Zina sonucunda ortalığa fırlamış bu veled-i zina'ların ortalıktaki bu havlamalarına hiç şaşırmadım. Bunların hepsi Mustafa Kemal Atatürk, işgal kuvvetlerini ülkemizden kovalarken bu işgal kuvvetlerine koltuk çıkan ortalık mallarının tohumlarıdır bunlar...
]Mustafa Kemal Atatürk insanlığın karşısına konmuş kocaman dev bir aynadır. O aynaya bakan kendini görür. Bu mayaları pislik olan veled-i zina'lar da Atatürk'e bakarken kendilerini görmüşler. Ve kendi etiketlerindeki özelliklerini sıralayarak, ne kadar aşağılık mahlukatlar olduğunu bir kez daha ortaya koymuşlardır. Onca saydıkları aslında kendilerinde olan özelliklerdir. Şimdiye kadar Atatürk'ü karalayıp kendi seviyelerine çekmeye çalışmışlar fakat başaramamışlardır. Çünkü kendileri Atatürk'ün seviyesine çıkamayacak kadar akıldan yoksun, hayata bakışları bir o kadar gerici ve yobaz, insanlıktan nasibini alamamış mahlukatlardır bunlar.
Bunlar fetoş ve akp gibi dış güdümlerce kukla niyetine kullanılan ortalık mallarıdır. Bunlar kesinlikle Türk değildir, Müslüman değildir, Adam değildir. Bunlar bir türlü kimliklerini bulamamış, ne olduklarından kendilerinin bile haberleri olmayan zavallı, acınacak durumda olan, insanlığı kavrayamamış, birilerinin verdiği gazla ortalığa savrulmuş birer din sömürücüsü yarasalardır. Bunlar hep vardı, hep olacaklarda. Ancak her seferinde aşağılıkça hakaretlerini yapıp saklanacaklar, sonra da bir şekilde belalarını bulacaklardır. Tarih böyle pisliklerle doludur. Hiç birinin adı sanı bugün yok. Ancak alçakça çattıkları Mustafa Kemal Atatürk'ün yüceliği git gide bütün dünyaya yayılmaya devam ediyor.
Fetoş gibi rte gibi abd piyonları istedikleri kadar bir taraflarını yırtsınlar, tarihe gömülüp kaybolacak olanlar yine kendileri olacaktır. İşte bu iki ayaklı hayvanlar bunu bildikleri için ortalığı böyle kendileri gibi veled-i zina olan aşağılık insanlara meydan verip onlar kendi içlerindeki dinmeyen pisliklerini kusturuyorlar.
Ama şunu bütün mayası bozuk fetoşçu ve yobaz dinciler bilsin ki çağdaş dünyanın bugün ki peygamberi Muhammed Mustafa ile aynı nurdan yaratılmış olan Mustafa Kemal Atatürk'tür. Şefaat ya Muhammed diye boş yere bir yerlerini yırtmasınlar, çünkü onlara şefaat edecek olan Mustafa Kemal Atatürk'tür. Onları ipi öbür dünyada Mustafa Kemal Atatürk'ün elinde olacaktır. İşte o zaman ak kim, kara kim göreceklerdir...
O yobaz itler şunu iyi bilsinler ki onların ve de onlar gibilerinin milyarlarcasını bir araya getirseler Atatürk'ün ayağının altındaki bir zerre tozu kadar bile olamazlar. Onu da geçin onlar, Atatürk'ün kapıasında köpeği olamazlar. Bu ermeni, rum ve yunan tohumlarının olabileceği tek şey hiç bir şeydir. Bunların Anaları babaları, kısaca soyları sopları birer hiçtirler, kendileri ise bunlardan çıkmış ortalığa fırlamış birer piçtirler...
Pirimiz Mustafa Kemal Atatürk hepsinin hakkında gelsin inşallah. Kendi kazıdıkları kuyularına düşürsün, birbirlerini bizlerden, güzel insanlardan, Atatürkçü insanlardan uzak kılsın, birbirlerine kırdırıp belalarını buldursun inşallah...
Allah Mustafa Kemal Atatürk'ü dünya insanlığının başından eksik etmesin...
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
Konu Sahibi / Yazar
SultanG.
Kategori / Forum
Resim ve Videolar
Yorumlar / Cevaplar
79
Okunma / Görüntüleme
93134
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
[FONT=Lucida Sans Unicode] Bunu yapanlar akıllarından yoksun olmalıdırlar.
[FONT=Lucida Sans Unicode] Bu nasıl bi vicdan ya böyle yaparak ellerine ne geçiyor anlamıyorum.
[FONT=Lucida Sans Unicode] Lanet olsun sizin gibi kafirlere...Yukardakinden bulun o video'yu yapan ellerinizin hayrını görmeyin...!
[FONT=Lucida Sans Unicode] Bu nasıl bi vicdan ya böyle yaparak ellerine ne geçiyor anlamıyorum.
[FONT=Lucida Sans Unicode] Lanet olsun sizin gibi kafirlere...Yukardakinden bulun o video'yu yapan ellerinizin hayrını görmeyin...!
Anamın adı Hüsniye Ana
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada
Babam Şah Üseyin kafası kopa
Horasan ilinden Karyağdı Ana
Kimseler bilemez Sultanım burada
![[Resim: zohreanaxq1.jpg]](http://img83.imageshack.us/img83/4249/zohreanaxq1.jpg)
Son Düzenleme: 17/04/2009, 22:16, Düzenleyen: AYFER.
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
Atatürk'ü çekemeyen yobazlar nasıl pislik atacaklarını şaşırdılar. Güçsüz, aciz insanlar. İnsallah attığınız yerden bulursunuz. Türkiye'nin güneşini balçıkla sıvayamazsınız.
Cihana gelmişim Mustafa diye
Atatürk büyüktür sıfat kim ile
Allahın yolunda dervişler ile
Mürşit kapısıdır Zöhre Ana size
Atatürk büyüktür sıfat kim ile
Allahın yolunda dervişler ile
Mürşit kapısıdır Zöhre Ana size
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
hazel;63100 yazdı::mad::mad::mad::mad::mad:http://sites.google.com/site/mustaphakemalataturk/
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım.... sitedeki diğer yazılarada dikkatlice bakın...sessiz kalmayalım...lütfen!!!!!!!!!
[B]
Ergenokom pilanlayıcılari yine iş başindalar [B]ATAMA Karşı. /B]
Burda yazılanlara, ancak mayası bozuk, soyu Ermeni,yunan, ıngiliz,fıransız
da gelenler İnanır,
Burda yazılanlar ancak mavıyaya 5 defa tapanlar,6 defa onun emrine uyanlar İnanır.
Burda yazılanlara Yezıt oğlu yezit olanlar , Şeytana uyanlar inanırlar.
Burda yazılanlara Aslı ,soyu belirsiz ,türklüğü kabul etmeyenler İnanır.
Burda yazılanlara ancak ,Kurtuluş savaşinda ,Anasını bacısını ıngiliz ,yunan
a dan kıskanmayan , vatan hayinleri İnanırlar.
Burda yazılanlara, osmanınlının son mılcanın geride bırakdiği piç bozuntuları ve onların dın tuççarlıgı yapan teçcalları inanır.
Burda yazılanları, ancak vatan hainleri, Türklüğü sevmiyenler, Cumhuriyti
yıkmaya çalışanlar ve laikliği kabul etmeyenlen İananır.
Burda yazılanlara ATATÜRKÜ Sevmiyenler ,ve ona düşman olanlar İnanır
Bu yazılanları Yüce ATATÜRKÜN ,BÜYÜKLÜĞÜ, KAHRAMANLIGNI, DÜNYADA TEK OLUŞUNU, TÜRK MILLETININ ZEKİ, VE ÇALİŞKAN MILLET OLUŞUNU, BİR BÜTÜN OLMASINI İSTEMEYENLER İNANIR.
Burda Yazılanları ,Çanak kale Şehitleri ,lanetliyor ve Türkiyeyi yöenetenlerden, Meçlide yapdıkları yeminlerine, sadık olmalarını istiyorlar.
Yüce ATAM sen bu kafirlere, Hak ettıklerini ver, Yedıkleri ,içdikleri Heram olsun, vucutlarlarına Ateş olsun, Mekanları Maviyenın yeri olsun,
Bunlara lanet olsun.........
ON İKİ İMAMLAR
*** *** *** *** *** *** *** *** *** ***
1. İmam ALİ
2. İmam CAFER
3. İmam ZEYNEL
4. İmam BAKIR
5. İmam RIZA
6. İmam CAFERİ SADIK
7. İmam HASAN
8. İmam TAĞI NAĞI
9. İmam MEHDİYE HÜDA
10. İmam HÜSEYİN,İ DEŞTİ KERBELA
11. İmam CAFER -İ ZÖHRE YE HİBA
12. KIRKLAR DERGAHA
*** *** *** *** **** *** *** *** **** ***
*** *** *** *** *** *** *** *** *** ***
1. İmam ALİ
2. İmam CAFER
3. İmam ZEYNEL
4. İmam BAKIR
5. İmam RIZA
6. İmam CAFERİ SADIK
7. İmam HASAN
8. İmam TAĞI NAĞI
9. İmam MEHDİYE HÜDA
10. İmam HÜSEYİN,İ DEŞTİ KERBELA
11. İmam CAFER -İ ZÖHRE YE HİBA
12. KIRKLAR DERGAHA
*** *** *** *** **** *** *** *** **** ***
Son Düzenleme: 18/04/2009, 11:42, Düzenleyen: Y O L C U.
