Şükrü KIZILOT
Konutlarda tapu harcı ve KDV acilen indirilmeli
TÜRKİYE, yavaş yavaş derinleşen ciddi bir ekonomik kriz yaşıyor. Bu aşamada, krizin olumsuz etkilerini azaltmak için bazı önlemler alınması gerekiyor.
Bunlardan biri de inşaat sektörü ile ilgili..
Bilindiği gibi, inşaat sektörü Türkiye ekonomisinin lokomotif sektörü. Ekonominin üçte birini doğrudan ilgilendiren bu sektörde, yaşanan durgunluk ya da canlılık, ekonomiye aynen yansıyor.
TAPU HARCI İNMELİ
Gayrimenkul alım-satımında, alıcı ve satıcı binde 15’er oranında "tapu harcı" ödüyorlar. Yakın zamana kadar, gayrimenkul alım-satımında "Emlak Vergisi asgari değeri"nin bildirilmesi yeterliydi (Bkz.13 Eylül 2005 Tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 48 No.lu Harçlar Kanunu Tebliği ile yapılan açıklama).
6 Haziran 2008 itibariyle, gayrimenkul alım satımında, tapu harcına esas alınacak değer daha doğrusu tapu işlemlerinde gösterilmesi gereken değerle ilgili bir yasa değişikliği oldu (Bkz. 6.6.2008 Tarihli Mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan 5766 sayılı Kanun’un 11/c maddesi). Yeni düzenlemeye göre; "gerçek alım satım bedeli" üzerinden tapu harcı ödenmesi gerekiyor (Yasada, bu bedelin de emlak vergisi asgari değerinden aşağı olmayacağı belirtiliyor).
Özellikli bazı durumların dışında, gerçek alım satım bedeli, emlak vergisi asgari değerinin 2-3 katı bazen daha da fazlası olabiliyor. Bu durumda ödenecek tapu harcı tutarı da 2-3 kat hatta daha fazla artmış oluyor.
Yeni düzenlemede, gerçek değerin esas alınması son derece anlamlı. Ancak, sağlıklı bir uygulama için, tapu harcı oranının binde 15’den binde 5’e inmesi gerekiyor. Alıcı ve satıcının, binde 5’er oranında harç ödemesi, tapuda gösterilen değerin de gerçeğe uygun olmasını sağlayabilecek. Değer yüksek olacağı için, tapu harcı tahsilatında da gerileme olmayacak.
Düşük oranlı tapu harcı, gayrimenkul piyasasına da bir ivme kazandırabilecek.
KDV KOMEDİSİ BİTMELİ
Konut satışlarındaki KDV komedisini, artık çok kişi biliyor.
- Net alanı 150 m2’ye kadar olan konutlarda, yüzde 1 KDV uygulanıyor.
- Net alanı 150 m2’yi aşan konutlarda ise, aşan kısma değil, tamamına yüzde 18 KDV uygulanıyor.
ÖRNEK: Net alanı 150 ve 151 m2 olan iki konut, 400 biner YTL’ye satılmıştır.
Bu durumda, 150 m2 olan konut için 4 bin YTL, 151 m2 olan konut için de 72 bin YTL,
KDV hesaplanacaktır. Başka bir anlatımla, 1 m2’lik fazlalık için, 68 bin YTL ödenecek.
Bu uygulama hem adil değil hem de muvazaalı bazı yollara başvurulmasına neden olabiliyor. Projesine göre net alanı 149, uygulamada 160 m2 olan konutlar yapılabiliyor. Bazen de "ikiz evler" dediğimiz, yan yana 150 m2’den küçük iki konut satılıp, sonradan birleştirilebiliyor.
Oysa, bunların hiçbirine gerek yok. Örneğin, konutlarda;
- Net alanı 120 m2’ye kadar olanlara yüzde 1,
- Net alanın 120-160 m2 arasına (yani 40 m2’lik aralığa) yüzde 8,
- Net alanın 160 m2’yi aşması durumunda, aşan kısma yüzde 18,
KDV uygulanması, sorunu çözecektir. Ayrıca, konut yapı kooperatiflerine yapılan inşaatlarda, her bir konut 400 m2 olsa bile yüzde 1 KDV uygulanırken, diğer konut inşaatlarında net alanı 150 m2’yi aşanlara yüzde 18 KDV uygulanması da bir başka çelişki!..
ACİL ÖNLEMLER
İnşaat sektöründe yaşanan durgunluğun giderilebilmesi için, tapu harcı oranının binde 5’e indirilmesi, KDV yönünden de, kademeli bir oran uygulanması ve kat irtifaklı arsa payı satışlarının, tamamlanmış konut olarak kabul edilmesinden vazgeçilmesi, alınan ruhsata istinaden temel inşaatının tamamlanmasındaki iki yıllık zorunlu sürenin, dört yıla çıkartılması, inşaatın bütünü için tanınan 5 yıl içinde bitirme zorunluluğunun uzatılması, kısa zamanda alınabilecek belli başlı önlemler olarak göze çarpıyor...
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Ekonomist Görüşleri...
Hurşit Güneş
Sanayi daralıyor! İşsizlik patlayabilir
Küresel krizin önce mali sektörü sonra da reel sektörü vuracağını biliyorduk. Süreç şöyle olacaktı: ABD’de mali sektör çökünce, bu, Avrupa’ya sirayet edecek, sonra hem kendi reel sektörlerini vuracak, hem de daralan küresel talep dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin ihracatını olumsuz etkileyecekti. Bu da Türkiye gibi ülkelere durgunluk yaşatacaktı.
Biz bunu 2009 yılının ikinci yarısında bekliyorduk. Ama gelişmeler beklediğimizden hızlı gerçekleşiyor. Dün açıklanan eylül ayı sanayi üretim verileri açıkça bir durgunluğa girildiğini gösteriyor. Durum çok vahim! Şimdiden böyle olursa, ileride işsizlik büsbütün patlayacak.
Nisan ayı hariç, bu yılın hiçbir ayında geçen yıla göre daha yüksek bir imalat sanayii büyümesi elde edilmemiş. Demek ki, geçen yıla göre daha düşük bir ekonomik (milli gelir) büyüme elde edileceği neredeyse kesin.
İhracat ağırlıklı sektörler
Özellikle ağustos ayından itibaren oldukça belirgin bir daralma sürecine girildiği anlaşılıyor. İmalat sanayii geçen yıl aynı ayda yüzde 5.5 büyürken, bu yıl yüzde 5.8 daralmış. Eylülde ise bu daha da derinleşmiş. Geçen yıl yüzde 1.2 büyüyen imalat sanayii bu yıl yüzde 6.4 daralmış.
Tabii daralma her sektörde paralel bir görüntü göstermiyor. Özellikle ihracat ağırlıklı (ve emek yoğun) sektörler daha hızlı daralıyor;
- Tekstil sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 2.2 büyümüştü. Bu yıl ortalama yüzde 16.9 daralmış.
- Hazır giyim sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 2.2 büyümüştü. Bu yıl ortalama yüzde 8 daralmış.
- Kimya sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 9.6 büyümüştü. Bu yıl yüzde 1 küçülmüş. Hele son 6 ayda daralma yüzde 6.4’e varmış. Oysa geçen yıl aynı dönemde yüzde 10.2 büyümüştü.
- Plastik-kauçuk ürünleri imalatı geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 11.2 büyümüştü. Bu yıl yüzde 0.9’a düşmüş. Son 6 ayda ise daralma var; yüzde 0.8.
- Makine-teçhizat sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 4.5 büyümüştü. Bu yıl yüzde 5 daralmış. Son 6 ayda ise daralma yüzde 6.2..
