You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Montaigne ve Denemeleri

Montaigne ve Denemeleri

Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
GERÇEK NEDENLER

Kolayca doğrulanabilir ki, büyük yazarlar, olayların nedenleri üstüne
yazarken, yalnız en doğru bildikleriyle yetinmez, bir ince buluş, bir
güzellik getirmek koşuluyla, inanmadıklarını da yazarlar. Bir şeyi
ustaca söylediler mi, yeterince doğru ve yararlı söz etmiş olurlar. Asıl
neden hangisidir, kesinlikle bilemeyiz; birkaçını biraraya getirir
bakarız, doğru olan bunlardan biri midir diye:

Namque unam dicere causam

Non satis est, verum plures unde una tamen sit. (Lucretius)

Bir tek neden göstermek yetmez; Birkaçını vermeli, bir teki doğru da
olsa.

Hapşıranlara sağlık dilemek adetinin nereden geldiğini
sorar mısınız bana? Biz insanlar üç türlü yel çıkarırız: Altımızdan
çıkan pek pistir, ağzımızdan çıkan bir oburluk belirtisi sayılır
üçüncüsü hapşırmadır, baştan geldiği ve ayıp yanı olmadığı için hoş
yüzle karşılarız onu böyle. Gülmeyin bu ince buluşa: Aristoteles'indir
derler.

Plutarkhos'ta okudum sanıyorum: Tanıdığım bütün yazarlar arasında
sanatı doğaya, düşünceyi bilime en iyi katmış olanıdır Plutarkhos.
Deniz yolcularındaki mide bulanmasının nedeni üstünde dururken
bunun korkudan ileri geldiğini, korkunun böyle bir sonuç
verebileceğine kanıtlar olduğunu söylüyordu. Deniz beni de pek tutar,
ama bunun bende korkudan gelmediğini biliyorum; akıl yoluyla değil
deneme yoluyla biliyorum bunu. Başkalarından duyduklarım bir yana,
hayvanların, özellikle domuzların da başına geliyor, hiçbir tehlikeden
kuşkulanmadıkları zaman. Bir tanıdığım da şunu anlattı bana:
Kendisini deniz pek tuttuğu halde, birkaç kez büyük fırtınalarda
duyduğu korkudan mide bulantısı geçivermiş. Seneca'nın: Tehlikeyi
düşünemeyecek kadar hastaydım, dediği gibi. Su üstünde hiç
korktuğum olmamıştır, başka yerlerde de olmadığı gibi: Karşılaştığım
nice tehlikeler, ölümün ta kendisi bile aklımı başımdan alıp allak
bullak etmemiştir beni.

Korku bazen kafasızlıktan gelir, yüreksizlikten de geldiği gibi.
Karşılaştığım bütün tehlikelerde gözlerim açık, kafam işlek,
sapasağlam kalmıştır. Kaldı ki bir şeyden kaçınma da yürek ister
insanda. Korkusuzluk işime yaramıştır eskiden, başka zararları
yanında, kaçışıma çeki düzen vermek için. Kaçarken ürkeklik
duymadım diyemem, ama şaşkınlığa, büyük korkulara da kapılmadım.
Heyecanlıydım, ama aklım başımdan gitmemişti. Büyük ruhlar daha
da ileri gider, kaçışlarında sakin, telaşsız olmakla kalmaz, gururlarını
da yitirmezler. Alkibiades, silah arkadaşı Sokrates'in nasıl kaçtığını
anlatır: Onu, der, ordumuzun arkasında, Lakhes'le birlikte en son
kaçanlar arasında buldum. Rahatça, korkusuzca, seyrettim onu; çünkü
altımda iyi bir at vardı; o ise yayaydı ve yaya olarak savaşmıştı. İlk
gözüme çarpan, Lakhes'den daha temkinli ve kararlı görünmesi oldu.
Her zamanki gibi meydan okurca yürüyordu. Çevresinde olup
bitenleri izleyen, ölçüp biçen bakışları güvenli ve düzenliydi. Bir
dostlara bir düşmanlara bakarken, dostları yüreklendirmek,
düşmanlara da, üstüne gelecek olana kanını pahalıya ödeteceğini
anlatmak ister gibiydi. Kurtuldular, çünkü böylelerine pek saldırmaz
düşman, korkanların ardına düşer.

Bu büyük komutanın anlattığı, bizim de her gün yaşadığımız bir şeyi
öğretiyor bize: Tehlikelerden kaçınmakta aşırı telaşa düşmek
kendimizi tehlikenin kucağına atmanın en kestirme yoludur.