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
Bu şerefsizliği ilk yapan Rıza Nur'dur. "Hayatım ve Hatıralarım" adlı 2005 sayfalık baştan sona iftira ve uydurma ile dolu kitabında, "İhtiyar Teselyaların rivayeti şudur." diye başlar ve Mustafa Kemal'in annesinin genelevde çalıştığına ilişkin iğrenç iftirayı atar. Rıza Nur tipindekiler de, yani yeni Rıza Nurlar, bu iftiraya sarılırlar.
Bu iftiranın ortaya çıkış nedenini anlayabilmek için Rıza Nur'u biraz tanıtmamız gerekecek. Ayrıca uydurma ve iftiraların %90'nın kaynağı da bu kişidir, belirttiğimiz kitabıdır. Saldırganların pek çok kaynak dediği de bu kitaptır.
Rıza Nur, tıp doktorudur. Birinci ve İkinci Meclis'lerde iki dönem milletvekilliği yapmış, iki kez hükümette görev almış, Lozan Konferansı'na İsmet İnönü'nün maiyetinde katılmış bir kişidir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 14 ciltlik Türk Tarihi adlı bir eser yazarak burada Kurtuluş Savaşı'nı överek anlatır.
Eylül 1926'da Türkiye'den ayrılarak ve Fransa'ya yerleşir. Buna karşın milletvekilliği maaşının ödenmesi sürdürülür. Gidişi de kendisinden, hastalığından kaynaklanır. 1927 yılında Atatürk, Nutuk'u okur ve yayımlar. Nutuk'ta bu kişinin Balkan Savaşı sırasında yurda ihanet etmiş olduğu, herkes yurdu kurtarma çabası içindeyken bunun Arnavutları isyan ettirme çalışmalarında bulunduğu açıklanır.
Rıza Nur 1928 yılında, Nutku okur ve "Hayatım ve Hatıralarım" isimli anılarını yazmaya başlar. Yazarken kullandığı kaynak Nutuk'tur. Nutuk'u ters yüz ederek ve hiçbir belge kullanmadan yazar. Yazdıkça da kalemi iyice kayganlaşır, hayallerini, kafasından geçenleri, fütursuzca kağıda döker. Böylece hainliğinin ortaya dökülmesinin karşılığını verir.
Anılarını, 1935 yılında, Biritsh Museum'a "1960 yılına kadar okuyuculara sunulmamak" koşuluyla gönderir. Yani olay tanıklarının ölmesini bekler. Anılar, 1967/1968 yılında 4 cilt olarak Türkiye'de yayımlanır. (Bu iftiraların yayımlanmasına göz yumanlar da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir hainliktir.) İşte bundan sonra Atatürk düşmanları, Türk ve Türkiye düşmanları, kendilerince bir kaynağa kavuşurlar. Atatürk dönemi tarihini belgelere, gerçeklere dayalı değil, Rıza Nur'a dayalı işlemeye başlarlar.
Rıza Nur&un anılara göre Atatürk, her türlü kötü özelliğe sahip bir kimsedir. Kurtuluş Savaşı Rıza Nur sayesinde zafere ulaşmıştır. Lozan'ı yapan, saltanat'ı kaldıran, Cumhuriyet'i kuran, halifeliği kaldıran devrimlerin düşünce babası sözde hep Rıza Nur'dur.
Peki bu Rıza Nur nasıl bir kişidir? Anılarında kendini tanıtıcı çok bilgi verir ve kendi kendine hekim olarak koyduğu tanı "Kuşkusuz ki ben nevrastenik idim". Evet hasta bir kişidir.
Turgut Özakman, bu kişinin kişilik yapısını "Dr. Rıza Nur Dosyası (Bilgi Yayınevi)" adlı yapıtında ayrıntılarıyla ortaya koyar. Ve bir doktordan, yazdıklarının incelenmesiyle bir tanıya ulaşmasını ister. Ruh ve Sinir hastalıkları uzmanı Dr. Hasan Behçet Tokol'un, Rıza Nur'a ilişkin tanısı şöyledir:
"Bu kişide bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalık var. Teşhisim; psikopatik bir zemin üzerinde paranoit reaksiyon, yani çok ağır bir ruhsal bozukluk tablosu. Bu tür hastalar, zeka fakülteleri tamamen bozulmadığından kısa süreli de olsa olumlu işler yapabilirler. Anılarını; son duygu, düşünce ve yargılarına göre değiştirerek, geriye dönüp yeniden kurgulayarak, sanki gerçekmiş gibi aktarmış ki, bu tutum, bu tür hastalara özgü bir telafi ve tatmin yoludur. Böyle bir hastanın anılarını ve tanıklığını ciddiye almak tıbben olanaklı değildir.
"Doktorun, Rıza Nur'da belirlediği hastalık adları da şöyle: İzolasyon (kendini çevreden soyutlama), depresyon (ruhsal yavaşlama, içe kapanma, çöküntü), homoseksüel eğilimli, Obsesif- kompülsiv sendrom (toz, mikrop korkusu), depersonelizasyon (aşağılık duygusu), agresif ve hostil (saldırgan ve kızgın), psikopat (kişilik bozukluğu), mitomani (yalan söyleme), fabulasyon (masal uydurma, hayali hikayeci), fanteziler (hayal ettiği olayları gerçek sanma), megalomani (büyüklük fikirleri), narsisizm (kendine hayran olma), paranoid reaksiyon (takip edildiğini sanma duygusu, öldürülme korkusu), egosantirizm (kıskançlık, herkesi karalama, güvensizlik, devamlı övünme, sahte gurur). Gerçekten bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalığa sahipmiş.
İşte yeni Rıza Nurların peşinden gittiği, hep kaynak gösterdikleri kişi bu. Turgut Özakman'ın eserinden Rıza Nur'u biraz daha tanıtalım : Rıza Nur, bir uçtan bir uca sürekli gidip gelen bir kişidir. Balkan Savaşı'nda Arnavutları ayaklandırır, Kurtuluş Savaşı'nda milliyetçidir, anılarını yazarken ırkçıdır. Anılarında hem sultanlık ile halifeliği kaldırmış olmakla övünür; hem de hazırladığı parti programında halifeliği yeniden kurmak ister. "Türk Tarihi" adlı kitabında Mustafa Kemal'in hakkını teslim eder, onsuz zaferin olamayacağını belirtir. Anılarındaysa Mustafa Kemal'e olmadık iftiralar atar.
Rıza Nur cinsel yönden de sağlıklı değildir. Kendi anlatımıyla gençliğinde bir kez cinsel tacize, bir kez de tecavüze uğramıştır. Sonrasında bir Harbiyeliye aşık olur. Kadın olmak ister. Husyelerini aldırtmayı düşünür.
Rıza Nur'un "Hayatım ve Hatıralarım" adlı kitabının bazı cümlelerini aynen şöyledir :
"Karımdan şu mektubu aldım: 'Ben burada kendime bir hayat arkadaşı buldum. Bunu başkasından duyarak üzülmene imkan bırakmıyorum.' Namussuz karı! Sonunda bana boynuz da taktı (s.1785). Galiba bu işte (M. Kemal'in) ve İsmet'in (İnönü) de parmağı var (s.1786)."
"(Karımın) ahlakı da bozuldu. Evdeki kızları benden gizli çırılçıplak soyuyor, dans ettiriyor (s.1346)"
"Bir Rus doktor, zampara mı zampara. Karının sözüne göre de bizim karıya da sataşmış (1410)."
"Yataktan fırladım. Adam da derhal kaçtı. Baktım ki donum kesilmiş. Artık uyuyamadım (s.7."
"Yaşlı adam tabancasını çekti ve bana, 'Çöz! Yoksa öldürürüm!' dedi... Boğuşma başladı... Nihayet bayılıp kalmışım... Gözümü açtığım vakit yanımda kimse yoktu (s.84)."
"Bu çocuğu (Harbiyeli) herkesten ziyade sevmeye başladım... Görmesem aklımdan hiç çıkmıyor, görsem yüzüne bakamıyor, içimde heyecan duyuyordum... Anladım ki bu çocuğa aşık olmuştum... Böyle bir aşkın sonu livata (sapık cinsel ilişki) demektir. (s.22)"
"Kadın, erkekten aşağı bir mahluktur. (s.1530)"
"Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar, iğrendiğim şeylerdir. (s.1531)".
"Arnavutları isyana teşvik ettiğimi ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir (s.37. Bugün de bununla iftihar ederim. Bana büyük şereftir. (s.1305)".
"Ahlak ve temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terke mecbur oldum. Yalanda söyledim (s.105)."
Rıza Nur'un hazırladığı bir parti programından saçmalıklar :
* İdare sistemi laik ve sosyaldir. Fakat devletin resmi dini vardır.
* Eski yazıya dönülecek ve Latin harfi ile ikisi beraber yürüyecek.
* M. Kemal'in Nutuk'u toplattırılıp, imha edilecek .
* Partiye mistik bir şekil verilip, üyeleri Türkçülük hususunda tarikat ve dervişlik gibi ilahi bir ideal ve gayrete sahip olacaktır.
* Halveti tarikatına müsaade etmeli.
* Hilafetin yeniden tesisi hayati bir ihtiyaçtır.
