[COLOR="red"]Çetin Altan
Pastırma yazının tadı
ABD başkanlık seçimlerinin sonucu; elbet de, henüz daha gün ağarmadan Marmara’dan Boğaz’a doğru gelen koskocaman bir tankerde; kaptan köşkündeki kaptanın, nöbeti saat kaçta devir aldığından da önemlidir, son kez ne zaman kiminle sevişmiş olduğundan da...
* * *
Ya henüz daha gün ağarmadan koskocaman bir tankerle Boğaz’a giren bir kaptan için, o sırada ABD’de kimin başkan seçileceği ne kadar önemlidir?
* * *
Aynı saatlerde hareketlenmeye başlayan sarı taksiler ve onların şoförleri...
Aynı saatlerde meşin çantası sağ omzuna asılı, blucinli gencecik bir kız da; Kazancı Yokuşu’ndan çıkarak arkasına baka baka biraz ilerledi ve durdu.
* * *
Barack Obama’nın babaannesi Kenya’da doğduğunda, o mini minicik siyahi kızın torununun; 5 Kasım 2008’de tüm dünyaya, Amerika Birleşik Devletleri Başkanlığı’na “ha seçildi, ha seçilecek” heyecanı yaşatacağını kim biliyordu?
* * *
Kazancı Yokuşu’ndan çıkarak arkasına baka baka biraz ilerleyen ve duran genç kızın yanına, sıradan giyimli bir delikanlı geldi hızlı hızlı yürüyerek...
Kız, delikanlının koluna girdi ve Kabataş’a doğru kaybolup gittiler.
Boğaz’a giren tanker de, Karadeniz yönünde gözden silindi.
* * *
Afrika’dan köle olarak ABD’ye getirilmiş zencilere; “beyaz adam”ın, nasıl vahşice davrandığını afişleyen esprili fıkralar yığınladır.
* * *
İşte o fıkralardan, 30-40 yıl önce çok meşhur olan bir tanesi:
Zengin mi zengin bir Amerikalı, fiyakalı arabasıyla son vites zenci mahallesine dalmış ve sokakta oynayan kocaman gözlü ufacık siyahi çocukların 10-12’sini ezerek sağa sola fırlatmış.
* * *
Hemen beyaz zengin Amerikalının yanına gelen trafik polisi, kendisine sormaya başlamış:
- Zenci çocuklar ne kadar bir hızla koşuyorlardı; arabanıza çarpıp, ne kadar bir zarar verdiler size?
* * *
Çoktandır Beylikdüzü’ne kadar gitmemiştik.
Dağ taş, yakınlar uzaklar, bütün ufuklar; binlerce, yüz binlerce, milyonlarca evlerle doluydu...
Bir yanda dizim dizim, sersefil, yıkık dökük olanlar; bir yanda göklere doğru kol gibi kalkmış gökdelen özentileri ve onların boyunda yapımı henüz bitmemiş, penceresiz sıvasız, gri betondan yapı iskeletleri...
* * *
Bir de, aynı kartpostaldan yüzlercesinin yan yana konmuşuna benzeyen, sırıtık siteler vardı.
* * *
Dönüşte, taşları düzenlenmiş Eyüp mezarlığına bakarken, Arif Dino’nun iki mısraı geldi aklıma:
Taştan mantar tarlası
Çok yaşayın ölüler
* * *
Güneş yakmayan bir sıcaklıktaydı.
Barack Obama, son dakikada seçmenlerin “beyaz adam” refleksine kurban gitmez de, Beyaz Saray’a otursaydı...
* * *
Türkiye’de dünya politikasının sert yorumcuları, Obama’nın bir Türk düşmanı olduğunu yumruklaştırıyorlardı.
Hem Ermeni soykırımını onaylamaktan yana görünüyordu, hem de Kıbrıs’ın işgal edildiğinden dem vuruyordu.
Türkiye, Obama başkan seçilirse, kendisine gereken dersi vermeliydi.
* * *
Beylikdüzü’nden Dolapdere’ye gelirken; 25 tane birbirinden ayrı İstanbul’dan geçtik.
O değişik İstanbullar’da yaşayanlar; nerelerden gelmişler, nasıl yaşıyor, ne iş yapıyorlardı?
Bendeniz hiç kestiremiyordum.
* * *
Dolapdere ve Tarlabaşı’nda tetikte duran polis grupları ve panzerlerle karşılaştık...
Oysa pastırma yazı da o kadar ılımandı ki...
* * *
Önümüzdeki ay, kar yağmaya da başlayabilirdi.
Doğalgazın aşırı pahalanması, sobacıların yüzünü güldürmüştü.
Akaryakıt fiyatları arttıkça, herhalde caddelerde at ve eşek arabaları da bollaşmaya başlayacaktı.
Bir ömrün sonunda, çocukluğumun İstanbul’una geri mi dönüyorduk ne oluyordu?
* * *
“Aslan Yürekli Richard” benzeri, “Kurtarıcı” filmi çevirmek için tepinen, bir yığın da siyasetçi vardı ortalıkta.
* * *
Dünkü Milliyet’in manşeti ise, Türkiye’de toplumsal topografyanın yüreği kıskaçlayan bir gerçeğini dalgalandırıyordu:
“Her gün tüyler ürperten haberler geliyor
Kadın olmak bu ülkede zor”
* * *
Manşetin altındaki haberlerden birinin başlığı da şöyleydi:
“Aile yardımıyla tecavüze uğradı”
* * *
Kenya’da doğmuş, minicik siyah bir kız bebeğin torunu, ABD’de Beyaz Saray’a yerleşmeye hazırlanıyor gibiydi.
İstanbul’a 50-60 İstanbul daha eklenmişti.
Soba satışları artmaya başlamıştı.
Panzerlerle sokak çatışmalarının görüntüleri de, yoğunlaştıkça yoğunlaşıyordu.
* * *
Henüz gün ağarmadan koskocaman bir tanker giriyordu Boğaz’a; gencecik bir kız, sokakta gelmesini beklediği sevgilisiyle buluşup, koluna girmiş, bir yerlere gidiyordu.
Köşeli Yazılar...
Konu Sahibi / Yazar
T U N Ç
Kategori / Forum
Güncel Olaylar
Yorumlar / Cevaplar
757
Okunma / Görüntüleme
293913
Köşeli Yazılar...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Taha Akyol
Politikada Kürt meselesi-1
CUMHURİYET gazetesi birinci sayfadaki büyük haberine "AKP ve DTP ülkeyi geriyor" diye başlık atmış.
Gerçekten bu iki parti de olmasaydı, ülke gül gibi giderdi değil mi? Ama varlar! bu bir...
