You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Köşeli Yazılar...

Köşeli Yazılar...

Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Sami Kohen

Bush’un bıraktığı miras...


ŞU satırları okuduğunuz saatlerde ABD’de kimin başkan seçildiğini hepimiz öğrenmiş olacağız. Ama büyük saat farkı nedeniyle bu yazıyı yazarken, Beyaz Saray’a Barack Obama’nın mı, yoksa John McCain’in mi gireceğini bilemiyoruz.
Yeni başkanla ilgili değerlendirmeyi yarına bırakıp şimdi bu liderin -kim olursa olsun- selefi George W. Bush’tan nasıl bir miras devraldığına bir bakalım.
Basit bir deyişle, bir enkaz devralıyor!
Bu seçimlerin en önemli yanlarından biri, 8 yıllık “Bush döneminin sonu” anlamını taşımasıdır.
“New York Times”ın deyişiyle, George W. Bush’un başkanlığı, “Amerikan tarihinin en kötü dönemi” olarak hatırlanacaktır.
Bush, halefine gerçekten altından kalkılması zor, ağır bir miras bırakıyor.

Ters tepen doktrin
Demokrat Obama’nın başkanlığı gerçekleşirse, Bush yönetiminin pek eleştirilen politikalarına sünger çekileceği ve ABD için yeni bir dönem başlayacağı muhakkak.
Cumhuriyetçi McCain başkan olsa dahi, bu politikalarda bazı önemli değişiklikler olabilir. Nitekim seçim kampanyasında 72 yaşındaki Senatör, Bush’un izlediği yoldan farklı görüşler ortaya atmış, hatta rakibi Obama’nın gerisinde kalmamak için, konuşmalarında onun “Değişim” sloganını da zaman zaman kullanmıştır.
Bu kampanyada ilginç olan hususlardan biri, Başkan Bush’un kendi partisinin adayı olan McCain’i alenen desteklemekten çekinmesidir. Daha önceki seçimlerde, giden başkan kendi partisinin adayına hep arka çıkardı. Aslında Bush’un böyle bir jest yapması, herhalde McCain’e bir şey kazandırmayacak, hatta belki aleyhinde olacaktı. Kim, Amerikan tarihinin en düşük popülaritesine sahip (son anketlere göre sadece yüzde 25) bir başkanın desteğini ister ki?
George W. Bush’un başkanlık dönemini tarih yargılayacaktır. Ancak bu dönemin sadece ABD’ye de çok şey kaybettirmekle kalmadığı, aynı zamanda dünyayı da çok sarstığı ve sıkıntıya soktuğu açık...
Bunun esas nedenini, Bush’un ve etrafındaki Cumhuriyetçi “şahinler”in düşünce ve inançlarında aramak gerek.
Bush yönetimi ABD’nin tek süper devlet olarak üstün gücüne güvenerek, anlaşmazlık halinde “tek yanlı hareket” ve “önleyici müdahale” unsurlarını içeren bir doktrin ortaya koymuştur. 11 Eylül faciasından sonra bu doktrini (dost ve müttefiklerinin ve uluslararası kurumların görüşlerini hiçe sayarak) Irak’ta uygulamaya koymuştur.
Bush kendinden çok emin, kibirli tutumunu sürdürürken, kendisine (adeta evanjelist bir inançla) küresel bir “misyon” da vermiş, Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın çeşitli bölgelerindeki ülkelere “demokrasi ve özgürlük” getirmeyi vaat etmiştir. Tabii çoğu zaman bu yöndeki çabaları ters tepmiş, üstelik pek çok milletin Amerika’dan nefret etmesine yol açmıştır.

Bozulan imaj
Başkan Bush’un şimdi halefine bıraktığı kötü miraslardan biri Irak ve Afganistan’daki durumdur. Yeni başkan bu iki ülkeden de “yenilmiş bir süper güç” görüntüsüyle çekilmek istemeyecektir, ama ABD’yi bu bataktan kurtarmanın yollarını aramak zorunda kalacaktır.
Yeni başkan, Bush döneminin hatalarının sonucu olan ciddi ekonomik krizi de devralacaktır ki bunun etkilerini gidermesi herhalde epey zaman alacaktır.
Bu arada Bush’un bıraktığı en kötü miraslardan biri de, ABD’nin dünyadaki imajının bozulması, sevilmeyen, hatta nefret edilen bir ülke durumuna düşmesidir.
Yeni başkanın devraldığı en zor işlerden biri de, ABD’ye eski gücünü olduğu kadar, güvenilirliğini ve itibarını da kazandırmak olacaktır.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Hasan Pulur

Cinsel saldırı şikâyete bağlıysa...


HÜKÜMETLER zam yaptıkları zaman, kamuoyunun dikkatini başka konulara çekmek için, değişik olaylar yaratırlar, halk bunlarla ilgilensin, zammı filan unutsun, diye...
Hatırlarız, rahmetli Menderes 1950’li yıllarda, ekonomik durum bozulunca, neredeyse Suriye ile savaş çıkaracaktı, ordu sınıra kaydırıldı.
Oysa bu hükümetin böyle şeylere ihtiyacı yok...
Terör ateşten top, herkesin kucağında; düşünün, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı bile “Gelme” diye tehdit edilebiliyor.
Oysa doğalgaza, elektriğe yapılan zam, sosyal düzeyi yıkacak kadar insafsız, lakin iletişim araçları gazete, radyo, televizyonlar terörden, “Hüseyin Üzmez”den, “Mustafa”dan yer bulurlarsa zamları ancak kenarından köşesinden tutabiliyorlar.
* * *
HAFTA sonu okurlarla, hem yüz yüze konuştuk, hem de yazıştık...
Bizi eleştiriyorlar, şunlara hiç değinmedin, diyorlar.
Hiç değinmez olur muyuz, hiç değinmez olur muyuz, değindik ama galiba siz atlamışsınız.
Bakın Cumhuriyet Bayramı’nda çıkan yazımızın sonunda, Atatürk ne diyordu:
“Gelecek kuşakların, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanı günü ona hiç acımadan saldıranların başında cumhuriyetçiyim diyenlerin yer aldığını gördükleri zaman şaşacaklarını hiç sanmayınız. Tersine, Türkiye’nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek inanışlarını irdeleyip saptamakta hiç güçlük çekmeyeceklerdir.”
* * *
GELELİM ikinci eleştirilerine...
“Hayasız adam” için yazdıklarımıza ya da yazmadıklarımıza...
Adam, küçük bir kızı taciz etmiş, tutuklanmış, Adli Tıp’tan bir rapor gelmiş, “Bu olay küçük kızın ruh halini etkilemez” diye, tahliye olmuş...
Burada durun, bundan sonrası çok daha vahim...
Adam televizyon televizyon dolaşıyor, neler söylüyor...
Öylesine vahim ki, tutuklanmadan önce çalıştığı gazete “Vakit” bile şöyle diyor:
“Hüseyin Üzmez’in, TV kanallarında, İslami ölçülerimize uymayan konuşmalarını tasvip etmemiz mümkün değildir!”
* * *
PEKİ biz daha önce niçin yazmadık?..
Türk toplumunun, sağcı, solcu, laik, dinci, liberal, Kemalist demeden böyle bir konuyu telin için birleşmesinin keyfini düşünsenize...
* * *
ŞİMDİ konunun aslına bakarsanız, Ceza Yasası’nda da bir tuhaflık var...
“Cinsel Saldırı” başlığı altında, 102. madde bakın ne diyor:
“Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden kişi, mağdurun şikâyeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.”
Dikkat edin, “Mağdurun şikâyeti” üzerine diyor.
Yani adam saldıracak, ancak siz şikâyetçi olursanız yargılanacak...
Adam saldırmışsa, olayın tanığı varsa, şikâyete gerek var mı?
Demek var...
* * *
KİMİ utancından, kimi korkusundan şikâyet etmez, şikâyet eden de tehditle, parayla şikâyetini geri alır, iş kapanır.
Siz istediğiniz kadar aksini söyleyin, Türkiye’de durum böyledir, kimi korkudan, utancından şikâyet etmez, edenlerin belki de çoğu şikâyetini geri alır.
* * *
BİR sorun daha var...
Evlenme yaşı 15, şimdi 14’e düşürmek istiyorlar.
Köy yerinde 15 yaşı geçen kızlara neredeyse evde kalmış derler. Kızın evde filan kaldığı yok, babası başlık parası peşinde, kızı bir an önce verecek, parayı alacak.
Ama şehir hayatında öyle mi? 15 yaşındaki kız daha çocuk, mahallede oyun peşinde, üstelik de okuyor, ortaokul bitmiş, ya da bitmemiş...
O kıza yazık değil mi, daha çocukluktan çıkmamış, kendi doğuracağı çocuğa bakacak...
Şimdi bazıları, koca koca laflar edip o kız da “Evlenmesin” diyecekler...
Siz nerede yaşıyorsunuz?
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Meral Tamer

Türkiye’de cinsiyet uçurumu derinleşirken...


Yer: Swissotel, Montreux salonu. 3 yuvarlak masa düzenlenmiş. POLİTİKA masasında Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Nimet Çubukçu ve Dünya Bankası Avrupa ve Orta Asya İnsani Kalkınma Bölümü’nden Gordon Betcherman, EĞİTİM masasında Koç Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Attila Aşkar ve İngiltere’den Cheadle Camisi İmamı Ebu İsa Nimetullah, İŞ DÜNYASI masasında ise Unilever Türkiye’nin CEO’su İzzet Karaca ve Heidrick&Struggles Türkiye Başkanı Ayşegül Aydın konuşmacı.
Konumuz Türkiye’de kadınlarla erkekler arasındaki cinsiyet uçurumunun boyutları. Biz katılımcılar, hangi alanla daha fazla ilgiliysek, o konuşmacıların masasındayız. Mesela ben rektör ve imamla fikir jimnastiği yapmayı tercih ettim.
Masalarda Dünya Ekonomik Forumu DEF’in 2007 Cinsiyet Uçurumu Raporu var. Biliyorsunuz Türkiye, araştırmanın yapıldığı 128 ülke arasında maalesef 121. sırada; utanç verici bir durum. Üzerinde çok konuşulduğu için Müslüman ülkelerden bazılarının da sıralamadaki yerlerini vermem lazım:
- Endonezya: 81
- Malezya: 92
- Ürdün: 104
- Birleşik Arap Emirlikleri: 105
- Katar: 109
- İran: 118
- Umman: 119
- Mısır: 120
- Fas: 122
- Suudi Arabistan: 124
- Pakistan: 126
- Yemen: 128

Tek bilgisayarlı imam
30 kişilik grup içinde tek benzemez bizim İngiliz vatandaşı imam Nimetullah. Sadece başında takkesi, üzerinde cübbesi ve uzun sakallarıyla değil, önünde bilgisayarının olmasıyla da teknolojik olarak bizlerden hayli farklı. Görüşleriyle de tabii.
Gerek Çubukçu, gerekse Aşkar’ın verdikleri rakamlar, kız çocuklarının ilkokuldan üniversiteye okullaşmasında son dönemde büyük ilerleme kaydedildiğini ortaya koyuyor. İyi de okulu bitiren bu kızlar neden iş hayatına katılmıyor ya da katılamıyor?
Biliyorsunuz devletin resmi istatistikleri, iş hayatındaki kadın nüfusunun sürekli azalarak % 23’e kadar indiğini gösteriyor. Dünya Bankası yetkilisi Betcherman’ın da hayretle ifade ettiği gibi dünyanın diğer bütün ülkelerinde kadınların iş hayatına katılımı son 10 yılda artarken, Türkiye’de tam tersine geriliyor. Bunu nasıl açıklayacağız?
Betcherman da Müslümanlığın önemli bir etken olduğuna işaret ediyor, ama hemen ardından da Endonezya ve Malezya’da kadınların iş hayatındaki yüksek katılımını hatırlatıyor. Zaten bu 2 ülke, Cinsiyet Uçurumu Raporu’nda Müslüman ülkeler arasında en iyi durumdalar, ama yine de 128 ülke içinde son üçte bir arasında yer almaktan kurtulamıyorlar.

Önce okula, sonra eve...
İmam Nimetullah ısrarlı: “Kadınların iş hayatına katılmama nedeni dini değil kültüreldir!” Dini değilse bütün İslam ülkelerinin listenin sonlarında yer almaları tesadüf mü?
İmamın hararetle savunduğu bir başka husus daha var: “Kızlar mümkün olduğunca çok okullaşmalı; en yüksek dereceye kadar okutulmalı. Ama okulu bitirdikten sonra çalışıp çalışmama kendi tercihidir. Erkekler için okul sonrasında iş hayatı gereklidir, kadınlar için değil.” Bizim AKP hükümeti de aynen böyle düşünüyor. Ve bu düşünce tarzının propagandası müthiş başarıyla yapılıyor.
Kadın Girişimciler Derneği KAGİDER’in geçen ay açıklanan ve şehirli kadınların % 50’sinin, okulu bitirdikten sonra evinin kadını olmayı tercih ettiklerini ortaya koyan araştırmaya neden şaşırıyorsunuz?
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Abbas Güçlü

Haydi tasarrufa!..


Eskiden okullarda tasarruf öğretilirdi. Yerli malı yurdum malı diye başlayan nakaratlarla da üretim ve yerli malı kullanılması teşvik edilirdi.
Doları, euro’yu, ithalatı, ihracatı bilmezdik ama, dışarıya borçlanmanın ülke açısından hiç de hoş bir şey olmadığı anlatılırdı. O yüzden bizden önceki nesiller vitrinlere hep o gözle bakardı. Aynı malın yerlisi varsa önce o tercih edilirdi. Sonraki kuşaklarda ise bir ara her şeyin yabancısı kabul gördü. Şu anda ise kafalar iyice karışmış durumda.
Küresel kriz tüm dünyayı etkisi altına aldı. Ama nedense Başbakan’ından sokaktaki vatandaşa kadar, küresel kriz hiçbirimizin umurunda değil. Oysa 2001 ve öncesinde çok derin acılar yaşamıştık.


Dış borç almış başını gidiyor. Ama ithal ürünlerine duyulan talebe ne bir fren var ne de alternatif. Allah sonumuzu hayırlı etsin.
Doğalgaza yapılan son zam, eminim ki Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı olacak. Eğer bir şey olmamış gibi devam edersek, yakında felaket senaryolarına hazır olalım.
Doğalgaz zammı demek, elektrik zammı demek. Çünkü yüzde 60’ı doğalgazla üretiliyormuş. Elektrik zammı demek her şeye zam demek. Bu ise krizin boyutlarının daha da can yakıcı hale gelmesi demek.

İşte bu yüzden artık birilerinin tasarruf için düğmeye basması gerekiyor.
Bu konuda öncü olması gereken kim varsa hemen hepsine teklif götürdüm. Ama hepsi dudak ucuyla evet deyip görevi başkalarına havale etti.
Durum böyle olunca da iş başa düştü. Hiç kimse kampanya başlatmıyorsa, biz yapalım dedik. Önce bu köşede, ardında da Genç Bakış’ta herkesi tasarruf yapmaya davet etme kararı aldık.

