You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Montaigne ve Denemeleri

Montaigne ve Denemeleri

Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
ARAMA SEVGİSİ

Demokritos sofrasına gelen incirleri yerken bir bal kokusu almış ve
hemen bir araştırmadır başlamış kafasında, o güne dek incirlerinden
almadığı bu koku nerden gelebilir diye. Merakını gidermek için
kalkmış sofradan, incirlerin toplandığı yeri görmeye gitmek istemiş.
Sofradan niçin kalktığını duyan hizmetçi kadın gülmüş: Boşuna
zaman kaybetmeyin, demiş; incirleri bal çanağına koymuştum
toplarken. Demokritos'un canı sıkılmış bu araştırma fırsatını kaçırdığı,
bir merak konusu elinden alındığı için. Hadi be sen de, demiş hizmetçi
kadına, keyfimi kaçırdın; ama ben yine de bal kokusu incirde
kendiliğinden varmış gibi nedenini araştıracağım. Böyle demiş ve
yanlış, kendi varsaydığı bir etkiye doğru nedenler bulmaktan geri
kalmamış. Ünlü ve büyük bir filozofun bu hikayesi, sonunda bir
kazanç umudu olmaksızın, bizi seve seve bir şeylerin ardına düşüren
araştırma tutkumuzu apaçık anlatıyor. Plutarkhos'un anlattığı buna
benzer bir örnekte de adamın biri arama zevkini yitirmemek için
kuşkulandığı gerçeğin kendisine söylenmesini istemez: Kana kana su
içme zevkini yitirmemek için hekimin kendisini sıtmadan
kurtarmasını istemeyen hasta gibi.

Tıpkı bunun gibi, ruhun her türlü beslenişinde zevk çok kez tek
başınadır, hoşumuza giden her şey besleyici ya da sağlığa yararlı
değildir. Düşüncemizin bilimden aldığı da, ne karın doyurduğu, ne de
sağlık getirdiği halde hazdır yine de.

Her şeyin bir adı bir de kendisi vardır. Ad, nesneyi gösteren, arılatan
bir sestir ad, nesnenin, özün bir parçası değildir; nesneye eklenen
yabancı, nesne dışı bir takıntıdır. (Kitap 2, bölüm 16)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
MUTLULUK ÜSTÜNE

Scilicit uftima semper

Expectanda dies homini est, dicique beatus

Ante obitum nemo, supremaque funera debet (Ovidius)

İnsanın son gününü beklemeli her zaman

Mutlu dememeli ona ölmeden

Cenazesi kaldırılmadan.

Bu konuda Krezus'u hikayesini çocuklar da bilir;

Pers kralı onu esir edip ölüme mahkum edince sehpaya giderayak,
Ah Solon, ah Solon! diye bağırmış. Krala götürmüşler bu sözü, o da
ne demek istediğini sordurunca Solon'un kendisine verdiği bir öğütün
ne doğru çıktığını anlatmış. Solon bir gün demiş ki ona: «Talih ne
kadar güleryüz gösterirse göstersin, ömürlerinin son günü geçmeden
insanlar mutlu saymamalı kendilerini; çünkü insan hayatı kararsız,
değişkendir; ufacık bir eylem yüzünden bir durumdan bambaşka bir
duruma geçiverir.»

Agesilaus da, Pers kralının o kadar genç yaşta öyle büyük bir devlete
konduğu için mutlu sayılabileceğini söyleyen birine: İyi ama, demiş,
Priamos da o yaşta mutsuz değildi. O büyük İskender'den sonraki
Makedonya krallarının Roma'da dülgerlik, budamacılık yaptıkları,
Sicilya zorbalarının Koryntos'da çocuk bakıcısı oldukları görüldü.
Dünyanın yarısını fethetmiş, bunca orduları yönetmiş bir İmparator bir
Mısır kralının aşağılık adamlarına yalvarma zavallılığına düşüyor: Altı
yedi ay daha az yaşamış olsa bu hale düşmeyecekti koca Pompeius.
Bizim babalarımız zamanında da, bütün İtalya'yı o kadar uzun süre
sarsmış olan Milano Dukası Sforza, zindanda öldü, daha kötüsü on yıl
yaşadı o öldüğü zindanda. Hıristiyanlık dünyasının en büyük kralının
dulu, kraliçelerin en güzeli, Maria Stuart, cellat eliyle ölmedi mi
geçenlerde? Binlerce örneği var bunun. O kadar ki, fırtınalar,
kasırgalar nasıl mağrur ve yüksek yapılarımıza daha çok yüklenirlerse,
bu dünyanın büyüklerini yukarılarda kıskanan güçler var diyeceği
geliyor insanın. Ve talih sanki ömrümüzün son gününü bekliyor, uzun
yıllar boyunca yaptığını bir anda yıkma gücü olduğunu göstermek
için. Laberius gibi bağırttırmak için bizi: Gereğinden bir gün fazla
yaşamışım! diye.