Quo timoris mirıusest, eo minus femıe periculi est. (Titus-Livius)

Ne kadar az korkarsak o kadar az tehlikedeyiz. (Kitap 3, bölüm 6)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
KORKU ÜSTÜNE

İyi bir doğa uzmanı değilim dedikleri gibi, korkunun bizi hangi
yollardan etkilediğini pek bilmem; ama pek garip bir tutku olduğu da
su götürmez. Hekimlerin dediğine göre ondan tez aklımızı başımızdan
alan hiçbir tutku yoktur. Gerçekten korkudan aklını yitiren çok
adamlar görmüşümdür. En sağlam kişilerin korku süresince inanılmaz
şaşkınlık hallerine düştükleri olur. Bilgisiz halkı, korkudan atalarını
mezardan çıkmış, kefenlere sarılı dolaşır görenleri, cinlerin perilerin
saldırısına uğrayıp çarpılanları bir yana bırakıyorum, meslekleri gereği
korkmamaları gereken nice askerlerin korkudan bir koyun sürüsünü
zırhlar kuşanmış bir alay, sazları, kamışları mızraklı akıncılar, dostları
düşman, beyaz haçı kızıl haç sandıkları az mı görülmüştür?

Bourbon Dukası Roma'yı aldığı sırada, Şaint Pierre semtini bekleyen
bir nöbetçi subay, ilk hücum borularını duyar duymaz öyle; bir
korkuya kapılıyor ki, elinde alem, bir yıkıntının deliğinden dışarı
fırlıyor, şehrin içine doğru gittiğini sanarak düşmana doğru üçyüz
adım kadar koşuyor, neden sonra aklı başına gelip geri dönüyor
ve aynı delikten içeri giriyor. Bures Kontu bizden Saint-Paul'ü aldığı
zaman, alemdar subay Julie o kadar ucuz kurtulamıyor: O da korku
şaşkınlığıyla bir delikten sur dışına çıkınca kuşatanlar paramparça
ediyor kendisini.

Aynı kuşatmada bir soylu kişinin yüreği korkudan öylesine sıkışıp
duruveriyor ki, yarasız beresiz sur hendeğine düşüp ölüyor. Aynı
korku bazen bütün bir kalabalığı sarar. Germanicus'un Almanlar'la bir
karşılaşmasında iki büyük alay korkudan birbirinin tam tersi iki yöne
kaçışıyorlar.

Korku kimi zaman topuklarımıza kanat takar, kimi zaman da
ayaklarımızı yere çiviler. İmparator Theophilus'un başına geldiği gibi:
Agarenler'e karşı yitirdiği bir savaşta şaşkınlıktan dona kalıp bir türlü
kaçamıyormuş; sonunda ordu komutanlarından biri gelip derin bir
uykudan uyandırır gibi sarsmış onu: Ardımdan gelmezseniz, demiş
öldürürüm sizi; çünkü canınızı yitirmeniz, esir düşüp İmparatorluğu
yitirmenizden daha iyidir.

Korkunun gücü son haddine şöyle varır ki, ödev, ve onur yerinde
elimizden aldığı yiğitliği kendi buyruğunda gösterir bize. Romalıların
Annibal'a karşı Sempronius komutasında ilk meydan savaşını
yitirdikleri sırada, on bin kişilik bir piyade tümeni korkudan kaçacak
delik arayıp bulamazken düşmanın en güçlü kanadı üstüne şaşkınca
yürümüş ve görülmedik bir gayretle yarmayı başararak bir sürü
Kartacalı'yı öldürmüşler, onurlu bir zaferle elde edeceklerini yüz
karası bir kaçışla elde etmişler.

En çok korktuğum şeyin korku olması bundandır. Bütün belalardan
daha belalı bir yanı vardır korkunun... Savaşın bir döneminde bir hayli
hırpalanmış, yara bere içinde kalmış askerleri ertesi gün yeniden
düşmanın üstüne yürütebilir, ama içlerine korku düşmüş askerleri
önlerine bile baktıramazsınız. Mallarını yitirmek, sürülmek, köle
olmak korkusuna kapılanlar, yemelerinden, içmelerinden,
uykularından olup sürekli bir telaş içinde yaşarlar.

