You need to enable JavaScript to run this app.

Skip to main content

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik

Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
MEDYUM
KİTABIN YAZARI
STEHHAN KING
YAYIN EVİ VE ADRESİ
ALTIN KİTAPLAR YAYIN EVİ
BASIM TARİHİ
1997






KİTABIN KONUSU:Kitap, Otelde yaşamaya başlayan Danny ve ailesinin başından geçenolayları konu alıyor.

KİTABIN ÖZETİ:

MEDYUM




Jack Torrance arkadaşı Albert Shockley’in yardımıyla Overlook Otel’inde bir iş bulmuştu.Otelde kışlık bakıcı olarak görev yapacaktı.Kış mevsiminde otel kapalıydı.Otelde o, karısı ve çocuğu kalacaktı.Overlook 1907 ile 1909 yılları arasında yapılmıştı.Ekonomik kriz ve savaş gibi nedenlerden dolayı kapatılmıştı. Sahipleri çok zengindi fakat hiç birisi burasını tam anlamıyla işletememişti.

Overlook’un kapanış günü Jack ve ailesi geldiler. Otelin son günü olmasına rağmen oldukca kalabalıktı.Son müşterilerde hesaplarını kapatıyorlardı, Jack ve ailesinin geldiğinde. Önce müşteriler daha sonrada hizmetciler birer birer ayrıldılar otelden.Bay Watson Jack’a neler yapması gerektiğini anlatıyordu.Bu sırada ahçı ] Halloran küçük oğlu Danny’le ilgileniyordu.Danny’deki ışıltının farkına varmıştı. Bu yüzden ona oldukca sıcak davrandı.Onunla konuşmadan anlaşabiliyorlardı. Danny daha beş yaşında olmasına rağmen ışıltısı çok kuvvetliydi, bundan dolayı zarar görebilirdi. Bay Watson Danny’a Overlook’un acaip şeylerin olduğunu, bundan dolayı kendisine dikkat etmesini söyledi.Bahçedeki hayvan şeklinde budanmış şimşir ağaçlarından, 217 numaralı odadan ve çocuk bahçesinden uzak durmasını istemişti.Zor durumda kalması halinde kendisini çağırmasını söyledi.

Danny aslında Overlook’a gitmeyi istemiyordu. Ama geleceklerinin daha iyi olması için bu şarttı.Böylece babası yarım kalan oyununu tamamlayabilecekti. Annesi ve kendisiyle daha fazla ilgilenecek böylece annesiyle arasındaki sorun çözülecekti.

Bay Watson, Jack’a yüz odalı Overlook Oteli’nin tamamını gezdirdi.En çok kalorifer kazanına dikkat etmesini söyledi. Kazan çok eskiydi, yeni olsaydı250’ye kadar dayanabilirdi ama şu haliyle gösterge 180’I gösterinceye kadar ancak dayanabilirdi.

Otelden herkez ayrıldı. Jack ve ailesi otelde tek başlarınaydı. Danny daha sık garip rüyalar görmeye başlamıştı.Rüyalar eskisi gibi güzel şeyleri göstermiyordu. Korkutucu bir hal almıştı. Danny annesine Tonny’den bahsetti. Herşeyi ona Tonny gösteriyordu ama annesi buna inanmak istemiyordu. Bir akşam Danny banyodayken Tonny yine geldi. Tonny aynanın içindeydi. Danny aynaya ipnotize olmuş gibi bakıyordu. Tonny’I izlemeye başladı. Tonny onu çok korkutuyordu ama yine de peşinden gidiyordu. Parmağından kan damlayan ölmüş bir kadını, duvardaki kan lekelerini, duvara yeni sıçramış olan, beyine benzeyen beyaz et parçalarını ve ucu kanlı üzerinde saç olan tokmağı gösterdi Danny. Annesi Danny’den ses gelmeyince endişelendi, kapıyı zorladı ancak kilitliydi. Jack kapıyı kırdı ve Danny’ ipnotize olmuş bir şekilde buldu.Kucağında yatak odasına götürdü.Danny anlamsız bazı şeyler söylüyordu. Kendine geldiğinde Tonny’den ve gördüklerinden bahsetti. Ertesi gün 40 mil uzaklıktaki Sidewinder Kasabası’nda bulunan doktora gittiler. Kış yaklaşıyordu Overlook’tan bir yere ayrılamayacaklardı buyüzden üçüde kontrol oldular. Doktor Danny’nin tamamen iyi olduğunusadece bazı zihinsel sorunlar yaşadığını söyledi. Bunun sebebinin yalnızlık olduğunu söyledi. Buna Wenndy inanmamıştı ama biraz tatmin olmuş gibiydi.

Eve döndüklerinde işler bir süre yolunda gitmişti. Wenndy yedi yıllık evliliginin en güzel yıllarını yaşıyordu. Jack içkiyi bırakalı uzun zaman olmuştu ancak bazen bu durum onun canını sıkıyordu. Eski günlerine dönmek içki içmek istiyordu.Otelin barında bir damla bile içki yoktu. İçkiyi bıraktığı için kendiside getirmemişti. Danny babasındaki bu değişmeleri fark edebiliyordu. Bundan annesine bahsetti. Annesi Danny’e inanıyor ve gelecek baharda herşeyin düzeleceğini birlikte balık tutacaklarını söyledi. Danny daha önce annesinin düşüncelerini ona söylemişti. Bu annesi Wenndy için yeterliydi. Wenndy Danny’ yaklaşmış bütün gördüklerini anlatmasını istemişti. Danny fazla birşey hatırlayamıyordu. Hatırladıklarının tamamını annesine anlattı. İçindeki güç iyice güçleniyordu. Tonny’iistedigi gibi kullanabiliyordu artık.Tekrar Tonny’ı çagırdı ve ondan gelecekleri hakkında bilgi vermesini istedi. Tonny babasının herşeye neden olacağını, Overlook’un onu ele geçireceğini söyledi.

Öğleden sonra Danny annesi ve babası uyuduğu için yalnız kalmıştı. İçindeki güç onu 217 numaralı odaya götürdü. Kilitli kapıyı açtı ve içeri girdi. Yask olduğunu biliyordu ama yinede içindeki güce karşı koyamadı. Duvardaki kan lekelerini ve beyin parçalarını gördü. Banyoya doğru ilerledi. Banyonun kapısını açtı. Yaşlı, ölmüş, elinden kan damlayan kadını gördü. Kadın, ayağa kalktı ve Danny’e doğru ilerledi. Danny kaçmaya başladı. Kapıya geldiğinde kapı kilitliydi. Bay Hallorann’ın söyledikleri aklına geldi. Gözlerini kapattı ve kapının açık olduğu aklına geldi. Kapıyı açtı ancak kadın ona yetişti ve boğazını sıktı.

Danny’ı annesi ve babası bulduğunda merdivenlerin başında duruyordu. Boğazı berelenmişti. Wenndy koşarak çocuğu aldı. Herşeyi Jack’in yaptığını sanıyordu. O gün Jack’I Overlook eline geçirmişti. Babasının ona seslendiğini duyuyordu. Babası karısı ve çocuğunu cezalandırmasını söylüyordu. Overlook Jack’ten Danny’ı istiyordu. Danny’ı da kendisine katarsa çok güçlü olacaktı. Danny o sırada Hallorann’ı çağırmıştı. Danny kendisine geldiğinde annesinin kucağında yatak odasındaydı. Kapı kilitliydi. Jack kapıyı dövüyordu. Daha sonra Jack aşağı indi. Bodrumda o eski faturalara daldı. Wenndy kocasına bakmak için aşağı indi. Çok korkuyordu. Jack barda yatıyordu. Sızmıştı. Biraz ileride kroke tokmağı vardı. Onun bodrumda olması gerekliydi ama Overlook onu buraya getirmişti.O akşam Overlook canlanmış maskeli balo tekrar başlamıştı.Jack güzel bir bayanla dans ediyordu. O sırada Grady yanında belirdi. Grady otelin eski kışlık bakıcısıydı. Oteldeyken tüm ailesini öldürmüştü.Otelin barmeni içkileri yeniledi. Jack o gece yirmi kadeh içti ve sızdı.Wenndy yanına gelince Jack birden gözlerini açtı. Wenndy’in ayak bileğini tuttu. Gittikçe canı yanıyordu Wenndy’in. Jack ayağa kalktı ve karısına tokmakla vurdu. Onu öldürecekti. Wenndy eline geçirdiği bir şişeyi Jack’in kafasına vurdu ve Jack bayıldı Oğluyla onu kilere sürüklediler. Gece Overlook tekrar canlandı veGrady, Jack’in yanında belirdi. Jack kapıyı açması için yalvardı. Grady çocuğu onlara getirirse kapıyı açacağını söyledi. Jack söz verdi. Grady kapıyı açtı.

O gece Wenndy çok korkuyordu. Jack’in sesi hiç susmadı. Sabaha karşı ikiside uyudu. Wenndy’nin uyandığında Jack’ın sesi duyulmuyordu.Eline mutfaktan aldığı bıçağı aldı ve aşağı Jack’a bakmaya gitti. Jack birden önünde belirdi ve elindeki tokmakla Wanndy’e vurdu. Tokmak inip inip kalkıyordu. Wenndy elindeki bıçağı Jack’a sapladı ve elinden kurtulmayı başardı. Kaçmaya başladı.

