You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Deflasyona giriş

MAHFİ

EĞİLMEZ




2009, Türkiye tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birinin yaşandığı yıl olacak. Büyüme, işsizlik, bütçe açığı gibi konularda yaptığımız hiçbir tahmin tutmayacak. Genellikle 2009 yılına ilişkin olarak benim tahminlerim diğer iktisatçıların tahminlerinden daha kötümser bir tabloyu işaret ediyor ama her geçen gün tahminlerimin çok iyimser kalacağı yönünde kuşkularım artıyor. Bunun iki nedeni var: (1) Dünyadaki toparlanma sanılandan çok daha uzun sürecek ve sanırım 2010’un ilk yarısı da kaybediliyor, (2) Türkiye, yalnızca seçime odaklanmış biçimde, hiçbir şey yapmadan olayları seyrediyor.


Dünyadaki toparlanmanın çok daha uzun sürecek olmasının nedeni ABD’de krize karşı uygulanan önlemlerin yanlış yerlere odaklanması ve dünyanın her yanında geliştirilip uygulanan çözümlerin küresel değil yerel olmasıdır. ABD’deki krizin temel nedeni banka ve diğer mali kuruluşların aktifinde bulunan değersiz kâğıtlardır (bunlara toksik ya da zehirli varlıklar deniyor.) Bu kâğıtlar sağlam kâğıtlarla değiştirilmediği sürece mali kuruluşların toparlanmasına olanak bulunmamaktadır. Miktarı karşılaştırılamaz olsa da ben bunları bizde 2001 yılında kamu bankalarında birikmiş ödenmemiş görev zararlarına benzetiyorum.


Nasıl ki bizdeki çözüm bunların karşılığında uzun vadeli Hazine kâğıtları verildiyse ABD’de de bu toksik kâğıtların bu tür Hazine kâğıtlarıyla değiştirilmesi gerekiyor.


Bu operasyonu vergi mükellefine anlatmak mümkün olmadığı için ABD, sürekli olarak büyük miktarlı paketler açıyor ama bir türlü piyasaların olumsuz bakışını değiştiremiyor. Çünkü o kâğıtlar orada durmaya ve zehir yaymaya devam ediyor.


Bu aşamada ABD yönetiminin önünde iki seçenek bulunuyor: (1) Bankaları ve gerekirse bazı öteki mali kuruluşları kamulaştırmak ve bu kuruluşlara gerekli sermaye takviyesi yapmak, (2) Bir toksik varlıklar şirketi kurarak bu şirket eliyle banka ve öteki mali kuruluşlardaki değersiz kâğıtları alıp karşılığında bunlara uzun vadeli Hazine kâğıtları vermek.

Bence doğrusu ikinci yoldur ama zaman ilerledikçe ve yanlış paket uygulamaları arttıkça ne yazık ki birinci yola girmekten başka çare kalmayacaktır. Bu tereddütler nedeniyle ben ABD’deki ve dolayısıyla da dünyadaki toparlanmanın sanıldığından daha uzun süreceğini düşünmeye başladım. Üstelik her ülkedeki yerel çözümler küresel sisteme daha çok zarar veriyor. ABD, koruyuculuğa dönerken dünyanın geri

kalanı da aynı eğilime giriyor ve zaten daralan dünya ticareti daha da daralmaya yüz tutuyor. Oysa küreselleşmenin kapitalizme kattığı yenilik daha çok ticaretin daha çok refah getireceği yaklaşımıydı. Şimdi bu terk ediliyor ve eski ikameci yaklaşım onun yerini almaya başlıyor.



Türkiye, her geçen gün biraz daha kaotik bir ekonomik ortama doğru sürüklenmeye devam ediyor. Bugüne kadarki söylemimiz ‘bu krizi bizim çıkarmadığımız’ söylemiydi. Oysa yakın geçmişe baktığımızda küresel kriz olmasa da bizi 2009’da bir krize gireceğimizin belirtileri net bir biçimde vardı. Sanayideki inanılmaz çöküşe, işsizlikteki rekor tırmanışa karşın hiçbir şey yapmadan duruyoruz. Bir yıl önce bu uyarıları yaptığımızda vergi indirimlerine giderek önlem alınmış olsaydı bu noktada olmayacaktık. Üç ay önce bile bir şeyler yapılabilir noktadaydı.


Bugün ise artık oldukça geç kalmış bulunuyoruz. Şu ana kadar yapılan tek şey seçimi kazanmak için belediyelere para aktarmaktan ibaret. Ne çare ki, belediyelerin yaptığı kaldırım yatırımları ekonomiyi canlandırmaya yetecek nitelikte değil. Her şeyi seçimden sonraya erteleyerek 2009 yılını deflasyon yılına dönüştürmüş bulunuyoruz.


ABD, sorunun üzerine toksik kâğıtları sistem dışına çıkarma kararlılığıyla gitmediği sürece bu yıl deflasyon yaşanabilir. Ve eğer böyle bir gelişim olursa kendi sorunları nedeniyle Türkiye ekonomisi dünyada en ağır darbeyi alan ekonomi konumuna gelir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Kriz Doğu Avrupa’yı ayrıştırıyor

METİN

ERCAN




Sovyet Bloku’nun çöktüğü 1990’ların başından bugüne Doğu Avrupa, önce ekonomik olarak Batı liberalizmi ile entegre oldu ve sonunda da önemli bir kısmı siyasal olarak Avrupa Birliği’ne katıldı.


Avrupa Birliği’nin 12 ülkelik çekirdek şeklinden 27 ülkelik genişlemiş haline geçişi, birçok Doğu Avrupa ülkesinin birliğe katılmasıyla gerçekleşti. Bu süre boyunca, Tuna’nın doğusunda uzanan uçsuz bucaksız steplere benzeyen yeterince keşfedilememiş ürün ve hizmet piyasaları ve ekonomik büyüme potansiyeli ile Doğu Avrupa, Batı Avrupa’nın yatırımları için birinci tercih oldu.


Bugün ise, Doğu Avrupa, her ne kadar ülke bazında koşullar ve performanslar farklılıklar gösterse de, mali risklerin en çok tehlike doğurduğu bölgeler arasında yer alıyor ve Batı Avrupa’nın üzerinde bir ‘yük’ oluşturduğu düşünülüyor.

Avrupa Birliği’nin bölgeye yönelik ‘kurtarma’ girişimleri olsa da, geçen hafta bu niyetle Brüksel’de toplanan olağanüstü zirvede Macaristan’ın istediği mali yardımın reddedilmesi, Doğu Avrupa’ya olan yaklaşım konusunda soru işaretlerini akla getiriyor.


Macaristan’ın istemiş olduğu 180 milyar avro tutarındaki yardım talebini reddeden ülkeler arasında sadece Almanya gibi Batı ülkeleri değil, aynı ‘safta’ yer alan, Polonya ve Çek Cumhuriyeti de yer alıyor! Doğu Avrupa’yı, yatırım bankalarının araştırma bölümlerinin raporlarındaki gördüğümüz gibi tek bir bütün olarak algılama devri sona erdi gibi gözüküyor.



Çünkü bölge ülkeleri de kendilerini homojen bir bütünün parçası gibi değil ayrı olarak göstermek istiyorlar. Polonya Maliye Bakanı Rostowski’nin geçen hafta ekonomideki risk unsurlarından bahsederken ‘Macaristan’ olma yolundaki tehlikelere dikkat çekmesi de bu niyeti gösteriyor.


Doğu Avrupa ülkelerine yakından bakıldığında, ekonomik koşullarının gerçekte de ciddi farklılıklar sergilediği anlaşılıyor. Polonya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Slovenya, ‘sağlam’ grupta yer alıyor. Cari ve bütçe açıkları büyük oranda kontrol altında bulunuyor ve IMF’den yardım almadan, yükümlülüklerini geri ödeyebileceklerini vurguluyorlar. Sonraki grupta cari açıkları sorun teşkil eden ve IMF yardımına başvurma ihtimalleri bulunan Romanya, Estonya, Bulgaristan ve Litvanya bulunuyor.


Son olarak da ekonomik sıkıntıları ciddiyet arz eden ve IMF desteğine başvuran Letonya, Macaristan ve Avrupa Birliği dışında kalan Ukrayna yer alıyor. Ekonomik koşullar farklılık göstermekle birlikte ortak olan bir nokta, Batı Avrupa bankalarının bölgeye yüksek tutarda kredi açmış olmaları.


Doğu Avrupa’daki iştiraklere açılan krediler, Batı Avrupa’daki banka merkezlerinin bilançolarında risk unsuru oluşturuyor ve derecelendirme kuruluşları ve sermaye piyasalarının merceği altında bulunuyor. Batı Avrupa’nın Doğu Avrupa’daki mali hakları 1 trilyon doları aşıyor. Bunun yaklaşık dörtte biri, Avusturya’ya aitken, Almanya, İtalya ve Fransa’nın her birinin ‘alacakları’ da 150 milyar doları aşıyor. Alacaklar özellikle Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Romanya’da yoğunlaşıyor.



Dünya Bankası, Avrupa Yatırım ve Kalkınma Bankası (EBRD) ve Avrupa Yatırım Bankası (EIB) geçtiğimiz günlerde Doğu Avrupa ülkeleri için 25 milyar avroyu bulan bir acil yardım paketini ilan etti. Avrupa Komisyonu Başkanı Barroso ana bankaların, kendilerine yapılan yüklü yardım tutarlarından Doğu Avrupa’daki iştiraklerini de yararlandırmaları gerektiğini vurguluyor. Almanya Başbakanı Merkel de zordaki ülkelere yardım edileceğini ancak, Macaristan’ı işaret ederek, ülkelerin durumlarının büyük farklılık gösterdiğini belirtiyor.


Sözün özü, bundan sonraki dönemde ‘Doğu Avrupa’ kavramının ayrışmaya uğrayacağını, ekonomik koşullar kadar, mali yardımlar ve yatırım planları açısından da Doğu Avrupa’nın tek bütün olarak algılanmayacağı ve bazı ülkelere daha temkinli yaklaşılacağını düşünmek gerekiyor
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Asaf Savaş AKAT


Döviz kuru bilmecesi


Başta borsalar, küresel mali piyasalar mart ayına kötü girdi. Dün sabah uyanınca Asya borsalarına baktım. Yüzde 3’lerde düşüşler gördüm. Avrupa’ya da bulaştı. Yazıya oturduğumda New York 7 binin altına inmişti. On küsur yıllık bir eşik daha kırıldı. Halbuki dün sabah ABD’de ocak ayı perakende satışları açıklandı. Yüzde 0,6 artmış. Perakende satışlar tüketici güveninin ve özel tüketimin öncü göstergesidir. Altı aydır düşüyordu. Artışa geçmesi önemli ama tek aylık veriden genelleme yapmak hatalı olur.



Türkiye’de Finansal Çözümler Ltd. tarafından hazırlanan CNBC-e Tüketici Güven Endeksi’nde Aralıkta başlayan toparlanma şubatta da sürüyor. Endeks hâlâ düşük değerlerde seyrediyor ama aydan aya az da olsa artıyor.

Buna karşılık ABD’de Michigan Üniversitesi tüketici güven endeksi şubatta kasım 2008’deki dip düzeyine geri döndü. Tüketiciyi özellikle işsiz sayısındaki artışın hızlanması korkutuyor. Haksız sayılmazlar.

Gelmeyen büyük fırtına

Türkiye’nin döviz kuru takıntısı en küçük bir iyileşme olmaksızın sürüyor. Gelen e-postaların ezici çoğunluğu kur konusunda. Yüz yüze geldiğimizde ilk sorulan soru gene kur. Türkiye insanının bugün de kurla yatıp kurla kalktığını söyleyebiliriz.

Sonbahardan bu yana “falan tarihte büyük devalüasyon geliyor” rivayetleri iyice yoğunlaştı. Yılbaşından sonra doların martta 2 TL’yi aşacağını düşünenler arttı. Çok geçmeden 2.5 TL’ye çıkacağına kesinlikle inananlar da var. Yapılan analiz de çok makul duruyor. Merkez Bankası’nın hızlı faiz indirimi TL’nin cazibesini yok etti. Üstüne küresel mali kriz her geçen gün derinleşiyor. Buna Türkiye’nin dev dış açığını, sermaye akımlarının tersine dönmesini vs. ekleyince resim tamamlanıyor.

Kim bu argümanlara karşı çıkabilir? Ne var ki, heyecanla beklenen döviz kuru fırtınası bir türlü kopmuyor. Dün dolar 1.72 TL ve euro 2.17 TL oldu. Geriye dönüp kontrol ettim. Dört ay bir hafta önce, 24 Ekim 2008’de, sepet bazında aynı düzeyi görmüş.

Almalı mı? Satmalı mı?

Neden böyle oluyor? Bu kadar çok aleyhte koşul bir araya gelmesine rağmen döviz kuru neden bir türlü kopup gitmiyor? Bu bir fırtına öncesinin geçici sükûneti mi? Yoksa eski döviz kuru dinamiğini bozan ve farkına varmadığımız yeni durumlar mı var?

Bunlar iktisatçının soruları. Vatandaş olaya daha pratik ve çıkarcı yaklaşıyor. Nedenlerden çok sonuçlarla ilgileniyor. Sorunu başka türlü vazediyor. Bu kurdan döviz almalı mı yoksa satmalı mı?

Ne kadar hassas bir soru olduğunu geçmiş deneyimlerimden biliyorum. Pek çok kritik dönemde TL’de kalmayı önerdiğim için vaktiyle çok eleştirildim. Ben haklı çıktığımı vatandaş ise tam tersini düşünüyor.

Neyse, yerim de bittiğine göre papatya falını ilerideki bir yazıda açabilirim
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
]Ocak’ta dış ticaret[/color]



ABD dördüncü çeyrek milli gelir revizyonu Cuma günü açıklandı. İlk tahmindeki yüzde 3.8 (yıllandırılmış) küçülmenin yüzde 5.2’ye çekilmesi bekleniyordu. Yüzde 6.2 çıktı. Üçüncü çeyreğe kıyasla üretimin yüzde 1.5 gerilediği anlamına geliyor.

Küresel kriz Doğu Avrupa ekonomilerini vurmaya başladı. Avrupa bankalarının bu bölgedeki büyük riskleri AB’yi desteklemek zorunda bırakıyor. The Economist’in bu hafta kapak konusu: “Avrupa’yı parçalayacak bir fatura”.

Uluslararası yatırımcı kuruluşların haritasında Türkiye Doğu Avrupa ülkeleri ile aynı bölgede yer alır. Dolayısı ile şu sıralarda TL’nin geleceği üstüne raporlar arttı. Çoğunda kısa dönemde volatilitenin artacağı öngörülüyor.

Buna karşılık uzun dönem için fikir birliği yok. Geri planda TL’nin denge değerine yönelik farklı hesaplar yatıyor. Bugünkü kur düzeyine rekabetçi diyenler var. Yüzde 20-30 aşırı değerli diyenlere de raslanıyor. Uzun dönem kur tahminleri ona göre değişiyor.

İthalatta sürpriz düşüş

2009’un ilk (Ocak) dış ticaret verileri TÜİK tarafından açıklandı. Şu sıralarda her yeni veriyi önemsiyoruz. Mutlaka bizi şaşırtan bir şeyler çıkıyor. Satır aralarını okumaya, yeni eğilimleri yakalamaya çalışıyoruz.

İhracatçı birliklerinden (TİM) derlenen bilgiler Ocak ihracatı hakkında bir fikir vermişti. 7.6 milyar dolar bekliyordum. 7.9 milyar dolar çıktı. Geçen yılın Ocak ihracatı ise 10.6 milyar dolardı. 2.7 milyar dolar (yüzde 26) azalmış.

İthalatın da düştüğünü biliyorduk. 10.2 milyar dolar tahmin etmiştim. 1 milyar dolar sapma ile 9.2 milyar dolar geldi. Doğrusu sürpriz oldu. Geçen yılın Ocak ithalatı 16.3 milyar dolardı. 7.2 milyar dolar (yüzde 43) azalmış.

Dolayısı ile dış ticaret açığı beklediğimin çok üzerinde küçülmüş. Geçen yıl 5.2 milyar dolar iken bu yıl 1.4 milyar dolara (yüzde 76) gerilemiş. İhracatın ithalatı karşılama oranı da yüzde 65’den yüzde 85’e yükselmiş.

Parite değişimi dolar bazında karşılaştırmaları bozuyor. Geçen yıla kıyasla dolar euro karşısında yüzde 11 değer kazanmış. Yani euro cinsinden ihracat ve ithalattaki düşüş o oranda daha küçük oluyor.

Eğilimler

Eğilimleri daha iyi görebilmek için iki işlem yapıyoruz. Önce verileri “0.5 $ + 0.5 Euro” döviz sepetine dönüştürüyoruz. Sonra mevsimlik etkiyi temizliyoruz.

İhracat Ekim’e kadar yüksek seyrediyor. Kasım’da sert bir düşüş oluyor. Sonra o düzeyde kalıyor. Yani Kasım, Aralık ve Ocak aylarında ihracat 2007 ortalamasının yüzde 6 altında ama istikrarlı seyrediyor.

İthalat Temmuz’da zirveye çıkıyor. Ağustos Eylül ve Ekim’de her ay biraz azalıyor. Kasım’dan itibaren adeta serbest düşüşe geçiyor. Ocak’ta 2007 ortalamasının yüzde 33 altına iniyor. İthalatın ne zaman ve hangi düzeyde dibe vuracağına dair bir işaret gözükmüyor.

Bu eğilimleri nasıl tefsir edebiliriz? İyi haber: görünür gelecekte dış açık sorunu gündemden düşmüştür. Kötü haber: iç talepteki daralma karamsar tahminlerin bile ötesindedir. Maalesef dış açık sorunu ekonominin küçülmesi ile çözülmektedir.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Asaf Savaş Akat

Tahminlerde Şubat revizyonu




Küresel krizle birlikte ekonominin yakın geleceği hakkında anlamlı öngörüler yapmak iyice zorlaştı. Özellikle böyle anlarda insanların tahmincilerden beklentileri artıyor. Önlerini daha iyi görmek için onlardan medet umuyorlar.

Halbuki konjonktürün kırılma anları tahmincileri de vuruyor. Kısa süreler içinde koşullar çok değişebiliyor. Adı üstünde: Kriz. Düşük ihtimalli zannedilen olaylar oluveriyor. Tahminleri altüst ediyor.

ABD Merkez Bankası’nın resmi konjonktür tahminlerini örnek olarak kullanabiliriz. Elimizde Haziran ve Ekim 2008 ile Ocak 2009’da yaptıkları 2009 ve 2010 yılı tahminleri var. Bir aralık açıklanıyor ama ben kolaylık olsun diye orta noktaları aldım

2009 için büyüme tahmini Haziran’da yüzde 2.4’ten ekimde yüzde 0.7’ye, Ocak’ta ise yüzde -0.9’a çekildi. Yedi ayda büyüme tahmini 3.1 puan düştü. Koca FED’in tahminlerinin güvenilirliği (!) bu kadardır...

Milli gelir ve iç talep

Türkiye’de de tahmin aralığını kısaltmak zorunluluğu doğdu. Aralık’ta hesaplayıp yılbaşında verdiğimiz 2009 tahminleri yılın ikinci ayında geçerliliklerini yitirdi. Dolayısı ile daha sık, tercihan her ay tahminleri yenilemeye karar verdim.

Bekleneceği gibi, Aralık’tan Şubat’a 2009 tahminlerim kötüleşti. Nedenleri biliniyor. Arada açıklanan tüm göstergeler ekonomide çok daha hızlı ve sert bir bozulmaya işaret ediyor. Yakın gelecekle ilgili umutlar da azalıyor.

Büyüme ile başlayalım. Yılbaşında yüzde -2 büyüme demiştim. Ocak’ta AB’nin Almanya için resmi büyüme tahmini yüzde -2.3 oldu. Türkiye’nin küresel krizden Almanya’dan az etkilenmesi makul durmuyor.

2009 için yeni büyüme tahminim yüzde -3.5’tur. Ekonomi üçüncü çeyrekte dibe vurduğunda yıllık büyüme yüzde -5’leri görecektir. Yılın sonunda çeyrek bazında büyüme artıya geçecektir.

Ayrıntılara girelim. Yılbaşında iç talebin yüzde 4 daralacağını öngörmüştüm. Şimdi iç talep büyümesini yüzde -5.6 tahmin ediyorum. Aradaki fark özel tüketimden çok yatırım harcamalarının daha hızlı düşmesinden kaynaklanıyor.

Enflasyon, faiz ve kur

Aralık sonunda yıl sonu TÜFE’yi yüzde 6 öngörmüştüm. Ocak’ta Merkez Bankası kendi tahminini yüzde 7.5’tan yüzde 6,8’e indirdi. Ben de yüzde 5.2’ye çekiyorum. Daha düşük çıkma ihtimalini yüksek görüyorum.

Gecelik faizlerin yaz başında tek haneye ineceği görüşümü koruyorum. Yıl sonu için yüzde 6.5-8.5 bandı makul geliyor. Döviz sepeti için ortalama yüzde 15 değer kaybı öngörmüştüm. Yüzde 20’ye yükseltiyorum. Cari işlemler açığını ise 20 milyar dolardan 15 milyar dolara indiriyorum.

Bu yıl tahmin setine istihdam ve işsizliği dahil ettim. Daha acemiyim. Yükseleceği kesin ama nokta tahmin vermekten çekiniyorum. Mart revizyonuna onu da eklemeye çalışacağım
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Asaf Savaş Akat

ABD haberleri



Ocak bütçe sonuçları Çarşamba sabahı açıklandı. Hazine’nin daha önce yayınladığı nakit verilerinden manzarayı zaten görmüştük. Özetle, gelir sabit kalırken harcama artışı devam edince bütçe açığı son dönemde unutulan düzeylere tırmanmıştı.

Bütçe dengesinde sert bozulma medyanın şu günlerdeki popüler tabiri ile tam bir “şok” yarattı. Başta iktisatçılar, seçkinlerin bilincinde önemli yer tutan “popülizm korkusu” hemen başını kaldırdı.

Haksız mı? Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yermiş. Türkiye insanı sorumsuz maliye politikalarının ekonomide yol açabileceği hasarları yaşayarak öğrendi. Eski kabusları yeniden görmek istememesi doğaldır.

Ancak, bu kez işler karışık. Rahmetli babamın sevdiği bir özdeyişi hatırlatıyor. “Her gördüğün sakallıyı baban zannetme” derdi. Bence tam oturuyor. Bir: Her bütçe açığı ille popülizm değildir. İki: Bazen bütçe açığı hem gerekli hem yararlıdır.

Türkiye’nin uygulaması gereken iktisat politikalarına şu anda girmeyeceğim. IMF işi netlik kazansın, o arada gidişatın vahameti iyice ortaya çıksın diye bekliyorum. Ne düşündüğümün satır aralarında kolayca okunduğunu sanıyorum.

Bütçe paketi

Zaten esas önemli olaylar dışarıda, özellikle ABD’de cereyan ediyor. Başkan Obama önceliği ekonomiye verdi. Ekibi ile birlikte içiçe iki soruna çözüm getirmeye çabalıyor. Biri karaya oturan mali kesimi yeniden yüzdürmektir. Diğeri özel kesim talebindeki düşüşün tetiklediği küçülme kısır döngüsünü kırmaktır.

İlk bakışta ikincisi nisbeten daha kolay duruyor. Türkiye’den farklı olarak, çözüm konusunda kamuoyunda fikir birliği var. Faizler sıfırlandı. Geriye harcama artışı ve vergi indirimleri yolu ile bütçeyi gevşetmek kalıyor.

Ama şeytanın ayrıntılarda gizli olduğunu unutmamak gerekiyor. Canlandırma paketinin içine girince çelişkiler hemen beliriyor. Pakette vergi ve harcama dağılımı nasıl olacak? Vergi ve harcamada kimin öncelikleri gözetilecek?

Lafı uzatmayalım. Başkan-Kongre-Siyasi Partiler üçgeninde bir arayol bulundu. Geçen paketin bütçeye 800 milyar dolar civarında ek yük getireceği hesaplanıyor. Canlandırma tedbirlerinin milli gelire oranı yüzde 5’in üstünde çıkıyor.

Faturayı kim ödeyecek?

Buna karşılık ilki çok sorunludur. Mali sistemin kurtarılması kamuoyunda ilk günden itibaren ciddi kutuplaşma yarattı. Yaşananlar bu durumu değiştirmedi. Hâlâ zıt görüşler arasında gerginlik sürüyor.

Olay biliniyor. Mali kesimin özkaynakları batırılan kredileri karşılamaya yetmiyor. Batığı kamu yüklenmediği takdirde kredi kanalının çalışabilmesi mümkün durmuyor. Ancak vatandaş mali kesimin kurtarılmasına soğuk bakıyor.

Beş ay önce bu sütunda sorduk: “Fatura vergi mükellefine mi?” (21/2008). Vatandaş-mali kesim bilek güreşinin kolay bitmeyeceğini sonucuna vardık. Aynen öyle oldu. Üstüne teknik zorluklar geldi. Mali kesimin zararları bir türlü kamulaştırılamadı.

Obama yönetimi de bunu beceremedi. Eylül’de New York borsa endeksi (DowJones) 10.000’lerde seyrediyordu. Cuma günü, çıkan yeni pakete rağmen 8.000’i aşmak için debeleniyordu. ABD bu işi bilmiyor. Gitsinler IMF’e, bütün sorunları çözülür...
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Asaf Savaş Akat

Dolaşan IMF fıkrası



Salı günü 2008’de dış ticarete baktık. Sonbahardan itibaren dış ticaret daralmaya başladı. İhracat ve ithalat hızlanarak düşüyor. İthalatın daha çok azalması sayesinde dış ticaret açığı da küçülüyor. Yani dış açık sorunu ülkenin fakirleşmesi yolu ile çözülüyor.

Küresel mali kriz ve ardından gelen resesyon 2008’de dış ticaretin yapısını da etkiledi. Bunu en kolay ihracatın coğrafi dağılımında izliyoruz. Örneğin uzun süredir ilk kez ihracatta AB’nin payı azalıyor. Bölge ekonomilerinin payı yükseliyor. Önemli; ayrıntılar bir başka yazıda.

Ocak enflasyon verileri Salı günü açıklandı. Zaten düşük bekleniyordu. Sürpriz yapmadı. Ocak’ta TÜFE ve ÜFE, sırası ile, yüzde 0.3 ve yüzde 0.2 arttı. Yıllık enflasyon, aynı sıra ile, yüzde 9.5 ve yüzde 7.9’a geriledi.

Enflasyon verilerinde analizimizi etkileyecek yeni bilgi var mı? Genelde hayır. Enflasyonu hızla düşüren “küresel deflasyon-iç resesyon” makası çalışıyor. Bazı ilginç ayrıntıları bir başka yazıda ele alacağım.

Çoban işi biliyor

Dün son dönem yazılarımı okudum. Ne göreyim? Aralık başından bu yana gündemin en önemli olduğu rivayet edilen konusunu ihmal etmişim. Tam iki ay boyunca IMF’le imzalanacak “Standby Düzenlemesi” üstüne bir şey yazmamışım.

Yadırgayanlara açıklayalım. Standby’ın refakatçısı İngilizce “Arrangement” olmasına rağmen ben kendimi bildim bileli “Anlaşma” derdik. Sevgili Mahfi Eğilmez’in talimatı var; artık “Düzenleme” diyeceğiz.

Konuya geçmeden şu sıralarda ortalıkta dolaşan bir fıkrayı anlatmak istiyorum. Ben ilk “hedge fonların” dâhi çocukları için duymuştum. Kimin aklına geldi ise IMF’e uyarlamış. Çok da yakışmış.

Çoban dağın tepesinde hayvan otlatıyor. Lüks bir 4x4 araç gelmiş, içinden genç, şık giyimli, uzman tipli biri çıkmış. Selamlaştıktan sonra çobana “Koyun sayısını bilirsem bana birini verir misin?” diye sormuş. Çoban onaylayınca hemen bilgisayarına gömülmüş.

10 dakika sonra “893 hayvan var” demiş. Çoban başını sallamış, uzman bir hayvanı almış. Bu kez çoban sormuş: “Ne iş yaptığını bilirsem, hayvanımı geri verir misin?” Uzman kabul edince başlamış anlatmaya.

“Sen IMF’de uzmansın. İki çok basit nedeni var. Bir: Benim bildiğim bir şeyi bana söylemek için benden bedel istedin. İki: Ama ne konuştuğunu aslında bilmiyorsun çünkü koyun diye çoban köpeğimi aldın.”

Şaka gibi gerçek

Türkiye’nin IMF’le bitmez tükenmez “düzenleme” müzakereleri bence tam komediye dönüştü. Her gün başka bir rivayet çıkıyor. Ünlü ve güçlü “IMF lobisine” karalar bağlamak düşüyor. Taraflar bir türlü anlaşmaya gidemiyor.

Bu sütunda hükümetin yerel seçimden önce IMF ile anlaşmaya gitmeyeceğini yaz aylarından itibaren yazdım. “IMF lobisi” tam saha pres uyguladı ama başaramadı. Bağırış çağırış, anlaşmanın seçim sonrasına sarkacağını kabullendiler.

Tavrım biliniyor. Bence Türkiye’nin mevcut konjonktürde IMF ile anlaşmasına gerek yoktur. Şu ana kadar öne sürülen argümanlar beni ikna etmedi. Bundan sonra da ikna edeceklerini sanmıyorum.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.