Oysa yoksullar, haydutlar, köleler çoğu zaman daha keyifli yaşarlar.
Korkudan kendilerini asan, boğulan, uçurumlara atlayan nice insanlar
da gösteriyor ki bize korku ölümden daha amansız, daha dayanılmaz
bir beladır.

Eski Yunanlıların bildiği bir başka çeşit korku varmış; bizim
aklımızın şaşkınlığı dışında bir dürtüden gelirmiş. Toptan bir halkın,
orduların kapıldığı olurmuş bu korkuya. Kartaca'nın altını üstüne
getiren böylesi bir korku olmuş. Bağrışıp çağrışmalar gökleri tutmuş;
bir baskın varmış gibi millet sokaklara dökülmüş, düşmana saldırır
gibi birbirlerini yaralamış öldürmüşler. Kargaşaya, şamataya
boğulmuş bütün Kartaca: Sonunda dualar, kurbanlarla tanrıların
öfkesini yatıştırmışlar da öyle kurtulmuşlar bu beladan. Pan tanrının
saldığı korku anlamına panik diyorlar buna. (Kitap 1, bölüm 19)
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
KENDİNE ACINDIRMAK

Kendimi kaptırmamaya çalıştığım çocukça, yakışıksız bir duyumuz
vardır. Dertlerimizle dostlarımızı acındırmak, kendimize vah vah
dedirtmek. Başımıza gelenleri büyütür, şişirir, karşımızdakini
ağlatmak isteriz, neredeyse.

Başkalarını kendi dertleri karşısında soğukkanlı gördük mü överiz,
ama soğukkanlılığı bizim dertlerimize karşı gösterdiler mi darılırız,
kızarız. Dertlerimizi anlamaları yetmez, yanıp yakınmalarını isteriz.
Oysaki insan sevincini büyülterek anlatmalı, üzüntülerini kısaltarak.
Kendini yok yere acındıran gerçekten dertli olunca acınmamayı
hakeder. Durmadan vahlanan kimse vahlanılmaz olur. Kendini canlı
iken ölü göstereni, ölü iken canlı görebilir herkes. Öylelerini gördüm
ki, eş dost kendilerini gürbüz, keyifli görecek diye ödleri kopar,
iyileşmiş sanılmamak için gülmelerini tutarlardı. Sağlık, kimseyi
acındırmadığı için, nefret ettikleri bir şey olurdu. İşin tuhafı, bu
gördüğüm kimseler kadın da değildi. (Kitap 3, bölüm 9)
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
ALIŞKANLIK

Bir köylü kadın, bir danayı doğar doğmaz kucağına alıp sevmiş,
sonra da bunu adet edinmiş, her gün danayı kucağına alıp taşırmış;
sonunda buna o kadar alışmış ki dana büyüyüp koskoca öküz olduğu
zaman, onu yine kucağında taşıyabilmiş. Bu hikayeyi kim
uydurduysa, alışkanlığın ne büyük bir güç olduğunu çok iyi anlatmış
olacak. Gerçekten alışkanlık pek yaman bir hocadır ve hiç şakası
yoktur. Yavaş yavaş, sinsi sinsi içimize ilk adımını atar; başlangıçta
kuzu gibi sevimli, alçak gönüllüdür ama, zamanla, oraya yerleşip
kökleşti mi, öyle azılı, öyle amansız bir yüz takınır ki kendisine,
gözlerimizi bile kaldırmaya izin vermez...

Bence en büyük kötülüklerimiz, küçük yaşımızda belirmeye başlar
ve asıl eğitimimiz bizi emzirip büyütenlerin elindedir. Çocuk bir
tavuğun boynunu sıkar, kediyi, köpeği oyuncak edip yara bere içinde
bırakır; anası da ona bakıp eğlenir. Kimi baba da, oğlunun savunmasız
bir köylüyü, bir uşağı öldüresiye dövdüğünü, bir arkadaşını kurnazca
ve kahpece aldattığını gördüğü zaman, bunu yiğitlik belirtisi sayarak
sevinir. Oysa bunlar zalimliğin, zorbalığın, dönekliğin asıl tohumları,
kökleridir; çocukta filizlenirler, sonra alışkanlığın kucağında,
alabildiğine büyüyüp gelişirler. Bu kötü yönsemeleri yaşın
küçüklüğüne ve işin önemsizliğine bakarak hoş görmek tehlikeli bir
eğitim yoludur. Önce şu bakımdan ki, çocukta doğa egemendir ve
doğa asıl yeni tomurcuk salarken katıksız ve gürbüzdür; sonra da,
hırsızlığın çirkinliği, çalınan şeye göre değişmez ki: Ha altın
çalmışsın, ha bir iğne. «İğne çaldı, ama altın çalmak aklına bile
gelmez» diyenlere benim diyeceğim şudur: «İğneyi çaldıktan sonra
niçin altını da çalmasın?» (Kitap 1, bölüm 23)

