You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Genel Felsefi Yaklaşımlar

Genel Felsefi Yaklaşımlar

Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar

İndeterminizm (Belirlenmezcilik) Nedir, Ne Demektir?

İndeterminizm (İnsan eylemlerinde özgürdür)

İndeterminizme göre insanlar ahlaki eylemlerde bulunurken özgürdür. Çünkü insan eylemlerini etkileyen, belirleyen veya kısıtlayan hiçbir etken yoktur. İnsan kendi özgür iradesini kullanarak özgürce eylemlerini yapar ve bu nedenle kişi davranışlarından sorumludur.

Zorunsuzluk. Belirlenmezcilik.

Determinizmi reddederek evrende meydana gelen her şeyin değişmez yasalarla açıklanamayacağını, nedensellik yasasına bağlı olmadan gerçekleşen olay, olgu ve süreçlerin de bulunabileceğini, İnsan iradesinin her zaman neden-sonuç zincirine bağlı olarak çalışmadığını ileri süren görüş.

Özgür olduğunu savunanlar (gerekirci olmayanlar); indeterministlere göre, insan ahlaki eylemde tamamıyla özgürdür. İnsan kendini özgür hissettiği için toplumdaki ahlak yasalarına özgürce uyar. Bu görüşlerden her ikisi de insan gerçekleri ile bağdaşmadıklarından üçüncü bir görüş ortaya çıkmıştır.

Kâinattaki sebep-sonuç ilişkisinin zorunlu olmadığını İleri süren, ilâhi ve insani iradenin hürriyetini mümkün gören felsefi teori; determinizmin karşıtı.

Hadiselerin sebepsiz meydana gelemeyeceğini, dünyada mutlak bir başlangıcı, hür bir iradenin yeri olamayacağını kabul eden determinizmin karşıtı olan görüştür.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Otodeterminizm (Oto Determinizm, Ahlaki Özerklik) Nedir, Ne Demektir?

Determinizm ve indeterminizmi uzlaştıran, ahlaki eylemi, iradeyi kişilik ürünü olarak kabul eden görüş.

Determinizm ve indeterminizm arasında uzlaşma sağlamaya çalışan görüştür. Kant’ta ifadesini bulan bu görüşe göre, insan kendi iradesi ile ahlak yasalarını özgürce belirler. Bu nedenle ahlak yasaları insanın dışında konulan ve uyulması istenen yasalar değildir. İnsan, kendi özgür iradesiyle belirlediği genel geçer ahlak yasalarına yine kendisi uyar.

İnsan davranışını belirleyen, etkileyen bir takım etkenler olsa da özgürlük kişisel olarak elde edilebilir. Kişiye özgürlük, ahlaki ortam hazır olarak sunulmaz fakat bu kişinin asla özgür olamayacağı anlamına gelmez. Çünkü kişi kendi özgürlüğünü kendi yaratır. Özgürlük, insanın kendi ahlaki değerlerini oluşturabilme ve bu değerlere ulaşabilme özgürlüğüdür. Bu özgürlüğün kaynağı kişiliktir. İnsan kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşir. İnsan kendi iradesiyle ahlak yasalarını özgürce belirler ve belirlediği bu genel geçer ahlak yasalarına yine kendisi uyar.

Örnekle iradeyi ve ahlaki eylemleri bir kişilik eylemi olarak görürler. İnsan, bilgi birikimini zenginleştirerek, kişiliğini geliştirerek ve aklını kullanarak özgürleşmiştir. Sonuç olarak kişiliği gelişmiş olanlar, gelişmemiş olanlardan daha özgürdür. İşte bu duruma otodeterminist yaklaşımı denir.

Özgürlüğün doğuştan getirildiği görüşüne ve doğanın insanlara bir armağan olduğu görüşüne karşı çıkan yaklaşımdır. Bu görüşe göre insan aklını kullanarak, bilgi ve birikimini arttırarak özgürleşebilir.

Ahlaksal özbelirlenim ya da ahlaksal özerklik. Determinizm ve indeterminizm arasında bir orta yol arayışı olan bu tutuma göre, insan özgürdür. fakat bu özgürlüğün belirli bir sınırı vardır. Bu sınır, tanrı ya da doğa gibi dış etkenler tarafından değil, ancak insan aklının kendisi tarafından konmuş bir sınırdır. Immanuel Kant bu görüşün en önemli savunucusudur.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Egoizm (Bencillik) Nedir, Ne Demektir?

Temsilcisi Thomas Hobbes’tır. Ona göre birey ’ben sevgisiyle’ yani daima ve öncelikle kendisini düşünerek hareket eder. Bunun için insan eylemlerinin amacı bireyin kendi hayatını koruması ve sürdürülebilmesidir. Ahlaklılık, kişinin kendini koruma güdüsünün dışa vurulmasının bir biçimidir. Bireyin eylemlerine, iyi ve kötü diyen yine bireyin kendisidir. Birey daima yararına, çıkarına uygun olanı yapar. Her insanın çıkarı bir olamaz, bu yüzden evren ahlak yasası olamaz.

Egoizm genel anlamıyla bireyin kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ile ilgilidir. Egoizm ile aşağıdakilerden biri kastedilmiş olabilir:

Etiksel (ahlaki) egoizm: Bireylerin her zaman kendi çıkarlarına uyan şeyi yapmalarının doğru olduğunu savunan doktrin,

Psikolojik egoizm: Bireylerin her zaman kendi çıkarları için hareket ettiği savunan doktrin,

Rasyonel egoizm: İnsanların kendi çıkarları doğrultusunda hareket etmesinin rasyonel olduğunu savunan doktrin.

Alm. Egoismus(m), Fr. Egoisme (m), İng. Egoism. Psikoanaliz teorisine göre ’ben’ veya Latince ’ego’, zihnin dış dünya ile temasta bulunan kısmı. Herşeyi kendine mal eden, yalnız kendi çıkar ve menfaatini gözetip düşünen kimseler için kullanılır. Günümüzde buna, kendini düşünme olarak anlam verilmektedir.

Genel olarak bencillik kötü bir sıfat olarak düşünülmekteyse de, eski Yunan’dan başlayarak bunu müdafaa eden bir grup ve felsefik ekol daima mevcut olmuştur. Mesela, eski Yunan felsefecilerinin bazıları ve onların yolunda gidenler, herkesin kendi mutluluğunu aramasını öngörmüş ve bu suretle cemiyetin daha fazla refaha kavuşacağını iddia etmiştir.

Egoizmi tamamen saf bir şekilde ancak ilkel kavimler ile çocuklarda görmek mümkündür. Diğer bütün hallerde bencillik toplumun veya kişinin başka düşünce, duygu ve isteklerinin etkisi altında ve bunlarla perdelenerek ortaya çıkar. Bu sebeple, bencilliğin bir çeşidi biyolojik istek ve arzuları tatmin etmek şekliyle görülürken, başka çeşitleri daha dolaylı yollar ve görüşlerle zuhur eder.Mesela,toplumda daha iyi bir mevki elde etmek isteğini tatmin etmek için takınılan tavır ve davranışlardan bazıları bu gruptandır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) Nedir, Ne Demektir?

Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır.

İnsanın kendi değerlerini kendinin oluşturabileceğini; geleceğini yine kendisinin kurabileceğini savunan bir felsefe akımıdır.

Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:

1. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.

2. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılmasını da içerir.

3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.

4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.

* Egzistansiyalizmi şu sorularla başlamıştır:

- Ben kimim?
- Bir birey olarak var olmamın bence anlamı nedir?

* Cevap

- Bizi biz yapan, kararlarımızdır.
- Bizi biz yapan kendi benliğimizle aldığımız kararlarımızdır.

Bu özel benlik, dünyaya bir defa gelir, başka kimsenin olamayacağı, yapamayacağı bir şeyi, olmak ve yapmak gücüdür.

Temsilcisi J.P. Sartre’dir. Ona göre, insanın önceden belirlenmiş özü (kaderi) yoktur. Bu özü verecek bir güç (Tanrı) de yoktur. Bu durumda insan tamamen özgürdür. Özgür insan, özünü ve değerlerini de kendi oluşturacaktır. O ne olmak istiyorsa o olacaktır. Ahlaki bakımdan da davranışları bir güç tarafından belirlenmemiş olan insan, kendi ahlaki değerlerini kendi oluşturacaktır. Bu ahlaki değerleri oluşturma herkesi kapsayabilecek bir ahlak anlayışı değildir. Yani evrensel ahlak anlayışı yoktur.

Varoluşçuluk veya Ekzistansiyalizm, genel olarak psikolojik ve kültürel devinimlerin; bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan felsefe akımı. Erdemlilik ve bilimsel düşünce birlikteliğinin insan var oluşunu anlamlandırmak için yeterli olamayacağını ve bundan dolayı mevcut birlikteliğin gerçek değer yargıları içinde yönetilen ileri düzey bir ulam (felsefi kategori) olduğu düşünülmüştür. İnsan yaradılışını anlamlandırma kesin olarak bahsedilen bu otantik gerçeklikle mümkündür.

Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında, baskın sistematik felsefeye karşı bir tepki olarak doğmuştur. Søren Kierkegaard'ın genel olarak ilk varoluşçu filozof olduğu görüşü hâkimdir. Hegelcilik ve Kantçılığa karşı olarak, Kierkegaard bireysel bir bakış açısına sahiptir. Onun oluşturduğu sorumluluk temelindeki görüş; yaşamın anlamına, tutku ve samimiyet ikilisinin gerçekçi çözümlemelerine dayanmaktadır. Varoluşçuluk II. Dünya Savaşı'nı izleyen günlerden sonra bilinirlik kazanmıştır. Akım, felsefenin yanında, teoloji, drama, resim, edebiyat ve psikoloji dallarını da etkilemiştir.

Varoluşçu felsefeciler tarz ve içerik olarak, geleneksel sistematikçilere veya akademik felsefecilere benzemektedir. Bu iki tarz ve içerik de, soyuttur ve insanın somut varlığından oldukça uzaktır.

Varoluşçu felsefecilerin en çok eleştirildikleri konulardan biri, kullandıkları terimler olmuştur. Bu terimlerin karışıklık doğurduğu ve akım içinde terim tutarlılığının sağlanamadı iddia edilmiştir.

Varoluşçu felsefeye ait terimlerin tanımlanmasında genelleşmiş tanımlar bulunmamaktadır. Yarattığı terimlerin kabul gördüğü ilk önemli varoluşçu ise Jean-Paul Sartre'dir. Bu nedenle, ancak bir terim olarak varoluşçuluğun ortaya çıkmasıyla birlikte, bu akım filozoflarca kabul görmeye başlamıştır. Düşünür Steven Crowell, bu nedenlerden dolayı varoluşçuluğun tanımlanmasının nispeten zor olduğunu söylemiştir. O sistematik felsefeyi tamamen reddetmek yerine, gerçel bir sistematiği olan genel yaklaşım çerçevesinde akımın en güzel tanımının yapılabileceğini söylemiştir.

"Var oluş özden önce gelir" önermesi

"Var oluş özden önce gelir." önermesi varoluşçuluğun merkezini oluşturur. Bu, bireysel anlayışın en anlamlı bütünü olarak görülmüştür. Kişinin var oluşu dışında gelişen bireysel yapı "o" ile ifade edilmektedir. Bu durumda diğerlik ifade eden bu yapı; bağımsız edimler ve sorumluluk bilincini kapsayarak var oluş olarak tanımlanmaktadır. Yaftalar, roller, kalıplaşmış davranışlar, tanımlar veya diğer önyargılar kişi bazında toplumsal bir maske görevi görmektedir. İşte bu yapının içindeki dışa vurulamayan temel, "öz"ü oluşturmaktadır. Bireyin yaşantısının ne olduğu ve nasıl adlandırılması gerektiği "gerçek öz"ü oluşturmaktadır. Bunun yerine keyfiyet addedilen öz, "onun" tabiriyle diğer tanımlamalarda kullanılmıştır. Böylece insan varlığı, kendi değerlerine ve yaşamının anlamına karar veren ve bunları yaparken ortaya irade koyan bir üçüncü kişi olarak algılanmıştır. Bu kavramın ortaya atılması her ne kadar Sartre'ye dayandırılsa da, bu tür görüşler Kierkegaard ve Heidegger gibi düşünürlerde de bulunabilir.

Nedir öyleyse varoluşçuluk?

Bu sözcüğü kullananların çoğundan anlamını açıklamalarını istediğimizde akılları karışacaktır. Çünkü bu sözcük moda olduğundan beri herkes neşeyle şu müzisyen ya da bu ressam ’varoluşçu’ diyor. Clartés’teki bir köşe yazarı kendisini ’varoluşçu’ adıyla tanıtıyor ve aslında bu sözcük düşünülmeden o kadar çok şey için kullanılıyor ki, artık neredeyse hiçbir anlamı kalmadı. Çünkü sürrealizmde olduğu gibi, yeni herhangi bir doktrin eksikliğinde, gündemdeki en son skandal ya da harekete katılma hevesindeki herkes, bu felsefeyi benimsiyor, ancak burada kendi amaçlarına hizmet edecek hiçbir şey bulamıyorlar. Çünkü varoluşçuluk, bütün öğretiler içinde en skandalsız ve en katı olanıdır: ustalar ve filozoflar içindir. Aslında kolaylıkla da tanımlanabilir. (’)

Varoluşçuların birleştikleri ortak nokta ’varoluş’un, ’öz’den (cevher) önce gelmesine veya ’kişisel’ olandan başlamamız gerektiğine inanmalarıdır.¹ Peki, bununla ne demek istiyoruz?

İmal edilmiş bir ürün düşünelim, örneğin bir kitap veya kâğıt bıçağı. İnsan bu ürünün, ürüne dair bir anlayışı/kavrayışı olan bir zanaatkâr tarafından yapılmış olduğunu; aynı şekilde, zanaatkârın kâğıt bıçağı kavramına ve bu kavramın bir parçası olan üretim tekniğine -yani, temel formüle- dikkat ettiğini görecektir. Böylece, kâğıt bıçağı, hem belirli bir şekilde üretilebilen bir nesnedir, hem de bir amaca hizmet eder, çünkü kimseden ne amaca hizmet edeceğini bilmeden bir kâğıt bıçağı üretmesi beklenemez. Öyleyse diyelim ki, kâğıt bıçağının özü, yani üretimini ve tanımlanmasını mümkün kılan formül ve özelliklerinin tümü, varlığından önce gelir. Böyle bir kâğıt bıçağının veya kitabın varlığı da bu şekilde gözümün önünde belirginleşir. Bu durumda, dünyayı teknik bir bakış açısıyla görmekteyiz ve dolayısıyla üretimin varlıktan önce geldiğini söyleyebiliriz.

Tanrıyı yaratıcı olarak düşündüğümüzde, onu çoğunlukla semavi bir zanaatkâr olarak görürüz. Hangi doktrini düşünürsek düşünelim, Descartes’ın ya da Leibnitz’in doktrinleri de olsa, iradenin anlayışı/kavrayışı izlemese de ona eşlik ettiğini her zaman ima ederiz; yani, Tanrı yaratırken, ne yarattığını tam olarak bilmektedir. Tanrının zihnindeki insan anlayışı, zanaatkârın zihnindeki kâğıt makası anlayışı gibidir: Tanrı insanı, aynen zanaatkârın kâğıt makasını yaparken bir tanım ve formülü izlemesi gibi bir süreç ve anlayış uyarınca yapar. Böylece her birey, ilahi kavrayışta belli bir anlayışın gerçekleştirilmesidir. On Sekizinci yüzyılın felsefi ateizminde, Tanrı kavramı bastırılmıştır, ama özün varlıktan önce geldiği düşüncesi değil. Bu düşüncenin izlerini az ya da çok Diderot’da, Voltaire’de ve hatta Kant’ta da bulabiliriz. İnsanoğlunun kendisine özgü bir doğası vardır; insan denilen mahlûkun telakkisi olan bu ’insan doğası’ her insanda bulunur; yani, her bir insan evrensel telakkinin, insan telakkisinin bir numunesidir. Kant’a göre evrensel telakkinin boyutları o kadar geniştir ki, ormandaki vahşi adam, doğal halindeki adam veya burjuva sınıfına mensup birisi, aynı tanım içinde yer alır ve aynı temel özelliklere sahiptir. Burada da insanın özü, tecrübelerimizde karşılaştığımız bu tarihsel varoluştan önce gelir.

Benim de bir temsilcisi olduğum ateist varoluşçuluk daha yüksek tutarlılıkla, eğer Tanrı yoksa yine de varlığı özünden önce gelen, her anlayışıyla tanımlanabilmesinden önce var olan en azından bir canlı var diyor. Bu canlı insandır. Öyleyse varlık özden önce gelir diyerek aslında ne söylemek istiyoruz? İnsan öncelikle vardır, kendisiyle karşılaşır, dünyaya akın eder ve sonrasında kendini tanımlar. Varoluşçuların gördüğü gibi insan eğer tanımlanamaz ise, çünkü başlangıçta o hiçbir şeydir, bir süre daha hiçbir şey olmayacaktır ve sonrasında kendini ne yapmışsa o olacaktır. Bu yüzden, insan doğası yoktur çünkü bunun anlayışına sahip olan bir Tanrı da yoktur. İnsan sadece vardır. Yalnızca algıladığı şey değil, arzu ettiği şeydir ve varoluşunun ardından kendini nasıl algılıyorsa, varoluşa doğru attığı adımın ardından ne olmak istiyorsa öyledir. İnsan kendini ne yapmışsa odur. Bu varoluşçuluğun ilk kuralıdır. Başkalarının bizi kınamak için kullanarak ’öznellik’ adı verdikleri şeydir. Peki, biz bununla ne demek istiyoruz, insan, bir masa veya taştan daha mı çok haysiyet sahibidir? Demek istediğimiz, insan öncelikle vardır, insan kendisini bir geleceğe doğru sürükler ve bunun da farkındadır. İnsan aslında, bir çeşit yosun veya mantar ya da karnabahar gibi olmak yerine, öznel bir yaşama sahip bir tasarıdır. Kişi bu yansımasından önce, us için bile hiçbir şey değildir: insan yalnızca olmayı amaçladığı şey olduğu zaman varlık kazanacaktır. Olmayı dilediği şey olunca değil. Dilemek ve arzu etmekten genellikle, kendimizi neysek o yaptıktan sonra alınan bilinçli bir karar olduğunu anlarız. Bir partiye üye olmayı, bir kitap yazmayı veya evlenmeyi dileyebilirim, ama böyle bir durumda arzum denilen şey daha önce ve kendiliğinden aldığım bir kararın tezahürüdür. Ancak varlık gerçekten de özden önce geliyorsa, insan olduğu şeyden sorumludur. Bu yüzden varoluşçuluğun ilk etkisi, her insanı olduğu şekilde kendi eline bırakması ve varoluşun bütün yükünü kendi omuzlarına yüklemesidir. İnsanın kendinden sorumlu olduğunu söylediğimizde bu yalnızca kendi bireyselliğinden sorumludur demek değil, bütün insanlıktan sorumludur anlamına gelir. ’Öznelcilik’ sözcüğü iki şekilde anlaşılmalıdır ancak muhaliflerimiz bunun yalnızca tek anlamıyla uğraşmaktadır. Öznelcilik bir yandan bireysel öznenin özgürlüğü, diğer yandan insanın insan öznelliğinin ötesine geçemeyeceği anlamına gelir. Varoluşçuluk açısından daha derin anlama sahip olan bunlardan ikincisidir. İnsan kendini seçer dediğimizde herkesin kendini seçmesi gerektiğini söylemiyoruz; söylemek istediğimiz aynı zamanda kendi için seçim yaptığında aslında tüm insanlık için seçim yapıyor olması. Çünkü aslında insanın kendini arzu ettiği şekilde yaratması için bulunduğu her eylemde insanın olması gerektiği şekilde olması gibi bir imgede yaratıcı olmayan hiçbir durum yoktur. Şunun veya bunun arasında seçim yapmak aynı zamanda seçilenin değerini pekiştirmektir: çünkü daha kötüsünü hiçbir zaman seçemeyiz. Her zaman en iyiyi seçeriz ve bütün insanlar için daha iyi olmayan bizim için de olmaz. Hatta varlık özden önce geliyorsa ve biz de imgemiz uyarınca varsak bu imge herkes ve kendimizi bulduğumuz her çağ için geçerlidir. Bu yüzden sorumluluğumuz düşündüğümüzden daha da fazladır çünkü insanlığın tümünü ilgilendirir. Bir işçiysem örneğin, komünist yerine Hıristiyan bir sendikaya katılmayı seçebilirim. Böyle bir üyelikle teslimiyetin sonuç olarak insana en yakışan davranış olduğunu ve insanın krallığının bu dünyada olmadığını belirtmeyi seçersem, kendimi yalnızca bu görüşe adamış olmam. Teslimiyet benim herkes için arzumdur ve yaptığım eylem sonuç olarak bütün insanlık adına verilen bir karardır. Ya da daha kişisel bir konuyu ele alırsak, evlenip çocuk sahibi olmaya karar versem, bu karar kendi durumumdan, ihtiras ve arzumdan önce geliyor da olsa burada yalnızca kendimi değil tek eşliliğin uygulanmasına tüm insanlığı adamış oluyorum. Ben bu yüzden kendimden ve bütün insanlıktan sorumluyum ve insanın olmasını istediğim şekilde bir insan imgesi yaratıyorum. Kendime şekil vererek insanlığa şekil veriyorum.

Bu durum, ıstırap, terk edilmişlik ve umutsuzluk terimlerinin ne anlama geldiğini idrak etmemize yardımcı olabilir. Birazdan da göreceğiniz gibi aslında çok basit. Öncelikle ıstırapla ne demek istiyoruz? Varoluşçular dürüstçe insanın ıstırap içinde olduğunu söyler. Anlamı şu şekildedir: insan ne olacağını seçemediğini fark ederek kendini herhangi bir şeye adadığında, ancak insan aynı zamanda tüm insanlığın ne olacağını belirleyen bir yasa koyucu gibidir, böyle bir anda insan böylesine büyük ve ağır sorumluluk duygusundan kaçamaz.4 Aslında böylesine bir endişe sergilemeyenler de vardır. Ancak onların bu ıstırap veya korkularını yalnızca sakladıklarını veya bunlardan kaçtıklarını biliyoruz. Pek çok insan yaptıklarına kendilerinden başka hiç kimseyi adamadıklarını düşünür: ’Herkes böyle yapsa ne olur?’ diye onlara sorarsanız, omuz silker ve söyle yanıt veririler: ’Herkes öyle yapmıyor.’ Ama gerçekte kişi kendine eğer herkes kişinin yaptığını yapsa ne olur diye sormalıdır; kişi kendini kandırmak haricinde böyle rahatsız edici bir düşünceden de kaçamaz. ’Herkes öyle yapmıyor’ diyerek kendine bahane bulmak için yalan söyleyen insanın vicdanı hastadır çünkü kişi yalan söyleyerek aslında inkâr ettiği evrensel değerleri ima etmiş olur. Bu aldatmacayla ıstırabı kendini ele verir. İşte bu, Kierkergaard’ın5 ’İbrahim’in ıstırabı’ dediği ıstıraptır. Hikâyeyi hepiniz bilirsiniz: Bir melek Hz. İbrahim’e oğlunu kurban etmesini söylemiş: eğer ’Sen İbrahim, oğlunu kurban edeceksin’ diyen gerçekten de bir melekse, Hz. İbrahim’in ona itaat etmesi gerekirdi. Ancak bu durumda olan herkes öncelikle onun gerçekten de bir melek olup olmadığını, ikinci olarak, ben gerçekten de İbrahim miyim diye merak eder. Nerede kanıtlar? Halüsinasyonlar gören deli bir kadın insanların kendisini telefonla arayıp ona emirler verdiğini söylemiş. Doktor da sormuş: ’Peki seninle konuşan kim?’ Kadın cevap vermiş: ’Tanrı olduğunu söylüyor.’ Öyleyse bu kadına arayanın Tanrı olduğunu kanıtlayan nedir? Bana bir melek görünse, onun gerçekten de melek olduğunu nereden bileceğim? Sesler duyuyorsam meleklerin cehennemden değil de cennetten geldiğini bana ne kanıtlayacak ya da bunun benim bilinçaltımdan veya birtakım patolojik durumlardan kaynaklanmadığını? Seslendikleri kişinin gerçekten ben olduğumu nereden bileceğim?

Benim insan anlayışımı bütün insanlığa kendi seçimimle dayatmaya uygun bir insan olduğumu kim kanıtlayabilir? Böyle bir kanıtı asla bulamayacağım; beni de bu konuda ikna edebilecek hiçbir işaret yoktur. Bir ses benimle konuşsa bu sesin bir meleğin olup olmadığına karar verecek yine de benim. Belli bir eylemi iyi olarak nitelendirsem, o eylemin kötü değil de iyi olduğunu söyleme seçimini yapan da yalnız benim. Benim İbrahim olduğumu gösteren hiçbir şey yok: yine de her an örnek teşkil edecek davranışlarda bulunmak zorunluluğundayım. Her şey, her insana sanki bütün insan ırkının gözleri o kişinin ne yaptığını izliyormuş gibi olur, kişi icraatını da buna göre değiştirir. Bu yüzden herkesin ’Ben gerçekten de insanlığın benim yaptıklarımın etrafında hareket edeceği şekilde hareket etme hakkına sahip olan bir insanım’ demesi gerekir. Eğer kişi bunu demezse ıstırabını saklıyor demektir. Burada sözü geçen ıstırap, elbette ki dingincilik veya avareliğe neden olmaz. Bu, sorumluluk yüklenmiş herkesin çok iyi bildiği şekilde saf, basit ıstıraptır. Örneğin askeri bir lider bir taarruzun sorumluluğunu üstlenmiştir ve bir dizi insanı ölüme gönderir, lider böyle yapmayı seçmiştir, en temelde yalnızca kendisi seçmiştir. Elbette ki daha yüksek bir komuta altında olduğu da bir gerçektir, ancak o komutanın verdiği emirler daha geneldir ve lider tarafından yorumlanması gerekir; on, on dört veya yirmi insanın hayatı bu yoruma bağlıdır. Bu kararı verirken lider belli bir ıstırap duyar. Bu ıstırabı bütün liderler bilir. Ama bu, bir eylemde bulunmalarını engellemez, hatta eylemi gerçekleştiren bir koşuldur, çünkü eylem pek çok olasılığın mevcut olduğunu varsayar ve bunlardan birini seçerek, eylemin seçilmiş olmasından dolayı bir değerinin bulunduğunu fark ederler. İşte varoluşçuluğun tanımladığı ıstırap budur, üstelik göreceğimiz gibi söz konusu diğer insanlara karşı sorumluluğu da belirginleştirir. Bizi eylemden ayıran bir perde olmak yerine, eylemin bir koşuludur.

’Terk edilmişlik’ten bahsedersek, yalnızca Tanrı’nın var olmadığını ve onun yokluğunun sonuçlarını sonuna kadar belirtmek gerektiğini söylemek istiyoruz. Varoluşçular, mümkün mertebe en az şekilde Tanrı’yı bastırmak isteyen bir çeşit laik ahlakçılığa karşı çıkar. Fransız profesörler laik ahlakçılık için bir formül üretmeye çalıştıkları 1880’lerde şöyle bir şey söylemişlerdi: Tanrı gereksiz ve masraflı bir hipotezdir, bu yüzden o olmadan yapacağız. Ancak ahlakçıysak, bir toplumumuz ve hukuk kurallarına bağlı bir dünyamız varsa, bir takım değerlerin ciddiye alınması gerekir; kendilerine bağlanan bir apriori varoluşu gerektirir. Dürüstlük, yalan söylememek, insanın karısını dövmemesi, çocuk yetiştirmek ve dahası zorunlu bir apriori olarak düşünülmelidir: bu konuda biraz çalışacağız böylece bu değerlerin düşünülebilir dünyada yine de var olmasına rağmen Tanrı’nın olmadığını gösterebileceğiz. Diğer bir deyişle, sanırım bu, Fransa’da radikalizm denilen her şeye verilen anlamdır; Tanrı yoksa değişen bir şey olmaz, dürüstlük, ilerleme ve insanlık kavramlarının aynısını tekrar keşfederiz ve bu modası geçmiş Tanrı hipotezinden de kurtulmuş oluruz, zaten kendiliğinden çabucak unutulup gidecektir. Varoluşçu bir kimse öte yandan Tanrı’nın var olmamasını çok utanç verici bulur, çünkü O’nunla birlikte düşünülebilir dünyadaki değerleri bulma olasılığı da yok olur. Onu düşünecek mükemmel ve sonsuz bilinç olmadığı için hiçbir iyi a priori de kalmaz. Hiçbir yerde, ’’iyi’ vardır, insan dürüst olmalıdır, yalan söylememelidir’ yazmaz, çünkü yalnızca insanın var olduğu bir boyuttayızdır. Dostoyevski şöyle der ’Tanrı olmasaydı her şeye müsaade edilirdi’. İşte bu düşünce varoluşçuluk için başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Tanrı yoksa her şeye izin verilir ve insan sonuç olarak ümitsizdir, çünkü ne kendi içinde ne de dışarıda güvenebilecekleri bir şey bulamaz. Böylece hiçbir mazereti olmadığını anlar. Eğer gerçekten de varlık özden önce geliyorsa, kişi asla belli ve mevcut insan doğasını referans göstererek eylemlerini açıklayamaz, diğer bir deyişle, determinizm yoktur, insan özgürdür, insan özgürlüktür. Öte yandan, Tanrı yoksa davranışlarımızı haklı çıkarmak için hiçbir değer ya da emir olmaz. Bu nedenle, ne önümüzde ne de arkamızda haklı çıkarmak ya da bahane bulmak için bir araç, açık bir değerler alanı yoktur. Gerekçesiz yalnız bırakılmıştır. İşte bu insan özgür olmaya mahkûmdur. Lanetlenmiştir, çünkü kendini yaratmamıştır, yine de özgürdür ve bu dünyaya atıldığı andan beri yaptığı her şeyden sorumludur.

* J.P. Sartre, Existentialism Is a Humanism, çeviri: P. Mairet, Londra, Methuen & Co., 1984, sf.1-5.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Entüisyonizm (Sezgicilik, Bergsonculuk) Nedir, Ne Demektir?

Henri Bergson (1859-1941)

Fransız filozofu Henri Bergson, uzun yıllar felsefe profesörlüğü yapmış ve 1928 yılında Nobel ödülü almıştır. O, hem rasyonalizme hem de materyalizme karşı çıkar.

Bergson'a göre gerçekten varolan, durağan madde değil süredir. Yani gerçeklik hayattır ve bunu yalnızca sezgi kavrayabilir ve bilebilir.

Ona göre bilgi elde etmenin birbirinden tamamen farklı olan iki yolu vardır:

(a) Bilimlerde geçerli olan analitik yol : Akıl ya da zeka yoluyla bilmeye karşılık gelen bu bilme tarzında, gerçekliğin maddeden oluştuğu düşünülür. Bu yol, gerçekliğin statik olduğunu düşünür. Bilimler varlığı parçalara ayırır. Her bilimin araştırdığı alan farklıdır. Bilimler varlığın özüne nüfuz edemez.
(b) Varlığın özüne nüfuz eden sezgi : Bergson'a göre sezgi gerçekliğin temelinde yaratıcı yaşam atılımının bulunduğunu yaşayarak anlar. Zamanı, süreyi temel alır. Sezgi bize, gerçekliğin bizzat kendisini bilme olanağı verir. Sezgi dile getirileme, söze dökülemez ancak yaşanır. O, gerçekliği yani süreyi yaşar ve hisseder.

Bergson’a göre insan iyi ve kötüyü ancak sezgi ile kavrayabilir. Ulaştığı ilke "kendi sezgine uy ki, hem kendin hem de başkası için iyi olanı yapmış olasın" dır. İnsan sezgisine dayanarak hareket ederse iyi olanı yapmış olur, dolayısıyla herkes için iyi gerçekleştirilir.

Bergson’a göre ahlak, topluma (kapalı) ve sezgiye (açık) dayalı olarak ikiye ayrılır. Topluma dayalı olan ahlak kapalı ahlaktır. Kapalı ahlak toplumsal alışkanlıkları, töreleri, yasaları sürdürmeyi amaçlayan, kendi içine kapalı olan ahlaktır. Kapalı ahlak; topluma bağlılığından toplumu aşamayan bir ahlak olmasından ötürü evrensel nitelik kazanamaz. Sezgiye dayalı ahlak açık ahlaktır. Açık ahlak; hareket temelini insanda bulan ve kendini toplumla sınırlamayan ahlaktır. Bu insanı kendini geliştirmesine ve özgürleşmesine yöneltir, bu da ahlakı evrensel bir niteliğe ulaştırır.

Bilginin, doğrudan ve aracısız bir bilme tarzına karşılık gelen sezgi yoluyla elde edilebileceğini savunan anlayışa intüisyonizm (sezgicilik) denir. Sezgicilik, akıl ve duyular yoluyla elde edilen bilgileri reddetmez, ancak duyu ve akıl karşısında sezgiye üstünlük verir. Gerçek ve kesin bilgi sezgi yoluyla elde edilir. Bu akım 19. yüzyılın sonlarında Bergson'un felsefesinde, Hegel'in rasyonalizmine bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte, söz konusu anlayış ilk olarak Ortaçağda büyük İslam filozofu Gazzali'nin felsefesinde görülür.

Sezgicilik (Entüisyonizm), felsefi bir kavram olarak sezgiye akıl, zihin ve soyut düşünme karşısında hem öncelik, hem de üstünlük tanıyan felsefe akımıdır. Henri Bergson akımın kurucusudur, bu nedenle kimi zaman felsefe tarihinde Bergsonculuk olarak adlandırılması da sözkonusudur.

Sezgiciliğe göre bilginin, özellikle de felsefe bilgisinin kaynağı ve temeli sezgidir. Burada önemli olan sezgi kavramının içeriğidir. Felsefi anlamda sezgi, bir tür açılma, doğrudan doğruya keşfedilme ve dolaysız, aracısız birden bire kavranılma anlamında kullanılmaktadır. Buna göre, varlıkları bize oldukları gibi veren bilgi, sezgidir. Bergson'da bu kavram daha da özel bir anlamda gerçeği dolaysızca kavrama yetisi olarak belirtilmiş, algıların ve zihnin bir tür bireşiminden müteşekkil sayılmıştır. Bergson'da, kendi bilincine varmış içgüdüler sezgi olarak değerlendirilir ve bu kavram felsefenin merkezine oturtulur.

Ortaçağ felsefesinde önemli isimlerden biri olan İmam Gazali'de, 19. yüzyıl felsefesinde ise hegelci aşırı sistematik ve soyut felsefelere karşı bir tepki olarak Henri bergson'un felsefesinde görülür. Gerçeklik sezgi ile bir kerede ve tam olarak kavranır, akla dayanan bilgi ise asla tam ve kesin olamaz düşüncesi bu felsefelerin ana tezidir. Böylece hem rasyonalizme hem de materyalizme bir karşı çıkış sözkonusu edilmektedir.

Felsefede hem matematik felsefesi hem de etikte kullanılan bir kavramdır.

Etikte sezgiye dayanarak etik önermelerinin doğrulanmasını, kabulunu veya reddedilmesini tanımlar. Buna göre sezgiye uyumlu etik önermesi kabul edilebilir, sezgiye dayanmayan veya sezgiyle uyumsuzluk gösteren etik önermesi kabul edilemezdir. Eylemlerin doğru ya da yanlış oluşları, onlar üzerine düşünmeyle ulaşılacak bir sonuç değil, aksine doğrudan sezgiyle varılacak bir bilgidir. Sezgicilik dışında da belirli etik sorunlarına dair genel sezgilerin sorunun çözümüyle uyumlu olmasına çoğu etikçi dikkat etse de sezgicilikte, düşünme ve deneyimin ötesinde bilgiye ve dolayısıyla sonuca sadece sezgiyle varılması gerektiğinden, etik sorunlarının genel sezgiyle tamamen uyumlu bir şekilde çözülmesine önem verilir.

Matematikte ise sezgicilik kavramı Luitzen Egburtus Jan Brouwer isimli Hollandalı matematikçi tarafından ileri sürülmüştür. Matematik sezgicilik olarak adlandırılmaktadır. Bununla birlikte köken olarak Henri Poincaré ve Leopold Krönecker'de bulunabilir. Buna göre, matematiksel belitler (aksiyom) doğrudan doğruya sezgi yoluyla kavranabilirler. Matematiksel önsellikler sezgi yoluyla kavranırlar ve bu nedenlede bu durum, matematiğin üstünlüğünü gösterir.

Gazzali (1058-1111)

Gazzali, Horasan'da doğmuş, Bağdat'taki Nizam'ül Mülk medresesinde müderrislik yapmıştır. Filozofların tutarsızlığı adlı eserinde, kendinden önceki filozofların, evren ve varlık hakkındaki tutarsızlıkları ortaya koymuştur. Ona göre insan, bilgi edinmede duyulardan da akıldan da yararlanabilir. Fakat bu yetiler varlığın gerçek bilgisini veremez. Çünkü gerçek ve kesin bilgi, sezgi yoluyla elde edilir. Bu bilgi türü insan gönlüne manevi ve yüce bir algı olarak iner. Gazzali, insanda iki tür göz bulunduğunu savunur.

(a) Normal fiziki göz : İnsan bununla maddi dünyaya yönelir ve bir takım bilgilere ulaşır. Bir başka deyişle bu göz, bilimleri ve felsefeyi kuran akıldır.
(b) Kalp Gözü : Kalbin kendisi manevi bir töz olduğu için insan onunla yani sezgiyle gerçekleri bütün açıklığıyla kavrar.

Entüisyonizm, tümü idealist yapıda olarak, dört bilgi alanında gerçekleştirilmiştir: felsefe, ruhbilim, törebilim ve matematik.

1) Felsefesel entüisyonizm: Fransız idealisti Henri Bergson'un öğretisi olarak Bergsonculuk adıyla da anılır. Bergson'a göre gerçeği saltık ya da saltığı gerçek olarak kavramaya sezgi denir. Gerçeği doğrudan doğruya kavratacak sezgiden başka hiçbir yol yoktur. Çünkü gerçek, özdeksel doğa değil, ruhsal doğa, eş deyişle ruhsal yaşam ve tek sözle yaşamdır. Yaşam evrenin kurtuluşuyla başlamıştır ve özdeğin tüm engellerine karşın yolunu açarak, onun durgunluğunu alt edip kimi yerde onu kımıldatarak akıp gitmektedir. Bu kesintisiz, bölümsüz ve sürekli akışa Bergson süre demektedir.

İşte bu sürenin bilgisini kavramak için bu süreyle birlikte yaşamak, onun içinde olmak ve onunla birlikte akmak gerekir ki bunu ne us ne de bilim gerçekleştirebilir. Çünkü us ve bilim sinematografik olarak çalışırlar. Bergson'a göre ussal ve bilimsel bilgi sinematografiktir.

Bir film, art arda dizilmiş durgun ve bölümsel resimlerden oluşur. Us ve bilim, filmin akışını durdurarak bu resimleri tek tek incelerler ve birtakım bilgiler saptarlar. Ne var ki akışın bizzat kendisini, eş deyişle yaşamı hiçbir zaman kavrayamazlar. Demek ki us ve bilim, sadece durgun ve bölünebilir olan özdek üstünde bilgi edinebilirler. Bergson'a göre zaman, uzay gibi özdeksel değildir. Uzay özdekseldir, çünkü özdeksiz uzay ve uzaysız özdek (eş deyişle yer kaplamayan özdek) yoktur. Oysa zamanı bölen, parçalayan, onu aylara ve yıllara ayıran us ve bilimdir.

Us ve bilim, zamanı uzaya bağlamakla ( örneğin ay ayın, yıl dünyanın uzayda yer değiştirmesidir.) onu özdekleştirmektedir. Demek ki us ve bilim, hiçbir şeyi özdekleştirmeden inceleyemiyor.

Yaşamsal akışın eş deyişle sürenin kavranmasıysa özdekleştirilmeden gerçekleştirilmelidir, çünkü "gerçek süre, daima zaman adı verilmiş olan şeydir". Bunu kavrayabilecek olansa sadece sezgidir. Bergson'a göre sezgi, kendi bilincine varmış içgüdüdür. Şöyle der: " içgüdüyü söyletebilseydik, yaşamın bütün sırlarını çözerdik". Bilinç içgüdüde içkindir ve ruhsaldır. Bundan ötürü de ruhsal yaşam akışını sadece o kavrayabilir.

2) Ruhbilimsel entüisyonizm: William Hamilton ve İskoçyalılar tarafından geliştirilmiştir. Hamilton'a göre bilinç, dış dünyayı, olduğu gibi ve araçsız olarak ( eş deyişle sezgiyle) kavrar ve us deneyüstü hakikatleri bize sezgi yoluyla tanıtır. Hamilton'un sezgi deyiminden anladığı bir çeşit dinsel vahiydir.

3) Törebilimsel Entüisyonizm: George Moore, David Ross, Charlie Broad, Alfred Ewing vb. düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bunlara göre iyilik, aaaa vb. gibi törebilimsel kavramlar apaçık, araçsız elde edilen ve ancak sezgiyle bilinebilen kavramlardır. Ne toplumsal ne de doğasal yaşamdan çıkarsanamazlar. Törebilimsel sezgiciliğin amacı, burjuva ahlâkının değişmezliğini savunmaktır.

4) Matematiksel Entüisyonizm: Brower, Weyl, Heyting vb. gibi düşünürlerce geliştirilmiştir. Bunlara matematik, mantık, tanıtlama, mantıksal kesinlikle değil, doğrunun sezgisel olarak kavranmasıyla gerçekleştirilir. Sezgi, bunların dilinde, düşüncelerdeki ayrılıkları saptama yeteneğidir. Düşünmek demek sezmek demektir. Mantık kurallarının uygulanabilir olup olmadıkları da sezgiyle saptanır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Politeizm (Çok Tanrıcılık) Nedir, Ne Demektir?

Birden çok Tanrı’nın var olduğunu savunan görüştür. Birçok tanrının varlığı düşüncesini benimseyen inanca politeizm denilmektedir.

Çoktanrıcılık ya da Politeizm, politeizm sözlük anlamıyla birden çok tanrıya inanmak, tapınmak manalarına gelmektedir. Sözcük, etimolojik açıdan, Yunanca poly (çok) ve theoi (tanrı) sözcüklerinden türemiştir.

Birçok antik din, geleneksel tanrıların toplandığı panteonlarla, politeistik bir yapıya sahipti. Bu panteonlar ve farklı tanrılar uzun bir zaman dilimi içerisinde kültürel değiş tokuş ve deneyimle yoğrularak gelişmiştir. Eski toplumların birçoğu politeistti. Politeizmdeki önemli bir nokta, birçok tanrıya tapınmanın her şeyi bilen ve her şeyden güçlü bir ilahi varlığa inancı da içerebilecek olmasıdır. Nitekim çoğu politeistik dinde, panteonun başında, her şeyden ve diğer tanrılar da dahil herkesten güçlü ve bilge bir baş tanrı figürü bulunur.

Politeistik inanç sistemlerinde, tanrılar bireysel yetenek, ihtiyaç, hikâye, arzu ve özelliklere sahip karmaşık kişilikler olarak ortaya çıkar. Çoğu zaman bu tanrılar sınırsız güç ve bilgiye sahip değildir, bunun yerine, insan benzeri kişisel özelliklere sahip, ek olarak bazı bireysel (doğaüstü) güç, yetenek ve bilgiye sahip olarak tasvir edilirler.
Politeistik bir panteonda, tanrıların birden çok ismi olabilir ve her isim tanrının belirli bir rolüne veya hikâyesine gönderme yapıyor olabilir. Politeizm'in genel prensipleri arasında tanrılarının sayısının belirsiz olması ve her tanrının kendine özgü görevlerinin bulunması vardır. Eski Anadolu uygarlıklarından olan Hitit ve Friglerin dinleri, Antik Yunan ve Roma dinleri, İslamiyet öncesi Arap toplumunun dini olan putperestlik ve günümüze ulaşmış olan dinlerden Hinduizm çoktanrılı dinlere örnektir.

Politeizme göre birden çok tanrı vardır ve tanrıların sayısı belirsizdir. Ayrıca çok tanrıcılık inancında tanrıların farklı görevleri bulunur ve her tanrının belirli bir görevi vardır.

Bu inancı benimseyenler Allah'ın yaratıcı ve güçlü olduğunu kabul ederler. Ancak bunun yanında Allah'tan başkalarına olağanüstü güçler atfederek, onlardan yardım beklerler. Doğa güçlerini, ölüleri, bir takım hayvanları, ay, güneş, yıldız gibi gök cisimlerini tanrılaştırırlar. Eski Yunan mitolojilerinde oldukça yaygın olan inanç biçimidir.

İnsanlar başlangıçta yüce bir yaratıcıya inanırken, zamanla değişik sosyal ve kültürel şartların etkisiyle tek tanrı inancından uzaklaşmışlardır. Bu durum onların başka bazı varlıklara yüce yaratıcıya ortak koşmalarına neden olmuş, böylece çok tanrıcılık veya putperestlik ortaya çıkmıştır.

Çok tanrıcılık, eski Yunan, Mısır, Roma ve İslamiyet'ten önce Arap Yarımadası'nda çok yangındı. Günümüz dünya dinlerinden olan, Şintoizm ve Hinduizmde çok tanrıcılık inancı vardır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler
Posting Freak
Genel Felsefi Yaklaşımlar
Panteizm (Tüm Tanrıcılık, Kamu Tanrıcılık) Nedir, Ne Demektir?

Tanrı ile evreni bir, aynı ve özdeş kılan anlayıştır. Bu anlayışa göre, Tanrı’nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur. Aksine Tanrı doğada, nesnelerde ve her şeyde vardır. Her şey Tanrı’dır. Tanrı evrenin kendisidir. Evrende var olan her şey aslında bir bütün olarak Tanrı’yı oluşturur. Tanrı, evrendeki bütün varlıkların toplamıdır. Temsilcileri Plotinos, Bruno’dur.

Tanrı ile evreni bir kılan, her şeyi tanrı olarak gören öğretilerin genel adıdır.

Panteizm ya da Tümtanrıcılık, (Doğatanrıcılık ya da Kamutanrıcılık) Evrenin bütününü Tanrı olarak kabul eden felsefi görüştür. Panteizmde, her şey Tanrı'nın bir parçası olarak kabul edilir, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı'dır. Tanrı doğada, nesnelerde, insan dünyasında vardır. Pan-enteizmden farklı olarak Tanrı'nın evrenden ayrı ve bağımsız bir varlığı yoktur.

Pandeizm: Panteizmin deistik formudur veya Deizm'in panteistik formudur.

Spinoza ağırlıklı Panteizm algılayışına göre, Tanrı her şeydir ve her şey Tanrı'dır. Tanrı-evren-insan ayırımı yoktur, böyle bir ayrım aklın yanılsamasıdır. Tanrıbilimsel olarak; Tanrı, evren ve insan; birdir, aynıdır. Aşkın bir Tanrı var olmadığı gibi, herhangi bir yaratmadan da söz edilemez. Spinoza'nın bu görüşü, ailesinin göç ederek ayrıldığı Endülüs İspanya'sındaki ünlü mutasavvıf Muhyiddin İbn Arabi'nin etkisiyle oluşmuştur. Bilindiği gibi, Arabi'nin görüşü "Vahdet-i Vücud" olarak ileri sürülmüştü. Ancak birçoklarının sandığının aksine, Spinoza'nın Panteizmi ile Arabi'nin Vahdet-i Vücut anlayışı birbirinin aynı değildir. Spinoza'da, Tanrı evrendedir ve evren kadardır. Arabi'de ise Evren, Tanrı'dadır ve bu durum Tanrı 'yı sınırlamamaktadır.

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı
Benim Siyasetim İnsan Sevgisidir.
Pir Zöhre Ana





Alevi Türküleri - Alevi Haber -Alevi Köyleri - Alevi Ünlüler

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.