* Başbakanlığa bağlı bir ırk müdürlüğü kurulacak, Türk olmayanlar memurluktan çıkarılacak.
* Kadını erkekle eşit saymak, ona memuriyet vermekten büyük hata olamaz. Kadın çocuk makinesidir. Dans yasaklanacak. Kalıtsal hastalığı olanlar kısırlaştırılacak.
Yeni Rıza Nur'lar, iğrenç yollarında yürüyebilmek için, Rıza Nur'un dışında kaynak, belge, bilgi sıkıntısı çekiyorlar. Çözüm olarak yine Rıza Nur'u kullanıyorlar. Kendileriyle aynı ağzı kullanan bir yabancı gazete de aynı şerefsizliği yapmaktadır. Türk Ulusu Atatürk&e saldıran şerefsizlerin kimlerle işbirliği içinde olduğunu görmelidir
Not:turkbilim.sitemynet.com'dan alıntıdır.
Bu iftiranın ortaya çıkış nedenini anlayabilmek için Rıza Nur'u biraz tanıtmamız gerekecek. Ayrıca uydurma ve iftiraların %90'nın kaynağı da bu kişidir, belirttiğimiz kitabıdır. Saldırganların pek çok kaynak dediği de bu kitaptır.
Rıza Nur, tıp doktorudur. Birinci ve İkinci Meclis'lerde iki dönem milletvekilliği yapmış, iki kez hükümette görev almış, Lozan Konferansı'na İsmet İnönü'nün maiyetinde katılmış bir kişidir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra 14 ciltlik Türk Tarihi adlı bir eser yazarak burada Kurtuluş Savaşı'nı överek anlatır.
Eylül 1926'da Türkiye'den ayrılarak ve Fransa'ya yerleşir. Buna karşın milletvekilliği maaşının ödenmesi sürdürülür. Gidişi de kendisinden, hastalığından kaynaklanır. 1927 yılında Atatürk, Nutuk'u okur ve yayımlar. Nutuk'ta bu kişinin Balkan Savaşı sırasında yurda ihanet etmiş olduğu, herkes yurdu kurtarma çabası içindeyken bunun Arnavutları isyan ettirme çalışmalarında bulunduğu açıklanır.
Rıza Nur 1928 yılında, Nutku okur ve "Hayatım ve Hatıralarım" isimli anılarını yazmaya başlar. Yazarken kullandığı kaynak Nutuk'tur. Nutuk'u ters yüz ederek ve hiçbir belge kullanmadan yazar. Yazdıkça da kalemi iyice kayganlaşır, hayallerini, kafasından geçenleri, fütursuzca kağıda döker. Böylece hainliğinin ortaya dökülmesinin karşılığını verir.
Anılarını, 1935 yılında, Biritsh Museum'a "1960 yılına kadar okuyuculara sunulmamak" koşuluyla gönderir. Yani olay tanıklarının ölmesini bekler. Anılar, 1967/1968 yılında 4 cilt olarak Türkiye'de yayımlanır. (Bu iftiraların yayımlanmasına göz yumanlar da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir hainliktir.) İşte bundan sonra Atatürk düşmanları, Türk ve Türkiye düşmanları, kendilerince bir kaynağa kavuşurlar. Atatürk dönemi tarihini belgelere, gerçeklere dayalı değil, Rıza Nur'a dayalı işlemeye başlarlar.
Rıza Nur&un anılara göre Atatürk, her türlü kötü özelliğe sahip bir kimsedir. Kurtuluş Savaşı Rıza Nur sayesinde zafere ulaşmıştır. Lozan'ı yapan, saltanat'ı kaldıran, Cumhuriyet'i kuran, halifeliği kaldıran devrimlerin düşünce babası sözde hep Rıza Nur'dur.
Peki bu Rıza Nur nasıl bir kişidir? Anılarında kendini tanıtıcı çok bilgi verir ve kendi kendine hekim olarak koyduğu tanı "Kuşkusuz ki ben nevrastenik idim". Evet hasta bir kişidir.
Turgut Özakman, bu kişinin kişilik yapısını "Dr. Rıza Nur Dosyası (Bilgi Yayınevi)" adlı yapıtında ayrıntılarıyla ortaya koyar. Ve bir doktordan, yazdıklarının incelenmesiyle bir tanıya ulaşmasını ister. Ruh ve Sinir hastalıkları uzmanı Dr. Hasan Behçet Tokol'un, Rıza Nur'a ilişkin tanısı şöyledir:
"Bu kişide bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalık var. Teşhisim; psikopatik bir zemin üzerinde paranoit reaksiyon, yani çok ağır bir ruhsal bozukluk tablosu. Bu tür hastalar, zeka fakülteleri tamamen bozulmadığından kısa süreli de olsa olumlu işler yapabilirler. Anılarını; son duygu, düşünce ve yargılarına göre değiştirerek, geriye dönüp yeniden kurgulayarak, sanki gerçekmiş gibi aktarmış ki, bu tutum, bu tür hastalara özgü bir telafi ve tatmin yoludur. Böyle bir hastanın anılarını ve tanıklığını ciddiye almak tıbben olanaklı değildir.
"Doktorun, Rıza Nur'da belirlediği hastalık adları da şöyle: İzolasyon (kendini çevreden soyutlama), depresyon (ruhsal yavaşlama, içe kapanma, çöküntü), homoseksüel eğilimli, Obsesif- kompülsiv sendrom (toz, mikrop korkusu), depersonelizasyon (aşağılık duygusu), agresif ve hostil (saldırgan ve kızgın), psikopat (kişilik bozukluğu), mitomani (yalan söyleme), fabulasyon (masal uydurma, hayali hikayeci), fanteziler (hayal ettiği olayları gerçek sanma), megalomani (büyüklük fikirleri), narsisizm (kendine hayran olma), paranoid reaksiyon (takip edildiğini sanma duygusu, öldürülme korkusu), egosantirizm (kıskançlık, herkesi karalama, güvensizlik, devamlı övünme, sahte gurur). Gerçekten bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalığa sahipmiş.
İşte yeni Rıza Nurların peşinden gittiği, hep kaynak gösterdikleri kişi bu. Turgut Özakman'ın eserinden Rıza Nur'u biraz daha tanıtalım : Rıza Nur, bir uçtan bir uca sürekli gidip gelen bir kişidir. Balkan Savaşı'nda Arnavutları ayaklandırır, Kurtuluş Savaşı'nda milliyetçidir, anılarını yazarken ırkçıdır. Anılarında hem sultanlık ile halifeliği kaldırmış olmakla övünür; hem de hazırladığı parti programında halifeliği yeniden kurmak ister. "Türk Tarihi" adlı kitabında Mustafa Kemal'in hakkını teslim eder, onsuz zaferin olamayacağını belirtir. Anılarındaysa Mustafa Kemal'e olmadık iftiralar atar.
Rıza Nur cinsel yönden de sağlıklı değildir. Kendi anlatımıyla gençliğinde bir kez cinsel tacize, bir kez de tecavüze uğramıştır. Sonrasında bir Harbiyeliye aşık olur. Kadın olmak ister. Husyelerini aldırtmayı düşünür.
Rıza Nur'un "Hayatım ve Hatıralarım" adlı kitabının bazı cümlelerini aynen şöyledir :
"Karımdan şu mektubu aldım: 'Ben burada kendime bir hayat arkadaşı buldum. Bunu başkasından duyarak üzülmene imkan bırakmıyorum.' Namussuz karı! Sonunda bana boynuz da taktı (s.1785). Galiba bu işte (M. Kemal'in) ve İsmet'in (İnönü) de parmağı var (s.1786)."
"(Karımın) ahlakı da bozuldu. Evdeki kızları benden gizli çırılçıplak soyuyor, dans ettiriyor (s.1346)"
"Bir Rus doktor, zampara mı zampara. Karının sözüne göre de bizim karıya da sataşmış (1410)."
"Yataktan fırladım. Adam da derhal kaçtı. Baktım ki donum kesilmiş. Artık uyuyamadım (s.7."
"Yaşlı adam tabancasını çekti ve bana, 'Çöz! Yoksa öldürürüm!' dedi... Boğuşma başladı... Nihayet bayılıp kalmışım... Gözümü açtığım vakit yanımda kimse yoktu (s.84)."
"Bu çocuğu (Harbiyeli) herkesten ziyade sevmeye başladım... Görmesem aklımdan hiç çıkmıyor, görsem yüzüne bakamıyor, içimde heyecan duyuyordum... Anladım ki bu çocuğa aşık olmuştum... Böyle bir aşkın sonu livata (sapık cinsel ilişki) demektir. (s.22)"
"Kadın, erkekten aşağı bir mahluktur. (s.1530)"
"Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar, iğrendiğim şeylerdir. (s.1531)".
"Arnavutları isyana teşvik ettiğimi ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir (s.37. Bugün de bununla iftihar ederim. Bana büyük şereftir. (s.1305)".
"Ahlak ve temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terke mecbur oldum. Yalanda söyledim (s.105)."
Rıza Nur'un hazırladığı bir parti programından saçmalıklar :
* İdare sistemi laik ve sosyaldir. Fakat devletin resmi dini vardır.
* Eski yazıya dönülecek ve Latin harfi ile ikisi beraber yürüyecek.
* M. Kemal'in Nutuk'u toplattırılıp, imha edilecek .
* Partiye mistik bir şekil verilip, üyeleri Türkçülük hususunda tarikat ve dervişlik gibi ilahi bir ideal ve gayrete sahip olacaktır.
* Halveti tarikatına müsaade etmeli.
* Hilafetin yeniden tesisi hayati bir ihtiyaçtır.
* Başbakanlığa bağlı bir ırk müdürlüğü kurulacak, Türk olmayanlar memurluktan çıkarılacak.
* Kadını erkekle eşit saymak, ona memuriyet vermekten büyük hata olamaz. Kadın çocuk makinesidir. Dans yasaklanacak. Kalıtsal hastalığı olanlar kısırlaştırılacak.
Yeni Rıza Nur'lar, iğrenç yollarında yürüyebilmek için, Rıza Nur'un dışında kaynak, belge, bilgi sıkıntısı çekiyorlar. Çözüm olarak yine Rıza Nur'u kullanıyorlar. Kendileriyle aynı ağzı kullanan bir yabancı gazete de aynı şerefsizliği yapmaktadır. Türk Ulusu Atatürk&e saldıran şerefsizlerin kimlerle işbirliği içinde olduğunu görmelidir
Not:turkbilim.sitemynet.com'dan alıntıdır.
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
RIZA NUR BEY'İN ARNAVUTLARI TÜRKLÜĞE KARŞI AYAKLANDIRMAYA ÇALIŞANLARDAN BİRİ OLDUĞU ANLAŞILDI
Maliye Bakanı, Mustafa Abdülhâlik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey'den, zabıttaki sözlerinden bazılarının açıklanmasını istedi. Rıza Nur Bey, Yanyalı'ların Türklüğünü şüpheli gösterecek şekilde sözler söylemişti. Abdülhâlik Bey, Rıza Nur Bey'in düşüncesindeki yanlışlığı şöyle düzeltti : Doktor Bey altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya'ya giden atalarımın orada bıraktıkları torunlarını başka bir soydanmış gibi göstererek onları itham ediyor. Hem de kim? Maalesef öyle savgıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri mutaassıp bir milliyetçi olmuştur. Daha önce öyle değildi. Kendisi daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam, Türklük için silâhla savaşırken kendileri tam tersine, Arnavutları "Türklüğe karşı" ayaklansınlar diye kışkırtmıştır.
Gerçekten de Rıza Nur Bey'in siyasi hayatında birçok mücadelelere katıldığı biliniyordu. Bu durumu, milliyetçi olarak Millet Meclisi devrinde, ona hizmet ve çalışma alanları gösterilmesine engel sayılmamıştı. Fakat, Türklerin Rumeli'den çıkarılması gibi, her Türk'ün kalbinde sonsuz ve unutulmaz bir acı yaratan büyük felâket olayında aşırı milliyetçi Rıza Nur Bey'in, Arnavut âsıleriyle birlikte Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu durum anlaşılınca Büyük Millet Meclisi'ni hayret ve dehşet kapladı.
Bundan sonra Maliye Bakanı öteki konular üzerindeki açıklamalarına geçti. Onun arkasından Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey söz aldı. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığı'nı tenkit eden bir konuşmacıya cevap verdi ve ziraat işlerinin güzel cümleler, güzel sözler ve güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra : Bu toprağa yazılan bir eserdir. Onun sayfaları açık ve herkes tarafından okunmaktadır" dedi ve ilâve etti : "Kalkıp da yüce Meclis'in huzurunda, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi demagoji yapılabilir mi? Bu ne cür'ettir?"
Ticaret Bakanı Hasan Bey ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey'den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığı'na ve Başbakanlık'a geldi.
Efendiler, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını teklif ettiği günden sonra, görüşmelere katılamayacak kadar, hastalanmış, yatıyordu. Milli Savunma Bakanı Kâzım Faşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.
Artık gensoru görüşmelerine son verme zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey'in Meclis soruşturması önergesi reddedildi.
Maliye Bakanı, Mustafa Abdülhâlik Bey, konuşmasına başlamadan önce, Rıza Nur Bey'den, zabıttaki sözlerinden bazılarının açıklanmasını istedi. Rıza Nur Bey, Yanyalı'ların Türklüğünü şüpheli gösterecek şekilde sözler söylemişti. Abdülhâlik Bey, Rıza Nur Bey'in düşüncesindeki yanlışlığı şöyle düzeltti : Doktor Bey altı yüz yıl önce, Arnavutluğun bir parçası olan Yanya'ya giden atalarımın orada bıraktıkları torunlarını başka bir soydanmış gibi göstererek onları itham ediyor. Hem de kim? Maalesef öyle savgıdeğer bir arkadaşım ki, altı yıldan beri mutaassıp bir milliyetçi olmuştur. Daha önce öyle değildi. Kendisi daha iyi bilirler. Ben, o Yanyalı dedikleri adam, Türklük için silâhla savaşırken kendileri tam tersine, Arnavutları "Türklüğe karşı" ayaklansınlar diye kışkırtmıştır.
Gerçekten de Rıza Nur Bey'in siyasi hayatında birçok mücadelelere katıldığı biliniyordu. Bu durumu, milliyetçi olarak Millet Meclisi devrinde, ona hizmet ve çalışma alanları gösterilmesine engel sayılmamıştı. Fakat, Türklerin Rumeli'den çıkarılması gibi, her Türk'ün kalbinde sonsuz ve unutulmaz bir acı yaratan büyük felâket olayında aşırı milliyetçi Rıza Nur Bey'in, Arnavut âsıleriyle birlikte Türklere karşı çalıştığını bilmiyorduk. Bu durum anlaşılınca Büyük Millet Meclisi'ni hayret ve dehşet kapladı.
Bundan sonra Maliye Bakanı öteki konular üzerindeki açıklamalarına geçti. Onun arkasından Tarım Bakanı Şükrü Kaya Bey söz aldı. Şükrü Kaya Bey, özellikle Tarım Bakanlığı'nı tenkit eden bir konuşmacıya cevap verdi ve ziraat işlerinin güzel cümleler, güzel sözler ve güzel mantıklarla gizlenecek bir şey olmadığını açıkladıktan sonra : Bu toprağa yazılan bir eserdir. Onun sayfaları açık ve herkes tarafından okunmaktadır" dedi ve ilâve etti : "Kalkıp da yüce Meclis'in huzurunda, şöyle yapıldı, böyle yapıldı gibi demagoji yapılabilir mi? Bu ne cür'ettir?"
Ticaret Bakanı Hasan Bey ve Bayındırlık Bakanı rahmetli Süleyman Sırrı Bey'den sonra konuşma sırası Dışişleri Bakanlığı'na ve Başbakanlık'a geldi.
Efendiler, Başbakan İsmet Paşa, gensorunun genel olmasını teklif ettiği günden sonra, görüşmelere katılamayacak kadar, hastalanmış, yatıyordu. Milli Savunma Bakanı Kâzım Faşa, İsmet Paşa adına kürsüye çıkarak gereken açıklamaları yaptı.
Artık gensoru görüşmelerine son verme zamanı gelmişti. Görüşme yeterliği kabul edildikten sonra, Feridun Fikri Bey'in Meclis soruşturması önergesi reddedildi.
arkadaşlar lütfen gerekeni yapalım!!!
İngiliz Ajanı Türk Bakan Kim?
Tarih ne “kahramanlar tarihi” ne de “hainler tarihi”dir. Tarih, olan olayların sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesidir. Tarih için kabul edilen ve eskiden beri tarih bilimi için geçerli olan unsur “bir kağıda (belgeye) dayalı” olması kuralıdır.
Ancak bazen öyle olaylar ve öyle belgeler vardır ki, “ne müthiş kahraman” veya “ne hain adam” diye nitelendirmeden edemeyiz. İngiliz Kemal (Ahmet Esat Tomruk) ne kahraman adam değil mi? Ali Kemal ne hain adam değil mi?
İngiliz belgelerinde ortaya çıkan işte böyle bir olay bizi kahramanlar-hainler nitelendirmesine çekti. Konunun özü şu; “Türk Milli Mücadelesi sırasında bir Türk bakan net, açık, tartışma götürmez bir şekilde İngiliz ajanı, casusu, muhbiridir”. İngiliz arşivindeki istihbarat raporlarında bu kişiden sürekli “muhbir” olarak bahsedilmektedir. Evet bir Türk bakan İngilizler hesabına çalışan bir ajan. Kim bu hain! Kim bu muhbir!
