You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Mutlu Tönbekici

Köyüne Oxford uğramadı ama adalete güven uğradı




Tam dediğim gibi oldu!

Pişkin Süt Sanayi A.Ş. İbrahim Tatlıses, yediği haltın bir kez olsun sorumluluğunu taşımak yerine, birrrrrrrr kez olsun “bu sefer baltayı taşa vurduk, susayım en iyisi” demek yerine...

Ahmet Hakan’ı, beni ve Rahşan Gülşan’ı mahkemeye verdi. 20’şer bin lira MANEVİ tazminat talebiyle. Hakaret ettik, küçük düşürdük diye. Herhalde.

Şaşırdık mı? En azından ben şaşırmadım. Tam da böyle olacağını, bizim kendi kendimize afırıp köpüreceğimizi, İbrahim Ekşises’in zerre utanmayacağını yazmıştım. Neden bu kadar sinirlendiğimiz bile anlamayacak demiştim, anlamamış hakikaten.

Ben açıkçası topuğuma güzel bir kurşun bekliyordum. Veya gece yarısı sokakta pis bir saldırıya uğramayı. Şöyle ortaya karışık, cinsel tacizli ittirmeli kaktırmalı falan. Yapanlar da güya İ.T.’in fanatikleri olacaktı her zamanki gibi. Pişkin Süt bey de “Vallahi haberim yoktur. Onlar kendi kendilerine yapmışlar. Beni çok seviyorlarsa ben ne yapayım yani.. Sokaklarda gezip Mutlu Hanım’ı hayranlarımdan mı koruyayım?!” deyip sıyıracaktı.

Ne kadar mutlu olduğunu gizlemeye bile gerek duymaya duymaya.. Fırça bıyıkları altından sırıta sırıta... Ve hatta üstünden...

Zira hep yaptığı bu. Kendi 20 yıllık karısına -ve hatta karılarına- bunu yapabilmiş adam bana mı acıyacak? Bir kurşun, bir tecavüz... Mis!... Kendin pişir, kendi adaletini kendin bul.



***

Şaşırtıcı olan beni ve saz arkadaşlarımı mahkemeye vermiş olmasıdır! Oxford hâlâ uğramadı köyüne ama “medeniyet” ucundan da olsa uğramış demek ki. Adalet denilen şeyin mahkemeler aracılığıyla da yapılabileceğini bir şekilde öğrenmiş.

E bravo o zaman ama tabii unutmamak lazım! Kendilerini halihazırda yargılanmakta. Neden dolayı? Çek senet işleri yapan SAUNA ÇETESİ üyesi olmaktan! Yani ŞİKE yapmak ve HARAÇ almaktan. İki yıldır bir arpa boyu yol almadı dava, onu da biliyoruz ama yargılanırken, hele de mafyacılık yapmaktan yargılanırken, e bittabi biraz dikkatli olmak gerekiyor. Öyle sana laf edene eskisi yapmak yemiyor tabii yargı sürecinde he mi İbrahim Çokdikkatlises! Sauna Çetesi’nden yargılanmak hiçbir işe yaramadıysa demek bu işe yaramış. Kim derdi İ.T. bir gün hukuka sığınacak, bir gün Türk adaletine güvenecek! Vay canına sayın seyirciler! “Sana yargılanmalar çok yakışıyor” diye bir şarkı güfteleyesim geldi.

Bu arada hazır bizim için suç duyurusunda bulunurken aynı davadan beraber yargıladığı çetenin elebaşısı kendisini ikide bir tehdit ediyor, para istiyor diye de şikayetçi olmuş! Ah canım benim! Urfa’da küçük bir ordu ile dolaşan ve bir esnafın çatır çatır vurulmasına neden olan the zavallı İbrahim, şimdi hem mahkemelere, hem de Emniyet’e sığınıyor! Kurumlara güvenin bu kadarı göz yaşartıcı! Örnek vatandaş olmayan doğru dimdirek!


***

Dava dilekçesinde sayın avukatı Hayati Şahin şunu da eklesin: “Bu şahıslar müvekkilime hakaret etmekle kalmadılar, müvekkilimin ATV’deki programının iptaline de sebep olup müvekkilimin ekmek parasıyla oynadılar. Müvekkilim şimdi işsiz bir genç. Kim bakacak ailesine ve “hayranlarına” ? Müvekkilimin zararı bu bakımdan da tazmin edilsin.”

Ve bu cümle okunurken karnımızı tuta tuta gülelim mahkemede.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Can Ataklı

Ekonomi çok iyi de yoksulluk niye artıyor




AKP’nin “sadaka ekonomisi” tam gaz gidiyor. Seçimler yaklaştıkça yapılan yardımlar ve vaadler daha da arttı. Tabii hassas bir konu olduğundan AKP’liler “Ne yani kış ortasında halkımızı soğuktan donmaya mı terk edeceğiz” yollu popülist söylemlerle kendilerini savunuyor.

Elbette kış kıyamette kimse üşümesin, kimse aç kalmasın ama önemli olan bu insanları günlük ve geçici önlemlerle aldatmak değil, bu ortamı ortadan kaldırmaktır. AKP ise tam tersine yoksulluğu artırıp bu yolla kitleleri kendisine muhtaç ve bağımlı hale getirmek istiyor.

Bunu şu nedenle çok iddialı biçimde söyleyebiliyorum: AKP’nin iktidarda olduğu 7 yıl boyunca ekonominin çok iyi gittiği, Türkiye’nin ekonomik güç olarak dünyada da önemli hale geldiği, bütün dünyanın Türkiye’yi bir yıldız gibi parlayan ülke olarak gördüğü belirtildi.

Bu süre içinde döviz fiyatları artmadı, enflasyon hep geriye gitti, ihracat 100 milyar doları geçti, kişi başına düşen milli gelir 10 bin dolara dayandı.

7 yıldır bunları dinliyoruz. Oysa her nasılsa aynı dönem içinde yoksulların sayısı da arttı. Peki nasıl oluyor da ülke şaha kalkmışken yoksullar ve yardıma muhtaç kişiler bu kadar hızla artıyor?

Demek ki söylenenler aslında gerçeği ifade etmiyor. Gerçek, halkın giderek yoksullaşmasıdır ki bu da AKP’nin temel politikası. Yoksullaştır, istihdam yaratacağına yardım et, kitleleri bağımlı hale getir ve oylarını al. Hepsi bu.

Çok bilinen bir hikâyedir, internette de şu sıralar çok geziyor. Ama tam da bu politikalar için anlatılan, gerçek mi değil mi bilmiyorum ama Sovyet diktatör Stalin’e mal edilen bir hikâye var. Şimdi bu ibret verici öyküyü okuyun, Türkiye ile benzerliği var mı yok mu siz karar verin:

Stalin, adamlarını bir salonda toplayıp “Halkı kayıtsız şartsız bağlamak için ne yaparsınız?” diye sormuş.

Her kafadan bir ses çıkmış. Stalin bunları dinledikten sonra odaya bir tavuk getirtmiş. Tavuğun tüylerini canlı canlı yolmaya başlamış, hayvancağız çektiği acı yüzünden sürekli bağırırken, yolunan tüylerinin yerinden kanlar akıyormuş.

Stalin tavuğu iyice yolduktan sonra serbest bırakmış. Hayvancağız nereye saklanacağını bilmez durumda, ordan oraya koşturmaya başlamış. Tavuk nereye gitse kanayan derisi yüzünden canı daha çok yanmış. Zavallı tavuk bilinçsiz bir şekilde odada kan revan içinde koştururken Stalin eline bir avuç yem almış ve masanın altından hayvana uzatmış... Çaresiz tavuk Stalin’in bacaklarının arasına sokulup başlamış verdiği üç beş darı parçasını minnet duygusu ile yemeğe. Stalin adamlarına “Bir halkı çaresiz bırakıp sonra doyurursanız ona istediğiniz gibi sahip olursunuz” demiş.



*****


Tanıştığım adaylar

Yerel seçimlere heyecanla hazırlanan yüzlerce aday var. Bu adaylardan bazılarını şahsen tanıyorum. Bazıları ile ise biraz tesadüf biraz da adayın girişkenliği sayesinde tanışıp görüşlerini öğrenme şansı buluyorum. Bugün sizlere tanıdığım üç adaydan söz etmek istiyorum:

Şükrü Genç (CHP-Sarıyer)

50 yıldır Boğaz çocuğu olan Şükrü Genç’le uzun bir akşam yemeği yedik. Sonuçta ben de bu bölgede oy kullanacağım için kendisini biraz daha dikkatli dinledim. Fizik okuduktan sonra inşaat mühendisi olan Şükrü Genç Sarıyer’de AKP’nin hâkimiyetini bitirmek için çabaladığını anlatarak “Sarıyer dünyanın en güzel yeri olan İstanbul Boğazı’nın en önemli bölgesini işgal ediyor. Sarıyer halkı dünyanın en güzel yerinde olmanın keyfini alacağı gibi hizmetlerimizle de İstanbul’un en mutlu insanları olacak” diyor. Şükrü Genç işe istihdam sorununa çare olacak projelerle başlayacağını söylüyor.

Sema Barlın (CHP-Üsküdar)

Yanılmıyorsam İstanbul’daki en genç kadın aday. Dedesinin de CHP’li bir yönetici olması nedeniyle çocukluğundan beri siyasetin içinde olduğunu söyleyen Sema Barlın’la Üsküdar’daki bir cafede sohbet ettik. Barlın, Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra çok genç yaşta iş hayatına atılmış. Lojistik sektöründe iş kuran Barlın, Üsküdar’da çok iddialı olduğunu söylüyor. Barlın’a göre Üsküdar halkı artık AKP’nin kötü yönetiminden bıktı. Genç kadın aday “Üsküdar’ı İstanbul’un en gözde ilçesi yapacağım” diyor.

Banu Dalaman (DSP-Beyoğlu)

Daha önce Mustafa Sarıgül’ün siyaset danışmanlarından biri olan Banu Dalaman’la Taksim’deki genellikle tiyatro sanatçılarının uğrak yeri olan Park Cafe’de konuştuk. “Beyoğlu’nun B’si” sloganı ile her gün sokak sokak gezen Banu Dalaman “Göreceksiniz seçimi biz kazanacağız” diyor. Galatasaray Lisesi mezunu olan Dalaman AKP’li Belediye’nin halktan çok şikâyet aldığını söyleyerek “Beyoğlu halkı artık kendisinden birini başında görmek istiyor” diyor. Dalaman’a göre DSP sessiz sedasız büyük bir cazibe merkezi haline geldi ve yerel seçimlerde bunu herkes görecek.

Tanıştığım adaylara başarı dilemek isterim.