Hallorann gelirken yolda arabası kaydı. Şanslıydı çünkü yanında bir kar arabası vardı. Onu çekti. Kar arabasının şoföründe de ışıltı vardı. Şoför ona bir eldiven verdi. Arkadaşı araba kiralıyordu ismini söylemesi halinde ona bir kar arabası kiralayacağını söyledi. Hallorann şanslı olduğunu düşündü. Sidewinder’e gidip kar arabasını aldı. Overlook’a doğru yola çıktı. Overlook onu engellemeye çalışıyordu. Bunu bir defa başarmıştı ama şimdi daha dikkatliydi. Kar arbası hızla ilerliyordu.

Wenndy merdivenlere ulaştığında Jack ayaklanmıştı. Wenndy kaburgası kırıldığı için nefes alamıyordu.Çok acı çekiyordu. Jack arkasından yetişmeye başladı. Ağızındaki içki kokusu iyice işitiliyordu. Wenndy içeri girdi ve kapıyı kilitledi. Ama Danny yerinde yoktu. Her tarafı aradı. Jack kapıya tokmakla vuruyordu. Wenndy kendisini banyoya kilitledi. Jack odanın kapısını kırdı. Sıra banyo kapısındaydı. Banyo kapısını kırdığında Wenndy ecza dolabından aldığı jiletle elini kesti. Bir motor sesi duyuldu. Hallorann’dı bu. Overlook söylemişti. Jack karısının bırakıp aşağı Hallorann’I öldürmeye indi.Hallorann Overlook’a geldiğinde aslşan önüne çıktı ve saldırdı. Hallorann aslanı yakarak öldürdü. İçeri girdiğinde Jack ona tokmakla vurdu. Tokmağın her tarafı kan olmuş üzerinde saçlar vardı. Jack hemen yukarı çıktı. Danny’i bulmalıydı. Onu üçüncü katta buldu. Bu sırada Danny, Tonny’i çağırmıştı. Tonny ona babasının hatırlamadığını hatırlayacağını söyledi. Danny kendine geldiğinde babası karşısında tokmağı kaldırmış bekliyordu. Danny sen babam değilsin, sen Overlook’sun diye bağırdı. Tokmağı aşağı indirdi. Overlook tekrar tokmağı havaya kaldırdı ve Danny o anda babasının hatırlayamadığını hatırladı. Kalorifer kazanı. Bunu Overlook’a söyledi. Overlook, burasının yaşaması için tokmağı aşağı indirdi ve kalorifer kazanının yanına gitti.Danny koşarak annesinin yanına gitti. Hallorann’da oradaydı. Wenndy yürüyemiyordu. Hallorann ikisini de kucağına alıp dışarı kaçmaya başladı. Overlook elini kazanın vanasına koydu . Kazanın her tarafından buhar çıkıyordu. Vanayı açtı ama kazanın patlamasına engel olamadı. Hallorann tam dışarı çıktığında sıcak bir dalga geldi ve onları fu-ırlattı. Overlook yanıyordu, tüm camlardan alev çıkıyordu.

Bir sonraki baharda Wenndy bir şezlonga uzanmıştı. Hallorann yanına geldi ve balık tutan Danny’in yanına gittiler.

KİTABIN ANA FİKRİ:İnsanlar sahip oldukları olağan üstü güçleri kullanarak hayatlarına yön verebilirler.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞADISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ: Daha çok hayal ürünü olaylar kullanılmış. Şahıslarda ise Danny’in kabiliyetleri biraz abartılmış ancak kitaba ayrı bir tat katmış.
Jack, kısa boylu kendisiyle barışık fakat bazen kontrolü elinden kaçıran bir insan.
Danny, bütün huyları babasına benzeyen insanüstü güçleri olan bir çocuk.
Wenndy, çok çabuk sinirlenen kendisine hakim olamayan birisi.Bütün huyları annesine benziyor.


KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER VE KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Kitap, akıcı bir dille yazılmış ama konulardan birbirine geçişlerde bazen akıcılık bozulmuş. Kitap çok erken sonlandırılmış, biraz daha uzun yazılabilirdi.


[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI

TARİHİN TANIKLIĞINDA ERMENİLER VE RUMLAR
KİTABIN YAZARI
ALİ GÜLER

YAYIN EVİ VE ADRESİ
ÇETİN OFSET MATBAACILIK AŞ.
BASIM YILI
ŞUBAT 2001



1.KİTABIN KONUSU: Kitap, Türklerle birlikte yüzyıllar boyunca birlikte yaşamış olan Rumlar veErmenilerin Türklere olan ihanretini konu almış .
2.KİTABIN ÖZETİ:

