You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ozanlarımızın Yaşamı

Ozanlarımızın Yaşamı

Posting Freak
Ozanlarımızın Yaşamı
[COLOR=#cc6633]ABDAL MUSA SULTAN [COLOR=#cc6633]

Horasan'dan Rum'a zuhur eyleyen
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
Binip cansız duvarları yürüten
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Anadolu'nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan'lı dır. Azerbaycan'ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, "Hoylu'' olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli'nin amcası Haydar Ata'nın oğlu, Hasan Gazi'nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre "Kösre Musa" adıyla da anılır.

Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa'yı fethi yıllarında Orhan Bey'in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli'nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi "Abdallık". Pir evindeki hizmet postu ise, "Ayakçı Postu''dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ''Abdal Musa Sultan Postu"dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir.

Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük "Asitanei Bektaşiyan" dan biridir. Ancak, Anadolu'nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha bir çok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Bir çok yazar ve araştırmacı, bu büyük savaşçı ve düşünürü konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa'nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve yörüklerin yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli'de yatan "Büyük Yatağan Baba"dan esinlendiğini de belirtmişlerdir.

Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal'dır.

Ancak, onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi'nde konu edilen söylenceyi yeri gelmişken aktarmadan geçmeyelim:

''Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa'ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Tekke Beyi'nin yardımını talep eder. Tekke Beyi'de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa'nın tekkesine yollar. İsa, dergaha varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa'yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa'yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar.

Tekke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan'ı yakmak öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan'da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur...

Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler.

Bu manzarayı gören Kaygusuz'un babası, dunuma hayranlıkla bakar Abdal Musa'nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder...''

Abdal Musa Sultan'ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname'de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. kerametlerinden biri de şöyle: "Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba'ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, "hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur'' şeklindedir.

Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan'ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir durur. Antalya, Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyündeki türbesi, 14. yy.'da Selçuklu mimarisi örneğinde yapılmıştır. Tekke hakkında en önemli bilgiyi 17 yy. da burayı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde vermiştir. Bu bilgilere göre tekkenin kubbesindeki altın alem, beş saatlik yerden görülüyormuş. Abdal Musa Sultan sandukası baş ucunda seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Tekkenin etrafında bağ ve bahçeler uzanır, Misafirhaneler, kiler, mutfak meydanlar gibi bir çok ek binalar varmış. Mutfakta kırk derviş hizmet eder. Meydanın dışında ayrıca büyük bir misafirhane bulunur ki, üstü konak, altı ise iki yüz at alacak kadar büyük bir ahırdır. Misafir hiç eksik olmaz.

Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Tekkenin çok zengin vakıfları vardır. On binden fazla koyunu, bin camuzu, binlerce devesi ve katın, yedi değirmeni ve daha birçok varlığı ile üç yüz elli yıl önceki Abdal Musa Sultan tekkesinin çok büyük zenginliklere sahip bir kurum olduğunu belirtiyor. Evliya Çelebi...

Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra dağıtılan tekkeler arasında Abdal Musa Sultan tekkesi de nasibini almıştır. 1242 (1829)'da hükümetçe gönderilen memurlar tarafından, dergahta mevcut bütün eşyalar ve binlerce canlı hayvan satılıp defteri İstanbul'a gönderilmiştir. Bu hal tekkelerin 1925'de kapanmasına kadar yaşanmıştır.

Değişik dönemlerde onarım gören Tekke, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan türbesi kalmıştır. Türbede, Abdal Musa, annesi, babası, kız kardeşi ile Kaygusuz Abdal'ın kabirleri vardır.

Tekke'nin giriş kapısındaki kitabe yazısının bir beyt'ini aşağıya alıyoruz:

Edeble kıl ziyaret bir makaam-ı alişandır bu
Füyuz'u Hakk'a menba asitan-ı aşikaandır bu.

Önce de belirtildiği gibi; Aleyi-Bektaşi şiirine ''nefes''adı verilir. Alevi-Bektaşi şiiri de, genellikle Yunus Emre'nin şiirinden etkilenmiştir. Bu şiir, daha sonra Abdal Musa ile yönünü çizmiş ve Kaygusuz Abdal'la beslenerek doruğuna erişmiştir. Abdal Musa'nın günümüze kadar gelen şiirleri çok azdır. Ancak az da olsa, bu şiirler, Alevi-Bektaşi edebiyatının seçkin örnekleri sayılır. Bu şiirlerle Alevi-Bektaşi edebiyatı kesin anlam kazanmıştır.


Nefesleri:

Kim ne bilür bizi nice soydanuz
Ne zerre ottan ne hod sudanuz

Bizim meftunumuz marifet söyler
Biz Horasan mülkündeki baydanuz

Yedi deniz bizim keşkülümüzde
Hacem umman ise biz de göldenüz

Hızır İlyas bizim yoldaşımızdır
Ne zerrece Günden ne de Aydanuz

Yedi tamu bize nevbehar oldu
Sekiz uçmak içindeki köydenüz

Bizim zahmımıza merhem bulunmaz
Biz kudret okuna gizli yaydanuz

Turda Musa durup münacat eyler
Neslimizi sorarsanız ''Hoy'' danuz

Ali geldi adım bahane
Güvercin donunda kondum cihana

Abdal Musa oldum geldim zemana
Arif anlar bizi nice sırdanuz.


Horasan'dan Rum'a zuhur eyleyen
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi
Binip cansız duvarları yürüten
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Doksan altı bin Horasan Pirleri
Elli yedi bin de Rum erenleri
Cümlesinin servirazı serveri
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?

Balım Sultan arkadaşı, yoldaşı
Kızıldeli Sultan dürür hem eşi
Abdal Musa Sultan dersen ne kişi
Pirim Hacı Bektaş Veli değil mi?
Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Ozanlarımızın Yaşamı
Seher vakti çaldım yarin kapısını
Baktım yarin kapıları sürmeli
Hoş bulmadım otağının yapısını
Çıkageldi bir gözleri sürmeli

Agahi karışır kanlı yaş ile
Dost bulunmaz hayal ile düş ile
Yetilmez menzile bu gidiş ile
Hemen aşk atına binip sürmeli

1860 - 1921. Şarkışla’nın Kılıççı köyünde doğdu. Asıl adı Veliyüddin’dir. Ancak genellikle Veli olarak bilinir. Bazı kaynaklarda doğum tarihi 1875, ölüm tarihi ise 1916 olarak verilmektedir.

Aslen Arapkir’den Şarkışla’ya göçen bir ailenin çocuğu olan Agahi, aşıklık geleneğini ve şiiri, asıl adı Mahmut Derviş olan Zileli Vacit’ten öğrendi.

Bazı kaynaklara göre okur yazar olmayan ve Alevi dergahlarında kendini yetiştiren Agahi’nin şiirleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinde söylenmektedir. Şiirlerinde uzun bir süre Veli mahlasını kullandığından aynı adlı öteki şairlerle/aşıklarla karıştırılmaktadır. Agahi mahlasını ise ne zaman ve kimden aldığına ilişkin kesin bir bilgi bulunmamaktadır.

Şarkışlalı Agahi genellikle dini içerikli taşlama konularına ağırlık vermesine karşın duygu ve sevgi şiirlerinden de birçok güzel örnek bıraktı.

Dönemin Beyrut Valisi aracılığıyla Sivas Valisi Reşit Akif Paşa tarafından bir dönem Şarkışla Tahsildarlığı görevine getirilen Agahi, İstanbul’dan Rodos’a, Adana’dan Halep’e dek birçok yeri dolaştı.

1911 yılında Pınarbaşı tahsildarlığına geçti. Ancak bir süre sonra ayrılarak köyüne döndü. Sonraki 5 yıl köyünde yaşadı. Yakalandığı kolera hastalığından öldü. Bazı araştırmacılara göre, mezarı Şarkışla’dadır.

Ayrıca yine Şarkışla ve Rumeli yörelerinde yaşamış Agahi adlı başka aşıkların olduğu varsayılmasına karşın bu konuda kesin bir bilgi bulunmamaktadır.






Eserlerinden bazıları:

Dağıtır

Gam kasavet keder başa derildi
Ancak bu yarayı yazan dağıtır
Bu dert bize ta ezelden verildi
Sinemdeki olan yürek dağıtır

Gönül tutulmazdı her tuzak ile
Ahir tutup bent ettiler bağ ile
Dağ vurdular dağladılar dağ ile
Dediler ki bizim yozun dağıtır

Görmez misin şu Ferhat’ın işini
Kerem sevda ile çekti dişini
Ben de mesken edim bir dağbaşını
Desinler ki bu dağ Mecnun dağıdır

Dertli Kerem ile Behlül-i Dana
Onlar aşk elinden oldu divane
Agahi şuara olmuştur amma
Saçma sapan söyler sözü dağıtır


Diyerek

Sofu sen kendini arif sanırsın
Benden özge arif yok yok diyerek
Sureti zahirde kafa sallarsın
Oturur kalkarsın hak hak diyerek

Güş eyle pendimi ey sofu zade
Sen bu gönül ile kalırsın dağda
Senin gibi gezer leylek havada
Geçirir ömrünü lak lak diyerek

Onda körsün eğer bunda kör isen
Rah-ı erenlerden bihaber isen
Yarın hakkın divanına varırsan
Kovarlar dışarı çık çık diyerek

Agahi’nin bu sözünde durmazsan
Ebedi kör kalın meydan görmezsen
Hacı Bektaş tarikine girmezsen
Sonra canın çıkar hık mık diyerek


Geldi

Dost eline giden sail dur eğlen
Muhabbetnamenin sırası geldi
Mevlayı seversen hemen bir eğlen
Şimdilik gönlüme burası geldi

Gelmedi sevdiğim bilmem ne güne
Tahammül kalmadı düne bugüne
Hayal meyal yar gözlerim ögüne
Sevdiğim kaşların karası geldi

Nice yetimler var halli balınca
Boynu eğri benzi sarı kalınca
Çıkmaz bu dert benden ta ki ölünce
Derler ki yürekte yarası kaldı

Mektubum ol yare var böyle söyle
Bunca hasiretlik kalır mı böyle
Vacida eğlenme gel kerem eyle
Vallahi Veli’nin göresi geldi


Söyle

Hasbi arzuhalim ol nazlı yare
Candan cananıma var selam söyle
Bu derdi zahmime eylesin çare
Gül yüzlü yarime var selam söyle

Gelsin şu halime bir rahim etsin
Tarikat ilmini bir tarif etsin
Her ne dek cürümüm varsa affetsin
Adalet şahına var selam söyle

Agahi ayrılık bize kisb ü kar
Eriştir menzile hasbeten nikar
Sevdiğim yadlara etme itibar
Düşürme şanına var selam söyle.
Seher Vakti*

Seher vakti çaldım yarin kapısını
Baktım yarin kapıları sürmeli
Hoş bulmadım otağının yapısını
Çıkageldi bir gözleri sürmeli

Açtırdım kapıyı girdim içeri
Aklımı başımdan aldı o peri
Dedim sende buldum halis gevheri
Dedi yok yok bir mihenge sürmeli

Dedim hiç yapı yok senin yapında
Oynanılmaz urganınla ipinde
Dedim dahi çok mu duram kapında
Dedi yok yok seni burdan sürmeli

Dedim ki ne kadar yüzümden bezdin
Etim kebap ettin derimi yüzdün
Aşık katletmeye silah mı dizdin
Martini mavzeri bir dem sürmeli

Şu kevn ü mekanı tutmuş ışığın
Nöbetin bekleyin alır keşiğin
Beklemeli bir sultanın eşiğin
Günde yüz bin kere yüzler sürmeli

Agahi karışır kanlı yaş ile
Dost bulunmaz hayal ile düş ile
Yetilmez menzile bu gidiş ile
Hemen aşk atına binip sürmeli


Var

Hilebaz demişler bizlere amma
Ne hilem var ne hileciğim var
Kimisine baldan lezizim amma
Kimine zehirden acılığım var

Yüzümü çevirdim adü taşından
Kaynıyor kazanım aşk ateşinden
Değirmen döndürdüm gözüm yaşından
Usta olamazsam suculuğum var

Gahi usta eyler gahi suç eyler
Gahi yara eyler gah ilaç eyler
Hasılı dost beni eğlence eyler
Yar ile böyle bir cilveciğim var

Bak şu sofulara ne söylemişler
Agahi Kızılbaş şair demişler
Hacca gitmez deyi tan eylemişler
Benim ise kunde hacılığım var


Hakkın Emri

Hakkın emri ile cihana geldim
Muhammet’e kal u beli diyerek
Ya Ali kapında kurbana geldim
Kabul et kapının kulu diyerek

Yine sen bilirisin benim halimden
İnayet merhamet Sultan Balımdan
Zikrin fikrin gitmez oldu dilimden
Vird ederim Ali Ali diyerek

Nasıl sevmeyeyim şahım Hasan’ı
Hakkın habibinin kudret-ül aynı
Severiz gönülden şahım Hüsey’n’i
Bunlar has bahçenin gülü diyerek

Aşkına düşeli Mecnun daneyim
Yitirdim ben beni viran haneyim
Ne aklım başımda ne divaneyim
Şimdi deli oldum deli diyerek

Niyazımı kabul eyle ilahi
Ki sensin alemin peşti penahı
Dilerim ki canın çıksın Agahi
Hünkar Hacı Bektaş Veli diyerek


Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Ozanlarımızın Yaşamı
Her sabah her sabah çıkar bakarsın
Bilemiyorum ne derdin var yar senin
Dertli sinem aşk oduna yakarsın
Bilemiyorum ne derdin var yar senin

Karac’oğlan der ki olduğu yerde
Ciğer biryan olur gördüğü yerde
Sabah güneşinin doğduğu yerde
Bilemiyorum ne derdin var yar senin

Araştırıcılar tarafından varlığı kabul edilen ancak yaşadığı yüzyıl hakkında anlaşmazlıklar bulunan Yozgatlı Karacaoğlan XVI. yüzyılda yaşamış bir Bektaşi Şairi olarak gösterildiği gibi 105 XIX. Yüzyılında yaşamış ümmi bir aşık 106 ve medrese tahsilli görmüş bir şair 107

olarak da gösterilmektedir.

Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşadığı yüzyıl ve sosyal statüsü hakkındaki rivayetlerin bu derece çeşitlenmesi öncelikle Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığının araştırılmaya muhtaç olduğunu göstermektedir. Hangi yüzyılda olursa olsun Yozgat’ta Karacaoğlan adında bir aşık/şair gerçekten yaşamış mıdır? Yaşamışsa yaşadığı yüzyıl mensubu olduğu sosyal çevre ve köyü/ kasabası neresidir?

Sırasıyla bu iki soruya Karacaoğlan hakkında yapılan araştırmaları ve şiirleri göz önüne alarak cevap arayalım: Cumhuriyet döneminde Karacaoğlan hakkında yapılan araştırmaların çoğunda XVII. Yüzyılda Çukurova’da yaşayan Karacaoğlan’dan başka Karacaoğlanların da var olduğu dile getirilmiş. Bu çevrede “Nizipli Karacaoğlan”
108 “Rumelili Karacaoğlan” 109 “Yozgatlı Karacaoğlan” 110 … gibi şairlerin varlığı üzerinde fikirler ortaya konmuş. Belgeler gösterilmiştir.

İşte bu çerçevede Yozgatlı Karacaoğlan’ın hakkında ileri sürülen görüşler şu noktalarda toplanmaktadır.

Yukarıda adı geçen makalesinde en az dört Karacaoğlan’ın yaşamış olduğu görüşünü dile getiren Prof. Dr. İlhan Başgöz “Karaca’oğlan 111 adlı eserinde “bir Karac’oğlan dan ziyade Karac’oğlan geleneğinden Karac’oğlan şiir okulundan bahsetmenin daha doğru olduğu” kanaatini taşıdığı belirtmektir. 112 Yayınlandığı bu eserinden sonra Karacaoğlan üzerine yaptığı araştırmaları sürdüren Başgöz yapılan araştırmalarla XVI. yüzyılda yaşadığı bildirilen Bektaşi tarikatına mensup Karacaoğlan’ın 113
Yozgatlı olduğu hükmüne varmaktadır.
114 Bu Karacaoğlan Rumeli’deki savaşlara katılan bir yeniçeri şairidir. Yılmaz Göksoy’un tespit ettiği rivayetlerden 115 yola çıkan Başgöz’e göre Karacaoğlan, Yozgat’ın Mamure (Aydıncık) köyünden olup, pazarlarda pekmez satarak geçimini temin etmektedir. Pazarlarda pekmez satarak geçimini temine çalışan bu köyü daha sonra Zileli Salih Hoca medresesinden tahsili görmekte, bulunan ardından saz şairleri geleneğine uygun bir şekilde rüya görüp bade içmekte çalıp türkü söylemektir. Ardından Yavuz Sultan Selim’in ordusunda İran seferine katılmakta, 1514 yılındaki bu seferde gösterdiği yararlılıklardan dolayı terfi etmekte, bunun ardından ordudan ayrılarak Yozgat’a dönmektedir. Yozgat’ta sevdiği kız alamayınca yeniden orduya katılarak Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan Avrupa seferlerinde bulunmaktadır. 116


Yozgatlı Karacaoğlan’a yakıştırılan bu uzun maceralı ve destani hayatın izaha muhtaç bir çok yeri bulunmaktadır. Pazarda pekmez satan bir köylünün daha sonra Zile’de medrese tahsili görmesi, medrese tahsilinden sonra bede içip, aşık olması, Yavuz’un ordusuyla İran’a Kanuni’nin ordusuyla Avrupa içlerine gitmesi, devşirme çocuklarından kurulan Yeniçeri ordusundan Kolağası Yardımcılığı rütbesine kadar yükselmesi, gerçek bir hayatın izlerini taşımaktan çok, musannifi bilinmeyen bir halk hikayesinin konusuna daha uygun düşmektedir. 117

Yozgatlı Karacaoğlan’ın XIX. yüzyılda yaşadığını dile getiren ilk yazılar M. Şakir Ülkütaşır tarafından kaleme alınmıştır. Ahali Gazetesi 118 ve Yeni Türk Mecmuası’nda 119 yayınlanan yazılarında Ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan, Yozgat’ın Zeyneddin (Doğanlı) köyünde doğmuş ve o havalide tanınmış bir halk şairidir. 1260 h. tarihlerinde yani Osmanoğullarından Abdülmecid zamanında yaşamıştır. Ümmi olup deyişleri de fıtri istidadının mahsulüdür.” görüşlerine herhangi bir kaynak göstermeden yer vermekte ve Yozgatlı Karacaoğlan’a ait olarak gösterdiği beş koşmayı yayınlamaktadır.

Yozgatlı Karacaoğlan’ın XIX. yüzyılda yaşadığını savunan bir diğer araştırıcı ise tesbit ettiği rivayetlerde Prof. Dr. İlhan Başgöz’ün şairimizin XVI. yüzyılda yaşadığı görüşünü savunmasına kaynaklık eden Yılmaz Göksoy’dur. Erciyes dergisinden yayınlanan üç makalesinde 120
başta M. Şakir Ülkütaşır’ın yazıları olmak üzere, Yozgat civarında dolaşan rivayetleri değerlendirerek ve Yozgatlı Karacaoğlan’ın olduğu kabul edilen şiirleri inceleyerek sonuca ulaşmaktadır:
Yılmaz Göksoy, A. Gani Telli Hoca adlı kaynak kişinin Karacaoğlan’ın mezarının Gevrek ile Doğanlı köyleri arasındaki yığılı taşların arasında olduğunu söylediğini bildirmektedir 121 ki bu rivayet Ülkütaşır’ın Yozgatlı Karacaoğlan’ın Zeyneddin (doğanlı) köyünden olduğuna dair verdiği bilgiye de uymaktadır. 122

Yılmaz Göksoy’un tesbit edilen bir başka rivayet ise, Yozgatlı Karacaoğlan’ın Gevrek köyüne uğradığı, bir kıza aşık olduğu, kızı alamayınca da üzüntüsünden öldüğü şeklindedir. 123
Yine Göksoy tarafından tesbit edilen bir başka rivayetin Yozgatlı Karacaoğlan’ın Mamureli (Aydıncık) olduğuna işaret ettiğini ve bu rivayetin Prof. Dr. İlhan Başgöz tarafından onun XVI. Yüzyılda yaşadığının delili olarak gösterildiğini daha önce ifade etmiştik. 124
Bu rivayetlere ilaveten Göksoy, Karacaoğlan’ın şiirlerinde geçen yer isimleri ile Yozgat’taki yer isimleri arasında bağlantı kurmakta ve meşhur, Karacaoğlan ile Karacakız 125 hikayesinin de Yozgatlı Karacaoğlan’a ait olduğunu ileri sürmektedir. Göksoy’un bu konudaki görüşleri şu noktalarda toplanmaktadır:
Karacaoğlan’ın
“Mamalı’dan ben bir Rıdvan oğluyum”
mısraı bazı araştırıcılarca 126 XVII. Yüzyılda yaşayan Karacaoğlan’ın Mamalı aşiretinden olduğu şeklinde yorumlanmaktadır. Halbuki Dulkadirlilerin bir kolu olan Mamalı aşiretinin Bozok civarında yerleşmiş Türkmen oymaklarından olduğu açıktır. 127
Ayrıca;
“Uğran Pazarcık’a Salmanbaba’ya”

mısranın da Yozgatlı Karacaoğlan'a ait olmasının muhtemel olduğunu belirten Göksoy mamalı aşiretinin yerleştiği çorum un sungurlu ilçesine bağlı salman köyünün varlığına dikkat çekmektedir.Karacaoğlan ın;
“Tonuz ovasına her gelen çöker”
mısraını değerlendiren Göksoy Yozgat yaylalarının eski adı Tonuz olan Şarkışla ya kadar uzandığını belirterek yine Şarkışla nın Topaç köyü yakınlarındaki Kızılırmak’ın geçitlerinden birisinin Karacaoğlan adını taşımasına dikkat çekerek Yozgatlı Karacaoğlan’ın bu çevrede çalıp-söylediği kanaatine varmaktadır. Yine Karacaoğlan’ın;
Bozok kazasında Üsyünova da 128

Yavrunun menendi güzel var m’ola”

mısralarının Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığının delillerinde biri olduğunu bildirmektedir. Göksoy, Karacaoğlan ile Karakız’ın mezarının olduğu bu köye Karakız adını bu sebeple vermiş olduğu görüşlerini ortaya koymaktadır. 129 Makalelerinde daha sonra Karacaoğlan’ın şiirlerinde geçen mahalli kelimeler ve yer isimleri sadece Yozgat’ta kullanılan mahalli kelimeler olduğunu belirterek şiirlerde geçen Emir, Eymirli, Sincan gibi yer isimlerinin de Yozgat’ta bulunduğuna dikkat çekmektedir. 130


Birbirinden farklı ve dağınık bu rivayetleri değerlendiren Göksoy biri XVI. yüzyılda diğeri XIX. yüzyılda yaşamış iki Yozgatlı Karacaoğlan’ın bulunabileceği ihtimali üzerinde duruyor. 131 Görüldüğü üzere bu rivayet şu veya yüzyılda bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşadığına hükmetmemize yetecek bilgi ve belgeleri beraberinde getirmemektedir. XVI.yüzyılda bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın yaşamış olacağı ise büsbütün imkansız gibi görünmektedir. XVI. büyük ölçüde göçebe hayatı yaşanan, mamur bir beldeden yoksun olan 132 Bozok'ta XVI.yüzyılında yaşamış hiçbir şair günümüze gelmezken hakkında anlatılanlarda gerçekten çok hikaye unsurları bulunan Yozgatlı Karacaoğlan’ın günümüze gelmesi oldukça zordu. Kaldı ki Yılmaz Göksoy’un derlediği hikayeden 133 başka elimiz de bilgi bulunmadığı halde XVI. yüzyılda yaşamış Yozgatlı Karacaoğlan dan bahsetmek mümkün değildir.

Bununla birlikte eğer Yozgat’ta Karacaoğlan’ın adına bir şair yaşamışsa bunun XIX. yüzyılında yaşamış olması kuvvetle muhtemeldir. Yozgat XIX. yüzyılda Çapanoğulları’nın imar hareketleriyle Orta Anadolu’nun gelişmiş bayındır şehirlerinden biri haline gelirken açılan onlarca medresede tahsil görenlerin bir çoğü güçlü birer şair olacak bu yüzyılında tertip edilen cönk ve mecmualarda yerlerini almışlardır. Nitekim yaklaşık yüz yıl önce tertip edildiği anlaşılan Yozgat’ın Fakıbeyli köyünden İbrahim tarafından Yozgat İl Müzesi’ne bağışlanan bir cönkte XIX. yüz yılında yaşayan Yozgatlı şairlerle birlikte Karacaoğlan’ın da beş şiiri bulunmaktadır 134 yine bu dönemde yetişen Hüzni ve Zari’nin cönklerinde Karacaoğlan şiirleri bulunmaktadır. 135
Şiileri sözlü gelenekte yaşayan hayatı hakkındaki rivayetler halk arasında dolaşan Karacaoğlan’ın günümüze yakın bir tarihte yaşamış olmasını daha çok ihtimal için buluyoruz.

Bütün bu rivayetler ve şiirlerden hareketle meşhur Karacaoğlan’dan faklı olarak Yozgat’ta bir Karacaoğlan dan faklı olarak Yozgat’ta bir Karacaoğlan’ın yaşadığını kabul edersek, bu şairin meşhur Karacaoğlan’ın etkisi altında bu mahlası aldığını veya halkın Karacaoğlan’ı taklit etmesinden dolayı kendisine karaca oğlan adını yakıştırdığını ve zamanla bu mahlasla çerçevesinde tanındığını düşünebiliriz. Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirlerin çoğunda meşhur Karacaoğlan’ın tavrını, edasını görmekteyiz. Bu şiirler gerçekten Çukurovalı Karacaoğlan’a aittir yada Yozgatlı karaca oğlan, Karacaoğlan etki sinede şiir söyleyen bir şairimizdir. Karacaoğlan’ın Anadolu’da yüzyıllardır eksilmeyen şöhreti ve şiirlerinin bir çok şair tarafından taklit edildiği göz önüne alınırsa her iki ihtimalin de tabii olduğu anlaşılır.

Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirlerle, Yozgatlı diğer şairlerin şiirleri arasında bir takım konu, söyleyiş ve en önemlisi “ayak” benzerlikleri bulunmaktadır. Bu noktalardan hareketle Yozgatlı Karacaoğlan hakkında bir sonuca varılamaz ise de Karacaoğlan’ın ve şiirlerinin yukarıda değerlendirilen belgelerin ışığında Yozgat’a ve Yozgatlı şairlere uzak olmadığı rahatlıkla dile getirilebilir.

Sonuç olarak biz, buraya kadar değerlendirdiğimiz bilgi ve belgelerin ışığında Çukurovalı Karacaoğlan’ın etkisi altında şiir yazan XIX. Yüzyılda yaşamış bir Yozgatlı Karacaoğlan’ın varlığını aksi ispat olunana kadar kabul ediyor ve Yozgatlı Karacaoğlan’a mal edilen şiirleri de bu çerçevede değerlendiriyoruz.

1
Her Sabah Her Sabah Çıkar Bakarsın
Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin
Dertli Sinem Aşk Oduna Yakarsın
Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

Bahar Gelmeyince Güller Açılmaz 136

Yarsız Yaylalara 137 Konup Göçülmez
Uykudan Mı Kalktın Gözün Açılmaz
Bilemiyorum Ne Dersin Var Yar Senin

Yaz Gelince Kuru Otlar Sulanır
Cahil Olanların Gönlü Bulanır
Yıl Başında İki Bayram Dolanır 138

Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

Bahar Gelmeyince Güllerin Bitmez
Şakıyıp Dalında Bülbüller Ötmez
Her Sabah Ellerin Koynundan Gitmez
Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin

Karac’oğlan Der Ki Olduğu Yerde
Ciğer Biryan Olur Gördüğü
140 Yerde
Sabah Güneşinin Doğduğu Yerde
Bilemiyorum Ne Derdin Var Yar Senin 141


2
Kömür Gözlüm Ben Bu Yerden Gidersem
Gülen Oynan Yaran İle Eş İle
Aralıktan Kem Haberin Duyarsam
Delem Bu Sineme Kara Taş İle

Hey Ağalar Ben Bir Hata İşledim
Gamı Koydum Kasavete Başladım
Elma Deyi Al Yanağı Dişledim
İncitmişim Dökülesi Diş İle

Ememedim Leblerinden Barımı
143
Deremedim Has Hasbahçemden Narımı 144
Kim Ağlatmışım Benim Nazlı Yarim
Kan Doldurmuş Gözlerine Yaş İle

Karac’oğlan Ben Sevdadan Doyamam
145
Ak Gerdanda Çifte Benler Sayamam
Can Tatlıdır Cana Kıyamam
Meğer Ağu Yediler Aş İle
146

3
Ateşim Yanmadan Tütünüm Tüter
Havaya Bulutun Ağdığını Gibi
Yarin Bahçesinde Gülleri Biter
Ayın On Dördünde Doğduğu Gibi

O Yar Yine Bize Name Yollanmış
Arif Olan Sözlerinden Anlamış
Al Yanaklar Domur Domur Terlemiş
Rahmetin Güllere Yağdayı Gibi

Karaca Oğlan Aydur Başların Tacı
Ayrılık Şerbeti Zehirden Acı
Kıvrım Kıvrım Olmuş Zülfünün Ucu
Mor Menevşe Boynun Eğdiği Gibi
147



105 Prof. Dr. İlhan Başgöz. “ Yozgatlı Karaca’oğlan” Cumhuriyet Gaz. 30 Ağustos 1990.
106 M. Şakir Ülkütaşır “Son Asır Şairlerden Yozgatlı Karacaoğlan”, Yeni Türk 4.48 (Aralık 1936) s. 708-710. M. Şakir Ülkütaşır “Yozgatlı Karacaoğlan” Ahali Gaz.(Samsun) 29 Ekim 1985.s 16
107 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 8,95 (Temmuz 1985), s. 16.
108 Ali Rıza Yalgın. “Cenupda Türkmen Oymakları” İstanbul 1930.
109 Prof. Dr. Şükrü Elçin “Halk Edebiyatı Araştırmaları I” Ankara 1988. s.
110 Diğer Karacaoğlan’larla ilgili olarak yukarıdaki kaynaklara ve Prof. Dr. İlhan Başgöz “Kaç Karaca Oğlan Var” Yeni Ufuklar sayı: 12,1955; M. Fuat Köprülü “Türk Saz Şairleri”, Ankara 1962 s. 317-322; S. Nüzhet Ergun, “Karaca Oğlan Hayatı ve Şiirleri”, Dokuzuncu baskı, İstanbul 1945 bakılabilir.
111 Prof. Dr. İlhan Başgöz, “Karac’oğlan”, İstanbul 1984.
112 Prof. Dr. İlhan Başgöz a.g.e, s.11.
113 Prof. Dr. Şükrü Elçin, Halk Edebiyatı Araştırmaları I” s.13-30
114 Prof. Dr. İlhan Başgöz, Yozgatlı Karaca’oğlan
115 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, s.16-17.
116 Prof. Dr. İlhan Başgöz, “Yozgatlı Karaca’oğlan”.
117 Bu rivayetler için bkz. Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, s.16-17.
118 M. Şakir Ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Ahali Gaz., 29 Ekim 1933
119 M. Şakir Ülkütaşır, “Son Asır Şairlerinden Yozgatlı Karacaoğlan”, Yen Türk Mec. 4, 48 (Aralık 1936), s. 708-710
120 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5,59 (Kasım 1982), s. 23-24; “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 8,95 (Temmuz 1985), s. 16-17; “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 10,112 (Nisan 1987), s. 21.
121 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5, 59 (Kasım 1982).
122 M. Şakir Ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Ahali Gaz. 29 Ekim 1933.
123 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5, 59 (Kasım 1982)
124 Prof. Dr. İlhan Başgöz, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Cumhuriyet Gaz. 30 Ağustos 1990
125 I.Refet Işıtman, “Karacaoğlan”, Ülkü 1.3 (Nisan 1933)
126 A.Saim Emirmahmudoğlu, “Karacaoğlan’ın Yaşadığı Yüzyıl”, TFA 17,334 (Mayıs 1977), s. 1985-7986.
127 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 5.59 (Kasım 1982),s.23
128 Üsyünova Hüseyinova Çorum’un Alaca ilçesinin eski adı.
129 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes10,112(Nisan 1987), s.21
130 Yılmaz Göksoy, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes10,112(Nisan 1987), s.21
131 Y. Göksoy Yozgatlı Karacaoglan Erciyes 8,95 (Temmuz 1985), s.17.
132 Yunus Koç “XVI yüzyılda bir Osmanlı sancağının iskan ve nüfus yapısı” Ankara 1989
133 Y. Göksoy “Yozgatlı Karacaoğlan” Erciyes 8,95 (Temmuz 1985). Göksoy bu yazısında hikayeyi Y. Ziya Sakin’den derlediğini onun ise 1961 yılında Akdağmadeni ilçesinin Alibar köyünden Süleyman Dede’den öğrendiğini bildirmektedir.
134 Y.Göksöy “Yozgatlı Karacaoğlan” Erciyes 5,59 (Kasım 1982) .s.24
135 Mahmut Işıtman, “Karacaoğlan’ın yayınlanmamış dört şiiri”
136 M. Işıtman , “Bahar gelmeyince güller seçilmez”.
137 M. Şakir Ülkütaşır , “Yavrusuz yaylaya…”
138 M. Işıtman , “Yıl başında iki bayram kutlanır”.
139 M. Şakir Ülkütaşır’da bu dörtlük yoktur.
140 M. Işıtman’da “Ciğer biryan olur durduğu yer” şeklindedir.
141 M. Şakir ülkütaşır, “Yozgatlı Karacaoğlan”, Ahali Gaz. 29 Ekim 1933; Mahmut Işıtman, “Karaca Oğlan’ın Yayınlanmamış dört şiir”, TFA 12,251 (Haziran 1970), 5645. (Işıtman bu şiiri Hüzni’ nin cöngünden aldığını belirtmektedir.)
142 M. Şakir Ülkütaşır, “Delen bu sinemi kara taş ile”.
143 M. Şakir Ülkütaşır, “Emedim leblerin barını”.
144. M. Şakir Ülkütaşır. “Veremedim has bahçemdem narımı”.
145 M. Şakir Ülkütaşır. “Karacaoğlan bu sevdaya doyamam”.
146 M. Şakir Ülkütaşır. “Yozgatlı Karacaoğlan”; Mahmut Işıtman” “Karaca Oğlan’ın Yayınlanmamış dört şiir”, 5645. (Işıtman yayınladığı bu şiirde Hüzni’nin cöngünden alınmıştır.)
147 M. Şakir Ülkütaşır. “Yozgatlı Karacaoğlan” Ahali Gaz. 29 Ekim 1933. Yozgat’ın tanınmış türküleri arasında bulunan bu şiir Yozgatlı ses sanatkarı Hafız Süleyman tarafından Cumhuriyetin ilk yıllarında plağa okunmuştur. (Yılmaz Göksoy. “Yozgatlı Karacaoğlan”, Erciyes 10, 112 (Nisan 1987) .s.21


Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Ozanlarımızın Yaşamı
Aşkile geldim cihana, meskenim dağlar menem
Terk edip cümle sıvayı, mahremi tevhid menem
Güş edince menaref esrarını, mest olan ehkar menem
Şöyle ikrar verdim ol dem Gaygusuz Abdal menem


Asıl adı Gaybi'dir. Kaygusuz Abdal'ın hayatı hakkında ki bilgilerin çoğu Bektaşi menkıbelerine dayanır. Bu menkıbelerin en tanınmışı onun Abdal Musa'ya bağlanışını anlatan hikayedir:

Alaiye (Alanya) beyinin oğlu Gaybi, avlanırken attığı okla bir geyiği koltuğundan vurur. Yaralı geyik kaçar, Gaybi arkasından koşar. Geyik Abdal Musa'nın tekkesine girer, arkasından avcı da girer, dervişlerden geyiği sorar. Dervişler görmediklerini söylerler. Çekişme başlar. Olaya Abdal Musa. karışır ve koltuğu altından kanlı oku çıkararak Gaybi'ye gösterir. Gaybi okunu tanır ve Musa'ya bağlanır. Alanya beyi oğlunu tekkeden kurtarmak ister ama Gaybi, Musa'dan ayrılmaz. Bey, Teke (Antalya) beyine başvurarak oğlunun kurtarılmasını ister. Teke beyinin gönderdiği ordu Musa'ya yenilir, Gaybi tekkede kalır.

Kırk yıl tekkede Abdal Musa 'ya hizmet ettikten sonra şeyhi tarafından Mısır'a gönderilen Kaygusuz Abdal, orada bir tekke kurar. Bu tekke, İslam dünyasında büyük bir ün kazanır ve hastalarla başı dara düşenlerin sığınağı olur. Kaygusuz Mısır'da ölür. Türbesi, Kahire yakınlarında bulunan bir mağaradadır.

Hece ve aruzla şiirler söyleyen Kaygusuz'un nesirle yazılmış eserleri de var. Aruzla yazılmış şiirleri divanında toplanmıştır. Hece ile yazdıklarına ise cönklerde ve şiir mecmualarında rastlanıyor. Nesir eserleri: Budala-name, Mağlataname, Cefriyye-i Kaygusuz ve Esrar-ı huruf adlarını taşıyan kitapçıklardır. Cefriyye, gelecekte olup bitecek olayları anlatan bir fal kitabıdır. Öbürleri tasavvufla ilgili konuları işler.

Şiirlerinin bir çoğunda Kaygusuz takma adını kullanan ozan , bazı şiirlerinde Serayi adını da kullanır. Kaygusuz adını taşıyan başka şairlerin de bulunması, eserlerinden bazılarının başka bir Kaygusuz'un olabileceği kuşkusunu, doğuruyor.

Kaygusuz Abdal, Bektaşiler arasında büyük saygı ile anılır ve Bektaşi uluları arasına girer. Hemen bütün Bektaşi tekkelerinde bulunan ve Kaygusuz'a ait olduğu kabul edilen bir resimde, bir yılan, bir akrep ve bir arslan, ayakları bine yatarak ona boyun eğmiş görünürmüş.

XVIIL yüzyıl ressamlarından Levni'nin yaptığı güzel bir Kaygusuz minyatürü vardır. Kaygusuz, bir eserinde 1397-98 yıllarında doğduğunu söylüyor. Eserlerinden de anlaşıldığına göre XV .yüzyılda yaşamış olan şair, Anadolu ve Rumeli'nin birçok yerlerini gezmiş ve iyi bir öğrenim görmüştür. Özellikle hece ile yazdığı şiirlerde ve nesirlerinde güzel bir Türkçe kullanır.

Kaygusuz'un tasavvufla ilgili şiirleri yanında tekerlemeleri, şathiyeleri (alaylı, iğneli ve simgeli şiirler) de önemli bir yer tutar. Yunus Emre yolunda yürüyen şair, bu tür şiirlerinde ona daha çok yaklaşır. Ölüm yılı bilinmiyor.


NEFES

Beylerimiz elvan gülün üstüne
Ağlar gelir şahım Abdal Musa'ya
Urm abdalları postun eğnine
Bağlar gelir şahım Abdal Musa'ya

Urum abdalları gelir dost deyü
Hırka giyer aba deyü post deyü
Hastaları gelir derman isteyü
Sağlar gelir bizim Abdal Musa'ya

Hind'den bezirganlar gelir yayınur
Aşık olan bu meydanda soyunur
Pişer lokmaları açlar duyunur
Toklar gelür pirim Abdal Musa'ya

İkrarıdır koç yiğidin yuları
Fakjhleri çeksem gelmez
İleri Akpınar'ın yeşil güllü suları
Çağlar gelir pirim Abdal Musa'ya

Meydanında dare durmuş köçekler
Çalınır koç kurbanlara bıçaklar
Döğülür kudüm açılır sancaklar
Erler gelir pirim Abdal Musa'ya

Kılıç sallar Yezidlerin kasdına
Ali Zülfikar'ın almış destine
Tümen tümen genç Ali'nin üstüne
Erler gelir şahım Abdal Musa'ya

Her matem ayında kanlar dökülür
Demine Hü deyü gülbank çekilir
Uyandırıp Hak çırağı yakılır
Erler gelir şahım Abdal Musa'ya

Benim bir isteğim vardır Kerim'den
Yezit bilmez erenlerin sırrından
Kaygusuz'um cüda düştüm pirimden
Erler gelir şahım Abdal Musa'ya
Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Ozanlarımızın Yaşamı
Benden selam olsun Bolu Bey'ine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından kalkan sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir




Köroğlu düşer mi yine şanından
Ayırır çoğunu er meydanından
Kır at köpüğünden düşman kanından
Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır


[COLOR=#cc6633]I
Köroğlu, ünlü bir halk hikayesi, daha doğrusu bir halk romanıdır. En az dört yüzyıldan, beri sanat susuzluğunu gidermekte, kahramanlık duygularım beslemektedir.

Yiğit ve mert bir kahraman tipi olan Köroğlu, her Türk gencinin ruhunda onun gibi karakterli olma ülküsünü, besledi. Halk şiirinin koçaklamalarında hep onun örnek alındığı görülür.

Köroğlu, bir kanun kaçağı, devlete karşı gelmiş bir dağ adamıdır.Yollar keser, kervanlar vurur. Babasının gözlerine mil çektiren zalim Bolu Beyi'nin ordularını bozar, dağıtır. Sık sık Bolu'yu basar, şehrin altım üstüne getirir.

Bu yaptıkları, örnek alınacak davranışlar değildir elbet. Ama, Köroğlu'nu haklı gösterecek yönleri vardır. Bir defa haksızlığa, zulme karşı ayaklanmıştır. Bu arada kendisi hiç bir zaman haksızlığa sapmamıştır. Onun, hikayesinin en yaygın olduğu yüzyıllar, Osmanlı Devleti de büyük iç ve dış sarsıntılar geçirmektedir. Ortalıkta, bundan yararlanan derebeyi tipleri türemiştir. Vilayetlerde valiler halkı ezmekte, çifte vergiler almakta, zulmün her çeşidini yapmaktadır.

Namuslu valiler haklı ya da haksız, devlete karşı büyük ayaklanmalar düzenlemekte, bu arada üzerlerine gönderilen ordular karşısında halk ezilmekte, canından bezmektedir. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, Osmanlı tarihinde Celali diye anılan ve yurdun her yanını sarmış, küçük büyük eşkıyalar türemiştir.

Arada ne oluyorsa yine halka, köylüye olmaktadır. İşte, bu son derece korkulu ve tehlikeli ortam için de, gerçek olmasa bile, ona avuntu veren bir hayali kahraman çıkıyor. Bu, Köroğlu'dur. O'nun sevimli, şövalye varlığında halk kendini buluyor onda avuntuya
kavuşuyor. İşte, bu ruhsal yaratı nedeniyle halk onu seviyor.

Yalnız bu kadar da değil. Ayrıca, sanat isteklerini de onda buluyor halk. Gerçekten, Köroğlu'nun sanatı gerek konu olarak, gerek işleniş bakımından kusursuzdur. Konuda olaylar çok ustalıkla birbirine bağlanır, düğümlenir, heyecan artar; sonuç beklenmedik biçimde ortaya çıkar.Usta sanatçıların anlatma başarısıyla orta zaman şövalye tipinin en mükemmeli oluşur.

Yer yer ve sık sık araya türküler girer. Böylece, dinleyicinin müzik istekleri de karşılanmış olur. Türküler, kalıp ve ruh bakımından pek başarılıdır. Bunlar, asıl konuyla yakından ilgili olmakla beraber, Köroğlu'nun mert karakterini de yansıtır. Yerine göre çok içli, lirik şiirlere de rastlarız.

İşte, gerek konu, gerek estetik yönün bu kadar güçlü oluşu nedeniyle, Köroğlu hikayesi her çevrede büyük ilgi toplamış büyük ve ölmez bir eser olarak edebiyatımızda yerini almıştır. Bu bakımdan edebiyat tarihçilerinin uzun süreden beri üzerinde çalıştıkları bir konu olmuştur Köroğlu.

Biz, bu halk kahramanının hikayesini değil, şiirini vermeye çalıştık. Şiirlerin asıl konuyla yakın ilgisi bulunduğu için önce hikayenin kısa bir özetini verdik. Şiirlerin tadına daha iyi varılabilmesinin, ancak konuyu bilmekle mümkün olacağına inanıyoruz. Bu bakımdan, şiirlerin okunma sırasında, konuyu hatırlatmak için, her biri üzerine gerekli kısa bilgi de ekledik. Bir de, şiirleri konu bakımından bölümlere ayırdık. Her bölümün başında da gerekli açıklamayı yaptık.

Amacımız, kahramanlık konusunda halk şiirimizin en güzel örneklerini vermek olduğu için, uzun uzun bilimsel araştırma ve tartışmalara girişmekten sakındık. Okurlarımızı sıkmadan, edebiyatımızın bir bölümünü sunmaya çalıştık.

Bu arada, yirmi yıldan beri üzerinde çalıştığımız Köroğlu'nun yeni şiirlerini, ilk kaynaklardan tarayarak, en iyilerini sunduk.


KÖROĞLU HİKAYESİ

Bolu beyi, at meraklısı bir beydir. Atçılıkta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins 'at aramak üzere başka yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanın birinde istediği gibi bir tay bulur. Bu tayı doğuran kısrak, Fırat kıyısında otlarken, ırmaktan çıkan bir aygır kısrağa aşmış, tay ondan olmuştur. Irmak ve göllerin dibinde yaşayan aygırlardan olan taylar çok makbuldür, iyi cins at olur.

Yusuf, tayı sahiplerinden satın alır. Yavrunun şimdilik gösterişi yoktur. Hatta, çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktır. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayı görünce çok kızar, kendisiyle alay edildiğini sanır. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayı da ona verir, yanından kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olanı biteni oğluna anlatır. Bolu Beyi'nden öc alacağını söyler.

Baba Qğul, başlarlar tayı terbiye etmeye. Yıllar geçer. Tay artık mükemmel bir küheylan olmuştur. Rüzgar gibi koşmakta, ceylan gibi sıçramakta, türlü savaş oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oğlu Ruşen Ali de büyümüş, güçlü kuvvetli bir delikanlı olmuştur .O da her türlü şövalyelik oyunlarım öğrenmiş pir babayiğittir.

Bir gece Yusuf, düşünde Hızır'ı götür. Hızır ona yapacağı işi söyler. Hızır'ın önerisiyle baba oğul yola çıkarlar. Bingöl dağlarından gelecek üç sihirli köpüğü Aras ırmağında beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf' un hem gözleri açılacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençliği elde edecektir.

Bunu bilen oğlu Ruşen Ali, köpükler gelince, babasına haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu öğrenince üzülür, ama bir yandan, da sevinir. Kendi yerine oğlu, öcünü alacak bir bahadır olacaktır. Bu sihirli köpüklerden biri körün oğluna sonsuz yaşama gücü, biri yiğitlik, öteki de şairlik bağışlamıştır. Bir süre sonra Yusuf, oğluna öç almasını vasiyet ederek ölür.

Körün oğlu Ruşen Ali d:ağa çıkar .Gelen geçeni soyar. Ünü yayılmaya başlar .Kendisi gibi kanun kaçakları yanında toplanmaya başlarlar. Artık adı Köroğlu olmuştur. Bolu şehrinin karşısında, Çamlıbel'de, bir kale yaptırır. Küçük bir ordusu vardır. Çamlıbel'de geçen kervanlardan bac alır. Vermeyen kervanları soyar. Üzerine gönderilen orduları bozguna uğratır.

Bir gün, güzelliğini duyduğu Üsküdar Kasapbaşı'sının oğlu Ayvaz'ı kaçırır, Çamlıbel'e getirir, evlat edinir. Başka bir gün, Bolu Beyi'nin bacısı Döne Hanım'ı kaçır'ır, evlenirler. Aradan yıllar geçer, Bolu'yu basar, yakar, yıkar. Bolu Beyi'nden babasının öcünü alır. Bolu Beyi de Köroğlu'na karşı düzenler kurar. Bir defasında Köroğlu'nu, başka bir seferde de Ayvaz'ı yakalatır. Zindana atar. Ama, Köroğlu ve adamları her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.

Köroğlu, ara sıra Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atılır, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanı birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çıkınca eski bahadırlık geleneği bozulur, dünyanın tadı kalmaz. Ve bir gün Köroğlu, beylerine dağılmalarını söyleyerek Kırklara karışır, kaybolur. Daha önceden Kır-At da sır olmuştur. O Kır-At ki, nice yıllar, olağanüstü bir güçle Köroğlu'na hizmet etmiştir.

Başka bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganın getirdiği tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroğlu, buna üzülerek kayıplara karışır. Yine bir başka sôylentiye göre de, Köroğlu dağda rastladığı çobanda tüfeği görür. Sorar, ne olduğunu. Aldığı karşılığa inanmaz. Denemek için kendine çevirir, tetiğe dokunur. Ve yaralanarak ölür. Sonra beyleri de dağılırlar.

Yaşlı bir çınar gibi devrilen Köroğlu'nun hikayesi sona erer.

Cahit Öztelli
Üç Kahraman Şair Köroğlu Dadaloğlu Kuloğlu
Milliyet yayınları-1974

[COLOR=#cc6633]II

KÖROĞLU'NUN KİMLİĞİ

On altıncı yüzyıllın sonlarına doğru, Kafkas'lardan Rumeli'ye kadar, ünü bütün Osmanlı ülkesine yayılan Köroğlu, bir edebiyat tarihçisine göre hem eşkıya, hem de hece vezniyle şiirler söyleyen bir halk ozanı. Osmanlı toplumunu inceleyen bir bilim adamına göre sadece bir '' Celali ''. Ben Köroğlu'ndan kalanları yalnız kalanları değil, bugün yaşayıp gidenleri de halkımızdan, hikayeci halk ozanlarımızdan öğrendim. Halkımız, hikayeci halk ozanlarımız gibi yaşadım Köroğlu'nu. Bu nedenlerle de Köroğlu olayına yaklaşımım, bir edebiyat tarihçisi ya da bir bilim adamının yaklaşımından farklı oldu. Türkü metinlerinden, anlatılan hikayelerden ve bu türkülü hikayeleri dinleyen halkın davranışlarından edindiğim izlenim şu: Halkımıza göre Köroğlu, zalime başkaldıran, yaşlılara zayıflara dokunmamayı, tamahkar zenginlerle uğraşmayı, dertlilerin derdine bakmayı öğütleyen yiğit bir kişi. Bir destan kahramanı. Kavuşturan kurtaran esirgeyen Kırat motifi ile, kökleri çok daha gerilere giden bazı efsanelerle, ''Celali Köroğlu Ruşen'' ve ''Celali Kiziroğlu Mustafa Bey'' gibi bazı gerçeklerin, daha da Allah bilir nelerin, ne özlemlerin karışarak oluşturduğu bir destan. Bütün destanlarda olduğu gibi de, her şey olumlu ya da olumsuz yönde abartmalı. Halk bu Köroğlu türkülerini, Köroğlu hikayelerini dinlerken yürekleniyor. Bir kurtarıcı bulmuşçasına rahatlıyor. Düğünlerde derneklerde Köroğlu havaları, marşların gördüğü işi görüyor. Köroğlu'nun kimliğinden de, kişiliğinden de ben bu toplum olayını anlıyorum. Asıl Köroğlu gerçeği bu bence. Yunus Beyin ya da seyis Yusuf'un oğlu Ruşen Ali'nin bireysel kişiliği de, bireysel kimliği de beni ilgilendirmiyor.

Halk gibi, hikayeci halk ozanları gibi, Köroğlu'na ben de kendimi, kendi özlemlerimi katarak söyledim. Yiğit, duyarlı insan bir Köroğlu düşündüm.

Ruhi SU



Eserlerinden bazıları:

1
Kır atım meydan yerinde
Gezer horlayı horlayı
Bir kötü az bin kavgadan
Kaçar zorlayı zorlayı

Kır ata yakışır bunlar
Yiğit geyer demir donlar
Ak gövdeden kızıl kanlar
Akar şorlayı şorlayı

Köroğlu der al kanları
Yere serer çok canları
Eğri kılıç düşmanları
Kırar parlayı parlayı

2
Mert dayanır namert kaçar
Meydan gümbür gümbürlenir.
Şahlar şahı divan açar.
Divan gümbür gümbürlenir.

Yiğit kendini övende
Oklar menzili döğende
Kılıç kalkana değende
Kalkan gümbür gümbürlenir.

Ok atılır kalasından
Hak saklasın belasından
Köroğlu'nun narasından
Dağlar gümbür gümbürlenir.

3
Benden selam olsun Bolu Bey'ine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır
Ok gıcırtısından kalkan sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir.

Düşman geldi tabur tabur dizildi
Alnımıza kara yazı yazıldı
Tüfek icad oldu mertlik bozuldu
Eğri kılıç kında paslanmalıdır.

Köroğlu düşer mi yine şanından
Ayırır çoğunu er meydanından
Kır at köpüğünden düşman kanından
Çevrem dolup şalvar ıslanmalıdır

4
Muhanetlik etmek değil karımız
Şehriyar sözüne uyanlardanız
Meydana girende yoktur korkumuz
Kazaya ırıza diyenlerdeniz.

Ödleklerle hoş değidir aramız
Teke tek düşmana varmak töremiz
Muhanete sardırmayız yaramız
Yarayı kendimiz saranlardanız

Bineyidim kır atımın üstüne
Alıyıdım hançerimi destime
Gafili varmayız düşman üstüne
Vakte hazır olun diyenlerdeniz.

Köroğlu'm çıkalım dağlar salına
At sürelim mal yemezin malına
Başım koydum arkadaşın yoluna
Başı dost yoluna koyanlardanız

5
Karşıdan gelen piyade
Bizim eller yerinde mi?
Etekleri çemen olmuş
Karlı dağlar yerinde mi?

Çamlıbel'in koyağında
Sular akar ayağında
Şirin döne yanağında
Siyah benler yerindemi?

Köroğlu der öğündüğüm
Taşlar alıp döğündüğüm
Arka verip sığındığım
Koca çamlar yerinde mi?

6
Kimisi pınar başında
Kimisi yolun dışında
Al giyen onbeş yaşında
İlle mavili mavili

Kimisi dağlarda gezer
Kimisi incisin dizer
Al giyen bağrımı ezer
İlle mavili mavili

Kimisi odun devşirir
Kimisi kahvesini pişirir
Al giyen aklım şaşırır
İlle mavili mavili

Köroğluyum derki’n olacak
Mavili benim olacak
Takdir yerini bulacak
İlle mavili mavili
7
Hemen mevla ile sana dayandım
Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey
Yoktur senden gayri kolum kanadım
Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

Yüce yüce tepesinden yol aşan
Gitmez oldu gönlümüzden endişen
Mürüvvetsiz beyden yeğdir dört köşen
Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

Hep sınadım Osmanlı'nın alını
Bulamadım hergiz gönlüm alanı
Anıcağız sevdiğimin halini
Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

Köroğlu der tepelerden bakarım
Gözlerimden kanlı yaşlar dökerim
Bunca yıldır hasretini çekerim
Arkam sensin kal'am sensin dağlar hey

8
Yurun aslanlarim savas edelim
Buna kavga derler bey ne pasa ne
Haykirip haykirip kelle keselim
Seyreyleyin eli ayagi sasana

Yuru beyler cenge harbi calinir
Iyi kotu bu meydanda bilinir
Kilic deger adam iki bolunur
Nusret bizim beyler neci pasa ne

Gurzun kostegini kola takmali
Arap ati saga sola yikmali
Kargilar mizraklar birden kalkmali
Firsat vermen Arap atlar kacana

Koroglu der durun edek cengimiz
Bundan belli olsun yigit hangimiz
Uc saat surmeli burda hengimiz
Tarih yazin su daglara nisane


9
Eğer kendilerinde erlik var ise
Gelsin doguselim Bolu Beyleri
Kanından susayip candan geçerse
Gelsin doguselim Bolu Beyleri

Atina bindi de eyledi dizgin
Alaylari catip etti mi bozgun
Lesine kondurmak isterse kuzgun
Gelsin doguselim Bolu Beyleri

Kocyigitleri de aldim yanima
Keskin kilicimi taktim belime
Serimden gecmisim bakmam olume
Gelsin doguselim Bolu Beyleri

Karsida durana kalmaz kararim
Dogrulup gelene yoktur zararim
Ya sehitlik ya gazilik dilerim
Gelsin doguselim Bolu Beyleri

Ala sadagimi sundum ozume
Hezaran kalkanim aldim dizime
Koroglu der kan gorundu gozume
Gelsin doguselim Bolu Beyleri

10
Dinle sözlerimi han oğlum Ayvaz
Yükletin kervanı dengine bakın
Erlik meydanına girdiğin zaman
Kuşanın kılıcı gencine bakın

Düşmanın üstüne eyledim akın
Dönüşüm yok zamanın yakın
Fakir fukarayı incitmen sakın
Mal yemez tamahkar zengine bakın

Köroğlu her zaman kurdu meydanı
Ben bilirim yahşi ile yamanı
Aman dileyenden kesmen amanı
Dertli olanların derdine bakın

11
Bağdat'a sefer edenler
Hoylu'm nic'oldu gelmedi?
Turna teline gidenler
Hoylu'm nic'oldu gelmedi?

Bagdat'a sefer eyledim
Hoylu'm da kaldi gelmedi
Acem ile ceng eyledim
Hoylu'm da kaldı gelmedi

Düğünü bozup gidenler
Badeyi süzüp gidenler
Acem ile ceng edenler
Hoylu'm nic'oldu gelmedi

N'olsam koç Köroğlu n'olsam
Hoylu'yu düşümde görsem
N'olaydı da ben de ölsem
Hoylu'm da kaldı gelmedi
Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Ozanlarımızın Yaşamı
Eşeği saldım çayıra,
Otlaya karnın doyura
Gördüğü düşü hayıra.
Yoranın da ...


Kazak Abdal nutkeyledi,
Cümle halkı ta'neyledi
Sorarlarsa kim söyledi,
Soranın da
... [COLOR=#cc6633]
Romanya Türklerindendir. Onyedinci yüzyılda yaşadığı sanılan bir ozandır. Şiirlerinin bir kısmı hiciv örnekleriyle doludur. Dili yalın ve sadedir. Rahat okunur. Şiirleri güncelliğini halen korumaktadır.

Kazak Abdal'ın, Bektaşi gelenekleri içinde, yaşam öyküsü ilgi çekicidir. Bu öykü Turgut Koca'nın Bektaşi Şairleri ve Nefesleri kitabında şöyle anlatılmaktadır:
''Rus Çarı'nın kızı bir çocuk doğurur. Fakat bu çocuk, annesinden süt emmez. Bu duruma ne hekimler, ne de papazlar çare bulamazlar. Sonunda Deliorman dergahından, Rusya'dan Tuz parası almak üzere gelen Demir Baba'ya: ''Sen keramet ehli bir azizsin. Bu çocuğu tutulduğu hastalıktan kurtar.'' diye yalvarırlar. Demir Baba da: ''Bu çocuğun süt emmesini sağlar isem, tekkeme nezreder misiniz?'' der. Kabul ederler. Demir Baba çocuğa: ''Em!'' der. Çocuk, anasının memesini emer. Delikanlılık çağına erince, Demir Baba dergahına gönderirler. Böylece Demir Baba, çocuğu evlat edinir. Adını Ahmed kor. Bu çocuk daha sonraları Balım Sultan'a giderek, el alır ve adı da ''Kazak Abdal'' olur''. söylence böyle bitiyor.

Kazak Abdal'ın ucu tenteneli ve taşlanmış bir mendilinin, Demir Baba dergahında bulunduğunu, Deliorman'dan gelen göçmenler söylemektedirler. Kazak Abdal, Denizli'deki dergahında yatmaktadır.

Elimizde bir kaç şiiri olan Kazak Abdal'ın, kim olduğu, ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmiyor. Sadettin Nüzhet, XVII. yüzyıl yaşamış Bektaşi şairlerinden olduğunu, şiirlerine rastlanan yazma dergilerin bu yüzyıl sonlarında yazılmış olmasına bağlıyor. Balım Sultan'a (ölm. 1516) övgü olan şiir onunsa daha önce yaşadığı da ileri sürülebilir. Gerçi Bektaşiliğin ikinci piri sayılan Balım Sultan'ın aynı tarikatın dervişlerinden birince övülmesi doğaldır. Ama bütün özellikleriyle canlı bir biçimde anlatılışı, hele yürüyüşünü yansıtan şu dörtlük,

"Arslan gibi apıl apıl yürüyen
Kendi özün hak sırrına bürüyen
Kepeneğin yanı sıra yürüyen
Mürsel baba oğlu Sultan Balım'dır."

bir gözlem sonucu olsa gerektir. Yine de, ünlü pirin söylencelerde ayrıntılarıyla anlatılan kişiliğinin şairin hayaline yön verdiği düşünülebilir. Kazak Abdal'ın Romanya Türklerin-den olduğu söylenmektedir. Hayali bir resmi de yapılmıştır. Bir şiirinden ise asıl adının Ahmet olduğu anlaşılıyor. Kendine özgü ve gerçekçi bir bakışı vardır. Ali sevgisi Ali'de Tanrı'nın dile geldiği, görünüş alanına çıktığı, onun insan biçiminde tanrı olduğu inançla anılır, anlatılır.

Kazak Abdal'ın toplumsal kurumları, yerleşik inançları, gelenekleri yeren iki şiiri gü-nümüzde de değerini korumaktadır. Belli bir toplumsal düzenin oluşturduğu insanın alabildiğine yerildiği bu şiirler, yerginin ötesinde mizahi öğeler de taşır. Azmi'yi ve Kaygusuz Abdal'ı anımsatır. Ali de Tanrı'nın dile geldiğini görünüş alanına çıktığını söyler. Tanrı'yı insanlaştırır.

Yerici -alaycı tutumu, güldürücü diliyle yobazlara, sofulara kulaktan dolma tutarsız bilgilerle bilgin görünmeye çalışan cahillere ses kalabalığı ile başkalarını susturmaya çalışanlara şiirlerinde sataşır, onların olumsuz yanlarını sergiler. Aslında şiirleri açıktır, yoruma gerek duymaz. Yerginin içinde gerçeği sunar. Kimlere çattığını açıkça söyler.

Kazak Abdal, kendine özgü söyleyişi, buluşu olan, olaylara çok alaycı yerici gözle bakmasını bilen, yazınımıza değişik bir ses getirmiş ozanımızdır. Alaycılığı ve yericiliğiyle 16. yüzyılda yaşamış Azmi'yi anımsatıyor. Kırsal kesimin ozanlarınca da çalınmış söylenmiştir. Bu şiir türünde onun gibi başarılısı görülmemiştir. Hacı Bektaş Veli'ye yürekten bağılıdır. çağını aşan tutumu ile köklü bir direniş içindedir, gerçekçidir.



Eserlerinden bazıları:


1
Benim pirim Hacı Bektaş Veli'dir
Pirim piri Şahımerdan Ali'dir
Seyyit Ali Sultanın kendisidir
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Erenlerin lokmasından yer isen
Gerçek imamların aslı der isen
Dinle pendi sana derim er isen
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Arslan gibi apıl apıl yürüyen
Kendi özün Hak sırrına bürüyen
Kepenegin yanı sıra yürüyen
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Mümin olan lokmasını yedirir
Her sözleri rumuz ile bildirir
Gümansız bil anı gerçek Velidir
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Kızıl Deli ocağında uyanan
Baştan başa yeşillere boyanan
Varıp pirin eşiğine dayanan
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Mekan tutmuş Hanbağında bucağın
Bulutlara ağıp tutan sancağın
Uyandırdı pirimizin ocağın
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

Kazak Abdal der rivayet eyledim
Üç yüz altmış er ziyaret eyledim
Bu da söz başı bir hikayet eyledim
Mürsel Baba oğlu Sultan Balımdır

2
Eşeği saldım çayıra,
Otlaya karnın doyura
Gördüğü düşü hayıra.
Yoranın da anasını

Münkir münafıkın huyu,
Yıktı harap etti köyü
Mezarına bir tas suyu,
Dökenin de anasını

Dağdan tahta indirenin,
Iskatına oturanın
Mezarına götürenin,
İmamın da anasını

Derince kazın kuyusun,
İnim inim inlesin
Kefenin diken iğnesin,
Dikenin de anasını

Müfsidin bir de gammazın,
Malı vardır da yemezin
İkisin meyit namazın,
Kılanın da anasını

Kazak Abdal nutkeyledi,
Cümle halkı ta'neyledi
Sorarlarsa kim söyledi,
Soranın da anasını
3
Ormanda büyüyen adam azgını
Çarşıda pazarda insan beğenmez
Medrese kaçkını softa bozgunu
Selam vermeğe dervişan beğenmez

Alemi taneder yanına varsan
Seni yanıltır mes'ele sorsan
Bir cim çıkmaz eğer kamını yarsan
Camiye gelir de erkan beğenmez

Elin kapusunda kul kardaş olan
Burnu sümüklü hem gözü yaş olan
Bayramdan bayrama bir traş olan
Berber dükkanında oğlan beğenmez

Dağlarda bayırda gezen bir yörük
Kimi timarlı sipahi kimi serbölük
Bir elife dili dönmiyen hödük
Şehristana gelir ezan beğenmez

Bir çubuğu vardır gayet küçücek
Zu'mu fasidince keyif sürecek
Kırık çanağı yok ayran içecek
Kahveye gelir de fincan beğenmez

Yaz olunca yayla yayla göçenler
Topuz korkusundan şardan kaçanlar
Meşe yaprağını kıyıp içenler
Rumeli Yenicesi duhan beğenmez

Aslında, neslinde giymemiş hare
İş gelmez elinden gitmez bir kare
Sandığı gömleksiz duran mekkare
Bedestana gelir kaftan beğenmez

Kazak Abdal söyler bu türlü sözü
Yoğurt ayran ile hallolmuş özü
Köyden şehre gelse bir Türkün kızı
İnci yakut ister mercan beğenmez


Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana
Posting Freak
Ozanlarımızın Yaşamı
Derviş Alim derki koyman hayını
Herkes beğenmiştir kendi huyunu
Dibi delik kaba hakkın suyunu
Taşıyıp yorulma dolduramazsın


19. Yüzyıl Bektaşi ozanlarındandır. İki şiirinde 1856-1860 tarihlerini veriyor. Şiirlerinden Orta Anadolulu, daha çok Sivas köylüsü olduğu seziliyor. Oldukça güçlü bir sanatçıdır. Yeniçeriliğin kaldırılışından sonra Anadolu ve Rumeli'deki tekkelerin kapatılmasından duyduğu üzüntü üzerine yazdığı nefesten, yeniden kuruluş ve kurtuluş için Şah'ın yollarını gözlediği anlaşılıyor. Bir şiirinden Hacı Bektaş Veli evlatlarından, çağdaşı Feyzullah Çelebiyi mürşit tanıdığı anlaşılıyor. Onu çok sevdiği belli.

Gerçek kimliği, doğum-ölüm tarihleri bilinmeyen Derviş Ali'nin, on dokuzuncu yüzyılın son yarısına değin yaşamış bir Alevi ozanı olduğu biliniyor. Ancak, yine de yaşamı hakkında ayrıntılı ve toplu bir şey bilinmemektedir. 1897'de yazmış olduğu iki şiirinden zamanını çıkarabiliyoruz.

Son dönemlerde düzenlenmiş yazma dergilerde, bir çok şiirine rastlanıyor. Sosyal ve kişisel eleştirilerle dolu, öğütsel kurallar içeren koşma tarzında yazdığı şiirler yanında, din dışı doğa güzelliklerini yansıtan şiirleri de vardır.

Coşkulu sade bir söyleyişi var. İnançlarını ve sevgisini basite düşmeden yalın bir dille söylemiştir. Çağına göre daha duru bir dil kullanır. Şiirleri kitap halinde yayınlanmamıştır.



Eserlerinden bazıları:


1
Yeri göğü arşı kürsü yaradan
Men Ali'den başka Tanrı görmedim
Yaradub kulunun kısmetin veren
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Bin bir ismi vardır bir ismi Allah
Eğer inanmazsan hem vallah billah
Ademi görmüşüm elhamdülillah
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Cennet-i alanın altundur taşı
Her ne görür isen hikmettir işi
Yüz yiğirmi dört bin nebiler başı
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Ali gibi er gelmedi cihane
Ana da buldular dürlü bahane
Yedi kez uğradım ulu divane
Men Ali'den başka Tanrı görmedim

Derviş Ali'm bu ikrara beli dir
Dilim söyler ama kendim delidir
Allah bir Muhammed Tanrı Ali'dir
Men Ali'den başka Tann görmedim



2
Ta ezelden meyil verdik bu sırra
Mayası Hak'dandır boyandık nura
Arşdan yüz dört kitab inince yere
Kur'an Muhammed'e inen Ali'dir

Ali'm Zülfikar'ı ele alınca
Şeriatı tarikatta bulunca
Kudüs-Şerif cami'ine girince
Temcid ezanı okuyan Ali'dir

Şems ü Kamer zuhur etti cihane
Sofu yoktur tuttuğu iş bahane
Yarın varılınca ulu divane
Divanda suçunu soran Ali'dir

Kim getürdü muvafıkı cemine
La'net olsun ol Yezid'in şanına
Taliblik etmedi kerem Kanına
Yezid'i dergahdan süren Ali'dir

Dergaha akıyor pınarın başı
Alnında yıldızı tuğradır başı
İmam Hasan on iki imamlar başı
Güneş Hüseyn dersin veren Ali'dir

İmam Zeynal kalbimizde salavat
Şah imam Bakır'dan bulduk mahabbet
Ca'fer'i görünce artıyor firkat
Serimi sevdaya salan Ali'dir

Kazım-ı Musa Rıza'ya varalım
Taki Naki Askeri'yi görelim
On iki imamlara yüzler sürelim
İmamları candan seven Ali'dir

Hasan Askeri'nin açıldı bahtı
Doksan bin erle kıla hucceti
Menşurun sahibi Muhammed
Mehdi Kıyamda yarasın saran Ali'dir

İsa peygamberim Şam'a girince
Yer ve gök titredi Ali gelince
Ali'm Zülfikar'ı ele alınca
Yezid'i bölük bölük eden Ali'dir

Gel hey Derviş Ali'm Hızır üstadım
Muhammed Ali'den vardır küşadım
Yedi derya gibi artar feryadım
İçüp serçeşmeden kanan Ali'dir

3
Erenler, Veliler, Kırklar, Yediler
On iki imamlar kurbanıyız biz
Okundu tekbiri, durduk kıbleye
On iki imamlar kurbanıyız biz

Şahım sen kimseye bulma bahane
Bir zaman söylensin iki cihane
Rıza lokmasını ulu divane
On iki imamlar kurbanıyız biz

Anamız Meryem'dir, atamız
Cibril Nefesten zahirdir hükmüne kail
Bizi şaha kurban etti Azrail
On iki imamlar kurbanıyız biz

Yedi kerre yünceğizim kırptılar
İbrahim'in sürüsüne kattılar
Etimi de pare pare ettiler
On iki imamlar kurbanıyız biz

Kurbanlık koç ile bile yıkandım
Feriştehler çaldı, ben de sayıldım
Kırklar makamında ben de doyuldum
On iki imamlar kurbanıyız biz

Derviş Ali' im, kanın na-haka dökme
El ne derse desin, sen ana bakma
Şah yürümedikçe postundan çıkma
On iki imamlar kurbanıyız biz


Mahlası Derviş Ali'ye ait türküler :

Ala Gözlü Nazlı Pirim

Ala Gözlü Nazlı Pirim
Gönül Senin Pervendedir
Ben Severim Sen Kaçarsın
İman Senin Nerendedir

Sultanım Ali Lokmanım Ali
Rehberim Ali Yetiş Ya Ali

Derviş Alim Der Övdüğüm
Aşkın Hayalin Kurduğum
Suç Benim Değil Sevdiğim
Sana Meyil Verendedir


Gönül Gel Seninle

Gönül Gel Seninle Muhabbet Edelim,
Araya Kimseyi Alma Sevgilim.
Ya Benim Kimim Var Kime Yalvarayım,
Kaldır Kalbindeki Karayı Gönül.

Solmazsa Dünyada Güzeller Solmaz,
Bu Dünya Fanidir Kimseye Kalmaz.
Yalan Dolan İle Sofuluk Olmaz,
Mümin Olan Bekler Sırayı Gönül.

Derviş Ali’m Öğüt Verir Özüne,
Gönül Lütfeyledi Geldi Sözüne.
Azrail Konarsa Göğsün Düzüne,
O Zaman Görürsün Karayı Gönül.


Nefes Harceyleme

Nefes harceyleme salma araya
Bir özün bilmeze bildiremezsin
Müşteri olmadan gelip geçene
Gel al demeyinen aldıramazsın

Ne güzel kapıdır görünen kapı
Ordan gelir geçer kulların hepi
Yüzbin emek çeksen yapılmaz yapı
Kumdan duvar örme kaldıramazsın

Derviş Alim derki koyman hayını
Herkes beğenmiştir kendi huyunu
Dibi delik kaba hakkın suyunu
Taşıyıp yorulma dolduramazsın
Seke seke geldim ayağım yoktur
Hak mehlemi sende Zöhrem’dir doktur
Kimi kafir olmuş karnısı boktur
Süzünü süzünü postunda otur.

Türkiye’ye çıkarmışım bir gelin
Urufu Zöhre Ana onu pir bilin
Muhammet elçisi Ana’dır deyin
Hak için dergaha niyaza inin.


Bildiren: Pir Zöhre Ana

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.