Solon'un doğru sözü böyle yorumlanabilir. Ama o bir filozof
olduğuna ve filozoflar mutluluğu, mutsuzluğu talihin cilvelerine
bağlamadıklarına, büyüklüklere zaten önem vermediklerine göre, daha
derin düşünmüş ve demek istemiş olabilir ki bence, ömrümüzün
mutluluğu, soylu bir ruhun rahatlığına, doygunluğuna, düzenli bir
kafanın kararlı ve güvenli oluşuna bağlı olduğu için, hiçbir insana,
komedyasının en son ve kuşkusuz en zor perdesini oynamazdan önce
mutlu denemez. O perdeden önce maske takınmış, felsefenin güzel
öğütlerine gösteriş olsun diye uymuş, ya da sarsıcı olaylarla
sınanmadığımız için hep sağlam yürekli kalmayı başarmış olabiliriz.
Ama ölüm karşısında son rolümüzde, gösterişe yer kalmaz artık, o
zaman ana dilimizle konuşmak, dağarcığımızda iyi kötü ne varsa
olduğu gibi ortaya dökmek zorundayız.

Nam verae voces tum demum pectore ab imo

Ejiciuntur, et eripitur persona, manet res. (Lucretius)

İşte o zaman içten sözler dökülür yürekten

Maske düşer, yüz kalır ortada.

İşte onun için hayatımızın bütün eylemleri bu son mihenk taşında
denenmelidir. Başlıca gündür o, bütün öteki günleri yargılayan
gündür. Bütün geçmiş yılların hesabı o gün verilmeli, der eskilerden
biri. Ben de çalışmalarımın meyvesini denemeyi ölüme bırakıyorum.
O zaman görürüz düşüncelerimin ağzımdan mı, yüreğimden mi
çıktığını... (Kitap 1, bölüm 19)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
AMERİKA'NIN BULUNUŞU

Dünyamız az önce bir başka dünya buldu. Bunun sonuncu kardeş
olduğunu kim söyleyebilir. Bugüne dek inlerin cinlerin bildiği yoktu
bu yeni dünyayı. Bizimki kadar büyük, insan dolu, kanlı canlı bir
dünya bu; ama o kadar yeni, o kadar çocuk ki a.b.c. öğreniyor henüz.
Elli yıl öncesine kadar ne yazı biliyordu, ne tartı, ne ölçü, ne giysi, ne
buğday, ne üzüm. Doğanın kucağında çırılçıplaktı; anası ne verirse
onunla besleniyordu. Biz dünyamızı son çağında, şair Lucretius da
gençlik yıllarında görmekte aldanmıyorsak, biz karanlığa gömülürken
bu dünya aydınlığa yeni erecek daha. Bütün dünya bir inme geçirecek
de sanki, bir kolu tutmaz olup öteki kolu sağlam kalacak. Ama çok
korkarım ona dokunmakla çöküp yıkılışını hızlandırmış, inançlarımızı,
bilim ve sanatlarımızı onlara pek pahalıya satmış olacağız. Bir çocuk
dünyaydı bulduğumuz; öyleyken biz onu ne doğal değer ve
gücümüzün üstünlüğüyle dizginimiz altına soktuk, ne doğruluğumuz,
iyiliğimizle yetiştirdik, ne de ruh yüceliğimiz, cömertliğimizle
kendimize bağladık. Verdikleri karşılıkların, kendileriyle yapılan
alışverişlerin çoğu gösteriyor ki doğal kafa aydınlığı, kavrama
bakımından hiç de bizden aşağı değiller. Kusko ve Meksiko
şehirlerinin akıllara durgunluk veren görkemi; görülmedik nice şeyler
arasında bilmem hangi kralın o bahçesi ki, meyveleri ve tüm bitkileri
gerçek bir bahçedeki düzen ve büyüklükleriyle altından yapılmış,
sarayında ülkesinde yaşayan bütün hayvanların yine altından
heykelleri, değerli taşlardan, kuş kanatlarından, boyalı pamuklardan
yaptıkları el işlerinin güzelliği zanaattan yana da bizden geri
kalmadıklarını göstermektedir. İnançlara bağlılık, yasalara saygı,
iyilik, cömertlik, dürüstlük, içtenlik gibi erdemlere gelince bunların
bizde onlardakinden daha az olması işimize pek yaradı. Bu
üstünlükleri yüzünden mahvolmuşlar, kendi kendilerini satıp
çiğnettirmişlerdir.

Gözüpekliğe, yiğitliğe gelince, acılara, açlığa, ölüme karşı
dayanmaya, yürek sağlamlığına, sözünün eri olmaya gelince,
bunlardan yana bizim dünyamızın geçmişindeki en ünlü örneklerin
onlarınkileri hiç de aşmadıklarını söylemekten çekinmem. Çünkü
onları altedenlerin nelerden yararlandıklarını düşünelim: Adamları
kandırmak için ne kurnazlıklara, ne dalaverelere başvurmuşlar! Sonra
bu ulusların haklı şaşkınlığı: Birdenbire karşılarına sakallı birtakım
insanlar çıkıveriyor dilleri, dinleri, biçimleri, davranışları bir başka
türlü; üstünde insan bulunabileceğini hayal etmedikleri uzak bir
yerden gelinişler; hiç at görmemiş, hatta sırtında insan ya da yük
taşıyan hayvan görmemiş kimselerin karşısına bilinmedik koca
ejderler üstüne binmiş olarak çıkmışlar bizimkilerin sırtında göz
kamaştıran zırhlar, ellerinde keskin, parıl parıl kılıçlar; onlarsa bir
aynanın ya da bir bıçağın mucizeli pırıltısına karşılık avuç dolusu altın
ve inci vermeye can atıyorlar. Bizim çeliğimizi delebilmek için ne
yeterince bilgileri var, ne gereçleri; toplarımızın, tüfeklerimizin
çıkardığı yıldırımları, gök gürültülerini de katın bunlara. Roma
İmparatorunu bile afallatacak olan o gümbürtüleri; bunların karşısında
çırılçıplak insanlar, yalnızca pamuktan yapabildikleri bir parça
giysileriyle; bütün silahları da yaylar, taşlar, sopalar ve ağaçtan
kalkanlar; sözde dostluğumuza, iyi niyetimize güvenip acayip şeyler
görme meraklarıyla faka basan insanlar... İki dünya arasındaki bu
ayrılığı hesaba kattınız mı, bizim fatihlerin bunca zaferi zafer
olmaktan çıkıyor.