Artık bırakın Takrir-i Sükûn'u, Cumhuriyet gazetesi bile OHAL isteyen bir yayında bulunmadığına göre, çözümü bu iki partinin sosyolojik varlığını dikkate alarak düşünmek zorundayız, bu iki.
Üçüncüsü, dün Fikret Bila arkadaşımız da yazdı; Güneydoğu'daki mahalli seçim yarışı, iki partinin normal yarışı değildir. Türkiye'nin topraklarında ayrı bir siyasi coğrafya yaratmak isteyen terör örgütünün partisi ile, bölgeyi Türkiye'ye bağlayan tek siyasal katılma kanalı olan AKP arasında bir seçim mücadelesidir bu.
Cumhuriyet doksanıncı yaşına yürürken niye ayrılıkçı hareketin karşısında Türkiye Cumhuriyeti'nin bölgedeki siyasal dayanağı AKP'dir de neden mesela CHP değildir?!
İki gerçek
Hoşumuza gitsin veya gitmesin şu iki husus maddi gerçektir:
- Türkiye'de nüfusu şu kadar milyonu bulan Kürt vatandaşlarımız vardır. Yaklaşık bir asırdır ayrılıkçı akımlardan federasyona, üniter devlet içinde etnik tanınmaya kadar uzanan değişik siyasi akımlar bu tabandan geliyor. PKK hem bu tabanın eseridir hem bu tabanı genişletmiş, siyasallaştırmış ve aktivize etmiştir! "Siz de Türk ırkındansınız" sözü sorunu çözmemiş, aksine kaşımıştır! Dünyada da etnik sorunlara tam bir çözüm bulanamamıştır. Türkiye'nin en ciddi sorunu budur.
- AKP bölgede PKK'nın karşısında halk desteğine sahip tek partidir; bölgede 'ayrı siyasi coğrafya oluşması'nı, PKK partilerinin bölgede "tek parti" haline gelerek dünyaya "ulusal hareket" görüntüsü vermesini önleyen, sadece AKP'nin oy tabanıdır!
CHP ve MHP, elbette samimiyetle "milli birlik"ten bahsediyorlar ama ülke genelinde sandığa taşıyamıyorlar.
Bölgede ya PKK'nın partisi veya AKP; buyurun seçin!
Uluslaşma ne demek?
AKP ile hiçbir hayat tarzı yakınlığı olmayan yazar arkadaşlarımızdan birkaç örnek:
Güneri Cıvaoğlu: Diyarbakır'ı AKP kazanmalı. Çünkü DTP'nin dışında o yörede sadece AKP var. (Milliyet, 23 Ekim)
Serdar Turgut: AKP'nin yerel seçimlerde başta Diyarbakır olmak üzere başlıca belediyeleri kazanması için devlet elinden gelen bütün imkânları kullanmalı. (Akşam, 23 Ekim)
Doğan Heper: Güneydoğu'da iki parti var, AKP ve DTP. Onun için, orada hepimiz AKP'liyiz! (Milliyet, 30 Ekim)
Ertuğrul Özkök: DTP, Başbakan'a 'buraya gelme' diye meydan okuyor, Başbakan'ın terör örgütüne meydan okurcasına meydana çıkmasını destekliyorum, bu bir vatandaşlık refleksidir. (Hürriyet, 4 Kasım)
Hepsine katılıyorum...
Bu tablodan pek çok hayati soru ortaya çıkıyor: Seksen yıldır niye çözülemedi? Bugün tek birleştirici bağ neden muhafazakâr değerlerdir de mesela resmi ideoloji niye bu kadar birleştirici olamıyor? AKP'ye "İrtica odağı" damgasını vuran resmi ideoloji Türkiye'nin siyasal katılma düzeyindeki birliğini nasıl sağlayacak?
Ve, AKP, bu "entegrasyon" misyonunu uzun süre taşıyabilecek mi? Doğudaki vatandaşlarımızı daha fazla kazanıp batıdaki vatandaşlarımızın kaygılarını giderebilecek mi?
Bu sorular, sosyolojik olarak "uluslaşma" dediğimiz uzun, sancılı ve hayati sürecin günümüzdeki dışavurumlarıdır!
Yarın devam edeceğim.
Politikada Kürt meselesi-1
CUMHURİYET gazetesi birinci sayfadaki büyük haberine "AKP ve DTP ülkeyi geriyor" diye başlık atmış.
Gerçekten bu iki parti de olmasaydı, ülke gül gibi giderdi değil mi? Ama varlar! bu bir...
Artık bırakın Takrir-i Sükûn'u, Cumhuriyet gazetesi bile OHAL isteyen bir yayında bulunmadığına göre, çözümü bu iki partinin sosyolojik varlığını dikkate alarak düşünmek zorundayız, bu iki.
Üçüncüsü, dün Fikret Bila arkadaşımız da yazdı; Güneydoğu'daki mahalli seçim yarışı, iki partinin normal yarışı değildir. Türkiye'nin topraklarında ayrı bir siyasi coğrafya yaratmak isteyen terör örgütünün partisi ile, bölgeyi Türkiye'ye bağlayan tek siyasal katılma kanalı olan AKP arasında bir seçim mücadelesidir bu.
Cumhuriyet doksanıncı yaşına yürürken niye ayrılıkçı hareketin karşısında Türkiye Cumhuriyeti'nin bölgedeki siyasal dayanağı AKP'dir de neden mesela CHP değildir?!
İki gerçek
Hoşumuza gitsin veya gitmesin şu iki husus maddi gerçektir:
- Türkiye'de nüfusu şu kadar milyonu bulan Kürt vatandaşlarımız vardır. Yaklaşık bir asırdır ayrılıkçı akımlardan federasyona, üniter devlet içinde etnik tanınmaya kadar uzanan değişik siyasi akımlar bu tabandan geliyor. PKK hem bu tabanın eseridir hem bu tabanı genişletmiş, siyasallaştırmış ve aktivize etmiştir! "Siz de Türk ırkındansınız" sözü sorunu çözmemiş, aksine kaşımıştır! Dünyada da etnik sorunlara tam bir çözüm bulanamamıştır. Türkiye'nin en ciddi sorunu budur.
- AKP bölgede PKK'nın karşısında halk desteğine sahip tek partidir; bölgede 'ayrı siyasi coğrafya oluşması'nı, PKK partilerinin bölgede "tek parti" haline gelerek dünyaya "ulusal hareket" görüntüsü vermesini önleyen, sadece AKP'nin oy tabanıdır!
CHP ve MHP, elbette samimiyetle "milli birlik"ten bahsediyorlar ama ülke genelinde sandığa taşıyamıyorlar.
Bölgede ya PKK'nın partisi veya AKP; buyurun seçin!
Uluslaşma ne demek?
AKP ile hiçbir hayat tarzı yakınlığı olmayan yazar arkadaşlarımızdan birkaç örnek:
Güneri Cıvaoğlu: Diyarbakır'ı AKP kazanmalı. Çünkü DTP'nin dışında o yörede sadece AKP var. (Milliyet, 23 Ekim)
Serdar Turgut: AKP'nin yerel seçimlerde başta Diyarbakır olmak üzere başlıca belediyeleri kazanması için devlet elinden gelen bütün imkânları kullanmalı. (Akşam, 23 Ekim)
Doğan Heper: Güneydoğu'da iki parti var, AKP ve DTP. Onun için, orada hepimiz AKP'liyiz! (Milliyet, 30 Ekim)
Ertuğrul Özkök: DTP, Başbakan'a 'buraya gelme' diye meydan okuyor, Başbakan'ın terör örgütüne meydan okurcasına meydana çıkmasını destekliyorum, bu bir vatandaşlık refleksidir. (Hürriyet, 4 Kasım)
Hepsine katılıyorum...
Bu tablodan pek çok hayati soru ortaya çıkıyor: Seksen yıldır niye çözülemedi? Bugün tek birleştirici bağ neden muhafazakâr değerlerdir de mesela resmi ideoloji niye bu kadar birleştirici olamıyor? AKP'ye "İrtica odağı" damgasını vuran resmi ideoloji Türkiye'nin siyasal katılma düzeyindeki birliğini nasıl sağlayacak?
Ve, AKP, bu "entegrasyon" misyonunu uzun süre taşıyabilecek mi? Doğudaki vatandaşlarımızı daha fazla kazanıp batıdaki vatandaşlarımızın kaygılarını giderebilecek mi?
Bu sorular, sosyolojik olarak "uluslaşma" dediğimiz uzun, sancılı ve hayati sürecin günümüzdeki dışavurumlarıdır!
Yarın devam edeceğim.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Melih Aşık
Pompalı yorum
İstanbul’da bir vatandaşın taşkınlık yapan PKK’lıların üzerine pompalı tüfekle ateş açma teşebbüsü üzerine Tayyip Erdoğan diyor ki:
“Ben vatandaşlarıma özellikle sabrı tavsiye ederim. Fakat tabii bu sabır nereye kadar olacak? Bunun da endişesi içindeyim. Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, hayatına kastederseniz, hayatına kastettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle bir imkânı varsa o da kendisini savunma yoluna gidecektir.”
Mahalle kıraathanesinde bu tür fikir yürütme olabilir. Ama bir Başbakan böyle çözümler önerir mi?
Polis, jandarma, asker, yargı ne için var?
Başbakan aklı sıra DTP ile hesaplaşma sürecinde karşı tarafa bu şekilde gözdağı veriyor. Ama aslında ateşle oynuyor. İç savaşa yeşil ışık yakıyor...
Aynı Erdoğan hatırlayınız... 2005 yılının yazında Başbakanlık konutuna birtakım entelleri toplayıp görüşmüş, onların verdiği akılla Diyarbakır’a çıkarma yapmış, “Kürt sorunu vardır, o sorun benim de sorunumdur” demiş, “Sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz” gibi sözler vermişti. Başbakan orada yeni beklentiler yarattı ama sözlerinin içini dolduracak adımlar atamadı. Sorun giderek dallandı budaklandı. Erdoğan artık Güneydoğu illerine zor girer hale geldi. DTP’li vekiller açık açık “Buraya gelme” diye tehdit yolluyor. Erdoğan da protestolara: “Bu ülkeyi beğenmeyen başka ülkeye gitsin” diye yanıt veriyor. Ülkede ayaklanma manzaraları yaşanıyor. Kürt sorunu hiç olmadığı kadar alevlenmiş durumda... Süleyman Demirel’in bir saatçi hikâyesi vardır. Adamın biri saat tamir etmeye talip olmuş. Saatin bütün parçalarını sökmüş. Yere yaymış. Ama bir daha toplayamamış... O öyküyü anımsıyoruz memleketi yönetenlerin kritik konulardaki icraatını izlerken...
Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?
İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Ayrı maviliklerden geçmiştir
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Doğalgaz, elektrik ve kömüre zam yapıldı.
Hilmi Güler öteki dünyada da Enerji Bakanı olursa cehennemdekiler çok rahat eder ...
Akif Kökçe
Hacettepe Onkoloji
Antalya’da yaşayan dostumuzun eşi Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi’nde kanser tedavisi görüyor. Dostumuz önceki gün yaşadıklarını anlatıyor:
“Radyoterapi bölümünde Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelmiş yüzlerce hasta ışın tedavisi görüyor. Ancak bu bölümde kullanılan tek makine ya sık sık arızalanıyor ya da bakıma alınıyor. Bilindiği gibi ışın tedavileri belirli periyotlarla yapılır ve aksama olmaması gerekir. 3 Kasım’daki randevumuz yine iptal edildi... Hastaların hayatı tehlikeye atılıyor.”
Bu arızalar kimi zaman da hastaları özel kliniklere yöneltmek içindir. Umarız bu defa sebep bu değildir.
2. Taksim anıtı!
Önce İstanbul Anakent Belediyesi’nin açıklamasını okuyalım:
“Bayrak direği projesine sponsor olabileceğini belirten kişiye mevcut yer gösterilmiş ve iş bitiminden önce şantiye etrafının açılmayacağı taahhüdü alınmıştır.
. Sponsor bularak olarak projeyi gerçekleştirebileceğini ifade eden kişiye maliyetin belediyemizce karşılanacağı bildirilerek, sponsor talebi kabul edilmemiştir.
. Ancak söz konusu şahıs bayrak direğinin altına hiçbir izin almadan Atatürk maskını ve Gençliğe Hitabesi’ni içeren bir kaide yerleştirerek şantiye etrafını açmıştır.
. Kaide altına yerleştirilen sponsor isimleri belediyemizce kaldırılmıştır.
. Anıtlar Kurulu ile konu görüşülecek olup, verilecek karar doğrultusunda hareket edilecektir.”
Mesele nedir diyeceksiniz.. Efendim, adamın biri Taksim’e dikilecek bayrak direğine sponsor olabileceğini söylüyor. Belediye de kendisine dik bayrağı diyor. Cebine de 80 bin YTL koyuyor. Adam meydanda bir bölgenin etrafını çeviriyor. Tam 1.5 yıl çalışıyor. Tahta perdeyi söküp açılışı yaptığında ne görülsün? Meğer bayrağın altına ayrıca 15 metre yüksekliğinde bir kaide yapmış, üzerine de Atatürk’ün maskı ve hitabesini koymuş. Ayrıca Belediye’den 80 bin YTL almasına rağmen kendisi sponsorlar da bulmuş. Ve onların adını da kaideye yazmış. Durumu 1.5 yıl sonra görebilen Belediye, kaideye yazılı sponsor isimlerini kazımış. Bundan sonra ne yapılacağını ise Anıtlar Kurulu’na soracakmış. Bizce anıt kalsın... Öyküsü bile çok güzel!
‘Kömür istiyorum’
“Türkiye’nin köklü üniversitelerinden birisinde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum.
Aldığım maaş: 1.480 YTL... Evet doğru okuyorsunuz!
Yazıyla bindörtyüzseksen YTL...
Doğalgaza yapılan son zammı siz benden daha iyi biliyorsunuz.
Şimdi buradan pek sevgili Başbakanımıza sesleniyorum.
Lütfen bana da yiyecek ve kömür yardımında bulunsun.
Yoksa bu kış ya açlıktan ya da soğuktan donarak öleceğim...”
Pompalı yorum
İstanbul’da bir vatandaşın taşkınlık yapan PKK’lıların üzerine pompalı tüfekle ateş açma teşebbüsü üzerine Tayyip Erdoğan diyor ki:
“Ben vatandaşlarıma özellikle sabrı tavsiye ederim. Fakat tabii bu sabır nereye kadar olacak? Bunun da endişesi içindeyim. Eğer siz vatandaşın mağazasının camlarını indirirseniz, hayatına kastederseniz, hayatına kastettiğiniz vatandaş kalkıp da eğer elinde böyle bir tedbiri, böyle bir imkânı varsa o da kendisini savunma yoluna gidecektir.”
Mahalle kıraathanesinde bu tür fikir yürütme olabilir. Ama bir Başbakan böyle çözümler önerir mi?
Polis, jandarma, asker, yargı ne için var?
Başbakan aklı sıra DTP ile hesaplaşma sürecinde karşı tarafa bu şekilde gözdağı veriyor. Ama aslında ateşle oynuyor. İç savaşa yeşil ışık yakıyor...
Aynı Erdoğan hatırlayınız... 2005 yılının yazında Başbakanlık konutuna birtakım entelleri toplayıp görüşmüş, onların verdiği akılla Diyarbakır’a çıkarma yapmış, “Kürt sorunu vardır, o sorun benim de sorunumdur” demiş, “Sorunu daha çok demokrasi, daha çok vatandaşlık hukuku, daha çok refahla çözeceğiz” gibi sözler vermişti. Başbakan orada yeni beklentiler yarattı ama sözlerinin içini dolduracak adımlar atamadı. Sorun giderek dallandı budaklandı. Erdoğan artık Güneydoğu illerine zor girer hale geldi. DTP’li vekiller açık açık “Buraya gelme” diye tehdit yolluyor. Erdoğan da protestolara: “Bu ülkeyi beğenmeyen başka ülkeye gitsin” diye yanıt veriyor. Ülkede ayaklanma manzaraları yaşanıyor. Kürt sorunu hiç olmadığı kadar alevlenmiş durumda... Süleyman Demirel’in bir saatçi hikâyesi vardır. Adamın biri saat tamir etmeye talip olmuş. Saatin bütün parçalarını sökmüş. Yere yaymış. Ama bir daha toplayamamış... O öyküyü anımsıyoruz memleketi yönetenlerin kritik konulardaki icraatını izlerken...
Söyle sevda içinde türkümüzü,
Aç bembeyaz bir yelken
Neden herkes güzel olmaz,
Yaşamak bu kadar güzelken?
İnsan, dallarla, bulutlarla bir,
Ayrı maviliklerden geçmiştir
İnsan nasıl ölebilir,
Yaşamak bu kadar güzelken?
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Doğalgaz, elektrik ve kömüre zam yapıldı.
Hilmi Güler öteki dünyada da Enerji Bakanı olursa cehennemdekiler çok rahat eder ...
Akif Kökçe
Hacettepe Onkoloji
Antalya’da yaşayan dostumuzun eşi Hacettepe Üniversitesi Onkoloji Hastanesi’nde kanser tedavisi görüyor. Dostumuz önceki gün yaşadıklarını anlatıyor:
“Radyoterapi bölümünde Türkiye’nin çeşitli yerlerinden gelmiş yüzlerce hasta ışın tedavisi görüyor. Ancak bu bölümde kullanılan tek makine ya sık sık arızalanıyor ya da bakıma alınıyor. Bilindiği gibi ışın tedavileri belirli periyotlarla yapılır ve aksama olmaması gerekir. 3 Kasım’daki randevumuz yine iptal edildi... Hastaların hayatı tehlikeye atılıyor.”
Bu arızalar kimi zaman da hastaları özel kliniklere yöneltmek içindir. Umarız bu defa sebep bu değildir.
2. Taksim anıtı!
Önce İstanbul Anakent Belediyesi’nin açıklamasını okuyalım:
“Bayrak direği projesine sponsor olabileceğini belirten kişiye mevcut yer gösterilmiş ve iş bitiminden önce şantiye etrafının açılmayacağı taahhüdü alınmıştır.
. Sponsor bularak olarak projeyi gerçekleştirebileceğini ifade eden kişiye maliyetin belediyemizce karşılanacağı bildirilerek, sponsor talebi kabul edilmemiştir.
. Ancak söz konusu şahıs bayrak direğinin altına hiçbir izin almadan Atatürk maskını ve Gençliğe Hitabesi’ni içeren bir kaide yerleştirerek şantiye etrafını açmıştır.
. Kaide altına yerleştirilen sponsor isimleri belediyemizce kaldırılmıştır.
. Anıtlar Kurulu ile konu görüşülecek olup, verilecek karar doğrultusunda hareket edilecektir.”
Mesele nedir diyeceksiniz.. Efendim, adamın biri Taksim’e dikilecek bayrak direğine sponsor olabileceğini söylüyor. Belediye de kendisine dik bayrağı diyor. Cebine de 80 bin YTL koyuyor. Adam meydanda bir bölgenin etrafını çeviriyor. Tam 1.5 yıl çalışıyor. Tahta perdeyi söküp açılışı yaptığında ne görülsün? Meğer bayrağın altına ayrıca 15 metre yüksekliğinde bir kaide yapmış, üzerine de Atatürk’ün maskı ve hitabesini koymuş. Ayrıca Belediye’den 80 bin YTL almasına rağmen kendisi sponsorlar da bulmuş. Ve onların adını da kaideye yazmış. Durumu 1.5 yıl sonra görebilen Belediye, kaideye yazılı sponsor isimlerini kazımış. Bundan sonra ne yapılacağını ise Anıtlar Kurulu’na soracakmış. Bizce anıt kalsın... Öyküsü bile çok güzel!
‘Kömür istiyorum’
“Türkiye’nin köklü üniversitelerinden birisinde öğretim görevlisi olarak çalışıyorum.
Aldığım maaş: 1.480 YTL... Evet doğru okuyorsunuz!
Yazıyla bindörtyüzseksen YTL...
Doğalgaza yapılan son zammı siz benden daha iyi biliyorsunuz.
Şimdi buradan pek sevgili Başbakanımıza sesleniyorum.
Lütfen bana da yiyecek ve kömür yardımında bulunsun.
Yoksa bu kış ya açlıktan ya da soğuktan donarak öleceğim...”
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Güneri Cıvaoğlu
Bush... En kötü şarap
Amerika'da başkanlık seçimi için iki seçmen psikolojisi çarpışıyor:
1- Bundan kötüsü olamaz. Kimi seçersek daha iyidir?
2- Bunu eksisiyle artısıyla hiç değilse biliyoruz. Yeni fakat tanımadığımız biri ne maldır bilemeyiz.
Mc Cain ve Obama'nın seçilme şansları en yalın haliyle bu ikilemin parantezi içindedir.
Bana göre, sandıklarda birinci tür seçmen psikolojisi sonucu belirleyecek.
Çünkü Bush'un 8 yıllık yönetimi öylesine kötüydü ki, Obama'nın deneyimsiz oluşuna ve bilinmezliğine duyulan bütün kuşkulara rağmen "Daha da kötü olamaz ya" yargısı ABD seçmeninde çoğunlukta.
Hani adamın biri barmenin verdiği şarabı rezalet, kalitesiz bulmuş ve "bir başka şarap" istemiş.
Barmenin "Hangi marka?" sorusuna, "Hangisi olursa olsun, bundan daha kötü olamaz" cevabını vermiş ya, işte öyle bir durum.
Bush, 8 yılda hem ABD'yi cehenneme çevirdi, hem dünyayı...
Ekonomiden teröre, Afganistan ve Irak savaşlarına, İran'la savaş alarmlarına kadar küresel bir kâbus yarattı.
Amerika'dan başlayarak dünyayı saran son kriz tüy dikti.
Artık ister Mc Cain, ister bir başka Cumhuriyetçi parti adayı, kim olursa olsun Bush çizgisini devam ettirecek herkesin şansını karartmıştır.
Obama AKP gibi
Ecevit başbakanlığında Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli'nin başbakan yardımcısı oldukları koalisyon hükümeti, Türkiye'yi öylesine kötü yönetti ki, Türkiye'de seçmen psikolojisi, "Bunların yerine kim gelirse gelsin daha kötüsü olamaz" zihniyetiyle 2002 seçimlerinde sandıklardan AKP'yi iktidar olarak çıkarttı.
Yoksa... Daha birkaç ay önce kurulmuş olan AKP'nin ve onun başındaki Erdoğan'ın hangi "hükümet deneyimi" ve "başarı referansı" vardı?
"CHP-ANAP-MHP koalisyonundan daha da kötü olacak değiller ya" psikolojisi 2002 seçim sonuçlarının şifresidir.
Tıpkı... Bush'un tam da seçim öncesi yarattığı son "küresel ekonomik kriz" gibi CHP-ANAP ve MHP koalisyon hükümeti de yaka silktiren berbat yönetim yılları üzerine, Türkiye'de yüz binlerin işsiz kaldığı ekonomik krizi de patlatarak tüy dikmişti.
Dünya süper büyükteki zihniyet devrimine hazır olsun.
CALIFORNIA ŞARAP HAFTASI
Bir başka şarap izlenimleriyle yazıyı sürdüreyim.
Önce öykü... Figen-Randolph Ward Mays yıllar önce yeni evli genç bir çift olarak Sarıyer'deki -artık olmayan- ünlü balık lokantası Urcan'a giderler.
Randolph'un canı camekânda gördüğü canlı ıstakozları çeker.
Figen, "Çok pahalıdır" diye engellemek ister ama genç adam kararlıdır. Masaya ıstakoz gelir. Afiyetle yerler. Hesap gelir. Çok tuzlu bir fatura... Paraları çıkışmaz. Ertesi gün ödeyebilirler.
Randolph, "Madem ıstakoz bu kadar çok para ediyor, ithal edelim iyi kazanırız" der. Bu söylediğini yapar da...
Gerçekten iyi para kazanırlar. Ardından şarap ithali işine girerler onu da tuttururlar. İlk yıllarda oyun oynar gibidirler.
Zamanla şarap üzerine uzmanlaşırlar.
Bugün İstanbul'un, belki de Türkiye'nin özellikle ithal şarap ve peynir alanında 1 numaralar.
Onların firması ADCO ile Swissotel Gaja Restoran ABD Başkonsolosluğu'nun sponsorluğunda California Şarapları Haftası'nı düzenlediler.
Heitz Cellar şaraplarının dördüncü kuşak sahibi Kathleen Heitz Myers de onur konuğuydu.
"Şarap tadımları haftası" bağlamında ilk gece konukları arasındaydım.
"Bordeaux'dan başka şarap tanımam" muhafazakârlarına saygım var ama ben yeni dünyanın da çok iyi şaraplar ürettiği kanısındayım. İçtiğimiz California şarapları bunun kanıtı.
Bir de "yediklerimiz" için şef Murat Karaduman'a paragraf açayım...
1975 doğumlu Murat, 11 aylıkken Türkiye'den ayrılmış, sonrası... Avusturya'da lezzet serüvenini tüm eğitim aşamaları ve en iddialı restoran ve otellerde çalışmalarla yaşamış.
Bunlar arasında 3 Michelin yıldızlı olanlar da var.
Murat'ın Türkiye'de mutfak eğitimi kurumlarında ders vermesi, damaklardaki lezzet kadar yararlı izler de bırakacaktır.
Bush... En kötü şarap
Amerika'da başkanlık seçimi için iki seçmen psikolojisi çarpışıyor:
1- Bundan kötüsü olamaz. Kimi seçersek daha iyidir?
2- Bunu eksisiyle artısıyla hiç değilse biliyoruz. Yeni fakat tanımadığımız biri ne maldır bilemeyiz.
Mc Cain ve Obama'nın seçilme şansları en yalın haliyle bu ikilemin parantezi içindedir.
Bana göre, sandıklarda birinci tür seçmen psikolojisi sonucu belirleyecek.
Çünkü Bush'un 8 yıllık yönetimi öylesine kötüydü ki, Obama'nın deneyimsiz oluşuna ve bilinmezliğine duyulan bütün kuşkulara rağmen "Daha da kötü olamaz ya" yargısı ABD seçmeninde çoğunlukta.
Hani adamın biri barmenin verdiği şarabı rezalet, kalitesiz bulmuş ve "bir başka şarap" istemiş.
Barmenin "Hangi marka?" sorusuna, "Hangisi olursa olsun, bundan daha kötü olamaz" cevabını vermiş ya, işte öyle bir durum.
Bush, 8 yılda hem ABD'yi cehenneme çevirdi, hem dünyayı...
Ekonomiden teröre, Afganistan ve Irak savaşlarına, İran'la savaş alarmlarına kadar küresel bir kâbus yarattı.
Amerika'dan başlayarak dünyayı saran son kriz tüy dikti.
Artık ister Mc Cain, ister bir başka Cumhuriyetçi parti adayı, kim olursa olsun Bush çizgisini devam ettirecek herkesin şansını karartmıştır.
Obama AKP gibi
Ecevit başbakanlığında Mesut Yılmaz ve Devlet Bahçeli'nin başbakan yardımcısı oldukları koalisyon hükümeti, Türkiye'yi öylesine kötü yönetti ki, Türkiye'de seçmen psikolojisi, "Bunların yerine kim gelirse gelsin daha kötüsü olamaz" zihniyetiyle 2002 seçimlerinde sandıklardan AKP'yi iktidar olarak çıkarttı.
Yoksa... Daha birkaç ay önce kurulmuş olan AKP'nin ve onun başındaki Erdoğan'ın hangi "hükümet deneyimi" ve "başarı referansı" vardı?
"CHP-ANAP-MHP koalisyonundan daha da kötü olacak değiller ya" psikolojisi 2002 seçim sonuçlarının şifresidir.
Tıpkı... Bush'un tam da seçim öncesi yarattığı son "küresel ekonomik kriz" gibi CHP-ANAP ve MHP koalisyon hükümeti de yaka silktiren berbat yönetim yılları üzerine, Türkiye'de yüz binlerin işsiz kaldığı ekonomik krizi de patlatarak tüy dikmişti.
Dünya süper büyükteki zihniyet devrimine hazır olsun.
CALIFORNIA ŞARAP HAFTASI
Bir başka şarap izlenimleriyle yazıyı sürdüreyim.
Önce öykü... Figen-Randolph Ward Mays yıllar önce yeni evli genç bir çift olarak Sarıyer'deki -artık olmayan- ünlü balık lokantası Urcan'a giderler.
Randolph'un canı camekânda gördüğü canlı ıstakozları çeker.
Figen, "Çok pahalıdır" diye engellemek ister ama genç adam kararlıdır. Masaya ıstakoz gelir. Afiyetle yerler. Hesap gelir. Çok tuzlu bir fatura... Paraları çıkışmaz. Ertesi gün ödeyebilirler.
Randolph, "Madem ıstakoz bu kadar çok para ediyor, ithal edelim iyi kazanırız" der. Bu söylediğini yapar da...
Gerçekten iyi para kazanırlar. Ardından şarap ithali işine girerler onu da tuttururlar. İlk yıllarda oyun oynar gibidirler.
Zamanla şarap üzerine uzmanlaşırlar.
Bugün İstanbul'un, belki de Türkiye'nin özellikle ithal şarap ve peynir alanında 1 numaralar.
Onların firması ADCO ile Swissotel Gaja Restoran ABD Başkonsolosluğu'nun sponsorluğunda California Şarapları Haftası'nı düzenlediler.
Heitz Cellar şaraplarının dördüncü kuşak sahibi Kathleen Heitz Myers de onur konuğuydu.
"Şarap tadımları haftası" bağlamında ilk gece konukları arasındaydım.
"Bordeaux'dan başka şarap tanımam" muhafazakârlarına saygım var ama ben yeni dünyanın da çok iyi şaraplar ürettiği kanısındayım. İçtiğimiz California şarapları bunun kanıtı.
Bir de "yediklerimiz" için şef Murat Karaduman'a paragraf açayım...
1975 doğumlu Murat, 11 aylıkken Türkiye'den ayrılmış, sonrası... Avusturya'da lezzet serüvenini tüm eğitim aşamaları ve en iddialı restoran ve otellerde çalışmalarla yaşamış.
Bunlar arasında 3 Michelin yıldızlı olanlar da var.
Murat'ın Türkiye'de mutfak eğitimi kurumlarında ders vermesi, damaklardaki lezzet kadar yararlı izler de bırakacaktır.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Ahmet HAKAN
Ahlaksız Vakit’le mücadeleye devam
Ahlaksız Vakit’le mücadeleye devam
İSTEDİĞİNİZ kadar "tekzip" edin... İstediğiniz kadar "yalanlama" gönderin... İstediğiniz kadar mahkeme kararı getirin... İstediğiniz kadar üst mahkeme kararlarıyla olayı cilalayın...
Hiç fark etmez...
Sizin ahlaksızlıklarınızla mücadele edeceğim...
Hiç üşenmeden... Hiç yılmadan... Hiç çekinmeden... Hiç korkmadan...
Etkilediğiniz ya da etkiyebileceğiniz meczuplardan korkmuyorum...
Her gün manşetlerinizden atacağınız çamurlardan da çekinmiyorum...
Değil mi ki siz, İslam davasını savunmak adına, "çocuk tacizcisi"ni savunma pozisyonundasınız...
Elbette durmayacağım, yola devam edeceğim...
* * *
Dün bana gönderdiğiniz soruları da gördüm...
"Biz Vakit Gazetesi’nde, Vakit’i eleştiren yazıyı yayınladık... Hadi sen de sıkıysa şunu yaz, bunu yaz" diyorsunuz...
Size hiçbir şeyimi emanet etmeyeceğim gibi, cevaplarımı da emanet edemem... Çünkü siz, emanete hıyanet edenlerdensiniz...
Bu nedenle cevabımı işte buradan veriyorum:
Eğer Hürriyet Gazetesi’nde yazıp çizen biri, küçük bir kız çocuğunu taciz etse... Bu kişi daha sonra da tartışmalı bir raporla hapisten çıksa... En sonunda da ekranlara çıkıp Müslümanlık adına yaptığı onca çirkefliği aşağılık bir dille savunmaya kalksa...
Ve Hürriyet Gazetesi de "Bu tacizci bizim abimizdir" diye tavır koysa...
Ben böyle bir Hürriyet gazetesinde bir saniye bile durmam...
Tamam mı?
Hiç köylü kurnazlığı yapmaya kalkmayın...
Mütekabiliyet kurulacaksa, böyle kurulur...
* * *
Bir de hiç utanıp sıkılmadan, tertemiz kadınlara iftira atmışsınız...