Kendimiz sandığımızdan çok daha zenginiz; ama bizi ordan burdan
alarak, dilenerek yaşamaya alıştırmışlar: Kendimizden çok
başkalarından yararlanmaya zorlamışlar bizi. (Kitap 3, bölüm 12)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
HAYAT VE BİLİM

Quid fas optare, quid asper

Utile nummus habet, patriae charisque propinquis Quantum elagiri
deceat, quem te Deus esse Jussit et humana qua parte locatus es in re,
Quid sumus, aut quidnam victuri gignimur. (Perstus)

Neyi özlemeyiz? Neye yarar

Bunca zahmetle kazanılan para? Nedir adaletin, insanların bizden
beklediği? Tanrı ne olmamızı istemiş bizim? Neyiz? Neyin peşinde
koşuyoruz? Bilmek ve bilmemek nedir? Öğrenimin amacı ne
olmalıdır? Mertlik, tokgözlülük ve doğruluk nedir? İyiye özenmeyle
açgözlülük, krala bağlılıkla kölelik, özgür yaşamakla keyfine göre
yaşamak arasında ne farklar vardır? Ölümden, acıdan ve ayıptan ne
zaman korkulmaz?

Et quo quemque modo fugiatque feratque laborem. (Horatius)

Dertlerden nasıl kurtulmalı dertlere nasıl katlanmalıyız.

İşte ona (öğrenciye) bunları söyleyeceğiz. Çünkü, insanın zihnine
dolduracağımız ilk sözler onun ahlakını ve ruhunu yoğuracak, ona
kendini tanımasını, iyi yaşamasını ve iyi ölmesini öğretecek olan
sözler olmalıdır.

Bilimleri öğrenmeye, bizi kölelikten kurtaracak olan bilimlerden
başlayalım. Nasıl her şeyin işe yarar bir tarafı varsa bütün bilimler de,
şu veya bu şekilde, hayatımız için yararlı olabilirler ama biz, amacı
doğrudan doğruya hayat olan bilimi seçelim. Hayatımızın
bağlantılarını en doğru ve doğal sınırları içinde tutmasını bilseydik
işimize yarar diye edindiğimiz bilgilerden çoğunun işimize
yaramadığını görürdük. İşimize yarayan bilimlerin içinde bile atılması
hayırlı gereksiz şişirmeler, derinlikler vardır. Sokrates'in istediği
öğretimi yararlı bilgilere yöneltmek daha doğru olur. Sapere aude.

Incipe: vivendi qui recte prorogat horam Rusticus expectat dum
defluat amnis; at ille Labitur, et labetur in omne volibilis aevum.
(Horatius)

Erdemli olmayı göze al; bu yola gir; İyi yaşamayı sonraya bırakan;
yolunda bir ırmağa Rastlayıp da akıp geçmesini bekleyen köylüye
benzer; Irmak hiç durmadan akıp gidecektir.

Çocuklarımıza kendi dünyalarında önce sekizinci kat göklerdeki
yıldızların ve devinimlerinin bilimini öğretmek büyük bir saflıktır.
Anaksimenes, Pythagoras'a şunu yazmış. Gözlerimin önünde ölüm ve
kölelik dururken yıldızların düzeniyle nasıl uğraşabilirim? (Çünkü o
sırada İranlılar yurduna karşı savaşa hazırlanıyorlardı.) Herkesin şöyle
düşünmesi gerekli: Bizi para tutkusu, mevki tutkusu, saygısızlık, geri
kafalılık içimizde yıkarken gidip de dünyanın dönüşüyle mi uğraşacağım?