*****


Bir ilkokul arkadaşım başkan adayı

Anne babamın görevi gereği Türkiye’nin pek çok yerini gezdim çocukluk yıllarımda. İlkokulu da Balıkesir’de okudum 1960’lı yılların başında.

Aradan neredeyse 50 yıl geçmiş. O ilkokuldaki sınıf arkadaşlarımdan Nedret Can’ın CHP’den Balıkesir Belediye Başkan adayı olduğunu öğrendim geçenlerde.

Nedret Can, ODTÜ İdari Bilimler’de okuyup, talihsiz bir şekilde kızını ve eşini kaybettikten sonra iş hayatına atılmıştı. Başarılı yöneticilik görevlerinde bulunan Nedret Can şimdi siyaseti seçerek CHP’den başkan adayı olmuş.

Henüz karşılıklı gelip konuşamadık ama yaptıklarını izlemeye çalıştım. Çocukluk yıllarında da çok faal ve çalışkandı, görüyorum ki enerjisi aynen devam ediyor. Balıkesir’i sokak sokak gezip hem dert dinliyor hem de yapacaklarını anlatıyor. Bu arada mal varlığını da internet sitesine koymuş.

Diliyorum ve umuyorum ki seçimleri kazansın. Balıkesir, İzmir’le Bursa arasında olmasından mıdır bilemem ama biraz çarpık gelişti son yıllarda. Bunu düzeltmek ve Balıkesir’i hak ettiği yere getirmek çağdaş görüşlü bir kadının eliyle çok daha güzel olur.


*****


İki fıkra birden

Fıkralar Yıldırım Tuna’dan:5 dakika

Uçakta bütün hostesler önde oturan yaşlı çiftin 50’nci evlilik yıldönümü olduğunu öğrenince etraflarını sarmış. Tebrik edip neler hissettiklerini öğrenmek istemişler... “İnanır mısınız kızlar sanki tam 5 dakika gibiydi” demiş adam. Hostesler “Tam ne kadar ince bir düşünce” derken adam kızlara doğru eğilmiş ve fısıldamış: “Ama sanki suyun altındaki, beş dakika!”

Sivrisinek

Adamın biri akşam geç saatlerde diş hekiminin muayenehanesine girmiş ve “Ben kendimin sivrisinek olduğunu zannediyorum” demiş. Doktor “Ben diş hekimiyim” demiş, “Psikiyatrist arkadaşımız bir üst katta.” Adam, “Biliyorum” demiş, “Işığı açık bırakmışsınız! Görünce girmeden yapamıyorum işte!”
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Can Ataklı

MHP’nin önemli saptaması





Pazar günü MHP’nin önde gelen yöneticileri ve İstanbul Büyükşehir Başkan adayı ile birlikte 2 saatlik bir kahvaltıda bir araya geldim. Cihan Paçacı, Tunca Toskay ve İstanbul İl Başkanı İlhan Barutçu Büyükşehir adayı Ahmet Turgut’u bizlere tanıttılar.

Ahmet Turgut çok genç bir şehir planlamacısı. Eğitimini de bu alanda yapmış, kariyerini de.

MHP İstanbul’da “Kazanırız” iddiasında değil. “Ama” diyor Cihan Paçacı “Bu seçimler MHP’nin yükselişinin bir göstergesi olacak. İstanbul’da kazanmasak bile çağdaş belediyecilik anlayışını ve projelerimizi halka anlatarak AKP’nin 15 yıldır belediyecilik gibi gösterdiği talan düzenini sergileyeceğiz.”

Ahmet Turgut, elbette meslekten gelmenin de rahatlığıyla art arda İstanbul projelerini anlattı bizlere bir nefeste, soluklanmadan. Trafikten imar durumuna, kentin estetiğinden, istihdam yaratma projelerine kadar pek çok konuyu keyifle dinledik.

Bunları dinlerken insanın aklına hemen şu geliyor; “Keşke seçilecek başkan tüm adayların özgün projelerini hiçbir komplekse kapılmadan hayata geçirmek için işbirliği yapsa.”

Sohbet sırasında Paçacı ve Toskay’dan çok ilginç bazı seçim saptamaları dinledim. Örneğin Cihan Paçacı “Göreceksiniz Ankara’da MHP adayı büyük sürpriz yapacak” dedi.

Paçacı sözü anketlere getirerek “Bir yanlış yapılıyor. AKP’nin karşısına sadece CHP’yi çıkarma ve sanki seçimi iki eksenli gibi gösterme çabaları var. Eğer halk böyle inandırılırsa seçimlerden AKP zaferle çıkar” diye konuştu.

Sözlerini açmasını rica ettim. Dedi ki; “Örneğin Ankara’da bazı anketler çıkıyor. Burada Melih Gökçek 7-8 puan önde görünüyor. Arkasından Karayalçın’ı gösteriyorlar. MHP’yi ise daha geride gösteriyor. Ve AKP propagandasında ‘Ey ahali, MHP adayına oy verirseniz aradan CHP çıkabilir’ deniliyor. Bu, seçmeni etkiler. Solun iktidar olmasını istemeyenler kerhen de olsa AKP’ye oy verir. Oysa Ankara’da MHP önde. AKP bu tehlikeyi gördüğü için rakip olarak CHP’yi hedef alıyor, MHP oylarını etkilemeye çalışıyor.”

Paçacı ve Toskay aynı durumun pek çok ilde böyle olduğunu belirterek “AKP kaybetme korkusu yaşadığı her yerde halkı böyle etkilemeye çalışıyor. CHP de bu oyuna düşüyor. CHP kendini AKP’nin tek alternatifi olarak görmeye devam ederse kazanacağı yerlerde bile hüsrana uğrayabilir, hesabı iyi yapmalılar” görüşünü üzerine basarak tekrarladı.



*****

Görgü ve nezaket

Gazeteci olarak pek çok kişi ve kurum tarafından davet ediliriz. Elbette bizi kara kaşımız kara gözümüz için davet etmezler. Kendilerini, hizmetlerini anlatmaya çalışırlar. Bizler de aldığımız bilgiler doğrultusunda bunları haber yaparız ya da yapmayız.

Kişi ve kurumlardan gelen davetlere katılmak zorunlu değildir. Ancak ismen yapılan bir davete katılıp katılmayacağınızı söylemek asgari bir görgü ve nezaket kuralıdır.

Pazar günü MHP’nin kahvaltısında çok üzüldüm. İl Başkanlığı kişiye özel 15 gazeteciyi davet etmiş. Hepsiyle konuşulmuş ve “olur” alınmış. Çünkü amaç bir basın toplantısı yapmak değil, tanışmak ve sohbet etmek.

Kahvaltıya 15 dadika gecikme ile gittiğimde tek gazeteci bile olmadığını gördüm. Yarım saat sohbet ettikten sonra kahvaltıya sadece benim konukluğumda geçtik. Bir süre sonra bir gazeteci arkadaşımız daha geldi. Ondan 15 dakika sonra da bir diğeri. İki gazeteci ise 2 saatlik gecikmeyle aramıza katıldı ki, ben zaten kalkıyordum, onlarla sadece merhabalaşabildik. İl yöneticilerine sordum, çok üzgündüler, çünkü 15 kişi geleceğini bildirmiş, ama gelmediler. Biz gazeteciler farklı ya da ayrıcalıklı kişiler değiliz. Söz verip tutmama hakkımız yok. Reddetme hakkımız var. Görgü ve nezaket kurallarına en titizlenen bizler olmalıyız.


*****

Anlayan beri gelsin

Sabah Gazetesi yine gazetecilik başarısı(!) göstererek herkesi atlatmış! Ergenekon tutuklusu Mustafa Özbek’in kurduğu dinleme merkezini ortaya çıkarmış! Kutlamak gerek!

Haberde dinleme cihazlarının markası, kod numarası, Türkiye’ye nasıl sokulduğu anlatılıyor.

“Ergenekon dinleme merkezi kurmuş” haberini okuyunca aklınıza ne gelir? Bu merkezin darbe ile yıkılmak istenen iktidarı dinlediği, bir takım görüntüler çektiği ve belki de montajlar yaptığı değil mi?

Hayır, hükümeti yıkmak isteyen örgüt meğerse CHP’yi, bazı bürokratları ve Türk-İş’in eski Genel Başkanı Bayram Meral’i dinliyormuş.

Eski dinleme kayıtlarına bakıyorsunuz, hep benzer şeyler var. Demek ki bu örgüt asla devirmek istediği iktidar ile ilgili belge, ses ve görüntü kaydı, dosya tutmamış, hep kendinden olanları izlemiş.

Çok merak ediyorum, darbe yapacağı söylenen bir örgüt neden yıkmak istediği iktidarla ilgili bir şey toplamaz da hepsi kendi aleyhine kullanılacak kayıtlar tutar elinde?

Ya da şöyle bir şey düşünelim; acaba Ergenekon’un elinde iktidarla ilgili sesli ve görüntülü kayıtlar var mı? Diğer belgeleri gazetecilere verenler bunları ne zaman servis etmeyi planlıyor?


*****

Çatıdaki camcı

Yıldırım Tuna’dan; Çatı odası penceresinin camı kırılınca yaşlı kadın camcıya telefon etmiş. Camcı gelmiş, yaşlı kadın zorlukla merdivenlerden inip kapıyı açmış, camcı içeri girip çatı katına çıkmış. Az sonra yine kapı çalmış, yaşlı kadın tekrar binbir zahmet aşağı inip kapıyı açmış bir bakmış ki yine camcı. “Evladım” demiş kadın hayretler içinde, “Sen biraz önce gelmemiş miydin?” Camcı “Evet teyzeciğim” demiş biraz sinirli, “Düştük herhalde!”


*****

‘NEREDEYİM’

Geçen ay Uludağ’da kaybolan bir genç, yanında cep telefonu olmasına rağmen kurtarılamadı. Çünkü sis ve tipide kaybolan genç yerini bilmediği için söyleyemiyordu konuştuklarına.

Ve cep telefonu şirketinin “telefonun yerini ancak savcılık emriyle bildireceğini” belirtmesi bir gencin hayatına mal oldu.

Şimdi bu acı olaydan yola çıkan cep telefonu şirketleri yeni bir sistem geliştirmiş. Telefonunuza Büyük harflerle “NEREDEYİM” yazıyor 2222’ye gönderiyorsunuz. 30 saniye sonra size bir mesaj geliyor. Mesajda bulunduğunuz yerin coğrafi konumu yazılı. Örneğin “41 derece 05 dakika 55 saniye kuzey, 29 dakika 00 dakika 06 saniye doğu” gibi. Mesajda ayrıca en yakın karakol ya da görebileceğiniz bir yapının da adı veriliyor.

Yani kayboldunuz, kurtarılmayı bekliyorsunuz, yerinizi tam olarak öğrenip birine bildirebiliyorsunuz. Tabii bunu yapabilmek için şuurunuzun da yerinde olması gerek. Aksi takdirde yine savcılıktan izin gelene kadar hayata veda edebilirsiniz. Bu arada Uludağ olayında ihmali olan Jandarma subayına bir şey yapıldı mı?
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Can Ataklı

Dinleme skandalının şahikası




Doğan Grubu’na kesilen 900 milyon liralık vergi cezasından sonra piyasaya sürülen bir “telefon dinleme kaseti” çok düşündürücü. Bu olay aylardır yazdığımız “Telefon dinlemeleri bir terör haline geldi, iktidar bu yasa dışılığın önüne geçmediği gibi kişi ve kurumları baskı altında tutup sindirmek için bir araç olarak kullanıyor” görüşü kanıtlanıyor.

İsterseniz bu olayın neden dinleme skandalının şahikası (En tepe noktası) olduğunu maddeler halinde sıralayalım:

1- Ses kaydındaki isimlerden biri Doğan Grubu yöneticilerinden Soner Gedik diğeri ise Gelir İdaresi Başkanı Mehmet Akif Ulusoy.

2- Her iki isim hakkında da herhangi bir suç duyurusu ya da şüphe yok.

3- Konuşma cep telefonlarından yapılıyor.

Bu durumda ses kaydının piyasaya sürülmesi nasıl gerçekleşmiş olabilir:

1- Soner Gedik banda alıp dağıtmış olabilir. Bu mümkün değil. Çünkü bunun hiç gereği yok.

2- Mehmet Akif Ulusoy kaydedip dağıtmış olabilir. Bu da mümkün değil. Çünkü konuşma kaydına göre Gelirler Genel Müdürü zaten zor durumda.

O halde bu ses kaydı AKP medyasının ifadesiyle “dinlemeye” takılmış. Peki “dinlemeye takılma” ne demek? Eğer bir kişinin telefonu dinleniyorsa, ilgisi olmayan üçüncü bir şahısla yaptığı konuşma da doğal olarak kayda giriyor.

O halde bu iki kişiden biri hakkında “yasal” olarak alınmış dinleme izni olması gerek. Soru şu: Hangisi için dinleme izni alındı ve gerekçe olarak ne gösterildi?

Ben her iki isim hakkında da dinleme izni alındığını sanmıyorum. Demek ki iktidarın emrindeki istihbarat birimleri istedikleri kişiyi dinleyip kayda alıyor ve bunu işlerine geldiği gibi de servis ediyor. Bu olay bunun çok açık kanıtıdır. Adalet Bakanı’nın duruma el koyması gerek.




*****


Erhan Göksel’in Yeni Şafak öfkesi


Çarşamba günü Yeni Şafak Gazetesi’nde yayınlanan “Erhan Göksel de Ergenekon’un yüzde 75’inin doğru olduğunu söyledi” haberini kaynak göstererek “AKP medyası Ergenekon konusunda sözleri çarpıtarak yayınlıyor ve bu sayede yapılanları haklı göstermeye çalışıyor” demiştim. Ardından da “Yüzde 75’i doğruysa yüzde 25’i yalan demektir. Ama acaba neler yalan ve bu yalanlar yüzünden kaç kişi mağdur edildi?” diye sormuştum.

Yazıdan sonra ilk arayan Erhan Göksel oldu. Göksel “Çok iyi bir noktayı yakalamışsınız” dedikten sonra şöyle dedi:

“Ben bu açıklamayı gözaltına alınmadan bir hafta önce yaptığım televizyon programında söylemiştim zaten. Serbest kaldıktan sonra ODTÜ’de bir konferans verdim. Gözaltına alınmadan önce böyle düşündüğümü ama sorguda bu görüşümün doğru olduğunu anladığımı söyledim. Zaman Gazetesi de konferansı izlemiş ve bunu yapmış.”

Göksel bu konuşması sırasında Ergenekon’un buna rağmen sonuca ulaşmayacağını savunduğunu belirterek “Çünkü gördüm ki savcıların faili meçhullerle ilgileri yok. Bu durumda Ergenekon sonuçlanmaz” dedi.

Bu sözlerinin Zaman Gazetesi’nde yer aldığını belirten Göksel “Yeni Şafak haberi Zaman’dan almış ama bu bölümünü çıkarmış. O zaman ortaya başka bir anlam çıkıyor” diye konuştu.

Yeni Şafak’a çok öfkeli olduğunu belirten Erhan Göksel “Bu yapılan medya yoluyla ahlaksızlıktır sahtekârlıktır. Yeni Şafak’ı dürüst olduğu için beğenerek izlerdim ama yapılan bu ahlaksızlıktan sonra bu görüşüm tamamen değişti. Bu söylediklerimi aynen yazabilirsiniz” dedi. Göksel aynı duyguları gazetenin yazarı Fehmi Koru için de hissettiğini sözlerine ekledi.


*****



Birden yargıya saygı akıllara geldi

Ergenekon ile ilgili olduğunda başta Başbakan olmak üzere maaşallah her AKP yetkilisi kendinde konuşma hakkı buluyor. Gazeteci “Ergenekon konusunda bir gerileme mi var?” diye soruyor Başbakan kollarını iki yana açıp “İnsaf yani” diyor. Sonra da ekliyor “Nereye kadar giderse gideceğiz.”

Polisten, MİT’ten bir ihtimal adliyeden hemen her gün tonlarca bilgi belge ile ses ve görüntü kayıtları medyaya sızdırılıyor.

Hemen her gün Ergenekon’la ilgili bir bakan, yönetici, bürokrat demeci gazete sayfalarını TV ekranlarını süslüyor.

Ancak sıra Deniz Feneri’ne gelince hepsi de suspus oluyor. Ne “Nereye kadar giderse gitsin” meydan okumaları var, ne adı geçenlerle ilgili bilgi, belge veya telefon kaydı ne de bir kararlılık gösterisi. Ergenekon’u beğenmedikleri herkesten intikam alma aracı olarak gören zihniyet, iş Deniz Feneri’ne gelince “yargıya intikal etmeyi” hatırlıyor.

Ama diyorum ki, iktidar hukuku ne kadar ayaklar atına alırsa alsın, yargıyı ne kadar baskı altında tutarsa tutsun, halkın hafızasını ne kadar bulandırmaya çalışırsa çalışsın, şurası unutulmasın ki Türkiye bir hukuk devleti. Bu ülkenin savcıları, hâkimleri var. Adalet er veya geç tecelli eder.


*****


Bu da yargıya saygısızlık

Bir süre önce Avrupa Birliği fonlarının desteği ile yürütülen bazı projelere katılan isimlerden söz etmiştim. Yazıdan sonra andığım bazı isimler söz konusu paraların ceplerine girmediğini, proje kapsamında harcandığını belirten açıklamalar göndermişlerdi. Ben de bu açıklamalardaki haklılık payını görerek bunları sizlere duyurmuştum.

Şimdi öğreniyorum ki, aynı kişiler bu açıklamaları yetersiz bularak mahkeme kanalıyla tekzip göndermek istemişler. Mahkeme de yazılan yazının gazetecilik ilkelerine uyduğunu ayrıca AB fonlarından kaynak almanın da yasalar gereği suç olmadığını belirterek tekzipleri reddetmiş. Şimdi bu isimler ve medyadaki arkadaşları kıyameti kopararak mahkemenin kararını ağır dille eleştiriyorlar. Bu yolla mahkemelerin tarafsızlığını bozduğunu, siyasi bir fikir ürettiğini ileri sürüyorlar.

Mahkeme kararları elbette eleştirilebilir ama her nedense bu çevreler sadece kendileriyle ilgili mahkeme kararlarına karşı çıkıyorlar. Yargıya bakışı bu kadar ucuzlatmak hiç hoş değil.


*****


Takip

Yıldırım Tuna’dan: Kadınlar tuvaletinde duvar yazısı:

“Kocam her yerde beni takip ediyor!..”

Hemen altında, bir başka el yazısıyla:

“Abartıyorsun birtanem!..”
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Mengi

Estağfurullah!





Başbakan Erdoğan başarısı ile övünebilir; sonunda Baykal’ı da zıvanadan çıkardı!

Dün TV ekranında CHP lideri “İktidar olmuşsun ama adam olamamışsın” diye bas bas bağırıyordu.

Hedefi Başbakan Erdoğan’dı.

Buraya nasıl geldik biliyorsunuz:

İşsizlik ve yolsuzluklar iktidarın yumuşak karnıdır. CHP lideri her konuşmasında bu yarayı haklı olarak kaşıyor.

Nihayet Başbakan “Çaren varsa söyle uygulamazsam siyasi hayatımı bitiririm” dedi. Baykal da beklenmedik bir şey yaptı:

Krize ve işsizliğe karşı yedi tane öneri sundu.

Hepimiz siyasi tansiyonun bu adımla düşeceğini, sorunlar yanında artık çözümleri konuşmaya başlayacağımızı bekliyorduk; tabii yine yanıldık.

Başbakan “Hadi sen işine bak” dedi!

Halbuki muhalefet liderinin bundan daha önemli ne işi olabilir?

Tayyip Erdoğan, uygar tartışma istemiyor, kavga gürültü istiyor.

Çünkü kavga biterse diyalog dönemi açılacak, o zaman cevabını veremeyeceği sorular peş peşe kendisine sorulacaktır.

Kırk fırın ekmek

Asabi lider görüntüsünün kendisine dokunulmazlık sağladığından emindir!

O zırhı deldirmemek için çağrısına olumlu cevap veren Baykal’ı azarladığı gibi “Kırk fırın ekmek yesen iktidara gelemezsin” diye tahrik de etmiştir.

Bu söze CHP lideri Sinop’taki mitingden şu cevabı göndermiştir:

“Bana diyor ki kırk fırın ekmek ye iktidara gel. İçimden geçen şu.. Bak sen iktidar olmuşsun ama adam olamamışsın. Bana öyle geliyor ki kırk fırın ekmek yesen de adam olamazsın!”

Baykal Başbakan Erdoğan’ın kurnazlığını ve mücadeleye yoğunlaşma yeteneğini hafife alıyor.

Başbakan ailesinin ve yakınlarının iktidar nimetlerinden yararlanması, dünyanın her yerinde merak ve haber konusu olur.

Dikkat ederseniz Başbakan, bu konuda soru soran herkese, birey, kurum ayırmadan saldırıyor, kimilerine hakaret ediyor, kimilerine devletin gazabı ile yükleniyor.

Dikkat edin, hiç bir eleştiriye cevap vermiyor. Çünkü bu yönde oluşacak bir uygarlaşma sürecinin, korktuğu sorulara yeniden güncellik kazandıracağını biliyor.

Maganda üslubu

Batman mitinginde eski Cumhurbaşkanı Demirel’i de hedef aldı.

Geçmişte kendilerinden hesap sorulan siyasetçilerin “Dün dündür, bugün bugündür” dediklerini hatırlatırken kendisi onlara hiç benzemeyen ideal örnekmiş gibi gerçek dışı şeyler söyledi.

Oğlunun gemicik hesabını mı verdi?

Çocuklarının altın ticareti yapan büyük bir şirketin ortaklığını nasıl kazandıkları sorusuna mı açıklık getirdi?

Yoksa Deniz Feneri ile merhamet soygunculuğu yapan ahlâksızları gönül defterinden olsun sildiğini mi belli etti?

Hiç birini yapmadı, yapmayacak..

Eski Cumhurbaşkanı’nın bile konuşmasına tahammül edemiyor artık.

Demirel “Davos’un faturası mutlaka çıkar” demiştir çünkü.

“İşsizlik çamaşır makinesi dağıtarak çözülmez” demiştir.

“Halk yolsuzluklara karşı diri durmalı” demiştir.

Başbakan çok seslilik sevmiyor. Toplumu kutuplaştırarak, yoksulları bile militanlaştırarak siyaseti içi boş bir lâf yarışı küfür dozu git gide yükselen bir dalaş haline getirmek istiyor.

Baykal’ın tecrübesi onu bu tuzağa düşmekten korumalıydı, olmadı.

Dün “Bu üslup maganda üslubu, başbakan üslubu değil” dedi.

Haklı ama artık burada durmalıdır.

Çünkü Başbakan’a “adam olamamışsın” demek ve maganda benzetmesi yapmak da ana muhalefet liderine yakışmıyor!
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Mengi

Yayın zaptiyesi




Deniz Feneri davasına bakan Frankfurt mahkemesi, maşaları mahkûm ettikten sonra önemli bir uyarı yaptı.

“Önümüze gelen sanıkları yargılayıp cezalandırdık. Ama bitmedi. Çünkü asıl failler yakalanmamış ve yargılanmamıştır. Hepsi Türkiye’de” dedi.

Ahlâki erdemlerin saygı gördüğü toplumlarda bu ağırlıkta ithama hedef olan kişi eğer kamu görevi yapıyorsa asla koltuğunda oturamaz.

Ama bizde lök gibi oturuyor!

Alman adaletinin “onlardan biri” diye gösterdiği Zahid Akman aylardan beri TV yayıncılığının kamu otoritesi olan kurumun, yani RTÜK’ün başkan koltuğuna dört elle sarılmış, yapışmış, kalkmıyor.

Bir kamu zararı yaratmasa bile sadece çocuklarımızı kötü bir örneğe karşı korumak için dahi indirilmesi gerekirdi.

Ayrıca RTÜK Başkanlığı gibi görevler, zan altında kalmış kişiler tarafından sürdürülemez. Kural, en azından temize çıkacakları güne kadar onları uzaklaştırmaktır.

Kaldı ki Zahid Akman’ın gösterdiği pişkinlik ve onu böyle davranmaya cesaretlendiren iktidar tavrı, kamu düzenine zarar veriyor.

Çünkü Akman, kenara çekilmesini istemeyen, tam tersine koltuğunda direnmesi için cesaret veren AKP iktidarına teşekkür borcunu öderken hukuka ve ahlâk değerlerine karşı cinayet vahametinde suçlar işlemektedir.

Mesela kurul Show TV’yi taraflı ve seçim dönemi yasaklarına aykırı haberler vermekle suçlayarak YSK’ya şikâyet etti.

Geçen hafta Adalet Bakanı Şahin Antalya’da “Hükümetle zıtlaşan yerel yönetimler Ankara’dan bir şey alamıyor. Maalesef bu Türkiye’nin gerçeği” diyerek ağır bir suç işlemişti.

RTÜK’ün tarif ettiği tarafsızlık bakanın işlediği demokrasi ayıbını ve seçim suçunu halktan gizlemek midir?

Borca batmış bir emeklinin bakana isyanını veya parti mitinglerinde devlet olanaklarını alabildiğine kullanan Başbakan’a yöneltilmiş eleştirileri sansür etmek midir?

Ayıplı işbirliklerinden elbette iyilik çıkacak değildir. Bozulma bulaşıcı bir hastalık gibidir.

Belli ki “Al takke - ver külâh” böyle devam edecek...

Tek ümit, Almanya’dan gelen Deniz Feneri dosyasına yargının en kısa zamanda müdahale etmesi ve iktidara yaranmak için yayıncıların üzerinde terör estirmeye kendini mecbur hisseden kişinin elinden RTÜK Başkanlığı makamını kurtarmasıdır!

Temizliğe tedbir

Seçim dönemleri, temizlenme ve yenilenme vesilesi olmalı.

Ama olmuyor.

O yüzden sorunlar kanserleşiyor.

Geçen gün uzun yıllar büyükşehir belediye başkanlığı yaptığı halde hâlâ çalışmaya mecbur olduğu bürosunda ay sonlarını zorlukla getiren tecrübeli bir siyasetçi ile yolsuzlukları konuşuyorduk.

“Kamu ihalelerinin yüzde 80’i şaibelidir” dedi.

Böyle bir kirlilik kader olamaz. Kokuşmanın merkezi belediyelerdir. Seçime giderken partilerin bu konuda tedbir düşünmesi ve oy isterken karşılığında temizlik taahhüt etmesi gerekmez miydi?

Evet ama yok böyle bir şey.

Çünkü düzen böyle kurulmuş... Namuslu insanların belediye meclislerine girmeleri zor girebilenlerin barınması daha zordur.

İlk çare işsiz-güçsüz siyaset profesyonellerini belediyelerden uzak tutmaktır.

Seçmen buna rağmen onlara oy veriyorsa soyulmayı kabul ediyor demektir.

Belediye meclislerini yeterli gelire sahip insanlarla oluşturmak ilk adım olabilir.

Listeler kesinleşti, tren kaçtı demeyin.

Adayları araştırın, parti gözetmeden kaliteye oy verin!
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Mengi

Şanssız THY





Amsterdam’a giden THY uçağının düşmesi nedeniyle dün üzüntülü bir gün yaşadık.

Ölenlere Allah’tan rahmet, yaralılara şifalar dileriz.

Havacılık, teknik bilgi ve disipline en bağımlı, dünyanın en zor işi. Bu işi bizde her olan biteni “takdir-i ilâhi” diye açıklamaya şartlanmış insanların yürütüyor olması, temel yanlışımızı ortaya koyuyor.

Kaderin her olayı yönettiğine inananları ikna etmek kolay değil ama yine de düşünmek lâzım:

Niçin böyle üzücü kazalar daha çok bizim başımıza geliyor?

Uçak kazalarından pek azının gerçek nedenini öğrenebiliyoruz. İhtimal, dünkü de aynı karanlığa karışacak.

Oysa ısrarla kovalamak lâzım: THY yönetimine egemen olan kaderci zihniyet teknik bakımın ve eğitimin sürekliliği ilkesine bağlı kaldı mı?

Bu mecburiyetleri hafife alan yaklaşımlar hanidir eleştiri ve endişe konusu oluyordu. Dünkü kazada bakım ve eğitim eksiğinin payı var mıdır?

Havacılık, disiplin zaafına tahammülü olmayan bir alan.

THY sinema oyuncusu Kevin Costner’in oynadığı pahalı reklâmlarla kârlı ve başarılı bir sezona hazırlanıyordu.

Oysa insanların aklında şimdi, Kevin Costner’ın yerinde olma isteği değil, üstünde THY yazan bir uçağın üçe bölünmüş görüntüsü kalacaktır.

Kafaları değiştirmek, her makamda “mutlaka bizden biri olacak” inadından vazgeçmek lâzım.

Apron’da deve kesen yöneticiyi siz ödüllendirip Londra’ya tayin edebilir, hacdan döndüğünü dış hat terminalinde terlikleriyle gezerek belli eden birini de THY’nin başına genel müdür yapabilirsiniz...

Ama geri tepiyor işte; işin tabiatı onaylamıyor yaptığınız seçimi. Reddediyor!

Tayyip Bey’in seçimi

Başbakan, CHP liderine “İşsizliğe çözümlerini açıkla, yerine getirmezsem siyasi bırakırım” diye çağrı yapmıştı.

Deniz Baykal da hemen bu çağrıyı 7 öneri sunarak cevapladı.

Sürekli kavga ve kutuplaşma üreten siyaset, sorunlara çözüm arayan bir mecraya nihayet girmeye mi başlıyordu?

Bu sorunun yansıttığı ümit, gerginlikten yorulan gönüllerimizi tam aydınlatacakken Başbakan dün Afyonkarahisar’dan savurduğu güllelerle ümitleri yerle bir etti. Her şey eski haline döndü.

Oysa düşündüğü tedbirleri ortaya koymasını Baykal’dan kendisi istemişti. Ama sonra “bana akıl veriyor” diye ona öfke saçtı “sen git de işine bak” diye bağırıp çağırdı.

Bunları, krizin bizi teğet geçtiğini zanneden ve tedbir almayı ihmal eden tek OECD ülkesinin Başbakanı olduğunu unutarak söylüyordu. Halbuki çağrısına cevap verdiği için Baykal’a teşekkür etmesi, en azından önerilerini inceleteceğini belirtmesi gerekirdi.

İstediği şeyin uygar diyalog olmadığı ortaya çıkmıştır. Gerginlikten beslendiğine, mağdur görünüp öfke saçmanın daha çok prim sağladığına inandığı için, siyaseti yumuşatma fırsatına tekme atmıştır.

Çünkü önündeki seçeneklere sadece “kaç oy getirir” hesabı ile bakıyor.

Dün ekonomide çok iyi olduğunu iddia etmiş, kendisine yetişmesi için Baykal’ın kırk fırın ekmek yemesi gerektiğini söylerken coşkuya kapılıp uzak olmayan bir gelecekte dış ticaretimizi dolar, avro, yen gibi yabancı paralarla değil Türk Lirası ile yapar hale geleceğimizi savunmuştur.

Alıştığımız siyasete döndüğümüze göre bugün Baykal’ın ne diyeceğini tahmin edebiliriz:

“Atma Recep din kardeşiyiz” diyecektir!

“Tüm vizyonu bir sonraki seçimle sınırlı” siyasetçilerle yaşamaya mahkûmiyetimiz sürüyor...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.