You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Ekonomist Görüşleri...

Ekonomist Görüşleri...

Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Serpil Yılmaz

TPAO ve Avrupa’nın enerji atağı



[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]AB Enerji Komiseri Andris Piebalgs bugün Ankara’da, Hazar ve Ortadoğu enerji kaynaklarını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Nabucco ile birlikte, Türkiye geçişli diğer doğalgaz kaynaklarını görüşüyor. Avrupa, Ekim 2005 tarihinde Avusturya şirketi OMV başkanlığında kurulan Nabucco projesine ivme kazandırmak için çabalarını artırıyor.
Nabucco’nun 6 ortağı bulunuyor: Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Avusturya ve Almanya. Projenin arz tarafında ise Azerbaycan, İran, Irak ve Mısır yer alıyordu.
AB Komisyonu, Rusya’ya olan arz bağımlılığının yüzde 30’da tutulmasını karara bağlamasıyla, Türkiye AB’nin gündeminde Rusya, Afrika ve Norveç’in yanı sıra yeni enerji köprüsü olarak yerini alıyor.
“Gazprom’u Avrupa’dan atmak istiyorlar“ diyen Rusya, bu girişim karşısında boş durmuyor; Nabucco’nun 7’nci ortağı olarak anılmaya başlıyor.
Asıl sürpriz gibi duran gelişme de bu. Çünkü AB Komisyon kararlarında yer alan “kaynak bağımlılığı”nın azaltılması amacının dışına çıkılıyor.
Ne var ki İran ve Irak, “siyasi ve güvenlik“ sorunları nedeniyle arz güvenliğini tartıştırıyor.

Nabucco’nun ortakları
Rusya bu süreçte elini hızlandırıyor ve Nabucco’nun ortağı ülkelerle tek tek ortak proje geliştiriyor.
Macaristan, Bulgaristan ile Güney Akım’da ortaklık kuran Rusya’nın gaz şirketi Gazprom, OMV’nin Avusturya’daki gaz deposunun yüzde 50 ortağı oluyor.
Enerji uzmanı Necdet Pamir, “Bu ülkeler içinde Rusya ile gaz bağımlılığı en düşük ülke yüzde 63 ile Türkiye” diyor.
Enerji Bakanı Hilmi Güler, AB Enerji Komiseri Pieblags’ı “transit geçiş ücreti ve fiyatlar“ ile “Türkiye’den geçecek doğalgazın bir miktarının ülke içinde kalmasının garantilenmesi“ konularında ikna etmeye çalışacak.
Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) ile Bakü, Tiflis ve Erzurum üzerinden gelen Şahdeniz kartına karşı Rusya; Azerbaycan, Türkmenistan ve Gürcistan ile “uluslararası fiyatlar”da gaz anlaşmaları yapmak üzere kurulan enerji masasına, Avrupa’dan önce oturuyor.

Shell ile TPAO
BOTAŞ’ın doğalgaza yüzde 22.5’e varan zam yapması, dikkatleri TPAO’nun üretim bölümüne çekiyor.
Enerji Bakanı Güler, Shell ile TPAO’nun Irak’ta doğalgaz çıkarmak için görüştüğünü söylüyordu.
Güler iki olasılıktan söz ediyordu:
Bir, Irak’ın Suriye yakınlarında Akgaz Havzası’ndan çıkarılacak doğalgazın, Mısır’dan geçen doğalgaz hattıyla birleştirilip Ceyhan’a ulaştırılması. Burada sıvılaştırılmış dogalgaz (LNG) terminali kurulması.
(Shell Katar’da 18 milyar dolarlık yatırımla GTL tesisi kuruyor. Doğalgazdan yakıt üretme teknolojisi olarak anılan GTL teknolojisi Ceyhan’a gelir mi?)
İki, TPAO’nun Shell ile Kuzey Irak Bölgesel Yönetimi sınırları içinde bir doğalgaz üretim anlaşması yapılmasıydı.
Shell Türkiye Başkanı Canan Ediboğlu, TPAO ile yürüttükleri doğalgaz üretim anlaşmasının şartlarını sorduğumda, “Yakında açıklayacağız” diyor.
Ediboğlu’na “Doğalgaz zammını nasıl buldunuz?” dediğimde ise “Fiyatı yükseltmek yerine vergiler indirilebilirdi” yanıtını veriyor.
Shell’in geçtiğimiz günlerde yaptığı değerlendirme sonucu ham petrol varil fiyatını 80 dolar olarak öngördüğünü de öğreniyorum.
Dünya krizi ortalıyor galiba.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Serpil Yılmaz

Katar’ın ‘Senfoni’si ilgi çekmiyor!


[FONT="Times New Roman"][COLOR="Purple"]Doğu’nun en tanınmış müzisyenlerinden Iraklı ut virtüözü Dr. Salim Abdülkerim’in bestelediği “Katar Senfonisi”nin, dünya konserlerinin ilk durağı İstanbul’du.
Lütfi Kırdar’daki konser sırasında yanımda oturan, Katar’dan gelen Tunuslu meslektaşımla ilk kez bir senfoni orkestrasına giren Türk klarnetinin başarısının altını çiziyoruz.
Katar Senfonisi’nin ilk konseri haziran ayında Doha’da olmuştu. Doha’da 2 kez izleyicilerin karşısına çıkan orkestrayı yaklaşık 5000 kişi izlemişti.
Meslektaşım, İstanbul’da boş olan koltukları göstererek “Neden?” diye sordu.
“Yeterince duyurulmamış olabilir“ dedim.
Konser çıkışında bir fahri konsolostan aldığım yorum ilginçti:
“Senfoni dinlemek isteyenler Katar’ı küçümser; Katar’ı önemseyenler senfoniye ilgi duymaz!”
Aslına bakarsanız bu bakış açısı, İslami çevrelerle de örtüşüyor. Zira onlar da yayın organlarında “Katar ile Türkiye’nin yakınlaşması için senfoniye mi ihtiyaç var?” sorusunu sormuşlardı.
Organizasyon çevresi ise salonun boş olmasının nedeni olarak, Katar’dan davetiyelerin geç gelmesini ve “Cumhuriyet Bayramı“ gündemi ile konser tarihinin çakışmasını gösteriliyordu.

Kuşgöz senfonide
Katar bir petrol ülkesi olmadan önce, inci avcılarının yaşadığı bir balıkçı köyüydü! 120 kişilik orkestraya, İstanbul konseri için 20 Türk müzisyen davet edilmişti.
Konser sonrası klarnet ustası Selahattin Kuşgöz’ü, Dr. Abdülkerim’in asistanı ve viyolonsel dersleri alan oğlu Yahya ile gördüm, çok heyecanlıydı. TRT’de yetişen Kuşgöz, “Katar Senfonisi’ni buradan sonra İspanya, İngiltere, ABD’de çalacak orkestranın içinde yer alacaktı.
Abdülkerim, Doğu ezgilerinin, Batılı kompozisyon normlarıyla birleştirildiğini söylüyor, Senfoni’yi “Meçhul ve tehlikelerle dolu bir yolda, ekmek parası kazanmak için denize açılanların çilesini, annelerin, çocukların, eşlerin ve sevgililerin, dönüp dönemeyeceklerini bilmedikleri yakınlarına olan özlemini anlatıyor“ sözcükleriyle anlatıyordu.

Bakan, ‘Mustafa’ya gitti
Konser, ağırlıkla Arap dünyasından Dışişleri çevrelerinin ilgisini çekmişti. Türkiye’nin Katar Büyükelçisi Mithat Rende’nin çabalarıyla ilk dünya konserlerini İspanya’nın Madrid şehri yerine İstanbul’a kaydıran orkestra, Türkiye’de Kültür Bakanlığı’nın davetlisiydi.
Katar Kültür Bakanı Dr. Hamid el Kevari’ye, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı İsmet Yılmaz eşlik ediyor; “Katar Senfoni Orkestrası“nın hamisi Katar Eğitim, Bilim ve Toplumsal Kalkınma Vakfı’nın Başkanı Katar Emiresi, Şeyha Muzah bin Nasır el Misned’i ise, yardımcısı Dr. Sief el Hecari; Türk-Katar ortaklığı Sabah ve ATV Grubu’nu da Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Çalık yerine, yeğeni Ahmet Taçyıldız temsil ediyordu.
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay aynı saatlerde, Can Dündar’ın “Mustafa” filminin Ankara galasına katılmıştı.

İroni gözden kaçmadı
Arap dünyasının ilk senfoni orkestrasının dünya prömiyerinin Ortadoğu’nun en büyük çağdaşlaşma projesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıldönümüne denk gelmesindeki ironi de gözden kaçmıyordu.
Protokol sıralarında göz gezdirdim...
Ciner Grubu yazarlarından Murat Bardakçı, dağıtılan kataloglarda “Katar Senfonisi” hakkında görüş belirten tek uzmandı.
Bardakçı’ya Ciner’in yöneticilerinden Kenan Tekdağ ve Doğan Satmış eşlik ediyordu.
Bizim gruptan yine iki üç kişi vardık; başka da gazeteci göremedim.
Katar ile ekonomik ve siyasi yakınlığımızı vurgulamaya gerek yok; liderlerin bu ülkeye yaptığı seferleri, müteahhitlerin işlerini sıralasak yeter.
Senfoniye kayıtsızlığı anlamış değilim.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Ercan KUMCU


Ülkeler arasında eşitsizlik yaratılıyor


GELİŞMEKTE olan ülkeler yakın tarihimizde ilk kez kendilerinin yaratmadıkları bir krizle karşı karşıyalar. Birçok ülkede farklı riskler söz konusuydu. Ama, aşağı yukarı hepsi durumu idare ediyorlardı. Ekonomik büyümeleri küçümsenmeyecek düzeydeydi. Enflasyonu indirmekte zorlanıyorlardı, ama enflasyon kontrol altındaydı.

Gelişmiş ülkelerde başlayan kriz gelişmekte olan ülkeleri de vurdu. Darbe iki farklı yerden geldi. Birincisi, gelişmiş ülkelerde düşen taleple gelişmekte olan ülkelerin ihracatı olumsuz etkileniyor. İkincisi, gelişmekte olan ülkelerin dış finansman bulma olanakları en azından şimdilik çok azaldı ya da tıkandı.

Dış finansman olanaklarının kurumaya yüz tutması gelişmekte olan ülkelerin kendilerine özgü riskleriyle de doğrudan alakalı değil. Gelişmiş ülkelerin finans piyasalarının kuruması (kredi çöküşü) gelişmekte olan ülkelerin dış finansman bulmasını neredeyse olanaksız hale getirdi. Sorun, fiyat değil, miktar.

DÖVİZ LİKİDİTESİ

Bu şartlarda, döviz likiditesinin aşılabilmesi için gelişmiş ülke merkez bankalarının (özellikle FED ve Avrupa Merkez Bankası) gelişmekte olan ülkelerdeki merkez bankalarıyla karşılıklı mevduat takası (swap) yapması gerekiyor. Bu konuyu geçenlerde birkaç yazıda vurgulamıştım.

FED de bu anlayışa geldi. Geçenlerde, FED dört gelişmekte olan ülkeyle (Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Singapur) swap anlaşmaları yaptı. Bu ülkeler Amerikan Merkez Bankası’na kendi paraları cinsinden mevduat yaptılar, FED de bu ülke merkez bankalarına belli bir kurdan dolar cinsinden mevduat yaptı. Bu yolla, bu ülkelerde yaşanabilecek döviz likiditesindeki sıkışmaya karşı bir önlem getirildi.

Daha da önemlisi, FED’den belli bir parasal desteğin olduğunun bilinmesi yabancı bankaları ve diğer finans kurumlarını rahatlattı. Uluslararası sermaye bu ülkeleri daha az riskli görmeye başladı. Buna karşılık, Türkiye gibi, FED ile bir swap anlaşması yapmayı beceremeyen ülkeler açıkta kaldılar. FED’in ilişkide olduğu ülkeler uluslararası platformda kayrılmış (ayrıştırılmış) oldu. Bu yaklaşım yanlıştır. Bu durumun FED’den mi, yoksa gelişmekte olan ülkelerden mi kaynaklandığı bilinmiyor. Nedeni ne olursa olsun, FED daha geniş bir yelpazede gelişmekte olan ülkelere bu krizde bir bütün olarak bakmak durumunda. Döviz likiditesi yoksa, hiçbir yerde yok, yalnızca birkaç ülkede değil.

G-20 TOPLANTISI

Geçenlerde benzer bir ayrıştırmayı IMF de yapacağını açıkladı. Geçmişte IMF ile ilişkileri "tatminkar" düzeyde olan gelişmekte olan ülkelere IMF çok fazla şart öne sürmeden mali destek verecekmiş. IMF gibi uluslararası bir kuruluşun tüm üye ülkelere karşı duruşu aynı mesafede olmalı. Üyeler arası ayrıştırma yapması yanlış. Burada önemli olan, IMF’den mali destek alan ülkenin uygulayacağı ekonomi politikalarıyla aldığı mali desteği geri ödeyebilecek duruma gelip gelemeyeceğidir. Tek şart bu olmalıdır.

Gelişmiş ülkelerde başlayıp şimdi küresel bir niteliğe dönüşen "kredi krizi" ayırımcı (kayırımcı) değil, bir bütün olarak gelişmekte olan ülkelerin sorunlarına bakılarak en az zararla atlatılabilir.

Bir hafta sonra G-7 ülkelerine gelişmekte olan ülkelerin de katılımıyla oluşan G-20 ülkeleri Amerikan İdaresi’nin daveti üzerine bir araya geliyorlar. Bu toplantıda gelişmekte olan ülkelerin gündeme getirmesi gereken en önemli nokta gelişmiş ülkelerin ve onların merkez bankalarının ayırımcılık yapmaması olmalıdır. Bu krizi hiçbir gelişmekte olan ülke kendi olanaklarıyla hasarsız aşamaz.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Erdal SAĞLAM

IMF ile müzakere masaya oturarak yapılır


TÜRKİYE’nin IMF ile bir anlaşma yapıp yapmayacağına ilişkin gelişmeler, yaratılan beklentiler, her geçen gün değişiyor. İnsanların kafası karışmış durumda.

Özetleyecek olursak; başta Başbakan Tayyip Erdoğan olmak üzere, Hükümet üyeleri yaptıkları açıklamalar ve kapalı kapılar ardında özel sektör ve bankacılara söyledikleriyle, "Biz IMF’yle pazarlık yapıyoruz, büyüme ve yatırımları kabul ettirmeye çalışıyoruz ama siz merak etmeyin, sonunda anlaşmayı yaparız" havasını veriyorlar. Açıkca böyle söylemiyorlar ama verdikleri izlenim bu.

Buna karşılık IMF ise bu hafta başında açık açık Hükümet ile müzakere yapılmadığını söyledi. Kapalı kapılar ardında da kendisine bu konuyu soranlara, "Hükümetin bizden bir talebi yok, bekliyoruz" diyorlar.

Bu konudaki son gelişmeleri önceki gün Başbakan’la bir araya gelen, Türkiye Bankalar Birliği Yönetim Kurulu üyesi banka genel müdürlerinden sordum. Genel Müdürler, Başbakan’ın, yine, "Belli ki hükümet bu anlaşmayı yapacak, Başbakan da kendi şartlarını kabul ettirmeye zorladıklarını, yani pazarlık yaptıkları izlenimi verdiğini" söylediler. Bunu açık açık söylemediğini ama toplantıya katılan herkesin bu izlenimi aldığını öğrendik.

Aynı bankacılardan bir bölümünün IMF yetkilileri ile de görüştüklerini biliyorum. Buna rağmen yani IMF’in dediklerini bildikleri halde, yine de Başbakan’la yapılan toplantıdan çıktıktan sonra iyimser bir hava içinde olduklarını gördüm.

Gerçi her krizde olduğu gibi bu krizde de, insanların umut ettikleri gelişmelere inanmak için kendilerini epeyce zorladıklarına, küçücük olumlu gelişmelere bile bağlanmak eğiliminde olduklarına yine şahit oluyorum. O nedenle gelen fırtınanın büyüklüğünü en iyi gören kesim olan banka genel müdürlerinin iyimser izlenimlerine artık temkinli yaklaşıyorum.

Bütün bu kargaşa içinde benim anlamadığım şu ki; müzakere dediğiniz şey, bir masaya oturulur, taraflar bellidir ve karşılıklı isteklerini masaya koyarlar ve bu istekler üzerinden müzakere yapılır. Şu anda IMF’yle masada değiliz ki, müzakere yapılıyor olsun...

Yani müzakere aşamasına gelinmesi için, Hükümetin resmi olarak IMF’ye "Gelin sizle bir anlaşma yapalım" demesi lazım. Böyle bir aşamaya henüz gelmedik ki...

Yani Hükümetin IMF’ye yaptığı resmi bir görüşme çağrısı henüz yok...

Halit Narin bile bankacıları anlıyor

GEÇTİĞİMİZ iki gün içinde Ankara’daki yaşanan görüşme trafiği çok yoğundu.

Özet olarak söylemek gerekirse, başbakanla olan görüşmelerinde daha çok bankacılar konuşup yaşanan sıkıntıları anlatmışlar. Kendilerinin birer aracı olduklarını, kaynak olmadığı takdirde reel sektöre kredi veremeyeceklerini, azalan kaynaklar oranında kredileri azaltmaları gerektiğini, şu anda yaşanan sıkıntının döviz likiditesi olduğunu, sendikasyon kredilerinde dışarıdan kaynaklanan sıkıntılar bulunduğunu, bu nedenle dışarıdan kaynak akışının sağlanmasının şart olduğunu, bunun için de IMF’le anlaşma gerektiğini anlatmaya çalışmışlar.

Türkiye Odalar ve Borsalara Birliği’nde (TOBB) yapılan toplantının da çok olumlu geçtiği, Başbakana anlatılan mevcut sıkıntılı durumun reel sektör temsilcilerine de anlatıldığını öğrendik. TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun da "aynı gemide bulundukları" yönünde toparlayıcı konuşmalar yaptığını, Tuncay Özilhan, Hasan Çolakoğlu, Abdulkadir Konukoğlu ve Mustafa Boydak’ın bankalarla ilgili olumlu görüşler belirttiklerini öğrendim.

Şimdiye kadar bankalara karşı demeçleriyle ünlenen, hatta "banka düşmanı" olarak bilinen Halit Narin’in bile "bugünü tarihe geçin, bankalar için ilk kez olumlu konuşacağım" diyerek söze girdiğini ve bankaların sıkıntısını anladığını söylediğini duydum.

Türkiye Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince’nin "bankaların da TOBB üyesi, dolayısıyla Hisarcıklıoğlu’nun kendi başkanları olduğunu" da hatırlattığı, yani karşılıklı anlayışın had safhada olduğu söyleniyor. Bu nedenla ortak olarak hazırlanıp gelecek hafta Hükümete sunulması kararlaştırılan ortak metin, bence büyük önem taşıyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Şükrü KIZILOT

Varlık Barışı ve vergi incelemesi tartışmaları


VARLIK Barışı Yasa Tasarısı ile getirilmek istenen avantajların ayrıntılarını, Türkiye ilk kez 28 Ekim 2008 günü yayımlanan "Döviz ve Altın Getirenlere Çok Özel Aflar ve Avantajlar Var" başlıklı yazımızla öğrendi.

GETİRİLEN VERGİ AVANTAJLARI

Tasarıda, "vergi incelemesi yönünden" aşağıda sıralanan, çok özel vergi affı ve avantajları yer alıyordu.

1- "Vergisini Ödedin mi?" diye sorulamayacak

Bildirilen varlıklar örneğin dövizler nedeniyle, 1 Ocak 2008 tarihinden önceki dönemlere ilişkin olarak, hiçbir surette;

- Vergi incelemesi yapılamayacak.

- Yurt dışındaki gelirler nedeniyle, Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi gibi vergiler ve ceza istenmeyecek.

Böyle olunca, "Geçmiş yıllarda yurt dışında elde ettiğin geliri örneğin faizi niye Türkiye’de beyan etmedin ve vergisini ödemedin?" diye sorulamayacaktı.

2- Geçmiş 5 Yıla Çok Özel Bir Af

Tasarıda, "vergi incelemesi" yönünden, 2003-2007 yıllarını ilgilendiren, "matrah artırımı" olayının bir başka versiyonu "çok özel bir örtülü af" yer alıyordu. Buna göre;

- Bu kanun yürürlüğe girdikten sonra başlayan,

- 1 Ocak 2008 öncesi dönemleri (örneğin 2007 yılını) kapsayan vergi incelemeleri sonucu gelir, kurumlar, KDV ya da diğer vergiler yönünden tespit edilen matrah farkından,

- Bu kanun kapsamında beyan edilen tutarlar mahsup edilecek.

- (Varsa) kalan tutar üzerinden vergi ve ceza istenecekti.

3- Gerçek Dışı Beyan Avantajı

Bildirilen para tutarının, geriye dönük 2003-2007 yılları için ileride yapılacak vergi incelemelerinde; bulunacak gelir, kurumlar ve KDV matrah farklarından düşülecek olması, yüzde 2’lik ödeme ile geriye dönük olarak beş yıla "matrah artırımı" gibi "çok özel bir avantaj" sağlıyordu.

Bu nedenle "1-2 milyon YTL veya daha fazla ya da döviz beyan edip, yüzde 2’sini ödeyelim. İleride geçmiş yıllara yönelik vergi incelemesi olursa, vergi ve cezadan kurtuluruz" diye gerçekte olmayan para ve dövizlerin beyanı da söz konusu olabilecekti.

4- Yüzde 2 Ödemenin İnanılmaz Avantajı

Tasarının yasalaşması halinde, daha önce değişik tarihlerde, son olarak da 2003 yılında çıkan "Vergi Barışı" yasası ile getirilen "matrah artırımı" uygulamasında;

- Gelir, Kurumlar, KDV, stopaj yönünden ayrı ayrı matrah artırımı yapılıyordu,

- Bu vergiler için, her yıl için ayrı ayrı talepte bulunuluyordu,

- Yıllara göre yüzde 10-25 oranında artırılan matrah üzerinden de vergiler ödeniyordu.

Varlık Barışı Tasarısı ile inanılmaz bir avantaj sağlanıyor ve getirilen döviz tutarının yüzde 2’si vergi olarak ödendiğinde, geriye dönük 5 yılın tüm vergileri, vergi incelemesinden muaf tutuluyordu. Örneğin 10 milyon YTL getiren bir şahıs ya da şirket, 10 milyon YTL’ye kadar olan gizlediği kazancı ve KDV matrahı nedeniyle, vergi ödemekten kurtulabiliyordu.

DEVAM EDEN İNCELEMELER

Varlık Barışı Tasarısı’nı incelerken, dikkatimizi çeken ve yazımızda da altını çizdiğimiz nokta, devam eden incelemelerle ilgili çelişkiydi. Nitekim bu durum Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda fark edilmiş ve devam eden incelemeler de kapsama dahil edilmişti. Böylelikle, şu anda inceleme aşamasında olan, onbinlerce mükellefin de bu yasadan yararlanmasına olanak sağlanıyordu.

Ancak, tasarının Meclis’te görüşülmesi sırasında verilen önerge ile devam eden ve onbinlerce mükellefi ilgilendiren incelemeler, kapsam dışı bırakıldı. Böyle olunca, şu anda vergi incelemesi devam eden onbinlerce vergi mükellefi, Varlık Barışı Yasası’ndan yararlanamayacaktı.

Anayasa Mahkemesi yürütmeyi durdurur

VARLIK Barışı’nda geriye dönük olarak, vergi incelemesi muafiyeti getirilmesi, bir anlamda "örtülü vergi affı" oluyor. İşin doğrusu, kurallara uygun hareket eden, bir kısmı da halka açık olan firmaların, "yurt dışında, kayıtlarımızda gözükmeyen yani gizli olan para, altın, döviz, hisse senedi ve tahvilimiz, gemimiz vs. vardı" diye beyanda bulunmaları beklenmiyor. Bu yönüyle yasa, dürüst olmayan ya da (kara para dahil) bazı gizlediği varlıklara kılıf hazırlayarak yasallaştırmak ve gelecekte bunların vergisi ve kaynağının sorulmasını önlemek isteyenler için "bulunmaz bir fırsat" olacak.

Devam eden onbinlerce vergi incelemesi kapsam dışı bırakılıp, yapılacak incelemeleri yararlandırma çelişkisi ve geriye dönük beş yıllık "örtülü vergi affı" getirilmesi ile ilgili düzenlemenin, Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmesi daha ötesi "Yürütmeyi Durdurma" kararı verilmesi kaçınılmaz gözüküyor.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
[COLOR="red"]Ege CANSEN

O, benden daha beyaz


BU yılın mart ayında bizim evde, hanım tarafından kırk yıllık dostumuz olan Amerikalı bir aile kaldı. Ailenin babası Chris, felsefe tahsil etmiş ama geçimini konser piyanisti olarak sağlayan keskin dilli İrlanda kökenli bir Amerikalıdır.

Ailenin tüm fertleri Bush’tan hiç hoşlanmıyordu. Tartıştığımız konuların başında da pek tabii yaklaşmakta olan ABD’deki başkanlık seçimleri geliyordu. O günlerde Bayan Clinton’la yarışmakta olan Obama, henüz Demokrat Parti’nin başkan adayı değildi. Ama olacak gibi duruyordu. Her yabancı gibi ben de bir siyahinin ABD’ye başkan olmasının zor olduğunu düşünüyordum. Chris’e bunu sordum. Teni káğıt beyazı olan Chris "Obama, benden daha beyazdır" dedi. Bu yanıttan anladım ki Amerikan seçmeninin Obama’yı algılaması benim zannettiğim gibi "siyah" olmayacaktı. Obama, Amerikan değerlerine karşı çıktığı için değil, onları benimsediği için başkan olacaktı. Bu yüzden birçoğumuzun zannettiğinin aksine, siyahi Obama’nın başkan seçilmesi bir devrim değil bir evrimdir. Obama, derisinin rengi siyah olduğu için değil, siyah olmasına rağmen seçilmiştir. O, seçmenlere ten rengime değil, beyin rengime bakın demiştir. Bırakın annesinin beyaz olmasını, bırakın beyaz bir anneanne tarafından büyütülmesini, bırakın Amerika’nın en itibarlı hukuk fakültesinden mezun olmasını, bırakın bir hukuk profesörü olmasını, bırakın kapitalizmin beşiği Illinois (Chicago) senatörü olmasını, bırakın zenciler arasında nadir olan "bıyıksız" biri olmasını, Obama zaten kendini "üst sınıftan" bir Amerikalı görmektedir. O, ABD’ye başkan olan bir Afrikalı değildir. Amerikanın mucizesi, her kökenden yurttaşının "Ne mutlu Amerikanım" demesindedir.

* * *

Amerika’da başkanlık seçimden daha demokratik olan, başkan adaylarının belirlenmesi sürecidir. Bu süreç, aşağıdan yukarı doğru çalışır. Bir zamanlar Türkiye’de de olan ocak, bucak teşkilatı gibi, siyasi partiler kasabalara kadar örgütlenmiştir. Dev bir kazanda, uzun süre kısık ateşte yemek pişirmek gibi, bir süren karmaşık ve zahmetli yoldan geçilerek başkan adayları belirlenir. Amerika’daki bu karmaşık ve zahmetli sürecin amacı, halkı "sorumluluğa" katmaktır. Çünkü seçtikleri başkanın "yetkileri" çok geniştir.

Obama, krize girmiş bir Amerikan ekonomisi devralmaktadır. Kim başkan olursa olsun bu gerçek değişmeyecekti. Krize girmiş ekonomiyi devralmak liderler için, şansızlık değil, şanstır. Çünkü her kriz biter. Ama krizi bitiren liderin ünü bitmez. Ekonomik problemlerin kaynağı da, çözümü de halktır. Devlet denilen mekanizma bir "emme basma" tulumbadır. Obama, halka vereceklerini, halktan (vergi olarak) alacaktır. ABD’nin diğer ülkelere göre asimetrik avantajı, dünya halklarını da vergi salma kabiliyeti olmasıdır. Burası bizi de ilgilendirir.

Son Söz: Kime ne vereceğini değil, kimden ne alacağını söyle.
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...
Administrator
Ekonomist Görüşleri...
Vahap MUNYAR

Sabancı: ABD’nin başkanlık seçimini imrenerek izledim


JAPON Bridgestone ile Sabancı Holding’in lastik sektöründeki ortaklıklarının 20’nci yıldönümü kutlaması için Four Seasons Bosphours’tayız.


Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Akbank’ın Onursal Başkanı Erol Sabancı, Bridgestone CEO’su Shoshi Arakawa, Brisa’nın küçük ortağı Hüseyin Bayraktar, Sabancı Holding’in eski Genel Koordinatörü Hasan Güleşçi, Sabancı Holding Otomotiv ve Lastik Grubu Başkanı Turgut Uzer ile Brisa Genel Müdürü Bülent Savaş birlikte Japon içkisi sake (pirinç rakısı) fıçılarını kırdılar. 20’nci yıl şerefine birbirlerine sake ikram ettiler.

Ardından sahneye Taiko adlı geleneksel Japon savaş davullarıyla ün kazanan Kodo Grubu çıkıp, performans sergiledi. Derken, mehter takımı salona girdi. Japon Kodo Grubu ile Mehter Takımı, birlikte kısa konser verdi, etkileyici bir görüntü ortaya çıktı.

Güler Sabancı, daha sonra Sertab Erener-Fahir Atakoğlu konseri sürerken, Sedat Aloğlu, Erdoğan Turgut, Salih Başağa ve Prof. Hüveyda Başağa’nın da aralarında yer aldığı bir grupla paylaştığımız masaya uğradı.

Önce Bridgestone’yle 20 yıl önceki, yani 1988’deki ortaklık imza töreni fotoğraflarına dikkatimizi çekti: "Yan salonda görmüş olmalısınız. O fotoğraflardan birinde ben bir uçtayım, Shoshi Arakawa öteki uçta. İkimiz de genciz. Şimdi o Bridgestone’nin Başkan ve CEO’su. Ben de Sabancı Holding Başkanıyım."

Sonra konu ABD’de Barack Obama’nın başkan seçilmesine geldi. Güler Sabancı iç geçirdi: "Arkadaşlar, ABD’deki seçim olgunluğuna öyle imrendim ki, anlatamam size. ABD’nin Obama’yı Başkan seçmesi, rakibi McCain’in, ’Düne kadar rakiptik. Bugün Obama benim başkanım’ demesi müthiş bir şey. Bizde hiç seçim sonrası böyle olgunluklar gördük mü arkadaşlar?"

ABD’nin Obama’yı başkan seçebilmesi, şimdilik dünyaya "iyi gelmiş gibi" görünüyor.

Bakalım icraatı da seçilmesi kadar dünyada coşku yaratabilecek mi?

’IMF ile hemen anlaşalım’ diyenler arasında Cumhurbaşkanı Gül de var

CUMHURBAŞKANI Abdullah Gül, geçen salı öğleden sonra Türkiye Bankalar Birliği’nin (TBB) İstanbul’daki merkezini ziyaret edip, yönetim kurulu üyeleriyle görüştü.

Aynı gün akşam da TBB’nin 50’nci kuruluş yıldönümü davetine katıldı, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın konserini bankacılarla birlikte izledi.

Cumhurbaşkanı Gül, hem TBB yönetim kurulu üyelerinden, hem de geceye katılan bankacılardan sektörün sorunlarını dinledi, çözüm konusunda önerilerde bulundu.

Gül’le bankacıların o günkü sohbetlerinin bir bölümünde Uluslararası Para Fonu’yla (IMF) bundan sonra ne tür ilişki yürütülmesi gerektiği konusu da yer aldı.

Aslında bankacıların çoğunun görüşü belliydi: "Finans krizi dünyayı kasıp kavuruyor. Uluslararası piyasalarda faizler yükseldi, kaynak bulmak zorlaştı. Böyle bir dönemde IMF’den kaynak kullanmak daha avantajlı olur. Ayrıca, IMF’yle anlaşmak, dünyaya güven vermek açısından da önemli."

İş dünyasının önde gelen temsilcileri gibi bankacılar da, "IMF’yle ihtiyati stand-by yapalım. Türkiye’ye bir kaynak ayrılsın. İhtiyacımız olduğunda kullanalım" taraftarıydı.

Bankacılardan bazıları IMF’yle ilgili görüşlerini aktarırken, şu kaygıya dikkat çekti: "Hükümet, kamu harcamalarının fazla kısılmasından yana olmadığı için yerel seçim öncesi IMF’yle anlaşmak istemiyor gibi bir hava var."

Cumhurbaşkanı Gül, bu kaygılar üzerine görüşünü şu cümleyle özetlenecek şekilde ortaya koydu: "Eğer hükümetimiz IMF’yle anlaşmayı sadece yerel seçimler yüzünden geciktiriyorsa bu hata olur. Bu hatanın etkisi daha sonra genel seçimde kendini gösterir."

Gül, bankacılarla sohbeti sırasında IMF’yle anlaşma konusunun fazla sürüncemede bırakılmaması yönündeki tavsiyelerini yeri geldikçe hükümete ilettiği mesajını da verdi, bir de yöntem önerdi: "IMF konusunda hükümeti ikna etmek için görüşmeler yapın. Önceki ekonomi bakanı bu konuları gayet iyi biliyor. Onunla da konuşabilirsiniz."

TBB’nin 50’nci kuruluş yıldönümü gecesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, "Birileri istiyor diye IMF’yle alelacele anlaşma imzalamayız. IMF’ye ümüğümüzü sıktırmayız. Yol yapmamıza karşı çıkarlarsa, onlardan gelecek paraya ihtiyaç yok" şeklindeki açıklamalarının bu yönde görüş ortaya koyan bankacıları kırdığı izlenimi edindim.

Erdoğan, krize karşı hızla önlem alınmasını isteyen, IMF’yle zaman geçirilmeden anlaşmaya varılması uyarısını yapan iş dünyası temsilcilerine sürekli sert çıkıyor. Bu uyarılara "Sizin talimatınızla mı IMF’yle anlaşacağız" yanıtı veren Erdoğan, işi, "Bazı işadamlarının ’zula’da paraları var. O yüzden çığırtkanlık yapıyorlar" noktasına vardırıyor.

Bankacılarla sohbetlerinden anlaşıldığı kadarıyla Gül de IMF’yle bir an önce anlaşmaya varılması gerektiğini düşünüyor, bunu hükümete de iletiyor.

Acaba haftalık görüşmelerinde Gül, Erdoğan’a, "IMF’yle artık anlaşsanız iyi olur" tavsiyesinde bulundu mu? Bulunduysa, yanıt ne oldu?

Erdoğan, "kardeşim" dediği Gül’e de sert tavır koydu mu?
"ilmin sözü Ali'dir..."



Zöhre Ana...

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.