7 Ekim 1924 ve 21 Ocak 1925 tarihli İngiliz Hava Bakanlığı istihbarat raporları bu muhbiri ortaya çıkarıcı bilgiler vermekte. Bu raporlar, Türkiye’nin iç siyasetine dair İngiliz izlenimlerini yansıtmakta ve Irak-Türkiye sınırı yani Musul-Kerkük sorunu ile ilgili bilgileri içermektedir. Bu değerlendirmelerin kaynağı -yani halk deyimi ile ispiyoncusu- raporlarda adı gizli tutulan ve 1925 öncesi bakanlık yapmış olan bir Türk’tür. Bu muhbir-ajan Türk bakan, İngiliz hükümetine Türk-Sovyet ilişkilerini ve dolayısıyla Doğucu-Batıcı görüşleri açıklayıcı bilgiler vermektedir. Bu iki görüşün yeni Türk devletinin yönetimindeki mücadele gerekçelerini ayrıntılarıyla değerlendiren bu muhbir bakan, özellikle 22 Kasım 1922’de İnönü’nün istifasının “Doğu” politikasına dönüşte önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtir. Ona göre “Fethi (Okyar) Bey ve arkadaşlarının amacı Doğucu bir politika izlemekti.” Muhbir Bakan, Fethi Bey, Vakıflar ve İmaret Bakanı Fevzi Bey ve Adalet Bakanı Esat Bey’in iflah olmaz Rusofiller (Rus taraftarları) olduğunu bildiriyor. Devamla, Halk Fırkası içindeki, Yunus Nadi, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Sami Bey ve Mahmut Beyin de Doğu politikasının destekleyicileri olduklarını, bunların sayılarının 30 kişi civarında bulunduğunu söylüyor. Fethi Beyin Başbakanlığa atandığında, bütün hakiki milliyetçilerin bundan rahatsız olduklarını, bu rahatsızlığın temel nedeninin de Pan-İslamist unsurların Büyük Britanya’ya karşı harekete geçilmesi ihtimali olduğunu belirtiyor. Muhbir bakan, memnuniyetsiz bir şekilde Fethi Bey’in kendinden sonra başbakan tayin edilmesini isteyenin kendisi olduğunu yazıyor. Ona göre bunun nedeni, İsmet’in Musul meselesinin “Türkiye için pek parlak bir şekilde halledilemeyeceğini bilmesi ve sorumluluğu Fethi’nin sırtına yüklemek istemesi” idi.
Bu esnada Fethi Bey, Sovyetler Birliği ile uzlaşmaya istekliydi. Ancak, “Mustafa Kemal ve milliyetçilerden korkuyordu.” Muhbir bakana göre, Fethi Beyin istediği, “yarı-Doğucu”, “yarı-Batıcı” bir politik çizgiydi. Tam da Fethi Bey bu siyasi formülü bulduğunu düşünürken, Dahiliye Vekili Recep Bey istifa etti. Bu istifa, daha önce Recep Bey, İsmet Bey ve milliyetçiler arasında ayarlanmıştı. Recep Bey’in istifası, tehlikenin ilk sinyali olacaktı. Recep Bey, Dahiliye Vekili olarak, siyasi değişiklikleri haber veren bilgilere kolay ulaşan bir konumda olmak durumundaydı. Gerçi, iflah olmaz Kemalistlerin önemi düşünülecek olursa istifası erken olmuştu.
Muhbire göre, Fethi Bey’in politikasının dayanağı, Sovyetler Birliği tarafından Türkiye’ye verilen bir teklifti; her iki ülkenin eşit şartlarda temsil edildiği bir Karadeniz Havzası Müşterek Deniz ve Hava Filosu kurulması teklif edilmekteydi. Şayet teklif kabul edilirse, Sovyetler Birliği Türkiye’ye teklifin tatbik sahasına konulabilmesi için kredi açacaktı. Sovyetler, projeyle ilişkili olarak, Türkiye’ye, Çanakkale Boğazı konusunda ortak bir program ve politika izlemek için iki ülkenin bir araya gelmesi ve birlikte hareket etmesini teklif etmekteydiler. Eğer Türkiye teklifi kabul edecek olursa, Sovyetler Birliği, Türkiye’ye Transkafkasya’nın idaresine yönelik müşterek bir Türk-Rus programı, hazırlamak üzere iki ülkenin birlikte çalışmasını da teklif edecekti; böylelikle, iki ülke bu bölgede müşterek manda kuvvetleri statüsünü elde edeceklerdi. Gelir ve gider iki ülke tarafından paylaşılacaktı.
Mustafa Kemal ve milliyetçiler, muhtemelen Recep (Peker) Bey’den bu teklifleri öğrenince harekete geçtiler. Mustafa Kemal derhal bir bahriye vekaleti kurarak mesuliyeti, Cebel Bereket mebusu, iflah olmaz bir milliyetçi ve Mustafa Kemal’in sadık adamlarından İhsan Bey’e verdi. Muhbir şöyle devam ediyordu: “Recep’in istifası üzerine, görevi bizim adamlarımızdan biri olan Cemil Bey’e vermesi için Fethi’ye baskı yaptık.” Dahası, Fethi Bey, teklifleri konusunda diğer bir amansız milliyetçi olan Hamdullah Suphi’nin başkanlığındaki Büyük Millet Meclisi önünde ve Halk Fırkası Merkez Heyeti önünde bir konuşma yapmaya mecbur edildi. Merkez heyeti, “Rus teklifleri”ni kabul etmedi ve Fethi Bey’i bir ay zarfında teklifler üzerine ayrıntılı bir değerlendirme hazırlamak için söz vermek zorunda bıraktı.
Olayların içeriden nasıl göründüğünü yansıtan muhbir, Mustafa Kemal’in bu arada, Heybeliada’da “kızağa çekilmiş” olan İsmet’in dönüşüne kadar krizi atlatmaya çalıştığını belirtmektedir. Mesele şuydu: İsmet Bey, Musul meselesi halledilmeden görevi kabul edecek miydi? Muhbire göre, eğer İsmet istirahata devam etmek isteyecek olursa, vaziyet daha kötüye gidecekti. Mustafa Kemal, İsmet’e bir telgraf gönderdi; eline 13 Ocak 1924’de ulaşan telgrafta özetle şöyle denmekteydi: “Tedirgin olmayınız. Kara proje anlaşıldı ve tehir edildi. Tehlike dağıldı. Şimdi sadece daha iyi olduğunuzu bildiren müjdeyi bekliyoruz.” 28 Ocak 1925’te, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kurucusu Heyeti Başkanı ve Meclis muhalefetinin lideri Kara Vasıf’ın, partinin İsmet Bey ile ilişkilerinin dış politika konusunda iyi olduğunu söylediği, raporlarda yer aldı. Terakkiperverlerle Kemalistlerin güç birliğinin temel sebeplerinden biri, Fethi’nin “Rusçu politikası” idi.
İngiliz istihbaratı, 2 Mart 1925 tarihinde Şeyh Sait İsyanı konulu başka bir rapor daha hazırladı. Bu rapor da eski bakan muhbir tarafından verilen bilgiye dayanılarak hazırlanmıştır. Bu ajana göre, Ankara “Diyarbakır Kongresi zamanında Kürt reislerine verdiği sözleri tutmalı” diyordu. Mevcut hükümetin onlara aldırış etmemesinden yakınıyordu. Muhbire göre, Kürtlerin böylesine kritik bir dönemde -Musul meselesi çözüm safhasına gelmişken- isyana kalkmış olmalarının sebebi buydu. Yabancı tesiri ve yeni rejime karşı artan tepki, “ancak ikinci derecede amiller arasında” sayılabilirdi: “İsyanın temel sebeplerinin:
1- Daha önceki hükümet tarafından verilen sözleri yeni hükümetin ihmal etmesi;
2- Valiler tarafından gönderilen birbiriyle tutarlı ikaz raporlarının dikkate alınmaması;
3- Kürtleri sakinleştirecek ve iktidara itaat etmeye teşvik edecek herhangi bir tedbir alma gereğinin ihmal edilmesi olduğunu tekrar belirtiyorum ve bunu tekrar tekrar iddia etmek için iyi sebeplerim var” diyordu. Muhbire göre, Ankara’nın Diyarbakır Misakı’nın şartlarını yerine getireceğini ilan etmesi, Kürtleri teskin etmeye yetecekti. Şöyle devam ediyordu:
Hükümet kendi ihmalini kabul edemeyeceğine göre, Avrupa efkârı umumiyesini tatmin etmek için, isyanın ecnebi entrikaları ve irtica kuvvetleri tarafından düzenlediği gibi açıklamalar yapacaktır. Öyle ki, bunlar basın, demeçler vs. ile kolaylıkla yayılmaya müsaittirler. Bu vasıtalarla, tüm irtica mihraklarını susturabilir veya tehdit edebilir; hem muhalefeti hem de ecnebileri felç edebiliriz. Bu açıklama, Trabzon ve diğer vilayetlerdeki huzursuz unsurları da kendi safımıza çekmemize yardımcı olabilir. Fakat, aynı zamanda, askeri, zabıta ve idari tedbirlerle de hazırlıklı olmalıyız.
“Biz [Türkiye] hükümetimiz tüm dikkatini ve kuvvetini Kürt tehlikesine ayırmak mecburiyetinde kalmışken, Türk hükümetinin bu zeminde bu tür kararlar alamayacak bir vaziyette olmasını bahane edip zaman kazanmalıyız. Fakat, bu meselenin hallinden sonra -ki Musul meselesiyle yakından bağlantılıdır- sözünü ettiğimiz konularda da dostça bir hal tarzına gitmek hayli kolay olacaktır. Ankara hükümetinde hayli yüksek bir mevkide bulunmuş eski bir memur olan muhbirin sağladığı malûmat öylesine doğru çıkmıştır ki, bu bilgilerin genelde Türkiye siyasetine ve özelde Kürtlere yönelik İngiliz politikasını etkilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kim Bu Ajan-muhbir Türk Bakan?
Öyle bilgiler veriyor ki İngiltere’nin Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya yönelik faaliyetlerinin ve İngiliz politikasının oluşmasında etkili oluyor. Onlara malzeme, bilgi, istihbarat veriyor. Yol göstericilik, kılavuzluk yapıyor. Peki neyin karşılığı?