Katılım ne kadar olur bilmiyorum. Ama eğer tek başına tasarruf yapmam gerekirse de ben yapacağım. Yanan her ampulden birini söndüreceğim, ithal ürünlerden uzak duracağım, mümkün olduğunca arabaya tek başına binmeyeceğim, bir damladan ne olur demeyip tüm muslukları elden geçireceğim, zorunlu ihtiyacım olmayan hiçbir şey almayacağım.
Ama bu elbette tüketimi kısıp üreticileri zor düşürme anlamına gelmemeli. Tam aksine, üretimi artırıcı, üreticiyi ve çalışanı koruyucu bir tasarruf anlayışıyla kampanyayı dalga dalga büyütmeliyiz. Bu konuda sizlerden öneriler bekliyoruz. İleride daha büyük zorunlu tasarruflara gerek kalmaması için...
Sloganlar, tedbirler, yasaysa teklifleri...
Haydi şimdi hemen bir bir tasarruf eylem planı yapın ve hayata geçirin. Ve bize de bildirin ki herkesle paylaşalım...
Şimdiden canı gönülden teşekkürler.

Söz Can Dündar da
Bugüne kadar hiçbir film üzerine böylesine yoğun bir tartışma yapıldı mı hatırlamıyorum. Mustafa vizyona gireli daha bir hafta bile olmadı. Ama yarım milyonu aşkın seyirci topladı. Rekor kırarsa hiç şaşırmamak gerekir. En dikkat çekici olanı ise hakkında yazılanlar ve konuşulanlar. Şu anda, Türkiye’de en çok tartışılan konuların başında o geliyor.
Mustafa ile ilgili o kadar çok şey söylendi ki, şimdi cevap zamanı. En hafifinden en ağırına kadar bütün bu eleştirileri Can Dündar nasıl değerlendiriyor? Filmi yaptığına bin pişman mı? Yoksa iyi ki yapmışım mı diyor?..


Bu gece Yeditepe Üniversitesi’nde gerçekleştireceğimiz Genç Bakış’ın konuğu Can Dündar, Konusu da Mustafa. Öğrencilerin ilgisi müthiş. Türkiye’nin en büyük salonlarından biri olmasına rağmen, talebi karşılaması zor gözüküyor. Atatürk gençleri seviyordu. Gençler de onu. Bu ilgi asıl ona.

Bugüne kadar filmle ilgili yapılan eleştiriler ve bu eleştirilere birinci elden verilecek cevaplar, eminim ki film kadar ses getirecek. Geceyi iple çekiyoruz. Sizi de bekleriz...
Genç Bakış, Kanal D, 00.15
Özetin özeti: Hemen her konuda olduğu gibi Atatürk konusunda da anlaşamıyoruz. Mustafa’yı, her şey bir yana, Atatürk’ü yeniden hatırlamak için bir fırsat olarak değerlendirmeliyiz. Yanlışlar, bazen doğruların feneri olur.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Nail Güreli

İnsaf yahu!


İnsaf be yahu, insaf! Son aylarda elektriğe art arda yapılan zamlar yetmedi, doğalgazda yüzde 80’i aşan zamlar bıçağı kemiğe dayadı.
Döviz fiyatlarını filan bahane etmeyin; Güngör Uras açık seçik yazdı: Dünyadaki artış yüzde 40’ı aşmıyor.
Doğalgazın patronu BOTAŞ’ın alacakları haziranda 7 milyar YTL iken, son dört ayda tahsil edilemeyen faizlerle birlikte 15 milyar YTL’ye ulaşıyor. Borçluların başında, ballı şekilde özelleştirilen elektrik idareleri, üçüncü sırada da Ankara Büyükşehir Belediyesi olmak üzere bazı kamu kuruluşları geliyor.
AKP bol keseden kendi partisinden olanın faizini siliyor.
Öteki de: “Benim 500 milyon YTL borcumun lafı mı olur?” diye sıkılmadan ortalıkta dolaşıyor.
Bu ne biçim devlet yönetimidir? Sen aylardır 15 milyarlık borcunu tahsil edeme, üstelik yasal olan ceza faizlerini de sil!
Sanki babalarının çiftliğini idare ediyorlar.
Şimdi Menderes taktiğiyle “Başbakanımız zammı indirdi” havasını basmaya kalkarlarsa, şaşırmayız. Dedik ya, çiftlik yönetimi!
Bir yanda da IMF senaryosu. Güya IMF’ye posta koyuyor. Kabadayı tabanını tavlamak için şike bir efelik. IMF ise, bunlara bıyık altından gülüyor.
Terör dersen, o da Allah’a emanet!
İktidara geldiğinde neredeyse sıfır noktasında devraldığı terörü, 6 yılda getirdiği nokta ortada.
Güya ikide bir “paket” açtı!
Sonuç? Solda sıfır!
Bahanesi de yine terör!
Neymiş efendim? Terör yatırım yapmalarını engelliyormuş.
Yine “mağdur”u oynama sevdasında.
Altı yıldır nerelerdeydin? Dışarıdaki “dostlar”ından ülkeye değil, iktidarına destek arama derdindeydin. Şimdi o dostların(!) terörle sana çelik çomak oynatıyor.

Bir kitap
AKP-Batı ortaklığı nasıl gelişti? Batı politikalarına açık ve örtülü destek verenler kimlerdir? İçerideki oligarşinin kimliği nasıl değişiyor? İslamcılar oligarşinin nasıl ortağı oldular? Kürdistan Projesi ve AB süreci arasındaki ilişki nedir? Batı’nın somut planları nelerdir? Türkiye’de hangi güç odakları Batı’nın taleplerine cevap veriyor?
Daha pek çok gizemli sorunun yanıtını Erol Manisalı “Batı’nın Yeni Türkiye Politikası” kitabında araştırıyor. (Cumhuriyet Kitapları, Ekim 2008)

Bir şiir
Ümit Yaşar Oğuzcan’ın ölümünün dün 24. yıldönümüydü. “Aşkın şairi” Ümit Yaşar’ı, sevgiyle anıyoruz:
“Seninle çağlar yaşadık biz, dünde değil/ Zamanın ölümsüzlükle birleştiği yerdeyiz/ Su gibi avuçlarımızdan akıp gidiyor günler/ Doruklarında kar eksilmeyen tepelerdeyiz.”
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Fikret Bila

Pompalı tüfek tehlikeli bir işaret


DTP yerel seçim kampanyasını sokak gösterileriyle yürütüyor. DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, bu şiddet eylemlerini ve gösterilerini "halkın tepkisi" olarak tanımlıyor ve partisine mal edilmesine karşı çıkıyor. Türk, böyle söylese de milletvekilleri kepenk kapatmaları için dükkân dükkân dolaşıyorlar. Bugün DTP'nin PKK ile birlikte hareket etmediğini kim söyleyebilir?

Pompalı yanıt
Diyarbakır'da, Van'da, Hakkâri'de Başbakan Erdoğan'ın ziyareti nedeniyle yapılan sokak gösterileri İstanbul'da da vardı. Göstericilerin taş ve sopalarından sokak sakini vatandaş esnaf da nasibini aldı. Camlar, çerçeveler kırıldı.
Bu arada bir vatandaş, göstericilere pompalı tüfekle karşılık verdi. Göstericilerin üzerine değil ama havaya doğru iki el ateş etti. TV'ye yansıyan görüntülerde, arkadaşları tarafından sakinleştirilip götürüldü.
Bu görüntü üzerinde çok ciddi biçimde durmak gerekiyor. Çünkü, böyle bir tepki tam da terör örgütünün istediği tepkidir. Türkiye'yi Türk-Kürt çatışmasına sürüklemek isteyenlerin arayıp da bulamadığı bir tepkidir bu.
Televizyonlara yansıyan pompalı tüfek görüntüsü çok büyük bir tehlikenin işaretidir. Vatandaşların pompalı tüfek görüntüsüne bu bilinçle bakmaları gerekir.
PKK yandaşlarının eylemlerine, gösterilerine, vatandaş "Kendimi savunuyorum" diyerek, eylemle, silahla karşılık verirse, bu, Türkiye'yi bir iç kargaşaya sürükler. Toplumsal düzen kalmaz. Halk karşı karşıya gelir.
Oysa bugüne kadar tüm tahriklere ve acılara rağmen Türk halkı bu oyuna gelmemiştir. Etnik ayrışmaya dayalı çatışmaya yönelmemiştir. Bunu isteyenlerin oyununu sağduyulu tutumuyla boşa çıkarmıştır.

Sokağa dökülmek
DTP seçim kampanyasını sadece yandaşlarını değil çocukları da sokağa dökerek yürütüyor. Bu kabul edilebilir bir siyaset yöntemi değildir. Sokağı tahrik etmek, polise, askere, esnafa saldırmak, demokratik seçim mücadelesi sayılabilir mi? Elbette sayılamaz.
Bu eylemler karşısında DTP'nin beklediği nedir?
Bu tahrik politikası nasıl barış ve kardeşlik çağrısı olarak kabul edilebilir?
DTP Genel Başkanı Türk, eylemlere, gösterileri "halk tepkisi" diyor. 10-12 yaşındaki çocukların polise taş atmaları "halkın tepkisi" mi?
Nasıl ki, pompalı tüfekle ateş eden kişinin bu hareketi, halk tepkisi olarak görülemezse, ilköğretim çağındaki çocukların ellerine taş verip polise atmalarını sağlayanların bu hareketi de "halk tepkisi" sayılamaz.

Ateşle oynamak
Bu politika ateşle oynamak anlamındadır. Türkiye'yi kaosa, iç kargaşaya, giderek iç savaşa yöneltmek isteyenlerin "Biz demokratik haklarımızı kullanıyoruz, siyaset yapıyoruz veya halk böyle tepki gösteriyor" türünden savunmaları, kabul edilemez ve onları sorumluluktan kurtarmaz.
Eylemlerden ve gösterilerden zarar gören vatandaşların da sokakta karşılık vermeye yönelmeleri yapacakları en büyük yanlış olur. Yasadışı eylem ve gösterilerle mücadele görevi güvenlik güçlerinindir.
Suçluların yakalanması ve yargıya teslim edilmesi, güvenlik güçlerinin işidir.
Vatandaş sağduyuyu elden bırakmamalı, DTP de bu eylemlerle ne yaptığını iyi düşünmelidir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Köşeli Yazılar...
[COLOR="red"]Mehmet Ali Birand

Hayır, Başbakan böyle birşey söylememiştir


Televizyon açıktı ve Başbakan canlı yayında, gazetecilerin sorularını yanıtlıyordu. Biri kalktı, uzun bir girişten sonra, mealen “PKK durmadan vuruyor. Dün İstanbul’daki olaylarda bir vatandaş elinde pompalı silahla tepki gösterdi. Ne dersiniz bu gelişmeye...” gibi birşeyler söyledi.
Ne beklersiniz?
Başbakan’ın “Aman dikkat, sakın siz kendinizi güvenlik güçlerini yerine koymayın” demesini ve halkı sükunete davet etmesini beklersiniz değil mi?
O da cümlesinin başında öyle başladı, ancak sözleri bir anda rayından çıktı.
Kulaklarıma inanamadım.
Sanki Başbakan, pompalı tüfeğine davranan vatandaşa hak verir gibi birşeyler söylüyordu.
Hala da inanmak istemiyorum.
Başbakan mutlaka başka birşey söylemek istemiştir, ancak biz yanlış anlamışızdır.
Olamaz ortada bir yanlışlık var.
Başbakan’ın böylesine tehlikeli bir mesaj verebileceğine inanamıyorum.




Neden Sarah'a kızıyoruz?
Bir kıyamettir kopuyor.
Neymiş?
Eskiden kraliyet ailesinin gelini olan Sarah Ferguson, Türkiye’ye gelmiş, kıyafet değiştirip gizli kamerayla çocuk yuvalarına girip çekimler yapmış. Bizlerin daha önceleri TV’lerimizde çok daha kötü sahnelerini izlediğimiz görüntüleri İngiliz halkına gösterecekmiş.
Yanlış mı?
Kaç defa, devlete ait yurtlarda, anasız babasız yavrulara yapılan kötü muameleyi, zihinsel engellilerin yataklara bağlanmaları, hatta dayak yeme görüntülerini izlemedik mi?
Her defasında günlerce tartışmadık mı? Gazetelerimizde çarşaf çarşaf resimler, eleştiri dolu yazılar yayınlamadık mı?
Ne değişti?
Hiç birşey değişmedi. Aynı tas, aynı hamam.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 12.500 çocuğa bakamıyor. Bütçeden dünyanın en abuk sabuk işlerine para harcanıyor, ancak 12.500 çocuk için para yok. Bu yavrular hala dayak yiyor, hala ehliyetsiz bakıcıların elinde itilip kakılıyorlar.
Şimdi neden Sarah Ferguson’a kızıyoruz ben anlayamıyorum. Bakan çıkıyor “AB ilerleme raporu çıkarken, Türkiye’yi karalama komplosudur” diyor.
İşin şeklini tartışıyoruz.
Sayın Bakan, önce bu pisliği temizlesin, onda sonra Ferguson’u eleştirsin. Eğer doğru değilse, o zaman diplomatik girişimde bulunsun.
Türkiye’yi asıl karalayanlar, 12.500 çocuğumuza el uzatamayanlardır... Yoksa Sarah Ferguson değildir.




Obama'nın hayatından korkuyorum
Soğuk savaş döneminde, “gerçekleşmesi düşünülmeyecek” olasılık Doğu ve Batı Berlin’in birleşmesiydi. Sovyetler için, kendi kontrollerindeki Doğu Berlin’in, NATO kontrolündeki Batı Berlin ile birleşmesi adeta dünyanın sonuydu.
Ancak, aradan zaman geçti ve Doğu ile Batı Berlin birleşti. Dünyanın da sonu gelmedi.
Şimdi karşımızda çok farklı, ancak yine “imkansız” diye nitelenen bir başka örnek var.
Amerikalılar için, Beyaz Saray’a bir siyahın oturması, aynen Doğu-Batı Berlin’in birleşme olasılığına Sovyetlerin duyacakları tepkiden de öteydi.
Amerikan toplumunun önemli bir bölümü için, üstün ırk beyazdır, Amerika’yı, beyazlar süper güç konumuna getirmişlerdir. Siyahlar başta olmak üzere, diğerleri alt kesimdir. Amerika’yı yönetemezler.
Beyazlar arasında çok demokrat, son derece liberal ve ırk veya renk ayırımını kabul etmeyenler olduğu gibi, beyazların üstünlüğünün sürdürülmesi için savaşmaya hazır olanlarda vardır.
Ben bu yazıyı hazırlarken, tüm tahminler ve veriler Obama’nın seçileceğini gösteriyordu. Ancak son dakika süprizini de dikkate almak gerekir.
Obama’nın Beyaz Saray’a girmesi, gerçekten inanılması son derece güç bir devrim olacaktır.
Ben korkuyorum.
Amerikan Başkanlarına yönelik suikast girişimlerini düşündükçe, tüylerim ürperiyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.