Çocuğa, daha akıllı ve daha iyi olmasına yarayacak şeyleri
öğrettikten sonra mantığın, fiziğin, geometrinin ne olduğunu anlatırız.
Böylece kafası işlemeye başladıktan sonra seçeceği bilimin kolayca
hakkından gelebilir. (Kitap 1, bölüm 26)

Kadınların süs ve aylaklıklarının bizim alınterimiz ve emeğimizle
beslenmesi gülünç ve haksız bir şeydir. (Kitap 3, bölüm 9)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
YAMYAMLAR ÜSTÜNE

Aklın kurallarına uyarak barbar diyebiliriz Yamyamlara, ama bize
benzemiyorlar diye barbar diyemeyiz onlara; çünkü barbarlıktan yana
onları her bakımdan aşmaktayız. Savaşları soylu ve yiğitçe bu
insanların. Savaş denilen bu insan hastalığını biz haklı ve güzel
görebiliriz de onlar niçin görmesinler? Kaldı ki onlarda savaş
yalnız değer kıskançlığından ve yarışmasından doğuyor. Yeni
topraklar kazanmak için savaşmıyor bu Yamyamlar; çünkü doğanın
bereketi onlara her şeyi, çabasız, çilesiz öyle bol bol sağlıyor ki
topraklarını genişletmenin bir gereği kalmıyor. Henüz doğal isteklerini
doyurmakla yetindikleri mutlu bir dönemde yaşıyorlar: Bunun
ötesindeki her şey gereksiz onlar için. Herkes kendi yaşında olanlara
kardeş, kendinden genç olanlara evlat diyor ve bütün yaşlılar herkesin
babası sayılıyor. Yaşlılar bütün varlıklarını hiç bölmeden herkese
birden miras bırakıyorlar; doğanın bütün yaratıklarına verdiği her şey
böylece herkesin oluyor. Komşuları dağları aşıp kendilerine saldıracak
olurlarsa ve savaşı kazanırlarsa, zafer, onurdan başka bir şey
sağlamıyor onlara; değer ve erdem bakımından üstünlüklerini
göstermiş oluyorlar yalnız. Yenilenlerin malına mülküne ihtiyaçları
olmadığı için kalkıp yurtlarına dönüyorlar ve orada hiçbir şeyin
eksikliğini duymadan kendi varlıklarının tadını çıkarmasını,
onunla yetinmesini biliyorlar. Savaşı berikiler kazanırsa onlar da öyle
davranıyor. Tutsaklarından bütün istedikleri yenildiklerini kabul
etmeleri yalnızca; ama yüzyılda bir olsun buna yanaşan çıkmıyor
sözleri, davranışlarıyla yiğitliklerine en küçük bir toz kondurmaktansa
ölmeyi yeğ görüyor hepsi. Öldürülüp etlerinin yenilmesini daha
onurlu sayıyorlar. Tutsakları özgür bırakıyorlar ki, yaşamayı daha tatlı
bulsunlar; nasıl ölecekleri, ne işkencelere uğrayacakları, nasıl
parçalanıp yenilecekleri anlatılıyor, bunun için yapılan hazırlıklar
gösteriliyor kendilerine. Bütün bunlar ağızlarından bir tek gevşek,
onur kırıcı söz alabilmek, kaçmaya heveslendirip onları korkutmuş,
dirençlerini kırmış olma üstünlüğünü kazanmak için! Çünkü, iyi
düşünülürse, gerçek zafer budur aslında:

victoria nulla est

Quam quae confessos animo quo que subjuga hostes. (Claudianus)

Zafer zafer değildir

Yenilen düşman yenilgiyi kabul etmedikçe.

Pek yaman savaşçı olan Macarlar düşmanlarına aman dedirttiler mi
daha ilerisine gitmezlermiş. Canlarına kıymadan, baç istemeden
bırakır çok çok bir daha kendilerine karşı savaşmayacaklarına söz
verdirirlermiş.

Düşmanlarımıza karşı kazandığımız üstünlüklerin birçoğu
kendimizin olmayan eğreti üstünlüklerdir. Kol bacak sağlamlığı
yiğitliğin değil hamallığın şanındandır gürbüzlük cansız, bedensel bir
değerdir; düşmanımızı şaşırtmak, güneşin ışığıyla gözlerini
kamaştırmak bir talih işidir eskrimde üstünlük korkak ve değersiz bir
adamın da elde edebileceği bir ustalık, bir bilgidir. Her insanın ölçüsü,
değeri yüreğinde, istemindedir asıl. Yiğitlik, kolun bacağın değil,
yüreğin, ruhun sağlamlığındadır atımızın, silahlarımızın değerinde
değil, kendi değerimizdedir. Yüreği yılmadan düşen dizleri üstünde
savaşır, der Seneka. Ölüm tehlikesi karşısında kılı kıpırdamayan, can
verirken düşmanına yiğitçe yukarıdan bakan bize değil talihe alt
olmuştur yenilmiş değil öldürülmüştür.