Bu kişinin kim olduğunu bulmaya çalışırken, İngilizlere verdiği bilgilerden yola çıkarak ipuçlarını değerlendirmeye çalıştık. Çünkü bu kaynaklar ismini vermiyor. Sadece bir kod adı, numarası var. Ama bu ajan-muhbir belki de bu raporların ortaya çıkma ihtimalini hiç düşünmediği veya önemsemediği için raporlarında kendisi ile ilgili açıklar-ipuçları veriyor. Yani parmak izi bırakıyor. Yaptığı değerlendirmeler, diğer kişiler hakkındaki görüşleri, olaylara yakınlığı uzaklığı, bazı önemli ve sınırlı sayıdaki kişilerin bilgisi olduğu konuları anlatması ve özellikle de benzer değerlendirmeleri ve kullandığı ifadeleri yıllar sonra başka yayımladığı kitaplarda da kullanmış olması bu ruh hastasını apaçık ortaya çıkarıyor. Bu kişi Dr. Rıza Nur’dur. Evet İngiliz istihbaratının Türkiye’deki bakan ajanı Dr. Rıza Nur!
Aslında söyleyecek başka söze gerek de yoktur. Çünkü karşımızda bir ajan, muhbir, ispiyoncu yani bir hain vardır. Ne denilebilir ki. Yukarıda İngilizlere neyin karşılığı ajanlık yapıyor diye sormuştuk. Cevabı belli. Bu kişi ruh hastasıdır.
Günümüzde bir çok kişi, bir çok kaynak Dr. Rıza Nur’a dayandırır bir çok görüşü ve düşüncesini. İşte dayandığımız Rıza Nur!
Peki Milli Mücadele’de bu kişinin bir ajan olabileceği hiç akla gelmemiş midir? Bu konu da ilginç aslında. Çünkü İngiliz ajanı Mustafa Sagir’in ajan olduğunu ilk tespit eden Atatürk olması gibi, Rıza Nur’un da bir İngiliz ajanı olabileceğini Atatürk 28/29 Mart 1920 tarihindeki bir telgrafta belirtmekte ve araştırılmasını istemektedir. Anadolu’ya geçen ve Geyve’ye gelmiş bulunan aralarında Rıza Nur’un da bulunduğu heyete Atatürk şu telgrafı gönderir:
“Sizin, İngilizlerin koruması altında ve sağladığı kolaylıklarla Anadolu’ya geçmeye nasıl muvaffak olabildiğiniz yoruma açıktır. Önce bizi aydınlatmanızı rica ederiz.”
Görüldüğü gibi Atatürk büyük bir şüphe içindedir. Demek ki bu şüphe daha ileriye götürülememiş. O dönemin şartları dikkate alındığında belki de tespiti çok zor bir durum. Fakat Atatürk tarafından Nutuk’da da olumsuz özellikleri belirtildiğine göre henüz bu konuda bir belge olmamasına rağmen Rıza Nur’un bir ajan olabileceği düşüncesiyle 1925’lerden sonra yönetim merkezinden uzaklaştırılmış olabileceğini düşünüyoruz. Zaten kendisi de 1926 yılında yurt dışına çıkmış, Paris’e yerleşmiş ve Atatürk’ün ölümüne kadar Türkiye’ye
gelmemiştir.
Aslında bir İngiliz ajanı Türk bakanın biyografisini, hayatını anlatacak değiliz. Bu ajan, hain her kimse vatanına, milletine ve görevine ihanet etmiştir. Lanet ediyoruz.
Gelecek kuşakların da bundan ibret almasını diliyoruz. Bu, konunun bir yönü. Diğer bir yönü var ki, bu daha büyük bir önem taşımaktadır. İşte bu kişi ve bunun gibi kişilerin eserleri, değerlendirmeleri ile Milli Mücadele, Atatürk, İnönü ve o dönem değerlendiriliyor. Yanlış olan budur.
Rıza Nur’un ajanlığını değil de hasta ruhlu veya anormal bir insan olduğunu, itibar edilmemesi gereken bir kişi olduğunu gerçekten çok güzel ve ayrıntılı bir şekilde Turgut Özakman’ın “Dr. Rıza Nur Dosyası” (Bilgi Yayınevi) ile İsmet Görgülü’nün “Atatürk’ün Özel Yaşamı” (Bilgi Yayınevi) adlı eserinden öğrenebiliriz. Her iki kitap da bu konuda mükemmel hazırlanmıştır. Kendilerine bu hasta ruhlu kişiyi deşifre ettikleri için müteşekkiriz. Üstelik hiçbir ekleme, yalan, uydurma yapmadan tamamen Rıza Nur’un anılarındaki kendi ifadelerinden meydana getirilmiş bölümlerden oluşması da bu kitapları daha değerli kılmaktadır. Ayrıntı için bunlara müracaat edilebilir.
Biz burada Rıza Nur’un hayatına değil onun yaptıkları ve yazdıklarının etkisine dikkat çekmek istiyoruz. Yukarıda İngiliz siyasetinin oluşmasına sağladığı katkıyı belirtmiştik. Atatürk, İnönü, Türk, Türkiye düşmanlarına kaynak teşkil ettiğini de belirtmiştik. Bir noktayı daha vurgulamak istiyoruz.
Acaba, Atatürk hakkında yeni bir yorum getiren, olumsuz düşüncelerin oluşmasına yol açan, kaba-saba, diktatör, köylü, katil, ne idüğü şüpheli gibi nitelendirmelerin başlangıcını oluşturan bir İngiliz istihbaratçı olan Yzb. H. Armstrong’un “Bozkurt” adlı kitabının gerçek yazarı Dr. Rıza Nur mudur? Veya kaynağı o mudur?
Yine önemli olduğunu düşündüğümüz bir konu daha var. Dr. Rıza Nur hatıralarının yayın hakkını İngilizlere bırakıyor. Bir şartla, kendisi öldükten 30 yıl sonra yayınlanması şartıyla. Neden? Sayın Özakman kitabında bunu şöyle değerlendirir: “Öyle sanıyorum ki hatıralarını yazarken Rıza Nur’u iki amaç güdülemiş. Kendini yüceltmek, başkalarını, özellikle M. Kemal Atatürk ile Milli Mücadele kadrosunun ve Lozan kurulunu küçültmek, aşağılamak, karalamak. Böylece sahte bir tarih yaratmaya yeltenmiş. Hatıralarının, başkaca tanıklarının hayatta olmayacağını tahmin ettiği bir tarihe (1960 yılına) kadar açıklanmaması için de önlem almış” diye yazıyor. Doğrudur, katılıyoruz. Sadece bu iki gerekçeye bir madde de biz eklemek istiyoruz:
Rıza Nur İngiltere’ye raporlar veriyor, üstelik bu raporlar çok ayrıntılı ve bir çok özel durumu yansıtmakta. İşte bu görüş, düşünce ve bilgiler hatta ifadeler hatıralarına da aynen yansımıştır. Yani kısa zamanda 1960’lardan önce, yaşarken İngiliz ajanı olduğunun anlaşılmasını istemiyor, yakalanmak istemiyor. Öldükten sonra anlaşılmasının ise pek önemli olmadığını düşünüyor. Çünkü belki de atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak. Bir çok kişi Rıza Nur’u kaynak göstermiş, ona itibar etmiş olacaktır. Ama bir İngiliz ajanı olduğu artık anlaşılmıştır. Bu nettir, kesindir. Dr. Rıza Nur İngiliz ajanı Türk bakandır (Türk kelimesi belgelerde geçtiği için bu şekilde belirtilmektedir. Rıza Nur Türk asıllı değildir).
Kaynaklar:
1. İngiliz Hava Bakanlığı Arşivi (Air Arş.); Air 23/397, “Intelligence Reports on Turkish Internal Affairs 1924-1925”. 7 Ekim tarihli rapor; “The Projected Militarisation of the Executive” ve 2 Ocak 1925 tarihli rapor: “The Oriental and the Occidental Policies”.
2. Turgut Özakman; Dr.Rıza Nur Dosyası, Bilgi Yayınevi, Ankara 1995.
3. İsmet Görgülü; Atatürk’ün Özel Yaşamı, Bilgi Yayınevi, Ankara 2003.
Tarih ne “kahramanlar tarihi” ne de “hainler tarihi”dir. Tarih, olan olayların sebep-sonuç ilişkisi içinde değerlendirilmesidir. Tarih için kabul edilen ve eskiden beri tarih bilimi için geçerli olan unsur “bir kağıda (belgeye) dayalı” olması kuralıdır.
Ancak bazen öyle olaylar ve öyle belgeler vardır ki, “ne müthiş kahraman” veya “ne hain adam” diye nitelendirmeden edemeyiz. İngiliz Kemal (Ahmet Esat Tomruk) ne kahraman adam değil mi? Ali Kemal ne hain adam değil mi?
İngiliz belgelerinde ortaya çıkan işte böyle bir olay bizi kahramanlar-hainler nitelendirmesine çekti. Konunun özü şu; “Türk Milli Mücadelesi sırasında bir Türk bakan net, açık, tartışma götürmez bir şekilde İngiliz ajanı, casusu, muhbiridir”. İngiliz arşivindeki istihbarat raporlarında bu kişiden sürekli “muhbir” olarak bahsedilmektedir. Evet bir Türk bakan İngilizler hesabına çalışan bir ajan. Kim bu hain! Kim bu muhbir!