Erkek, kadın, çocuk, kaç binlerce insan tanrılarını ve özgürlüklerini
korumak için ne sarsılmaz bir coşkunlukla kendilerini amansız
tehlikelere atıyorlar; onları hayasızca aldatanların köleliğine
katlanmaktansa bütün belaları, işkenceleri, ölümü ne yiğitçe bir
direnişle seve seve göze alıyorlar; böylesine alçakça zafer kazanan
düşmanlarının elinden ekmek yemektense açlıktan kırılmaya nasıl razı
oluyorlar! Bunlara bakınca öyle sanıyorum ki bu insanlara silah, görgü
ve sayı eşitliğiyle başa baş saldırsalar gördüğümüz bütün savaşların
sonundan daha da kötü bir sonla karşılaşırlar.

Bari bu soylu ülkeyi Büyük İskender, eski Yunanlılar, Romalılar
fethetmiş olsaydı; bunca krallıkları ve halkları böylesine büyük
değişikliğe uğratacak eller, onların vahşi yanını tatlılıkla törpüleseler,
doğanın orada ürettiği güzel tohumları güçlendirip geliştirseler,
toprakların işletilmesine, şehirlerin donatılmasına gerekli olduğu
ölçüde kendi dünyalarının sanatlarının katmakla kalmayarak Yunan ve
Roma erdemlerini o ülkenin yerli erdemleriyle karıştırsalardı! Bizim
oraya götürdüğümüz ilk örnekler, davranışlar o halkları erdeme
hayran etse ve özendirse, onlarla bizim aramızda kardeşçe bir
toplaşma ve anlaşma kurabilse bütün o yeni ülkede ne yaman bir
evrim, bir ilerleme sağlanabilirdi! Çoğunun doğal başlangıçları bu
kadar güzel olan, o yepyeni, o öğrenmeye susamış ruhları kazanmak
ne kolay olurdu! Biz tam tersine bilgisizliklerinden,
görgüsüzlüklerinden yararlanıp onları bizdeki kötü örnekleriyle
kalleşliğe, sefilliğe, cimriliğe, her türlü insanlık dışı davranışlara,
işkencelere alıştırdık. Kim, ne zaman bezirganlığı, alışverişi böylesi
bir sömürüye götürmüştür? Bunca şehir dibinden yıkılıyor, bunca
ulusun kökü kurutuluyor, milyonlarca insan kılıçtan geçiriliyor,
dünyanın en zengin, en güzel ülkesinin altı üstüne getiriliyor, niçin?
İnciler, biberler, alıp satacağız diye. Aşağılık makine zaferleri bunlar!
Hiçbir zaman kazanç tutkusu, hiçbir zaman haksız sömürü insanları
böylesi korkunç bir kinle birbirine düşünmemiş, bu kadar yürekler
acısı kıyımlara yol açmamıştır.

Deniz kıyısı boyunca altın aramaya çıkmış İspanyollar bereketli,
güzel ve insanı bol bir ülkede karaya çıkıyorlar ve her yerde olduğu
gibi orada da yerlilere kendi kendilerini övüyorlar: Barışsever
insanlarmış, uzak yollardan gelmişlermiş, kendilerini bütün dünyanın
en büyüğü olan Kastilya Kralı yollamış; Tanrının yeryüzündeki
temsilcisi olan Papa bu krala bütün Hint ülkesini bağışlamışmış;
yerliler onun uyrukluğuna girmek isterlerse kendilerine pek iyi
davranacaklarmış; onlardan yiyecek şeyler, bir de bazı ilaçlarda
kullanmak üzere altın istiyorlarmış; ayrıca bir tek tanrı inancını ve
bizim dinimizin doğruluğunu bilmeleri gerekiyormuş, bu dine
girmeleri de haklarında hayırlı olurmuş, yoksa işler sarpa sararmış.
Aldıkları karşılık şu olmuş:

Barışseveriz diyorsunuz, ama görünüşünüz hiç de öyle değil.
Kralınıza gelince, isteyen durumunda olması muhtaç ve yoksul
olduğunu gösteriyor; ona bu toprakları veren ise savaş seven bir adam
olacak, çükü kendisinin olmayan bir yeri başkasına vermekle onu
verdiği yerin eski sahipleriyle cenkleşmeye sürüyor. İstediğiniz
yiyeceklere gelince onları veririz. Altınsa, bizde pek fazla yok; zaten
yaşamak için işimize yaramadığından, bütün istediğimiz de rahatlıkla,
güzellikle yaşamak olduğundan altına pek değer vermeyiz; ama,
tanrılarımız için kullandığımız altın dışında ne kadar bulabilirseniz
çekinmeden alabilirsiniz. Bir tek tanrıya gelince, böyle bir düşünüş
güzel, ama bunca zaman bize yararlı olmuş dinimizi değiştirmek
istemeyiz; dostlarımız, tanıdıklarımızdan gayrısından öğüt almaya da
alışık değiliz. Korkutmalarınıza gelince, durumlarını, güçlerini
bilmediğimiz insanlara meydan okumak akıl karı değildir. Kısacası
topraklarımızdan bir an önce çıkıp gitmeye bakın; silahlı ve yabancı
kimselerin dürüstlüklerine, parlak sözlerine güvenme adetimiz yoktur.
Çekip gitmezseniz siz de şunlar gibi olursunuz...

Böylece konuşmuş yerlilerin kralı ve şehrin çevresindeki kesik insan
kafalarını göstermiş. İşte bu çocuk dünyanın hiç de çocukça olmayan
konuşmalarından bir örnek... (Kitap 3, bölüm 6)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
HASTA GÖRÜNMENİN ZARARLARI ÜSTÜNE

Martialis'in bir taşlaması vardır ki, iyilerindendir; çünkü türlü türlüsü
vardır onda taşlamanın. Bunda, Caelius'un başına geleni anlatır hoşça.
Caelius Roma'da büyüklere dalkavukluk etmekten, sabah akşam
yanlarında bulunup arkalarında dolaşmaktan kurtulmak için nekris
hastalığına tutulmuş gibi göstermiş kendini; herkesi inandırmak için
de bacaklarını ovduruyor, sardırıyor ve nekrisli bir hastanın bütün
hallerini takınıyormuş; sonunda talih gerçek bir nekris ikram etmiş
ona:

Tantum cura potest et ars doloris

Desüt fingere Caelius podagram. (Martialis)

Öyle başardı hasta görünme sanatını ki

Gerçekten nekrise tutuldu Caelius

Appianus'da okudum sanıyorum: Adamın biri Roma triumvir'lerinin
cezalarından kaçmak, ardına düşenlerce tanınmamak için saklanıp
kılık değiştirmiş; işi daha da sağlama bağlamak için de tek gözlü
gösteriyormuş kendini. Biraz daha özgür yaşamaya başlayıp da uzun
süre gözüne yapışık kalan bezi çıkarınca bakmış o güzü görmüyor
artık. Belki görme duyusu uzun zaman kullanmamakla uyuşmuş ve
tüm görme gücü öteki göze geçmiştir çünkü, hep farkına
varmamışlardır, kapalı tuttuğumuz göz, etkisinin bir kısmını
arkadaşına yollar, bu yüzden de açık kalan göz büyür ve şişkinleşir.
Martialis'in nekrislisi de hareketsizliğiyle, ovmalarla, merhemlerle
hastalığı yaratan iç etkenleri çağırmış olabilir.

Froissard'ın anlattığı bir sürü İngiliz soylusu da Fransa'ya geçip
bizlere karşı kahramanlıklar gösterecekleri güne kadar bir gözlerini
kapalı tutmaya yemin ederler. Şu düşünce gıdıkladı beni: İster misin
bu şövalyeler de hastalık oynayanların kötü sonuna uğramış,
uğurlarında kahramanlık ettikleri sevgililerinin yanına bir gözleri kör
olarak dönmüş olsunlar!

Çocuklar tek gözlüleri, topalları, şaşıları ve daha başka sakatları taklit
ettikleri zaman anaları onları azarlamakta haklıdır; çünkü, o yaştaki
tazeliğiyle bedenin kötü bir yana eğilebilmesi bir tarafa, talih de bizi
oynadığımız oyuna düşürmekten hoşlanıyor gibi gelir bana. Çok
duymuşumdur hastalık oynarken yataklara düşenleri.

Ben de öteden beri, at üstünde ve yürürken, elimde bir değnek ya da
bir baston tutmaya alışmış, bunda bir zariflik göstermeye, yapmacık
hallerle bastona dayanmaya kadar varmışımdır. Çokları korkutmak
istemiştir beni, bu gösteriş günün birinde zorunluluk olur diye.
Bundan çıkarıyorum ki soyumda ilk nekrisli ben olacağım.
Ama bu bölümü uzatıp başka renk katalım ona, körlük üstüne. Plinius
der ki adamın biri düşünde kör olmuş gördü kendini ve hiçbir hastalığı
yokken sabah kör olarak uyandı. Hayal gücü buna neden olabilir,
başka yerde söylediğim gibi, Plinius da öyle düşünüyor gibidir; akla
daha uygun gelen şu; beden, görme gücünü yok eden birtakım
gelişmeleri (ki hekimler isterlerse nedenini bulabilirler) için için
duymuş ve adamın öyle bir düş görmesine yol açmıştır.

Seneca'nın bir mektubunda anlattığı buna yakın bir hikayeyi de
ekleyelim: Bilirsin, diye yazıyor Lucilius'a, Harpasta, karımın
soytarısı o deli kadın, babadan kalma göreviyle kalmıştır evimde;
çünkü ben bu korkunç yaratıklara düşmanımdır; kaldı ki canım bir
deliye gülmek isterse, hiç uzağa gitmeden, kendi kendime gülebilirim.
Çok garip, ama gerçek sana anlatmak istediğim: Bu deli kadın kör
olduğunu anlamıyor ve benim evimin karanlık olduğunu ileri sürerek,
kendisini başka yere götürmesini istiyor yöneticisinden ikide bir.
Onun bu durumuna gülüyoruz; ama inan bana ki hepimizin düştüğü
bir durumdur bu: Kimse cimri olduğunu, kıskanç olduğunu kabul
etmez. Körler hiç olmazsa bir yol gösterici isterler; biz kendi
kendimizi sokarız yanlış yollara. Benim yükseklerde gözüm yoktur,
ama Roma'da başka türlü yaşanmaz, deriz; öfkeliysem, güvenli bir
hayat kuramadıysam suç bende değil, gençlikte deriz. Dışımızda
aramayalım kötülüğü, içimizdedir o; ciğerimize işlemiştir. Hasta
olduğumuzu bilmemek de iyileşmemizi daha zorlaştırır. Kendimizi
erkenden bilmeye başlamazsak, nasıl başederiz bunca dertlerle, bunca
kötülüklerle? Oysa felsefe gibi çok tatlı bir ilacımız da var. Öteki
ilaçları ancak bizi iyileştirirlerse hoş buluruz; felsefe ise hem
hoşlandırır, hem iyileştirir bizi.

İşte Seneca'nın beni konumdan uzaklaştıran sözleri; ama yararsız da
sayılmaz bu uzaklaşma. (Kitap 2, bölüm 25)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
VİCDAN ÜSTÜNE

İç savaşlarımız sırasında kardeşimle birlikte yola çıktığımız bir gün
kibar davranışlı bir baya rastladık. Bizim hasımlarımızdan yanaymış,
ama ben bilmiyordum; çünkü kendini olmadığı gibi gösteriyordu. Bu
savaşların en kötü yanı bu işte: Düşmanınızla aranızda dil, kılık
kıyafet ayrılığı olmadığı, aynı yasalar, aynı töreler, aynı hava içinde
yetişmiş bulunduğunuz için öyle karışır ki her şey, yanılmaları,
çatışmaları önlemek kolay olmaz. Bu yüzden tanınmadığım yerde
kendi birliklerimize rastlamaktan bile korkardım, sorgu suale, daha da
kötüsüne uğrayabilirim diye. Uğradığım da olmuştu eskiden: Böylesi
bir karışıklık yüzünden adamlarımı, atlarımı yitirdim; hizmetimde
çalışan soylu bir İtalyan çocuğunu da alçakça öldürdüler özenle
büyüttüğüm bu İtalyan'la büyük umutlarla dolu güzelim bir çocukluk
söndü gitti. Kardeşimle rastladığımız yolcuya gelince, adam öyle
şaşkınca bir korku içindeydi ki, yolda atlılara rastladıkça, kralı tutan
şehirlerden geçtikçe öyle beti benzi soluyordu ki, sonunda bunların
vicdan rahatsızlığından geldiğini anladım. Öyle geliyordu ki bu zavallı
adama, yüzündeki maske ve kazağındaki haçlar arasından yüreğindeki
gizli niyetleri okuyacaklar. Vicdanın zorlaması böylesine şaşırtıcı bir
şeydir! Ele verdirir bizi, kendimizi suçlamaya, kendimizle savaşmaya
zorlar bizi; tanık yokluğunda kendimize karşı tanıklık ettirir bize:

Occultum quaties animo torture flagellum (Juvenalis)

İçimizde gizli bir kırbaç taşıyan o cellat.

Şu masal çocukların ağzındadır. Bessus adında biri, bir serçe
yuvasını hiç yüreği sızlamadan bozup yavruları öldürmüş, bundan
ötürü kendisine çatanlara: Haklıydım, demiş; çünkü bu serçe yavruları
durmadan beni babamı, öldürmekle suçluyorlardı haksız yere. Bu baba
katili o güne dek bilinmeden, kuşku uyandırmadan kalmış; ama
vicdanının öc alıcı cadalozları cezayı çekecek olanın kendisine suçunu
açıklatmıştır.

Hesiodos, ceza suçun ardından hemen gelir; sözünü düzeltir: Ceza ile
suçun aynı anda, birlikte doğduklarını söyler. Cezasını bekleyenler
onu çekiyor demektir cezayı hak etmiş olan onu bekliyordur. Kötülük
kendisine işkenceler uydurur:

Malum consilium consultori pessimum (Bir atasözü)

Kötülüğün beterini kötülük eden görür.

Nasıl ki arı başkasını sokunca kendisine daha fazla zarar verir çünkü
iğnesi ve gücü elden gider.

Vitasque in wlnere ponunt (Virgilius)

Açtıkları yarada canlarını bırakırlar.

Kuduz böceklerinde, doğanın bir çelişkisi olarak, kendi zehirlerinin
panzehiri de bulunur. Onun gibi insan kötülükten tat alırken
vicdanında tam tersi bir acılık oluşur ve uyurken uyanıkken, türlü
üzücü kuruntularla azap çektirir bize.

Quippe ubi se multi, per somnia saepe loquentes

Aut morbo delirantes, procraxe ferantur,

Et celata diu in medium peccata dedisse. (Lucretius)

Çünkü çokları uykularında, sayıklamalarında

Suçlamışlar kendi kendilerini,

Gizli kalmış cinayetleri çıkmış ortaya.

Apollodorus düşünde görmüş ki İskitler derisini yüzüyor, kazanda
kaynatıyorlar onu ve bu arada yüreği: Bütün bu kötülüklere ben neden
oldum, diye mırıldanıyormuş. Kötüler hiçbir yerde saklanamaz, der
Epikuros; çünkü ne kadar saklansalar vicdan kendi kendilerini
buldurur onlara.

Prima est haec ultio, quod se

Judice nemo nocens absolvitur. (Juvenalis)

İlk ceza odur ki, hiçbir suçlu

Kendi yargıçlığından kurtulamaz.

Vicdan içimize korku saldığı gibi, suçsuzsak rahatlık ve güven verir
bize. Ben kendimden söyleyebilirim ki türlü kötü durumlarda, içimden
geçeni, niyetlerimin temizliğini gizlice kendim bildiğim, düşündüğüm
için daha korkusuz adımlarla yürümüşümdür.

Conscia mens ut cuique sua est, ita concipit intra Pectore pro facto
spemque metumque suo. (Ovidius)

Kendi üstüne bildiklerine göre ruhumuz

Umut ya da korku duyar yaptıklarından.

Binlerce örnek verebilirim buna; aynı kişiden üç örnek yeter.

Scipio, Roma halkı önünde ağır bir suçlamaya uğradığı bir gün,
kendisini savunacak ya da yargıçlarına yaranacak yerde şöyle demiş
onlara: Pek yaraşır size, sayesinde dünyayı yargılama yetkisini elde
ettiğiniz bir insanın başını yargılamak.

Bir başka zaman, bir halk hatibinin, üstüne yağdırdığı suçlamalara
karşılık olarak, kendini hiç savunmadan: Gelin yurttaşlarım, demiş
gidelim, böyle bir günde Kartacalılara karşı bana kazandırdıkları zafer
için tanrılara şükredelim. Böyle diyerek kalkmış tapınağa doğru
yürümeye başlamış. Bütün topluluk, kendisini suçlayanla birlikte
ardından gelmiş.

Petilius, Cato'nun dürtüklemesiyle, ondan Antakya'da harcadığı
paraların hesabını sorunca Scipio bu hesabı vermek üzere senatoya
geliyor ve koltuğunun altında koca bir defter gösteriyor, ne verip ne
aldığının orda yazılı olduğunu söylüyor defter istenince vermiyor:
Verirsem kendimden utanırım, diyor ve senatonun önünde kendi
elleriyle param parça ediyor defteri. Vicdanı rahat olmayan bir insanın
böylesi bir güven gösterişi yapabileceğini sanmam. Yüreği yaratılıştan
öyle büyük, yükseklerde bulunmaya öyle alışmıştı ki, der Titus Livius,
suç işlemeye eli varamaz, suçluluğunu savunma durumuna düşmeyi
kendine yediremezdi.

İşkenceler tehlikeli bir suç arama yoludur doğruluktan çok sabır
denemesi olabilir. Çünkü acı çekmek niçin daha çok olanı söyletsin de
olmayanı söylemeye zorlamasın? Tersini düşünürsek, kendine yüklenen
suçu işlememiş olan işkencelere dayanacak kadar sabırlı olursa, suçu
işlemiş olan, yaşamak gibi güzel bir ödülü kazanmak için niye aynı sabrı
göstermesin? Öyle sanıyorum ki bu işkence buluşunun temelinde,
vicdanım etkisinden yararlanma düşüncesi vardır. Çünkü suçlunun
suçunu açıklamasında vicdan işkenceye yardım edip diretme gücünü
azaltabilir; ama öbür yandan suçsuzu işkenceye karşı güçlendirir vicdan.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu yol belirsizlikler, tehlikelerle doludur.
Öylesi dayanılmaz acılardan kurtulmak için neler söylemez neler
yapmaz insan?

Etiam innocentes cogit mentiri dolor (Publius Syrus)

Acı masuma da yalan söyletir.

Bundan ötürü, yargıcın masum olarak öldürmemek için işkence
ettirdiği insanı hem masum, hem de işkence görmüş olarak öldürttüğü
olur. Binlerce insan işlemedikleri suçları yüklenip başlarını
vermişlerdir. Bunlar arasına Philotas'ı da koyarım; İskender'in bu
dostuna yüklediği suç ve ettiği işkence de böylesi bir sonuca varmıştı.
Evet, orası öyle ama, diyorlar, yine de bu, insan güçsüzlüğünün
bulabildiği en az kötü yoldur. Bence pek insanlık dışı bir yol, üstelik
de boşuna çaba! Birçok uluslar bu konuda, kendilerine barbar diyen
Yunanlı ve Romalılardan daha az barbardırlar: Onlara göre suç
işlediği henüz kuşkulu bir insana işkence etmek, ötesini berisini
koparmak korkunç, canavarca bir şeydir. Bilgisizseniz ne yapsın
adam? Suçsuz ölmesin diye bir insanı ölümden beter durumlara
sokmakla haksızlığın büyüğünü işlemiş olmuyor musunuz?
Oluyorsunuz elbet; görmüyor musunuz çoklarının o darağacından
beter işkencelerden geçmemek için ölümü göze aldıklarını?
Öldüresiye işkence etmekle ölüm cezasını önceden vermiş ve
uygulamış olmuyor musunuz?