TARİHİN TANKLIĞINDA ERMENİLER VE RUMLAR


Osmanlı Devletindeki Türk-Ermeni ilişkileri, Osmanlı İmparatorluğunun kurucusu Osman bey zamanında başlamıştır. Osman Bey Ermenileri, Bizans baskısına karşı korumuş ve bunların Batı Anadolu’da ayrı bir toplum olarak örgütlenmelerini sağlamıştır. Adana-Mersin ve Karaman yörelerinden göç ederek Kütahya civarına yerleşen Ermeniler , burada Batı Anadolu’daki ilk dini merkezlerini kurmuşlardır.
Orhan Gazi, Bursa’nın fethinden ve başkent yapılmasından sonra Kütahya’daki Ermeni dini merkezini Bursa’ya taşımıştı.
Fatih sultan Mehmet ise 1461 yılında Bursa’da bulunan Ermeni dini lideri Hovakim’i İstanbul’a getirterek, İstanbul’da bir Ermeni patrikhanesi kurdurmuş ve patriğe “Bütün Türkiye Ermenileri Patriği” unvanını vermiştir. Bu tarihten sonra İstanbul’a gelen Ermeniler Kumkapı, Yenikapı, Samatya, Narlıkapı, Edirnekapı ve Balat kapısı (ya da diğer isimleriyle Karagümrük odaları, Malta odaları, Çarşamba odaları, Aya kapı ,Tekke odaları, Kömürcü odaları Ahırkapı odaları) çevresine yerleştiler. 1475’te Osmanlıların ele geçirdiği Kefe’den getirilen Ermeniler Edirnekapı’da yerleştirildiler. 1479’da Fatih Karaman Ermenilerini getirterek bunları Samatya tarafına yerleştirdi. XIX ncu yüzyıla kadar İstanbul Patrikliğine ait fermanlarda Altı Topluluk Patriği unvanı vardı.
Yavuz Sultan Selim, Çaldıran zaferinden sonra Tebriz’den birçok Ermeni sanatçının da İstanbul’a gelmesine vesile oldu.
Osmanlı İmparatorluğu içerisinde yaşayan Ermenilere, diğer Hıristiyan unsurlarda olduğu gibi dini ve toplumsal işlere müdahale edilmiyordu. Patrikhanenin kendi mahkemeleri ve hapishanesi vardı. Dini olmayan cezalar, sürgün kararları verebilirlerdi. Patrik, Osmanlı imparatorluğuna karşı sorumlu kişi olarak adamlarıyla haraç toplar, mahkemesinde hukuki ve cezai davaları görür, nikah işlerine bakar dini olmayan kararlar da verirdi.
Bunun sonucu olarak Osmanlı İmparatorluğuna diğer ülkelerden Ermeni göçü başladı. Bu durum İmparatorluk topraklarının genişlemesine paralel olarak Ermeni nüfusunun artmasına neden oldu. İmparatorluk içerisindeki birçok etnik gruptan birisi olan Ermeniler , kendilerine sağlanan olanaklardan ve Ortodoksların mezhep baskılarından kurtulmanın da etkisi ile Türkler ile beraber, devlete bağlı, çalışkan ve iyi bir vatandaş olarak yaşamlarını sürdürdüler. Osmanlı Ermenileri Türkiye’de sakin bir hayat sürüyorlar, ticaret ve sanayi ile uğraşarak hallerinden tamamıyla memnun durumda yaşıyorlardı. Askerlikten muaf tutulmaları nedeniyle de nüfusları artıyor, sosyal ve ekonomik durumları çok iyi durumda idi. Emeni tarihçisi Varantyan 1914’te Ermenice olarak yayınladığı Ermeni Harekatının tarihi adlı eserinde bu durumu şu şekilde vurguluyordu :
"Türkiye Ermenisi, Rus Ermenisine bakılırsa , Ermeni kültürü, dili, tarihi, edebiyatı itibariyle çok kuvvetli ve özgür idi. On dokuzuncu yüzyıl başlarında , Ermenilik bir millet olarak Avrupa’da bilinmiyordu.
Avrupalılar bunları İstanbul’dan biliyorlardı. Ermenileri, yeryüzüne dağılmış tüccarlar, kendi çıkarlarından başka bir şeye bağlı olmayan kimseler, Yahudiler gibi vatansız, milliyetsiz, serseri ve bahtsız olarak tanıtıyorlardı.” diyor.
XIX ncu yüzyılda Ermeniler Türkiye’de ticaret ve sanat hayatında rahat bir yaşam sürüyorlar, devlet işlerinde de kullanılıyorlardı. III ncü Selim zamanındaki Dadyan’lar, II nci Mahmut döneminde Düz Oğulları, Balyan Aileleri ve Kazaz Artin gibileri bunların canlı örnekleridir.
1839 yılında Sultan Abdülmecit tarafından Tanzimat Fermanı ilan edildi. Bu karar ile Osmanlı azınlıkları için ırk ve mezhep farklılıkları olmaksızın eşitlik, can, mal emniyeti sağlanıyor, Hıristiyanlar ile Müslümanlar arasındaki fark kaldırılıyordu.
1856 Islahat fermanı da Patriklere verilmiş olan verilmiş olan imtiyazları teyit etti. 1839 Tanzimat fermanı Ermenilerin politik açıdan gelişmelerine imkan sağladı. Eşitlik perdesi arkasında Ermeniler arasında sınıf mücadelesi başladı. Ermeni vatandaşları Osmanlı yönetiminde yer alan Amira denilen Ermeni ekabirlerine karşı , bunların milli işlerdeki nüfuzlarını kırmak amacıyla mücadeleye başladılar. Fransız ihtilali sonrasında İmparatorluk içerisinde başlayan milliyetçilik akımları ülkenin batısında yaşayan Hıristiyan Balkan milletlerinde olduğu gibi, doğusunda da Ermeniler üzerinde etkisini gösterdi. Dış kışkırtmalar, ayrılıkçı örgütlerin çabaları Ermeni ayaklanmalarına ve buna karşı devletin aldığı zorunlu önlemler sonucu “ERMENİ SORUNU” gündeme geldi. Ermeni Sorunu 1878 Berlin Kongresi ile uluslararası gündeme oturdu.
1878’de uluslararası gündem ; hasta adam denilen Osmanlı İmparatorluğunun yıkılması ve yıkılan imparatorluk içerisinde Avrupalı devletlere bağlı irili ufaklı devletlerin kurulması üzerine kurulmuştu. Zira 1821 Mora isyanı ile başlayan ve Yunanistan’ın uluslararası bir çözüm sonrasında Avrupalılar tarafından devlet haline getirilerek Osmanlı İmparatorluğundan koparılması ile denenen yöntem artık imparatorluk içerisindeki bütün azınlıklara uygulanacak ve imparatorluk bu şekilde dağıtılarak ŞARK MESELESİ çözümlenecekti.
Bu yöntem ; Yunanistan’ın bağımsızlığını kazandığı 1830 yılından itibaren, derhal uygulanmaya başladı. Yöntem çok basitti. Önce bir azınlık grubun hakları bahane edilerek uluslararası vesayet altına alınıyor, bu vesayet çerçevesinde görevlendirilen kişi ve kuruluşlar vasıtasıyla kendi dilleri ile eğitim ve ibadet imkanları sağlanıyor, bu azınlıklara reform yapılması dikte ettiriliyor, bilahare azınlık grubun bağımsızlık istekleri doğrultusunda isyanlar çıkarması sağlanıyor, Osmanlı bu isyanları bastırmak için kuvvet kullanmaya başlayınca , derhal Avrupalı devletler konuya müdahale ediyorlar, isyancılar önce özerklik daha sonra da bağımsızlıkla mükafatlandırılıyor ve bu şekilde Avrupalı devletler Osmanlı devleti ile direkt olarak savaşmadan, imparatorluğun küçülmesini sağlıyorlardı. Bunun yanı sıra İmparatorluğun uzak eyaletlerine İmparatorluğun müdahale etme şansı yok olduğu için buraları da kolaylıkla işgal edilerek İmparatorluk parçalanıyordu. Bu çerçevede Osmanlı devletinden koparılan devletler şunlardır ; Yunanistan, Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk, Tunus,Fas, Cezayir,Libya ,Mısır ve Kıbrıs. Avrupa’nın bu politikası On dokuzuncu yüzyıl boyunca Osmanlı’nın Avrupa ve Afrika’daki topraklarında başarılı olmuş, Asya’daki topraklarında ise neticesiz kalmıştı.
Avrupalılar 20 nci yüzyılda bu sefer gözlerini Osmanlı’nın Asya topraklarına çevirdiler ve Kafkasya, Ortadoğu ve Arap yarımadasında aynı yöntemi kullanarak imparatorluğu küçük bir devlet haline getirdiler.
Sevr antlaşması ile Osmanlının yok edilişini tescil etmek isteyen Avrupalı Emperyalistlere karşı başlatılan Türk Kurtuluş Savaşı ile 223 yıl süren Türk gerilemesi sona ermiş oldu.
Şüphesiz, emperyalistler için bu mücadele bitmemişti ve bitmeyecekti de. Lozan’da yırtıp atılan Sevr Antlaşmasını tahakkuk ettirmek için mücadelelerini kaldıkları yerden devam ettirerek ŞARK MESELESİ’ ni çözmeye kararlı görünüyorlar.
Ama bu kez karşılarında azınlıkların mozaiği olan bir imparatorluk yerine milli temeller üzerine oturmuş güçlü ve üniter bir devlet var.
TÜRKİYE CUMHURİYETİ
Tarih tekerrürden ibarettir. Ama ders almayanlar için. Biz tarihten gereken dersi aldığımıza inanıyor ve ülkemize yönelen tehditleri önlemek yolundaki kararlılığımızı bir kez daha vurguluyoruz.



3.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitabın içeriğitamamen tarihi konulardır.Bu yüzden bazen sıkıcı oluyor, belgelerle beraber anlatıldığı içıin dili çok ağır günümüz Türkçesine çevrilip yazılsaydı daha iyi olurdu.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Kosova Balkanları Anlamak İçin
KİTABIN YAZARI
Noel MALCOLM / Çeviren : Özden ARIKAN
YAYINEVİ VE ADRESİ
Sabah Kitapçılık / İSTANBUL

[B] BASIM TARİHİ [/B]

