You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Genel Felsefi Yaklaşımlar

Genel Felsefi Yaklaşımlar

Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Ateizm (Tanrı Tanımazlık, Tanrıtanımazlık) Nedir, Ne Demektir?

Ateizm ; tüm tanrılara ve ruhsal varlıklara olan ****fizik inançları reddeden ve var olan gerçekliği inanç yoluyla açıklamayı kabul etmeyen bir felsefi düşünce akımıdır.

Ateistler; bazen "tanrıtanımaz" kelimesiyle anılsalar da bu isimlendirme var olan bir tanrıyı reddetme fikrine atıfta bulunduğu için ateistler tarafından kabul görmez. Ateizm inanç koşullanmalarını, hayali yaratıkları ve olayları reddeder. Ateist bakış açısıyla tanrının yanı sıra tüm ****fizik inançlar ve tüm ruhani varlıklar da reddedilir.

Kelime anlamında da belirtildiği üzere; ateizm, din ile ilgili bir kavram değil, tanrı ile ilgili bir kavramdır. Dinlerin varlığı, dinlerin tanımının ne olduğu, dinlerin iyi mi yoksa kötü mü olduğu ateizmin konusu ve tartışma alanı dışındadır. Ateizm, her tür ****fiziği reddettiği için, kendini ****fizik öğeler üzerinden temellendiren dinlerin ****fizik boyutlarını da reddeder. Yani bu, özellikle dinlere karşı sergilenen bir duruş değil, genel olarak tüm ****fizik inanışlara karşı bir duruştur.

Ateizm sıklıkla "dinsizlik" ile özdeşleştirilse de, Budizm gibi bazı Uzakdoğu dinlerinde de "yaratıcı" anlamında bir tanrının varlığına rastlanmaz. Bu yönüyle de ateizm ile dinsizlik birebir örtüşmez. Deist akımlara bakıldığında da, tanrıya inancın olduğu ancak dinlerin kabul edilmediği görülür.

Ateizm, anti-teizm yani teizm karşıtı demek değildir ve bir "tepkisellik" anlamı içermez, zira ****fizik öğelerin "var olmadığını" savunmak için ****fizik öğelerin "var olması" gerekmez. Ateizm, yalnızca bir "durum" ifadesidir. Sadece tanrı veya tanrıların ve ****fizik öğelerin var olmadığını söyler.

Ateizm; yaratıcı ve müdahaleci bir tanrıyı kabul eden teizmden, yaratıcı ancak müdahaleci olmayan bir tanrıyı kabul eden deizmden, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı veya evrenin ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğunu savunan panteizmden ve tanrının hem evrenin kendisi hem de evrenin ötesinde (aşkın) olduğunu savunan panenteizmden; ayrıca, tanrının varlığı ve yokluğu konusundaki soruları "cevaplandırılamaz" diyerek cevapsız bırakan agnostizmden; tanrıyı, "kesin olarak" reddetmesiyle ayrılır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Atomculuk (Bölünemezcilik) Nedir, Ne Demektir?

Atomculuk (Bölünemezcilik) Okulu, maddeci filozoflar Empedokles ve Anaxagoras'ın ardından Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından benzer bir materyalizm doğrultusunda oluşturdukları ve geliştirdikleri atom düşüncesiyle anılan felsefe okulu.

Atomcu okul bir yandan Parmanides'ın monist yaklaşımına öte yandan Anaxagoras'ın çoğulcu yaklaşımına bir tür tepki olarak gelişmiştir; özellikle de birincisine karşı.Demokritos yalnızca varolanları değil ruhu da atomlardan oluşan bir şey olarak düşünerek materyalizmi ileri noktalara taşımış, felsefe tarihinde materyalizm eğilimi için en güçlü başlangıç noktalarından birini meydana getirmiştir.

Atomcu okula göre evren bileşik cisimlerden oluşur, bunlarsa maddenin en küçük ve bölünemez parçası olarak kabul edilen atomlardan meydana gelir. Başka bir açıdan bu okul, evrendeki her şeyin boşluk içindeki hareketleri sonucu meydana geldiğini, dolayısıyla evrende mutlak anlamda bir nedenselliğin varolduğunu, insan ruhunun da daha incelmiş atomların hareketinden oluştuğunu, hatta bir yerde tanrıların bile maddesel olduklarını öne sürer. Atomculuk (Bölünemezcilik), materyalizmin bir bicimi olarak daha sonra Epiküros ve Lukretius tarafından savunulacak ve uzun bir dönem sonra etkisini kaybedecektir. Onun 17. yüzyılda bilimsel çalışmalar ve teoriler içinde yeniden canlandığını görüyoruz.

Her şey görülemeyecek, hatta daha fazla bölünemeyecek kadar küçük atomlardan oluşur (Atom sözcüğü ufalanamayan anlamına gelen Yunanca kelimeden türemiştir). Varolan her şey atomlar ve boşluktur. Var olan bütün farklı nesneler, atomların boşlukta meydana getirdikleri farklı bileşimlerden ibarettir. Atomlar yaratılmamıştır ve yok edilemez; evrendeki bütün değişme ya atomların ya da yerlerinin değişmesinden meydana gelmiştir.

Doğadaki her şey, bu bileşenlere ayrılabilir ve bu sebeple gördüğümüz tüm çeşitlilik aslında tek bir türe yani atomlara indirgenebilir. Anaksagoras’tan farklı olarak Atomcular, bu sonsuz sayıdaki bileşenlerin niteliksel olarak değil sadece büyüklük ya da şekil anlamında niceliksel farklılıklar gösterdiklerini ifade ederler. Anaksagoras’ın Nous’una başvurmamış, her şeyi mekanik nedenlerle açıklamaya çalışmışlardır. Değişim zaten atomların içinde bire özsel nitelik olarak bulunmaktadır.

Atomcu felsefe tarihte üç isimle anılır. Eski Yunan’da Leukippos ve Demokritos, Roma’da ise Epiküros’tur. Bu seminerin konusu ilk atomcular Leukippos ile Demokritos ve onların atomcu felsefelerdir.

Atomculuk (Bölünemezcilik) aslında felsefede ve bilimde bir yöntemdir. Kavramları parçalara ayırarak açıklama yani tümevarımın bir çeşididir. Atomculuk (Bölünemezcilik) kavramı sözlükte şöyle tanımlanır: ’Genel olarak kompleks ya da karmaşık fenomenleri, onları sabit ve değişmez parçacık ya da birimlerin toplamları olarak görmek suretiyle açıklayan , fiziki dünyanın, maddi evrenin gözle görülemeyecek kadar küçük parçacıklardan meydana geldiğini savunan görüş’ (Ahmet Cevizci - Felsefe Sözlüğü)

Örneğin kan tahlillerinde kanın tamamı değil bütünden alınan bir parça örnek incelenir. Buradan şu sonuca varabiliriz ki alınan kan parçası kanın bütününe göre, atomik bir yapı arz eder. Sosyal bir kurum incelenirken de seçilecek iyi(bütünün özelliklerini taşıyan) bir örnek bizim bütün ile ilgili yargı vermemizi sağlar. Yine benzer bir şekilde elma yerken ilk alınan tat bize elmanın geri kalanının tadı hakkında bilgi verir, yani bu parça bütünün özelliklerini taşır. Kimyacılar da atom kavramının anlamına en uygun düşen bir şekilde maddeleri atomlarının ve moleküllerinin özelliklerine göre yanıcı, patlayıcı, ****l, a****l, asit, baz, ekşi, tatlı gibi sınıflandırırlar.

Atomizm ya da Bölünmezcilik olarak da bilinir. Evrenin bölünmez parçaların (atom) kümelenmesinden meydana geldiğini ileri süren öğretidir. Antik Çağ düşünürleri Empedokles, Anaksagoras ve "Abdera düşünürleri" adıyla anılan Leukippos ilke Demokritos atomculuğun kurucularıdır. Materyalist atomizmi kurak Leukippos ve Demokritos'tur. Yeni Çağ'da Descartes, Gassendi, Helvetius ve Baron d'Holbach aynı yolda yürümüşlerdir. Özellikle Lucretius'un aracılığıyla Gassendi ve Bacon'a geçen Atomculuk (Bölünemezcilik) anlayışı doğa bilimlerinin doğuşunu sağlamıştır.

Atom duyusal ya da görülür değil ama ancak düşünülebilir ya da kavramsaldır ve böyle olarak kökensel töz, arkedir. Demokritos atomları sosuz sayıda küçük parçacık olarak düşünür. Yok edilemez ve bütünüyle doludurlar, hiç boş uzay kapsamazlar. Bu yüzden Pisagoras'ın monası gibi matematiksel olarak bölünemeyen şeyler değil, fiziksel olarak bölünemeyen parçacıklardırlar. Bu yok edilemezlikleri nedeniyle ilksiz-sonsuzdurlar.

"Kesilemez" ya da "bölünemez" anlamına gelen Atomun gene de şekilli olması Demokritos'un kurgul düşüncesindeki zayıflığa bağlıdır. Dışsal bileşimler böyle şekilli atomlar olmaksızın olanaksızdır.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Platonculuk Nedir, Ne Demektir?

Yunan ve Latin düşüncesine ait eserlere yönelik çeviri etkinlikleriyle başlayan Hümanizm hareketi İlkçağ düşünürlerinin eserlerini çevirme işine özellikle 15. Yüzyılda yoğunlaştı. İlk dikkat çeken eserler de Platon’unkilerdi. Öncü Platonculardan biri olan Plethon, Cosimo de Medici’nin desteği ile Floransa’da bir Platon Akademisi kurdu (1440). Bu akademi Platon’un yapıtlarının ilk elden çevirisini yapma amacını gütmekteydi. Platonculuğu Aristotelesçiliğe karşı savunmak temel görevlerindendi. Bu çabalar bir süre sonra Platonculuktan ziyade Yeni-Platoncu çizgilerin ağır bastığı bir düşünceyle sonuçlandı. Akademi sayesinde Platon’u kaynağından öğrenen birçok düşünür Platoncu kanatta yer aldılar. Bunlardan biri önceki ünitede görüşlerini ele aldığımız Pico Della Mirandola, bir diğeri ise Marsilius Ficinus (1433-1499) idi. Ficinus’a göre Platonculuk, insan bilgeliğinin özüydü ve eğer Katolik öğretisiyle uyumlu kılınabilirse bu öğretiyi gençleştirebilir, onu daha tinsel nitelikli bir öğreti haline getirebilirdi. Ona göre Platon ve Aristoteles’in felsefeleri, aslında aynı hakikatin iki farklı ifadesiydi. Ficinus Hıristiyanlığı Tanrının kendisini açmasının bir biçimi olarak görmüş ve bu dini felsefe ile uzlaştırmaya çalışmıştır. Evren en başında Tanrı’nın bulunduğu düzenli bir basamaklar sistemidir. İnsan ruhu da Tanrıdan türemiştir ve ölümden sonra yine Tanrıya dönecektir. Evrenin bütün bağlantıları insan ruhunda bulunur. Bu yüzden insanda tüm evreni bilme gücü vardır. Bu fikirler Platoncu olmaktan çok yeni- Platoncu görüşlerdir.

Yeni Platonculuk etkisindeki en özgün düşünür Nicolaus Cusanus’tur (1401- 1464) Başlıca yapıtları: De Docta İgnorantia (1440). De Conjecturis (1440). De Pace Seu Concordantia Fidei (1453). Cusanus’un felsefi yaklaşımı skolastik etkiler ile Rönesans ruhu arasında gidip gelmektedir. Bu nedenle bir geçiş dönemi düşünürü olarak kabul edilebilir. Yeni-Platoncu bir düşünür olarak felsefesinde Tanrı bilgisinin önemli yer tutması şaşırtıcı değildir. Ona göre us, Tanrı bilgisini elde etmekte yetersiz kalır. Gerçi us bize bir dünya bilgisi verebilir: Duyularımız aracılığıyla bilince gelen dağınık duyu verilerini imgelem yetisi birleştirir ve bunun sonucunda tasarımlar ya da kavramlar ortaya çıkar. Bu tasarımlar ya da kavramlar üzerinde işleyen aklımız, bunlar arasındaki ilişkileri keşfederek bunları birleştirir ve böylece bilgilerimiz oluşur. Ne var ki düşünme yetimiz bu kez de bilgiler arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırarak mutlak bir birlik oluşturmaya yönelir ama bu yolda tıkanır. Çünkü akıl çokluklar ve farklılıklar olmadan iş göremez. Bu nedenle Cusanus, mutlak birliği temsil eden Tanrı bilgisine bu yolla, yani düşünme yetisi ile ulaşamayacağını anlar. Bu duruma Cusanus öğrenilmiş bilgisizlik (docta ignorantia) adını vermektedir. Bunun anlamı düşünüm yetisinin sınırlarını bilmesidir ve Tanrı bu sınırın ötesinde kalmaktadır. O halde Tanrıya ulaşmanın başka bir yolu olmalıdır. Cusanus’a göre bu yol bir tür sezgi yolu, başka deyişle mistik bir aydınlanma yoludur. Bu şekilde kavrayış ya da kavramsal bilgi olmadan bir görünüm elde edilebilir. Bir başka deyişle Tanrı gönül gözüyle görülebilir. Mistik kişi bir esrime (coşku içinde kendinden geçme) yaşantısı içinde Tanrının kavramsal bilgisine değil belki ama görünümüne ulaşabilir. Tanrı tüm karşıtların kendisinde birliğe ulaştığı mutlak varlıktır; şeylerin içindeki sonsuz tözdür. Böylece öz ve töz, görünüm ve gerçeklik, gizlilik ve açıklık onda bir ve aynı şeydir. Onda tüm değerler mutlak olarak bulunur. Dünya Tanrının bir açılımıdır. Birlik olan varlık çokluğa dönüşmüştür; çokluk da Tanrı’da birlik olmaktadır. Tanrı her şeyin gizil özüdür, böylece her gerçek şey de bütün şeylerin özüdür. Bu bir tüm-tanrıcılık demektir. Oysa bu nokta Cusanus’un felsefesinde bir çelişki oluşturmaktadır. Çünkü Hıristiyan görüşe sarılarak dünyanın Tanrıdan farklılığını onaylamaktadır: Tanrı tüm karşıtların birliğidir, doğada ise tüm karşıt güçler zaman ve mekâna dağılmış olarak görünürler. ’fieylerin özü Tanrısal öz ile özdeş değildir; şeyler sonludur ve tanrısal ideaları tam olarak gerçekleştiremezler’ (Thilly, 2007: 7). Bu nedenle sonul anlamda Tanrı ve doğa özdeş değildirler.

Akıl, bilgilerimizi bir birlik altında toplamaya yetili değildir. Bunun farkına varan akıl, öğrenilmiş bilgisizlik denen duruma ulaşır ve mutlak birliği temsil eden Tanrı’ya akılla değil, bir tür sezgiyle, mistik aydınlanmayla ulaşılır.

Cusanus bilim konusundaysa Aristotelesçi evren anlayışını yadsıyan bir tutum takınmıştır: Ona göre evrende yetkin bir daire bulunamaz, bu nedenle gezegenlerin yörüngelerinin düzgün bir daire olması düşünülemez. Bu görüş Kepler’e giden yolu açmıştır. Ona göre evrenin bir sınırı olduğu görüşü de kabul edilemez. Evrenin ne bir merkezi, ne de çevresi vardır. Öznenin durduğu yer merkez görevi görür. Bu gezegende bulunduğumuz için burasını merkez kabul etmişizdir. Cusanus’un tüm bu görüşleri bilim adına ilerici görüşlerdir ama evrenin bilimsel bir kuramını sistematik olarak ve haklı çıkarılabilir nitelikte ortaya koyamamıştır. ’Doğaya ilişkin tüm görüşlerini daha çok kendi soyut uslamlamalarına ve mantıksal ölçümleme ve sonuç çıkarmalarına dayandırmıştır. Tüm bu görüşlerinden Copernicus’un haberdar olduğu ve çağ açıcı çalışmasında bu görüşlerden yararlandığı kabul edilmektedir’ (Çelik, 2010: 209).

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar

Aristotelesçilik (Aristoculuk) Nedir, Ne Demektir?

Aristotelesçilik, Plantonculuğa paralel olarak, aynı zaman dönemleri içinde gelişen bir felsefi eğilimdir. Yeni bir dünya görüşü arayışı içinde Rönesans felsefesinin Platon'a ve Aristoteles'e yönelmesi şaşırtıcı değildir. Her ikisi de klasik çağın en güçlü düşünürleriydi ve yapıtları bir anlamda ilk felsefeyi kurmaya yönelikti.

Aristotales'in Orta Çağ felsefesinde de çok önemli bir rolü vardır; Aristotelesçiliğin bir biçimi bu tarihsel dönemde şekillenir. Bu dönemde, özellikle de Skolastik felsefe içinde temel dayanak noktası Aristotales felsefesidir. Hıristiyan dogmaların felsefe ile temellendirilmesini hedefleyen bu dönem felsefeleri, önemli bir kaynak olarak Aristotales'i bulmuşlardır. Bundan kaynaklı olarak Aristotales denildiğinde aynı zamanda akla Skolastik felsefe gelir. Rönesans felsefesi skolastikle savaşım içinde geliştiğinden dolayı, başlangıçta Aristotales'e tepkili bir tavır geliştirir; ancak bu dönem felsefesi genel olarak antikçağ düşüncesini yeniden değerlendirmeye yöneldiğinden, Aristotales'e tümden yadsınmaz.

Rönesans felsefesinin Aristotales'le ilgisi, temel yönelimi olan hümanizmayla bağlantılıdır. Hümanizm öncelikli olarak antik çağ felsefesine ait metinlerin orijinal olarak konulmasını ve öyle değerlendirilmesini hedefler. Orta Çağ felsefesinin bu bakımdan Aristotales'e kattıkları böylece ayıklanmaya çalışılmıştır. Rönesans felsefesinde Aristotelesçilik, Orta Çağın ve Skolastik felsefenin Aristotales üzerine eklemelerin ayıklanması biçiminde meydana gelmiştir diyebiliriz. Theodoros Gaza (1400'lü yıllar), Aristotelesçiliğin başlatanlarından olan bir Bizanslı bilgindir.

Aristotelesçiliğin düşünce kaynakları

Aristotelesçiliğin belirli bir akademisi olmamıştır, bu bakımdan Platonizmden daha farklı yönelimleri söz konusudur. Hümanistlerin yanı sıra İbni Rüştçüler (Avveroistler) ve Alexandristler olarak adlandırılan akımlar anılmaya değerdir. Birinciler İbni Rüşt'ün Orta Çağda Platon etkisinin de işe karıştığı Aristo yorumunu temel alıyorlardı. İkincilerse, antikçağ sonlarında en büyük Aristoteles yorumcusu kabul edilen Aphrodisiaslı Alexandros'a dayanıyorlardı. Bu son iki eğilim Aristotelesçi doğrudan kaynaklardan değil yorumcularından hareketle değerlendiriyorlardı. Rönesans döneminde bu Aristotelesçi yönelimler arasında çelişki ve çatışmalar meydana gelir.

Aristotelesçiliğin merkezi 14. yüzyıldan itibaren İbni Rüştcülüğün etkili olduğu Padua'dır. Bütün Aristotalesçi kadroların burada toplanması söz konusudur. Bu dönem en büyük filozof Pietro Pomponazzi'dir (1462-1524). Birçok üniversitede görev yapan Pomponazzie, Aristotelesçiliğin merkezi tartışması olan ruhum ölümsüzlüğü konusunda doğalcı-materyalist bir düşüncenin savunusunu geliştirmiştir. "Çifte doğruluk" düşüncesiyle akli olan ile tanrısal olanı ayırmaya çalışmış buna rağmen kilise tarafından aforoz edilmekten kurtulamamıştır. Rönesans felsefesindeki Aristotelesçiliğin Orta Çağ'dan farkı, dindışı bir yönelimle Aristo felsefesini değerlendirmesidir.

Rönesans Döneminde Aristotelesçilik
Rönesans'ın felsefe alanındaki hümanist nitelikli önemli yönelimi Aristoteles’i yeniden keşfetmek olmuştur. Aristoteles’in eserleri, hümanizma ruhuna uygun olarak, Yunanca orijinallerinden okunup incelendiğinde, Skolastik dünyanın Aristoteles yorumu ile gerçek Aristoteles arasında ciddi ayrılıklar olduğu ortaya çıktı. ’Kilisenin en sağlam temeli sayılan sistemin birçok esaslı noktalarda ondan ayrı olduğu görüldü ve resmi peripatetizme zıt olarak, büyük kısmı laik unsurlardan oluşan özgürlük taraftarı bir Aristoteles okulu meydana geldi’ (Weber, 1993: 187). Rönesans dönemi Aristotelesçilerinin en ünlüsü kuşkusuz, Petrus Pomponatius olarak da bilinen Pietro Pomponazzi’dir (1462-1525). 1516 tarihli Ruhun Ölmezliği Üzerine (Tractatus de immortalitate animae) adlı yapıtında bireysel ruhların ölmezliği inancının Aristoteles’in ilkeleri ile bağdaşmadığını savunur. Oysa Aziz Thomas dinin bu temel dogmasının Aristoteles’in felsefesine uygun olduğunu öne sürmekteydi. Bu durumda Pomponatius’un hem Aziz Thomas’a hem de dinin bu temel dogmasına kökenden karşı çıktığı söylenebilir. Pomponatius tüm insanların zihinsel yetkinliğe yetenekli oldukları düşüncesini reddetmekle birlikte ahlaksal yetkinliğin yeryüzünde gerçekleştirilemeyecek bir ideal olduğu görüşüne karşı çıkar. Herkesin kendi işinin gerektirdiği ödevleri yapması, bu konuda yetkinlik olarak anlaşılabilir. ’Vicdanlı ve namuslu bir yargıç, kendi alanında muktedirdir ve kendine özgü mükemmelliğe varmıştır.’ Bu alanda ’mutlak’ terimini kullanmak gereksiz olacaktır; mutlak yetkinlik salt mutlak varlığa özgüdür. Erdemin karşılığının sonsuz bir ödül olması, yani cennete gidilecek olması ve yapılan kötülükleri bir cezanın beklemesi fikirlerine dayanarak ruhun ölümsüzlüğünün öne sürülmesini yanlış bulmaktadır. Çünkü erdemlilik çıkar ya da karşılık beklenerek gerçekleştirilemez. Erdemlilik gerçek anlamda bir değer olduğu için gerçekleştirilmelidir. Kötülük de zaten kendi öz cezasını kendi içinde saklamaktadır. Böylece bunlara dışsal bir koşula bağlı olarak varlık kazandırılması tam bir yanılgıdır. Aristoteles’in kesin bir dille ifade ettiği gibi ruh bedenin bir fonksiyonu ise, beden olmadan ruhun olamayacağı açıktır. Bundan, ruhun ölümsüz olmadığı sonucu çıkar. Eğer ruh ölmez değilse, bütün dinler yanılıyorlar ve baştan aşağı insanlık kendi kendini aldatıyor. Platon, birçok şeylerde bütün insanların aynı bir önyargının oyuncağı olduklarını söylemiyor mu? Gene consensus gentium’dan (insanların aynı fikirde olmaları) çıkarılan kanıtın değerini pek az bir şeye indirgemiyor mu? Nihayet ölülerin görünmesi, yeniden dirilmesi ve hortlaklara gelince, gelecek hayat lehindeki bu türlü kanıtlar, safdilliğin yardım ettiği hayal gücünün fevkalade kudretinden başka bir şeyi ispat etmezler (Weber, 1993: 189). Bunun sonucu olarak da büyücülük, ruhların çağırılması, doğaüstü güçler gibi şeyler tümüyle anlamsız ve batıl şeyler olmaktadırlar. Bu görüşlerinin ışığında, Pomponatius, Büyüler Üzerine adlı yapıtında eşyanın doğal bir düzeni olması nedeniyle her türlü mucizeyi yadsıma yoluna gitmiştir. Engizisyonun hışmından kurtulabilmek için İsa ve Musa’nın mucizelerini kabul ediyor gibi görünse de bunları doğal yollarla açıklamaya çalışmakta ve bunu yaparken yine Aristoteles’in otoritesine başvurmaktadır. Böylece bunları da dolaylı yoldan yadsımış olmaktadır. Kader Üzerine adlı yapıtındaysa Tanrı’nın önceden her şeyi bilmesiyle, ahlaksal özgürlük öğretilerinin birbirleriyle çelişik olduğunu göstermeye çalışmıştır. Çünkü eğer Tanrı her şeyi önceden görerek belirlemişse, o zaman insanların özgür istence sahip olduklarından söz edilemeyecektir; ama eğer insanlar özgür istence sahip iseler o zaman da Tanrı insanların hareketlerini arkadan izleyecek ve bir bakıma yaratılmış olana tabi olacaktır. Bu durum Tanrının sonsuz gücü ve bilgeliği ile bağdaşı r görünmemektedir. Gerçekte tüm bunları üstü kapalı olarak belirtme yoluna gider ve kilise ile bozuşmamak adına, ’mantık Tanrının önceden belirleyiciliğinden yanadır’ demek zorunda kalır. Böylece kendisi de bir çelişkiye sürüklenmeyi göze almış görünür. Bu bağlamda, iyilik de kötülük de Tanrıdandır diyerek skolastik nominalizme karşı çıkmıştır. Görüldüğü gibi Pomponatius, Rönesans dönemine uygun hümanist ve yenilikçi bir ruhla, Skolastiğin mantık dışı dogmalarını Aristoteles’in özgün felsefesiyle bağdaşmazlıkları yönünde çürütme yoluna gitmiştir.

Pomponatius’a göre mutlak yetkinlik mutlak varlığa has olsa da işinin gerektirdiği ödevleri yapan her insan ahlaksal yetkinliğe erişebilir.

Bu dönemde Aristoteles’i, Ortaçağda yapılan yorumlar üzerinden tanıtmaya çalı şan iki grubun çalışmaları da oldukça etkili olmuştur. Bunlardan ilki İbni Rüşd’ü izleyen Averroistler, ötekiyse Afrodisias’lı Aleksandros’un yorumlarını izleyen Aleksandristler’dir. Bu iki grup birbirlerine rakip olsalar da bazı konularda uyuşmaktaydı lar. Örneğin dogmanın ileri sürdüğü bireysel ruhların ölümsüz olduğu görüşünü kabul etmiyorlardı; her iki grup da, insan bireylerinin ruhlarının ölümsüz olduğu ve bu dünya yaşamının öbür dünyadaki yaşama bir hazırlıktan başka bir şey olmadığı fikrine itiraz ediyorlardı. Bu devinim içinde Aristotelesçilik ile Platonculuğu uzlaştırmaya çalışan bir görüş de belirdi. Mirandola bu girişimin Platoncu kesiminin, Caesalpinus ise Aristotelesçi kesiminin başını çektiler. Her ikisi de Platon ile Aristoteles’in belli bir temelde birleştirilebileceğine inanıyorlardı ama bu uzlaştırma çabaları sonuç vermedi.

Hazırlayan: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Ömer YILDIRIM'ın Kişisel Ders Notları. Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 2., 3., 4. Sınıf "Felsefe Tarihi" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Rasyonalizm (Akılcılık) Nedir, Ne Demektir?

Rasyonalizm (akılcılık, usçuluk) kavramını günlük dildeki anlamı ile felsefedeki anlamı farklıdır. Günlük dilde rasyonalizm; akıl ve mantık süzgecinden geçmemiş görüşleri kabul etmemek, önyargılardan ve duygusal saplantılardan arınmış olmak anlamına gelir.

Felsefede ise rasyonalizm, doğru bilginin kaynağının akıl olduğunu savunan görüştür. Rasyonalizm; bilginin doğuştan gelen akıl ve onun bir görevi olan düşünme gücü ile meydana geldiğini benimser ve doğru bilginin kaynağını da duyularda değil, akılda gören öğretidir. Ona göre aklımız doğuştan birtakım ilkeler ve yetilerle donatılmıştır. Evreni oluşturan tüm nesneler hakkında kesin bilgi edinmemiz için yalnızca bu ilkelere uygun biçimde mantığımızı kullanmamız yeterlidir. Rasyonalistlere göre matematik ve mantık bilgileri akılsal (ussal) olduğu için, değişmeyen, herkes için doğru bilgilerdir. Filozoflar da aynı yöntemle evrenle ilgili tüm gerçekleri bilebilir.Felsefe tarihinde İlk Çağdan bu yana bilgi konusunda, temelde rasyonalist görüşü savunan ancak farklı yaklaşımları olan birçok filozof vardır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Kritisizm (Eleştiricilik) Nedir, Ne Demektir?

Doğru bilgiye sadece akılla ulaşılabileceğini iddia eden rasyonalizm ve duyularla elde edileceğini söyleyen ampirizmi eleştirdiği için kritisizm adı verilmiştir.

Felsefesini hem empirizme hem de rasyonalizme dayandıran kritisizm doğru bilgiye ulaşabilmemiz için deney, gözlem ve aklın bir arada bulunması gerektiğini savunan bir öğretidir. Aynı zamanda insan zihninin güçlerine ve insanın neyi bilip bilemeyeceğine ilişkin bir araştırmadan meydana gelen felsefi yaklaşımdır.

Kurucusu Kant'tır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Analitik Felsefe (Çözümleyici Felsefe) Nedir, Ne Demektir?

Analitik felsefe, pozitivizmin 20. yy. da çağdaş bir görünüm almış şeklidir. 1. Dünya savaşından sonra bir grup bilim adamı Viyana'da bir araya gelerek bu akımı oluşturmuş, daha sonra ‹ngiltere ve Amerika'da gelişerek yayılmıştır. Neopozitivizm (yeni olguculuk) ya da mantıkçı pozitivizm olarak da bilinir. Bu akıma göre felsefenin asıl uğraş alanı dildir. Analitik filozoflara göre felsefenin görevi dil çözümlemeleri yapmaktır. Çünkü onlara göre doğru bilgi ancak böyle elde edilebilir.

Analitik felsefeye göre felsefe varlık, değer ve Tanrı üstüne doğruluğu test edilemeyen görüşler öne sürmemelidir. Felsefenin görevi dildeki kavramları çözümlemektir. Dildeki kavramlar çözümlendiği taktirde kafa karışıklığı yaratan geleneksel felsefe problemleri de çözümlenebilir.

Bu akımın başlıca temsilcileri, Ludwig Wittgenstein (Ludvig Vitgenştayn), Moritz Schlick (Moris fiilik, 1882-1936), Rudolph Carnap (Rudolf Karnap, 1891-1970) ve Hans Reichenbach (Hans Rayhınbah, 1891-1953)'tır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.