En yiğit kişiler en mutsuz insanlardır kimi zaman... Biz yine
hikayemize dönelim: Bu tutsak yamyamlar bütün korkutmalar
karşısında aman dilemek şöyle dursun, iki üç aylık bekleme sırasında
güleryüzle dolaşıyorlar düşmanlarını, yapacaklarını bir an önce
yapmaya kışkırtıyorlar; meydan okuyor, küfür ediyorlar onlara,
korkaklıklarından, yitirdikleri savaşlardan sözediyorlar. Bir tutsağın
söylediği türkü var bende; şöyle sözler ediyor içinde: Gelin hepiniz
yiğitçe, toplanın yiyin beni; yiyecek olduğunuz kendi babalarınız,
atalarınızdır, çünkü onların etleriyle beslendi bu bedenim benim.
Bu pazılar, bu et, bu damarlar sizin, zavallı budalalar; atalarınızın
özünü görmüyor musunuz onlarda? Tadına bakın, kendi etinizin tadını
bulacaksınız onlarda...

Bu yamyamlardan üçü, bizim düşkünlüklerimizi öğrenmenin rahatlık
ve mutluluklarını ne ölçüde kaçıracağını, yenilik hevesiyle kendi
güzelim göklerini bırakıp bizimkilerin altına gelerek bizimle ilişki
kurmanın başlarına neler getireceğini, bugün bir hayli ilerlemiş
olduğunu sandığım yıkılışlarını bilmeyerek Fransa'nın Rouen şehrine
gelmişlerdi; rahmetli kral Charles da oradaydı o zaman. Kral uzun
uzun konuştu onlarla. Yaşayışımız, zenginliğimiz, güzel bir kent
örneğimiz gösterildi. Sonra bizimkilerden biri ne düşündüklerini, en
çok neyi beğendiklerini sordu. Üç şey söylediler; üçüncüsünü ne yazık
ki unutmuşum. En başta şaştıkları şey sakallı, güçlü kuvvetli, silahlı
bir sürü adamın çocuk yaşındaki bir krala bekçilik, uşaklık ettikleri,
niçin bunlardan birinin kral seçilmediği olmuş. İkincisi, kendi
dillerinde bir tek bedenin eli kolu, parçaları birbirinin yarısı olarak
anlatılan insanlardan kimilerinin neden bolluk, rahatlık içinde keyif
sürüp de birçoklarının dilenciler gibi kapılarda, açlık ve perişanlık
içinde yaşadıkları olmuş. Nasıl oluyor da demişler, bu yoksul yarımlar
böylesi bir haksızlığa katlanıyor, öteki yarımların boğazlarına
sarılmıyor, evlerini ateşe vermiyorlar! (Kitap 1, bölüm 31)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
BİRİNE YARAR ÖTEKİNE ZARAR

Atinalı Demades, cenaze törenleri için gerekli şeyleri satan bir
hemşerisini, bu işten fazla kazanç beklediğini, bu kazancın da ancak
birçok insanın ölümünden gelebileceğini ileri sürerek mahkum etmiş.
Haklı bir yargı denemez buna; çünkü hiçbir kazanç başkasına zarar
vermeden sağlanamaz, öyle olunca da her çeşit kazancı mahkum
etmek gerekir.

Tüccar, gençliğin sefahata düşmesinden kar sağlar, çiftçi buğdayın
pahalanmasından, mimar evlerin yıkılmasından, hukukçu insanların
davalı, kavgalı olmasından; din adamlarının şan, onur ve görevleri bile
bizim ölümümüze ve kötülüklerimize dayanır. Yunanlı komedya şairi
Fhilemon, hiçbir hekim, dostlarının bile sağlığından hoşlanmaz,
dermiş, hiçbir asker de yurdundaki barıştan. Daha da kötüsü, herkes
içini yoklasa görür ki gizli dileklerimizin birçoğu başkasının zararına
doğar ve beslenir.

Öyle sanıyorum ki düşündükçe doğanın genel düzeni hiç şaşmıyor
böyle olmaktan: Çünkü fizikçilerin dediğine göre, her şeyin doğması,
beslenmesi, çoğalması, başka bir şeyin bozulup çürümesi oluyor:

Nam quodcunque mutatum finibus exit, Contineuo hoc mors est
illius quod fuit ante. (Lucretius)

Bir varlık biçim ve nitelik değiştirdi mi O anda yok olur biraz önce
var olan. (Kitap 1, bölüm 22)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.