1998
KİTABIN YAYIM MAKSADI
Bilgilendirme (Olaylar ve İnsanlar Dizisi)



KİTABIN ÖZETİ :
1. KOSOVA
Tarih boyunca Avrupa’nın kültür kavşaklarından birisi olan Kosova, bugün Balkanlar’da çözülmesi zor bir sorun yumağı haline gelmiş durumdadır. Yüzyıllarca Kosova’da bir çok savaş yaşanmış olmasına karşın, yakın zamanlara kadar bunların hiçbiri Arnavutlarla Sırplar arasında olduğu şekilde bir etnik çatışma niteliği almamıştır. Yüzyıllarca iç içe yaşamış bu iki halkın son yıllarda birbirlerine nasıl bu kadar düşman oldukları tarihçilerin bile çözemediği bir problemdir. Burada yazar, eğer Avrupa’nın göbeğinde tarihin en korkunç insan hakları ihlallerini meydana getiren bu bölgedeki sorunların bir an önce çözüme kavuşturulmaması durumunda, Kosova’nın korkunç bir yıkıma ve katliama sahne olacağı öngörüsünde bulunmaktadır.
Geçmişte iç içe yaşamış bu iki halk (Sırplar ve Arnavutlar) bugün birbirlerine düşmanca duygular beslemektedir. Arnavutlar, Belgrad’ın otoritesini tanımazken, Sırplar da Kosova’nın Sırbistan’a ait olduğunu öne sürmektedirler. Bu amansız çekişmede iki tarafın da tarihsel iddiaların, yer yer de fantazi ve kendi mitolojilerinin içinde kaybolup gittikleri gözlemlenmektedir.
Kosova’da yaşanan savaş konusunda, Batıda yaygın olarak kabul edilen görüş, anlaşmazlıkların, güçlü bir etnik nefretin doğurduğu etnik çatışmalar biçiminde olduğuydu. Fakat yazar, meselenin tarihsel niteliğini incelemeye başladığında, etnik ya da dinsel nefret düşüncesine dayalı iddiaların giderek inandırıcılığını yitirdiğini görmüş ve savaşın sıradan siviller değil, yukarıdan yönlendirilen silahlı güçler tarafından başlatılmış olduğuna dikkat çekmiştir.
Bu kısa girişten sonra meselenin tarihsel gelişimine göz gezdiriliyor:
“Yugoslavya bunalımı Kosova’da başladı ve Kosova’da bitecek.” Eski Yugoslavya’nın hemen her yerinde bu söz tekrarlanmaktadır; hatta çatışmada taraf olanların üzerinde anlaştığı tek nokta budur. Söz konusu olan diğer anlaşma sonuçları arasında, özerklik, taksim ve bağımsızlık da vardır. Bu sonuçlara varmak için taraflar sivil antlaşmalardan ve barışçı müzakerelerden iç savaşa kadar bütün yolları deneyeceklerini söylemektedirler. Fakat bütün tarafların kabul ettiği bir nokta vardır ki, o da Kosova sorununun, Balkanlar’daki bütün politik çatışmaların en zorlularından biri olduğudur. Ayrıca bölgede yaşanan insan hakları ihlalleri de Avrupa’daki örnekleri arasında en ağırlarındandır.
Hırvatistan ile Bosna’da yakın dönemde yaşanan savaş konusunda Batıda yaygın olarak kabul gören görüş, tarihin derinliklerinden gelen etnik nefretin patlamasıyla bir çatışmanın ortaya çıktığı şeklindedir. Bu yaklaşım özü itibariyle yanlıştır, çünkü, savaşın sıradan siviller arasında olmayıp yukarıdan yönlendirilen silahlı kuvvetler tarafından başlatılmış olduğu gözardı edilmektedir. Bu iki taraf arasında az da olsa etnik karakter gösteren yegane savaş 2 nci Dünya Savaşı olmuştur.
Kosova’daki bu çatışma acaba etnik kökene dayanan bir çatışma mıdır? İlk bakışta bu böyle görünmektedir. Temel ayrılık, en başta ve kelimenin tam anlamıyla etnik bir ayrılıktır: Bosna halklarının hepsi Slav olup aynı dili konuştuğu halde, Sırplar ile Arnavutlar dil bakımından tamamen ayrıdır. Dildeki farklılığın yanında dinsel temellere dayanan bir çok farklılık vardır. İki halk hem dil, hem de dinle birbirinden ayrılıyorsa, birinci dereceden bir çatışma için bütün şartlar hazır görünmektedir.
Ancak meselenin özüne inildiğinde tarihten geldiğine inanılan etnik ya da dinsel nefret düşüncesi giderek inandırıcılığını yitirir. Arnavutlar arasında İslami bir politik harekete rastlanmaz. Bugünkü politik durumda dinin bir etken olduğundan söz edilebilirse bile bu esas olarak Ortodoks taraf için geçirlidir. Ortodokslar ‘kutsal Sırp çıkarlarını’ korumak amacıyla sık sık dinsel retoriğe başvururlar.
Bölgenin geçmişine göz attığımızda, etnik çatışma tezinin çok dikkatli incelenmesi gereken bir iddia olduğu görülmektedir. Yüzyıllarca Kosova’da bir çok savaş yaşanmış fakat aşağı yukarı son yüz yıla kadar bunların hiçbirisi Arnavutlarla Sırplar arasında bir etnik çatışma niteliğinde olmamıştır. Bu iki halk, 1939’da Kosova’da yapılan savaşta müttefik olarak omuz omuza çarpışmıştı. Avusturya ordusu Kosova’yı işgal edince hem Sırplar, hem Arnavutlar aynı safta yer olarak işgalcilere karşı omuz omuza çarpışmışlardır. Anlaşılacağı üzere günümüz tarihçileri o dönemin kayıtlarını incelerken bu iki halkı birbirinden ayırmada oldukça zorlanmışlardır.
Bunları anlatmaktaki amaç Kosova’nın karşılıklı bir iyiniyet ülkesi olduğunu ima etmek değildir. 18 ve 19 ncu yüzyıllarda bölgede hüküm süren koşullar Müslüman Arnavut köylülerin ezilmesine yol açmaktaydı. Ortodoks Sırplar ile Müslüman Arnavutlar arasındaki ayrımı daha genel ve sistemli bir çatışmaya dönüştüren asıl olay, 19 ncu yüzyılda Balkanlar’da Slav Hıristiyan devletleri boy gösterip yayılırken meselenin politikleşmesi olmuştur. 16 ve 17 nci yüzyıldaki Kosova savaşını çıkaran sebep, Rusya’nın Priştine ve Mitravica’da kendilerini temsil eden yöneticiler aracılığıyla yerli Arnavutlar arasına yeni kuşku ve husumet tohumları ekmesi ve bunun üzerine bölgenin karışması olmuştur. Hepsinden önemlisi de Sırbistan ve Karadağ hükümetlerinin 1912’de Kosova’yı ele geçirir geçirmez tepeden dayattığı politikalar, bölgede daha önce hiç görülmemiş bir ölçekte sistemli düşmanlık ve nefret yaratmıştır.
Arnavutlar açısından bakıldığında Sırbistan-Karadağ yönetiminin dayatılması, Avrupalı Hıristiyan güçlerce fethedilip kolonileştirilen diğer bütün ülkelerdeki halkların (sözgelimi Fransız yönetimi altındaki Cezayirlilerin veya Rus yönetimi altındaki Çeçenlerin) yaşadığı deneyimlerden farksızdır. Kosova tarihinin bu dönemi pek çok yönüyle “kolonici” modele tam anlamıyla uymaktadır.
Ancak Sırplar açısından bakınca 1912’de yaşanan olaylar çok farklı bir düşünce kalıbına göre anlaşılacaktır: esir edilmiş bir nüfusu (Kosova Sırplarını) yabancı bir imparatorluk gücünden (Türklerden) kurtarma uğruna verilen savaşın nihai örneğidir bu.
O zamanlar Sırp hükümeti, kendi davasını yaygınlaştırarak hakim görüş haline getirmek için epeyce uğraşır. 1913 yılında Belgrad’ın büyük güçlere gönderdiği memorandumla Kosova’daki Sırp yönetimini haklı göstermek amacıyla üç gerekçe sıralanmaktadır:
a. Daha uygar olan toplumun manevi hakkı,
b. Bölgenin, Sırp-Ortodoks kilisesine bağlı patriklik binaları içermesinden ve zaten bir
zamanlar ortaçağ Sırp imparatorluğuna bağlı olmasından kaynaklanan tarihi hak,
c. Kosova’daki Sırp nüfusun çoğunluk oluşturmasına dayanan bir tür etnogratik hak.
Bu üç argümandan ilki Kosova’daki Sırp (daha sonra Yugoslav) rejiminin fiilen sergilediği davranışlarla hızla geçerliliğini yitirmiştir. (Sırpların yapmış olduğu katliamlar ve insan hakları ihlalleri, daha uygar olan toplumun manevi hakkı maddesini tamamen ortadan kaldırmaktadır.)
İkinci maddede belirtilen dinsel bir tarihi hak kavramı ise abartılı bir ifadedir; nitekim Doğu Ortodoksluğu da dahil olmak üzere Hıristiyanlığın hiçbir biçiminde Kudüs’ün Yahudilerce kutsal sayılması gibi ortak rol oynayan bir bölge bulunmamaktadır.
Yukarıda belirtilen Sırp memorandumunun yer verdiği üç argümandan üçüncüsü, yani etnografik hak ile ilgili olanı, Kosova üzerine yazılmış bütün tarihsel metinlerin başına en çok bela olandır. Kısaca Kosova’daki Sırp nüfusunun çoğunluğunu onaylayacak veya tasdikleyecek tarihi bir bulgu yoktur.
Bu kitapta anlatılan ve amaçlanan, Kosova bunalımı için ortaya atılmış çözüm önerilerinin hiçbiri lehine veya aleyhine sonuçlara varmak değildir. Bölgedeki Arnavutların bir şekilde kendi kendini yönetmesi dışarıdan bakan gözlemcilerin hemen hemen tümüne gerekli ve haklı görünmektedir. Yani tarihçiler ve politikacılar Arnavutların kendi içlerinde kendi kendilerini yönetmelerinin gerekli olduğunda hem fikirdirler. Ancak denenecek bir çok farklı yol bulunabilir.
Öte yandan Sırbistan’ın da kesintisiz bir tarihi yoktur. Kosova yüzlerce yıl boyunca Sırbistan’a bağlı olmadan yaşamıştır. Çünkü bağlanacağı bir Sırbistan mevcut olmamıştır.
Yine etnik coğrafya açısından bakacak olursak Bosna olgusu Kosova’dan çok farklıdır. Bosna nüfusunu meydana getiren üç halk karmaşık bir şekilde bir arada yaşayarak etnik-dinsel bir mozaik oluşturmuştur. Çoğu bölgede mutlak bir çoğunluk grubu yoktur. Öte yandan Kosova Balkanlar’daki her türden standarda göre etnik açıdan homojen insanların meydana getirdiği pekişmiş bir kitle tanımının örneğini oluşturur. Kendi başına etnik homojenlik, devlet olmak için gerekli ve yeterli değildir ama; irili ufaklı bir çok devletin kuruluşunda doğal bir başlangıç noktası olmuştur. Bosna ya da Hırvatistan Sırplarının kendilerine yeni, yapay olarak homojenleştirilmiş etnik bölgeler kurmasını savunan Sırp politikacıların, zaten Kosova nüfusunun kabaca %90’ını meydana getiren Arnavutların iddialarına karşı çıkmaya hakları olamaz.
2. HARİTADA YOL BULMA: COĞRAFİ YERLER, ADLAR VE HALKLAR
19 ncu yüzyıl başlarına kadar Kosova dünya literatüründe pek tanınmayan bir bölge olarak kalmıştır. Batılıların Kosova’ya ait coğrafi bilgileri birkaç anayol ve dağ isminden ibaret bulunurken bölgeyi gösteren Avrupa haritaları 19 ncu yüzyılın ortalarına kadar hala birçok önemli hata içermekteydi.
Osmanlı hakimiyetinin son döneminde, Kosova’nın erişilmesi ve girilmesi zor bir bölge halinde bulunmasının sebebi politik etmenlerdir. Çünkü bu dönemde, bölgede kronik bir karışıklık, şiddetli isyanlar ve yönetime bağlı güçlerin bunlardan bile daha çok şiddet içeren isyan bastırma çabaları hüküm sürmekteydi.
Kosova’nın tarih boyu hep önem taşımasının nedenlerinden biri coğrafyaya daha doğrusu jeolojiye dayanır. Özellikle bölgenin doğu yarısı için geçerlidir bu. Burası bütün güneydoğu Avrupa’nın mineral bakımından en zengin bölgesidir. 1920’lerde bir Britanya şirketinin geliştirdiği Trepça madeni savaştan sonra Avrupa’nın en büyük kurşun ve çinko kaynağı durumuna gelmişti. Ayrıca ülkenin magnezit üretiminin yarısı burada gerçekleştirilmekteydi. Yugoslavya dünyanın üçüncü büyük magnezit üreticisidir. Batı Kosova’daki krom ve boksit yatakları da büyük önem taşır. Bölgede bir miktar bakır ve demir cevherinin yanısıra kömür yatakları da yer alır.
Kosova’nın maden ve mineral zenginlikleri Romalılardan tutun da Nazilere kadar bir çok fetih ordusunun hedefi haline getirmiştir. 1941’de Yugoslavya’yı işgal eden Hitler, burayı işgal bölgelerine ayırırken, Alman işgal bölgesinin bu zengin maden yatakları ve bu madenleri işleyen fabrikaları içine almasını sağlamaya dikkat etmiştir.
3. KÖKENLER: SIRPLAR, ARNAVUTLAR VE VALAHLAR
İlk Slavların Balkanlara gelişiyle ilgili çoğu ayrıntı net olmasa da belli başlı olaylar bilinmektedir. Sırplar Slav ırkına büyük ölçüde akrabadır ve Hırvatlar ile birlikte Slav kabileleri arasında en büyük topluluklar arasında bulunmaktaydılar.
Tarihçiler Sırpların kökenini Slavlara, Slav ırkının kökeninin ise ilkel bir topluluk olan Valahlara dayandırırlar. Valahların kökeni hakkında gün ışığına çıkmış çok az bilgi vardır. Arnavutların kökeni hakkında ise iki teori vardır. Bu iki teori de birbiriyle çelişen iddialardan öteye gidememiştir. Sonuçta Sırplar ve Arnavutların kökenleri hakkında tarihçiler kesin bulgularla konuşamamakta, dolayısıyla da her grubun mensubu kendilerine en yakın ve çıkarlarına en uygun düşen teorileri benimsemektedirler.
4. ORTAÇAĞDA PRES LAZER ÖNCESİ KOSOVA:850’LERDEN 1380’LERE;
Ortaçağ Kosova’sında Arnavutların ancak bir azınlık oluşturduğu çoğu köy ve kasabanın Slav adları taşıdığı tarihçiler tarafından bilinen bir gerçektir. 14 ncü yüzyıldan 19 ncu yüzyılın sonlarına kadar Balkanlar’da birçok savaş meydana gelmiş ve çok sayıda insan ölmüştür. Bu savaşlar sırasında Sırpların tarihinde önemli yer tutan göç olayları yaşanmış ve Sırplar değişik Balkan ülkelerine topluluklar halinde göç etmiştir.
18 nci yüzyılın ortalarında Balkanlar’da göçlerin etkisiyle yeni topluluklar oluşmuş ve bunların içinde Çingeneler ve Yahudiler önemli bir potansiyel meydana getirmiştir.
Balkan savaşları Balkan ülkelerinin kendi aralarındaki düşmanlıkların ve birbirlerine besledikleri kinin etkisiyle patlak vermiştir. Dünyayı büyük bunalımlara sürükleyen 1 nci Dünya Savaşı yine Sırpların yüzünden çıkmıştır. Bir Sırp milliyetçisin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtını öldürmesi zaten kritik olan dengeleri bozmuş ve 1 nci Dünya Savaşı çıkmıştır.
2 nci Dünya Savaşı sırasında ise Alman orduları bölgeyi işgal etmiş ve Kosova’yı üç bölgeye ayırmıştır. Savaştan ve dengelerin yeniden kurulmasından sonra Balkanlar fırtına öncesi bir sessizliğe bürünmüş ve tarihinde hiç olmadığı kadar sakin bir hayat sürmüştür; ta ki 1981 yılına kadar: 1981 yılında Priştine Üniversitesi’nde başlayan öğrenci hareketleri ve protestolar Balkanlar’ın yeniden karışmasına neden olmuştur.
Bu olaylar dalga dalga yayılarak Sırplarla Arnavutlar arasında etnik bir savaşa dönüşmüştür. Bu savaşta Sırpların bir etnik temizlik planını adım adım uyguladıkları ve kendilerini haklı çıkarmak için Batılı devleri de arkasına alıp bir çok hileye başvurdukları bilinçli tarihçiler tarafından çoktan fark edilmiştir bile.
Bu etnik temizlik esnasında Sırp lider Miloseviç Kosova sorununu sömürerek kısa zamanda ulusal bir lider haline gelmiştir. Kosova Arnavutlarının Miloseviç başkanlığındaki Sırplar tarafından 1990’lardan beri insan hakkı ihlallerinin yeterli bir dokümanını çıkarmak için bu kitaba birkaç yüz sayfa daha eklemek gerekir.
Sırbistan’ın toprak genişletmek amacıyla Nisan 1992’de Bosna’ya savaş açmasıyla Kosova’daki Arnavutların durumu da iyice kötüye gitmeye başlamıştı. Bosna’daki savaşın bitmesi Kosova’daki bunalımı sona erdirememiştir. Sırpların şovenist milliyetçi duyguları tüm olanlardan sonra hala devam etmektedir; sıradan Sırplar Kosova hakkında daha eleştirel düşünmeyi öğrendiklerinde bütün Kosova ve Sırbistan hakları bundan yarar sağlayacak, üstelik Sırpların sağladığı yarar daha da az olmayacaktır.