Şu hikayeyi nerde dinledim bilmiyorum, ama adaletimizin vicdanı
üstüne tam bir düşünce veriyor. Bir köylü kadın, hakseverliğiyle ünlü
bir generale bir askerini şikayet etmiş; bu askerin zorla ufacık
çocuklarının elinden birkaç lokmalık lapayı aldığını; çocuklarına
yedirecek başka hiçbir şeyi kalmadığını, çünkü ordunun çevredeki
bütün köyleri talan ettiğini söylemiş. Ama hiç kanıt yokmuş ortada.
General kadına: İyi bak ve düşün; haksız yere suç yüklüyorsan ceza
görürsün, demiş. Kadın diretince, işin doğrusunu anlamak için askerin
karnını yardırıvermiş. Ve kadın haklı çıkmış. Sorgusu içinde idam
cezası. (Kitap 2, bölüm 5)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
KENDİ KENDİSİYLE YETİNME

Krallar hiçbir şeyimi almazlarsa bana çok şey vermiş olurlar hiçbir
kötülük etmezlerse yeterince iyilik etmiş sayılırlar bana. Bütün
istediğim budur onlardan. Ama nasıl şükrediyorum tanrıya, varımı
yoğumu bana aracısız vermiş, beni yalnız kendisine borçlu kılmış
olduğu için! Nasıl yalvarıyorum ona gece gündüz beni hiçbir zaman,
kimseye karşı ağır bir minnet altına sokmasın diye! Ne mutlu bir
özgürlükle bunca zaman yaşadım: Onunla bitsin ömrüm!
Bütün çabam kimseye muhtaç olmadan yaşamak.

In me omnis spes est mihi. (Terentius)

Bütün umudum kendimde.

Bunu başarmak herkesin elindedir; ama ölmeyecek kadar yiyecek
içeceği olanlar daha kolay başarabilirler elbet bunu. Bir başkasına
bağlı yaşamak yürekler acısı ve belalı bir şeydir. Kendimiz ki en iyi,
en emin sığınağımız odur; -kendimiz bile güvenilir değiliz yeterince.
Kendimi hem yürekçe -asıl iş yürekli olmakta çünkü-, hem varlıkça
öyle hazırlıyorum ki, başka her şeyimi yitirdiğim zaman kendimle
yetinmesini bileyim.

Hippias gereğinde her şeyden sevine sevine elini çekip Musalarla
başbaşa kalabilmek için kendini bilime vermekle kalmadı; ruhunun
kendi kendiyle yetinmesi, dışardan gelecek rahatlıklardan yiğitçe
vazgeçebilmesi için filozof olmakla da kalmadı; büyük bir merakla
yemek pişirmesini, tıraş olmasını, giysilerini, ayakkabılarını, öte
berisini kendi yapmasını da öğrendi ki, kendi yükünü taşıyabildiği
kadar kendi taşısın ve kimsenin yardımına muhtaç olmasın...

Vermede nasıl bir üstün olma niteliği varsa, almada da bir boyun
eğme niteliği vardır. Onun içindir ki Beyazıt I, Timurlenk'in
gönderdiği hediyeleri küfürler ederek geri çevirmiş. Sultan
Süleyman'ın bir Hint İmparatoruna yolladığı hediyeler de öyle
kızdırmış ki adamı, kabaca reddederek bizim adetimiz almak değil
vermektir, demekle kalmamış, hediyeleri getiren elçileri zindana
attırmış. (Kitap 3, bölüm 9)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Montaigne ve Denemeleri
İYİ AMAÇ UĞRUNA KÖTÜ YOLLAR

Doğanın yapıtlarındaki evrensel düzende şaşılası bir bağlaşma ve
uyuşma var: Belli ki oluruna bırakılmış ve değişik başların yönettiği
bir düzen değil bu. Bedenlerimizin hastalıkları, nitelikleri, devletlerde,
hükümetlerde de görülüyor. Krallıklar, cumhuriyetler bizim gibi
doğuyor, gelişip parlıyor ve yaşlanıp ölüyorlar. Bedenlerimizin
gereksiz ve zararlı akıtlarla dolduğu oluyor: Bunlar iyi akıtlar da
olabilir aslında (çünkü hekimler sağlığımızın fazla iyi olmasından
korkarlar ve her şeyimiz değişken olduğu için derler ki sağlığımız
fazla parlak, fazla kanlı canlı oldu mu özellikle bozmalı, hızını
kesmeli, yoksa belli bir yerde dura kalamayan yaratılışımız düzensizce
ve birdenbire geriye teper işte bu aşırı sağlığı önlemek için atletlere
müshil verir ve kan alırlar bir yerlerinden). Ya da kötü akıtlar aşırı
çoğalıyor ki, hastalıkların genel nedeni budur. Buna benzer bir aşırı
çoğalma yüzünden devletlerin hastalandığı görülür ve onlar için de
türlü müshiller kullanmak adet olmuştur. Kimi zaman büyük sayıda
ailelere göç ettirildi, ülkenin yükünü azaltmak için; bunlar gider
başkalarının zararına geçinecek bir yer ararlardı. İşte böylece bizim
eski Franklar Almanya içlerinden gelip Galya'yı aldılar, ilk sakinlerini
kovdular; sonsuz bir insan seli böylece gelişip Brennus ve başkaları
zamanında İtalya'ya aktı. Gotlar, Vandallar için de, bugün
Yunanistan'ın ilk halkını kovup yerine oturanlar için de böyle oldu.
Bunlar kendi yurtlarını bırakıp uzak uzak yerlere gittiler; ve dünyada
bu göçlerin sarmadığı bir iki köşe kaldı yalnız. Romalılar
sömürgelerini bu yoldan kuruyorlardı; kendi kentlerinin aşırı ölçüde
şiştiğini görünce az gerekli halkı çıkarıyor, fethettikleri yerlere
yolluyorlardı. Kimi zaman savaşları bile bile kışkırtıp besledikleri de
oldu: Yalnız adamlarını hep tetikte tutmak, bozulmaların anası olan
işsizliğin daha kötü sonuçlarını önlemek için yapmıyorlardı bunu:

Et patimur longae pacis mala, saevior armis Luxuria incumbit...

Fazla uzun bir barışın dertlerini çekiyoruz Lüks, kılıçtan beter eziyor
bizi.

Cumhuriyetlerinden biraz kan alınmasını sağlamak, gençlerinin fazla
ateşlenen kanlarını serinletmek, fazla taşkın büyüyen bu ağacın
dallarını biraz kısaltıp aralamak istiyorlardı. Kartacalılar' a karşı
açtıkları savaşın nedeni buydu...

Bizim zamanımızda da böyle düşünceler var; içimizde fazla
kaynayan kanı bir komşu ülkeyle yapılacak savaşta akıtmak istiyorlar;
yoksa diyorlar, bedenimizi saran bu ateşli akıtlar başka yere akıtılmadı
mı bizi uzun süre sıtma sıcaklığı içinde tutup sonunda içimizden
çökertirler.

Gerçekten de yabancılarla savaş bir iç savaştan daha tatlı bir beladır;
ama kendi rahatımız için başkalarının rahatını kaçırmak da öyle
büyük bir haksızlık ki bunu tanrının hoş göreceğini sanmam.
Ne var ki yaratılışımızın cılızlığı yüzünden ister istemez iyi bir amaca
ulaşmak için kötü yollara başvurmak zorunda kalıyoruz. Lykurgos,
gelmiş geçmiş yasa koyucuların en erdemlisi ve en olgunu, halkını
içki düşkünlüğünden korumak amacıyla pek haksız bir yol bulmuş;
köleleri olan Elotlar'a zorla içirtirmiş ki, Ispartalılar adamların şarapla
ne durumlara düştüğünü görüp içki düşkünlüğüne karşı iğrenme
duysunlar. Bundan beteri de var: Eskiden ölümün her türlüsüne
hüküm giyenleri hekimlerin canlı canlı kesip biçmelerine izin
verilirmiş ki, iç organlarımızı doğal halinde görebilsinler. Kötü yola
gitmek gerekirse bunu ruhun sağlığı için yapmak beden sağlığı için
yapmaktan daha bağışlanır bir şey. Romalılar da halkı yiğit
yetiştirmek, tehlikeleri ve ölümü hoş görmeye alıştırmak için o
korkunç oyunlara başvuruyorlardı. Gladyatörler herkesin gözü önünde
savaşıyor, birbirini yaralayıp öldürüyorlardı:

Quid vesani aliud sibi vult ars Impia ludi

Quid mortes juvenum, qui sanguine pasta voluptas. (Prudentius)

Bundan geliyordu o ölüm oyunları, o çılgınlık

O kanla beslenen zevk.

Bu gelenek İmparator Teodosius'a kadar sürdü.
Doğrusu halkın eğitimi için yaman bir ibret, verimli bir ders oluyordu
bu: Her gün halkın önünde yüz, ikiyüz, bin çift insan silahlanıp
birbirini param parça ediyordu; hem bu işi öyle sağlam bir yürekle
yapıyorlardı ki ağızlarından acıklı ya da acındırıcı bir söz çıktığı, bir
kez sırtlarını döndükleri; rakiplerinin vuruşundan sakınmak için tek
korkakça hareket yaptıkları bile görülmüyordu: Kılıca boyun uzatıyor,
göğüs geriyorlardı. Birçokları ölesiye yara alınca meydan üzerinde
canvermezden önce halka adam yollayıp ölüşlerini beğenip
beğenmediğini sorduruyordu. Durmadan savaşıp ölmeleri yetmiyor,
bu işi sevinçle yapmaları gerekiyordu; o kadar ki ölüm karşısında
biraz çekingen davrandıkları görülünce yuhalar, lanetler yağıyordu
üstlerine.

İlk Romalılar bu işte hükümlüleri kullanıyorlardı; ama sonraları
suçsuz köleler de kullanıldı. Bu iş için kendilerini satan özgür
yurttaşlar, senatörler, Romalı Şövalyeler, hatta kadınlar bile oldu. Çok
şaşırdım, inanmazdım da buna, eğer zamanımızdaki savaşlarda
binlerce yabancı insanın kendilerini hiç ilgilendirmeyen bir kavga
uğruna kanlarını, canlarını sattıklarını görmeseydim. (Kitap 2, bölüm
23)

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.