Sizin tutumunuz karşısında, inançlarının saldırı altına girdiğini gören bir grup "dindar kadın", size karşı "Bu yaptığınız dine imana sığmaz" diye bildiri yayınlamışlar...
Siz, "Ulan galiba bir yerde yanlış yapıyoruz" falan diyeceğinize...
Tutup, o dindar kadınlara "Hürriyet’ten para aldılar" diye iftira atmışsınız...
Yazıklar olsun size... Yazıklar olsun sizin Müslümanlığınıza... Yazıklar olsun sizin insanlığınıza...
Ama yağma yok... Artık buralar sizin için değneksiz köy değildir...
TC Bakırköy 2. Sulh Hukuk Mahkemesi bu tekzibin yayınlanmasına karar verdi
CEVAP VE DÜZELTME YAZISI VAKİT, DÜRÜST GAZETEDİR
Gazetenizin 16 Haziran 2008 tarihli nüshasında Ahmet Hakan imzası ile yayınlanan "Kahpelik" başlığı taşıyan yazıda, Anadolu’da Vakit gazetesine yönelik tümüyle gerçek dışı, haksız, müvekkilimin şeref ve haysiyetini ihlal eden yorumlara yer verilmiştir. Aynı kişi, daha önce de defalarca, benzer nitelikte hakaretlerle gazetemize saldırmış, böylece önyargılı ve planlı bir saldırı içinde olduğunu ispatlamıştır.
Öncelikle şunu belirtelim ki; bugün Türkiye’de fikir haysiyeti ve inanç namusu taşıyan dost-düşman, her fikir ve inançtan insanın kabul ettiği ve hakkı teslim ettiği bir gerçek vardır. Vakit, dürüst, bağımsız, bağlantısız ve yürekli bir gazetedir.
Dostu da karşıtı da bilir ve teslim eder ki, Vakit ne bir holdingin tarlasına gübre taşıma aracı, ne de karanlık işbirliklerine uzanan bir köprü olmuştur bugüne kadar.
Rant ve çıkar hesaplarına endeksli, efendilerine yaranma amaçlı politikalarını, millete "gazetecilik" olarak yutturanların iplikleri de Vakit’le pazara çıkmıştır.
Toplumun haber alma hak ve özgürlüğünü, káh siyasi görüşleri káh patron menfaatleri doğrultusunda "karartma"yı gazetecilik başarısı olarak gören, akı kara, karayı ak gösterme cambazı bu esnaf, son günlerde gün ışığına düşmüş yarasa misali huzursuzdur.
Çünkü Vakit, birbiri peşi sıra "bomba" haberlerden Türkiye insanını haberdar etmekte, gündemi tek başına belirlemektedir.
Vakit’in tüm imkánsızlıklarına rağmen gündemi belirleyen haberlerinden, diğer gazetelerin kıskançlık duymaları doğal bir tepkidir. Ancak bu durum hiçbir gazeteye, hakaret hakkı da vermez, vermemelidir.
Vakit’in yayınladığı "Ağlama Duvarı fotoğrafları" tartışmasız haftanın gazetecilik olayıdır.
Nitekim, Hürriyet gazetesinde yayınlanan haber ve köşe yazılarından anlaşılmaktadır ki, Hürriyet Ankara Temsilcisi, olaydan haberdar olur olmaz telaşla Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü aramış ve fakat ondan yayınlama izni alamamıştır.
Bir gazetecilik başarısı ve yüksek cesaret örneğinin "ebleh"lik ve "pespaye"lik olarak değerlendirilmesinin arka planında sırf kıskançlık duygularının yatmadığı da ortadadır.
Üst düzey bir kamu yöneticisinin kamuya açık bir alandaki hiç de "gizli" olmayan fotoğrafını yayınlamak "ebleh"lik değil, herkesin cesaret edemeyeceği türden bir "gazetecilik görevi"dir. Gazetecilerin görevi "karartmak, örtbas etmek" değil, kamuoyuna duyurmaktır. Vakit de, diğerlerinin yaptığı gibi "karartma"yı değil, her zaman olduğu gibi "gazetecilik görevi"ni ifa etmeyi tercih etmiştir.
Tekzibe konu olan aynı yazıda "karartma" ve "ilkesizlik" olarak dile getirilen Başbakan Tayyip Erdoğan’ın bir Yahudi örgütünden "cesaret ödülü" almasının Vakit gazetesinde haber olarak duyurulmadığı iddiası ise yazarın iftiralarından biridir. Yazar, önyargılara esir olmak yerine arşivlere bir göz atsa idi, Vakit’in yayınlayamadığını ileri sürdüğü haberin, 11 Haziran 2005 tarihli Vakit’te yayınlandığını görürdü. Yazının sahibi olan kişi, her halükárda ilkesiz ve çifte standart uygulamakla itham ettiği Vakit gazetesi karşısında, bu iftirasında da, daha önce ikrar ettiği üzere "çuvallamıştır."
Tekzibe konu olan yazıda "kahpe, ebleh vs." şeklindeki tartışmasız hakaret sözcükleri tam 42 kez tekrar tekrar kullanılmıştır. Bu durum, amacın sırf hakaret etmek olduğunu, açıkça ortaya koymaktadır. Yazı bir düşünceyi ifade etmemektedir. Bir köşe yazısında tevili mümkün olmayan hakaret sözleri olan "kahpelik" kelimesinin üç, "ebleh" kelimesinin dört, "karanlık" kelimesinin altı defa ve "pespaye", "beyinsiz" gibi diğer küçültücü ifadelerin tekrar tekrar kullanılmış olması, yazının düşünce açıklaması değil, küçük düşürücü kelimeleri yan yana getirerek sövme amacına matuf bir saikle hareket edildiğini göstermektedir. Bu kadar hakaret kelimesinin yan yana getirilmesi, açık bir rahatsızlığın eseri olsa gerektir.
Tekrar belirtelim ki, Vakit gazetesi, gadre uğramışların sesi, dürüst ve cesur bir gazetedir. Böyle olmaya da devam edecektir.
Kamuoyuna duyurulur.
Anadolu’da Vakit Gazetesi
İmtiyaz Sahibi
Nuri Aykon Vekili Avukat Ali Pacci
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Oktay EKŞİ
Sivrisinek saz
Sivrisinek saz
[COLOR="DarkSlateGray"]LAFA isterseniz Winston Churchill’in bir sözüyle başlayalım. İngilizlerin efsanevi başbakanının -belki de bir seçim yenilgisi üzerine- şöyle dediği bilinir:
"Demokrasilerde halk, ancak tüm yanlışları denedikten sonra doğruyu bulur."
Bu aşamada Barack Obama’nın "bulunan doğru"yu temsil edip etmediğini bilmiyoruz.
Çünkü henüz çok erken.
Ama şimdiden kesin bir ifadeyle söyleyebileceklerimiz var:
Örneğin, dünkü The New York Times’ın söylediği gibi, ABD seçmeninin Cumhuriyetçi aday John McCain’i değil de Demokratların adayı Barack (Hussein) Obama’yı ABD Başkanlığı’na getirmesi, Amerikan halkına yönelik olarak zaman zaman ileri sürülen "ırkçılık" suçlamalarını kökünden yıkmıştır.
İkincisi, Beyaz Saray’ın Barack Obama gibi, Kenya kökenli bir siyahiye teslim edilmesi sadece ABD demokrasisi için değil, demokrasiye inanan tüm insanlar için büyük bir başarıdır. Dahası bu sonuç, demokrasinin niçin vazgeçilmez bir siyasal sistem olduğunun da somut ve muhteşem bir örneğidir.
Obama’yı Başkan yapan seçim, sadece bir seçim değil, aynı zamanda bir devrimdir. Çünkü tüm insanların, ırk, din, cins, etnik köken farkı olmaksızın eşit olduğunu kanıtlayan ve yaşama geçiren en çarpıcı örnek budur.
Elbet ABD Başkan seçimini ve etkilerini bizdeki seçimlerle kıyaslayacak değiliz. Ama Türk demokrasisi yönünden buna benzer bir devrimi 14 Mayıs 1950 seçimleriyle yaşadığımızı söylemek isteriz:
O zaman da "olamaz" denen gerçekleşmiş, "seçim sonuçları ne olursa olsun, iktidardaki CHP bu konumundan vazgeçmez" denirken Demokrat Parti hiçbir problemle karşılaşmadan iktidara gelmişti.
Biz bu son ABD Başkan seçiminin ve Amerikan demokrasisinin başarıyla geride bıraktığı son demokrasi sınavının başta politikacılarımız olmak üzere hepimize verdiği dersler olduğuna inanıyoruz. Yeri gelince onlara değiniriz. Şimdilik sadece birini ele alalım:
Seçim sonucu belli olunca -daha öncekilerde olduğu gibi- hem yenik düşen John McCain hem de kazanan Barack Obama halka hitap ettiler.
Biz özellikle McCain’in konuşmasındaki olgunluğa itiraf edelim ki hayran olduk. İzninizle aktaralım:
McCain sözlerine, "Düne kadar rakibim iken bugünden itibaren başkanım olan zatın Allah yardımcısı olsun" diyerek başladı.
"Ülkemiz zor bir dönemden geçiyor. Bu dönemde karşımıza çıkacak tüm sorunların üstesinden gelmesi ve bizi başarıya ulaştırması için Başkan Obama’ya tüm gücümle yardım etmeye söz veriyorum" dedikten sonra kendisini destekleyenleri artık Obama’ya yardımcı olmaya çağırdı.
Sonra siyaset yapanlara ders teşkil edecek bir cümle söyledi. Rakibi hakkında;
"Yetenekleri ve sebatıyla ulaştığı başarıya saygı duyuyorum" dedi. Bununla kalmadı. Obama’nın başarısının zihinlerdeki bariyerleri yıktığını ve Amerikan halkına tekrar kazandırdığı özgüvene hayranlık duyduğunu ilave etti. Son olarak da kendisine destek verenlere, "Elbet hayal kırıklığım var. Ama bilin ki bu sizin değil, benim başarısızlığımın sonucudur" dedi.
Böyle bir konuşmayı dinleyeceğimiz bir Türkiye görecek miyiz acaba?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Köşeli Yazılar...
Yılmaz ÖZDİL
Mandinga mı zannettin sen onu emmioğlu?
Mandinga mı zannettin sen onu emmioğlu?
[FONT="Times New Roman"][COLOR="DarkSlateGray"Neymiş efendim...
Obama kazanmış, böylece Martin Luther King’in hayali gerçek olmuş filan.
*
Bırakın bu feodal kafaları...
*
Will Smith o.
Beyonce.
Shaquille O’Neal.
Halle Barry.
Soyadı üstünde...
Denzel Washington o.
*
Kiminin Joe Louis’i, kiminin Muhammed Ali’si... Yaşlının Ray Charles’ı, gencin Usher’ı o... Sidney Poitier, taaa 1963’te Oscar’ı aldığında, Obama henüz iki yaşındaydı, iki... Hadi diyelim ki, Tony Braxton’dan, Jennifer Hudson’dan, Ashanti’den haberin yok... 50 Cent’i bozuk para mı zannediyorsun sen? Serena’nın ablası Venüs Williams’ı gördükten sonra, mitolojideki aşk tanrıçası Venüs’ü hálá sarışın mı zannediyorsun yoksa? Bakın Williams dedim, aklıma geldi, 300 milyon nüfuslu Amerika’nın en güzel kızı seçilen Vanessa Williams’ı da mı görmedin hálá? Tyra Banks? Niye ekrana yapışıyor o 300 milyon nüfuslu Amerika, Oprah ekrana çıktığında? Dans etmedin mi Michael Jackson’la? Rüyalara dalmadın mı, Gloria Gaynor’la, Aretha Franklin’le, Diana Ross’la? Savurup götürmedi mi duygularını, Whitney Houston, Mariah Carey, Lionel Richie? Biz Louis Armstrong’la evrenin dışına seyahat ederken; "caz yapma lan" dediğin için, Neil Armstrong’la anca aya kadar gidebildiğinin farkında değil misin? Boşverelim Kerim Abdülcabbar’ı, Magic Johnson’ı, Michael Jordan’ı... Babanın oğlu mudur ki, Kobe Bryant, LeBron James, Kevin Garnett, Allen Iverson, oğlun onların formasını giyiyor? Spike Lee, Ice Cube, Forrest Whitaker, bi derece... Cosby Ailesi’ni tanımayan var mı ailende?
*
Colin Powell, Condoleezza Rice, getir götür işlerine mi bakıyordu oralarda?
*
Obama dediğin adam, belediyede fen işleri müdürü değildi, Illinois senatörüydü.
Harvard mezunu.
Kendisi gibi eşi de Harvard mezunu.
"Kenyalı gariban" denilen babası, sıkı dur, Harvard’da doktora yaptı! Mandinga mı zannettin sen onu, emmioğlu? Git sor bakayım Harvard’ı kendi seçtiğin Meclis’e, kaç tane "Ha?" cevabı alıyorsun...
*
Uzun lafın kısası...
Tom Amca’nın Kulübesi’nde kalmış bir kafa, Beyaz Saray’ı kavrayabilir mi?
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi