentisi yoktur ve ne yapacağını bilmeyerek evine gider. Evde kimsenin olmadığı bir zamanda mutfağa girerek tüpü açar ve içeriye gaz dolmasını sağlar. Bu sırada da hayatı boyunca yaşadığı ve içine attığı kötü olayları bir bir gözünün önünden geçirir.


[B] YAZARIN HAYATI : 1916 yılında İstanbul’da doğdu, 1991’de öldü. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirerek Meriç, Karaisalı, Keşan’da kaymakamlık yaptı (1943-1946). İstanbul’da Belediye Müfettişliği, Emniyet Şube Müdürlüğü (1954) görevlerinden sonra İETT Hukuk İşleri Müdürlüğü’nden emekliye ayrıldı (1978). Romanlarında kırsal kesimin sorunlarını ve kent yaşamında insan ilişkilerini, kişilerin psikolojik açmazlarını sergiler. Düşünce akımlarını, düşünce sorunlarını konu edinen, erdem açısından [B]Düşünce Tarihi [/B](1963), başlangıcından bugüne kadar [B]Mutluluk Düşüncesi[/B] (1985), başlangıcından bugüne kadar Özgürlük Düşüncesi (1966) gibi yapıtlarını, aynı konularda ansiklopedik çalışmaları izlemiştir. [/B]


[B]ÜSLUP ÖZELLİKLERİ: [/B]
[B] [/B]
Eser, çok sade bir dil ile yazılmış. Bazen kişilerin psikolojik açmazlıklarını dile getiren bir anlatım mevcuttur.
[B] [/B]
[B]KARAKTERLER HAKKINDA BİLGİ: [/B]
[B] [/B]
Halim : Orta yaşlarda, evli ve bir kız çocuğu babasıdır.Sakin ve dürüst bir aile hayatı yaşayan Halim bir devlet dairesinde memur olarak çalışmaktadır.

Nasip : Halim ile evlendikten buyana güzel bir gün görmeyen hayatından şikayetçi,babasının zoruyla evlenmiş bir ev kadınıdır.
Ayşe : 8 yaşında henüz ilkokula giden bir kız çocuğu fakat romanda fazla yer edilmemiştir.
Ali : Halim’in en iyi arakadaşı olan Ali küçüklükten beri yedikleri içtikleri Halim ile ayrı gitmemiştir.
Hayriye : Ali ve Halim küçük yaştayken aynı mahallede oturan Hayriye ile arkadaşlık etmişlerdir.
Rahmi : Halim’in ablasının tek oğludur, fakat annesini yeteri kadar üzmektedir.
Nurten : Rahmi’nin daha sonraları anlaşıp birlikte olduğu karısıdır.

[B]KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :[/B]
Kitap daha çok kişilerin değişik rollerdeki görevlerini ve bunun kişiden kişiye değişebileceğini belirtiyor.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.