You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
]Çek Cumhuriyeti, teşvik paketi açıkladı [/color]




Çek Cumhuriyeti, küresel durgunluğun etkileriyle savaşmak için 3,14 milyar dolarlık teşvik paketi açıkladı.

AA

Paket, vergi indirimleri, ekoloji ve altyapı yatırımları, büyük otomobil üreticilerinin yanı sıra küçük işletmeler için de kredi garantileri içeriyor.

Avrupa Birliği'nin en hızlı gelişen ekonomisi olan ihracat odaklı Çek Cumhuriyeti'nin, dış piyasalardaki daralma nedeniyle bu yıl durgunluğa girmesi bekleniyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Hurşit Güneş

Dünyanın dev bankaları eridi gitti


Citigroup’un ne denli büyük bir banka olduğunu hep biliriz. Çok değil, daha bir yıl önce piyasa değeri 255 milyar dolar olan dev bir bankaydı. Şimdi ise piyasa değeri 19 milyar dolara düştü! Ona yakın piyasa değeri olan HSBC ise 215 milyar dolardı. Fakat HSBC bugün dünyanın en güçlü bankası olarak yoluna devam ediyor; piyasa değeri 97 milyar dolar.


Nedeni basit; HSBC kendini aşırı risklerden korudu ve konut krizinden sınırlı darbe yedi. Tabii bir de krizin Amerika’da daha derin olması da etkili oldu.

Yandaki grafiklerde dikkatimi çeken bir başka gelişme de İngiltere’de öğrencilik yıllarımdaki bankamın, yani Barclays’in durumu. 91 milyar dolarlık değerden 7.4 milyar dolara inmiş. Koca Barclays neredeyse 2-3 yıl önceki Finansbank’ın ederine gelmiş..

Hele Royal Bank of Scotland’ı ele alırsanız durum daha da içler acısı. 120 milyar dolarlık banka inivermiş 4.6 milyar dolara. Borç gırtlağa kadar. Alacak deseniz bir o kadar da o. Ama ne ödeyeni var, ne de doğru dürüst değeri kalmış.


Almanların en büyük bankası Deutsche 76 milyardan 10.3 milyar dolara, Fransızların 3 dev bankası sırasıyla Credit Agricole, Societe Generale ile BNP Paribas da çok büyük değer kayıplarına uğradılar. Credit Agricole 67’den 17 milyar dolara düştü. Societe Generale 80’den 26 milyar dolara, BNP de 108’den 32.5 milyar dolara. İtalyanların Unicredit (hani şu YKB’de Koç’un ortağı olan grup) orta derecede zarar görenlerden; 93 milyar dolardan 26 milyar dolara düşmüş.


Bankacılığın ocağı İsviçrelilerin medarı iftiharı UBS ve Credit Suisse ise benzer oranlarda değer kaybetmişler. İlki 116 milyar dolardan 35’e, ikincisi de 75 milyar dolardan 27’ye inmiş.


Amerikalıların bu krizde çok bankası battı. Özellikle de yatırım bankaları. Saymaya gerek yok. Citibank’ın bile düştüğü halden sonra yine de ortalığın iyi idare ettiği düşünülebilir. Fakat dikkatimi çeken, Goldman Sachs ile JP Morgan’ın bugün oldukça sağlam görünmeleri. HSBC’den sonra en yüksek piyasa değerine sahip banka JP Morgan. Birkaç ay önce batacağı sıklıkla tartışılan Goldman Sachs ise 35 milyar dolarlık piyasa değeriyle dünyanın özkaynak açısından 4. bankası görünüyor.



Gelelim krizin yarattığı fırsata. Tüm dünyada bankalar darbe yedi. Özkaynakları eridi, piyasa değerleri çok düştü. Ama bunun simetrik olmadığı görüldü. Nedeni aldıkları riskler oldu. Kimi krizden çok darbe yedi, kimi az. Fakat bu az darbe yiyip de piyasa değeri açısından dünya 3’üncülüğüne yükselen bir İspanyol bankası var: Santander. Bu banka yukarıda yer alan bankalar arasında 5 ya da 6’ncı geliyordu. Şimdi çok farklı bir yerde.
RBS’nin piyasa değeri 26 kat, Barclays’in ve Citigroup’un 12 da kat küçülmüş. Diğerlerinde 3-3.5 kat kadar kayıp var. İnanılmaz, dünya devi bankalar eridi, gitti!
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Bavulla döviz bekliyorduk ‘gelmedi!’



Geçen kasımda bir kanun yayımlandı. Buna göre, 2 Mart 2009’a kadar yurtdışında dövizi olanlar dövizlerini yurda getirmek isterlerse yüzde 2, yurtiçinde kara parası olanlar paralarını aklamak isterlerse yüzde 5 vergi ödeyecekler, buna karşılık, Maliye, gelen dövizler ve aklanan kara para için hiçbir takibat yapmayacaktı.


Tasarı hazırlanırken, tartışılırken, kanun çıkarken bu kanun sayesinde yurtdışından ülkeye bavulla döviz getirenlerin olacağı, yurtiçindeki kara paranın da aklanarak sisteme gireceği söyleniyordu.


Kanuna göre, önce beyan, sonra da dövizi veya TL’yi bankalara yatırma zorunluluğu var. Maliye Bakanlığı kaynakları 5 milyar dolarlık bir beyan tahmini veriyorlar. Fakat sisteme önemli miktarda döviz ve TL girmediği anlaşılıyor. Kanun yürürlüğe girdiğinde TL mevduat 272 milyar TL idi. Şimdi 278 milyar TL. Döviz tevdiat hesaplarında 155 milyar dolar döviz vardı. Şimdi 153 milyar dolar döviz var.




Övsen de suç, yersen de suç ‘Kes sesini, otur aşağıya!’
- Vergi cezası 826 milyon TL olan, faiziyle 988 milyon TL’ye çıkan Doğan Grubu’nun 6 şirketi daha gözaltında. (Sabah, 21.2.2009, s. 1)

- Başbakan “Sadece Maliye değil, SPK da Doğan Grubu’nu inceliyor” dedi. (Sabah, 23.2.2009, s. 6)

- Doğan Grubu için zor 5 yıl. Doğan Grubu’nu en az 5 yıl sürecek bir yargı dönemi bekliyor. (Sabah, 21.2.2009, s. 5)

Bu haber “bombardımanının” muhatabı olan Doğan Grubu, 2007 yılında 6.8 milyar TL vergi ödemiş. Bu ödeme İstanbul’daki vergi tahsilatının yüzde 10.43’ünü teşkil etmiş.
Vergi kaçakçısı olarak suçlanan grubun başkanı Aydın Doğan, 1994-2007 yılları arasında 13 defa Türkiye vergi rekortmeni olarak ödüllendirilmiş. Türkiye’nin 6 defa birinci, 6 defa ikinci vergi ödeyeni olmuş.

Maliye Bakanlığı’nın olağan denetimlerinde, bir vergi mükellefinin vergi işlemlerinde bir yanlışlık, bir usulsüzlük tespit edilir ise, yürürlükteki mevzuat kapsamında gereken işlemlerin yapılması olağandır.


Türkiye’de birçok vergi mükellefi için benzer denetimler yapılır. Bu denetimlerden ve sonuçlarından çok kimsenin haberi olmaz.


Olağandışı olan, seçim dönemi öncesi, iktidar partisinin yayınlarından memnun olmadığı ülkenin en büyük medya grubu aleyhine gerçekleşen gelişmeler ve de bu gelişmelerin iktidar partisi ve başkanı (Başbakan) tarafından seçim malzemesi haline getirilmesidir.
Başbakan, sonucu kesinleşmemiş bir vergi denetimi hakkında konuşamaz. Doğan Grubu’nun vergi sorunlarını her gün gündeme getirir, bu, devlet gücüyle, beğenilmeyen yayınları yapanları susturma arayışı olarak değerlendirilir. Ve de karşıtlarına gözdağı vermek olarak nitelendirilir.



On yıldır Doğan Grubu’nun yayımladığı gazetede yazıyorum. Bu tabloda iktidarı eleştirsem, “Vergi geldi diye, hükümete düşman oldu. Patronunu kurtarmak için iktidara hücum ediyor” denilecek. Hükümetin bir icraatını övsem, “Patronunu kurtarmak için iktidara yağ çekiyor” denilecek.


Geliniz de bu ahval ve şerait altında bir şeyler yazınız: Övsen de suç, yersen de suç. Sonuç: Kes sesini. Otur aşağıya!..
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Osman Ulagay

Erdoğan krizi fırsata çevirebilir mi?




Büyük çapta işsizlik yaratan ve depresyona dönüşen ekonomik krizlerin, etkisi yıllarca süren siyasi depremlere yol açtığını biliyoruz. Depresyonun yaşandığı dönemde iktidar olan köklü siyasi partilerin bile bunun bedelini uzun süre iktidardan uzak kalarak ödediğini gösteren bir sürü örnek var.

“Büyük depresyon” diye de nitelenen 1929 - 30 krizi başladığında İngiltere’de İşçi Partisi iktidardaydı ve sahip olduğu 288 sandalye ile Parlamento’daki en büyük partiydi. 1931’de yapılan genel seçimde İşçi Partisi yalnızca 52 sandalye kazanabildi ve ancak 2. Dünya Savaşı sonrasında yeniden iktidar partisi haline gelebildi.


Depresyonun tüm boyutlarıyla yaşandığı ABD’de Cumhuriyetçi Başkan Herbert Hoover, 1932’de yapılan seçimde hezimete uğradı ve ondan sonra 1952’de General Eisenhower’ın seçimi kazanmasına kadar geçen 20 yıl boyunca Cumhuriyetçi Parti iktidardan uzak kaldı.

AKP’nin yükselişi

Türkiye’ye ve çok daha yakın tarihe dönecek olursak, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kuruluş ve yükselişinin de Türkiye ekonomisindeki krizli dönemle yakından ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.

Anavatan Partisi’nin inişe geçtiği 1990’dan itibaren Türkiye’yi yöneten iktidarlar ülkeyi, sonunda 2001’deki büyük ekonomik krizle sonuçlanan sürece sürüklememiş olsalardı acaba AKP 2002’de tek başına iktidara gelebilir miydi? O güne dek Türkiye’yi yöneten, merkez sağdan merkez sola uzanan siyasi partiler, ekonomideki çöküşün sorumlusu olarak görülmeselerdi AKP böylesine ilgi görebilir miydi?



Başbakan Erdoğan’ın kendisini iktidara taşıyan bu ilişkinin önemini en iyi bilenlerden biri olduğunu varsayarak bugünkü tabloya baktığımızda, karşımıza cevaplanması çok da kolay olmayan bir soru çıkıyor.


Kimilerinin artık “depresyon” diye nitelemeye başladığı küresel krizin Türkiye ekonomisini de derinden sarsmaya başladığı ortamda, Sayın Başbakan nasıl bu kadar kayıtsız kalabiliyor ekonomideki olumsuz gelişmelere? Ekonomideki çöküşün sonunda iktidarına zarar verebileceğini düşünmüyor mu?


Kriz içinde kriz mi?

Yerel seçime odaklanmış görünen Sayın Başbakan’ın, ekonomideki gelişmelere kayıtsız kalmanın ötesinde, adeta kriz içinde kriz yaratacak bir tavrı benimsediği görülüyor. Partisine karşı muhalefet potansiyeli taşıdığını düşündüğü medya gruplarına karşı seçim meydanlarında başlattığı saldırıyı daha geniş bir cephede sürdürmeye kararlı görünen Sayın Başbakan’ın bu tavrı başka bir olasılığı akla getiriyor.
Küresel krizin başka ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de pek çok işletmeyi ve sektörü zorlaması kaçınılmaz görünüyor. Firmaların ve bankaların çıkmaza girdiği noktalarda onların kaderini sonunda devletin tavrı belirliyor.


Devletin gücünü elinde bulunduranlar, bu noktada verecekleri kararlarla hangi sermaye gruplarının ayakta kalacağını da belirlemiş oluyorlar. Sermayenin el değiştirmesini amaçlayan bir iktidar, krizin derinleşmesine bir noktaya kadar kayıtsız kalarak ve kriz içinde kriz yaratarak bu hedefine yaklaşabilir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Osman Ulagay

Krizde dip arayışı insanı sarhoş eder



Küresel ekonomide ve piyasalarda kötü haber yağmuru geçen hafta da devam etti. Yazının içindeki çerçeveli kutuya bir göz atarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.
Evet, bir kez daha yazıma iç kapayıcı bir cümleyle başlamak zorunda kaldım. Keşke kötü haber yağmurunun artık sonuna gelindiğini, küresel ekonomideki kötüye gidişin dibe vurduğunu yazabilseydim.
Krizin dibe vurduğunu yazabilmek kuşkusuz benim de özlemim ama ne yazık ki bu özlemi henüz gideremiyorum, çünkü bir yandan kötü haber yağmuru şiddetlenerek sürüyor, diğer yandan ciddiye aldığım yetkililerin, uzmanların, ekonomistlerin değerlendirmelerine bakınca, krizin sonunu müjdelemek için hiç acele etmemem gerektiğini anlıyorum.

Dip sarhoşu olanlar

Kötü haber trafiğinin böylesine yoğun olduğu, beklentilerin kötü habere odaklandığı bir ortamda, küresel ekonomideki ya da Türkiye ekonomisindeki olumlu sayılabilecek bir gelişmeyi yakalayıp öne çıkarmanın dayanılmaz bir çekiciliği var. Umutsuzluk ortamında biri çıkıp, bir değişkendeki geçici düzelmeye bakarak “Krizin dibi göründü” deyince herkes kulak kabartıyor. Kötü haber yağmuruna yol açan fırtınalı resmin bütününü göremeyenlerin, bu tür sinyallere bakarak “Krizin dibi göründü” aldatmacasına kanması da mümkün olabiliyor.


Yaklaşık bir yıldan beri sık sık bu oyunu oynayan ve insanları dibi bulma sarhoşluğuna sürükleyenler var. Biraz da onların etkisiyle “Yılın ikinci yarısında işler açılır” masalına inananlar hiç de az değil. Ucuz bir şarapla kafayı bulup geçici bir iyimserlik dalgasına kapılmak istiyorsanız onları izlemeye devam edin.

Dibi bulmak önemli
Bugünkü gibi büyük krizlerin yaşandığı dönemlerde krizin dip noktasını yakalama çabası aslında önemli bir iş. Günün birinde bu krizin de dibe vurduğu noktaya gelinecek elbette ve bunu öngörebilenler, tıpkı krizi öngörebilenlerin şimdi olduğu gibi, “meşhur” olacaklar. Onları izleyenler de büyük para kazanma şansını elde edecek. Önemli olan, palavracı iyimserlerle, büyük resimdeki kırılma noktalarını görebilen gerçekçi analistleri ayırt edebilmek. Bu arada hisse senedi borsalarındaki dipten dönüşün reel ekonomideki dönüşten belli bir süre önce olabileceğini de hesaba katmak gerekiyor.



Kötü haber yağmurunun iri taneleri


- ABD ekonomisinin 2008’in son çeyreğinde % 3.8 değil, % 6.2 küçüldüğü açıklandı.
- ABD’de konut fiyatları düşmeye devam etti, tüketici güveni çöktü.

- ABD’de kurtarılmaya çalışılan banka ve şirketlerin zararları daha da arttı.

- Citi Group üçüncü defa kurtarıldı ve hisse fiyatı % 39 düştü.

- ABD borsaları şubat ayını yeni bir inişi tetikleyecek sınıra yaklaşarak kapattı.

- Geniş bazlı S&P 500 endeksi 1996 sonundaki düzeyine geriledi.

- Japonya’nın ihracatı ocakta % 46, sanayi üretimi % 21 düştü.

- Rusya’da ekonominin ocak 2008’den ocak 2009’a % 8.8 küçüldüğü açıklandı.

- Euro alanı ülkelerinde Ekonomik Durum Algılaması endeksi rekor düşüş kaydetti.





Türkiye’ye Doğu Avrupa gölgesi

Uluslararası finans piyasaları Türkiye’yi uzun süre Latin Amerika ülkeleriyle aynı kümede yer alan bir ülke olarak değerlendirdi. 1980’lerin başından itibaren Meksika, Brezilya, Arjantin gibi ülkelerle benzer sorunları paylaşan bir ülke olarak görüldü Türkiye ve zaman zaman bunun zararını da gördü. Brezilya ya da Arjantin krize girince gözler Türkiye’ye çevrildi, Türkiye’nin risk primi de yükseldi.


Türkiye 2001 krizi sonrasında geçirdiği dönüşümle farklı bir noktaya gelip bir de Avrupa Birliği (AB) ile bütünleşme yolunda adımlar atınca, Latin Amerika ülkeleriyle eşleşmekten kurtuldu. Artık AB çapasına sarılmış olan Avrupa’nın “yükselen ülkeleri” arasında anılıyordu Türkiye. Ortada bir “başarı öyküsü” vardı ve Türkiye de bunun bir parçasıydı.

Türkiye’nin bu yeni konumu, portföy yatırımları ve dış kredilerin yanı sıra, ülkeye doğrudan yabancı sermaye girişinin hızlanmasında da belirleyici oldu. Türkiye bu sayede büyük ölçüde dış tasarruf kullanıp büyümesini hızlandırabildi, büyük dış açıkları finanse edebildi.

Doğu Avrupa’nın rüyası

Bir bölümü AB’nin tam üyesi olmayı da başaran Doğu Avrupa ülkelerinin “başarı” öyküsü de, büyük ölçüde dış kaynak girişiyle gerçekleşen bir ekonomik canlanmanın ve zenginleşme görüntüsünün öyküsüydü. Bu süreçte söz konusu ülkelerin banka sistemi büyük ölçüde Batı Avrupa bankalarının eline geçti. Para bolluğu ülke paralarını değerlendirdi, bir zenginleşme yanılsaması yaşandı. Ayrıca başta otomotiv sanayi olmak üzere, çeşitli alanlarda eski AB ülkeleriyle yeni AB üyeleri arasında kurulan bağlar bu ülkelerdeki büyümeyi destekledi.

Krizle gelen şok
Ancak küresel kriz sermaye hareketlerinin yönünü ve miktarını ani olarak değiştirdi. Batı Avrupa’dan çıkan sermayenin ana vatanına dönmeye başlaması Doğu Avrupa ülkelerini finansman darboğazına ve borç çıkmazına sürükledi. Paraları hızla değer kaybetti ve Latin Amerika ülkelerinin 1980’lerdeki durumuna düştüler.
Türkiye’nin durumu aslında bu ülkelerin durumundan birçok bakımdan farklı ama şimdi de bu ülkelerle aynı grupta yer veriliyor Türkiye’ye. Bu ülkelerden bazıları dış borcunu ödeyemez duruma düşerse bunun bizim risk değerlendirmemize de olumsuz etkisi olabilir.
Öte yandan Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların, Doğu Avrupa ülkelerini ekonomik çöküşten kurtarmak için sağlayacakları mali destekten Türkiye’nin yararlanmasının da söz konusu olduğu anlaşılıyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Güngör Uras

Bakanlık yanıt ver!





Firmalar baskı yaptı, tebliği değişti, katı madde şartı kalktı, protein miktarı zorunluluğu azaltıldı.
Bu da ‘sulu yoğurt’ dönemini başlatacak. Dahası katılaşsın diye kimyasal katılması tehlikesi var



Sıra yoğurda geldi. Ey halkım... Tarım Bakanlığı’nın emriyle bundan sonra doğru dürüst yoğurt yiyemeyeceksiniz. Neyin, ne olduğunu anlatayım.
Türkiye’de üretilen sütün üçte biri yoğurt olarak tüketilir. Yılda 2.2 milyon ton yoğurt tüketiriz. Bunun 400 bin tonu şimdilerde sanayi yoğurdu. Sanayi yoğurdunun parasal değeri 1 milyar lira dolayında. Sanayi yoğurdunda piyasaya çokuluslu, yabancı firmalar hakim.
Bunlar bazı büyük yerli firmaları aldı. Kendi markaları ve satın aldıkları markalarla dünyanın her yanında üretilen ve satılan yoğurt tadını, türünü Türk tüketicisine alıştırmaya çalışıyorlar. Başarılı da oldular. Bizim geleneksel kaymaklı yoğurt tadını unuttuk. Her yerde satılan tatsız bir yoğurt yiyoruz.
Eski geleneksel Türk yoğurdunu üretmek için yoğurtçularımız ve ev kadınlarımız, sütü 100 derecenin üzerinde kaynattıktan sonra ılıtır, ılıyan sütü daha önce yapılmış yoğurtla mayalandırır, ılık bir ortamda saklayarak yoğurt haline getirirdi.
Süt 100 derecenin üzerinde kaynayınca içindeki su miktarı azalır, katı maddenin yoğunluğu artar. Katı maddenin içinde protein, mineraller, laktoz ve yağ vardır. Süt ne kadar su kaybederse katı maddesi o kadar artar. Yoğurt daha katı hale gelir.

Amaç maliyeti düşürmek
Sanayi yoğurdunda süt en fazla 80 derece ısıtılır. Su kaybetmesine izin verilmez. Süt ne kadar su kaybetmezse, yoğurdun içindeki süt miktarı o kadar çok, buna karşılık protein, mineraller, laktoz ve yağ o kadar az olur. Yoğurdun kıvamı tutmaz. Sulu olur.
Sanayi yoğurdu, yurtdışında büyük kimya tesislerinde üretilen ve dondurulduktan sonra kuru hale (toz haline) getirilen ve yurda ithal edilen bakterilerle üretilir. Yoğurt yapımını başlatan iki ana bakteri türü (Prof.Dr. Emel Sezgin’den öğrendiğime göre bunların adı Streptococcus thermophilus ve Lactobaccillus delbruecki surp.bulgaricus’dur) ve tadını belirleyen bir dolu alt bakteri türü vardır.

Sağlık tehlikesi var
Uluslararası yoğurt üreticilerinin hedefi (1) Tüketiciyi tek tür, tek marka yoğurda alıştırmak. (2) Sulu süt kullanarak yoğurt maliyetini düşürmek.
İşte bu oldu. Sanayi yoğurdu üreticileri, bakanlığa baskı yaptı. Gıda Kodeksi Komisyonu karar verdi. Karar, 16 Şubat 2009’da Resmi Gazete’de yayımlandı. Yoğurda yüzde 12 katı madde şartı kaldırıldı. Süt proteini miktarı yüzde 4’den yüzde 3’e çekildi.
Bundan sonra sanayi yoğurdunun içinde insan sağlığına yararlı maddeler olmayacak. Yoğurt yiyerek protein alma şansı kalmıyor. Doğal minerallerinin miktarı en aza iniyor. “Yoğurtçu Lobisi” başarılı oldu. Devlet zoruyla Türk halkı (büyük bölümü ithal süt tozundan yapılacak) sulu yoğurt yiyecek.
Çok çok büyük bir tehlikeyi, şimdiden hatırlatayım. Bir süre önce Çin’de büyük süt skandalı çıktı. Sulu süt kullanarak çocuk mayası yapanlar sütü koyulaştırmak, azotunu artırmak için içine melamim maddesi kattılar. Çok sayıda çocuk öldü.
En az katı madde şartı kalktığı için, katı maddesiz sulu yoğurt üretecek firmaların (Olamaz ya, diyelim ki oldu!) biri kötü niyetli davranır da yoğurdu katılaştırmak için ek kimyasallarla kıvamı yoğunlaştırma arayışına girerse, bunu kim izleyecek? Bu kötü davranış sonucu ölecek çoluk çocuğun hesabını kim ödeyecek?



Türkiye ithalatı yasaklamıştı
Çin’in melamin katkılı süt ürünlerini ABD’ye ve başka pek çok ülkeye ihraç ettiğinin ortaya çıkması, Çin’deki çocuk ölümlerinden bu yüzden olduğunun ileri sürülmesi Türkiye’de de tartışma yaratmıştı.
Tarım Bakanı Mehdi Eker, “Çin menşeili süt ürünleri içinde melanin bulunabileceğine ilişkin bilgi üzerine tedbir aldık. Bundan sonra kontrol belgesi vermeyecek. Zaten sadece süt tozu ithalatı olmuş” demişti.
Erciyes Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hasan Yetim de yaptığı açıklamada, şöyle demişti:
‘’Melamin, kimyasal bir bileşik. Sütteki proteini yüksek göstermek için toz melamin katılıyor. Bunların insan sağlığı üzerindeki toksik etkisinin az olduğu söyleniyor. Ancak kesinlikle doğru değil. Çünkü melamin çeşitli böbrek ve damar hastalıklarına, ürogenital sistemlerde büyük zararlara, hatta kansere bile neden olabiliyor.”


ESKİSİ


YENİSİ


Yoğurt standardı nasıl değişti?
3 Eylül 2001 Tarihli 24512 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Türk Gıda Kodeksi Fermente Sütler Tebliği’nde:
- Yoğurt yapılacak sütde protein oranının en az yüzde 4
- Yağsız katı madde oranının en az yüzde 12 olacağı belirtilmişti.
16 Şubat 2009 Tarihli 27143 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan Tebliğinde:
- Yoğurt sütünde bulunması gereken en az protein oranı yüzde 4’den yüzde 3’e indi.
- Yüzde 12 katı madde bulundurulması şartı kaldırıldı. Bu değişikliğin anlamı yoğurtların daha az protein içereceği, sütün içinde bulunan yararlı minerallerin yoğurtta bulunmayabileceğidir.
Yoğurt diye ne verilirse yemek zorunda mıyız?
Yoğurt, halkımız için çok önemli. Sanayi yoğurdu ‘sulandırıldı’ diye, sanayi yoğurdu ‘süt tozu ile yapılıyor’ diye, ‘protein ve mineraller bulunmuyor’ diye yoğurt yemeyecek miyiz? Hayır: Yiyeceğiz. Sanayi yoğurdu olmadan yapamayız. Sanayi yoğurduna karşı değiliz. Sağlığa zararlı hale dönüşmesini önlemeye çalışıyoruz.
Önce Tarım Bakanlığı’nı uyaracağız. Bakanlığı sorumlu olmaya davet edeceğiz. Yoğurt tebliğinin, sanayi yoğurdu üretenlerin kârının dikkate alınarak değil, halk sağlığının ve geleneksel Türk yoğurdunun özelliklerinin dikkate alınarak hazırlanması için gerekeni yapacağız.
Bu arada: 1) Tarım Bakanlığı yoğurt tebliğini değiştirinceye kadar gerekiyor ise evde sütü kaynatarak geleneksel usul ile kendi yoğurdumuzu kendimiz yapacağız. 2) Bundan sonra sanayi sütü alırken ambalajın üzerinde neler yazıldığına bakacağız.
- Sütle mi, süt tozuyla mı yapılmış?
- Temel 2 bakteri dışında, değişik amaçlarla başka bakteriler kullanılmış mı? Hangi amaçla hangi alt bakteriler kullanılmış?
- Protein oranı en az yüzde 4 mü? Yağ hariç katı madde oranı en az yüzde 12 mi?
- Yağ oranı nedir?
Ambalajında, bu konularda bilgi vermeyenlerin yoğurdunu satın almayacağız.
Bunlar sadece ağız tadını değil, insan sağlığını ilgilendiren çok çok önemli konular.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Global bankacılık riskleri mart ayına da taşındı


Kısa ama birçok risk faktörü içeren gelişmelerin yaşandığı Şubat ayını birçok hisse marketi ve para birimi dolara karşısında değer kaybederek, negatif getiriyle tamamladı.

Birçok piyasanın Kasım 2008 dibini test ettiği veya yeni dip seviyelere yöneldiği şubat ayında İMKB, dibinden yüzde14 oranında uzak kalarak görece olumlu bir performans sergiledi.

Karamsarlığın sürdüğü Şubat ayında İMKB’nin aylık kaybı yüzde 7, yılbaşından bu yana kaybı ise yüzde10 olarak gerçekleşti.

Şubat ayında piyasalar banka kamulaştırılması, gelişmekte olan ülkelerde not indirimi, Doğu Avrupa bankalar kaynaklı domino etkisi gibi riskleri fiyatlarken, belirttiğimiz risklerin global dolar talebini canlı tuttuğuna tanık olduk.



Aralık 2008 ortasında dolar talebinde başlayan yükseliş, dolar endeksini yeniden Kasım 2008 zirvelerine taşırken, piyasalardaki risklerin yeni bir boyuta taşınıp taşınmayacağı konusunda yeni bir karar anından geçildiğine işaret etmektedir. Endeks 88,5 seviyesini aşarak global krizde yeni bir sürecin başladığına işaret edecek, ya da 87,5’li seviyelerden geri çekilerek emtia ve hisse marketlerinin bir süreliğine rahat nefes almasını sağlayacaktır.



Dow Jones (vadeli) endeksinde de şubat ayında başlayan kısa vadeli düşüş trendi son birkaç işlem gününde zorlansa da, halen negatif eğilim devam etmektedir. Daha geniş bir zaman diliminde işlem görüyor olması nedeniyle takip ettiğimiz vadeli endekste yeni haftanın başlangıcında 7 bin seviyesi üzerinde işlem görmesi, 7 bin 500’e açılımını sağlayabilecek ve kısa vadeli önemli bir kırılmanın önünü açabilecektir. Ancak haftanın ilk işlemlerinde söz konusu endeksin 7 bin seviyesi altında kalması baskının devam etmesine neden olmaktadır.



İMKB tarafında ise 09.02.2009 tarihinde başlayan kısa vadeli düşüş trendi halen kırılabilmiş değil. Haftanın ilk günü itibariyle söz konusu trendin direnci 24 bin seviyesinden geçmekte. Global koşullara bakıldığında henüz bu direncin aşılmasına yardımcı olabilecek bir ortam söz konusu değil. Wall Street’te endekslerin İMKB’ye benzer kısa vadeli dirençlerini aşması, yurtiçi hisse marketi açısından da umut verici bir tablo yaratabilecektir. Böyle bir tablo olasılığı dahilinde beklentimiz ise halen 26 bin 500–27 bin aralığında yer almaktadır.

Ancak yeni haftaya ABD tarafında AIG’ ye daha fazla yardım, Asyalı bankalarda devam eden kaygılar ve Avrupa tarafında HSBC kaynaklı endişeler nedeniyle desteklerin test edileceği bir açılış ihtimali daha ağır basıyor. İlk işlem günü adına öngördüğümüz destekler 23 bin 700–23 bin 200.


Özgür YURTDAŞSEVEN
Merkez Menkul Değerler A.Ş.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.