7 Ekim 1924 ve 21 Ocak 1925 tarihli İngiliz Hava Bakanlığı istihbarat raporları bu muhbiri ortaya çıkarıcı bilgiler vermekte. Bu raporlar, Türkiye’nin iç siyasetine dair İngiliz izlenimlerini yansıtmakta ve Irak-Türkiye sınırı yani Musul-Kerkük sorunu ile ilgili bilgileri içermektedir. Bu değerlendirmelerin kaynağı -yani halk deyimi ile ispiyoncusu- raporlarda adı gizli tutulan ve 1925 öncesi bakanlık yapmış olan bir Türk’tür. Bu muhbir-ajan Türk bakan, İngiliz hükümetine Türk-Sovyet ilişkilerini ve dolayısıyla Doğucu-Batıcı görüşleri açıklayıcı bilgiler vermektedir. Bu iki görüşün yeni Türk devletinin yönetimindeki mücadele gerekçelerini ayrıntılarıyla değerlendiren bu muhbir bakan, özellikle 22 Kasım 1922’de İnönü’nün istifasının “Doğu” politikasına dönüşte önemli bir dönüm noktası olduğunu belirtir. Ona göre “Fethi (Okyar) Bey ve arkadaşlarının amacı Doğucu bir politika izlemekti.” Muhbir Bakan, Fethi Bey, Vakıflar ve İmaret Bakanı Fevzi Bey ve Adalet Bakanı Esat Bey’in iflah olmaz Rusofiller (Rus taraftarları) olduğunu bildiriyor. Devamla, Halk Fırkası içindeki, Yunus Nadi, Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Sami Bey ve Mahmut Beyin de Doğu politikasının destekleyicileri olduklarını, bunların sayılarının 30 kişi civarında bulunduğunu söylüyor. Fethi Beyin Başbakanlığa atandığında, bütün hakiki milliyetçilerin bundan rahatsız olduklarını, bu rahatsızlığın temel nedeninin de Pan-İslamist unsurların Büyük Britanya’ya karşı harekete geçilmesi ihtimali olduğunu belirtiyor. Muhbir bakan, memnuniyetsiz bir şekilde Fethi Bey’in kendinden sonra başbakan tayin edilmesini isteyenin kendisi olduğunu yazıyor. Ona göre bunun nedeni, İsmet’in Musul meselesinin “Türkiye için pek parlak bir şekilde halledilemeyeceğini bilmesi ve sorumluluğu Fethi’nin sırtına yüklemek istemesi” idi.
Bu esnada Fethi Bey, Sovyetler Birliği ile uzlaşmaya istekliydi. Ancak, “Mustafa Kemal ve milliyetçilerden korkuyordu.” Muhbir bakana göre, Fethi Beyin istediği, “yarı-Doğucu”, “yarı-Batıcı” bir politik çizgiydi. Tam da Fethi Bey bu siyasi formülü bulduğunu düşünürken, Dahiliye Vekili Recep Bey istifa etti. Bu istifa, daha önce Recep Bey, İsmet Bey ve milliyetçiler arasında ayarlanmıştı. Recep Bey’in istifası, tehlikenin ilk sinyali olacaktı. Recep Bey, Dahiliye Vekili olarak, siyasi değişiklikleri haber veren bilgilere kolay ulaşan bir konumda olmak durumundaydı. Gerçi, iflah olmaz Kemalistlerin önemi düşünülecek olursa istifası erken olmuştu.
Muhbire göre, Fethi Bey’in politikasının dayanağı, Sovyetler Birliği tarafından Türkiye’ye verilen bir teklifti; her iki ülkenin eşit şartlarda temsil edildiği bir Karadeniz Havzası Müşterek Deniz ve Hava Filosu kurulması teklif edilmekteydi. Şayet teklif kabul edilirse, Sovyetler Birliği Türkiye’ye teklifin tatbik sahasına konulabilmesi için kredi açacaktı. Sovyetler, projeyle ilişkili olarak, Türkiye’ye, Çanakkale Boğazı konusunda ortak bir program ve politika izlemek için iki ülkenin bir araya gelmesi ve birlikte hareket etmesini teklif etmekteydiler. Eğer Türkiye teklifi kabul edecek olursa, Sovyetler Birliği, Türkiye’ye Transkafkasya’nın idaresine yönelik müşterek bir Türk-Rus programı, hazırlamak üzere iki ülkenin birlikte çalışmasını da teklif edecekti; böylelikle, iki ülke bu bölgede müşterek manda kuvvetleri statüsünü elde edeceklerdi. Gelir ve gider iki ülke tarafından paylaşılacaktı.
Mustafa Kemal ve milliyetçiler, muhtemelen Recep (Peker) Bey’den bu teklifleri öğrenince harekete geçtiler. Mustafa Kemal derhal bir bahriye vekaleti kurarak mesuliyeti, Cebel Bereket mebusu, iflah olmaz bir milliyetçi ve Mustafa Kemal’in sadık adamlarından İhsan Bey’e verdi. Muhbir şöyle devam ediyordu: “Recep’in istifası üzerine, görevi bizim adamlarımızdan biri olan Cemil Bey’e vermesi için Fethi’ye baskı yaptık.” Dahası, Fethi Bey, teklifleri konusunda diğer bir amansız milliyetçi olan Hamdullah Suphi’nin başkanlığındaki Büyük Millet Meclisi önünde ve Halk Fırkası Merkez Heyeti önünde bir konuşma yapmaya mecbur edildi. Merkez heyeti, “Rus teklifleri”ni kabul etmedi ve Fethi Bey’i bir ay zarfında teklifler üzerine ayrıntılı bir değerlendirme hazırlamak için söz vermek zorunda bıraktı.
Olayların içeriden nasıl göründüğünü yansıtan muhbir, Mustafa Kemal’in bu arada, Heybeliada’da “kızağa çekilmiş” olan İsmet’in dönüşüne kadar krizi atlatmaya çalıştığını belirtmektedir. Mesele şuydu: İsmet Bey, Musul meselesi halledilmeden görevi kabul edecek miydi? Muhbire göre, eğer İsmet istirahata devam etmek isteyecek olursa, vaziyet daha kötüye gidecekti. Mustafa Kemal, İsmet’e bir telgraf gönderdi; eline 13 Ocak 1924’de ulaşan telgrafta özetle şöyle denmekteydi: “Tedirgin olmayınız. Kara proje anlaşıldı ve tehir edildi. Tehlike dağıldı. Şimdi sadece daha iyi olduğunuzu bildiren müjdeyi bekliyoruz.” 28 Ocak 1925’te, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Kurucusu Heyeti Başkanı ve Meclis muhalefetinin lideri Kara Vasıf’ın, partinin İsmet Bey ile ilişkilerinin dış politika konusunda iyi olduğunu söylediği, raporlarda yer aldı. Terakkiperverlerle Kemalistlerin güç birliğinin temel sebeplerinden biri, Fethi’nin “Rusçu politikası” idi.
İngiliz istihbaratı, 2 Mart 1925 tarihinde Şeyh Sait İsyanı konulu başka bir rapor daha hazırladı. Bu rapor da eski bakan muhbir tarafından verilen bilgiye dayanılarak hazırlanmıştır. Bu ajana göre, Ankara “Diyarbakır Kongresi zamanında Kürt reislerine verdiği sözleri tutmalı” diyordu. Mevcut hükümetin onlara aldırış etmemesinden yakınıyordu. Muhbire göre, Kürtlerin böylesine kritik bir dönemde -Musul meselesi çözüm safhasına gelmişken- isyana kalkmış olmalarının sebebi buydu. Yabancı tesiri ve yeni rejime karşı artan tepki, “ancak ikinci derecede amiller arasında” sayılabilirdi: “İsyanın temel sebeplerinin:
1- Daha önceki hükümet tarafından verilen sözleri yeni hükümetin ihmal etmesi;
2- Valiler tarafından gönderilen birbiriyle tutarlı ikaz raporlarının dikkate alınmaması;
3- Kürtleri sakinleştirecek ve iktidara itaat etmeye teşvik edecek herhangi bir tedbir alma gereğinin ihmal edilmesi olduğunu tekrar belirtiyorum ve bunu tekrar tekrar iddia etmek için iyi sebeplerim var” diyordu. Muhbire göre, Ankara’nın Diyarbakır Misakı’nın şartlarını yerine getireceğini ilan etmesi, Kürtleri teskin etmeye yetecekti. Şöyle devam ediyordu:
Hükümet kendi ihmalini kabul edemeyeceğine göre, Avrupa efkârı umumiyesini tatmin etmek için, isyanın ecnebi entrikaları ve irtica kuvvetleri tarafından düzenlediği gibi açıklamalar yapacaktır. Öyle ki, bunlar basın, demeçler vs. ile kolaylıkla yayılmaya müsaittirler. Bu vasıtalarla, tüm irtica mihraklarını susturabilir veya tehdit edebilir; hem muhalefeti hem de ecnebileri felç edebiliriz. Bu açıklama, Trabzon ve diğer vilayetlerdeki huzursuz unsurları da kendi safımıza çekmemize yardımcı olabilir. Fakat, aynı zamanda, askeri, zabıta ve idari tedbirlerle de hazırlıklı olmalıyız.