[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
BİR DÜĞÜN GECESİ
KİTABIN YAZARI
ADALET AĞAOĞLU
YAYIN EVİ VE ADRESİ
ÜLKEM YAYINEVİ
BASIM YILI
1976


1.KİTABIN KONUSU: 12 Mart olayı

2.KİTABIN ÖZETİ:Ali Usta yalnız değildir. Ve insan değişebilir. Kişilere, olaylara topluma yöneltilen eleştirilerin büyük çoğunluğu,’nihilist’,’anarşist’,’her tür inançtan kirişi kırmış’ Tezel’ den geliyor , hani bir duvara slogan yazmaya kalkışsa nerdeyse ‘tek yol,alkol!’ yazacağına bizi inandırdığı Tezel’den; profesör Ömer’den ya da Ali Usta’dan değil. Tezel ne anlayışlı, ne de dengeli olmak zorunda diye düşünür Ömer .Tezel’se benim anarşizmim de öyle yarım yırtık, öyle geri kalmış diyor. Ömer durmadan kendisiyle hesaplaşmakta. Bir yerde kendini ekonomiden,bilimden boşalttın bile diyor kendi kendine Ali Usta ise ancak genel doğrular söyleyebilir; sözgelimi öğrenci hareketleri için Tuncer’e dedikleri: Sizlersiz olmaz , ama yalnız sizinlede hiçbir bok olmaz. Sözgelimi ressam Tezel’in Boğaz Köprüsü’nde geçerken burda Boğaz’a, Kızkulesi önlerine salkımsaçak düşen ışıklar bir yudumluk içkiye ne güzel mezeolur! Ama Tezel’in içine biraz tereyağı karışmış bal rengi gözlerinde söyledikleriyle uyumlu başıboş bir ışıltı’da yok değil üstelik. Fıtnat Hanım’a, Aysel’i düşünürken, kendi sıkıntılarını bile getirdiğini görmedim. Taşralı avukat,sonra arsa spekülatörü,sonra inşaatçı,sonra bilmem ne motorlarının Türkiye temsilcisi ve o motorları orduya satmakta hünerli.
Babası bir şarıkıcı kadına tutulup anasını bıraktığı, Adanalı fabrikatör oğlu da kendisini değil başka bir kızı sevdiği için ‘hızlı devrimci’ kesilen Zehra;anasının babasının parasıyla profesyonel devrimcilik yapmaya kalkışan,bu arabayı keyif için tutmuyorum altımda. Bir gün...bir gün...deyip duran kendisine ‘abi’ diyen,elindeki paket sigaracığıyla hapishanede ziyaretine gelen gececik bir öğrenciye ‘Ulan beni sen ele verdin değilmi?’ diyebilen Oktay; onlar için her gün taa nerelerden kalkıp nerelere taşınanlara, onlara temiz çamaşırlar getirip kirlilerini götürenlere,kendileri yemeyip, çoluklarına çocuklarına da yedirmeyip bumlara tepsi tepsi baklava, börek taşıyanlara,ordan burdan borç alıp,yani iane toplayıp azlığından da utana sıkıla paraları verenlere bir afra, bir tafra: Biz içerdeyiz,siz niye dışardasınız?havası atanlar...
Tuncer ,bir marangozun oğlu. Son sınıfın, derslerinde çok tembel, eylemlerinde çok çalışkan bir öğrencisiyim. O son sınıfa gelebilmem için marangoz babam günde kaç dolap kapağı fazladan biçmiştir! Öğrenci hareketinin önde gelenlerinden. 23 yaşında kendini devrime adamış biriydim. Devrimci genç imajında sevdaya, aşka yer yoktur ama Yıldız’ı (Milletvekili Remzi Tarakçı’nın kızı ) tanıyınca fark eder bir elin sıcaklığından ne denli yoksun olduğunu: Demek hep yalnızmışım ! Beni seven ,benimde yürekten sevdiğim onca arkadaşımın arasında yapayalnızmışım da haberim yokmuş...Prof.Ömer’e ‘dudak büken’,derslerde Ömer’in karşısına geçip ‘Ooo, maşallah hocam, bakıyoruz Küba’nın ekonomisini de eleştiriyorsunuz artık. Sonra da sosyalist geçiniyorsunuz’’ diyen,Ömer ders verirken ‘in aşağı !’ diye bağıranlara öncülük eden Tuncer , zengin kızı Yıldız’la evlenir, Lozan’a atar kapağı doktora yapmak için.
Düğün gecesinde karşılaştığı hocası Ömer’e suçluluk duygusu içinde, ‘Yıldız’la çok sevdik birbirimizi... çok da seviyoruz hocam...’ demek zorunluluğunu duyan, ‘burda yapılacak ne kaldı ki’lere sığınmaya çabalayan, ama kendi kendisiyle kaldığı zaman ‘Ben Yıldız’ı mı seviyorum, Yıldız’la birlik kendimi İsviçre’de,doktorasını yapan biri olarak buluverişimi mi?’diye sormadan edemeyen, küçük oğlan kardeşinin kendisinden iğrendiğini bilen, Remzi Tarakçı’nın Çankaya’nın tepesindeki evine girip çıkarken bir zamanlar küçümsediği polis Ahmet’e görünmekten ürken, ‘Ali Usta’nın dükkanından içeri nasıl gireceğim?’ diye kaygılanan Tuncer...Tuncer, sadece ‘Tuncer’ mi? Bir bakın çevrenize: Tuncer,sadece ‘Tuncer’ mi?
‘İntihar etmeyeceksek içelim bari!’ Daha düdüğün ta başında böyle söylemişti. İçimde yakaladığım yepyeni bir şey.Bu, o bungun düğünden de, Aysel’in götürülüşünden de, Ayşen’den de, evime dönmeyişimden de, dahası o tek kurşundan da öne geçiyor. Herşeyi kavrayıp içine alıyor: Tezel bile yaşamak istiyor!’ Ömer ‘in değerlendirmesi,bu.
Tezel ‘Yirmi beşlerinde, çiçeği burnunda, elinden en iyi gelenle insanlığını ve ülkesini mek parmak yüceltmeye çalışırken sınırdışı edilmiş, yersiz yurtsuz bir vatandaş –ne vatandaşı canım- sınırdışı edilmiş bir hiç olarak duydum kendimi.’
Kimi zaman da, Ömer’in halkının adresini bilmediğini ileri sürmesi gibi, sadece hırçınlık olarak kalıyor. Ama yaşayan, yapay yanları olmayan –hatta sevimli- biri Tezel. Adalet Ağaoğlu’nun olumlu kişisi Ali Usta’dan daha gerçek, daha inandırıcı.

3.KİTABIN ANA FİKRİ: birdüğün insanın şeytan olmadığı çevredekilerin şeytangibi davrandığı felsefesini savunmaktadır

4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:Tezel,Ömer,Tuncer,İlhan,Dereli,Ayşen,Ali Usta...kişiler arasında özelle genel arasında belirgin bir ayrım yapılmıştır.Böylece gerçekçi bir roman ortaya çıkmıştır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Sevgisizliklerin,yıkılışların,kuşkuların,kaçışların kendinden hoşnutsuzlukların romanıdır. Toplumsal çözülüşün ağır bastığı bir dönemde,umarsız ve yalnız bireylerin umarsız ve yalnız bireylere bel bağlama çabalamaların romanı; nicedir bekleyen bir eleştiricinin romanı; yer yer Sartrenin ‘Cehennem başkalarıdır.’ Sözünü anımsatan bir roman. Ama bu kadar değil . karanfilleri,gülleri,glayölleri aşarak Anadolu Kulübüne girebilen sarı kır çiçeklerinin de romanı.

6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: Adalet Ağaoğlu’nun yazıları sürükleyici ve akıcıdır. Yazar edebiyat hayatı boyunca sabit kalmamışher konuda çeşitli romanlar yazmıştır. Adalet Ağaoğlu’nu edebiyatımızda bir dönüm noktası olarak ifade etmek mümkündür.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :Ankara Ekspresi
KİTABIN YAZARI :Esat Mahmut KARAKURT
YAYIN EVİ VE ADRESİ:İnkilap ve Ata Kitap Evleri, Ankara Cad. No:95 İSTANBUL
BASIM YILI :1981
KİTABIN KONUSU :Türk istihbaratçıları ve Alman ajanları arasında geçen bir casusluk öyküsü.
KİTABIN ÖZETİ :
Türk ordusunun gözüpek istihbarat subaylarından Binbaşı Seyfi ile, Alman ajanları arasında İstanbul-Ankara hattında geçen bir casusluk öyküsü bu. Dönemin güçlü devleti Almanya, Türkiye'yi de istila etmek istemektedir. Bu amaçla, aralarında çok güzel bir kadın olan Frolein Hilda'nın da bulunduğu en gözde elemanlarıyla İstanbul'a gelirler. Harekatın başlama parolası "Ankara Ekspresidir.
Seyfi’nin görevi Almanya’nın faaliyetlerini durdurmaktır. Seyfi ile Frolein Hilda ilk defe Alman hastahanesinde karşılaşırlar. Seyfi hastahanenin bir cephane yeri olduğu haberini doğrulamak için doğum yapmak üzere olan bir kadınla hastahaneye yerleşmiştir. Hilda ise bir kadın doğum uzmanı olarak hastahanede bulunmaktadır.
Seyfi normal çevrede havaalanı yapan bir muteahhit olarak tanınmaktadır ve birçok ingiliz ile de tanışıklığı vardır.Alman ajanlarının başında olan albay Seyfinin bir ajan olduğunu düşünüyor ve düşüncesinin doğrulanması görevini Hilda’ya veriyor. Albay, Hilda ile Seyfi’yi Ankara Palas Otel’de buluşturuyor. Hilda gördüğü adamın hastahanede ğördüğü kişi olduğunu anlayınca albayın düşüncelerinin doğruluğu ortaya çıkıyor.
Bu arada almanlar kendi kamplarında yetiştirdiği askerlerini gizlice Türkiye’ye sokmaya çalışmaktadır. Seyfi bu faaliyetleri engellemek için bir ihbar üzerine Karadeniz’de bir alman şilebini durduruyor ve askerlerin arasında Frolein Hilada’nın da olduğunu fark ediyor. Askerleri gemiyle tekrar Almanya’ya gönderiyor fakat Frolein Hilda’yı esir alıyor. Amacı daha önce Almanlar tarafından esir alınan bir ingiliz ajanını kurtarmaktır. İngiliz ajanının karşılığında Hildayı serbest bırakır. Bu arada Hilda Seyfi’ye delice aşık olmuştur.
Takas bittikten sonra bütün Alman ajanları yakalanır ve Almanya’ya geri gönderilmek üzere bir tren tahsis edilir. Alman albayı işlerinin bozulmasından dolayı Seyfi’ye büyük bir kin beslemektedir. Almanya’ya gönderilmeden önce Hilda’dan Seyfi’yi öldürmesini ister. Hilda gidecekleri akşam Seyfi’ye kendisini son bir kez görmek istediğini söyler ve Seyfi de bu teklifi kabul eder. Hilda o gece Seyfi’yi öldürmek için eve gider fakat aşkından dolayı onu öldürmeyi birtürlü başaramaz ve Seyfi’den kendisini karılığa kabul etmesini ister. Çünkü geri döndüğünde kendisinin öldürtüleceğinin düşünmektedir.
Seyfi de Hildanın güzelliğinden etkilenmiş ve ona aşık olmuştur. Hilda’nın teklifini kabul eder ve onunla evlenir..

[B]KİTAPDAKİ OLAYLARIN ve ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ [/B]

Seyfi cok iyi Almanca bilen kültürlü ,zeki bir türk zabitidir ve çok yakışıklıdır
Hilda asil bir aileden gelen idealist ülkesine bağlı güzelliği göz kamaştırar bir bayandır
KİTABIN ANA FİKRİ
Türkler’in inatçı, cesur şerefine düşkün bir millet oluşu.
KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap, tasvirlerle süslenmiş olay örgüleri çok iyi düzenlenmiş ve aynı zamanda ilk casusluk romanı olmasından dolayı herkes tarafından zevkle onunacak bir kitap..
YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
ESAT MAHMUT KARAKURT

Esat Mahmut Karakurt, birbiri ardına yazdığı aşk ve macera konulu romanlarıyla, yaşadığı dönemin en çok okunan yazarlarından biriydi. 1902 İstanbul doğumlu yazarın, iyi bir eğitim aldığını görüyoruz. 1924 yılında Diş Hekimliği Okulunu, 1930 yılında ise Hukuk Fakültesini bitiren yazar, gazetecilik, öğretmenlik, milletvekilliği ve senatörlük görevlerinde bulunduktan sonra, 1977 yılında bir beyin kanaması sonucunda aramızdan ayrıldı.
Esat Mahmut Karakurt'un yazdığı yıllarda, romancılığımızın birkaç koldan ilerlediği görülür. Bir yanda milli edebiyat akımı temsilcilerinin, bir yanda toplumcu çizgideki yazarların ve son olarak aşk/macera temalarını işleyen romancılarımızın ard arda eserler verdiği bu dönemde, onun tercihi, cumhuriyet ideolojisine uygun aşk ve macera öyküleri yazmak olmuştu. Tam anlamıyla ilk Türk casusluk romanı olan “ANKARA EKSPRESİ” ni de o yazmıştır.

ESAT MAHMUT KARAKURT’un YAYINLANMIŞ KİTAPLARI:
VAHŞİ BİR KIZ SEVDİM 1926
ÇÖLDE BİR İSTANBUL KIZI 1926
[B]DAĞLARI BEKLEYEN KIZ 1936 [/B]

ALLAHAISMARLADIK 1936
ÖLÜNCEYE KADAR 1937
SON GECE 1938
KADIN SEVERSE 1939
İLK VE SON 1940
KOCAMI ALDATACAĞIM 1940
SOKAKTAN GELEN KADIN 1945
ANKARA EKSPRESİ 1946
BİR KADIN KAYBOLDU 1948
ÖMRÜMÜN SON GECESİ 1950

ERİKLER ÇİÇEK AÇTI 1952
SON TREN 1954
KADIN İSTERSE 1960
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI Big GrinÖNÜŞÜM
KİTABIN YAZARI :FRANZ KAFKA
YAYIN EVİ VE ADRESİ :CAN YAYIN EVİ; HAYRİYE CAD. NU:2, 80060
GALATASARAY,İSTANBUL
BASIM YILI :1996






1.Kitabın Konusu
2.Kitabın Özeti
3.Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi
4.Kitap Hakkındaki Şahsi Görüşler
5.Kitabın Yazarı Hakkında Kısa Bilgi






KİTABIN KONUSU:

Dönüşüm adlı anlatı, yazarın anlatım sanatının gerçek anlamda doruklarına ulaştığı bir yapıttır. Küçük burjuva çevrelerindeki tiksindirici aile ilşkilerini en ince ayrıntılarına kadar irdeleyen anlatı, aynı zamanda genelde toplumun kalıplaşmış, işlevini çoktan yitirmiş olan akışına bilinç düzeyinde başkaldıran bireyin tragedyasını çarpıcı biçimde dile getirir. Gregor Samsa’nın başkalaşması, bir böceğe dönüşmesi, salt bir çarkın kaskatı dişlisi, eleştirmeyen, ama yalnızca boyun eğen bir toplum teki olmaktan çıkma anlamı taşır; böylece böcekleşen’in yazgısı, elbet toplumca dışlanmaktır.

KİTABIN ÖZETİ:

Gregor Samsa, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. İlk başta gördüklerinin gerçek olduğunu inanmak istemez ancak yatağından kalkmak isteyince buna inanmak zorunda kalır. O artık dev bir böcektir.
Her sabah işe gitmek için bindiği tren saat altıda hareket etmektedir; bu yüzden en geç saat beşte uyanmak zorundadır. Ancak saate baktığında saatin hemen hemen yedi olduğunu görür. Kalkmak istemektedir ama artık ona yardımcı olacak kuvvetli bacaklarının yerinde birbirinden bağımsız hareket ediyormuş gibi görünen onlarca bacakçık bulunmaktadır.
Annesi oğlunun uyanamamış olduğunu sanır ve kapıya vurmaya başlar. Kilitli kapının arkasından oğlunu uyandırmaya çalışır. Gregor kalktığını söyleyerek annesini savuşturur ancak sesi çok garip çıkmaktadır. Annesi onun hasta olduğunu düşünmektedir.
Gregor büyük uğraşlarla yatağından kalkar, yeni vücuduna alışması hiç de o kadar kolay olmayacaktır. Saat sekiz civarında patronu eve gelmiştir ve çok kızgıdır. Gregor’a birkaç soru sorar ancak Gregor artık konuşamamaktadır. Sesi hayvan sesi gibidir. Kapıyı zorlukla açar. Patronu onu görünce korkudan evden kaçar; annesi ise bayılmıştır. Babası onu sopa darbeleriyle odasına geri sokar.
Kız kardeşi Grete Gregor’a değişik yiyecekler getirir. Artık Gregor kokuşmuş yiyecekleri tercih etmektedir. Annesi onu görmeye bile cesaret edememektedir.
Babasından defalarca dayak yiyen Gregor’un vücudu oldukça zayıflamıştır. Vücudunda oldukça ciddi yaralanmalar oluşmuştur. Yemek dahi yiyememektedir. Aile meclisi toplanır ve sonuçta Gregor’ u evden atmaya karar verirler. Hizmetçi kız aileye şöyle seslenir:
-Boş yere zahmet etmeyin, Gregor öldü. Az önce Gregor’u çöpe attım.


KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ

Gregor Samsa: Eserin baş kahramanı. Annesi, babası ve kız kardeşi ile aynı evi paylaşmaktadır. Ailesinin geçimini kumaş tüccarlığı ile sağlamaktadır. Bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında kendisini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulur. Bu andan itibaren Gregor’un hayatında büyük değişiklikler olacaktır.
Gregor’un annesi: Gregor’un öz annesidir. Dönüşümden önce oğlu ile araları araları çok iyi iken dönüşümden sonra artık onun yüzünü bile görmeye katlanamamaktadır.
Grete:Gregor’un kız kardeşidir. Dönüşümün ilk evrelerinde kardeşi ile araları hala iyi iken sonraları Gregor’ a adeta düşman olmuştur.
Patron: Gregor’un aksi patronudur. İşçilerini ve Gregor’u birer makina olarak görmektedir.
Himetçi kız: evde temizlik işlerine bakmaktadır. Gregor’la fazla bir bağlantısı yoktur. Ancak ailenin davranışlarını yakından takip etmektedir.

KİTAP HAKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:

Eser son derece sade bir dille kaleme alınmış. Okuyucunun dikkatini dağıtacak, canını sıkacak ayrıntılara inilmemiş. Kişilerin psikolojik tahlilleri son derece mükemmel bir tarzda yapılmış. Herkesin mutlaka okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Zaten kitap hacim olarak da fazla yer kaplamıyor. İki gün içerisinde rahatça okunabilecek bir eser. Kitabın tercümesi de hatasıza yakın yapılmış, çevirmen kendi düşüncelerini de eklemiş.
Bu eseri okuyacak olan arkadaşların Kafka’nın diğer romanlarını da okumak isteyeceklerini sanıyorum.

KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:

Franz Kafka, 1883 yılında Prag’da doğdu, 1924 yılında Viyana yakınında bir sanatoryumda öldü. Çekoslovakyalı olasına karşın almanca yazan Kafka, Prag’daki Alman üniversitesinde hukuk tahsili yaptı, 1906 da hukuk doktorasını verdi. Sağlığında yapıtları yankı uyandırmedı, ölümünden sonra romancı dostu Max Brod öykü ve romanlarından çoğunu yayımlattı.1910’dan ölümüne kadar tuttuğu günlükleri 19482de yayımlandı. Kafka’nın yapıtlarının en çarpıcı yanı, bilerek uyguladığı sadelik ötesinde düşten doğan gerçek dışı ve esrarlı bir dünya saplantısı arasındaki çekişmedir. Kimi zaman gerçeküstücülüğe yaklaşan anlatımıyla Kafka, mevcut okulların hiçbirinin tanımına sığmaz. Çoğu Türkçeye de çevrilmiş olan yapıtlarının başlıcaları şunlardırBig Grinönüşüm, Ceza sömürgesi, Bir Açlık Ustası, Dava, Şato, Taşrada Düğün Hazırlıkları, Milena’ya Mektuplar.



[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Posting Freak
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI :KERTENKELENİN UYKUSU


KİTABIN YAZARI :Nihan TAŞTEKİN

YAYIN EVİ :OĞLAK YAYINLARI

BASIM YILI :2000


KİTABIN KONUSU : Yakın iki arkadaşın birbirlerine oynadıkları oyunun,polisiye romanları aratmayacak şekilde gerçeğe dönüşmesi.

KİTABIN ÖZETİ : Cem BEYOĞLU,özeldedektiflik,avukatlık arasında gidip gelen,tutarsızlıkla dolu hayatında aslında ne yapacağını kendisi de bilemeyen birisidir .Tek umudu kesif kokulu binanın üçüncü katında yer alan bürosuna bir müşterinin çıkagelmesi ve aacağı pek de tatminkar olmayan ücret karşılığı tekdüze yaşamını evi ve bürosu arasında devam ettirmektir.Avanslarla kıt kanaat geçindiği yaşantısında yaptığı tek kayda değer şey sevgili kitaplarına ve hayallerine bol bol zaman ayırmak ve herkesten gizli polisiye öyküler yazmaktır.Bürosundaki eskimiş yıpramış mobilyalarından,kafasının üstünde dönen pervanesinden aldığı hazla dolu yaşamı,kendisince,üç aydır hiç arayıp sormamasından ölmüş olabileceğine hükmettiği çocukluk arkadaşı Ergin,sırıtarak,süürpriiiiz,bakışlarıyla kapının önünde kendisini süzerek beklediği an bitmiştir.
Oyunu ilk başlatan , aşık olduğu palavrasıyla Ergin olur.Ergin , güya, patronunun gece kulüplerinden birisinde tanıştığı Rusyalı bir sarışına, Sonya, kendisini kaptırmıştır.Cem’in yanına gelmesinin nedeni, kısa süreli güzel bir ilişki geçirdiği Sonya’nın ortalardan kaybolması, bunun sonucu da kendisince biraz dedektiflik yalamış arkadaşından onu bulması için yardım istemeye gelmesidir.Ergin’e göre Sonya bütün diğer kadınlardan farklıdır.Bütün hafifmeşrepliğine rağmen, güya yüzünde ve bakışlarında karşı konulmaz bir masumiyet vardır.Cem’in oyuna girmesi de, aslında bir dakika bile sessiz duramayan , varlığını her an heryerde kabul ettirmek için elinden geleni arkasına koymayıp fiziksel ve ruhsal bütün gürültü kirliliklerini yapan arkadaşının, aşk nelere kadir, dedirtecek suskunluğu, çaresizliğiyle tamamlanır.Karşısında , Adana yemiş İngiliz havalarıyla duran arkadaşının aşığım ayaklarına engel olamadığı bir şefkat duygusuyla kanan Cem de , sonunun nerelere kadar varabileceğini şimdiden tahmin bile edemeyeceği oyunda başrol yerini en sonunda almıştır.Hikayenin bu kısmı , Cem’in oyuna geldiğini hala anlayamamasıyla hazzına haz katan Ergin’in , oyunu daha da çıkmaza sokmasına ve sonunda bunun bir oyundan ibaret anlayan Cem’in kendisince Ergin’in kalbine bir kurşun sıkarak arkadaşlığından men edip kedisi Hamiş ile Akdeniz köylerinden biri olan Arnıç Köyü’ne adeta bir Robinson hayatı yaşamaya gitmesiyle son bulur.
Cem Beyoğlu , Arnıç’ta geçirdiği ilk haftanın sonunda , yürüyüşleri sırasında arasıra yollarının kesiştiği babasının kendisi için yapyığı evde ,dadısı Saniye Hanım’la kalan zengin,genç bir kadınla tanışır. Hikayenin ikinci kısmı ya da Cem’in Ergin’e karşılık oyunu olarak da adlandırabileceğimiz bu kısım Erginsiz olarak devam eder. Cem , hikayede yardımcı kahramanlar da diyebileceğimiz Erdem , Kerem ve Saniye Hanım’la bu kısımda tanışır. Cem , Gonca , Erdem ve Kerem dörtlüsünün , biz de şu Ergin’e bir oyun oynasak ya! , diye başladıkları oyun bir gün Gonca’nın hergünkü yürüdüğü yollardan birinin kenarındaki uçurumda jandarmalar tarafından bulunmasıyla son bulur.
Esasında , hikayenin şu ana kadar geçtiği bir ve ikinci kısım , Ergin’in o süürpriiiz bakışlarıyla çıkagelmeden önce , Cem’in tekdüze yaşantısında bir sır olarak sakladığı polisiye öyküler arasında yerini almıştır. Bunu Cem’in annesi tarafından oğlunun intihar nedenini aydınlığa kavuşturması amacıyla , esasında haritada yer almayan Arnıç Köyü’ne gönderilen Oktay PALAMUT , yani hikayedeki Ergin anlar. Arkadaşı Cem , kendi ismi Cem Beyoğlu hariç bütün herşeyi değiştirerek yazıya dökmüştür. Ergin , Oktay Palamut , e göre herşey bir oyundan ibaretti ve Cem gülüp geçememişti. Üçüncü hikaye , olmayan bir cinayetin ve arkadaşının intiharının ardındaki esrarı kovalamaya yönlendirilen Oktay Palamut’la devam eder.Ancak Gonca ,oyunda ölümü kararlaştırılan şekilde sahiden ve tam da planladıkları gibi ölür.
Kitap, bu karşılıklı oyunların bazen gerçek hayatta tam olarak yerini bulmasıyla , bazen kaderin ve şansın oyuna yeni parçalar katarak yeni kapıları aralamasıyla ilgilidir.Serüven bundan ibaret , hikaye bundan ibarettir.

KİTABIN ANAFİKRİ : Bazen arkadaşlar arasında , birbirimize başta neşeli olacağına inandığımız irili ufaklı oyunlar oynayabiliriz.İnsanın yaradılışından dolayı bunu doğal karşılamak gerek .Ancak , fantezilerimize , duygularımızı tatmin etme kaprislerine kapılarak oyuna oyun katmak , birbirimizin ayağını kaydırmaya çalışmak doğru değildir.her ne olursa olsun , bazen gülüp geçmeyi bilmeliyiz.Ayrıca yaşantımızda , alışkanlıklarımızda , anlayışlarımızda tutarlı olup dengeli bir insan olmayı bilmeliyiz.Kendimizi ortamdan soyutmuş gibi kabul etmeyip , iyisiyle doğrusuyla sosyal hayata kendimizi adapte edebilmeli , toplumu oluşturan bir bireyin de kendimiz olduğunu unutmamalıyız.

KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :

Cem Beyoğlu : Yaşam tarzıyla tutarsız bir insan.İç ve dış dünyasında dengeyi tam manasıyla sağlayamamış bir kişilik .Altı derece miyop gözlükleri , çipil mavi gözleri ve narin elleriyle dedektiften çok banka müfettişini andıran ; çocuk suratlı denemezse de erkeksilikten pek nasibini alamamış hanımevladı görünümünde birisi.Karşı cinse pek ilgi duymayıp hatta bir ara Kerem’e ilgi duymasıyla , gıcır herşeyden nefret etmesiyle tutarsız bir kişilik.
Oktay Palamut : Hikayede , Cem tarafından Ergin Takipçi diye canlandırılmış.En olmadık zamanlarda en beklenmedik sesleri çıkaran , gürültüyle geğiren , kahkahalarla gülen , yüksek sesle ve el kol hareketleriyle konuşan , hatır hutur kaşınan , bir tipleme.Mafyöz bir firmanın avukatlığını üstlenmiş.Pratik zekasını Cem gibi hayal kurmak yerine kanunlardaki boşlukları bulmaya yönlendirdiği için kısa zamanda patronlarının gözüne girmiş ve vazgeçilmez adam konumunu almıştır.
Sonya : Gerçek yaşamda Canan . Sarışın , uzun bacaklı , Dişe dokunur bir kadın.Ama kendisine düşen repliği iyi oynamayarak , Cem’e Ergin’le olan ilişkisinin bir oyundan ibaret olduğunu çaktırmıştır.
Gonca : Gerçek yaşamda Şule . On yaşında dadısı olan Saniye Hanım(Müşerref)a verilmiş . saniye Hanım , yaşına rağmen dik duruşlu , sorgulayıcı bakışlı , güçlü bir kadındır. Gonca’nın ailesi , esasında İzmir’in en soylu ailelerinden gelmedir.Gonca , yaşına rağmen , bir işte dikiş tutturamamış , babasının parasını yemektedir.O da tutarsız bir yapıya sahiptir.
Erdem :Gerçek hayattaki adı Merdan’dır. Uzun boylu , sakallı , zayıf , kırk yaşlarında , köyün merkezindeki küçük kafenin sahibi.
Kerem :Gerçek hayatta Erdinç. Kitapta geçenlerden Gonca’yı öldürenin daima kendisi olduğunu düşündüren ,uzun boylu , sağlam duruşlu , yanık teni , inci dişleri , gözlerinin içine dek gülüşüyle ^gerçekten çekici^ denen ve sahiciliği konusunda karşısındakini daima tereddüte düşüren genç bir adam.Şurada burada çalışaraktan kazandığı parasıyla lüks yaşayıp , gezmeyi seven birisi.


KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER : 3 Şubat günü , çarşıda dolaşırken arasıra yaptığım gibi büyük kitapçılardan birisine girdim.Bunu bana ablam tavsiye etmişti.Kitapçıda bir veya iki saatimi geçirmekten hiç gocunmam.O gün , İmge Kitabevi’nde de iki saat oyalandım.Raflara , tek tek kitaplara baktım.Kanım kaynıyordu ama cebimde pek fazla paranın olduğu söylenemezdi.Çıkışta ayıp olmasın diye iki buçuk milyona aldığım bu polisiye kitabın beni bu kadar etkileyebileceğini doğrusu o anda tahmin edememiştim.Ama insan iki kez okuyup , üçüncüyü de okuma hevesiyle yanıp tutuşurken anlıyor.İlerideki kütüphanemin raflarından birisine koyabileceğim bir kitap , diye geçiriyorum içimden.
Kitapta bilgi iletişimi sağlayıcı ,lafı gediğine oturtucu , etkileşimi kolaylaştırıcı birçok öge mevcut.Kişiler raporda ele aldığım gibi sınırlı değil.Ben yalnızca önemli kişilere değindim.Ayrıca kitabın polisiye yönü var.Okuduğum ilk Türk polisiyesi.Sürükleyici…Sonunda hala tam olarak çözemediğim bir nokta var ve ben ve benim yüreğim kitabı üçüncü defa okuma sevdasına gark oldu.Her ne kadar , 170 sayfalık kitaptan birşey çıkmaz , diyenler olacaksa da , onlara yanıldıklarını ve hikayeyi onların da tatması gerektiğini söylerim.


KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ : Nihan Taştekin , artık , Türkiye’de de iyi polisiye yazan , ayrıntıların gerçek tadını çıkaran , “iyi polisiye , daha da iyi edebiyattır” sözünü kanıtlayan bir kadın polisiye yazarımızdır.Nihan taştekin , alanda yeni olduğu için aradığım internet sayfalarında dahi hakkında detaylı bir bilgi bulamadım.
[Resim: 114ld.jpg]



Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo

İçerik sağlayıcı paylaşım sitesi olarak hizmet veren Pir Zöhre Ana Forum sitemizde 5651 sayılı kanunun 8. maddesine ve T.C.K'nın 125. maddesine göre tüm üyelerimiz yaptıkları paylaşımlardan kendileri sorumludur. Sitemiz hakkında yapılacak tüm hukuksal şikayetleri İletişim bağlantısından bize ulaşıldıktan en geç 3 (üç) gün içerisinde ilgili kanunlar ve yönetmenlikler çerçevesinde tarafımızca incelenerek, gereken işlemler yapılacak ve site yöneticilerimiz tarafından bilgi verilecektir.