- Nihayet en önemli ihracat kalemi olan taşıt araçları ağustos ayında geçen yıl göre yüzde 8.8 daralmış. Eylülde de geçen yıla göre yüzde 1.7 küçülmüş. Diğer ulaşım araçlarında ise durum daha da vahim, ağustosta daralma yüzde 16.4, eylülde yüzde 7.4..
Unutmayalım ki, 2007 yılında da ekonomi pek hızlı büyümemişti. Durumun ne kadar vahim olduğu bundan belli. Yani 2008 yılında yüzde 3’lük bir büyüme elde edilirse ne âlâ. 2009’da ise o bile hayal olabilir. Tabii bu durumda ithalat da çökecek, işsizlik de patlayacaktır.
Bütün bu gelişmelerden hükümet mi sorumlu? Elbette hayır. Bunlar küresel etmenlerden kaynaklanıyor! Tıpkı işlerin iyi gittiği zaman da küresel etmenlerden kaynaklandığı gibi. Ama o zaman haksızca böbürleniyorlardı. Sadece şimdi hükümet işleri hep yurtdışına havale etmeye alıştığından bu kez tedbir almakta gecikiyor. Sorunlar büyüyor.
Sanayi daralıyor! İşsizlik patlayabilir
Küresel krizin önce mali sektörü sonra da reel sektörü vuracağını biliyorduk. Süreç şöyle olacaktı: ABD’de mali sektör çökünce, bu, Avrupa’ya sirayet edecek, sonra hem kendi reel sektörlerini vuracak, hem de daralan küresel talep dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerin ihracatını olumsuz etkileyecekti. Bu da Türkiye gibi ülkelere durgunluk yaşatacaktı.
Biz bunu 2009 yılının ikinci yarısında bekliyorduk. Ama gelişmeler beklediğimizden hızlı gerçekleşiyor. Dün açıklanan eylül ayı sanayi üretim verileri açıkça bir durgunluğa girildiğini gösteriyor. Durum çok vahim! Şimdiden böyle olursa, ileride işsizlik büsbütün patlayacak.
Nisan ayı hariç, bu yılın hiçbir ayında geçen yıla göre daha yüksek bir imalat sanayii büyümesi elde edilmemiş. Demek ki, geçen yıla göre daha düşük bir ekonomik (milli gelir) büyüme elde edileceği neredeyse kesin.
İhracat ağırlıklı sektörler
Özellikle ağustos ayından itibaren oldukça belirgin bir daralma sürecine girildiği anlaşılıyor. İmalat sanayii geçen yıl aynı ayda yüzde 5.5 büyürken, bu yıl yüzde 5.8 daralmış. Eylülde ise bu daha da derinleşmiş. Geçen yıl yüzde 1.2 büyüyen imalat sanayii bu yıl yüzde 6.4 daralmış.
Tabii daralma her sektörde paralel bir görüntü göstermiyor. Özellikle ihracat ağırlıklı (ve emek yoğun) sektörler daha hızlı daralıyor;
- Tekstil sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 2.2 büyümüştü. Bu yıl ortalama yüzde 16.9 daralmış.
- Hazır giyim sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 2.2 büyümüştü. Bu yıl ortalama yüzde 8 daralmış.
- Kimya sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 9.6 büyümüştü. Bu yıl yüzde 1 küçülmüş. Hele son 6 ayda daralma yüzde 6.4’e varmış. Oysa geçen yıl aynı dönemde yüzde 10.2 büyümüştü.
- Plastik-kauçuk ürünleri imalatı geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 11.2 büyümüştü. Bu yıl yüzde 0.9’a düşmüş. Son 6 ayda ise daralma var; yüzde 0.8.
- Makine-teçhizat sektörü geçen yıl ilk 9 ayda yüzde 4.5 büyümüştü. Bu yıl yüzde 5 daralmış. Son 6 ayda ise daralma yüzde 6.2..
- Nihayet en önemli ihracat kalemi olan taşıt araçları ağustos ayında geçen yıl göre yüzde 8.8 daralmış. Eylülde de geçen yıla göre yüzde 1.7 küçülmüş. Diğer ulaşım araçlarında ise durum daha da vahim, ağustosta daralma yüzde 16.4, eylülde yüzde 7.4..
Unutmayalım ki, 2007 yılında da ekonomi pek hızlı büyümemişti. Durumun ne kadar vahim olduğu bundan belli. Yani 2008 yılında yüzde 3’lük bir büyüme elde edilirse ne âlâ. 2009’da ise o bile hayal olabilir. Tabii bu durumda ithalat da çökecek, işsizlik de patlayacaktır.
Bütün bu gelişmelerden hükümet mi sorumlu? Elbette hayır. Bunlar küresel etmenlerden kaynaklanıyor! Tıpkı işlerin iyi gittiği zaman da küresel etmenlerden kaynaklandığı gibi. Ama o zaman haksızca böbürleniyorlardı. Sadece şimdi hükümet işleri hep yurtdışına havale etmeye alıştığından bu kez tedbir almakta gecikiyor. Sorunlar büyüyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Yaman Törüner
Krizden önce, sonra
Global krizin başlangıcında ekonomimiz nasıldı? n Yıllık 35 milyar dolara ulaşacak, cari dış işlemler açığımız vardı.
- Türk Lirası yüzde 60 civarında değerliydi. 1 dolar, 1200 YTL seviyesindeydi.
- Reel faiz oranımız çok yüksekti. Enflasyon oranımızın, yüzde 100’ünü aşan bir reel faiz, Merkez Bankamız tarafından dikte ediliyordu.
- Merkez Bankamız, piyasaya 10 milyar TL civarında borçluydu.
- İhracatçı zor durumdaydı ve döviz fiyatında artış istiyordu.
- Üretim durmuştu. Çünkü, üretmek yerine ithal etmek daha kârlıydı.
- İşsizlik artıyordu. Buna rağmen, Hükümet, kömür vs. dağıtarak, oy toplamayı sürdürebiliyordu.
- Enflasyonun düşürülmesi hedefinde başarı sağlanmış, enflasyon yüzde 10’un altına indirilebilmişti.
- Borsamızın yüzde 70’i yabancıların hâkimiyetindeydi.
Bankalar güçlüydü
- Sıcak para, hem hisse senedi, hem de devlet kâğıdı üzerinden bol miktarda yurdumuza geliyordu.
- 20 milyar dolara yaklaşan, kalıcı yabancı yatırım getirilebilmişti.
- Özelleştirmeler çok başarılıydı. Geçen yıl 4.3 milyar dolara ulaşsa da önceki iki yılda, yıllık 8 milyar doları aşmıştı.
- Bütçe, faiz dışı fazla veriyordu.
- Birçok yapısal ekonomik reform yapılmıştı; ancak, vergi reformu gerçekleştirilememişti.
- Banka kredileri bol sayılırdı. Kredi kartları dahil, tüketici kredileri özendiriliyordu.
- Bankacılık sistemimiz güçlüydü. Bankaların sermaye açığı yoktu.
- Özel sektörün dış borçları, 100 milyar doların üstündeydi.
- Hem özel sektör, hem de Hazine dışarıdan ucuz ve kolay borçlanabiliyordu.
- Merkez Bankamızın döviz rezervleri 80 milyar doları aşmıştı.
- Bankaların açık pozisyonları yoktu.
- Döviz tevdiat hesaplarının miktarı oransal olarak yüksekti ama gittikçe azalıyordu. Döviz tutanlar, zarardaydı.
Global kriz neden çıktı?
Global krizi tetikleyen nedenler şunlar:
- Dünyada sermaye akışkanlığı ve hızı çok hızlandı. Sermayenin, üretmek yerine, parasal oyunlarla yüksek kâr etme olasılığı arttı. Gerçek üretime dayanmayan kârlar yükseldi.
- ABD’nin dış borçları çok yükseldi ve Asya ülkeleri, giderek daha yoğun biçimde, ABD’ye borç vermeye başladı.
- ABD’de Bush yönetimi, 11 Eylül terörist saldırısını bahane ederek aldığı sıkı tedbirler nedeniyle, ülkesinden büyük sermaye kaçışına neden oldu.
- ABD ve Avrupa ülkelerindeki büyük şirketler, yönetim yozlaşması ve üretimde verimsizlik durumuyla karşılaştılar.
- Küreselleşme nedeniyle, yabancıların gerçek üretime dayanmayan kârları kullanarak gelişmekte olan ülkelere yaptıkları yatırımlar çok arttı.
- ABD’den başlayarak gelişmiş ülkelerde faizlerin düşürülmesi veya enflasyon seviyelerine yakın tutulması nedeniyle, gayrimenkul kredileri başta olmak üzere, tüketici kredileri çok yükseldi.
- Petrol ve hammadde fiyatları, olması gereken seviyelerin çok üzerine çıktı.
Bundan sonraki yazılarımda, halen gelinen durumu ve yeni dengenin nasıl olabileceğini anlatacağım.
Krizden önce, sonra
Global krizin başlangıcında ekonomimiz nasıldı? n Yıllık 35 milyar dolara ulaşacak, cari dış işlemler açığımız vardı.
- Türk Lirası yüzde 60 civarında değerliydi. 1 dolar, 1200 YTL seviyesindeydi.
- Reel faiz oranımız çok yüksekti. Enflasyon oranımızın, yüzde 100’ünü aşan bir reel faiz, Merkez Bankamız tarafından dikte ediliyordu.
- Merkez Bankamız, piyasaya 10 milyar TL civarında borçluydu.
- İhracatçı zor durumdaydı ve döviz fiyatında artış istiyordu.
- Üretim durmuştu. Çünkü, üretmek yerine ithal etmek daha kârlıydı.
- İşsizlik artıyordu. Buna rağmen, Hükümet, kömür vs. dağıtarak, oy toplamayı sürdürebiliyordu.
- Enflasyonun düşürülmesi hedefinde başarı sağlanmış, enflasyon yüzde 10’un altına indirilebilmişti.
- Borsamızın yüzde 70’i yabancıların hâkimiyetindeydi.
Bankalar güçlüydü
- Sıcak para, hem hisse senedi, hem de devlet kâğıdı üzerinden bol miktarda yurdumuza geliyordu.
- 20 milyar dolara yaklaşan, kalıcı yabancı yatırım getirilebilmişti.
- Özelleştirmeler çok başarılıydı. Geçen yıl 4.3 milyar dolara ulaşsa da önceki iki yılda, yıllık 8 milyar doları aşmıştı.
- Bütçe, faiz dışı fazla veriyordu.
- Birçok yapısal ekonomik reform yapılmıştı; ancak, vergi reformu gerçekleştirilememişti.
- Banka kredileri bol sayılırdı. Kredi kartları dahil, tüketici kredileri özendiriliyordu.
- Bankacılık sistemimiz güçlüydü. Bankaların sermaye açığı yoktu.
- Özel sektörün dış borçları, 100 milyar doların üstündeydi.
- Hem özel sektör, hem de Hazine dışarıdan ucuz ve kolay borçlanabiliyordu.
- Merkez Bankamızın döviz rezervleri 80 milyar doları aşmıştı.
- Bankaların açık pozisyonları yoktu.
- Döviz tevdiat hesaplarının miktarı oransal olarak yüksekti ama gittikçe azalıyordu. Döviz tutanlar, zarardaydı.
Global kriz neden çıktı?
Global krizi tetikleyen nedenler şunlar:
- Dünyada sermaye akışkanlığı ve hızı çok hızlandı. Sermayenin, üretmek yerine, parasal oyunlarla yüksek kâr etme olasılığı arttı. Gerçek üretime dayanmayan kârlar yükseldi.
- ABD’nin dış borçları çok yükseldi ve Asya ülkeleri, giderek daha yoğun biçimde, ABD’ye borç vermeye başladı.
- ABD’de Bush yönetimi, 11 Eylül terörist saldırısını bahane ederek aldığı sıkı tedbirler nedeniyle, ülkesinden büyük sermaye kaçışına neden oldu.
- ABD ve Avrupa ülkelerindeki büyük şirketler, yönetim yozlaşması ve üretimde verimsizlik durumuyla karşılaştılar.
- Küreselleşme nedeniyle, yabancıların gerçek üretime dayanmayan kârları kullanarak gelişmekte olan ülkelere yaptıkları yatırımlar çok arttı.
- ABD’den başlayarak gelişmiş ülkelerde faizlerin düşürülmesi veya enflasyon seviyelerine yakın tutulması nedeniyle, gayrimenkul kredileri başta olmak üzere, tüketici kredileri çok yükseldi.
- Petrol ve hammadde fiyatları, olması gereken seviyelerin çok üzerine çıktı.
Bundan sonraki yazılarımda, halen gelinen durumu ve yeni dengenin nasıl olabileceğini anlatacağım.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Güngör Uras
Yılın ilk yarısı sayesinde yılı kurtaracağız
Yılın ilk 9 aylık sanayi üretimi “öldük bittik” bir durum olmadığını gösteriyor. Ve de anlaşılıyor ki, yılın ilk 7 ayındaki sanayi üretimi sayesinde, “Biz bu yılı kurtarırız”. O kadarla da kalmayız. Biz bu yılı yüzde 2 ile 3 arasında bir “büyümeyle tamamlarız”.
Şimdi de sayın okuyucularıma bu değerlemelere yol açan gelişmeleri özetleyeyim:
- Türkiye’de büyümenin lokomotifi sanayi üretimidir. Sanayi üretiminin göstergesi ise TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) her ay yayımladığı “Aylık Sanayi Üretim Endeksi”dir.
Bu endeks, 2005 adet önemli sanayi maddesinin üretimindeki aylık değişimi gösterir. 1997 yılı üretimi 100 varsayılarak her ay, üretimin ne olduğu belirlenir.
1997 yılı=100 endeksiyle sanayi üretimi, 2008 yılının ilk 7 ayında, geçen yılın endeks sayılarının devamlı üzerindeydi. Ağustos ve eylül aylarında geçen yılın üretim endeksinin (göstergesinin) altına indi.
Az artıyor ama artıyor
- 2008 yılının ilk 9 ayında sanayi üretimi ortalama olarak yüzde 2.5 oranında arttı. Geçen yıl aynı dönemde ortalama yüzde 5.5 artmıştı. Açık anlatımıyla, artış hızı geçen yılın altında oldu ama 9 ayda gene de geçen yıla göre bir artış gerçekleşti.
- İmalat sanayiinde geçen yılın ilk 9 ayında yüzde 4.7 olan artış, bu yıl yüzde 1.9‘a geriledi. Ama geçen yıla göre gene de artış var.
Yılın son 3 aylık sanayi üretim endeksleri açıklanmadan yılın tamamı hakkında “ahkâm kesmek” erken olur ama, bazı göstergelere bakılarak ekonominin bu yılı nasıl tamamlayacağı tahmin edilebilir.
- GSYİH (milli gelir) geçen yılın ilk yarısında yüzde 5.3 büyümüştü. Yıllık artış yüzde 4.6 olarak gerçekleşmişti.
n Bu yılın ilk yarısında milli gelir artışı yüzde 4.2 idi. Sanayi üretiminin 9‘uncu aya kadar (göreceli biçimde) iyi gittiği görülüyor. Kalan son 3 ayda sanayi üretimi kötü olsa bile, bu durumda Türk ekonomisi 2008 yılını yüzde 2 ile yüzde 3 arasında bir büyümeyle tamamlayabilir.
Gene de iyi durumdayız
- Evet, yüzde 2 ile yüzde 3 arasında bir büyüme bizim için iyi bir büyüme değildir ama,
Dünyanın anlı şanlı ve de dev ekonomilerinin gerileme içine girdikleri bir dönemde “Buna da şükür!” demekten başka yapacak şey yoktur. Geçmişe değil, önümüze bakalım. Üretim çok çok önemlidir. Üretimin gerilemesini önleyecek tedbirleri tartışalım. Uygulayalım... Krizle boğuşmakta moral çok önemlidir.
“Öldük bittik... Türk ekonomisi çöktü... Sanayinin üretimi durdu“ havasına girmeyelim. Evet, doğrudur. Sanayinin üretiminde yavaşlama var. Çok sayıda sanayi kuruluşu zor durumda... İşçi çıkarmalar başladı. Ama biz bu zorluklarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Biz ne krizler, ne güçlükler atlattık. Bunu da atlatırız. İşin başında pes etmeye gerek yok.
Yılın ilk yarısı sayesinde yılı kurtaracağız
Yılın ilk 9 aylık sanayi üretimi “öldük bittik” bir durum olmadığını gösteriyor. Ve de anlaşılıyor ki, yılın ilk 7 ayındaki sanayi üretimi sayesinde, “Biz bu yılı kurtarırız”. O kadarla da kalmayız. Biz bu yılı yüzde 2 ile 3 arasında bir “büyümeyle tamamlarız”.
Şimdi de sayın okuyucularıma bu değerlemelere yol açan gelişmeleri özetleyeyim:
- Türkiye’de büyümenin lokomotifi sanayi üretimidir. Sanayi üretiminin göstergesi ise TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) her ay yayımladığı “Aylık Sanayi Üretim Endeksi”dir.
Bu endeks, 2005 adet önemli sanayi maddesinin üretimindeki aylık değişimi gösterir. 1997 yılı üretimi 100 varsayılarak her ay, üretimin ne olduğu belirlenir.
1997 yılı=100 endeksiyle sanayi üretimi, 2008 yılının ilk 7 ayında, geçen yılın endeks sayılarının devamlı üzerindeydi. Ağustos ve eylül aylarında geçen yılın üretim endeksinin (göstergesinin) altına indi.
Az artıyor ama artıyor
- 2008 yılının ilk 9 ayında sanayi üretimi ortalama olarak yüzde 2.5 oranında arttı. Geçen yıl aynı dönemde ortalama yüzde 5.5 artmıştı. Açık anlatımıyla, artış hızı geçen yılın altında oldu ama 9 ayda gene de geçen yıla göre bir artış gerçekleşti.
- İmalat sanayiinde geçen yılın ilk 9 ayında yüzde 4.7 olan artış, bu yıl yüzde 1.9‘a geriledi. Ama geçen yıla göre gene de artış var.
Yılın son 3 aylık sanayi üretim endeksleri açıklanmadan yılın tamamı hakkında “ahkâm kesmek” erken olur ama, bazı göstergelere bakılarak ekonominin bu yılı nasıl tamamlayacağı tahmin edilebilir.
- GSYİH (milli gelir) geçen yılın ilk yarısında yüzde 5.3 büyümüştü. Yıllık artış yüzde 4.6 olarak gerçekleşmişti.
n Bu yılın ilk yarısında milli gelir artışı yüzde 4.2 idi. Sanayi üretiminin 9‘uncu aya kadar (göreceli biçimde) iyi gittiği görülüyor. Kalan son 3 ayda sanayi üretimi kötü olsa bile, bu durumda Türk ekonomisi 2008 yılını yüzde 2 ile yüzde 3 arasında bir büyümeyle tamamlayabilir.
Gene de iyi durumdayız
- Evet, yüzde 2 ile yüzde 3 arasında bir büyüme bizim için iyi bir büyüme değildir ama,
Dünyanın anlı şanlı ve de dev ekonomilerinin gerileme içine girdikleri bir dönemde “Buna da şükür!” demekten başka yapacak şey yoktur. Geçmişe değil, önümüze bakalım. Üretim çok çok önemlidir. Üretimin gerilemesini önleyecek tedbirleri tartışalım. Uygulayalım... Krizle boğuşmakta moral çok önemlidir.
“Öldük bittik... Türk ekonomisi çöktü... Sanayinin üretimi durdu“ havasına girmeyelim. Evet, doğrudur. Sanayinin üretiminde yavaşlama var. Çok sayıda sanayi kuruluşu zor durumda... İşçi çıkarmalar başladı. Ama biz bu zorluklarla ilk defa karşılaşmıyoruz. Biz ne krizler, ne güçlükler atlattık. Bunu da atlatırız. İşin başında pes etmeye gerek yok.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Vahap MUNYAR
Akaryakıtın yüzde 30’u indirimli satılıyor, sadece ’filo’ sahibi hissediyor
ULAŞTIRMA Bakanı Binali Yıldırım, akaryakıt dağıtım şirketlerinden birinin sponsorluğunda Antalya’da gerçekleşen Tüm Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi toplantısında suçlamalar yöneltti, tartışma yeniden gündeme oturdu.
Önce Binali Yıldırım’ın sözlerini hatırlayalım: "Dünyada petrol fiyatları düşerken, bizde akaryakıt fiyatı düşmüyor. Petrolün varili 140 dolar iken Türkiye’de benzinin litresi 3.4 YTL’di. Petrol 70 dolara indi. Benzin hálá 3 YTL. Halbuki yarısı olması lazım. Niye olmuyor? Eğer bu serbest piyasa ise, anında olması lazım. Çok yakında petrol dağıtıcı firmalara ciddi cezalar gelirse şaşırmayın."
Bu suçlama üzerine başta PETDER (Petrol Sanayi Derneği) olmak üzere, sektör temsilcileri savunmaya geçti: "Türkiye’deki akaryakıt ürünlerinin fiyatının içinde ham petrolün payı yüzde 25’tir. Fiyatın ortalama yüzde 60’ını vergiler oluşturur. Petrol fiyatı düşerken, doların yükseldiğini de unutmayalım."
Tartışma sürerken, akaryakıtta 8 kuruşluk bir indirim gerçekleşse de, sektörün temsilcileriyle konuşup, durumu anlamaya çalıştım. Tüpraş’ın özelleşip, Koç Grubu’na geçmesinden sonra, rafineri çıkış fiyatının hesaplanmasında hiç değişiklik olmamış.
Sonra dağıtım şirketleri cephesine döndüm. Shell Türkiye Başkanı Canan Ediboğlu da dün Royal Dutch Shell İcra Başkanı Jeoren van der Veer’le gerçekleştirdiği sohbet toplantısında konuya açıklık getirdi. Rekabet Kurulu, zaman zaman, "Akaryakıt fiyatları serbest ama dağıtım şirketleri ve bayiler arasında pek de öyle hissedilebilecek fiyat farkı yok" şikayetlerini değerlendiriyor, gerekli detay uyarılarını yapıyor.
Akaryakıt fiyatının yüzde 25’i ham petrol, yüzde 60’ı da vergilerden oluşuyor. Geriye yüzde 15’lik bölüm kalıyor. Bunun yüzde 10-12’si kár payı olarak yansıyor. Dağıtım şirketleri, kár payını bayileriyle yarı yarıya paylaşıyor. "Rekabet alanı" bu kár marjının ötesine geçemiyor. Dağıtım şirketleri ve bayiler, kárdan fedakárlık edebildikçe, Petrol Ofisi, Shell, BP, Total, Opet, Alpet, Akpet gibi toplam 49 şirket arasında fiyat farkı az da olsa açılabilecek gibi görünüyor.
Deklare fiyatlarda rekabet hissedilemediği için, dağıtım şirketlerine eleştiriler yöneliyor. Oysa dağıtım şirketleri ve bayiler, Türkiye’de kullanılan akaryakıtın yüzde 30’unu indirimli pazarlıyor.
Akaryakıttaki indirimli satışlar, "filo anlaşmaları"yla gerçekleşebiliyor. Toplu müşteriyi gören dağıtım şirketi, kendi yüzde 5-6’lık kár payından bile vazgeçebiliyor. "Filo"daki araçların yöneldiği bayiler de kárından bir miktar fedakárlık yaparsa, alınan indirim yüzde 8-9’lara kadar çıkabiliyor. Ancak, bu indirimler Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyon hesaplarına yansıyamıyor.
Akaryakıt sektörü geçen yıl 62 milyar YTL ciroya ulaşmış. Bu cirodan, Türkiye’nin toplam dolaylı vergilerinin yüzde 22’si ortaya çıkmış. 62 milyar YTL’lik cironun yüzde 30’u da, yani 18.6 milyar YTL’si "toplu satışlar"dan oluşmuş. Bu satışlarda ortalama yüzde 5’lik indirim gerçekleşmiş olsa, 1 milyar YTL’ye dayanan rakam ortaya çıkıyor.
Yani, akaryakıt dağıtım şirketleri ve bayiler yılda ortalama 1 milyar YTL’lik "indirim" yapıyor. Bunu "filo" sahibi şirketler hissedebiliyor. Kendi aracıyla pompaya yanaşan, deklare fiyatı ödüyor.
Tartışma ve suçlamalar da burada düğümleniyor...
Televizyonda şemsiyelerin uçtuğunu gördü, anında duruma el koyup düzeltti
TÜRKİYE’nin şemsiye kralı Celal Birsen, bir gün televizyon izlerken, gözü programın çekildiği turistik tesisteki şemsiyelere takıldı.
Programın konuğu Ender Alkoçlar’dı, çekim de Alkoçlar’ın geçen yazdan itibaren yeni işletmeye başladığı Bodrum Torba’daki tesiste gerçekleştirilmişti.
Celal Birsen dikkatle baktı, tesisteki şemsiyeler kendi üretimleriydi. Ancak, şemsiyelerin rüzgardan uçuştuğunu görmek, onu rahatsız etti. Anında Ender Alkoçlar’ı aradı:
Ender Bey, televizyonda sizi izledim. Teşekkür ederiz bizim şemsiyelerimizi seçmişsiniz ama sanırım kurulum hizmetini bizden almadınız.
- Anlamadım...
Ender Bey, bizim turistik tesisler için ürettiğimiz şemsiyeler rüzgarda o kadar uçuşmaz. Hemen gerekeni yapacağım.
Birkaç gün sonra Torba’daki Alkoçlar’ın önüne bir kamyon yanaştı. Kamyonda yüklü olan şemsiyeler indirildi. Ekip, şemsiyelerin yerleştirildiği noktalarda rüzgar ölçümleri yaptı. Ardından mevcut şemsiyeler, yeni götürülenlerle değiştirildi.
Celal Birsen, ürettiği şemsiyelerden ve kullandığı teknikten emin olduğu için kendince gerekeni yapmış, Alkoçlar’dan da beş kuruş fark istememişti.
Bu öyküyü, Flagstone Property Group’un 640 milyon dolarlık Island Gardens projesinin temel atma töreni için gittiğim Miami’de Mustafa Bayraktar’dan dinledim.
Celal Birsen’in tarzı, Ender Alkoçlar’ı öylesine etkilemiş ki, her ortamda anlatıyormuş. Mustafa Bayraktar da bir sohbet sırasında Alkoçlar’dan dinlemiş..
Demek ki Celal Birsen’in şemsiye krallığına yükselmesi hiç de boşuna değilmiş...
Akaryakıtın yüzde 30’u indirimli satılıyor, sadece ’filo’ sahibi hissediyor
ULAŞTIRMA Bakanı Binali Yıldırım, akaryakıt dağıtım şirketlerinden birinin sponsorluğunda Antalya’da gerçekleşen Tüm Motorlu Taşıyıcılar Kooperatifi toplantısında suçlamalar yöneltti, tartışma yeniden gündeme oturdu.
Önce Binali Yıldırım’ın sözlerini hatırlayalım: "Dünyada petrol fiyatları düşerken, bizde akaryakıt fiyatı düşmüyor. Petrolün varili 140 dolar iken Türkiye’de benzinin litresi 3.4 YTL’di. Petrol 70 dolara indi. Benzin hálá 3 YTL. Halbuki yarısı olması lazım. Niye olmuyor? Eğer bu serbest piyasa ise, anında olması lazım. Çok yakında petrol dağıtıcı firmalara ciddi cezalar gelirse şaşırmayın."
Bu suçlama üzerine başta PETDER (Petrol Sanayi Derneği) olmak üzere, sektör temsilcileri savunmaya geçti: "Türkiye’deki akaryakıt ürünlerinin fiyatının içinde ham petrolün payı yüzde 25’tir. Fiyatın ortalama yüzde 60’ını vergiler oluşturur. Petrol fiyatı düşerken, doların yükseldiğini de unutmayalım."
Tartışma sürerken, akaryakıtta 8 kuruşluk bir indirim gerçekleşse de, sektörün temsilcileriyle konuşup, durumu anlamaya çalıştım. Tüpraş’ın özelleşip, Koç Grubu’na geçmesinden sonra, rafineri çıkış fiyatının hesaplanmasında hiç değişiklik olmamış.
Sonra dağıtım şirketleri cephesine döndüm. Shell Türkiye Başkanı Canan Ediboğlu da dün Royal Dutch Shell İcra Başkanı Jeoren van der Veer’le gerçekleştirdiği sohbet toplantısında konuya açıklık getirdi. Rekabet Kurulu, zaman zaman, "Akaryakıt fiyatları serbest ama dağıtım şirketleri ve bayiler arasında pek de öyle hissedilebilecek fiyat farkı yok" şikayetlerini değerlendiriyor, gerekli detay uyarılarını yapıyor.
Akaryakıt fiyatının yüzde 25’i ham petrol, yüzde 60’ı da vergilerden oluşuyor. Geriye yüzde 15’lik bölüm kalıyor. Bunun yüzde 10-12’si kár payı olarak yansıyor. Dağıtım şirketleri, kár payını bayileriyle yarı yarıya paylaşıyor. "Rekabet alanı" bu kár marjının ötesine geçemiyor. Dağıtım şirketleri ve bayiler, kárdan fedakárlık edebildikçe, Petrol Ofisi, Shell, BP, Total, Opet, Alpet, Akpet gibi toplam 49 şirket arasında fiyat farkı az da olsa açılabilecek gibi görünüyor.
Deklare fiyatlarda rekabet hissedilemediği için, dağıtım şirketlerine eleştiriler yöneliyor. Oysa dağıtım şirketleri ve bayiler, Türkiye’de kullanılan akaryakıtın yüzde 30’unu indirimli pazarlıyor.
Akaryakıttaki indirimli satışlar, "filo anlaşmaları"yla gerçekleşebiliyor. Toplu müşteriyi gören dağıtım şirketi, kendi yüzde 5-6’lık kár payından bile vazgeçebiliyor. "Filo"daki araçların yöneldiği bayiler de kárından bir miktar fedakárlık yaparsa, alınan indirim yüzde 8-9’lara kadar çıkabiliyor. Ancak, bu indirimler Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) enflasyon hesaplarına yansıyamıyor.
Akaryakıt sektörü geçen yıl 62 milyar YTL ciroya ulaşmış. Bu cirodan, Türkiye’nin toplam dolaylı vergilerinin yüzde 22’si ortaya çıkmış. 62 milyar YTL’lik cironun yüzde 30’u da, yani 18.6 milyar YTL’si "toplu satışlar"dan oluşmuş. Bu satışlarda ortalama yüzde 5’lik indirim gerçekleşmiş olsa, 1 milyar YTL’ye dayanan rakam ortaya çıkıyor.
Yani, akaryakıt dağıtım şirketleri ve bayiler yılda ortalama 1 milyar YTL’lik "indirim" yapıyor. Bunu "filo" sahibi şirketler hissedebiliyor. Kendi aracıyla pompaya yanaşan, deklare fiyatı ödüyor.
Tartışma ve suçlamalar da burada düğümleniyor...
Televizyonda şemsiyelerin uçtuğunu gördü, anında duruma el koyup düzeltti
TÜRKİYE’nin şemsiye kralı Celal Birsen, bir gün televizyon izlerken, gözü programın çekildiği turistik tesisteki şemsiyelere takıldı.
Programın konuğu Ender Alkoçlar’dı, çekim de Alkoçlar’ın geçen yazdan itibaren yeni işletmeye başladığı Bodrum Torba’daki tesiste gerçekleştirilmişti.
Celal Birsen dikkatle baktı, tesisteki şemsiyeler kendi üretimleriydi. Ancak, şemsiyelerin rüzgardan uçuştuğunu görmek, onu rahatsız etti. Anında Ender Alkoçlar’ı aradı:
Ender Bey, televizyonda sizi izledim. Teşekkür ederiz bizim şemsiyelerimizi seçmişsiniz ama sanırım kurulum hizmetini bizden almadınız.
- Anlamadım...
Ender Bey, bizim turistik tesisler için ürettiğimiz şemsiyeler rüzgarda o kadar uçuşmaz. Hemen gerekeni yapacağım.
Birkaç gün sonra Torba’daki Alkoçlar’ın önüne bir kamyon yanaştı. Kamyonda yüklü olan şemsiyeler indirildi. Ekip, şemsiyelerin yerleştirildiği noktalarda rüzgar ölçümleri yaptı. Ardından mevcut şemsiyeler, yeni götürülenlerle değiştirildi.
Celal Birsen, ürettiği şemsiyelerden ve kullandığı teknikten emin olduğu için kendince gerekeni yapmış, Alkoçlar’dan da beş kuruş fark istememişti.
Bu öyküyü, Flagstone Property Group’un 640 milyon dolarlık Island Gardens projesinin temel atma töreni için gittiğim Miami’de Mustafa Bayraktar’dan dinledim.
Celal Birsen’in tarzı, Ender Alkoçlar’ı öylesine etkilemiş ki, her ortamda anlatıyormuş. Mustafa Bayraktar da bir sohbet sırasında Alkoçlar’dan dinlemiş..
Demek ki Celal Birsen’in şemsiye krallığına yükselmesi hiç de boşuna değilmiş...
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Ercan KUMCU
Sanayi üretimine ne oluyor
AĞUSTOS ayından sonraki gerilemenin ardından, eylül ayında imalat sanayi üretimindeki düşme hızlanmış görünüyor.
Bir yıl öncesinin aynı ayına göre, imalat sanayi üretimi ağustos ayında yüzde 5.8 gerilemişti. Eylül ayında aynı bazda yüzde 6.4 düşüş yaşandı.
Yurtdışındaki kriz içsel nedenlerin katkılarıyla reel sektörü çok çabuk vurmuş görünüyor. Çünkü, imalat sanayi üretimindeki son aylardaki düşüşün ana kaynağı yurtdışında talebi kesilen ihracata yönelik sektörler. Örneğin, radyo-TV ve motorlu taşıtlar üretimleri son aylarda üretimi çok ciddi boyutlarda düşen sektörler.
Bunların yanında, tekstil ve giyim eşyası üretimleri de hızlı bir düşüş içinde. Şaşırtıcı olan gıda üretiminin de, diğerleri kadar olmasa da, bir düşüş eğilimi içine girmiş olması. İç talepteki daralma gıda sektörü üretimini etkilemiş olabilir.
ÇAKILMA
Ekonomik faaliyetlerin düşüş eğilime girdiği ortamlarda talebi daralan sektörler genellikle dayanıklı mallar oluyor. Benzer bir eğilim bugünlerde gelişmiş ülkelerde de yaşanıyor.
Perakende sektöründe zorunlu gıda ürünlerinin talebi göreli olarak istikrarlı giderken, dayanıklı tüketim malları talebinde ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Temel gıda maddeleri satan perakendeciler çok fazla etkilenmezken, dayanıklı tüketim malları ağırlıklı iş yapan perakendeciler ve üreticiler sıkıntıya giriyorlar.
Bizde fazla ayrıntılı veri olmadığı için bu çeşit gelişmeleri yakından takip etme olanağı olmuyor. Ama, sanayi üretimi verileri belli ipuçları veriyor.
Grafikte imalat sanayi üretiminde üçer aylık ortalamaların bir önceki yılın aynı üç ayına göre yüzde değişmelerinin aylık eğilimleri veriliyor. Grafikte bu yılın mart ayından itibaren imalat sanayi üretiminin kafa üstü çakıldığı çok belli. Bu yılın mart ayı itibariyle üç aylık imalat sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6.3 artmıştı. Nisan ayı ile beraber büyümede hızlı bir düşüş başladı. Eylül ayı itibariyle son üç aydaki (yılın üçüncü üç ayı) imalat sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 düştü.
DEĞİŞTİRMEK ZOR
Üç aylık bazda değerlendirildiğinde, son üç aydaki imalat sanayi üretimi performansı 2001 Krizi sonrasının en kötüsü. Aynı bazda, yılın üçüncü üç ayında gıda sektörü üretimi yüzde 0.8, tekstil yüzde 19,8, giyim yüzde 13.7, radyo-TV yüzde 26.7 düştü. Motorlu taşıtlar üretimi yüzde 3.8 artmış görünüyor. Ama, üretimdeki artışın hızla yavaşlamakta olduğu bir gerçek. Yılın son üç ayında büyük bire olasılıkla motorlu taşıtlar üretimi de düşüş yaşayacaktır.
İmalat sanayindeki bu gelişmeler iyi analiz edilmelidir. Görünen o ki, ne iç talebi canlandırarak ne de para basarak sanayi sektöründe üretim azalmasını durdurmak çok kolay olmayacak. Küresel daralmadan bizde nasibimizi kaçınılmaz olarak alacağız.
Sanayi üretimine ne oluyor
AĞUSTOS ayından sonraki gerilemenin ardından, eylül ayında imalat sanayi üretimindeki düşme hızlanmış görünüyor.
Bir yıl öncesinin aynı ayına göre, imalat sanayi üretimi ağustos ayında yüzde 5.8 gerilemişti. Eylül ayında aynı bazda yüzde 6.4 düşüş yaşandı.
Yurtdışındaki kriz içsel nedenlerin katkılarıyla reel sektörü çok çabuk vurmuş görünüyor. Çünkü, imalat sanayi üretimindeki son aylardaki düşüşün ana kaynağı yurtdışında talebi kesilen ihracata yönelik sektörler. Örneğin, radyo-TV ve motorlu taşıtlar üretimleri son aylarda üretimi çok ciddi boyutlarda düşen sektörler.
Bunların yanında, tekstil ve giyim eşyası üretimleri de hızlı bir düşüş içinde. Şaşırtıcı olan gıda üretiminin de, diğerleri kadar olmasa da, bir düşüş eğilimi içine girmiş olması. İç talepteki daralma gıda sektörü üretimini etkilemiş olabilir.
ÇAKILMA
Ekonomik faaliyetlerin düşüş eğilime girdiği ortamlarda talebi daralan sektörler genellikle dayanıklı mallar oluyor. Benzer bir eğilim bugünlerde gelişmiş ülkelerde de yaşanıyor.
Perakende sektöründe zorunlu gıda ürünlerinin talebi göreli olarak istikrarlı giderken, dayanıklı tüketim malları talebinde ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Temel gıda maddeleri satan perakendeciler çok fazla etkilenmezken, dayanıklı tüketim malları ağırlıklı iş yapan perakendeciler ve üreticiler sıkıntıya giriyorlar.
Bizde fazla ayrıntılı veri olmadığı için bu çeşit gelişmeleri yakından takip etme olanağı olmuyor. Ama, sanayi üretimi verileri belli ipuçları veriyor.
Grafikte imalat sanayi üretiminde üçer aylık ortalamaların bir önceki yılın aynı üç ayına göre yüzde değişmelerinin aylık eğilimleri veriliyor. Grafikte bu yılın mart ayından itibaren imalat sanayi üretiminin kafa üstü çakıldığı çok belli. Bu yılın mart ayı itibariyle üç aylık imalat sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6.3 artmıştı. Nisan ayı ile beraber büyümede hızlı bir düşüş başladı. Eylül ayı itibariyle son üç aydaki (yılın üçüncü üç ayı) imalat sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 düştü.
DEĞİŞTİRMEK ZOR
Üç aylık bazda değerlendirildiğinde, son üç aydaki imalat sanayi üretimi performansı 2001 Krizi sonrasının en kötüsü. Aynı bazda, yılın üçüncü üç ayında gıda sektörü üretimi yüzde 0.8, tekstil yüzde 19,8, giyim yüzde 13.7, radyo-TV yüzde 26.7 düştü. Motorlu taşıtlar üretimi yüzde 3.8 artmış görünüyor. Ama, üretimdeki artışın hızla yavaşlamakta olduğu bir gerçek. Yılın son üç ayında büyük bire olasılıkla motorlu taşıtlar üretimi de düşüş yaşayacaktır.
İmalat sanayindeki bu gelişmeler iyi analiz edilmelidir. Görünen o ki, ne iç talebi canlandırarak ne de para basarak sanayi sektöründe üretim azalmasını durdurmak çok kolay olmayacak. Küresel daralmadan bizde nasibimizi kaçınılmaz olarak alacağız.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Ekonomist Görüşleri...
Noyan Doğan
Emeklilik fonları mı daha avantajlı menkul kıymet yatırım fonları mı
BİREYSEL emeklilik sistemine yönelik merak edilen konuların başında, emeklilik fonlarının getirileri ve bu fonları menkul kıymet yatırım fonları ile mukayese edildiğinde ortaya nasıl bir tablonun çıktığı. Gerek sisteme girenlerin gerekse girecek olanların kafalarındaki sorular çok net: Fonlar iyi yönetiliyor mu? Geleceğini bu fonlara yatıranlara yüksek getiri sağlanıyor mu? Yoksa risk alınmayıp, ’nasıl olsa uzun vadeli’ deyip, pasif mi hareket ediliyor?
Kısacası, emeklilik fonlarının durumu ve performansı hep merak konusu oldu ve olmaya da devam edecek. Bu yüzden, ben çok doğru bulmasam da, gazetelerde her gün emeklilik fonlarının getirileri yayınlanır. Diyeceksiniz ki, ’niye doğru bulmuyorsun, herkes takip ediyor işte’. Doğru da, bir taraftan ’bireysel emekliliğe kısa değil, 15-20 yıl gibi uzun vadeli bak’ deyip; ardından da sisteme girenlere, ’her gün fonların getirisini takip et’ demek, kimse kusura bakmasın ama bana çelişkili geliyor.
Neyse, biz konumuza gelelim. Yani emeklilik yatırım fonları ile bir anlamda bu fonların ikiz kardeşi sayılan menkul kıymet yatırım fonlarının mukayesesine... Aslını isterseniz bu iki yatırım enstrümanını mukayese etmek pek de doğru değil ama, okuyuculardan sürekli bu yönde talep aldığım için elimden geldiğince mukayeseyi yapmaya çalışacağım.
Hazır yeri gelmişken altını çizmekte fayda var. Bireysel emeklilik, uzun vadeli bir sistem ve bu sisteme yatırım yapacakların da uzun vadeli bakmaları gerekiyor. Yani, ’bugün ne yatırdım, yarın ne oldu’ ya da ’birikimlerimin değerlendirildiği fonlar dün kaybetti mi, kazandı mı’ diye sorgulamamak lazım. Çünkü sistem, 10-15-20 hatta kimileri için 25 yıllık bir sistem. Özü; çok krizler, çok dalgalanmalar görülüp, atlatılabilir.
İkinci önemli husus; emeklilik yatırım fonlarının, menkul kıymet yatırım fonlarına göre uzun vadede daha yüksek getiri sağlayacağı kesin. Çünkü; emeklilik fonlarında fon işletim kesintileri daha düşük ve uzun vadeli yatırım yapmaya daha yatkın. Ayrıca düzenli gelir akışı sağlandığı gibi, menkul kıymet yatırım fonlarına göre vergisel üstünlükleri de var.
Şimdi her iki yatırım enstrümanın mukayesesini madde ve mümkün olduğunca da kafa karışıklığı yaratmamak adına rakamlara da fazla girmeden, en basit haliyle yapalım.
- Kriz dönemlerinde menkul kıymet fonlarından hızlı müşteri çıkışı olabileceği gibi, fondan çıkanlara ödeme yapmak için düşen fiyatlardan varlık satılması gerekebilir. Bireysel emeklilik ise uzun vadeli olduğundan ve düzenli ödemeler ile desteklendiğinden fonlardan çıkışlar bu kadar sert olmaz. Daha açık anlatımla; diğer fonlara, kurumsal yatırımcı gelip 100 milyon YTL’yi gömer ve iki gün sonra da alıp, gider. Emeklilik fonlarında ise bu sıkıntı yoktur.
- Emeklilik yatırım fonlarında ortalama yatırım vadeleri bugün için (30.9 2008 tarihi itibariyle) 415 gündür. Menkul kıymet yatırım fonlarında ise bu süre 66 gündür.
Krizlerden etkilenebilir
- Bugün için emeklilik fonlarının içinde hisse senedi yatırım fonlarının büyüklüğü yüzde 7.1’dir. Bu oran menkul kıymet yatırım fonlarında ise, yüzde 1.65’dir. Dikkatinizi çekerim, bireysel emeklilik sisteminin bu ülkede mazisi topu topu beş yıl. Demek ki, uzun vadede yüksek getiri sağlayan hisse senetlerinin oranı emeklilik fonlarında ciddi oranlarda.
Bu konuda bilgi olsun diye yurtdışından da birkaç örnek vereyim. Emeklilik fonlarındaki hisse senedi oranı ABD’de yüzde 36, İngiltere’de yüzde 43, Almanya’da 32, İsviçre’de 19, Finlandiya’da yüzde 30.
Şimdi diyeceksiniz ki, ’işte o yüzden, bugünkü global krizden bu fonlar olumsuz etkilendi; hisse senedi piyasası krizden dolayı düşünce, fonlarda ciddi kayıplar oldu’. Doğru ama bir kere daha tekrarlıyorum. Bireysel emeklilik sistemi uzun vadelidir ve bu tür dönemsel krizler uzun vadeli sistem içinde elbette olacaktır. Bugün fonlar değer kaybedebilir ama bir-iki sene sonra yeniden toparlanır.
Kısa vadeli yatırım mı
Şunu da belirteyim. Bugün Türkiye’deki bireysel emeklilik sisteminde spekülatif kağıtlara yatırım yapılmıyor. Yani, riskli alanlara girilmiyor. Belki bu yatırımcı gözüyle bakıldığında yanlış gözükebilir. Çünkü genel teamül, ’ne kadar çok risk o kadar çok para’, ’ne kadar az risk o kadar az para’dır. Tabii bu da hangi yatırımcıdan bahsettiğinize bağlıdır. Yatırımı bir-iki günlük görüp, "gir-çık", "vur-kaç" yatırımcısından mı, yoksa 56 yaşında emekli olacak, bunun için de daha önünde 10-20 yıl bulunan yatırımcıdan mı?
Özetlemek gerekirse... Emeklilik yatırım fonları uzun vadeli bir yatırımdır. Erken ayrılmalardan dolayı vergi avantajı azalmaktadır. Buna karşılık menkul kıymet yatırım fonları daha ziyade kısa ve orta vadeli fon değerlendirme araçlarıdır. Yani, uzun süreli olarak düzenli birikim düşünülüyorsa veya para yönetiminde bir kısım tutarların uzun vadeli, yüksek getirili ve vergisel teşvikli olarak değerlendirilmesi isteniyorsa en uygun yatırım enstrümanı emeklilik fonlarıdır. Yok, kısa ve orta vadeli bir yatırım isteniyorsa o zaman da adres, menkul kıymet yatırım fonlarıdır.
Emeklilik fonları mı daha avantajlı menkul kıymet yatırım fonları mı
BİREYSEL emeklilik sistemine yönelik merak edilen konuların başında, emeklilik fonlarının getirileri ve bu fonları menkul kıymet yatırım fonları ile mukayese edildiğinde ortaya nasıl bir tablonun çıktığı. Gerek sisteme girenlerin gerekse girecek olanların kafalarındaki sorular çok net: Fonlar iyi yönetiliyor mu? Geleceğini bu fonlara yatıranlara yüksek getiri sağlanıyor mu? Yoksa risk alınmayıp, ’nasıl olsa uzun vadeli’ deyip, pasif mi hareket ediliyor?
Kısacası, emeklilik fonlarının durumu ve performansı hep merak konusu oldu ve olmaya da devam edecek. Bu yüzden, ben çok doğru bulmasam da, gazetelerde her gün emeklilik fonlarının getirileri yayınlanır. Diyeceksiniz ki, ’niye doğru bulmuyorsun, herkes takip ediyor işte’. Doğru da, bir taraftan ’bireysel emekliliğe kısa değil, 15-20 yıl gibi uzun vadeli bak’ deyip; ardından da sisteme girenlere, ’her gün fonların getirisini takip et’ demek, kimse kusura bakmasın ama bana çelişkili geliyor.
Neyse, biz konumuza gelelim. Yani emeklilik yatırım fonları ile bir anlamda bu fonların ikiz kardeşi sayılan menkul kıymet yatırım fonlarının mukayesesine... Aslını isterseniz bu iki yatırım enstrümanını mukayese etmek pek de doğru değil ama, okuyuculardan sürekli bu yönde talep aldığım için elimden geldiğince mukayeseyi yapmaya çalışacağım.
Hazır yeri gelmişken altını çizmekte fayda var. Bireysel emeklilik, uzun vadeli bir sistem ve bu sisteme yatırım yapacakların da uzun vadeli bakmaları gerekiyor. Yani, ’bugün ne yatırdım, yarın ne oldu’ ya da ’birikimlerimin değerlendirildiği fonlar dün kaybetti mi, kazandı mı’ diye sorgulamamak lazım. Çünkü sistem, 10-15-20 hatta kimileri için 25 yıllık bir sistem. Özü; çok krizler, çok dalgalanmalar görülüp, atlatılabilir.
İkinci önemli husus; emeklilik yatırım fonlarının, menkul kıymet yatırım fonlarına göre uzun vadede daha yüksek getiri sağlayacağı kesin. Çünkü; emeklilik fonlarında fon işletim kesintileri daha düşük ve uzun vadeli yatırım yapmaya daha yatkın. Ayrıca düzenli gelir akışı sağlandığı gibi, menkul kıymet yatırım fonlarına göre vergisel üstünlükleri de var.
Şimdi her iki yatırım enstrümanın mukayesesini madde ve mümkün olduğunca da kafa karışıklığı yaratmamak adına rakamlara da fazla girmeden, en basit haliyle yapalım.
- Kriz dönemlerinde menkul kıymet fonlarından hızlı müşteri çıkışı olabileceği gibi, fondan çıkanlara ödeme yapmak için düşen fiyatlardan varlık satılması gerekebilir. Bireysel emeklilik ise uzun vadeli olduğundan ve düzenli ödemeler ile desteklendiğinden fonlardan çıkışlar bu kadar sert olmaz. Daha açık anlatımla; diğer fonlara, kurumsal yatırımcı gelip 100 milyon YTL’yi gömer ve iki gün sonra da alıp, gider. Emeklilik fonlarında ise bu sıkıntı yoktur.
- Emeklilik yatırım fonlarında ortalama yatırım vadeleri bugün için (30.9 2008 tarihi itibariyle) 415 gündür. Menkul kıymet yatırım fonlarında ise bu süre 66 gündür.
Krizlerden etkilenebilir
- Bugün için emeklilik fonlarının içinde hisse senedi yatırım fonlarının büyüklüğü yüzde 7.1’dir. Bu oran menkul kıymet yatırım fonlarında ise, yüzde 1.65’dir. Dikkatinizi çekerim, bireysel emeklilik sisteminin bu ülkede mazisi topu topu beş yıl. Demek ki, uzun vadede yüksek getiri sağlayan hisse senetlerinin oranı emeklilik fonlarında ciddi oranlarda.
Bu konuda bilgi olsun diye yurtdışından da birkaç örnek vereyim. Emeklilik fonlarındaki hisse senedi oranı ABD’de yüzde 36, İngiltere’de yüzde 43, Almanya’da 32, İsviçre’de 19, Finlandiya’da yüzde 30.
Şimdi diyeceksiniz ki, ’işte o yüzden, bugünkü global krizden bu fonlar olumsuz etkilendi; hisse senedi piyasası krizden dolayı düşünce, fonlarda ciddi kayıplar oldu’. Doğru ama bir kere daha tekrarlıyorum. Bireysel emeklilik sistemi uzun vadelidir ve bu tür dönemsel krizler uzun vadeli sistem içinde elbette olacaktır. Bugün fonlar değer kaybedebilir ama bir-iki sene sonra yeniden toparlanır.
Kısa vadeli yatırım mı
Şunu da belirteyim. Bugün Türkiye’deki bireysel emeklilik sisteminde spekülatif kağıtlara yatırım yapılmıyor. Yani, riskli alanlara girilmiyor. Belki bu yatırımcı gözüyle bakıldığında yanlış gözükebilir. Çünkü genel teamül, ’ne kadar çok risk o kadar çok para’, ’ne kadar az risk o kadar az para’dır. Tabii bu da hangi yatırımcıdan bahsettiğinize bağlıdır. Yatırımı bir-iki günlük görüp, "gir-çık", "vur-kaç" yatırımcısından mı, yoksa 56 yaşında emekli olacak, bunun için de daha önünde 10-20 yıl bulunan yatırımcıdan mı?
Özetlemek gerekirse... Emeklilik yatırım fonları uzun vadeli bir yatırımdır. Erken ayrılmalardan dolayı vergi avantajı azalmaktadır. Buna karşılık menkul kıymet yatırım fonları daha ziyade kısa ve orta vadeli fon değerlendirme araçlarıdır. Yani, uzun süreli olarak düzenli birikim düşünülüyorsa veya para yönetiminde bir kısım tutarların uzun vadeli, yüksek getirili ve vergisel teşvikli olarak değerlendirilmesi isteniyorsa en uygun yatırım enstrümanı emeklilik fonlarıdır. Yok, kısa ve orta vadeli bir yatırım isteniyorsa o zaman da adres, menkul kıymet yatırım fonlarıdır.
"ilmin sözü Ali'dir..."
Zöhre Ana...
Konuyu Okuyanlar: 2 Ziyaretçi