“Biz [Türkiye] hükümetimiz tüm dikkatini ve kuvvetini Kürt tehlikesine ayırmak mecburiyetinde kalmışken, Türk hükümetinin bu zeminde bu tür kararlar alamayacak bir vaziyette olmasını bahane edip zaman kazanmalıyız. Fakat, bu meselenin hallinden sonra -ki Musul meselesiyle yakından bağlantılıdır- sözünü ettiğimiz konularda da dostça bir hal tarzına gitmek hayli kolay olacaktır. Ankara hükümetinde hayli yüksek bir mevkide bulunmuş eski bir memur olan muhbirin sağladığı malûmat öylesine doğru çıkmıştır ki, bu bilgilerin genelde Türkiye siyasetine ve özelde Kürtlere yönelik İngiliz politikasını etkilediğini rahatlıkla söyleyebiliriz.
Kim Bu Ajan-muhbir Türk Bakan?
Öyle bilgiler veriyor ki İngiltere’nin Türkiye’ye ve Ortadoğu’ya yönelik faaliyetlerinin ve İngiliz politikasının oluşmasında etkili oluyor. Onlara malzeme, bilgi, istihbarat veriyor. Yol göstericilik, kılavuzluk yapıyor. Peki neyin karşılığı?
Bu kişinin kim olduğunu bulmaya çalışırken, İngilizlere verdiği bilgilerden yola çıkarak ipuçlarını değerlendirmeye çalıştık. Çünkü bu kaynaklar ismini vermiyor. Sadece bir kod adı, numarası var. Ama bu ajan-muhbir belki de bu raporların ortaya çıkma ihtimalini hiç düşünmediği veya önemsemediği için raporlarında kendisi ile ilgili açıklar-ipuçları veriyor. Yani parmak izi bırakıyor. Yaptığı değerlendirmeler, diğer kişiler hakkındaki görüşleri, olaylara yakınlığı uzaklığı, bazı önemli ve sınırlı sayıdaki kişilerin bilgisi olduğu konuları anlatması ve özellikle de benzer değerlendirmeleri ve kullandığı ifadeleri yıllar sonra başka yayımladığı kitaplarda da kullanmış olması bu ruh hastasını apaçık ortaya çıkarıyor. Bu kişi Dr. Rıza Nur’dur. Evet İngiliz istihbaratının Türkiye’deki bakan ajanı Dr. Rıza Nur!
Aslında söyleyecek başka söze gerek de yoktur. Çünkü karşımızda bir ajan, muhbir, ispiyoncu yani bir hain vardır. Ne denilebilir ki. Yukarıda İngilizlere neyin karşılığı ajanlık yapıyor diye sormuştuk. Cevabı belli. Bu kişi ruh hastasıdır.
Günümüzde bir çok kişi, bir çok kaynak Dr. Rıza Nur’a dayandırır bir çok görüşü ve düşüncesini. İşte dayandığımız Rıza Nur!
Peki Milli Mücadele’de bu kişinin bir ajan olabileceği hiç akla gelmemiş midir? Bu konu da ilginç aslında. Çünkü İngiliz ajanı Mustafa Sagir’in ajan olduğunu ilk tespit eden Atatürk olması gibi, Rıza Nur’un da bir İngiliz ajanı olabileceğini Atatürk 28/29 Mart 1920 tarihindeki bir telgrafta belirtmekte ve araştırılmasını istemektedir. Anadolu’ya geçen ve Geyve’ye gelmiş bulunan aralarında Rıza Nur’un da bulunduğu heyete Atatürk şu telgrafı gönderir:
“Sizin, İngilizlerin koruması altında ve sağladığı kolaylıklarla Anadolu’ya geçmeye nasıl muvaffak olabildiğiniz yoruma açıktır. Önce bizi aydınlatmanızı rica ederiz.”
Görüldüğü gibi Atatürk büyük bir şüphe içindedir. Demek ki bu şüphe daha ileriye götürülememiş. O dönemin şartları dikkate alındığında belki de tespiti çok zor bir durum. Fakat Atatürk tarafından Nutuk’da da olumsuz özellikleri belirtildiğine göre henüz bu konuda bir belge olmamasına rağmen Rıza Nur’un bir ajan olabileceği düşüncesiyle 1925’lerden sonra yönetim merkezinden uzaklaştırılmış olabileceğini düşünüyoruz. Zaten kendisi de 1926 yılında yurt dışına çıkmış, Paris’e yerleşmiş ve Atatürk’ün ölümüne kadar Türkiye’ye
gelmemiştir.
Aslında bir İngiliz ajanı Türk bakanın biyografisini, hayatını anlatacak değiliz. Bu ajan, hain her kimse vatanına, milletine ve görevine ihanet etmiştir. Lanet ediyoruz.
Gelecek kuşakların da bundan ibret almasını diliyoruz. Bu, konunun bir yönü. Diğer bir yönü var ki, bu daha büyük bir önem taşımaktadır. İşte bu kişi ve bunun gibi kişilerin eserleri, değerlendirmeleri ile Milli Mücadele, Atatürk, İnönü ve o dönem değerlendiriliyor. Yanlış olan budur.
Rıza Nur’un ajanlığını değil de hasta ruhlu veya anormal bir insan olduğunu, itibar edilmemesi gereken bir kişi olduğunu gerçekten çok güzel ve ayrıntılı bir şekilde Turgut Özakman’ın “Dr. Rıza Nur Dosyası” (Bilgi Yayınevi) ile İsmet Görgülü’nün “Atatürk’ün Özel Yaşamı” (Bilgi Yayınevi) adlı eserinden öğrenebiliriz. Her iki kitap da bu konuda mükemmel hazırlanmıştır. Kendilerine bu hasta ruhlu kişiyi deşifre ettikleri için müteşekkiriz. Üstelik hiçbir ekleme, yalan, uydurma yapmadan tamamen Rıza Nur’un anılarındaki kendi ifadelerinden meydana getirilmiş bölümlerden oluşması da bu kitapları daha değerli kılmaktadır. Ayrıntı için bunlara müracaat edilebilir.
Biz burada Rıza Nur’un hayatına değil onun yaptıkları ve yazdıklarının etkisine dikkat çekmek istiyoruz. Yukarıda İngiliz siyasetinin oluşmasına sağladığı katkıyı belirtmiştik. Atatürk, İnönü, Türk, Türkiye düşmanlarına kaynak teşkil ettiğini de belirtmiştik. Bir noktayı daha vurgulamak istiyoruz.
Acaba, Atatürk hakkında yeni bir yorum getiren, olumsuz düşüncelerin oluşmasına yol açan, kaba-saba, diktatör, köylü, katil, ne idüğü şüpheli gibi nitelendirmelerin başlangıcını oluşturan bir İngiliz istihbaratçı olan Yzb. H. Armstrong’un “Bozkurt” adlı kitabının gerçek yazarı Dr. Rıza Nur mudur? Veya kaynağı o mudur?
Yine önemli olduğunu düşündüğümüz bir konu daha var. Dr. Rıza Nur hatıralarının yayın hakkını İngilizlere bırakıyor. Bir şartla, kendisi öldükten 30 yıl sonra yayınlanması şartıyla. Neden? Sayın Özakman kitabında bunu şöyle değerlendirir: “Öyle sanıyorum ki hatıralarını yazarken Rıza Nur’u iki amaç güdülemiş. Kendini yüceltmek, başkalarını, özellikle M. Kemal Atatürk ile Milli Mücadele kadrosunun ve Lozan kurulunu küçültmek, aşağılamak, karalamak. Böylece sahte bir tarih yaratmaya yeltenmiş. Hatıralarının, başkaca tanıklarının hayatta olmayacağını tahmin ettiği bir tarihe (1960 yılına) kadar açıklanmaması için de önlem almış” diye yazıyor. Doğrudur, katılıyoruz. Sadece bu iki gerekçeye bir madde de biz eklemek istiyoruz:
Rıza Nur İngiltere’ye raporlar veriyor, üstelik bu raporlar çok ayrıntılı ve bir çok özel durumu yansıtmakta. İşte bu görüş, düşünce ve bilgiler hatta ifadeler hatıralarına da aynen yansımıştır. Yani kısa zamanda 1960’lardan önce, yaşarken İngiliz ajanı olduğunun anlaşılmasını istemiyor, yakalanmak istemiyor. Öldükten sonra anlaşılmasının ise pek önemli olmadığını düşünüyor. Çünkü belki de atı alan Üsküdar’ı geçmiş olacak. Bir çok kişi Rıza Nur’u kaynak göstermiş, ona itibar etmiş olacaktır. Ama bir İngiliz ajanı olduğu artık anlaşılmıştır. Bu nettir, kesindir. Dr. Rıza Nur İngiliz ajanı Türk bakandır (Türk kelimesi belgelerde geçtiği için bu şekilde belirtilmektedir. Rıza Nur Türk asıllı değildir).
Kaynaklar:
1. İngiliz Hava Bakanlığı Arşivi (Air Arş.); Air 23/397, “Intelligence Reports on Turkish Internal Affairs 1924-1925”. 7 Ekim tarihli rapor; “The Projected Militarisation of the Executive” ve 2 Ocak 1925 tarihli rapor: “The Oriental and the Occidental Policies”.
2. Turgut Özakman; Dr.Rıza Nur Dosyası, Bilgi Yayınevi, Ankara 1995.
3. İsmet Görgülü; Atatürk’ün Özel Yaşamı, Bilgi Yayınevi, Ankara 2003.
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi