You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

Bilim adamları ßiyografileri

Bilim adamları ßiyografileri

Posting Freak
Bilim adamları ßiyografileri
Valentina Vladimirovna Tereşkova
[Resim: 85.jpg]
Valentina Vladimirovna Tereşkova[Resim: 7.gif] 6 Mart 1937 yılında doğdu. Emekli Sovyet kozmonotu[Resim: 7.gif] uzaya çıkan ilk kadın.

SSCB'de[Resim: 7.gif] Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti'ne bağlı Yaroslavl'da küçük bir köy olan Bolşoye Maslennikovo'da doğdu. Okulu bitirince bir lastik fabrikasında çalıştı[Resim: 7.gif] daha sonra mühendislik tahsili yaptı. Bu sırada hobi olarak paraşütçülüğe başladı. 1961'de yerel Komsomol'un (Komünist Gençlik Kolu) sekreteri oldu ve ardından Sovyetler Birliği Komünist Partisi'ne katıldı.

Uzay Yarışı'nın başlangıç yıllarında[Resim: 7.gif] Sovyetler uzayda mümkün olduğunca çok "ilk"e imza atmaya çalışıyordu. 1961'de Gagarin'in uzaya çıkan ilk insan olmasının ardından[Resim: 7.gif] Sovyet uzay programını yöneten başmühendis Korolyov[Resim: 7.gif] bu kez bir kadını uzaya gönderme fikrini öne sürdü. Böylece Sovyetler yeni bir teknoloji geliştirmeye gerek kalmadan dünya çapında prestij kazanmış olacaktı. Ayrıca kadınların erkeklerle eş başarılar göstermesi[Resim: 7.gif] Sovyet ideolojisine son derece uygundu.

İlk uzaykadınını belirlemek için geniş çaplı bir tarama başlatıldı. Kıstaslar[Resim: 7.gif] adayların paraşütçü[Resim: 7.gif] 30 yaşın altında[Resim: 7.gif] 170 cm'den kısa ve 70 kg'dan hafif olmasıydı. Tereşkova[Resim: 7.gif] seçilen dört kişiden biri olmayı başardı ve seçilen diğer arkadaşlarıyla birlikte yoğun bir eğitim programına tabi tutuldu. Programda ağırlıksız uçuşlar[Resim: 7.gif] paraşüt atlamaları[Resim: 7.gif] izolasyon sınamaları[Resim: 7.gif] merkezkaç sınamaları[Resim: 7.gif] roket kuramı[Resim: 7.gif] uzay mühendisliği ve pilotluk eğitimi bulunuyordu.

Tereşkova[Resim: 7.gif] "proleter" geçmişi sayesinde diğer adaylardan daha şanslı görülüyordu. Programın sonunda Tereşkova'yı bizzat Nikita Kruşçev ilk uzaykadını olarak seçti.

16 Haziran 1963'de Tereşkova Vostok 6 ile uçarak uzaya çıkan ilk kadın ve ilk sivil oldu. Dünya yörüngesinde 48 tur attı ve neredeyse üç gün uzayda kaldı (o zamana kadar uzaya giden ABD'li uzayadamlarının toplam süresinden fazla).

Buna karşın[Resim: 7.gif] başmühendis Korolyov[Resim: 7.gif] Tereşkova'nın gösterdiği performanstan memnun değildi. Tereşkova[Resim: 7.gif] Dünya'dan gelen telsiz çağrılarına cevap vermemiş ve uzun süre suskun kalmıştı. Korku yüzünden paralize olduğu iddia edilmekteydi. Bunun üzerine uzay aracının kontrolü ilk uzaykadınına bırakılmadı ve otomatik sistemle dünyaya dönmesi sağlandı. Tereşkova[Resim: 7.gif] uçuştaki başarısızlığıyla ilgili iddiaları reddetmektedir.

Belki de Tereşkova'nın başarısız olduğuna ilişkin kamuoyundan gizli tutulan bu iddialar yüzünden[Resim: 7.gif] Sovyetler daha sonra uzun süre uzaya kadın personel göndermedi. Uzaya çıkan ikinci kadın[Resim: 7.gif] Tereşkova'dan 19 yıl sonra yine bir Sovyet olan Svetlana Savitskaya'dır. Tereşkova'nın grubundaki arkadaşları uzaya gitmemiştir.

Tereşkova'nın ardından ABD de uzun süre uzaya bir kadın göndermeyi denemedi. ABD[Resim: 7.gif] büyük ihtimalle Uzay Yarışının taktiklerinden biri olan birinci olamıyorsan ikinci de olma düsturuyla hareket etmiştir. Nitekim Ay'a iniş konusunda da ABD'nin ardından ikinci olma imkânları varken Sovyetler bunu yapmamıştır.

Tereşkova'nın uçtuğu Vostok 6[Resim: 7.gif] Vostok serisinin son uçuşudur.

Uçuştan sonra Tereşkova[Resim: 7.gif] tıpkı Gagarin gibi dünyanın çeşitli ülkelerini ziyaret etmiş[Resim: 7.gif] konuşmalar yapmış ve uluslararası görevlerde bulunmuştur. Bu ziyaretler Soğuk Savaş döneminde hiçbir propaganda fırsatını kaçırmayan Sovyetler tarafından destekleniyor[Resim: 7.gif] dünya da uzaya çıkan ilk kadını tanımak istiyordu. Tereşkova Sovyetler Birliği'nde Sovyet Kahramanlık Madalyası ile ödüllendirildi[Resim: 7.gif] Ayrıca Doğu Bloku ülkelerinden de çeşitli madalyalar aldı. Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi üyeliği gibi önemli siyasi mevkilere geldi. Ay'daki bir kratere Tereşkova adı verildi.

Tereşkova[Resim: 7.gif] siyasi baskı sonucu Sovyet uzayadamı Andrian Nikolayev ile evlendi. Nikâh töreninde Kruşçev ve diğer üst düzey Sovyet yönetimi ile uzay programı camiası hazır bulundu. Nikolayev'den 1982'de boşanan Tereşkova daha sonra bir evlilik daha yapmıştır.
Sovyetler'in yıkılmasının ardından siyasi hayatı sona erse de[Resim: 7.gif] prestijinden hiçbir şey kaybetmedi. Rus halkının ve dünya kamuoyunun gözünde Tereşkova[Resim: 7.gif] Gagarin ve Aleksey Leonov gibi uzay kahramanlarından biridir.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim adamları ßiyografileri
Mehmet Niyazi Özdemir




1942 yılında Sakarya'nın Akyazı ilçesinde doğdu. İlk ve orta okulu orada okudu. Liseyi İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde bitirdi. Sonra Hukuk Fakültesi'ne girdi; oradan mezun oldu. O zamanlar da hukuk fakültesinde takıntısız olarak üçüncü sınıfa geçenler dekanlığa müracaat edip izin alarak edebiyat fakültesinin herhangi bir bölümüne devam edebiliyorlardı. Felsefeden de sertifika yaptıktan sonra devlet felsefesi branşında doktora yapmak için Almanya'ya gitti.



Brilon'daki Guethe Enstitüsü'ndeki lisan öğreniminden sonra Moxburg Üniversitesi'nde Prof. Dr. Ditrich Pirson'un yanında "Türk Devletlerinde Temel Hürriyetler"konulu doktorasına başladı. Hocası Bonn'a sonra da Köln'e tayin edilince Mehmet Niyazi de onu takip etti. 1976 yılında doktorasını bitirdikten sonra hocasının yanında aynı kürsüde çalışmaya başladı. Hâlâ Moxburg Üniversitesi ile teması devam etmekle beraber 1988 yılından beri Türkiye'de ikamet etmektedir. 1987'den beri de ilk başta haftada üç gün sonraları haftada bir gün ZAMAN gazetesinde yazmaktadır. Ayrıca; Genç Akademi Nizam-ı Alem Türk Yurdu Ufuk Çizgisi gibi dergilerde makalelerini de zaman zaman Batı dergilerinde yayınlatmaya çalışıyor.





ESERLERİ

1- Varolmak Kavgası: Bir imam hatiplinin hayatını konu alan roman 1970. 2- Bayram Hediyesi: Çeşitli hikâyelerin toplandığı kitap 1971. 3- Çağımızın Aşıkları: Almanya'daki hayatımızı anlatan roman 1977. 4- Ölüm Daha Güzeldi: Tahir Mihmandarlı'nın hayatını anlatan roman 1982 (Milli Kültür Vakfı Ödülü'ne layık bulundu). 5- İslam Devlet Felsefesi: Araştırma kitabı 1988. 6- Türk Devlet Felsefisi: Araştırma kitabı 1989. 7- Yazılmamış Destanlar: Balkan Savaşı'nı anlatan roman 1989. 8- Medeniyet Ülkesini Arıyor: Araştırma kitabı 1991. 9- İki Dünya Arasında: Roman 1992. 10- Çanakkale Mahşeri. Çanakkale Savaşı'nı anlatan roman 1998 (Yazarlar Birliği Ödülü). 11- Türkiye'nin Meseleleri-1 (Kültür) (makalelerden oluşmaktadır 1992). 12- Türkiye'nin Meseleleri-2 (Kültür) (makalelerden oluşmaktadır 1992)



ÇANAKKALE MAHŞERİ

Edebiyat Roman

ISBN 975-437-276-4

İstanbul 1999

3. hamur 12 x 19.5 cm

Savaşla ilgili romanlar ya stratejik bir yerdeki direnişi yahut da bir askerin yaşadıklarını anlatarak savaşın tamamı hakkında fikir verirler daha çok da cephe gerisindeki acıları dile getirirler. Mehmed Niyazi; bir yerin veya bir kişinin değil Çanakkale Savaşı' nın romanını yazmıştır. Roman ilk atılan mermiyle başlıyor bütün cephelerinde sonuna kadar devam ediyor. Yazarımıza göre tarihi roman gerçeğe sadık kalmalıdır; ancak o atmosferi okuyucuya teneffüs ettirmek için malzeme kabilinden tarihe mal olmayacak kahramanlar kullanılabilir; ama Çanakkale' de o kadar çok kahraman var ki buna da gerek duymamıştır.







Mehmet Niyazi ile “Çanakkale Mahşeri” Üzerine:



Çanakkale Türk’ün onur savaşıdır



TAKDİM

Tarihçi ve yazar Mehmet Niyazi fikir yazılarının yanında edebiyatın roman dalında da eserler veren bir isim. Onun üzerinde uzun zamandan beri çalıştığı tarihi romanı “Çanakkale Mahşeri” yayınlanır yayınlanmaz pek alışık olmadığımız büyük bir ilgi görerek üst üste yeni baskılar yaptı. Ne acıdır ki küçük hesaplar peşinde koşan ve objektif olamadığı için saygınlığın yitiren sol medya bu büyük ilgiyi görmezden geldi. Üç yılda iki bin satışa ulaşamayan kitapların övgüsü ile uğraşan bu bir kısım medya 7 ayda 6 baskı yapan bir romanı görmezden gelerek onurlu bir iş yaptığını mı sanıyor acaba? Nasıl bir misyondur bu? Bu misyon kime ne fayda sağlar ki? İyisi mi siz sıradan cümlelerden oluşan şımartılmış yazarınızın üçüncü sınıf çalışması için şaheser bir hikaye demeye devam edin. Halk da sizin yazdıklarınıza “hikaye” diyor...





SPOTLAR

İnsanları etkilemede ve genç nesillere bir tarih şuuru aşılamada sanat eserleri ilmi-tarihi eserlerden çok daha tesirli olmaktadır.

.

“Çanakkale savaşı Türk’ün bütün dünyaya karşı duyduğu gurur savaşıdır. Milletimiz tarih ve din hadisesi karşısında çok hassastır. Eğer bu konular sanat-edebiyat-estetik açısından güzel anlatılırsa hem insanımız motive olur aydınlatılır. Hem de ortaya konulan eserler değerini bulur.”





Türkiye milliciler ve Batıcılar diye ikiye bölünmüş. Batıcılar milli olanları milli olanlar da Batıcıları görmezden geliyor. Sanıyorum Batıcılar bize göre daha tutucu daha ideolojik davranıyor. Bence bu tavır yanlış. Kültürde tutucu ve tarafgir olmamalıyız.



OLCAY YAZICI



Tarihi romanı diğer roman türlerinden ayıran ana unsurlar nelerdir? Bu tür romanın hafife alınmasını nasıl karşılıyorsunuz?



Öncelikle yazar her bakımdan hürdür. Konuyu istediği gibi kurgular kahramanını istediği gibi tanzim eder görevler verir. Klasik romanda romancı alabildiğine hürdür. Benim kanaatime göre tarihi romanda yazar tarihi olaylarla bağımlı ve sadık kalmak mecburiyetindedir. Ciddi bir yazar olayları olduğu gibi yansıtmayı görev bilir. Tarihi roman okuyan birinin tarihi de öğrenmesi gerekmektedir. Tarihi romanda kurgu romancının harcı olmadığı için yazmak istediği tarihi olaydan nasıl bir senaryo çıkarabilirimin güçlüğü içerisindedir. Tarihi roman sorumluluğu çok ağır olan bir roman türüdür. Bu sebeple hafife alınmasını doğru bulmuyorum. Tam tersi...



BU DESTAN YAZILMALIYDI

“Çanakkale Mahşeri’nin” yazılış hikayesini bir kere daha sizden dinlesek?



Çanakkale hakkında Almanya’da birçok kitap hatırat gördüm. Ayrıca İngiltere Yeni Zelanda gibi Çanakkale’ye iştirak eden memleketlerde hatta etmeyenlerde de Çanakkale üzerine yazılmış pek çok roman okudum. Bu arada Çanakkale’de en büyük taraf olan en büyük kurban veren tarihini değiştiren bir milletin parmakla sayılacak kadar hatıratı var Çanakkale’yi bize hatırlatan. Birkaç tane de edebi parçalar şiirler var. Çanakkale’de vatanı namusu milleti uğruna şehit olan 250 bin vatan evladının ondan daha fazla olan gazilerin hatıratı bu az kadar olmamalıydı. Bu durum beni oldukça yaralıyordu. “Çanakkale Mahşeri”ni yazmamdaki ilk sebep budur.



İkincisi hissi olan bir diğer tarafı da rahmetli babam Çanakkale’de bulunmuştu. Romandaki Mehmet isimli kahraman odur. Hulasa babam olması sebebiyle romanda babama daha önemli görevler vermiş olabilirim. Bunun yanında roman 6 yıl gibi bir sürede hazırlandı. Şahsiyetlerin ikisi dışında diğerleri yaşamış kimselerdir. Sadece Muzır Ruşen’le Mendebur İdris. Buna sebep de şu; Namık Kemal “Vatan Yahut Silistre”yi yazınca tabi büyük bir gürültü koparıyor. Müspet manada gürültü koparıyor. Fakat Mizancı Murat haklı olarak diyor ki burada hiç korkak adam yok. Aslında askerler arasında ölümden korkanlar telaşlananlar da olur. Bu çok tabii bir duygudur. Hepsi sanki tornadan çıkmış gibi. Ben de romandaki bu doğal havayı bozmamak için hayali iki şahsı romana dahil ettim. Aslında korkak ve pısırık insanları hiç kimse pek anlatmaz eserinde.

Burada gururla ifade edeceğim bir husus var. Türk insanı olarak bize kirli diyebilirler fakir diyebilirler cahil-köylü diyebilirler. Ama hiç kimse korkak ya da alçak diyemez. Çünkü deyiliz. Bu hasletler millet olarak en çok iftihar ettiğim hususlardır.



TARİHİ DEĞİŞTİREN SAVAŞ



Türk insanı ve bugünkü nesil için Çanakkale harbinin önemi nedir?



Şimdi şunu özellikle belirteyim ki Çanakkale’nin sadece Türkiye için değil dünya için büyük bir önemi var. Churchil diyor ki “Tophaneli Hakkı’nın yaptığını 400 yıldan beri hiç kimse yapmamıştır. Nusret mayın gemisinin bu kahraman subayı bir gecede Çanakkale Boğazı’nı mayınlamış yenilmez addedilen İngiliz donanmasının üçte birini kullanılmaz hale getirmiştir. Bu durum savaşın süresini iki buçuk yıl uzatmış 8.5 milyon Avrupalı’nın ölümüne sebep olmuştur. Bu yüzden biz Boğazı geçemedik. Rusya komünist oldu. Rusya komünist olurken 30 milyon insan öldü. Rusya daha sonra Çin’i komünist yaptı. Çin komünist olurken 50 milyon insan öldü. Ayrıca Çanakkale yenilgisi münasebeti ile bizim gücümüzden dünyada şüpheler başladı. Bangladeş Hindistan Pakistan gibi ülkeleri elimizden kaçırdık. Güneş batmayan imparatorluğun güneşi batmaya başladı. ”



Eğer Churchil yaşasaydı bu savaşın yeryüzünde yol açtığı sonuçlar listesine bugünkü uzantısı olarak şu ülkeleri de eklerdi: Azerbaycan Gürcistan Orta Asya Türk Cumhuriyetleri Ukrayna Baltık devletleri bağımsızlıklarını kazandı. Ayrıca bana göre Çanakkale Savaşı Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerinin atıldığı yerdir. Daha çok akademik seviyede manaları olan şeylerdir.



Çanakkale savaşı genç nesillere milli şuur ve millet olma gururu aşılamada etkili bir unsurdur. Gençlik bu şuuru tarihi metinlerden elde edebilir. Fakat roman hikaye ve şiir gibi sanat eserleri gençliğin milli bir duyarlık kazanmasında çok daha etkilidir. Çünkü sanat eserleri okuyucuya o atmosferi teneffüs ettirir. İlmi olarak Çanakkale’yi anlatırsanız kuru ve yavan olur. Zaten Necip Fazıl’ın güzel bir teşhisi var. 400-500 senelik Alman dağınıklığını Bismark kurmadı der ondan önce Goethe kurdu!..Burada sanatın gücü ortaya çıkıyor.



Tıpkı Anadolu’nun fethini ordulardan önce Yesevi erenlerinin gerçekleştirmesi gibi yani?



Evet tıpkı onun gibi. Yani Çanakkale hakkında belki Genelkurmay’ımız birçok eser yayınlamıştır. Fakat bunların insanlar üzerinde çok tesirli olduğu söylenemez. Buna karşılık Mehmet Akif’in Çanakkale ile ilgili şiiri her vesile ile gündeme gelir insanlar onu zevkle okur-dinler ve o tarihi heyecanı yeniden yaşar. Özetle insanları etkilemede ve bir tarih şuuru aşılamada tarihi-ilmi eserlerden ziyade sanat eserleri tesirli olmaktadır. Bu asla inkar edilemez bir gerçektir.



TARİH SEVGİSİ

Türk milletinin çok hassas olduğu bazı tarihi-sosyal konular vardır. Çanakkale de bunlardan biri?



Evet. Şüphesiz. Milletimiz ecdat tarih ve din hadisesi karşısında çok hassastır. Bu yüzden eğer bu konular sanat-edebiyat-estetik açısından güzel anlatılırsa hem milletimiz motive olur aydınlatılır. Hem de ortaya konulan eserler değerini bulur. Mesela ben Çanakkale’nin dışından birçok kitap yazdım. Fakat hiç biri “Çanakkale Mahşeri”nin gördüğü ilgiyi görmedi. Yani tarihe düşkünlük milletimizin hasletinde vardır.



Kitabınız Türk okuyucusundan büyük bir ilgi görerek kısa zamanda 5 baskı yapmasına rağmen sol medya olayı görmezden geldi. Bunu nasıl karşılıyorsunuz?



Evet kitabım Kasım 98’de basıldı ve 6 ayda 5 baskı yaptı. Türkiye adeta karpuz gibi birçok dilime bölünmüş. Sağ-sol deyimlerini pek benimsemiyorum fakat insanlar kamplara bölünmüş. Ben buna milli ve Batıcı olanlar diyorum. Batıcılar milli olanları milli olanlar da Batıcıları görmezden-duymazdan geliyor. Fakat bu arada bazılarımız da Batıcıları olduğundan çok fazla görüyor. Sanıyorum Batıcılar bize göre daha tutucu daha bağnaz daha ideolojik davranıyor. Mesela Batıcı bir yazarın romanını ben STV’de de Kanal 7’de de Dini Yayınlar Fuarında da Sağ gazetelerde de görüyorum. Fakat milli bir yazarın eserini sol ya da batıcı medyada görmek mümkün değil.



Bence bu tavır yanlış. Kültürde tutucu tarafgir olmamalıyız. Biz onları görmeliyiz onlar da bizi görmeli. Hatta bir araya gelip medeni seviyede münakaşalar yapmalıyız. Birbirimizden çok şeyler öğreneceğimize inanıyorum. Batıya yönelmiş büyük bir kitleyi topyekün hain ilan edemem. Onlar da bizi işe yaramaz bir kitle diye görmemeli. Yerlilikte milli ve bizden olanda direndiğimize göre bizim de haklı taraflarımız var. Diyalog kurmakta fayda vardır.



ŞİİRİN VATANI ŞARK’TIR

Edebi türlerin en özgün ve en zor olanı şiirdir denilir. Cemil Meriç de “ben bütün bu çığlıkları şiire ulaşmak için attım!” der. Edebiyatta şiirin sözün sultanı olduğunu siz de kabul ediyor musunuz?



Bu konuda asla şüphem yok. Söylenenler doğrudur. Bana göre de şiir sanatın tacıdır. Can damarıdır. En güzeli en özgün olanıdır. Çünkü kelimelerin büyük azabını çekecek eleyecek atacak yoğuracak ve az kelime ile çok şey ifade edeceksiniz. Aynı manaya gelen birçok kelime arasından o fikre o duyguya en denk düşenini en iyi en güzel ifade edeni bulacaksınız. Bu da sanatkar ve şair yaratılmakla alakalı. Her sanat dikkat ve özen ister. Ama şiir çok daha fazla dikkat özen-titizlik ve çile istemektedir.



Bizde adettir. Gençlikte herkes şairdir. Şiir yazar. Bir süre devam eder. Sonra bırakır. Asıl şair yaratılanlar ise devam eder. Ben samimi olarak itiraf edeyim ki Necip Fazıl Yahya Kemal Nazım Hikmet ve Ahmet Haşim’i okuduktan sonra kendi kendime dedim ki Niyazi gel vazgeç şiirden sen buna hiç heves etme. Sana göre bir şey değil. Çünkü bizim şairlerimiz Batı şairlerinden de güçlüdür. Bunu Batılılar da söylüyor. Şark şiiri Garp şiirinden daha derin daha yoğun ve daha sanatkaranedir. Batılı “Şiirin memleketi Şark’tır!” der. Üstün kafalar açık fikirliler kabul eder bunu. Böyleyken bizde şiir yazanları takdir etmek lazım. Onlar birer kahramandır. Şairlerin diyarındaşairim diye ortaya çıkmak cesaret ister.



SIRADA YEMEN VAR

“Çanakkale Mahşeri”nin gördüğü büyük ilgiden sonra herhalde aaagahta yeni bir tarihi roman hazırlığı vardır?



Çanakkale’nin gördüğü ilgiden değil ama roman çalışma tasarılarım zaten var. “Yazılamamış Destanlar” Balkan Savaşını anlatıyordu. Çok şükür “Çannakele Mahşeri”ni yazmak nasip oldu. Şimdi de Güneye yolculuk var. Allah nasip ederse Türk evlatlarını yutan esrarlı çölün gidenin dönmediği yer olan Yemen’in romanını yazmak istiyorum. Daha sonra da Milli Mücadele’yi yazacağım nasip olursa. Şu haklıydı bu haksızdı tarzında değil bir sosyal vak’a olarak değişi ve değişime karşı direnişin hikayesini anlatmak niyetindeyim. Konfüçyüz diyor ki “Herkes birbiri ile anlaşabilir. Yeter ki kafi miktarda zamanları olsun ve kullandıkları kelimeye aynı manayı versinler."
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim adamları ßiyografileri
[BNecdet Sakaoğlu [/B]


Çeşm-i Cihan Amasra Mengücekoğulları Divriği'de Ev Mimarisi Köse Paşa Hanedanı gibi monografilerin ve bir dizi makalenin yazarı tarih araştırmacısı 29 Eylül 1939'da Divriği'de doğmuş. Hasan-âli Yücel'in döneminde yapılmış Divriği Atatürk İlkokulu'nu (1951) Nuri Demirağ'ın yaptırdığı ve kendi adını taşıyan ortaokulu (1954) İttihatçı Sivas valisi Muammer Bey'in yaptırttığı şatovari bir öğretmen okulunu (1957) ve en son olarak da İstanbul Çapa'daki kitabesindeki adı Dârül-Muallimat-ı Aliye olan Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş.

1957 yılında Urfa'da Harran'ın yanı başındaki Parapara'da başöğretmen olarak göreve başlamış. Sakaoğlu "Kaç öğretmenin vardı?" diye soranlara "Kendi kendimin başöğretmeniydim" diyor ve o dönemin yönetimini 18 yaşındaki deneyimsiz bir genci çok çok uzaklara atamasından dolayı eleştiriyor. Bu deneyimden sonra Çapa Eğitim Enstitüsü'nü kazanan Sakaoğlu 1961'de buradan mezun olunca Trabzon Öğretmen Okulu'na edebiyat öğretmeni olarak atanmış daha sonra sırasıyla Amasra'da ortaokul-lise öğretmenliği ve müdürlüğü Bakanlık müfettişliği ve Talim Terbiye Kurulu üyeliği görevlerinde bulunmuş. 38 yıllık meslek yaşamının ardından 18 Ocak 1998'de emekli olmuş.

TARİHÇİ OLMAK İÇİN HANGİ OKULLARDA OKUMAK GEREKİR?

32 yıldan beri tarihle ikinci bir uğraş alanı olarak ilgilendiğini ve emekli olduğu için artık bütün vaktini tarihe ayırabileceğini belirten Sakaoğlu tarih yazarlığının okul ve öğrenimden çok ilgiye ve kendi kendini yetiştirmeye bağlı olduğunu vurguluyor.

29 Eylül'de 60 yaşına giren geride kalan 59 yıl için "59 yaş uzun bir tarih süreci" diyor. "Geriye gittikçe kendimi çok farklı bir dünyada buluyorum özellikle de gençlerin kolay algılayamayacakları bir dünyada. İlkçağdaki hayatın pek çok uzantıları bundan 50 yıl önce devam ediyordu. Örneğin kağnı görmek kağnıyla yük taşındığını tahılların tınazların kağnılarla hayvanlarla taşındığını görmek olağandı. Kapımızın önünden deve kervanlarının geçtiğini görürdük. Hatta bir gelenek vardı korku tutmasın diye bizi develerin altından geçirirlerdi.

tarih sevgisinin başlangıcını Divriği'nin ve Sivas'ın tarihsel ortamlarına Sivas Öğretmen Okulu'nun anıtsal ve tarihsel binasına ve tarih öğretmeni Kâzım Dilcimen'e bağlıyor:
"Ben tarihle yakınlaşmamda bu ortamlara ve özellikle de tarih öğretmenimiz tarihçi Kâzım Dilcimen'e borçluyum çünkü berikiler mekân olarak Dilcimen de tarihi anlatırken beni etkiledi. Dilcimen tarihi öyküleştirir biz onun anlattıklarını hikâye olarak dinlerdik. Kâzım Bey'i zevkle dinlerdik her üç dört bilgi aktarımının arasında mutlaka bir fıkra anlatırdı. Şimdi anlıyorum ki merhum bize tarihi sevdiriyormuş."

TARİH DERS KİTAPLARININ SEVİMSİZLİĞİ

Sakaoğlu öğretmenlik deneyiminin de verdiği tecrübeyle liselerde okutulan tarih kitaplarındaki yavanlığın öğrenciyi ilgiye değil ilgisizliğe sevk ettiğini bu durumu tersine çevirmenin yolunun ise yerel tarihe önem verilmesinden ve tarih-edebiyat ilişkisinin kurulmasından geçtiğini belirtiyor ve ekliyor:
"Şayet bizde yerel tarihlere popüler ve sözlü tarih ağırlıklı olarak yeni bir bakış getirilirse zannediyorum ki Anadolu'nun bugüne kadar yazılmayan tarihi pek çok yeni uçlar verecektir. Kaldı ki yerel tarihlerin zenginliğine dayalı Anadolu toplum tarihi yazılmazsa tarihin bu sevimsizliği başkalarının tarihinden alıntılar kuru tarih bilgileri bana göre daha yıllarca sürecektir. Ayrıca tarihle edebiyatın ortak yönlerini unutmamalıyız. Lise kitaplarındaki kuru bilgi stokları gençleri tarihten soğutuyor. Oysa tarihle edebiyatın ilkçağdan beri ortaklığı söz konusudur. Tarih mi edebiyattan doğmuştur edebiyat mı tarihten doğmuştur çözemezsiniz. Çünkü mitoloji hem tarih hem edebiyattır; ikisinin kaynağı birdir. Belgesel tarih yazıyoruz diye edebiyatı üslubu tamamen boşlar da kupkuru yazmaya kalkarsak bunun vereceği fazla bir şey yoktur. Tarihin nakışı olmalıdır ama bunun da dozunu kaçırmamalıdır. Tarih okuyanda kültürel bir doyum sağlamalıdır. Tarih programları yeniden ele alınırken bu iki yön yani hem yerellik hem de tarih-edebiyat ilişkisini unutmamak gerekir."

Sakaoğlu tarihe olan ilgisizliği tarihsel kültür ortamlarının yok edilmesine ve insanların giderek apartman yaşantısına mahkûm edilmesine de bağlıyor:
"Çok yoksul yerlerde yetiştik ama zannediyorum kültürel donanım açısından ta geçmişten gelen süreç ve süreklilik bize bir şeyler aşılıyordu. Biz onun farkında değildik. Bu süreklilik bir yerde kesilmiş kesildiği için de tarih seveni en az olan alan haline gelmiş. Artık mekânlarımız da tarihsel değil. Benim doğduğum büyüdüğüm gittiğim evlerin hepsinde başımı kaldırınca işlemelerle dolu tavanlar görürdüm; sonra dolaplar direkler odalar pencereler vitraylar... Bütün bunları biz dağıttık. Apartman yaşantısı da bizi o tarihi ortamlardan kopardı uzaklaştırdı."

Sakaoğlu ilk yerel tarih çalışmasına özel bir değer veriyor:
"27 yaşındayken Çeşm-i Cihan Amasra'yı yazdım. Şimdi kitap müzayedelerinde satılıyor övünç verici ama tenkit edilecek çok tarafları var tabii. Belirtmek istediğim şu: Şayet ben Amasra'ya atanmasaydım belki tarih araştırmacısı olmayacaktım. Amasra bir tarih ortamıydı. Bastığınız çiğnediğiniz kaldırımlar Cenovalıların döşediği taşlardı; rıhtımlar Romalılardan kalmaydı; kale kapılarında Cenova armalarını görüyordunuz. Fakat daha sonraki yıllarda her yerde olduğu gibi Amasra'da da tahripler oldu. Amasra'nın girişinde Romalılardan kalma Kuş Kayası denen bir dağ anıtı vardır. 'Dağın yüzündeki bu put niye duruyor' diye veya arkasında define varmış kuruntusuyla altına dinamit koyup patlatmışlar yarısı gitmiş. Aşınmış kaldırımların üzerine betonlar döküldü. Yoğun kaçak yapılaşma ahşap evleri doğal ve tarihsel çevreyi tahrip etti. Dört kat beş kat altı kat çirkin binalar yapıldı."

SÖZLÜ TARİHÇİLİK VE BELGELER

Sakaoğlu savaşları antlaşmaları diplomasiyi fetihleri anlatmayı yeterli gören resmi tarihçiliğin ötesinde toplumun halkın sıradan insanların tarihsel serüveninin açığa çıkarılmasında sözlü tarihçiliği önemli buluyor:
"Özellikle 20. yüzyılın ilk çeyreği için o dönemi yaşamış insanlardan alınacak çok bilgi vardı. Örneğin bir Seferberlik yani I. Dünya Savaşı yıllarında toplum tarihi Anadolu halkının seferberlik sırasında yaşadığı serüven ancak bu insanlardan dinlenerek yazılmalıydı. Devlet arşivlerinden alacağınız belgelerle kesinlikle Anadolu'nun Seferberlik Tarihi yazılamayacaktır. Ne yazık ki bu artık pek mümkün değil çünkü o insanlar hayattan çekildiler ve büyük bir boşluk bıraktılar.

Neler yenilir neler içilir yoksulluklar hastalıklar nasıl göğüslenirdi? Ev yapımları kent kasaba köy imarları nelere bağlıydı? Bütün bunları yeterince kayda geçiremedik. Büyük boşluklar karşımızda duruyor ve onun için de sürekli resmi tarih yazılıyor. Enver Paşa yazılıyor hâlâ Talat Paşa yazılıyor; fakat Enver Paşaların Talat Paşaların Cemal Paşaların kararıyla Anadolu'daki milyonların hangi hallerden hangi hallere girdiği bilinmiyor. Savaşları cepheleri yazıyoruz; Kanal Harekâtı Galiçya deyip bırakıyoruz. Oysa bunların gerisine bakmak gerekiyor. Tifüs kolera açlık sefalet her adam başı yol kesen çeteler ekilemeyen araziler hastalıklı insanlar cenazeleri kaldıran kadınlar... Toplum tarihi sürekli göz ardı edilmiş Türkiye'de hâlâ da ediliyor. Sözlü olarak bizlere bunları anlatacak insan bulamayacağımıza göre pek çok şey karanlıkta kaldı gitti."

Bu duruma rağmen karamsarlığa kapılmayan Sakaoğlu özellikle genç tarihçilere bir öneride bulunuyor: "II. Dünya Savaşı yıllarının toplumsal tarihi sözlü tarih verileriyle halen yazılabilir; onu yaşayanlar henüz hayatta bari onu kaçırmayalım. O yıllarda 20'li-30'lu yaşlarında olanlar çok şeyler anlatabilirler."

Sakaoğlu arşiv belgelerinde merkezin formüle ettiği gerçekdışı hukuksal ve yönetsel metinlerin de olabileceğini ayrıca kişisel çıkar ya da kaygılar yüzünden merkeze yanlış bilgiler verilmiş olabileceğini bu yüzden belgelere yüzde yüz güvenmemek gerektiğini belirtiyor. Sakaoğlu'na göre bunda meslek hayatının özellikle bürokrasi ile ilgili olan yönü de etkili olmuş zira resmi yazılarda yalan ve yanlış bilgileri çok görmüş.


Köse Paşa Hanedanı kitabıyla1985 Sedat Simavi Ödülü'nü kazandı.

Sakaoğlu gelen bir soru üzerine arşiv belgelerini ve sözlü bilgileri kullanış tarzını bunlar arasındaki ilişkiyi ve sözlü anlatım ile yazılı belge çeliştiğinde sözlü olana daha fazla güvendiğini şöyle açıklıyor:

"Köse Paşa'da 800 arşiv belgesi 200 de sözlü bilgi kullanmıştım yani arşiv belgeleri dört misli fazla. Gayet tabii sözlü bilgiler arşivlerin vereceği bilgi kadar zengin olamaz. Ama ikisini bir araya getirip müşterek noktaları doğrulamaları kanıtlamaları çelişkileri bulmak zevkli bir uğraşıdır. Olayın başka türlü seyrettiğini arşiv belgesindeki bilginin yanlışlığını bulabilirsiniz.




Örneğin Köse Paşa tarihindeki bir olay: Veli Paşa'yı Kürt kadınlar başına sopalarla vurup öldürmüşler ama Sivas valisi Baba İbrahim Paşa İstanbul'a 'Veli Paşa'yı yakaladım ve idam ettim' diye yazmış. İbrahim Paşa'nın önüne ölüsü getirilmiş o da ölünün başını kestirmiş İstanbul'a vücudunu da Divriği'ye göndermiş. Ben bunu en az yedi-sekiz kişiye teyit ettirdim. 'Babaannemden dinledim öyle anlattı dedemden dinledim öyle anlattı' dediler. Hatta yetinmedim bir de Akçadağlı Hacı Memur diye bir adam buldum o da bana 'Ben de öyle duydum kadınlar öldürmüş derler' dedi. Fakat arşivdeki belgelerin hepsinde Veli Paşa'nın İbrahim Paşa tarafından Arga'da idam edildiği yazılı. Tarihçiye düşen görev 'Sorduğumuz kimselere göre Kürt kadınlar öldürmüş fakat arşiv belgelerine göre İbrahim Paşa idam ettirmiştir' deyip geçmek değildir. Bence bu tarihçilik değil. Asıl tarihçilik burada Veli Paşa'nın nasıl öldürüldüğü meselesine bir nokta koymaktır. İki sağlam sözlü bilgi çoğu zaman resmi belgelerden daha güvenilir olabilir. Çünkü öbüründe sorumluluktan kaçma uyutma göze girme ödül alma kaygıları olabilir. Nitekim Baba İbrahim yazısını gönderdikten sonra II. Mahmud da 'Bu başarından dolayı seni kutlarım. Sana çelenk ve kılıç gönderdim; tazimle karşıla kılıcı kuşan ve saltanatıma dua et' diyor."

Sakaoğlu tarihçinin elindeki belgeye çok yönlü yaklaşarak farklı sorular sorması gerektiğini de II. Abdülhamid'in İstanbul isimli gemisinin demirbaş defterini göstererek açıklıyor:
"Abdülhamid için bir 'Korvet-i Hümayun' alınmış ve adına İstanbul denilmiş. Elimizdeki demirbaş defterinde Bohemya işi kristal takımlar içki takımları yemek takımları porselenler koltuk vs her şey var. İrdelerseniz ne yok biliyor musunuz? II. Abdülhamid'in Müslümanlığının ve halifeliğinin gereği olarak bulunması icap eden ne seccade var ne Kur'an var ne de rahle. Gerçi Abdülhamid bu gemiye hiç binmemiştir ancak binseydi içebilir yiyebilir oturabilir dinlenebilir ama ne Kuran okuyabilir ne de namaz kılabilirdi. Her belge birçok açıdan değerlendirilebilir veya eski bir atasözünde olduğu gibi nasıl bir kasap bir koyundan iki post çıkarmaya uğraşırsa tarihçi de bir belgeden birkaç şey çıkarma savaşı vermelidir."

YEREL TARİHÇİLİK VE YERLİLİK

Daha çok yerel tarih üzerine çalışan Sakaoğlu tarihçinin sağlıklı bir çalışma yapabilmesi için araştırdığı yerle bir bağının olması gerektiğini belirtiyor:
"Yerel tarihler genel toplum tarihine temel oluşturmalıdır. Yerel tarihleri yazanların da yerellikle bağlantıları çok yönlü olmalıdır oranın insanı olmalıdır veya oranın insanı olabilecek derecede orayla kaynaşmış olmalıdır. O yerle çok yönlü bağlantınız yoksa yerel tarihçi olmanız zordur. Divriğili olduğum için Divriği tarihine sıcaklık duydum ve orayla ilgili yaptığım çalışmalarda kolay kolay yanlışlığa düşmedim çünkü her şeyi sorgulayabiliyordum. Örneğin Divriği'de İmam Bey diye tanınan adamı Başbakanlık Arşivi'nde Mir Hüseyin Bey olarak bulmakta güçlük çekmedim."

SAKAOĞLU'NUN MUTFAĞI

Sakaoğlu devlet merkezli tarihten kopamayışımızı bir açıdan geçmişteki müderrislerin kadıların imamların vb okuryazar insanların gündelik yaşamlarını kaleme almamalarından doğan boşluğa da bağlıyor. Bu bağlamda kendi sorumluluğunu her günün sonunda o gün yaşadıklarını tarih yazıcılığı bakışıyla yazdığını açıklıyor.

"1963 yılından beri her gün hiç değilse bir sayfa yazıyorum. En zor anlarımda bile belki ertesi gün tutmak kaydıyla bir şeyler yazıyorum. Şayet sözgelimi Konya Karatay Medresesi'nin müderrisleri de rahlelerindeki bir deftere olup bitenleri şöyle ikişer üçer cümleyle yazsalardı elimizde muazzam kaynaklar olurdu. Bütün kentlerde yaşanan olayları depremleri salgınları afetleri baskınları okuryazar insanlar müftüler kadılar kaleme alsalardı yani şu bildiğimiz kadı sicillerinin dışında biraz daha özgür kent yaşamıyla ilgili not tutma alışkanlığı olsaydı Batı'da örneklerine rastladığımız kaynaklar bizde de olabilirdi. Ben de biraz bu endişelerden dolayı biraz da böyle bir boşluktan dolayı belki 35 yıldır aksatmadan her gün yazmaya çalışıyorum."

Sakaoğlu ayrıca bütün bu zaman boyunca yazılı belgeler yazma kitaplar topladığını belirtiyor.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim adamları ßiyografileri
Yalçın Küçük


Prof. Dr. İskenderun'a Halep'ten gelip yerleşmiş bir ailenin çocuğudur. Baba tarafından Türkmen anne tarafından ise Kafkasyalı bir aileye mensuptur. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki öğrencilik hayatı boyunca Fikir Kulüpleri Federasyonu ardından Sosyalist Fikir Kulüpleri Federasyonu Dev-Genç ve Türkiye Halk Kurtuluş Partisi olan Fikir Kulübü Başkanlığı'nı yaptı. Siyasal Bilgiler'i 1960 senesinde birincilikle bitiren Küçük 27 Mayıs ihtilalinde büyük öğrenci eylemlerinin başında yeraldı. 60 ihtilalinden sonra Devlet Planlama Teşkilatı'na girdi. Burada bir süre çalıştıktan sonra ABD'ye giderek Yale'de lisans eğitimi aldı. 1966'da ODTÜ'de çalışmaya başladı. 1968-70 yılları arasında Sovyetoloji araştırmalarını kitaplaştırdı. Bu kitaptan dolayı sekiz yıla mahkum edildi.

1970'lerde İşçi Partisi'nin ikinci kez kuruluşu için çalışmalara katıldı. 1973 yılı sonlarında askere alındı. Kıbrıs Barış Harekatı'na katıldı. 12 Eylül 1980'den sonra ise 1402'liklerden biri olarak üniversiteden uzaklaştırıldı. 1983'te Sultanahmet Cezaevi'ne girdi. 1993'te Süleyman Demirel'in Cumhurbaşkanı olmasını öne sürerek Paris'e gitti. Çeşitli sol dergiler çıkarttı. PKK lideri Abdullah Öcalan'la ilk röportajı gerçekleştirdi. Türkiye'ye 1998'de döndü ve iki yıl hapis cezasına çarptırıldı. 2000'de tahliye oldu. Son dönemde özellikle Sabetayistler'le ilgili yaptığı çalışmalarla adından sözettirdi.

GÜNDEM

İnönü'den Ecevit’e Musul’u al vasiyeti
Ercan YAVUZ
Aşmam 3 Ocak 2005

Gazeteci Hulki Cevizoğlu'nun Flash TV'de önceki akşam yayımlanan Ceviz Kabuğu adlı programına katılan Prof. Dr. tartışma yaratacak bir iddia ortaya attı. Kendisini 'devrimci' olarak nitelendiren Mustafa Kemal'in Musul'un alınmasını ölmeden önce İsmet İnönü'ye vasiyet ettiğini ileri sürdü. Bu ay içinde ilk cildi çıkacak kitabında bu konuya değindiğini anlatan İsmet İnönü'nün de Atatürk'ün vasiyetini Bülent Ecevit'e aktardığını savundu. Küçük 'İsmet İnönü CHP'nin genel sekreteri olduğu sırada Ecevit'i yanına çağırdı. 'Atatürk bana Musul'u al diye vasiyet etmişti. İlerde sen başbakan olacaksın. Fırsatını bulursan Musul'u al' dediğini ifade etti. Ecevit'in bu vasiyeti son ziyareti sırasında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e açtığını ve 'Musul'u almamız lazım yoksa onlar gelip alacak' dediğini hatırlattı. ABD'nin 30 yıldır bu bölgede bir Kürt devleti kurmak istediğini vurgulayan Prof. Dr. 'Ben TC'nin Kürt politikasını yanlış buluyorum. Barzani devletini siz kuruyorsunuz. Türk devleti Kürt devletini kuruyor' dedi. Türkiye'nin ortadan kaldırıldığını savunan Küçük 'Bana göre Türkiye devleti bitmiştir artık Cumhuriyet bitmiştir. Mustafa Kemal 2002'den sonra gerçekten ölmüştür' diye konuştu.

HATIRINDAN ÇIKARMA

'ün Ceviz Kabuğu'nda ortaya attığı iddiaları üzerine eski Başbakanlardan Bülent Ecevit AKŞAM'a sözkonusu vasiyeti doğruladı. Ecevit Atatürk ve İsmet İnönü'nün Musul'un aslında Türk toprağı olduğunu düşündüğünü ancak şartlar elvermediği için alamadıklarını vurguladı. Ecevit 'İnönü bana 'Şartlar elverdiğinde Musul'u Türk topraklarına kat. Bunu aklında çıkarma' dedi' diye konuştu. İnönü'nün bu vasiyeti kendisine 12 Mart Muhtırası'nın (1970) verilmesinden ve kendisinin genel sekreterlikten istifasından birkaç ay önce söylediğini açıklayan Ecevit o günü şöyle anlattı:

'Benim genel sekreterliğim sırasındaydı. İnönü ile başbaşa görüşmelerimiz olurdu haftalık değerlendirmeler yapardık. Birgün Musul konusunu açtı. Musul'un aslında Türkiye'ye ait olması gerektiğine inandığını ve bu konuda elinden gelen bütün çabayı sarfettiğini fakat o sırada şartların elvermemesi sebebiyle Musul'u Türkiye'ye dahil edemediklerini söyledi. 'Şartlar elvermiyordu biz alamadık. Şartlar elverdiğinde Türkiye'nin Musul'u topraklarına katması uygun ve gerekli olacaktır. Bunu hatırından çıkarma' dedi. Ben bu tarihi vasiyetten kimseye bahsetmedim. Bahsetmemeyi de düşünüyordum. Ancak bu konu tartışmaya açıldı ve Irak'taki son gelişmeler Türkiye'nin Musul'u topraklarına dahil etmesi konusunda elverişli bir ortam sağladı. Onun için bu açıklamayı yapmam gerekli oldu.'

ATATÜRK'ÜN OLABİLİR

Aynı vasiyetin Atatürk tarafından da İsmet İnönü'ye yapılıp yapılmadığına ilişkin bir soruya ise Ecevit 'Elbette yapılmıştır. Beraber karar vermişler. O zaman Irak politikasını birlikte yürütmüşlerdi. Mutlaka Atatürk'le aynı şeyi düşünüyorlardı. O görüşmemizde bu kadar ayrıntıya girmedi' karşılığını verdi.

AKLIMDAN ÇIKMADI

Musul'un Türkiye'ye dahil edilmesi için İsmet Paşa'nın büyük bir mücadele verdiğini hatırlatan Bülent Ecevit açıklamalarını şöyle sürdürdü:

'Musul 1920 yılların başından itibaren Türkiye'nin ciddi bir sorunu oldu. Bu konuda özellikle İngilizlerle Türkler arasında ciddi çatışmalar oldu. Türkiye o günkü adıyla Milletler Cemiyeti'ne konuyu götürdü. Hatırladığıma göre referandum bile teklif etti. Ancak kabul edilmedi. Türkiye'nin hakkı olduğu çeşitli vesilelerle dile getirildi. Ama İngiltere'nin o dönemde karşı çıkması nedeniyle Türkiye'nin hakkı olan sonuçları alması mümkün olamadı.'

Ecevit daha sonra üç kez başbakanlık koltuğuna oturduğunu bu dönemlerde Musul konusunun aklından hiçbir zaman çıkmadığını da belirterek 'Hiç aklımdan çıkmadı. Çıkması da mümkün değildi. Irak yönetimi işbaşındayken Saddam yönetimiyle bütün komşu ülkelerin sorunu olmasına rağmen Türkiye'nin sorunu yoktu. Ben Saddam'la üç kere görüştüm. Biz Irak'ın toprak bütünlüğünün hem bölgenin hem de Türkiye'nin yararına olduğunu düşünüyorduk. O nedenle o yıllarda bu konuyu gündeme getirmedim' dedi.

ŞİMDİ ŞARTLAR UYGUN

Şimdi Türkiye'nin Musul'u topraklarına dahil etmesi için şartların uygun hale geldiğini belirten Bülent Ecevit gündemi sarsacak açıklamalarına devam etti:

'Şimdi şartların elvermesi bir yana bunu zorunlu kılıyor. Son gelişmeler üzerine geçen hafta Cumhurbaşkanı Sezer ile yaptığım görüşmeden sonra Türk ordusunun Irak'a girmesi gerektiğini söyledim. Eğer biz bunu yapmazsak Kuzey Irak Türkiye'ye girecektir' dedim. Şimdi şartlar çok değişti. Türkiye için elverişli hale geldi. Ben hükümette olmadığım için bu gibi ayrıntılara giremem. Ne yapabiliriz nasıl yapabiliriz? Ama Musul Türkiye'nin hakkıydı. Türkiye şimdiye kadar gündeme getirmemişti. Fakat şimdi K. Irak'ta Güneydoğu'da tek çatı altında bir Kürt devleti kurulma hareketleri çok açık bir şekilde cereyan ediyor. Bunun için BM'ye

dilekçe bile verdiler. Bir süre sonra Kuzey Irak'ta kurulacak Kürt devletine bizim buradaki unsurlar da katılmak isteyecektir. İş bu noktaya doğru gidiyor.'

ABD'Yİ İKNA ETMELİYİZ

Türkiye'nin Musul'u topraklarına dahil etmesinin veya Türk Ordusu'nun Kuzey Irak'a girmesinin ABD'ye rağmen mümkün olup olamayacağını sorusuna ise Ecevit ilginç bir yanıt verdi. Bunun ABD'ye rağmen değil ABD'yi buna ikna edilerek yapılması gerektiğini söyleyen Ecevit 'Bu Türkiye'nin güvenliği açısından gereklidir. Orada Türkmenlerin güvenliğini sağlamak için bu tür saldırıların Türkiye'ye yönelmesini engellemek için oraya girmemiz gerekiyor' dedi. Bunun 'işgal' anlamına gelmeyeceğini savunan Ecevit 'Bildiğim kadar bu konuda bir devlet politikası oluşturulmuş değil. Oysa şartlar o kadar ilginç hale geldi ki ABD ne der İngiltere ne der diye düşünmeden öncelikle bölge ülkesi olarak Türkiye'nin üzerine düşen görevleri vardır. Öncelikle Irak olayının bir devlet politikasına dönüştürülmesi gerekiyor. Biz Kıbrıs'ta İngiltere ve ABD'ye rağmen Kurtuluş Savaşı'nda ise bütün emperyalist ülkelere rağmen neyi başarabilidiğimizi gösterdik. Şimdi çok daha güçlü ve haklı durumdayız' diye konuştu. Ecevit sır gibi saklanan vasiyetin Araştırmacı 'e İsmet İnönü'nün damadı Metin Toker tarafından aktarılmış olabileceğini ifade etti. Ecevit Türkiye'nin Musul'u topraklarına katması için şartların elverişli hale geldiğini de sözlerine ekledi.

ESERLERİ

Türkiye Üzerine aaaler
1908-1998
1. Kitap

Tekin Yayınevi

İkinci kitabı tamamlayıp birincisini genişletme hazırlıklarını bitirdikten sonra gördüğüm şu: Birinci kitap fersiz bir ışıkla karanlıkta yürümeye veya sık ağaçlı bir ormanda yol aramaya benziyor. Her adımda çekingen ürkek ve bir ölçüde korkak. Bir kayaya çarpıp devrilmemek veya kuyuya düşmemek için. Çekingenliği ürkekliği ve bir ölçüde korkaklığı yolunu arayan ve bulan biliyor. Ürkek ve bir ölçüde korkak da olsa henüz stabilize olmayan asfaltlanmamış bir yoldan ilk kez geçmenin heyecanını duyuyor. Başkalarına ne yaptı bilemem; birinci kitap bana yol açtı. Üçüncü baskıda bu yolu pekiştirmeye ve asfaltlamaya çalıştım.


Türkiye Üzerine aaaler
1908-1998
3. Kitap

Tekin Yayınevi

Bilim mi daha gerçekçi yoksa somut gerçek mi daha gerçek? Bilim eğer bilim olabiliyorsa somut gerçekten çok daha gerçek'dir çok daha "sahih"; buna inanıyorum. Bulgularımın yurttaş düşünenlerin acımasız hücumlarına uğramasını istiyorum; kuşkusuz bu hücumların sonunda ayakta kalabilmelerini diliyorum.Bulgularımın yurttaş düşünenlerin yoldaş kafaların açacakları bir savaşı yaşamadan ayakta kalmalarından kaygılanıyorum. Bunun bu ülke için önemli bir talihsizlik olabileceğini görebiliyorum.

Türkiye Üzerine aaaler
1908-1998
4. Kitap

Tekin Yayınevi

Bu çalışmam bir geçiş bir interregnum bir fetret devrine yoğun ve derinlemesine bir bakışı kapsıyor. 1960 yıllarının bir yaz yağmurundan daha kısa "sanayi demokrasisi" ile 1980 yıllarının artık faşizmin tüm kurumlarını asimile eden tekelsi düzeni arasında Türkiye gericiliğiyle ilericiliğinin bir kanlı savaşı anlatılıyor. Perspektiften yoksun kanının ne için akıtıldığını pek iyi bilemeyen Türkiye ilericiliği bu savaşta yorgun düşüyor ve eylülist darbe ile bir daha yeşermek üzere eziliyor. Bu çalışmam bu döneminin yer yer güncelinde yapılmış çözümlemeleriyle birlikte vardığı noktayı ele alıyor...

Davalarım

Tekin Yayınevi

İnsan en çok savaşta insan oluyor ve en iyi romanlar savaş romanlarından çıkıyor. Davalarım'da tanıdığınız bildiğiniz insanlar var bir bölümü insan oluyor ve bir bölümü insanlıktan çıkıyor. Davalarım yakın tarihimizin direngen ve korkak dik ve titrek insan manzarasıdır. Bir yanda çürüme var ve bir yanda yeniden diriliş duyuluyor bunları yazdım. İnsan için yürek ve akıl gerekiyor. Yürek aklın özgürlüğüdür. Felsefe aklın sınırında bir serüven alanıdır. Davalarım benim felsefeyle en çok içli dışlı
çalışmamdır. Burada insan bilgi ve yaşam dalgalarına binerek yüreğin ve aklın sınırlarında dolaşmaya cüret ettim…
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim adamları ßiyografileri
Yusuf Kaplan


1964 yılında Şarkışla'da doğdu. İlk orta ve lise öğrenimini Kayseri'de tamaladı.
1986 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne ve Görüntü Sanatları Bölümü Sinema-TV Ana Sanat Dalından mezun oldu. Üniversite öğreniminden sonra İngiltere'ye gitti. 1989 yılında M.E.B.'dan İngiltere'de "master+doktara" yapmak üzere burs kazandı. 1991 yılında East Angila Üniversitesi'nde "Story-Telling and Myth-Making Medium: Television" adlı master aaai hazırladı. 1992 yılının Nisan ayında Londra'da Londra Üniversitesi ve Middleaaa Polytechnic 'te Dr. Roy Armes'ın danışmanlığında doktara yapacak.

İlim ve Sanat Yedi İklim Kayıtlar Kitap Dergisi Girişim İslam Kadın ve Aile gibi dergilerle Zaman ve Milli Gazete gibi günlük gazetelerde çeşitli yazı röpörtaj ve çevirileri yayımlandı. Focault Baudrillard Kundera Eco ve John Berger gibi yazar ve düşünürlerden çeşitli çeviriler yaptı.

3 yıl Umran Dergisi'ni yönetti. Halen Bilgi Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yapmakta ve Yeni Şafak Gazetesi'nde yazmaktadır.

Bilimsel Çalışmaları

The Discourse of "the Discourse of Landscape" (Avant-Garde Sinema Üstüne); John Grierson and British ********ary Film Movement; Editing Space and Time in Porter's Films; Narration and Space in Expressionist German Sinema; Enformasyon Devrimi Efsanesi (derleme ve çeviri) Kayseri: Rey Yayınları 1991; Afrikalılar: Üç Farklı Kültürel Miras (çeviri) Prof. Ali Mazrui İstanbul: İnsan Yayınları 1992; Bilgeliğin Yedi Direği Lawrence (çeviri) Kayseri: Rey 1992; Tarihin Sonu mu? Francis Fukuyama (çeviri) Kayseri: Rey 1992.


HAKKINDA YAZILANLAR

YUSUF KAPLAN VE BİR MEDENİYET TASAVVURU
Cem Sökmen


çıktığı medeniyet tasavvuru yolculuğunda Hadid Suresinin 25. ayetindeki kitap mizan ve hadid dinamiklerini temel esaslar olarak belirliyor. Ve ‘hakim kültürle yüzleşme/ cevap üretme/ meydan okuma’dan oluşan üç ayaklı bir hareket tarzını öngörüyor. “Başkalarının ürettiklerini tüketmekle yetinen toplumların varolabilmeleri iddia ve söz sahibi olabilmeleri dolayısıyla konuşabilmeleri özgün şeyler söyleyebilmeleri özne olarak hayata müdahele edebilmeleri kişiliklerini kimliklerini onurlarını ve varlıklarını koruyabilmeleri mümkün mü?” Eğer ’ın sorduğu bu soruya ciddi anlamlı ve samimi bir cevap verme mesuliyetini üzerimize alırsak ne yapmamız gerektiğini de bu sorunun içeriğinden çıkarabiliriz. Bugünün dünyası ne yazık ki hakim olan Batı uygarlığının yaydığı sahte kültürle kitlelerin sele kapılıp gittiği bir hali yaşıyor. Amerika’da üretilip kitle iletişim araçlarıyla bütün dünyaya yayılan sahte kültür insanın varoluşunu anlamlandırabilmek için gerekli birikimden perspektiften yoksun olan insanlar için dünyanın neresinde olursa olsun aynı sloganların kelimelerin etrafında yaşamayı getiriyor. Bu sahte kültürü sorgulayabilecek altyapıya tarihi birikime ve derinliğe sahip olan ülkeler ise ne yazık ki kendi potansiyellerinden habersiz bir şekilde yaşayıp gidiyorlar.

Medya çağını yaşıyoruz. Medya ve meydana getirdiği kamuoyu bizi gereksiz bilgi bombardımanına tutup yanıbaşımızda gözümüzün önünde cereyan eden hadiseler hakkında düşünememize ve bir tavır geliştirememize sebep oluyor. Kendisine ait bir bakış açısı geliştiremeyenler veya bunun çabasında olmayanlar nesneleşiyorlar sürekli silinen yeniden doldurulan hafızalarıyla olayların akışında sürüklenip gidiyorlar. Bu nesneleşme ve sürüklenme insanı duyarsızlaştırıyor ve yabancılaştırıyor. Bu insan için artık popüler olan her olgu tartışılmaz doğru olarak anlaşılıyor.

Çağın sorunlarını çağın ruhunu kavramadan yol alabilmek çok zor. Önce yaşadığımız kimlik sorunu ve medeniyet buhranı doğru dürüst anlaşılacak daha sonra İslam’ın temel kaynaklarına gidilerek bu kaynaklardan hareketle yaşadığımız zamanın sorularına çözüm olacak cevaplar üretilecek. Medeniyet perspektifine sahip olunmadan yapılan faaliyetler İslam’ın kültürel toplumsal ekonomik siyasal alanlardaki teklif ve tespitleri ortaya konamayacak biçimde sığ anlaşılmasına sebep olacaktır. Bu anlayış bize ait kültürü medeniyeti ve bu medeniyetin hayatın çeşitli sahalarında ortaya koyduğu üretimlerini bilmek yerine birkaç saatlik sohbetlerle sınırlanabilecek şekilde anlaşılmasına sebep olur. Anlam haritaları ortadan kaldırılınca insan varoluşunu anlamlandırmak için birinci özelliği sathilik olan faaliyet ya da ilgi alanlarına başvuruyor. Bir futbol takımı bir şarkıcı bir sinema oyuncusu kısacası medyaların sürekli gözümüzün önüne dayadığı ne varsa bunlar belirleyici oluyor adeta putlaşıyor. Batı’nın ekonomik gücünün artmasıyla bütün dünyayı sömürerek oluşturduğu yapı ve dünya görüşü artık bizzat bu dünya nimetlerini paylaşan Batı insanını tatmin etmiyor. Yaşanan akıl tutulması ve zihni körleşme hakim kültüre alternatif bir dünya görüşünün kurulmasına olan ihtiyacı her geçen gün arttırıyor. Batı kültürü dünyaya kesin doğrular bütünü olarak yaydığı eğitim paradigmasıyla farklı kültür ve medeniyetlerin bırakın şimdi varlık göstermesini geçmişteki varlıklarını da inkar ediyor yok sayıyor. Sahip olduğu ekonomik güç kamuoyu ve medya gücü sayesinde dünya tarihini kendisi etrafında yeniden yazıyor. Bu çerçevede eskiden etkin olmadığı zaman ve mekanlarda kendisini etkin gösterip o zamanın hakimlerini ise yok sayıyor en iyi ihtimalle de önemsizmiş gibi gösteriyor. Yusuf Kaplan “Geleneği olmayanın geleceği yoktur” asl olan bir gelenek oluşturmaktır diyor. Batı hegemonyasının dünya tarihine dünya kültür tarihine uyguladığı bu silici tavırdan bizlerinde ders çıkarması gerekiyor. Bu dersin bir tarafı bize verilenlerle yetinmeyerek şahsi gayretimizle alternatif bilgiye ulaşmak ve bu bilgiyi işlemek. Bugün zihnimizde Batı kültürüne ait posası çıkmış bir sürü kalıbın bulunabileceğini iyi bilmek gerekir. Herhalde bundan dolayı “Çağı ve çağın sorunlarını oluşturan Batılı kavram ve kurumları geriye doğru iz sürerek paradigmatik bir okumaya yapı çözümüne tabi tutmazsak esaslı şeyler söyleyemeyiz.” diyor. Bunu yapamazsak irade beyan edecek bir kendine güven ve istikamet şuurunu sağlayabilmek çok zordur. Sahip olmamız gereken özgüveni ancak birikimimizle bugünümüz ve geleceğimiz arasında sarsılmaz bir köprü kurarak medeniyet eksenli düşünceyi inşa ederek kazanabiliriz. Burada hocanın sürekli altını çizdiği Osmanlı Misyonunu Osmanlı tecrübesi gibi bir organizasyonu bu milletin icat ettiği gerçeğini hatırlamanın ve hep hatırda tutmanın ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkıyor. Türkiye’nin bölgesel güç olması hedefine sahip olmak şu anda küreselleşme ve ulus devlet çerçevesinde yapılan tartışmalarda alınan tavırlara göre daha farklı bir arka plana dayanıyor.Bu hedef Türkiye’nin küresel emperyalizmle olan mücadelesindevarlığını batı hegemonyasının antiliğinde bulmanın aksine kendi rotasına kendi dünya görüşüne sahip bir alternatif yapı kurmasını öngörüyor.

Bu bir içe kapanmayı üçüncü dünyacılığı değil aksiyoner ve kurucu olmayı özne olmayı işaret ediyor. Kendisinden vazgeçmiş kendi kaderini başkalarının eline terketmiş biz adam olmayız psikolojisinde yaşayan bir Türkiye’nin yerine var olduğu coğrafyada büyük oynama iradesini gösteren Türkiye’ yi düşünüyor.

Üretmeden bu coğrafyada ayakta kalmak mümkün değildir. Kendi içine kapanan bir anti-emperyalist tavır sadece bu günü kurtarır. Zaten gücünü kendisinden almayan bir tavrın ciddi tesirler yapabilmesi mümkün değildir. Türkiye’nin tarihini yapan bütün dinamiklerle yüzleşerek yürümek gerekiyor. Bu yüzleşmeyi bu yalınlaşmayı gerçekleştiremeyenler kendileriyle başlayıp kendileriyle biten sloganları seslendirmekten öte bir vazifeye sahip olamayacaklardır.

Geleneği olmayan elenmeye mahkumdur diyerek Selefiliğe İslam’ı protestanlaştırma projesi tespitini ortaya koyarak da Yeni-İslamcılık akımına gösterdiği tavır onun hem genel esaslara hem de 1500 yıllık zincirin kopmamasına o bütünlüğe ne kadar büyük bir hassasiyetle yaklaştığını gösteriyor. Bugünün dünyasında hakim olan Batı uygarlığının ve zihniyetinin karşısında bir kuvvet olarak ortaya çıkabilmek yani sağlam alternatifi teşkil edebilmek herşeyden evvel İslam’la manasını bulmuş bütün bir mazinin kültürel hafızanın doğru dürüst bilinmesine ve yeniden zihinleri inşa edici kaynak haline getirilmesine bağlıdır. İslam medeniyetinin iddiadan hale geçirilebilmesi için geçmişten bugüne aktarıldığında fayda verebilecek zerre kadar bilgi dahi işlenip ortaya konmalıdır. İslam’ı bir dünya görüşü anlam haritalarımızın kaynağı olarak kabul ettiğini söyleyenler asla içinde bulundukları cemaat ya da grubun olabildiğince fazla zikretmek suretiyle İslam’ın birleştiriciliğine ve bütünleştiriciliğine zarar vermemelidirler. Bu kendi grubunun öncüleyen tavrın insanları götürdüğü başka bir yanlışlık da İslam tarihini cemaatin tarihine indirgeyerek kültürel ve tarihi devamlılığımıza darbe vuran bir “milat” inşa etmektir. Buna ancak “Bindiği dalı kesmek” denir. İşte bu noktada ’ın kurduğu terkip gösterdiği medeniyet eksenli bütünleştirici tavır bizi düşünce geleneğimiz adına umutlandırıyor. Onun Fatih Sultan Mehmet ile Necip Fazıl’ı aynı kader çizgisinde buluşturan bizleri de aynı çilelere ve aynı rüyalara davet eden ruh ve tefekkkür derinliği düşünce hayatımızın derinleşmesini sağlıyor.

Yusuf Kaplan yazılarında isimlerini zikrettiği alıntılar yaptığı yerli ve yabancı düşünürlerle önümüze çok geniş bir çerçeve ve ufuk koyuyor. Sezai Karakoç Nurettin Topçu Necip Fazıl Cemil Meriç Erol Güngör Said Nursi Turgut Cansever İsmet Özel Şerif Mardin Ahmet Davudoğlu İsmail Kara onun Türkiye’de fikrin ve fikir üretiminin temel taşları olarak gördüğü isimler. Lacan Weber J Gray A. Toynbee Baudrillard Millbank Dawson Foucault L. Mumford W. Mc Neill P. Virilio ise hocanın bize tanıttığı okuyucularıyla tartıştığı yabancı isimlerden bazıları... Böylece yerli ve yabancı isimlerle önümüze büyük bir çerçeve koyuyor ve medeniyet tasavvuru projesinin beslenme kaynaklarını bize gösteriyor. Dünyaya asil şeyler söyleyebilmek için dosdoğru ve geniş ufuklu bilgilenme şart. Bu bilgilenmeyle birlikte medeniyet perspektifinin kazanılması artık düşüncenin üretilmesini ve İslam’ın dünya görüşünün medeniyet birikiminin rafine bir şekilde ortaya konulmasını gerektirecektir. Medeniyet tasavvurunun temel hedefi olan “Uzun soluklu kapsamlı bir entelektüel silkinme; kalıcı bir ilim düşünce kültür sanat ve siyaset dili söylemi ve geleneği geliştirme projesi bir öncü kuşak tarafından gerçekleştirilecek. Yusuf Hoca kendisine Necip Fazıl’a hitaben “Üstad müsterih ol!” dedirtecek olan öncü kuşağın özelliklerini ve gayesini ise şöyle ifade ediyor; “Mevlana’nın pergel aaaaforunda imajinatif bir şekilde ifade ettiği gibi bir ayağı ile sağlam ve muhkem bir şekilde buraya İslam’a basan diğer ayağı ile de hakim kültür başta olmak üzere tüm kültürlere dünyalara ve ufuklara açılabilecek bir öncü kuşağın hazırlanması kaçınılmazdır.” Gönül zihin ve eylem eri olması beklenen öncü kuşaklar bizi tarihte tatile çıkmaktan kurtarmak içinbu toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi yönünü tayin edebilmesi için sahip olduğumuz imkanları temel dinamiklerimizi anlam haritalarımızı ortaya çıkarıp işleyecekler.

Bu çabalar bize medeniyet perspektifini taşıyan şahsi gayretlerin hem çoğalmasına hem de bu şahsi gayretlerin müesseseleşebilmesine ihtiyacımız olduğunu gösteriyor

Nesneleşmemek kendi kendimizi sömürgeleştirmemek için özne olmanın yollarını araştırmamız gerekiyor. Kitle kültürünün yansıtıcısı kurmaca hayatları yaşamak yerine kendi hayatımızı yaşama iradesini göstermek gerekiyor. Bir yazısında ‘Büyük bunalım anları büyük arayışları da beraberinde getirir’ diyor.işte asıl mesele o arayışı gerçekleştiren özne olmaktır. Tespitlerle birlikte ancak teklif sahibi olanlar büyük dönüşümler meydana getirebilir. “Büyük rüyalar büyük fikir oluş ve varoluş çilelerinden sonra anlam kazanabilir ve hayata geçirilebilir. Ancak çile üzerine bina edilmeyen rüyalar aşk derecesinde benimsenemez büyük doğumlara ve dönüşümlere asla zemin hazırlayamazlar.” diyor. Bize de büyük fikir oluş ve varoluş çilesinin taliplerine aşkınız daim olsun demek düşüyor.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim adamları ßiyografileri
Ayhan Yüksel

Araştırmacı-Yazar
1 Şubat 1951’de Giresun’un Tirebolu ilçesinde doğdu. İlk ve orta eğitimini Tirebolu’da lise eğitimini Trabzon’da yaptı. İktisadi ve Ticari İlimler Akademisini bitirdi (1977). İstanbul Üniversitesi Sosyal İlimler Enstitüsü Tarih Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans eğitimini tamamladı. Çalışmaları özellikle Giresun ve yöresi üzerinde yoğunlaştı. Tirebolu Yeşilgiresun GüzelOrdu gibi mahalli gazetelerde Giresun Dergisi yanında Türk Dünyası Araştırmaları Tarih ve Düşünce Tarih ve Toplum Türk Kültürü Araştırmaları Osmanlı Araştırmaları gibi akademik dergilerde yazıları yayımlandı katıldığı sempozyumlarda araştırma sonuçlarını tebliğ olarak sundu. Fahri olarak Giresun ve Tirebolu Belediyelerinin kültür danışmanlığını (1996-2002) Giresun Tarihi Sempozyumu’nda (24-25 Mayıs 1996) Giresun Kültür Sempozyumu’nda (30-31 Mayıs 1998) Milli Mücadelede Giresun Sempozyumu’nda (6-7 Mart 1999) Tirebolu 1. Fındık Sempozyumu’nda (6-7 Eylül 1996) koordinatörlük ve yayın kurulu üyeliğini yürüttü. Prof. Dr. Faruk Sümer’in Tirebolu Tarihi (İstanbul 19992) adlı eserinin saha araştırmasında ve yazılmasında yer aldı Sümer’in ölümünden (1995) sonra Türk Devletleri Tarihinde Şahıs Adları I-II (İstanbul 1999) eserini yayıma hazırladı. Yöre ile ilgili birçok yayıma danışmanlık yaptı.

Eserleri:

Giresun Tarihi Yazıları Kitabevi İstanbul 2002. Bu kitapta daha çok Giresun ve ona bağlı kazaların sosyal ekonomik ve folklorik geçmişini yansıtan çoğu orijinal kaynaklara dayalı 40 kadar yazıya yer verilmiştir. Bazı yazıların ana kaynağını doğrudan arşiv belgeleri oluşturmaktadır ve üzerinde daha önce hiç çalışma yapılmamış veya çok az durulmuş olan konuları kapsamaktadır.

Tirebolu: Bir Sahil Kasabasının Sosyal ve Ekonomik Tarihi (1788-1858) Kitabevi İstanbul 2003. Kitap 1 Numaralı Tirebolu Şer’iyye Sicili’ne dayanmaktadır. Tirebolu’nun XVIII. yüzyıl sonları ile XIX. yüzyılın ikinci yarısında kadar olan zaman içinde sosyal ve ekonomik durumunu ortaya koyan bu çalışmada küçük bir kıyı kasabasının tarihine ait yeni bilgiler ortaya çıkarılmıştır.

Sicill-i Ahvâl Defterlerine Göre (1879-1909) Tirebolulu Memurlar Kitabevi İstanbul 2004. Osmanlı döneminde çeşitli kademelerde görev alan aralarında II. dönem milletvekili Tahir Karadeniz kaymakam Naibzade Mehmed Tevfik Efendi gibi 44 Tirebolulu memurun hal tercümelerini ihtiva etmektedir.

Sicill-i Ahvâl Defterlerine Göre (1879-1909) Göreleli Memurlar Görele Dermekler Birliği İstanbul 2005. Aralarında şair-yazar Hasan Âli Yücel’in dedesi Telgraf ve Posta Nazırı Hasan Âli Efendi ile babası Ali Rıza Bey’in amcası Rıfat Bey’in oğlu Ali Ekrem Bey’in de bulunduğu 15 Göreleli memurun hal tercümesini ihtiva etmektedir.

Doğu Karadeniz Araştırmaları Kitabevi İstanbul 2005. Eser Doğu Karadeniz Coğrafyasında yer alan Ordu Giresun Trabzon ve Rize illeri “tarihinden bir yaprak” sunmaktadır. Kitapta “Trabzon Valisi Sırrı Paşa’nın Raporuna Göre Doğu Karadeniz’in Önde Gelen Aileleri (1880)” “Giresunlu Eşkıya Micanoğlu Hüseyin” “Rizeli Eşkıya Sandıkçı Şükrü” “Ordulu Eşkıya Hekimoğlu İbrahim” “Erzurum Kongresi Delegesi Eyübzâde İzzet Bey” gibi arşiv kaynaklı 17 makale yer almaktadır.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
Bilim adamları ßiyografileri
Aydın Sayılı


Ordinaryüs Prof. Dr. (1913-1993) Türkiye Cumhuriyeti döneminde yetişmiş anıt insanlarımızdan biridir. Onun yaşamı bilim ve kültür tarihimizde her bakımdan örnek alınmaya değer üstün bir kişiliği yansıtır. 2 Mayıs 1913 tarihinde İstanbul’da doğdu. Babası Abdurrahman Sayılı (1875-1954) annesi Suat Sayılı (1889-1951)’dır. İki ablası vardır: Piraye (Sayılı) Arıcanlı ve Gündüz Sayılı. ilk ve orta eğitiminin büyük kısmını Ankara’da tamamlayıp Ankara Erkek Lisesi’nden (şimdiki adı Atatürk Lisesi) mezun olmuştur. Mezun olabilmek için 1933 yılında yapılan mezuniyet sınavlarından (bakalorya sınavları) biri olan ve sözlü olarak yapılan Tarih ve Coğrafya sınavını Atatürk’ün de yer aldığı sınav heyeti önünde yapmıştır. 1 saat 20 dakika süren sınavda bütün soruları Atatürk sormuş ve aldığı cevaplardan çok memnun kalmıştır. Böylece Gazi Mustafa Kemal sınav çizelgesini -Aydın’ın notunu Çok eyi diye yazarak- imzaladı. Sayılı yaşamındaki bu tarihsel unutulmaz olayı “Atatürk’le Bir Sınav Anısı” başlığı altındaki bir yazısının bir bölümünde şöyle anlatıyor:

“Atatürk benim sınavımdan çok memnun kalmış. Bu sebeple Milli Eğitim Bakanına ‘bu öğrenci ile ilgilenin’ şeklinde bir talimat vermiş. O zaman Milli Eğitim Bakanı Reşit Galip Bey beni makamında kabul ederek bana sınavdaki başarımdan ve Atatürk’ün takdirini kazanmış olmamdan dolayı bir tebrik mektubu verdi ve yüksek öğrenimine ilişkin bir planının olup olmadığını sordu. Ben kendisine su mühendisi olmak istediğimi söyledim. Fakat o bana daha geniş bir kültür tabanı üzerine oturan bir alanı seçmenin daha uydun olacağını söyleyerek bana tarihçi olmamı önerdi ve bunda biraz ısrar etti. Ben asıl ilgi alanımın fizik olduğunu fakat tarihi de sevdiğimi söyleyerek konu üzerinde biraz düşüneceğimi ve annem ve babamla da konuyu konuşup danışmak ihtiyacını duyduğumu söyledim. Bu arada Milli Eğitim Bakanlığı bu konuya ciddiyetle eğilmiş ve tarih ile fen konularını bir araya getiren bir alan olarak benim için bilim tarihinin uygun bir meslek olabileceğini düşünmüş. Mesele bu şekilde bana intikal edince ben de konuyu ciddiyetle zihnimde toparlamaya çalıştım.
Ben Fransızca’dan izlediğim bazı kitaplarımda bilim tarihi ile temasa gelmiştim. A. Cuvillier’in lise son sınıfları ve üniversiteye hazırlık sınıfları için yazdığı Mantık ve Genel Felsefe ile Ahlak adlı kitabının mantık kısmında bilim tarihine ilişkin çok ilginç bahislerle karşılaşmış olduğum gibi E. Voisin’in liseler için yazılmış üç ciltlik Cours de Physique adlı kitabının bölüm sonlarında verdiği tarihi metinler de beni çok ilgilendirmişti. Bu itibarla bilim tarihini kendim için çekici bir alan olarak düşünmekte çok güçlük çekmedim.
O yıllarda bilim tarihi konusu önemlice bir kıpırdanma hareketine sahne olmakta idi. Amerika’nın Harvard Üniversitesi’nde bilim tarihi alanı bu sıralarda belirginlik kazanmakta ve bu çalışmaların odağını George Sarton adlı bir profesörün faaliyetleri oluşturmakta idi. Bu faaliyetten bizim o zamanki Milli Eğitim Bakanlığımızın ve yeni kurulmuş olan Türk Tarih Kurumu’nun seçkin mensuplarının da haberi varmış. Bu itibarla konuyu biraz derinlemesine incelemek de benim için mümkün oldu. Bu arada George Sarton’un çıkarmaya başladığı Introduction to the History of Science (Bilim Tarihine Giriş) adlı kitabın yayınlanmış olan birinci cildini Türk Tarih Kurumu’nun Kütüphanesi’nde gözden geçirme fırsatını da buldum ve bilim tarihini meslek seçtiğim ve yarışma sınavını kazandığım takdirde Sarton’un yanında öğrenimimi sürdürebileceğim de bana söylendi. İşte bütün bunlar benim bilim tarihini meslek olarak seçmemin yolunu açmış oldu.
Böylelikle Atatürk’ün sınavıma gelmesi benim hayatımın seyri üzerinde büyük bir etki yapmış oldu. Atatürk hepimizin yaşamına yeni bir yön vermiş bir kişidir. Fakat benimki daha kişisel ve özel türden bir etki oldu. Atatürk sınavı işe karışmış olmasaydı su mühendisi olacaktım. Elbette ki o saha da çok önemli ve yararlı bir mesleği temsil ediyor. Fakat ben bilim tarihini ve üniversite hocalığı mesleğini seçmiş olmaktan çok memnunum. Bunda hiçbir zaman en küçük bir şüphem de olmadı.
Bilim tarihi konusu milli kültürümüzün zenginleşmesi açısından bizim için olağanüstü önemde bir konudur. Kültür dağarcığımızın böyle temel önemde bir kültür ögesi ile beslenip geliştirilmesinin Atatürk ilke ve düşünceleri ile tamamiyle uyumlu ve ahenkli olduğunda hiç şüphe yoktur.
İnsanın en gerçek yol göstericisinin bilim olduğunu ve Türk Milletinin uygarlık ve ilerleme yolunda göstereceği büyük başarılarda kafasında ve elinde tuttuğu meşalenin bilim olduğunu ve olması gerektiğini söyleyen Atatürk eğitimimizin bilim zihniyeti için zafer yollarını açacak mahiyet ve doğrultularda vurgulanmasına büyük önem vermiş ve bu amaca ulaşılması için belirgin bir özen göstermiştir. Bu itibarla son yıllarda felsefe gibi köklü bir disiplin yanında liselerimizin müfredat programlarında bilim tarihine de yer verilmeye başlanmış olmasının çok olumlu ve memnuniyet verici bir gelişme olarak kabul edilmesi gerektiğine bu vesile ile işaret etmeyi yararlı buluyorum.”

Ankara Erkek Lisesi’ni 1933 yılında Haziran döneminde “pekiyi” dereceyle ve birincilikle bitirdi. Aynı yıl Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti)’nın yurt dışına öğrenci göndermek için açtığı sınavı kazanarak ünlü Harvard Üniversitesi’nde Bilim Tarihi Bölümünde yüksek öğrenimini yapmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’ne gönderildi. Columbia ve Cornell gibi bazı üniversitelerde yaz öğrenimine de katılarak 1942 yılında Harvard Üniversitesi’nden doktora derecesi aldı. aaainin konusu “İslam Dünyasında Bilim Kurumları”dır. Bu doktora Harvard Üniversitesi’nde ve bilindiği kadarıyla da dünyada bilim tarihi dalında verilen ilk doktora derecesidir. Sayılı’nın Harvard’daki eğitimi yatay ihtisas alanı olarak İslam Dünyası ve düşey ihtisas alanı olarak da fizik tarihi konularını kapsıyordu. ’nın doktora çalışmasını adı geçen bölümün başkanı ünlü bilim tarihçisi Prof. Dr. George Sarton (1884-1956) yönetti. Sayılı hocası George Sarton’ın dünyada “bilim tarihinin bağımsız bir akademik disiplin olarak resmi bir statüye kavuşmasında büyük rolü olduğunu” vurguluyor. Sarton Sayılı’nın mesleki formasyonunda çok derin etkiler yaptı. İkisi arasında başlangıçtaki hoca-öğrenci ilişkisi zamanla iki büyük bilim tarihçisi ilişkisine dönüşerek karşılıklı saygı duygularıyla yaşamlarınca sürdü.

ABD’de sürekli olarak on yıl kaldı. Ablası Piraye Arıcanlı “o yıllarda uçak ile gelip gitmek yoktu ve tatillerde sılaya gitmek adeti de yoktu” diyor.

Dr. 1943 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Kürsü’ne “İlmi yardımcı” olarak tayin edildi. Askerlik görevi nedeniyle bir süre akademik yaşamına ara verdikten sonra 1946 yılı sonunda adı geçen fakültenin Felsefe Kürsüsü’ne “Bilim Tarihi Doçenti” olarak atandı. 1952 yılında “Bilim Tarihi Profesörlüğü”ne yükseldi ve aynı yıl Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kurulan Bilim Tarihi Kürsüsü’ne başkan olarak atandı. 1958 yılında Ordinaryüs Profesörlüğe yükseldi. 1974 yılında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü Başkanlığına seçilen Ord. Prof. Dr. bu görevini 1983 yılı başında yaş haddi nedeniyle emekli oluncaya dek kesintisiz sürdürdü. Emekli Ord. Prof. Dr. 1984 yılında kurulan Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi’ne başkan olarak atandı. Bu son görevini de tam bir liyakatla yapmaktayken 16 Eylül 1993 tarihinde yaş haddi nedeniyle emekli oldu.

Sayılı 1947’de Türk Tarih Kurumu’nun tam üyeliğine seçilmiştir. 1957’de Uluslararası Bilim Tarihi Akademisi’nin muhabir üyesi 1961’de aynı akademinin tam üyesi olmuş ve 1962’de üç yıllık bir dönem için başkanlığını yapmıştır. Türk Kütüphaneciler Derneği’nin şeref üyesi olmuş Türk tarih Kurumu Ortaçağ Şubesi’nin başkanı olarak da birkaç yıl hizmet etmiştir.

Bilimle uğraşmayı bir yaşam biçimi olarak seçen bu değerli özverili bilim adamı; son yıllarında böbrek kalp ve cilt rahatsızlıklarıyla uğraşmak zorunda kalmış henüz bir aylık olan emeklilik hayatına intibak ediyorken 15 Ekim 1993 Cuma günü öğleden evvel saat 10.30 sularında evinin önündeki sokakta geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti. Cenazesi 18 Ekim 1993 tarihinde Ankara-Cebeci Asri Mezarlığı’nda toprağa verildi. Bilim ve kültür dünyamızın bu büyük kayıbı basınımızda radyo ve televizyonlarımızda önemine yaraşan biçimde ne yazık ki yansıtılmadı.

Ord. Prof. Dr. ömrünün büyük bölümünü bilim tarihi çalışmalarına bilinçle ayıran bu uğraşısından derin bir zevk duyan bilim tarihine ilişkin birçok önemli katkı ile ülkesinde ve uluslararası bilim ortamında haklı bir saygınlık kazanmış bir kişiliktir. O anadili olan Türkçe dışında İngilizce Fransızca Almanca Farsça ve Arapça dillerini de çok iyi bildiğinden kaynak yayınları kavramakta ve yorumlamakta üstün bir performans gösterdi. 1952-1953 ve 1956-1957 akademik yılları içinde Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin ve Ford Vakfı’nın verdikleri burslarla ABD’nin en zengin kitaplıklarında iki yıla yakın süre araştırmalar yaptı. Sayılı’nın bu olanağı en verimli biçimde değerlendirmesinde altı dildeki derin vukufunun etkisi büyüktür.

’nın Türkçe ve yabancı dillerdeki çok sayıda bilimsel yayını (kitap makale bildiri) bilim tarihi dalında kendisine uluslararası ün ve saygınlık kazandırmıştı. Nitekim Harvard Üniversitesi’ne State University of New York’a ve Beyrut Amerikan Üniversitesi’ne bilim tarihi dersi vermek üzere davetler aldı ise de Ankara’daki görev ve sorumlulukları nedeniyle bunları kabul etmeyi uygun bulmadı. Kişiliği ve etkinlikleri ile yalnız ülkemizde değil çağdaş ileri ülkelerde de kalıcı bir saygınlığı hak etmişti. Nitekim çeşitli tarihlerde birçok kez ödüllendirildi.

Ord. Prof. Dr. ’nın konuşma ve yazıları zengin bir kültür birikimini açık bir surette yansıtmaktadır. aaaafizik görüşlerden ve dogmalardan ziyade özellikle bilim tarihine dayanan düşüncelere ilgi duyardı. Gerçekçi ve sistematik düşünce belirgin bir niteliği idi. Bu nitelikteki soruları da daima iyi karşılardı. Muhatabını şekilde nazik esasta sağlam bir düşünce yapısıyla yanıtlardı. Yanıtları daima sistematik tutarlı ve doyurucu idi. Araştırmalarında olabildiğince ilk kaynaklara ulaşmaya önyargısız ve nesnel (objektif) davranmaya sürekli özen gösterirdi. Ele aldığı konuya üstünkörü değil aksine olarak derinlemesine incelemek dar zamana sıkıştırmamak düşüncelerini iyi kristalize ederek kaleme almak onun dikkati çeken özellikleridir. Yapıtları titiz bir çalışmanın ürünü olduklarından sonraki basımlarında sözcük değişikliği bile yapmamayı adeta ilkeleştirmişti. Bilim etiği (ahlakı) onun düşüncelerinde ve davranışlarında saygın bir konumdaydı.

sadece bilgin olarak değil aynı zamanda düşünür ve bilge nitelikleri ile de seçkin bir kişiliğe sahiptir.

Ord. Prof. Dr. bilim tarihi araştırmalarını kesintisiz sürdürürken yükseköğretimimizde bilim tarihini bağımsız bir akademik kürsü biçiminde resmi bir duruma kavuşturup yerleştirmekte öncü hizmetleri gerçekleştirdiği gibi bilim tarihçilerimizi yetiştirmekte de yıllarca süren özverili bir emek verdi. Nitekim tanınmış bilim tarihçimiz Prof. Dr. Sevim Tekeli (d. 1924) hocası Sayılı’yı “üstün bir bilim adamı değerli bir öğretmen bir bilge” olarak niteliyor ve emekli olan Sayılı’ya şöyle sesleniyor:
“Sayın hocam Türkiye’de Fakültemizde ilk Bilim Tarihi Kürsüsünü kurduğunuz ve yürekten inandığınız Türklerin yüzyıllar boyu bilime yapmış oldukları büyük katkıları ortaya çıkarma araştırmalarında yeni bir çığır açtınız. (...) Uygarlığın temel öğelerinden biri daha doğrusu insanın en üstün başarısı bilimsel çalışmalarda yansır. Çok parlak olan Türk tarihinin bu en önemli yönünü Dünya Bilim Tarihçilerinin övgü ile söz ettiklerine defalarca tanık olduğum pek çok örneklerle sergilediniz ve aydınlattınız (...). Sayın Hocam görev bilinciniz derslerinizdeki ciddiyetiniz bir öğretmen olarak zamanınızı ve bilginizi öğrencilerinize aktarmaktaki özveriniz her türlü övgünün üstündedir. Bilimsel araştırmada kılı kırk yararcasına göstermiş olduğunuz titizlik olanı olduğu gibi sergilemekteki objektifliğiniz hepimize örnek olmuştur. Bilim Tarihine yapmış olduğunuz katkılarınız Dünya’da olduğu kadar Türkiye’mizde de takdirle karşılanmıştır ve karşılanacaktır.”

Tıp tarihçimiz Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ise Ord. Prof. Dr. ’nın mesleki alandaki hizmetinin üç temel özelliğini şöyle belirtmektedir:
“1. Sayılı memleketimizde Bilin Tarihini meslek olarak seçen ve bu konuda doktora yapan ilk kişidir.
2. Uzun yıllar Ankara Üniversitesi Dil Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmış bilim tarihi dalında geniş bir kadro yetiştirmiştir.
3. Yayınları ile Türk Bilim Tarihini dünyaya tanıtmıştır”.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Bilim Tarihi Bölüm Başkanlığı İslam Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi Genel Direktörlüğü yapmış Türk Bilim Tarihi Kurumu kurucu başkanı ve 28.12.2004’ten itibaren İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri olan Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ise Ord. Prof. Dr. ’yı “Türk Bilim Tarihinin öncü ve değerli ismi Hocamız” diyerek anıyor. Prof. Dr. İhsanoğlu Türkiye’de bilim tarihi çalışmalarının temelde etkenine bağlı olarak üç merhalede incelemenin doğru olabileceğini ifade ediyor: öncesi çalışmalar Sayılı dönemi ve Sayılı sonrası dönem. İhsanoğlu akademik hayatımızda “ Ekolü”nün kurulmuş olmasının önemini de belirtmektedir.

laik ve demokratik Cumhuriyetimizde ülkemize hizmet etmekten onur duyan bir vatandaşımızdı.

Atatürk gerçeğini Atatürkçülüğün özünü Aydınlanma Hareketimizi en doğru biçimde kavramış ve anlatmış insanlarımızdan biri ’dır. Atatürk’ün “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” özdeyişini başlık olarak da kullandığı bir kitabında tam bir yetki ile yorumladı. Birinci baskısı 1948 yılında yapılan bu kitap bilimi bütün boyutları ile inceleyen Türkçe yayınların en önemlilerinden biri olma niteliğini korumaktadır. Bu konuya verdiği önemi ve emeği yansıtan birçok esere imzasını atmıştır.

’yı Atatürk’e bağlayan düşünsel temel öğeler Türk ulusuna ve Türkiye’ye tükenmez sevgisi ile bilime ve akla sarsılmaz güvenidir. O Türkiye’ye ve ulusuna olan sevgisini eylemiyle kanıtladı.

Sayılı Atatürk’ün manevi mirasçılarından biriydi.

Sayılı yukarıda adı geçen eserinde şöyle diyordu: “Bilim uygar dünyanın belkemiğidir ve uygarlıkta en çok ilerleyen toplumlar bilime en çok bel bağlayanlar olacaktır”. “İnsan kafası doğanın bildiği en gür en doğurucu ve en verimli enerji kaynağıdır. Gerçekten insanda harcanan zihinsel enerji ile elde edilen sonuçlar birbirleri ile kıyas kabul etmeyecek derecede farklı olabilmektedir. Kafası sayesinde insan çok çeşitli ve engin başarılar göstermiştir. Bunların en göze çarpanı ve en göz kamaştıranı de kuşkusuz ki bilimdir.

Sayılı’nın Atatürk’ün huzurundaki olağanüstü başarısı aslında akıl yeteneğinin kanıtlanmasının bir örneğidir. Atatürk onun akıl gücünü takdir ederek bilime yönelik gelişimi için olanak sağlanmasında etkili oldu. O da bu olanağı tam değerlendirdi ve başarısını Ülkesine ve bilim dünyasına yansıttı.

Ord. Prof. Dr. ’nın seçkin bir niteliği de Doğu ve Batı dillerine vukufu kavrayışı güçlendikçe anadiline yani Türkçeye de giderek artan bir ilgi göstermiş ve bilinçli bir emeği sürekli vermiş olmasıdır. Bunun en belirgin kanıtı editörü olduğu “Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe” isimli yayındaki aynı adlı makalesidir. Bu kapsamlı ve çok önemli yayında Türkçe’nin gelişimini açıklayan Sayılı Batı ve Doğu dillerinin çok sayıda sözcüklerine Türkçe karşılıklar da önerdi. Onun bu saygıdeğer emeği dilimize hizmet edecekler için gelecekte de büyük değerde olacaktır. Bir yabancı terimin Türkçe karşılığının bulunmasında Türkçeyi ve o yabancı dili çok iyi bilmek yetmemekte aynı zamanda ilgili konuyu yeterli düzeyde bilmek de gerekmektedir. kişiliğinde bu niteliklerin tümünü eksiksiz biçimde toplamış bir akademisyendi. O karşılıkları hiç bulunmamış yabancı sözcüklere ve anlam karışıklıklarına yol açabilen terimlerimize Türkçe yeni karşılıklar bulup bunların açıklamalarını yaptı. Matematik fizik felsefe gibi değişik bilgi dallarını ilgilendiren bu çalışmasında eşanlamlı yakın anlamlı Türkçe sözcükler türeterek dilimizi zenginleştirmede önemli bir kültürel etkinlikte bulundu.

müziğe ve güzel sanatlara duyarlı bir insan olarak keman ve resim sanatıyla amatörce çalışmalar yaptı. Resim sanatında kuru kalem tekniğini sevmiş ve başarılı çalışmalar ortaya koymuştu.

Aldığı Ödüller ve Onur Üyelikleri;
1- 1973 Yılında Nikola Kopernik’in doğumunun beşyüzüncü yıldönümü vesilesiyle Türkçe (Kopernik ve Anıtsal Yapıtı 1973) ve İngilizce (Copernicus and his Monumental Work 1973) iki yayınından dolayı Polonya Hükümeti tarafından Kopernik Madalyası verildi.
2- Türkiye Bilimsel ve teknik Araştırmalar Kurumu (TÜBİTAK) 1977 Hizmet Ödülü verildi.
3- 1981 Yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü’nün Onur Beratı verildi.
4- 1989 Yılında Die Deutsche Morgenlandische Gesselschaft (Alman Doğubilimciler Derneği) Onur Üyeliğine seçildi.
5- 1989 Yılında Türk Kütüphaneciler Derneği Onur Üyeliğine seçildi.
6- 1990 Yılında Ankara-Atatürk Lisesi Eğitim Vakfı Onur Kurulu Üyeliğine seçildi.
7- UNESCO Paris Merkezi’nin hazırlattığı “Orta Asya Uygarlıkları Tarihi” isimli dizinin hazırlanmasında görevli Uluslararası Editörler Komitesi’ne seçilen Ord. Prof. Dr. ’ya -kendi uzmanlık alanıyla çok ilişkili olan ciltlerini tamamlaması nedeniyle- UNESCO Genel Merkezi tarafından 1990 yılında Pandit Nahru Ödülü verildi.
8- Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) 1993 Hizmet Şeref Ödülü verildi.

Ord. Prof. Dr. ’nın yayınları nitelik ve nicelik bakımından olağanüstü bir çalışmayı yansıtan ürünlerdir. Yayınları Türkçe İngilizce Arapça ve Farsça dillerinde olup; kitap bildiri araştırma yazıları ve makalelerden oluşmaktadır. Biz burada çok üretken olan Sayılı’nın sadece telif ve editörü olduğu kitaplarının künyelerini vermekle yetineceğiz.

Telif kitapları
1. Copernicus and His Monumental Work.—Ankara: Turkish Historical Society 1973.
2. Abdülhamid İbn Türk’ün Katışış Denklerde Mantıki Zaruretler Adlı Yazısı ve Zamanın Cebri (Logical Necessities in Mixed Equations by Abd Al Hamid Ibn Turk and the Algebra of his Time).—2. bs.—Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Türk Tarih Kurumu 1985. (1. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1962)
3. Ortaçağ Bilim ve Tefekküründe Türklerin Yeri.-- Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi 1985.
4. The Observatory in Islam.—2nd ed.—Ankara: Turkish Historical Society 1988. (1. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1960)
5. Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir.—3. bs.—Ankara: Kültür Bakanlığı 1990. (1. bs.—Ankara: Milli Eğitim Bakanlığı 1948.) (2. bs.—Ankara: Gündoğan 1989).
6. Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik Astronomi ve Tıp.—3. bs.-- Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi 1991. (1. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1966) (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1982)
7. Uluğ Bey ve Senerkand’daki İlmi Faaliyeti Hakkında Gıyaseddin-i Kaşi’nin Mektubu.—3. bs.-- Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi 1991. (1. bs.-- Ankara: Türk Tarih Kurumu 1960) (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1985)
8. Türkler ve Bilimler.—İstanbul: Basın Yayın Genel Müdürlüğü 1976 (Türkçe İngilizce Fransızca ve Arapça yayınlanmıştır)

Editörü olduğu kitaplar
1. Ebû Nasr’i Farabi’nin Halâ Üzerine Makalesi = Farabi’s Article on Vacuum.—Ankara: Türk tarih Kurumu 1951 (Prof. Dr. Necati Lugal ile birlikte yazılmıştır) (Arapça metin Türkçe ve İngilizce tercüme) (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1985)
2. Nikola Kopernik (1473-1973).—Ankara: UNESCO Türkiye Milli Komisyonu 1973.
3. Bilim Kültür ve Öğretim Dili Olarak Türkçe.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1978 (2. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1994) (3. bs.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 2001)
4. Beyruni’ye Armağan.—Ankara: Türk tarih Kurumu 1978.
5. İbn Sinâ Doğumunun Bininci Yılı Armağanı.—Ankara: Türk Tarih Kurumu 1984.

YARARLANILAN KAYNAKLAR

Uğurlu Mehmet Cemil: “Büyük Bir Bilim Tarihçisi Ord. Prof. Dr. ” Erdem Dergisi c. 9 No. 26 (1996) s. 453-481.

Sayılı Aydın; çev. Melek Dosay: “Profesör ’nın Kısa Biyografisi ve Bilimsel Faaliyetleri” OTAM : Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi s. 5 (1994) s. 575-595.
Sedat Aksoy Kütüphaneci
İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.