KİTABIN ADI
KOKU
KİTABIN YAZARI
PATRICK SUSKIND
YAYINEVİ VE ADRESİ
CAN YAYINLARI GALATASARAY - İSTANBUL
BASIM YILI
1998
1. KİTABIN KONUSU:
Tüm insani duyumlarını kaybetmiş salt kokulara karşı duyarlı ve istediği kokuları üretmek için çalışan kendini insanlara kabul ettirmek isteyen bir dahinin hayatı anlatılmaktadır.
2. KİTABIN ÖZETİ:
Bu kitaptaki kahramanımızın ismi; Jean Babtiste Granouille’dir. Yılın en sıcak günlerinden biri ve Granouille’nin annesi sancılar içinde Rue Aux Fers de bir balıkçı tezgahının yanında, öyle bir yer ki orası yanındaki mezarların kokuları bile hissedilmiyordu. Zaten o dönemde kentlerde ; caddeler; gübre,sidik, çürümüş tahta, sıçan yağı gibi pis kokular kokar. İşte öyle bir yerde Granouille’nin annesi beşinci çocuğu olan Granouille’yi diğer dört çocuğu gibi aynı yerde dünyaya getirir,1738. Ölü balıkların pis kokuları nedeniyle tezgahın yanına düşer, bayılır. Yenidoğan çocuk bağrışmalar, koşuşmalar sonucu ve değerlendirilen durumlar sonucu Granouille sütannesine verilir. Annesi de bu arada diğer dört çocuğunun bu şekilde ölmesine neden olduğundan hüküm giyer ve bir kaç hafta sonra kafası uçurulur.
Biraz zaman geçtikten sonra sütana Jeanne Bussie, elinde sepetle Saint Merri manastırının kapısına dikilmiş, kapıyı açan Papaz Terrier’ye işte deyip sepeti yere bırakıverir. Papaz bunu neden yaptığını sorar. Sütana çocuğun içine şeytan girdiğini söyleyerek onun, evinden gitmesini ister. Papaz Terrier daha fazla para vermek ister ama sütana para istemediğini, Granouille’nin diğer çocuklara göre çok farklı olduğunu ve hatta çocuğun hiç kokmadığını yani aslında onun insan olmadığını söylemektedir.
Peder, çocuğu kendisinden uzaklaştırmak istiyordu. Çünkü sütananın söylediklerine inanmaya başlamıştı. Madam Galliard adında bir sütana tanıyordu ve kendisinden baya uzakta yaşıyordu. Madam Galliard’ın evine giderek çocuğu ona teslim etti ve bir yıllık ücreti de peşin ödedi.
Zaman geçer,Granouille Madam Galliard’ın evinde büyür. Granouille’yi Madam’ın evinde hiç sevmezler ve Granouilleden rahatsız olurlar. Halbuki Granouille o kadar nefret edilecek ya da tiksinilecek bir çocuk değildir. Tabi zekası da ahım şahım değildir.
Madam Galliard ummadığı kadar uzun yaşar ve 1975 yılında vefat eder. Granouiile de tüm insani duygulardan yoksun olarak büyür. Aşk, sevgi, başkalarını düşünmek vb duygulardan hiçbirine sahip değildir. Kendisinin bir insan gibi kokmadığını anladığı gün, dünyası yıkılır. Geri kalan hayatını dünyanın en iyi kokularını üretmeye adar ve bu arada kendisini insanlara kabul ettirmek içinde kendisine kokular ürertir ve hatta bunları gerçekleştirmek için cinayet bile işler ayrıca Granouille’nin diğer bir özelliği de çok iyi koku almasıdır.
Granouille kendi benliğinin dışında her şeyi yaratabilmiş bir dahi olduğu halde sonu çok trajik olmuştur. Granouille’yi melek gibi gören insanlar ondan bir parça almak isterler ama onu paramparça edip öldürürler.
3. KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsanları sadece göründükleri gibi değerlendirmemek gerektiği ve görüntüleri nekadar kötü de olsa onlara bunu hissettirmememiz ve onları oldukları gibi kabul etmemiz gerektiğidir.
4. OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
a) GRANOUILLE: Tüm insani duygulardan yoksun, aşk, sevgi, başkalarını düşünmek vb duyguların hiçbirine sahip olmayan ve salt kokulara karşı oldukça duyarlı bir insandır.
b) JEANNE BUSSIE: Granouille’nin sütannesi, para karşılığı çocuklara bakan bir kadın.
c)MADAM GALLIARD: Aldığı paraya göre bir sistem kurmuş, bazı prensipleri olan ve para karşılığı çocuklara bakan bir kadın.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Bu kitap bence dünyaya başka açılardan bakmamızı sağlıyor ayrıca toplum eleştirisini iyi sergileyen bir kitap. Eğer okumadıysanız mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.
6. YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
Patrick Suskind, 1928 yılında Almanya’da doğdu. Geçmişi hakkında kesin bilgilere sahip değilim. Ama modern edebiyatın ünlü yazarları arasında olduğu bir gerçektir. Suskind, anlatmak isteyip de anlatamadığımız hisleri bir çırpıda kolayca anlatabilme yeteneğine sahip bir yazardır. Bilinen bazı eserleri :
a)Aşk ve Yemek
b)Üç Damla Kan
c)Gavur Mahallesi
d)Geniş Zamanlar
e)KOKU
f)Yunan Masalları
g)Ermişin Bahçesi
h)Kimlik
I)Bağdat Yolları
i)Asılacak Kadın
j)Büyük Balıklar
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[B] KİTABIN ADI: BİR YAZIN TARİHİ [/B]
KİTABIN YAZARI: HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYINEVİ: REMZİ YAYINEVİ
BASIM YILI: 1985
[B] [/B]
[B] KİTABIN ÖZETİ: [/B]
Şiddetli ve korkunç bir sağnak altında soluk alamayan birisi gibiyim. Bir süre bir duvar dibine çekilerek başımdan aşağıya dökülen bu sağnağın içinde ciğerlerime biraz güç kazandırmak, bu korkunç dolanıp duruşuna beni de takarak döndüren bir kasırga arasında benliğimi biraz herkesten uzak ve ayrı bir yapayalnızlık içinde, kendimle söyleşerek dinlendirmek istiyorum.
Sanıyorum ki şakaklarımın arasında bir buhar gücüyle kaynayan şu kağıtların üstünde sıralandırılıp bölümlere ayıracak ve çözümleyebileceğim. Bu dört aşkım çatışma noktasını oluşturarak, parçalanmasına pek az bir şey kalan darmadağın yüreğimi daha yakından görmeyi başarabileceğim umudundayım.
Dört aşk, bir yaz içinde dört aşk!... Bu temel üzerine kurulmak suretiyle ne güzel bir komedi yazılabilirdi. Bir tiyatro yazarı olsaydım, kişileri şöyle oluştururdum:
Güzin: 17 Nevin: 16 yaşında, daha geçen yıl (artık kendisine) izin verilmiş bir İngiliz mürebbiyesinin elinden kurtulmuş iki kızkardeş... Güzin'in sarı ela gözleri var ki sürekli ortalıkta gülmeye neden olabilecek bir şeyin geçinmesini bekleyen, gizliyi arayan ve gözetleyen iki yıldız gibi parıldar. Uzun kızıla çalan saçlar ki çoğunlukla büküle büküle ta başının arkasına dört bağa iğne ile tutturulmuştur.
Ãliye 18, Samiye 15 yaşında. Güzin ile Nevin'in teyze çocukları yazı birlikte geçirmek için konukluğa gelmişler. Ãliye iri, hülyalı, mavi; Samiye yeşili andıran gizemli gözleriyle bir şiir okuyor, öteki ise bir hainlik düşünüyor gibidir. Ãliye'nin ince ve uzun bir boyu bosu vardır ki şiddetli bir rüzgâra rastlayacak olsa kırılacak sanılır. Samiye'de bu boy bos, daha gelişmek için zaman bulamayarak tatlı dolgunluklarla hapsedilmiş halde kalmıştır.
Daha sonra güvercin kümesinden çıkmayan bir amca ile kozlarının Güzide ile Nevin'in gürültülerini işitmemek için aşağıdaki odasından kulaklarını tıkayan bir yengenin ilgisiz savsaklamasıyla bu dört tehlikenin arasına korunmasız, savunmasız salıverilmiş bir genç;
Yirmi iki yaşında; okuldan çıktıktan sonra dört yılını vilayetlerde, yol çalışmalarında geçirerek bu yaz ki izin ve dinlenme zamanını İstanbul'da geçirmek için gelmiş. Bir mühendis; ama bu kare aşkın ortasında yüreğinin bütün o düz ve düzenli çizgileri kırılmış, zavallı ve perişan bir mühendis ki duygularına doğru bir belirlemeyi bir türlü başaramıyor...
Komedinin kişilerinden birini savsaklamış oldum: Savsaklanabilecek bir yüz ama, yanında yöresinde uçan bilmem nasıl bir incelik ve acıma havasıyla, bu yüzden de bu (çizilen) tabloda bir hayatı var. Meliha! Öksüz bir kız. Bizim ailenin uzaktan bir yakını olduğunu bana nasıl anlatmışlardı! Ölmüş bir dayının...
Uzaktan bir akrabalık ki zavallı Meliha'nın hüzünlü yüzü gibi ortadan siliniyor.
Hepsinin büyüğü de, hepsinden küçük görünüyor. Güzel değil: üstelik siyah ve her zaman ağlar gibi duran gözleriyle, elemli bir gülücükle hafifçe kenarları kasılmış sanılan dudaklarıyla; hoş görünmek için hiçbir özen göstermediği belli olan sade ve düz taranmış siyah saçlarıyla bütün gençliğinin üstüne bir donuk perde çekilen bu kimsesiz, sığınmış genç kız yüzü için derin bir acıma duymasam üstelik çirkin diyeceğim.
İşte o komedinin kişileri bunlar. Sahne; Çubuklu'nun, uzun bir terkedilişle harap olmaya yaklaşmış, büyük bahçeli bir yalısını gösterecek.
Karar vermekten beni engelleyen şey nedir? Madem ki bu böyledir, böyle olmak gerekir.
Zavallı Meliha! Adı bile kendisine acınılarak bağışlanmış bir avuntu gibi duran kızcağız! Bu demek oluyordu ki güzel değil, hiç güzel değil; ama Meliha!... Bu ne kadar doğru?...
İlk önce çirkin sanılan ve belki çirkinliğindeki saklanmış bir güzellik bulunan bu düzgün ve ölçülü yüzden nasıl bir güzellik şiiri yayılarak bir melulluk havası içinde insanı sarıyor. Siyah gözlerinde sizden acıma dilenen, güzel olmayışından dolayı bağışlanmasını bekleyen bir korkuyla titreyen bir bakış var...
Yüzünde solgun, hafif sarı bir renk var ki eğer bu yüzü hayatta fazla buluyorsanız, gözlerinizin önünden hemen silinmek için bir işaretinizi bekliyor gibidir. Sonra buna bir yürüyüş ekleyiniz ki basamaktan çekingen, sanki akıyor (gibi iner): bir ses veriniz ki söz söylemek zorunda kaldıkça saklanmak, kendisini işitmekten şaşıyormuşçasına, sanki var olmamak istesin.
Ah! Bu vücut bana nasıl durgun ve tatlı bir hayat verecek; beni nasıl bir sessiz mutlulukla yaşatacak! Bana ne keskin dişlerinin arasındaki sivri dilinin ucu gülümseyen Güzin, ne yanaklarından bir ateşin alevleri püskürmeye hazır duran Nevin, ne o sarı saçlarının altın tacıyla göksel bir yaratık gibi dünyanın üstünden uçuyor sanılan Ãliye, ne de garip gözlerinin içindeki şaşırtıcı yeşillikleri insanı ürküten Samiye gerek.
Ben hayatımı bir sevecenlik, incelik ve duygusallık içinde tatlı ve acı bir hülya ile uyutacak olan bu hüzünlü yüze muhtacım. Evet, böyle olacak; onların hiç birini değil, yalnız bunu seviyorum ve hayatımı ona vereceğim!...
Onlar (kim bilir) nasıl korkunç bir kahkaha ile buna gülecekler. Dudaklarının bütün küçümseme anlamıyla:
- Meliha, Meliha'yı sevmiş!... diyecekler.
- 17 Temmuz:... -
Sabahleyin o herkesten önce kalkıyor; bir gün onu ellerinden tutup (kendisini sevdiğimi) itiraf edeceğim... Evet, büyük bir "darbe" vurmak gerekiyor.
- 20 Temmuz:... -
Son sayfa... Burada geçecek son gecenin son sayfası. Zavallı aşk defteri!...
Bu sabah kalktığım zaman penceremin altında bir ayak sesi işittim. Bir sezgi bana haber verdi ki o'dur. Panjuru yavaşça kaldırarak baktım: O idi. yavaş yavaş o yeşil yola doğru ilerliyordu.
O dakikada yüreğim nasıl çırpınıyordu! Bugün başaramazsam benim için artık her şeyin bitmiş olduğu yargısına varmak, buradan bir hafta sonra bir boş anı ile ayrılmak gerekiyordu. İşte o büyük "darbe" yi bu sabah vuracaktım.
Mümkün olduğunca giyindim; yavaşça merdivenlerden indim, bahçeye çıktım. Kendi kendime:
- Ne olursa olsun!... diyordum.
O, yolun sonuna yaklaşmıştı. Köşkün pencerelerinden görülmeyecek bir noktada onunla buluşmak için acele etmek gerekiyordu. O döndüğü zaman beni gördü ve bir süre hareket edemeyerek öyle durdu. Sonra, ufak bir kararsızlıktan sonra bana doğru ilerledi. Ben şimdi daha hızlı yürüyordum.
Ta karşısına gelince durdum. O da duruyor, biraz korkuyla bana bakıyordu. Beni konuşmaktan engelleyen bir yürek çarpıntısıyla titriyordum. Sonunda:
- Sizi izledim!... dedim.
Evet, niçin yalan söylemeliydi?... O birden sapsarı oldu, sarsıntı geçiriyor sandım.
- Evet, sizi böyle ne vakitten beri izlemek, size sonunda söylemek istiyordum...
Zayıf göğsü iri soluklanmalarla yükselip iniyordu.
- Beni mi? dedi. Sonra, elleriyle tutunacak bir yer arıyor gibi sallandı.
- Bana bir şey mi söylemek istiyordunuz?
Karşılık verdim:
- Evet, bir şey değil, bir çok şey... Sizin anlamış olmanız gereken şeyleri sonunda, evet sonunda size söylemek istiyordum: beni bağışlıyorsunuz değil mi? isterseniz bana çıldırmış gözüyle bakınız; ama buraya geleliden beri ne kadar ıstırap çektiğimi biliyorsunuz.
Biraz gülümser gibi oldu. Sonra birden bu sarı yüzü umulmayan bir kırmızılık kapladı, titrek bir sesle:
- Lakin, dedi; benimle eğleniyorsunuz, benimle eğlenmek isteyenlere araç oluyorsunuz!...
Bu aklıma gelmemişti. O zaman ellerini tuttum. Şimdi bir çocuk gibi ağlamak üzereydim:
- Bir hafta sonra gideceğim, biliyorsunuz. Söyleyin, yalnız tek bir sözünüzle burada kalayım. Beni kabul ediyor musunuz? Sizi her zaman sevecek olan bir eş olarak kabul ediyor musunuz?
Elleri titriyordu. Gözlerini yavaşça indirdi. Ta içinden yükselen büyük bir soluklanmayla bu zayıf vücut kabardı. Sonra usulca, gevşek bir hareketle ellerini çekerek, başını umutsuz bir halle sallayarak:
- Yanılıyorsunuz, dedi; beni sevmiyorsunuz, bana acıyorsunuz, o kadar... Ve bunu benim (önerinizi) kabul ettiğim dakikada anlayacaksınız. O zaman ben ölürüm...
Bu son söz ağzından son hayat soluğu gibi çıktı. Şimdi kaçmak, daha fazlasını işitmemek istiyordu. Yavaşça yürümeye başlamıştı. Ben yanında:
- Niçin gidiyorsunuz? Siz yanılıyorsunuz, siz beni öldürüyorsunuz... diyordum. O yürümesini sürdürerek acı bir gülümseyişle gülüyordu. Sonra eliyle yakararak :
- Rica ederim beni bırakınız, düşeceğim, dedi. Bu doğruydu. Vücudunu saran bir titremeyle, düşeceği anlaşılıyordu.
Bugün artık yalıya giremiyordum. Bugün bu yolun yarı karanlığında, karanlığında çektiğim acı...
Öğle yemeğine geldiğim zaman hepsi birden:
- Nerede idiniz? dediler. Samiye:
- Ne kadar sararmışsınız?... diyordu. Meliha'nın yeri boştu. Akşam yemeğinde bu yer gene boş kaldı. "Meliha hastalanmış..." ve sonra herkesin yüzü: "Bir şeyi yok!..." anlamında geriliyordu.
Bu gece hep birlikte oturuyorduk; ama ben onlardan ne kadar uzaktım!... Bir ara, herkes odasına çekilmek üzereyken, yengem Meliha'nın odasından çıktı:
- Meliha ateşler içinde!... dedi. Kimse dikkat etmemiş gibiydi. Ben ayağa kalkarak dedim ki:
- İzin verir misiniz. Kendisini görebilir miyim? Yengem:
- Elbette, dedi. Ve titreyerek odasına girdim.
Meliha yatağının içindeydi. Mumun zayıf ışığında, ilk önce, girenin ben olduğunu bilemedi. Sonra ben yaklaşınca anladı, doğrulmak istedi. Bir eli yatağından sarkıyordu. Bu eli tuttum:
- Hayır, öyle durunuz, dedim: neniz var? O, önce başını sallayarak:
- Hiç!... dedi. Sonra birden dirseğinin üzerine doğruldu. Siyah saçlarından ayrılmış bir küme, zayıf gerdanını örtüyordu. Gözlerini, o şimdi ateşler içinde yanan gözlerini gözlerime dikti. Başkalarına işittirmemekten çekinen yavaş ve ateşle yanmış kuru bir sesle:
- Yarın buradan gidiniz; bir hafta sonra gitmeyecek miydiniz? Yarın gidiniz!... dedi.
- Lakin niçin bu kadar direniyorsunuz, neden kabul etmiyorsunuz?... diyordum. O, şimdi haşarı bir kız gibi başını şiddetle sallayarak, beni işitmek istemeyerek:
- Hayır bana yemin ediniz ki yarın gideceksiniz; yemin ediniz, yemin ediniz... diyordu. Sonra ekledi:
- Sizi onların arasında bildikçe ve ben böyle hasta oldukça, ölüyorum!...
Ben coşmak üzereydim; bir şey söyleyemiyordum. Artık bu kızı öldüren şeyi anlıyordum ve eriyordum. (İsteğini) kabul etmemek elde değildi:
- Madem ki öyle istiyorsunuz, sizin isteğinizi yerine getirmiş olmak için, yemin ederim ki yarın gideceğim, dedim. Yüzünde bir rahatlama ferahlama gülücüğü, bir güneş uyandı.
- Teşekkür ederim, dedi ve yavaşça iki elleriyle başımı çekerek bana bir öpücükle bütün ruhunu vermek istedi. Sonra birden geri çekildi ve bir şey söylemeyerek. Başını yastığa salıvererek, eliyle işaret etti:
- Gidiniz!... diyebildi...
İşte yarın onu böyle hasta, ötekileri öyle şen ve bahtiyar bırakarak buradan, bir daha geri dönmemek üzere, gideceğim. Lakin, aman Yarabbi, yüreğimde ne derin bir yara ile!...
YAZAR HAKKINDA KISA BİGİ:
1866 yılında doğdu, 1945 yılında öldü.
Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. Ailenin İzmir’e yerleşmesi nedeniyle Fransızca öğretim yapan bir okulu bitirdi. Ardından lise edebiyat öğretmenliğine başladı (1883). İstanbul’a yerleşti. Reji İdaresi’nde başladı (1896), İttihat Terakki Cemiyeti’ne katıldı (1905). Daha sonra Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı dersleri verdi. Resmi görevle Fransa ve Almanya’ya gönderildi. (1913-1916). Halk hikayeleri ve halk masalları dinleyerek geçirdiği çocukluğu, Halit Ziya Uşaklıgil’e edebiyat sevgisini kazandırdı. Öğrendiği Fransızca ile, Batı edebiyatlarını siyasal gelişmeleri izliyordu. Bir ara İzmir’de Nevruz adlı bir fikir gazetesi çıkardı. Burada modern Fransız edebiyatından çeviriler yayımladı. Ardından Recizade Mahmud Ekrem’in ilgisiyle Servetifünun yazarları arasına katıldı. En verimli eserlerini budan sonra yazdı. Edebiyat-ı Cedide Akımının aranan önemli bir imzası oldu
KİTABIN YAZARI: HALİD ZİYA UŞAKLIGİL
YAYINEVİ: REMZİ YAYINEVİ
BASIM YILI: 1985
[B] [/B]
[B] KİTABIN ÖZETİ: [/B]
Şiddetli ve korkunç bir sağnak altında soluk alamayan birisi gibiyim. Bir süre bir duvar dibine çekilerek başımdan aşağıya dökülen bu sağnağın içinde ciğerlerime biraz güç kazandırmak, bu korkunç dolanıp duruşuna beni de takarak döndüren bir kasırga arasında benliğimi biraz herkesten uzak ve ayrı bir yapayalnızlık içinde, kendimle söyleşerek dinlendirmek istiyorum.
Sanıyorum ki şakaklarımın arasında bir buhar gücüyle kaynayan şu kağıtların üstünde sıralandırılıp bölümlere ayıracak ve çözümleyebileceğim. Bu dört aşkım çatışma noktasını oluşturarak, parçalanmasına pek az bir şey kalan darmadağın yüreğimi daha yakından görmeyi başarabileceğim umudundayım.
Dört aşk, bir yaz içinde dört aşk!... Bu temel üzerine kurulmak suretiyle ne güzel bir komedi yazılabilirdi. Bir tiyatro yazarı olsaydım, kişileri şöyle oluştururdum:
Güzin: 17 Nevin: 16 yaşında, daha geçen yıl (artık kendisine) izin verilmiş bir İngiliz mürebbiyesinin elinden kurtulmuş iki kızkardeş... Güzin'in sarı ela gözleri var ki sürekli ortalıkta gülmeye neden olabilecek bir şeyin geçinmesini bekleyen, gizliyi arayan ve gözetleyen iki yıldız gibi parıldar. Uzun kızıla çalan saçlar ki çoğunlukla büküle büküle ta başının arkasına dört bağa iğne ile tutturulmuştur.
Ãliye 18, Samiye 15 yaşında. Güzin ile Nevin'in teyze çocukları yazı birlikte geçirmek için konukluğa gelmişler. Ãliye iri, hülyalı, mavi; Samiye yeşili andıran gizemli gözleriyle bir şiir okuyor, öteki ise bir hainlik düşünüyor gibidir. Ãliye'nin ince ve uzun bir boyu bosu vardır ki şiddetli bir rüzgâra rastlayacak olsa kırılacak sanılır. Samiye'de bu boy bos, daha gelişmek için zaman bulamayarak tatlı dolgunluklarla hapsedilmiş halde kalmıştır.
Daha sonra güvercin kümesinden çıkmayan bir amca ile kozlarının Güzide ile Nevin'in gürültülerini işitmemek için aşağıdaki odasından kulaklarını tıkayan bir yengenin ilgisiz savsaklamasıyla bu dört tehlikenin arasına korunmasız, savunmasız salıverilmiş bir genç;
Yirmi iki yaşında; okuldan çıktıktan sonra dört yılını vilayetlerde, yol çalışmalarında geçirerek bu yaz ki izin ve dinlenme zamanını İstanbul'da geçirmek için gelmiş. Bir mühendis; ama bu kare aşkın ortasında yüreğinin bütün o düz ve düzenli çizgileri kırılmış, zavallı ve perişan bir mühendis ki duygularına doğru bir belirlemeyi bir türlü başaramıyor...
Komedinin kişilerinden birini savsaklamış oldum: Savsaklanabilecek bir yüz ama, yanında yöresinde uçan bilmem nasıl bir incelik ve acıma havasıyla, bu yüzden de bu (çizilen) tabloda bir hayatı var. Meliha! Öksüz bir kız. Bizim ailenin uzaktan bir yakını olduğunu bana nasıl anlatmışlardı! Ölmüş bir dayının...
Uzaktan bir akrabalık ki zavallı Meliha'nın hüzünlü yüzü gibi ortadan siliniyor.
Hepsinin büyüğü de, hepsinden küçük görünüyor. Güzel değil: üstelik siyah ve her zaman ağlar gibi duran gözleriyle, elemli bir gülücükle hafifçe kenarları kasılmış sanılan dudaklarıyla; hoş görünmek için hiçbir özen göstermediği belli olan sade ve düz taranmış siyah saçlarıyla bütün gençliğinin üstüne bir donuk perde çekilen bu kimsesiz, sığınmış genç kız yüzü için derin bir acıma duymasam üstelik çirkin diyeceğim.
İşte o komedinin kişileri bunlar. Sahne; Çubuklu'nun, uzun bir terkedilişle harap olmaya yaklaşmış, büyük bahçeli bir yalısını gösterecek.
Karar vermekten beni engelleyen şey nedir? Madem ki bu böyledir, böyle olmak gerekir.
Zavallı Meliha! Adı bile kendisine acınılarak bağışlanmış bir avuntu gibi duran kızcağız! Bu demek oluyordu ki güzel değil, hiç güzel değil; ama Meliha!... Bu ne kadar doğru?...
İlk önce çirkin sanılan ve belki çirkinliğindeki saklanmış bir güzellik bulunan bu düzgün ve ölçülü yüzden nasıl bir güzellik şiiri yayılarak bir melulluk havası içinde insanı sarıyor. Siyah gözlerinde sizden acıma dilenen, güzel olmayışından dolayı bağışlanmasını bekleyen bir korkuyla titreyen bir bakış var...
Yüzünde solgun, hafif sarı bir renk var ki eğer bu yüzü hayatta fazla buluyorsanız, gözlerinizin önünden hemen silinmek için bir işaretinizi bekliyor gibidir. Sonra buna bir yürüyüş ekleyiniz ki basamaktan çekingen, sanki akıyor (gibi iner): bir ses veriniz ki söz söylemek zorunda kaldıkça saklanmak, kendisini işitmekten şaşıyormuşçasına, sanki var olmamak istesin.
Ah! Bu vücut bana nasıl durgun ve tatlı bir hayat verecek; beni nasıl bir sessiz mutlulukla yaşatacak! Bana ne keskin dişlerinin arasındaki sivri dilinin ucu gülümseyen Güzin, ne yanaklarından bir ateşin alevleri püskürmeye hazır duran Nevin, ne o sarı saçlarının altın tacıyla göksel bir yaratık gibi dünyanın üstünden uçuyor sanılan Ãliye, ne de garip gözlerinin içindeki şaşırtıcı yeşillikleri insanı ürküten Samiye gerek.
Ben hayatımı bir sevecenlik, incelik ve duygusallık içinde tatlı ve acı bir hülya ile uyutacak olan bu hüzünlü yüze muhtacım. Evet, böyle olacak; onların hiç birini değil, yalnız bunu seviyorum ve hayatımı ona vereceğim!...
Onlar (kim bilir) nasıl korkunç bir kahkaha ile buna gülecekler. Dudaklarının bütün küçümseme anlamıyla:
- Meliha, Meliha'yı sevmiş!... diyecekler.
- 17 Temmuz:... -
Sabahleyin o herkesten önce kalkıyor; bir gün onu ellerinden tutup (kendisini sevdiğimi) itiraf edeceğim... Evet, büyük bir "darbe" vurmak gerekiyor.
- 20 Temmuz:... -
Son sayfa... Burada geçecek son gecenin son sayfası. Zavallı aşk defteri!...
Bu sabah kalktığım zaman penceremin altında bir ayak sesi işittim. Bir sezgi bana haber verdi ki o'dur. Panjuru yavaşça kaldırarak baktım: O idi. yavaş yavaş o yeşil yola doğru ilerliyordu.
O dakikada yüreğim nasıl çırpınıyordu! Bugün başaramazsam benim için artık her şeyin bitmiş olduğu yargısına varmak, buradan bir hafta sonra bir boş anı ile ayrılmak gerekiyordu. İşte o büyük "darbe" yi bu sabah vuracaktım.
Mümkün olduğunca giyindim; yavaşça merdivenlerden indim, bahçeye çıktım. Kendi kendime:
- Ne olursa olsun!... diyordum.
O, yolun sonuna yaklaşmıştı. Köşkün pencerelerinden görülmeyecek bir noktada onunla buluşmak için acele etmek gerekiyordu. O döndüğü zaman beni gördü ve bir süre hareket edemeyerek öyle durdu. Sonra, ufak bir kararsızlıktan sonra bana doğru ilerledi. Ben şimdi daha hızlı yürüyordum.
Ta karşısına gelince durdum. O da duruyor, biraz korkuyla bana bakıyordu. Beni konuşmaktan engelleyen bir yürek çarpıntısıyla titriyordum. Sonunda:
- Sizi izledim!... dedim.
Evet, niçin yalan söylemeliydi?... O birden sapsarı oldu, sarsıntı geçiriyor sandım.
- Evet, sizi böyle ne vakitten beri izlemek, size sonunda söylemek istiyordum...
Zayıf göğsü iri soluklanmalarla yükselip iniyordu.
- Beni mi? dedi. Sonra, elleriyle tutunacak bir yer arıyor gibi sallandı.
- Bana bir şey mi söylemek istiyordunuz?
Karşılık verdim:
- Evet, bir şey değil, bir çok şey... Sizin anlamış olmanız gereken şeyleri sonunda, evet sonunda size söylemek istiyordum: beni bağışlıyorsunuz değil mi? isterseniz bana çıldırmış gözüyle bakınız; ama buraya geleliden beri ne kadar ıstırap çektiğimi biliyorsunuz.
Biraz gülümser gibi oldu. Sonra birden bu sarı yüzü umulmayan bir kırmızılık kapladı, titrek bir sesle:
- Lakin, dedi; benimle eğleniyorsunuz, benimle eğlenmek isteyenlere araç oluyorsunuz!...
Bu aklıma gelmemişti. O zaman ellerini tuttum. Şimdi bir çocuk gibi ağlamak üzereydim:
- Bir hafta sonra gideceğim, biliyorsunuz. Söyleyin, yalnız tek bir sözünüzle burada kalayım. Beni kabul ediyor musunuz? Sizi her zaman sevecek olan bir eş olarak kabul ediyor musunuz?
Elleri titriyordu. Gözlerini yavaşça indirdi. Ta içinden yükselen büyük bir soluklanmayla bu zayıf vücut kabardı. Sonra usulca, gevşek bir hareketle ellerini çekerek, başını umutsuz bir halle sallayarak:
- Yanılıyorsunuz, dedi; beni sevmiyorsunuz, bana acıyorsunuz, o kadar... Ve bunu benim (önerinizi) kabul ettiğim dakikada anlayacaksınız. O zaman ben ölürüm...
Bu son söz ağzından son hayat soluğu gibi çıktı. Şimdi kaçmak, daha fazlasını işitmemek istiyordu. Yavaşça yürümeye başlamıştı. Ben yanında:
- Niçin gidiyorsunuz? Siz yanılıyorsunuz, siz beni öldürüyorsunuz... diyordum. O yürümesini sürdürerek acı bir gülümseyişle gülüyordu. Sonra eliyle yakararak :
- Rica ederim beni bırakınız, düşeceğim, dedi. Bu doğruydu. Vücudunu saran bir titremeyle, düşeceği anlaşılıyordu.
Bugün artık yalıya giremiyordum. Bugün bu yolun yarı karanlığında, karanlığında çektiğim acı...
Öğle yemeğine geldiğim zaman hepsi birden:
- Nerede idiniz? dediler. Samiye:
- Ne kadar sararmışsınız?... diyordu. Meliha'nın yeri boştu. Akşam yemeğinde bu yer gene boş kaldı. "Meliha hastalanmış..." ve sonra herkesin yüzü: "Bir şeyi yok!..." anlamında geriliyordu.
Bu gece hep birlikte oturuyorduk; ama ben onlardan ne kadar uzaktım!... Bir ara, herkes odasına çekilmek üzereyken, yengem Meliha'nın odasından çıktı:
- Meliha ateşler içinde!... dedi. Kimse dikkat etmemiş gibiydi. Ben ayağa kalkarak dedim ki:
- İzin verir misiniz. Kendisini görebilir miyim? Yengem:
- Elbette, dedi. Ve titreyerek odasına girdim.
Meliha yatağının içindeydi. Mumun zayıf ışığında, ilk önce, girenin ben olduğunu bilemedi. Sonra ben yaklaşınca anladı, doğrulmak istedi. Bir eli yatağından sarkıyordu. Bu eli tuttum:
- Hayır, öyle durunuz, dedim: neniz var? O, önce başını sallayarak:
- Hiç!... dedi. Sonra birden dirseğinin üzerine doğruldu. Siyah saçlarından ayrılmış bir küme, zayıf gerdanını örtüyordu. Gözlerini, o şimdi ateşler içinde yanan gözlerini gözlerime dikti. Başkalarına işittirmemekten çekinen yavaş ve ateşle yanmış kuru bir sesle:
- Yarın buradan gidiniz; bir hafta sonra gitmeyecek miydiniz? Yarın gidiniz!... dedi.
- Lakin niçin bu kadar direniyorsunuz, neden kabul etmiyorsunuz?... diyordum. O, şimdi haşarı bir kız gibi başını şiddetle sallayarak, beni işitmek istemeyerek:
- Hayır bana yemin ediniz ki yarın gideceksiniz; yemin ediniz, yemin ediniz... diyordu. Sonra ekledi:
- Sizi onların arasında bildikçe ve ben böyle hasta oldukça, ölüyorum!...
Ben coşmak üzereydim; bir şey söyleyemiyordum. Artık bu kızı öldüren şeyi anlıyordum ve eriyordum. (İsteğini) kabul etmemek elde değildi:
- Madem ki öyle istiyorsunuz, sizin isteğinizi yerine getirmiş olmak için, yemin ederim ki yarın gideceğim, dedim. Yüzünde bir rahatlama ferahlama gülücüğü, bir güneş uyandı.
- Teşekkür ederim, dedi ve yavaşça iki elleriyle başımı çekerek bana bir öpücükle bütün ruhunu vermek istedi. Sonra birden geri çekildi ve bir şey söylemeyerek. Başını yastığa salıvererek, eliyle işaret etti:
- Gidiniz!... diyebildi...
İşte yarın onu böyle hasta, ötekileri öyle şen ve bahtiyar bırakarak buradan, bir daha geri dönmemek üzere, gideceğim. Lakin, aman Yarabbi, yüreğimde ne derin bir yara ile!...
YAZAR HAKKINDA KISA BİGİ:
1866 yılında doğdu, 1945 yılında öldü.
Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. Ailenin İzmir’e yerleşmesi nedeniyle Fransızca öğretim yapan bir okulu bitirdi. Ardından lise edebiyat öğretmenliğine başladı (1883). İstanbul’a yerleşti. Reji İdaresi’nde başladı (1896), İttihat Terakki Cemiyeti’ne katıldı (1905). Daha sonra Edebiyat Fakültesi’nde Batı Edebiyatı dersleri verdi. Resmi görevle Fransa ve Almanya’ya gönderildi. (1913-1916). Halk hikayeleri ve halk masalları dinleyerek geçirdiği çocukluğu, Halit Ziya Uşaklıgil’e edebiyat sevgisini kazandırdı. Öğrendiği Fransızca ile, Batı edebiyatlarını siyasal gelişmeleri izliyordu. Bir ara İzmir’de Nevruz adlı bir fikir gazetesi çıkardı. Burada modern Fransız edebiyatından çeviriler yayımladı. Ardından Recizade Mahmud Ekrem’in ilgisiyle Servetifünun yazarları arasına katıldı. En verimli eserlerini budan sonra yazdı. Edebiyat-ı Cedide Akımının aranan önemli bir imzası oldu
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
SOFİ’NİN DÜNYASI
KİTABIN YAZARI
JOSTEIN GAARDER
YAYIN EVİ VE ADRESİ
PAN YAYINCILIK/İSTANBUL
BASIM YILI
1997
1.KİTABIN KONUSU:
BM taburunda binbaşı olarak görev yapan Albert Knag’ın okullarda verilen felsefe eğitimi yetersiz ve toplumun felsefenin önemini yeterince brnimsememesinden dolayı Sofi adındaki bir kızın felsefe tarihi içindeki heyecanı ve bir o kadar da düşündürücü olan serüvenini yer aldığı felsefe tarihi üzerine bir roman yazıp bunu onbeşinci yaş gününde kızı Hilde’ye armağan etmesi anlatılmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Yaşamının diğer insanlarınkinden pek bir farkı olmayan ve onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan Sofi okulden eve döndüğü sırada posta
kendi adına bırakılmış ve kimden geldiği belli olmayan sarı bir zarf bulur. Şaşırmıştır. Çünkü kimden geldiği belli değildir ve pul yapıştırılmamıştır. Zarfı açtığında kendisi kadar küçük bir kağıt bulur ve kağıtta şöyle yazar:” Kimsin ?” bunun üzerine kim olduğu konusunda düşünmeye başlar. Belkide bu gizemli olay Sofi için sonun başlangıcı olacaktır.
Bu esrarengiz mektup olayı tek bir zarfla kalmaz. İlerleyen günlerde Sofi her birinin içinde değişik ve düşündürücü soruların bulunduğu zarfları posta kutusunda bulmayabaşlar. Sofi artık iyice heyecanlanmıştır ve mektupların kimden geldiğini araştırmaya koyulur. Bir gün mektubu bir köpek tarafından posta kutusuna bırakıldığını görür ve tüm bu olaylar karşısındaki şaşkınlığı iyce artar.
Yeni gelen zarflarda sorularla beraber felsefenin başlangıcına ve ilk filozoflara dair bilgiler yer almaktadır. Sofi artık bunun bir oyun olmaktan ötesistemi, mekanı ve öğretmene ilginç ve bir o kadfar da gizemli olan felsefe kursundan başka birşey olmadığın farkına varır.
Varoluş filozof olmanın sırları, mitler, doğu filozofları. Demokritos derken felşsefe kursunun kurucusu ve tek öğretmen olan Alberto Knox kimliğini SofiYe açıklar. Bu mektupları kader ,Sokrates ve ilk medeni kent olan Atina izler.
Kimi zaman mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak Sofi değişik zaman ve yerlerde akıl almayacak olaylarla karşılaşır. Evinde kırmızı bir ipek eşarf, kolye ,bozuk para ve en önemlisi ilkj olmayacak yerlerde karşısınaçıkan “ Sofi Amundsen eliyle Hilde Möller Knag” yazılı doğumgünü davetiyeleri… Sofi, Atina’nın yer aldığı mektubu okurken yatağının altında bir video kasedi bulur. Hiç vakit kaybetmeden videoyu izlemeye başlar. İşte karşısındaki yaşlı ve sevimli adam Alberto Knox’dur. Adam Sofi’ye Atina’yı anlatmaya ve eski yapıtla-rı göstermeye başlar ama imkansız olan bir şey vardır. Nasıl oluyorda bu yapıtlar karşısında bu kadar yeni durabiliyor? Bunu yapamaya kimsenin parasının ve gücünü yetmyeceğini düşünür. Ardından hiç akıl almayacak bir şey olur ve Sofi bu esrarengiz filmin içöinde bulur. Alberto ile tanışır o da onu bir yere götürüp Platon’la tanıştırır. Sofi artık rüya mı değil mi diye düşünmeye başlar.
Felsefe kursunun iyice kabullenmiş ve olayları akışına bırakmıştır. Aristoteles,Helenizm , aydınlanma çağı, Darwin ve tüm bunları öğrenirken karşılaştığı değişik insanlar, konuşan hayvanlar, doğum günü kartları…
Yaşadığının bir rüya olmadığının fakat yaşamının bir rüyadan farklı olmadığının ve sanki birisi tarafından yönetiliyormuş olduğunun farkına varan talihsiz Sofi, Alberto ile bu işin içinden çıkılmaz duruma bir son vermeyi kararlaştırır. Bunun üzerine Alberto, Sofi’nin az da olsa tahmin edebileceği bir konuyu açıklığa kavuşturur.Kendilerinin aslında var olmadıklarını, tüm bu doğum günü kartlarını yazan binbaşının aklındaki elektromanyetik dalgalardan başka birşey olmadıklarını ve kızına doğum gününde verecek olduğu felsefe kitabının kahramanı olduklarını anlatır.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsanlar dünyayı oldukları gibi kabullenmeyip var oluşlarını, kim olduklarını, neden ve nasıl yaşamaları hakkında düşünmelidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Albert Knag: Kızının yaş günü hediyesi için ‘Sofi’nin Dünyası’ adlı kitabı yazan binbaşı
Hilde: Binbaşının kızı.
Alberto Knox: Binbaşının yazdığı kitaptaki felsefe kursunu öğretmeni.
Sofi: Alberto ile birlikte binbaşının aklında varolan ve gerçek olmaya çalışan, ayrıca Hilde gibi onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan bir genç kız.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Felsefeye ilgi duymayanlar için sıkıcı olmaktan öteye geçemeyen fakat ilgi duyanlar için ellerinden düşüremeyeceği, felsefe tarihi üzerine yazılan bu romanda yazar kitabın gençlere de hitap etmesi için ağır bir dil kullanmahtan kaçınmıştır. Kitabın felsefeyle uğraşmaya yeni başlayanlar için yararlı olacağına inanıyorum.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1952 : 8 Ağustos’ta Oslo’da doğdu. Annesi öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası kolej müdürlüğü yapıyordu.
1971 :OtoKatedrak Okulu’nu bitirdi.
1974 :Evlendi.
1976 ve 1983 : İki oğlu oldu.
1976 : Oslo Üniversitesi’nde Norveççe, düsünce tarihi üzerine lisans eğitimini tamamladı.
1981 :Ailece Bergen’e yerleştiler:m On yıl boyunca kolejde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı.
1991 : Tam zamanlı yazar oldu.
1994 :oslo’da yaşamaya başladı.
[url=http://www.trplatform.org][/url]
SOFİ’NİN DÜNYASI
KİTABIN YAZARI
JOSTEIN GAARDER
YAYIN EVİ VE ADRESİ
PAN YAYINCILIK/İSTANBUL
BASIM YILI
1997
1.KİTABIN KONUSU:
BM taburunda binbaşı olarak görev yapan Albert Knag’ın okullarda verilen felsefe eğitimi yetersiz ve toplumun felsefenin önemini yeterince brnimsememesinden dolayı Sofi adındaki bir kızın felsefe tarihi içindeki heyecanı ve bir o kadar da düşündürücü olan serüvenini yer aldığı felsefe tarihi üzerine bir roman yazıp bunu onbeşinci yaş gününde kızı Hilde’ye armağan etmesi anlatılmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Yaşamının diğer insanlarınkinden pek bir farkı olmayan ve onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan Sofi okulden eve döndüğü sırada posta
kendi adına bırakılmış ve kimden geldiği belli olmayan sarı bir zarf bulur. Şaşırmıştır. Çünkü kimden geldiği belli değildir ve pul yapıştırılmamıştır. Zarfı açtığında kendisi kadar küçük bir kağıt bulur ve kağıtta şöyle yazar:” Kimsin ?” bunun üzerine kim olduğu konusunda düşünmeye başlar. Belkide bu gizemli olay Sofi için sonun başlangıcı olacaktır.
Bu esrarengiz mektup olayı tek bir zarfla kalmaz. İlerleyen günlerde Sofi her birinin içinde değişik ve düşündürücü soruların bulunduğu zarfları posta kutusunda bulmayabaşlar. Sofi artık iyice heyecanlanmıştır ve mektupların kimden geldiğini araştırmaya koyulur. Bir gün mektubu bir köpek tarafından posta kutusuna bırakıldığını görür ve tüm bu olaylar karşısındaki şaşkınlığı iyce artar.
Yeni gelen zarflarda sorularla beraber felsefenin başlangıcına ve ilk filozoflara dair bilgiler yer almaktadır. Sofi artık bunun bir oyun olmaktan ötesistemi, mekanı ve öğretmene ilginç ve bir o kadfar da gizemli olan felsefe kursundan başka birşey olmadığın farkına varır.
Varoluş filozof olmanın sırları, mitler, doğu filozofları. Demokritos derken felşsefe kursunun kurucusu ve tek öğretmen olan Alberto Knox kimliğini SofiYe açıklar. Bu mektupları kader ,Sokrates ve ilk medeni kent olan Atina izler.
Kimi zaman mektuplardaki ipuçlarından yola çıkarak Sofi değişik zaman ve yerlerde akıl almayacak olaylarla karşılaşır. Evinde kırmızı bir ipek eşarf, kolye ,bozuk para ve en önemlisi ilkj olmayacak yerlerde karşısınaçıkan “ Sofi Amundsen eliyle Hilde Möller Knag” yazılı doğumgünü davetiyeleri… Sofi, Atina’nın yer aldığı mektubu okurken yatağının altında bir video kasedi bulur. Hiç vakit kaybetmeden videoyu izlemeye başlar. İşte karşısındaki yaşlı ve sevimli adam Alberto Knox’dur. Adam Sofi’ye Atina’yı anlatmaya ve eski yapıtla-rı göstermeye başlar ama imkansız olan bir şey vardır. Nasıl oluyorda bu yapıtlar karşısında bu kadar yeni durabiliyor? Bunu yapamaya kimsenin parasının ve gücünü yetmyeceğini düşünür. Ardından hiç akıl almayacak bir şey olur ve Sofi bu esrarengiz filmin içöinde bulur. Alberto ile tanışır o da onu bir yere götürüp Platon’la tanıştırır. Sofi artık rüya mı değil mi diye düşünmeye başlar.
Felsefe kursunun iyice kabullenmiş ve olayları akışına bırakmıştır. Aristoteles,Helenizm , aydınlanma çağı, Darwin ve tüm bunları öğrenirken karşılaştığı değişik insanlar, konuşan hayvanlar, doğum günü kartları…
Yaşadığının bir rüya olmadığının fakat yaşamının bir rüyadan farklı olmadığının ve sanki birisi tarafından yönetiliyormuş olduğunun farkına varan talihsiz Sofi, Alberto ile bu işin içinden çıkılmaz duruma bir son vermeyi kararlaştırır. Bunun üzerine Alberto, Sofi’nin az da olsa tahmin edebileceği bir konuyu açıklığa kavuşturur.Kendilerinin aslında var olmadıklarını, tüm bu doğum günü kartlarını yazan binbaşının aklındaki elektromanyetik dalgalardan başka birşey olmadıklarını ve kızına doğum gününde verecek olduğu felsefe kitabının kahramanı olduklarını anlatır.
3.KİTABIN ANAFİKRİ:
İnsanlar dünyayı oldukları gibi kabullenmeyip var oluşlarını, kim olduklarını, neden ve nasıl yaşamaları hakkında düşünmelidir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Albert Knag: Kızının yaş günü hediyesi için ‘Sofi’nin Dünyası’ adlı kitabı yazan binbaşı
Hilde: Binbaşının kızı.
Alberto Knox: Binbaşının yazdığı kitaptaki felsefe kursunu öğretmeni.
Sofi: Alberto ile birlikte binbaşının aklında varolan ve gerçek olmaya çalışan, ayrıca Hilde gibi onbeşinci yaş gününe girmeye hazırlanan bir genç kız.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Felsefeye ilgi duymayanlar için sıkıcı olmaktan öteye geçemeyen fakat ilgi duyanlar için ellerinden düşüremeyeceği, felsefe tarihi üzerine yazılan bu romanda yazar kitabın gençlere de hitap etmesi için ağır bir dil kullanmahtan kaçınmıştır. Kitabın felsefeyle uğraşmaya yeni başlayanlar için yararlı olacağına inanıyorum.
6.YAZAR HAKKINDA KISA BİLGİ:
1952 : 8 Ağustos’ta Oslo’da doğdu. Annesi öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası kolej müdürlüğü yapıyordu.
1971 :OtoKatedrak Okulu’nu bitirdi.
1974 :Evlendi.
1976 ve 1983 : İki oğlu oldu.
1976 : Oslo Üniversitesi’nde Norveççe, düsünce tarihi üzerine lisans eğitimini tamamladı.
1981 :Ailece Bergen’e yerleştiler:m On yıl boyunca kolejde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı.
1991 : Tam zamanlı yazar oldu.
1994 :oslo’da yaşamaya başladı.
[url=http://www.trplatform.org][/url]
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
GÜLNİHAL
KİTABIN YAZARI
NAMIK KEMAL
YAYIN EVİ VE ADRESİ
BERİKAN YAYINLARI/ANKARA
BASIM YILI
2000
1.BASIM YILI :
Mal ve iktidar kavgası içindeolan kişinin etrafa zararlarını ve entrikaları ve bunların sonucunda çıkan olayları halka zararları.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Gülnihal İsmet’in kendisini dikket etmesini söyler.Muhtar Bey’in canı gerçekten tehlikededir.Gülnihal bunları yıllardır kazandığı tecrübelere dayanarak anlatır.Muhtar ve İsmet’in akrabaları iktidar ve toprak hırsı için herşeyi yapabilecek düzeyde insanlardır.İsmet Hanım bunlara inanmak istemez.
Gülnihal ‘de köle olmadan önce bir bey kızdır ve onunda İsmet Hanım gibi bir sevdiği vardır.Gülnihal ‘in de düşmanları muhtar bey gibi akrabalarıdır ve sonunda sevgilisini öldürürler.Gülnihal bu nedenle ölmeyi çok ister ama akrabaları onu köle niyetine satarlar.Gülnihal’I gemiyle başka yere götürürler.Bu sırada çok işkence ederler.Sonunda şimdi bulundugu yere satılır.Burada yaşarken onu köle niyetine satan adamı öldürür.
Gülnihal İsmet’lerin evine ilk önce dayısının ölümünü hazırlamak için girer,ama İsmet’in annesi ana öyle iyi davranır ki Gülnihal ‘in tüm yaraları sarılır.Gülnihal o günden beri annesi için çalışır.Dayısını herşeye rağmen öldürürler.Çok geçmeden arkadan anneside ölür.Bu günden sonraİsmet’I kızı gibi sever ve korur.Gülnihal İsmet’e söylediklerini aynen Muhtar Beyede anlatır.Muhatar’da İsmet gibi inanmak istemez.Akrabalarından böyle bir şey beklemez.Gülnihal Sancak Beyi olan Kaplan Paşanın ismet’I sevdiğini fakat onu sadece miras için ve Muhtar beyden intikam almak için sevdiğini söyler.Muhtar bey çok cesur olduğu için ve halk tarafınadan çok sevildiği için KaplanPaşa onu öldürmek ister.
Muhatr bey her zamanki gibi kendisine çok güvenir ve bunu başaramayacaklarını,halkın buna izin vermeyecegini söyler.Gülnihal’de tarihte olduğu gibi halkı para ve tahtitlerle susturabileceklerini söyler.Gülnihal Muhtardan başa geçmesini ve halkı kurtarmasını ister;ama Muhtar Bey bunu kan dökerek yapmak istemez.İsmet’te buradan gitmek istediğini ,Gülnihal’in haklı olabileceğini düşünür.Tam bunlar konuşulurken konağı basarlar ve Muhtar’I tutuklarlar.Giderken İsmet’e Paşanın mektubunu bırakırlar.Mektubta saraya gelmesi gerektiği aksi takdirde Muhtar’ın ölebileceği yazılıdır.
Paşa sonunda muardaına ermiş Muhtarı tutuklamış ve İsmet’I saraya gelmeye zorunlu kılmıştır.Paşanın annesi Muhtar’ın ve İsmet’in ölmesi taraftarıdır ama Paşa tam tersine ikisinde yaşamasını ister.İsmat’le evlenerek Muhtar’I kahret meyi düşünür.Paşo hanım herşeye rağmen İsmet’in yanına gider ve onu oğluna ister.İsmet’te aklına gelen herşeyi söyler ve evlenmeyi istemez.Bu sırada Paşa içeri girer,İsmet aynı şeyleri Paşa’yada söyler ve bayılır.Paşa bu hareketinden dolayı onu cezalandırmak ister.Gülnihal bu arada devreye girer ve onu ikna edecgini söylerek Gülnihal’I kurtarır.Paşa bunu sonucunda işine geri döner ve Muhtar Beyi huzuruna çağırır.Zülfikar Ağa,Paşanın tüfekçi başı,onun hemen öldürülmesi gerektiğini söyler.Züfikar Ağa ,Paşa’nın adamı olaraka görünsede aslında kardeşinin intikamını almak için yaşayan bir adamdır.
Rıdvan’ın yardımıyla Gülnihal ve İsmet zindana girereler.Muhtar Bey İsmetle konuşmak istemez ve ona hakaret dou sözler söyler.Bu sırada brinin geldiğini ögrenirler ve İsmet hemen pencereden kaçar.Gelen ZülfiakarAğadır.ZülfiakarAğa zamanında Gülnihal’le evlenmek ismemiş fakat Kabul edilmemiştir.Gülnihal muhatar’I kurtardıgı zaman onu sevebileceğine yemin eder.Zülfiakar Ağa zaten Muhtar’I kurtarıp onu başa geçirmekte kararlıdır.
Paşanın yakın adamlarından Kara Veli Zülfiakar Ağadan yeğeni ,Bayram’ın ve ahaliden Cafko’nun salıverilmesini ister ve aynı zamanda karısına eziyet ettiği bilinen Raşit’in ülfiakar Ağa onu oyalar ve onun sadece bir bölgede kalmasını sağlayarak onun tehlike olmasını engeller.
Zülfikar Ağa Kara veli tehlikesinden kurtulduktan sonra hemen Muhatar’ın yanına koşar.Onunla konuşmaya başlar.Onun kurtulup yerine iki masum kişyi öldüren birinin öldürülmesini kararlaştırır.Gecenın geç saatlerinde Muhtar ve onunla bir kaç kişi daha serbest bırarakılır.Serbest bırakılırken hayatta olduguna dair bir kağıt alır bu onun gülnihal’e karşı ispatı olacaktır.
Muhatar o günden sonra belli bir süre sakalnır.Bu sırada İsmet muhtar’ın öldüğünü sanır.Muhatar ve yandaşlatrının buluşacağı gün gelmiştir.Akşam vakitlerinde Muhtar Bey,hakim ,Raşit ve ileri gelenlerden Zeynel ,Şemsettin,Behram,Sinan ,Hayri beyler toplanır.Bunalrın yanında ahaliden birçok kişide onlara eşlik eder.Bu olaylar gelişirken Paşa ,annesiPaşo hanımı öldürür,Raşit karısının intikamını alır ve Kara Veli’yi zehirler.Muhtar ve yandaşları buldukalrı cephaneyi ve neler yapabileceklerini anlatırlar.Planlar hazırlanır.Paşa belli saatlerde her akşam İsmet hanım’ın yanına gider ,Paşayı bu arada tutmayı planlarlar.Muhtar İsmet’e olan kininden dolayı isteksiz davranmaktadır ama ahali ve ismet’I tanıyanlar olayları anlatınca İsmetin haklı olduğunu anlar ve daha çok hırslanır.
İleri gelenler ve halk Muhtar’I Sancak beyi olarak seçmek isterler;ama Muhtar bunu babadab oğla geçen bir sistemi istemedigi için istemez.Halk bunu sadece bir deyiş olduğunu aslında dürüst ve cesur olduğu için onu seçemek istediklerini anlatırlar,bunun üzerine kabul eder.
O gece gelmiştir.Artık intikam vakti gelmiştir.Bekledikleri gibi Paşa odaya girer.İsmet,Paşa gelemden yaptıkları konuşmalrda Muhtar’ın ölmediğini anlar,ama durumu belli etmemesi gerekir.Paşa içeri girdiğinde artık zamanın dolduğunu ve yarım saat içinde İsmet’le nikahlanmak istediğini söyler.Gülnihal ve İsmet buna şiddetle karşı çıkar ve zaman isterler.;ama Paşa bunu kabul etmez.Gülnihal ,Paşayla İsmet’in arasına girmek ister fakat Paşa onu hançerler ve odanın dışına atar.Paşa tekrar İsmet’le konuşmaya haırlanırken Muhtar ve adamları odaya girerler ve Paşayı tutuklaralar.Paşa’nın infaz emri Padişahtan gelmiştir.Zülfiakar Ağa bunu kimseye bırakmaz ve dışarıda hemen infazını gerçekleştirir.ZülfiakarAğa Gülnihal’I arar ama bulamaz.Onun yaralı olduğunu unutmuşlardır.Hemen yanına koşarlar.Gülnihal görevinin bittiğini söyler ve Zülfikar Ağaya döner”seni sevmeye yemn etmiştim ama olmadı sen beni affet “der .Zülfikar Ağa bunun üzerine koşarak odayı terkeder.
Gülnihal görevini yaptığı için ve 16 yıldır hayaliyle yaşadığı eine ihenet etmediği için çok mutludur.Hfifçe ayağa kalkmaya çalışır ve bu sırada ona yaklaşan İsmet’in kucağına düşer ve ölür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Mal ve iktidar hırsının kötü sonuçlar ve iyilerin galibiyeti.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
ŞAHISLAR:
Kaplan Paşa :Sancak Beyi
Muhtar Bey :Kaplan Paşa’nın amcası oğlu
Hilmi Efendi :Hakim
Zeynel Bey :Sancak beyliği’nin ileri gelenlerinden.
Şemsettin Be y :ileri gelenlerden
Berham Bey :ileri gelenlerden
Sinan Bey :ileri gelenlerden
Hayri Bey :ileri gelenlerden
Kara Veli
aşanın yakın adamlarından
Zülfiakar Ağa :Tüfekçi başı
Rıdvan :zindancı
Çakır : mezarcı
Hacı Hüsrev :ahaliden
Raşit : ahaliden
Selim : ahaliden
Cafko : ahaliden
Mestan : ahaliden
Bir ihtiyar : ahaliden
Paşo Hanım :Kaplan paşanın annesi
İsmet Hanım :Kaplan paşanın ve Muhtar beyin amcası kızı
Gülnihal :İsmet hanımın dadısı
Yadigar : Kaplan paşanın cariyesi
Bir kadın,iki çoçuk celladlar,cariyeler,ahali.
Kitata ana karakterler:Gülnihal,Muhtar Bey,İsmet,Paşa,Paşo Hanım,Zülfikar Ağa’dır.Olaylar ilk önce kötülerin galibiyeti gibi görünsede sonunda iyiler kazanmıştır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap tiyatro türünü ban sevdirdi.Yazıldıgı zamandaki hak olaylarını cok iyi yansıtmış ve bunu çok iyi örneklerle bizlere benimsetmiştir.Tasvirler ve benzetmeler olaylara canlılık katmış ve o anların gözlerde canlanmasına yardımcı olmuştur.Kitabı iyi dersler alarak bitirdim,ve bu nedenle herkesin okumasını isterim.Bu olaylar günümüzde de iktidar kavgası nedenıyle meydana gelmektedir.İktidar ve mal hırsı insanlara şeytanın kölesi halin e getiriyor.Bu düşüncelerde olan kimseler etrafındaki herkesi kaybetmeyi umursamaz hale geliyorlar.Benim tek dileğim insanların para ve iktidara tapmamaları ,bunları sadece insanların iyi hayat sürmeleri için kullanmalarıdır.Umarım bu kitabı okuyanlar bunun farkına varırlar.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Namık KEMAL
Tanzimat devri şairlerinden
Doğum/Ölüm: 21 Aralık 1840-2 Aralık 1888
Doğum Yeri: Tekirdağ
Biyografi
Çocukluğunu dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında Kars ve Sofya’da geçiren, özel bir öğrenim gören Namık Kemal, İstanbul’a geldikten sonra (1857), Tercüme Odası’na memur oldu (1863). Şinasi ile tanıştı. Tasvir-i Efkar gazetesine yazılar yazmaya başladı. Şinasi, Paris’e gidince (1865) gazeteyi o çıkardı, istibdatla savaşan Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyelerinin İstanbul’dan uzaklaştırılmaları karşısında Ziya Paşa ile Paris’e kaçtı (1867), Londra’da yine Ziya Paşa ile Hürriyet gazetesini çıkardı (1868), İstanbul’a dönünce (1870) arkadaşlarıyla İbret gazetesini çıkarmaya başladı, az sonra mutasarrıf olarak Gelibolu’ya gönderildi, azledilince yine İstanbul’a geldi. Vatan Yahut Silistre piyesinin Gedikpaşa Tiyatrosu’nda temsilinin yarattığı heyecan üzerine (Nisan 1873), Kıbrıs’ta Magosa zindanına sürüldü (9 Nisan 1873), Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle siyasi mahkumlar affedilince, 38 ay kaldığı Magosa’dan İstanbul’a döndü (Mayıs 1876), Kanun-i Esasi Encümeni’nde çalıştı, Midilli Adası’na sürüldü (1877), sonra oraya mutasarrıf oldu (1879), görevi Rodos (1884) ve Sakız (1887- ) Adalarına nakledildi.
Namık Kemal edebiyatın hemen her türünde, geniş yankılar yaratan eserleriyle Tanzimat devrinin en gür sesli şairi, en önemli dava ve sanat adamı oldu. Genel olarak şekil ve ifade bakımlarından eskiye bağlı, ruh ve özce yeni şiirleriyle vatan, millet, hürriyet ideallerini aşılarken, makale, piyes, mektup ve tenkitleriyle de sosyal alanda eğitici kudretini gösterdi, hep toplum için sanat ilkesine bağlı kaldı.
Her eserinin günümüzde de bir çok ve değişik baskıları yapıla gelen Namık Kemal’in şiirleri ilk kez Sadettin Nüzhet Ergun tarafından toplanmıştı:
Namık Kemal/Hayatı ve Şiirleri (1933), Oyunları: Vatan Yahut Silistre (1873), Zavallı Çocuk (1873), Akif Bey (1874), Gülnihal (1875), Celaleddin Harzemşah (1885), Karabela (1910, yeni baskısı yok)
Romanları: İntibah (Uyanış, 1876), Cezmi (1880)
Tenkit eserleri (eleştiriler): Tahrib-i Harabat (1885), Takib (1885), Renan Müdafaanamesi (yeni b. 1962). Prof. Kaya Bilgegil’in bir monografisi de (Harabat Karşısında Namık Kemal, 1972) Ziya Paşa’nın Harabat antolojisine karşı Namık Kemal’in görüşlerini açıklar.
Kanije (1874), Silistre Muhasarası (1874,1946) gibi tarih ve biyografi kitapları arasında en tanınmışları: Osmanlı Tarihi (yeni b. üç cilt, 1971-1974) ile Büyük İslam Tarihi (yeni b. 1975)’dir. Namık Kemal, Selahaddin-i Eyyubi, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim’in hayatlarını da Evrak-ı Perişan (dağınık yapraklar, 1871) adlı bir kitapta toplamıştı, Yavuz Sultan Selim de yeniden basıldı (1968)
Mektupları: Daha önce Hususi Mektuplarına Göre Namık Kemal ve Abdülhak Hamid (1949) kitabını çıkarmış olan Fevziye Abdullah Tansel, bu kez Türk Dil Kurumu için, şairin bütün mektuplarını dört ciltte topladı. Namık Kemal’in Hususi mektupları genel başlığını taşıyan bu dizinin basılmış ilk cildi (1967) İstanbul, Avrupa ve Magosa’dan yazılmış 213 mektubu, ikinci cilt ise (1969) İstanbul ve Midilli mektuplarını (231-426. mektupları) kapsıyor. Ömer Faruk Akün de Namık Kemal’in Mektupları (1972) adlı bir eser yayınladı
Hakkında, pek çok kitap arasında Namık Kemal/Hayatı ve Eserleri (1948) adlı çalışma, prof. Mehmed Kaplan’ın doktora tezidir. Mustafa Nihat Özön’ün Namık Kemal ve İbret Gazetesi (1938) kitabında makalelerinden seçmeler toplanmış. Baha Dürder de şairin romanları üzerine bir inceleme yayınlamıştı: Namık Kemal’in Romanları (1940).
Eserleri
ŞİİR KİTABI;
Namık Kemal/Hayatı ve Şiirleri (1933)
OYUNLARI;
Vatan Yahut Silistre (1873)
Zavallı Çocuk (1873)
Akif Bey (1874)
Gülnihal (1875)
Celaleddin Harzemşah (1885)
Karabela (1910)
ROMANLARI;
İntibah (Uyanış, 1876)
Cezmi (1880
ELEŞTİRİLERİ;
Tahrib-i Harabat (1885)
Takib (1885)
Renan Müdafaanamesi (yeni b. 1962)
TARİH - BİYOGRAFİ;
Kanije (1874)
Silistre Muhasarası (1874,1946)
Osmanlı Tarihi (1971-1974)
Büyük İslam Tarihi (yeni b. 1975)
Evrak-ı Perişan (dağınık yapraklar, 1871)
Yavuz Sultan Selim (yeni b. 1968)
MEKTUPLARI;
Namık Kemal ve Abdülhak Hamid (1949)
Namık Kemal’in Hususi mektupları:
İlk cilt (1967)
İkinci cilt (1969
GÜLNİHAL
KİTABIN YAZARI
NAMIK KEMAL
YAYIN EVİ VE ADRESİ
BERİKAN YAYINLARI/ANKARA
BASIM YILI
2000
1.BASIM YILI :
Mal ve iktidar kavgası içindeolan kişinin etrafa zararlarını ve entrikaları ve bunların sonucunda çıkan olayları halka zararları.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Gülnihal İsmet’in kendisini dikket etmesini söyler.Muhtar Bey’in canı gerçekten tehlikededir.Gülnihal bunları yıllardır kazandığı tecrübelere dayanarak anlatır.Muhtar ve İsmet’in akrabaları iktidar ve toprak hırsı için herşeyi yapabilecek düzeyde insanlardır.İsmet Hanım bunlara inanmak istemez.
Gülnihal ‘de köle olmadan önce bir bey kızdır ve onunda İsmet Hanım gibi bir sevdiği vardır.Gülnihal ‘in de düşmanları muhtar bey gibi akrabalarıdır ve sonunda sevgilisini öldürürler.Gülnihal bu nedenle ölmeyi çok ister ama akrabaları onu köle niyetine satarlar.Gülnihal’I gemiyle başka yere götürürler.Bu sırada çok işkence ederler.Sonunda şimdi bulundugu yere satılır.Burada yaşarken onu köle niyetine satan adamı öldürür.
Gülnihal İsmet’lerin evine ilk önce dayısının ölümünü hazırlamak için girer,ama İsmet’in annesi ana öyle iyi davranır ki Gülnihal ‘in tüm yaraları sarılır.Gülnihal o günden beri annesi için çalışır.Dayısını herşeye rağmen öldürürler.Çok geçmeden arkadan anneside ölür.Bu günden sonraİsmet’I kızı gibi sever ve korur.Gülnihal İsmet’e söylediklerini aynen Muhtar Beyede anlatır.Muhatar’da İsmet gibi inanmak istemez.Akrabalarından böyle bir şey beklemez.Gülnihal Sancak Beyi olan Kaplan Paşanın ismet’I sevdiğini fakat onu sadece miras için ve Muhtar beyden intikam almak için sevdiğini söyler.Muhtar bey çok cesur olduğu için ve halk tarafınadan çok sevildiği için KaplanPaşa onu öldürmek ister.
Muhatr bey her zamanki gibi kendisine çok güvenir ve bunu başaramayacaklarını,halkın buna izin vermeyecegini söyler.Gülnihal’de tarihte olduğu gibi halkı para ve tahtitlerle susturabileceklerini söyler.Gülnihal Muhtardan başa geçmesini ve halkı kurtarmasını ister;ama Muhtar Bey bunu kan dökerek yapmak istemez.İsmet’te buradan gitmek istediğini ,Gülnihal’in haklı olabileceğini düşünür.Tam bunlar konuşulurken konağı basarlar ve Muhtar’I tutuklarlar.Giderken İsmet’e Paşanın mektubunu bırakırlar.Mektubta saraya gelmesi gerektiği aksi takdirde Muhtar’ın ölebileceği yazılıdır.
Paşa sonunda muardaına ermiş Muhtarı tutuklamış ve İsmet’I saraya gelmeye zorunlu kılmıştır.Paşanın annesi Muhtar’ın ve İsmet’in ölmesi taraftarıdır ama Paşa tam tersine ikisinde yaşamasını ister.İsmat’le evlenerek Muhtar’I kahret meyi düşünür.Paşo hanım herşeye rağmen İsmet’in yanına gider ve onu oğluna ister.İsmet’te aklına gelen herşeyi söyler ve evlenmeyi istemez.Bu sırada Paşa içeri girer,İsmet aynı şeyleri Paşa’yada söyler ve bayılır.Paşa bu hareketinden dolayı onu cezalandırmak ister.Gülnihal bu arada devreye girer ve onu ikna edecgini söylerek Gülnihal’I kurtarır.Paşa bunu sonucunda işine geri döner ve Muhtar Beyi huzuruna çağırır.Zülfikar Ağa,Paşanın tüfekçi başı,onun hemen öldürülmesi gerektiğini söyler.Züfikar Ağa ,Paşa’nın adamı olaraka görünsede aslında kardeşinin intikamını almak için yaşayan bir adamdır.
Rıdvan’ın yardımıyla Gülnihal ve İsmet zindana girereler.Muhtar Bey İsmetle konuşmak istemez ve ona hakaret dou sözler söyler.Bu sırada brinin geldiğini ögrenirler ve İsmet hemen pencereden kaçar.Gelen ZülfiakarAğadır.ZülfiakarAğa zamanında Gülnihal’le evlenmek ismemiş fakat Kabul edilmemiştir.Gülnihal muhatar’I kurtardıgı zaman onu sevebileceğine yemin eder.Zülfiakar Ağa zaten Muhtar’I kurtarıp onu başa geçirmekte kararlıdır.
Paşanın yakın adamlarından Kara Veli Zülfiakar Ağadan yeğeni ,Bayram’ın ve ahaliden Cafko’nun salıverilmesini ister ve aynı zamanda karısına eziyet ettiği bilinen Raşit’in ülfiakar Ağa onu oyalar ve onun sadece bir bölgede kalmasını sağlayarak onun tehlike olmasını engeller.
Zülfikar Ağa Kara veli tehlikesinden kurtulduktan sonra hemen Muhatar’ın yanına koşar.Onunla konuşmaya başlar.Onun kurtulup yerine iki masum kişyi öldüren birinin öldürülmesini kararlaştırır.Gecenın geç saatlerinde Muhtar ve onunla bir kaç kişi daha serbest bırarakılır.Serbest bırakılırken hayatta olduguna dair bir kağıt alır bu onun gülnihal’e karşı ispatı olacaktır.
Muhatar o günden sonra belli bir süre sakalnır.Bu sırada İsmet muhtar’ın öldüğünü sanır.Muhatar ve yandaşlatrının buluşacağı gün gelmiştir.Akşam vakitlerinde Muhtar Bey,hakim ,Raşit ve ileri gelenlerden Zeynel ,Şemsettin,Behram,Sinan ,Hayri beyler toplanır.Bunalrın yanında ahaliden birçok kişide onlara eşlik eder.Bu olaylar gelişirken Paşa ,annesiPaşo hanımı öldürür,Raşit karısının intikamını alır ve Kara Veli’yi zehirler.Muhtar ve yandaşları buldukalrı cephaneyi ve neler yapabileceklerini anlatırlar.Planlar hazırlanır.Paşa belli saatlerde her akşam İsmet hanım’ın yanına gider ,Paşayı bu arada tutmayı planlarlar.Muhtar İsmet’e olan kininden dolayı isteksiz davranmaktadır ama ahali ve ismet’I tanıyanlar olayları anlatınca İsmetin haklı olduğunu anlar ve daha çok hırslanır.
İleri gelenler ve halk Muhtar’I Sancak beyi olarak seçmek isterler;ama Muhtar bunu babadab oğla geçen bir sistemi istemedigi için istemez.Halk bunu sadece bir deyiş olduğunu aslında dürüst ve cesur olduğu için onu seçemek istediklerini anlatırlar,bunun üzerine kabul eder.
O gece gelmiştir.Artık intikam vakti gelmiştir.Bekledikleri gibi Paşa odaya girer.İsmet,Paşa gelemden yaptıkları konuşmalrda Muhtar’ın ölmediğini anlar,ama durumu belli etmemesi gerekir.Paşa içeri girdiğinde artık zamanın dolduğunu ve yarım saat içinde İsmet’le nikahlanmak istediğini söyler.Gülnihal ve İsmet buna şiddetle karşı çıkar ve zaman isterler.;ama Paşa bunu kabul etmez.Gülnihal ,Paşayla İsmet’in arasına girmek ister fakat Paşa onu hançerler ve odanın dışına atar.Paşa tekrar İsmet’le konuşmaya haırlanırken Muhtar ve adamları odaya girerler ve Paşayı tutuklaralar.Paşa’nın infaz emri Padişahtan gelmiştir.Zülfiakar Ağa bunu kimseye bırakmaz ve dışarıda hemen infazını gerçekleştirir.ZülfiakarAğa Gülnihal’I arar ama bulamaz.Onun yaralı olduğunu unutmuşlardır.Hemen yanına koşarlar.Gülnihal görevinin bittiğini söyler ve Zülfikar Ağaya döner”seni sevmeye yemn etmiştim ama olmadı sen beni affet “der .Zülfikar Ağa bunun üzerine koşarak odayı terkeder.
Gülnihal görevini yaptığı için ve 16 yıldır hayaliyle yaşadığı eine ihenet etmediği için çok mutludur.Hfifçe ayağa kalkmaya çalışır ve bu sırada ona yaklaşan İsmet’in kucağına düşer ve ölür.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Mal ve iktidar hırsının kötü sonuçlar ve iyilerin galibiyeti.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
ŞAHISLAR:
Kaplan Paşa :Sancak Beyi
Muhtar Bey :Kaplan Paşa’nın amcası oğlu
Hilmi Efendi :Hakim
Zeynel Bey :Sancak beyliği’nin ileri gelenlerinden.
Şemsettin Be y :ileri gelenlerden
Berham Bey :ileri gelenlerden
Sinan Bey :ileri gelenlerden
Hayri Bey :ileri gelenlerden
Kara Veli
aşanın yakın adamlarından Zülfiakar Ağa :Tüfekçi başı
Rıdvan :zindancı
Çakır : mezarcı
Hacı Hüsrev :ahaliden
Raşit : ahaliden
Selim : ahaliden
Cafko : ahaliden
Mestan : ahaliden
Bir ihtiyar : ahaliden
Paşo Hanım :Kaplan paşanın annesi
İsmet Hanım :Kaplan paşanın ve Muhtar beyin amcası kızı
Gülnihal :İsmet hanımın dadısı
Yadigar : Kaplan paşanın cariyesi
Bir kadın,iki çoçuk celladlar,cariyeler,ahali.
Kitata ana karakterler:Gülnihal,Muhtar Bey,İsmet,Paşa,Paşo Hanım,Zülfikar Ağa’dır.Olaylar ilk önce kötülerin galibiyeti gibi görünsede sonunda iyiler kazanmıştır.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap tiyatro türünü ban sevdirdi.Yazıldıgı zamandaki hak olaylarını cok iyi yansıtmış ve bunu çok iyi örneklerle bizlere benimsetmiştir.Tasvirler ve benzetmeler olaylara canlılık katmış ve o anların gözlerde canlanmasına yardımcı olmuştur.Kitabı iyi dersler alarak bitirdim,ve bu nedenle herkesin okumasını isterim.Bu olaylar günümüzde de iktidar kavgası nedenıyle meydana gelmektedir.İktidar ve mal hırsı insanlara şeytanın kölesi halin e getiriyor.Bu düşüncelerde olan kimseler etrafındaki herkesi kaybetmeyi umursamaz hale geliyorlar.Benim tek dileğim insanların para ve iktidara tapmamaları ,bunları sadece insanların iyi hayat sürmeleri için kullanmalarıdır.Umarım bu kitabı okuyanlar bunun farkına varırlar.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Namık KEMAL
Tanzimat devri şairlerinden
Doğum/Ölüm: 21 Aralık 1840-2 Aralık 1888
Doğum Yeri: Tekirdağ
Biyografi
Çocukluğunu dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında Kars ve Sofya’da geçiren, özel bir öğrenim gören Namık Kemal, İstanbul’a geldikten sonra (1857), Tercüme Odası’na memur oldu (1863). Şinasi ile tanıştı. Tasvir-i Efkar gazetesine yazılar yazmaya başladı. Şinasi, Paris’e gidince (1865) gazeteyi o çıkardı, istibdatla savaşan Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyelerinin İstanbul’dan uzaklaştırılmaları karşısında Ziya Paşa ile Paris’e kaçtı (1867), Londra’da yine Ziya Paşa ile Hürriyet gazetesini çıkardı (1868), İstanbul’a dönünce (1870) arkadaşlarıyla İbret gazetesini çıkarmaya başladı, az sonra mutasarrıf olarak Gelibolu’ya gönderildi, azledilince yine İstanbul’a geldi. Vatan Yahut Silistre piyesinin Gedikpaşa Tiyatrosu’nda temsilinin yarattığı heyecan üzerine (Nisan 1873), Kıbrıs’ta Magosa zindanına sürüldü (9 Nisan 1873), Abdülaziz’in tahttan indirilmesiyle siyasi mahkumlar affedilince, 38 ay kaldığı Magosa’dan İstanbul’a döndü (Mayıs 1876), Kanun-i Esasi Encümeni’nde çalıştı, Midilli Adası’na sürüldü (1877), sonra oraya mutasarrıf oldu (1879), görevi Rodos (1884) ve Sakız (1887- ) Adalarına nakledildi.
Namık Kemal edebiyatın hemen her türünde, geniş yankılar yaratan eserleriyle Tanzimat devrinin en gür sesli şairi, en önemli dava ve sanat adamı oldu. Genel olarak şekil ve ifade bakımlarından eskiye bağlı, ruh ve özce yeni şiirleriyle vatan, millet, hürriyet ideallerini aşılarken, makale, piyes, mektup ve tenkitleriyle de sosyal alanda eğitici kudretini gösterdi, hep toplum için sanat ilkesine bağlı kaldı.
Her eserinin günümüzde de bir çok ve değişik baskıları yapıla gelen Namık Kemal’in şiirleri ilk kez Sadettin Nüzhet Ergun tarafından toplanmıştı:
Namık Kemal/Hayatı ve Şiirleri (1933), Oyunları: Vatan Yahut Silistre (1873), Zavallı Çocuk (1873), Akif Bey (1874), Gülnihal (1875), Celaleddin Harzemşah (1885), Karabela (1910, yeni baskısı yok)
Romanları: İntibah (Uyanış, 1876), Cezmi (1880)
Tenkit eserleri (eleştiriler): Tahrib-i Harabat (1885), Takib (1885), Renan Müdafaanamesi (yeni b. 1962). Prof. Kaya Bilgegil’in bir monografisi de (Harabat Karşısında Namık Kemal, 1972) Ziya Paşa’nın Harabat antolojisine karşı Namık Kemal’in görüşlerini açıklar.
Kanije (1874), Silistre Muhasarası (1874,1946) gibi tarih ve biyografi kitapları arasında en tanınmışları: Osmanlı Tarihi (yeni b. üç cilt, 1971-1974) ile Büyük İslam Tarihi (yeni b. 1975)’dir. Namık Kemal, Selahaddin-i Eyyubi, Fatih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim’in hayatlarını da Evrak-ı Perişan (dağınık yapraklar, 1871) adlı bir kitapta toplamıştı, Yavuz Sultan Selim de yeniden basıldı (1968)
Mektupları: Daha önce Hususi Mektuplarına Göre Namık Kemal ve Abdülhak Hamid (1949) kitabını çıkarmış olan Fevziye Abdullah Tansel, bu kez Türk Dil Kurumu için, şairin bütün mektuplarını dört ciltte topladı. Namık Kemal’in Hususi mektupları genel başlığını taşıyan bu dizinin basılmış ilk cildi (1967) İstanbul, Avrupa ve Magosa’dan yazılmış 213 mektubu, ikinci cilt ise (1969) İstanbul ve Midilli mektuplarını (231-426. mektupları) kapsıyor. Ömer Faruk Akün de Namık Kemal’in Mektupları (1972) adlı bir eser yayınladı
Hakkında, pek çok kitap arasında Namık Kemal/Hayatı ve Eserleri (1948) adlı çalışma, prof. Mehmed Kaplan’ın doktora tezidir. Mustafa Nihat Özön’ün Namık Kemal ve İbret Gazetesi (1938) kitabında makalelerinden seçmeler toplanmış. Baha Dürder de şairin romanları üzerine bir inceleme yayınlamıştı: Namık Kemal’in Romanları (1940).
Eserleri
ŞİİR KİTABI;
Namık Kemal/Hayatı ve Şiirleri (1933)
OYUNLARI;
Vatan Yahut Silistre (1873)
Zavallı Çocuk (1873)
Akif Bey (1874)
Gülnihal (1875)
Celaleddin Harzemşah (1885)
Karabela (1910)
ROMANLARI;
İntibah (Uyanış, 1876)
Cezmi (1880
ELEŞTİRİLERİ;
Tahrib-i Harabat (1885)
Takib (1885)
Renan Müdafaanamesi (yeni b. 1962)
TARİH - BİYOGRAFİ;
Kanije (1874)
Silistre Muhasarası (1874,1946)
Osmanlı Tarihi (1971-1974)
Büyük İslam Tarihi (yeni b. 1975)
Evrak-ı Perişan (dağınık yapraklar, 1871)
Yavuz Sultan Selim (yeni b. 1968)
MEKTUPLARI;
Namık Kemal ve Abdülhak Hamid (1949)
Namık Kemal’in Hususi mektupları:
İlk cilt (1967)
İkinci cilt (1969
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Uzun Beyaz Bulut Belibolu
KİTABIN YAZARI
Buket UZUNER
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Remzi Yayın Evi A.Ş.
BASIM YILI
2001
1.Kitabın Konusu:
Çanakkale Savaşları'nda ölen büyük dedesinin kayıp mezarını aramak için Gelibolu'ya gelen Yeni Zelandalı genç bir kadın ve Çanakkale Milli Parkı'nda bastonuyla dolaşan Türk Nine'nin akıllara durgunluk veren seksen beş yıllık sırrını anlatmaktadır.
2.Kitap özeti:
Yazar; gelibolu kitabında seksenbeş yıllık büyük bir sırrı, savaşın anlamsızlığını,esrarını ve düşmanlıkların, kötülüklerin, bir araya gelmiş hiçlerin ötesinde tarihin birleştirici gücünde ortaya çıkarmıştır.
Olaylar 1915 Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Aliastair John Taylor’ın belki bir tesadüf, belki bir mucize eseri karşılaşıp insanlığı dehşete düsürecek biçimde verilmiş bir ders şeklinde anlatılmaktadır.
Mart 2000 sabahı Çanakkale Savaşlarında öldüğü ya da ölümüne dair hiçbir ipucu bulunmayan Er Aliastair John Taylor’ın kayıp listelerinde yer almamasının ötesinde, onun yani büyük dedesinin varlığına, aslında ne ölü ne de kayıp bir insan olmadığına dair bir ipucu arayan Victoria Taylor’ ın Ece Yaylası köyüne gelmesi ile başlar.
Her yıl olduğu gibi binlerce Anzak’ın gelip ataları için Gelibolu’yu ziyaret etmeleri gibi o sene Victoria adındaki genç bayan da dedesinin anısına, belki bir iz bulurum düşüncesiyle şehir merkezinden kendine turist acentası tarafından verilen Mehmet isimli rehber çoçukla Anzak koyu adı verilen yere gelir. Yıllar önce Çanakkale’ de, yani şu an üzerinde bulunduğu topraklarda dedesini bir daha haber alınamamazcasına kaybetmiştir. Hayatını dedesinin en azından mezarını bulamaya adıyan bu genç kız son olarak şansını bir de burada denemek amacıyla Gelibolu’ya bulunur.
Ece Yaylası Köyü Gelibolu anılarının geçtiği, yıllarca efsanelerin anlatıldığı tipik bir Türk köyüdür. Viki buraya geldiğinde kendi dedesi yani Er Aliastair John Taylor’un bir benzeri olan Gazi Ali Can Çavuş’u hem anlatılanlara göre hem de resimlerindeki benzerliklerine göre kendi dedesi olduğunu düşünür. Bu düşüncesi kendisine göre belki mantıklı gelebilir ama bunu rehberi Mehmet aracılığıyla köylülere anlatınca, onlar bu saçmalıkların yıllardır kendilerine kahraman olarak gördükleri Ali Can Çavuş’un üzerine atılan bir lekeden başka bir şey olmadığını düşünürler. Ne kadar da Viki bu olayların gerçekleğinin üzerinde durursa dursun, köylüler bu aralarına bomba gibi düşen felaket niteliğindeki haber konusunda bu hanıma yardımda bulunmazlar. Sonuçta Türk misafirperverliğinin verdiği nezaket nedeniyle köy muhtarı Anzak Koy’ una bakarak günlerce ağlayan bu kızın Ali Can Çavuş’dan miras olarak kalan tek canlı hatıra, kızı yani Beyaz Hala’ yla konuşmasını sağlar.
Beyaz Hala gerçektende köy ortamında yetişmesine rağmen yeteri kadar kendini yetiştirmiş ve babasının da ona yardımıyla ingilizce dahi öğrenmiştir. Nasıl köylülerin gözünde Ali Can Cavuş’un bir yeri, bir değeri varsa Beyaz Hala’nın da ayrı bir yeri vardır. Viki, Beyaz Hala’nın yanına muhtar tarafından getirildiği zaman ilk iş olarak dedesinin onun babası olduğunu söyler. Tabiki köylüler gibi Beyaz Hala da bu olaya fazlasıyla şaşırır ama yine de onunla yanlız konuşmayı kabul eder. Eve girdiklerinde Beyaz Hala neden Viki’nin böyle bir düşünceye kapıldığını sorar. Viki de otuzbeş yıllık hayatı boyunca kendisini bu olaya adadığını ve en sonunda her bulduğu bilginin onu buraya kadar getirdiğini söyler. Bundan sonra da sadece Beyaz Hala’nın kendisine yardım edebileceğinin farkındalığını anlar. Köylüler dışarıda evin içindeki olup bitenlerin merakı içinde iken Beyaz Hala, yaşının da getirdiği yavaşlık itibariyle ağır ağır olayları başından itibaren anlatmaya başlar.
“Yıllar önce Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbine katılamasıyla birlikte askerlik yaşı gelmiş herkesi orduya çağırmışlar. Bunların arasında İstanbul’dan gelen Teğmen Ali Osman Taylar’da varmış. Ali Osman Çanakkale Cephesine atanmış ve ilk günden itibaren sıcak savaşla burun buruna yaşamaya başlamış. Hiçbir zaman savaşın insanlara ne getirdiğini anlamayan bu adam yine de gösterdiği başarılar ile adını sıkça bu cephe de duyurmuş. Tabiki bu sırada İngilizler tarafından binbir vaat ile kandırılarak ülkelerinden alınan binlerce genç Anzakta bu savaşın ortasın bulunuyormuş. İşte bunların arasında Viki’nin dedesi olan Er Aliastair John Taylor da varmış. Savaş iyice kızgınlaştığı bir dönemde, Türk ordusunun İngilizlere geçit vermediği sıralarda bir olay yaşanmış. Deniz yoluyla kıyıya indirilen Anzak birliği hiç kimse tarafından asla ama asla sırrı çözülemeyen bir beyaz bulut tarafından yutulmuş. İşte bu beyaz bulutun içinde kaçışan askerlerden olan Aliastair de kendini kurtarma çabasına sağa sola koşuyormuş. Savaşın anlamsızlığının kafasında canladığı bu kısa an içinde ölmek ile yaşamak arasında hiçbir farkın kalmadığını anlamış. Bunun üzerine kendini kurşun seslerinin geldiği yöne doğru atmış ama birden nedeni anlayamadığı bir sebepten dolayı bedenini yerde bulmuş. Baygın olarak yattığı bir günden sonra kalktığında ayağının takıldığı şeyin aslında bir dal parçası veya taş değil de bir insan bacağı olduğunun farkına varmış. Bu insan işte İstanbullu genç Zabit Ali Osman Teğmen’miş. Ama artık yaşam sanşı onun için gerçektende cok azmış. Yaşadığı kısa süre içerisinde Aliastair ile dost olmuş ve onun kendi yerini almasını, en azından annesine cephede yazdığı mektupları iletmesini istemiş. Bu fikir Anzak erine gerçeten de düşünülecek kadar cazip gelmiş. Çünkü o savaşın içinde birbirinden iğrenç insan vahşetiyle birlikte birçok gün geçirmiş, ne kadar geriye dönse de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamış. Ya yaşamaya yeniden başlatacak ya da hayatına burda son verecekmiş. Yaşam ve ölüm arasında giden bu karar aşaması yaşam cevabı ile sonuçlanmış. Kısa bir süre sonra Teğmen Ali Osman hayatını kaybetmiş. Artık bu Anzak erini yeni bir yaşam bekliyormuş. Ama o da çok geçmeden günlerdir aç ve susuz dolaşmanın verdiği yorgunluk ile yere yığılmış. Gözlerini açtığında karşısında bir köylü güzelini bulmuş. İsmi Meryem olan bu genç kız Aliastair’ı bulduğu vakit ona tutulmuş ve onu köye getirmiş. Köylülere onu, İngilizlerin elinden kurtulmuş ve uzun süre eziyet edilmiş bir zabit olarak tanıtmış. Yani, artık o bir kahramanmış. Yıllar geçtikçe Aliastair Meryem’inde yardımıyla Türkçeyi iyice öğrenmiş ve hiçbir zaman kimseye kendisinin bir Anzak eri olduğunu belli etmemiş. Hayatı boyunca üç çocuğu olmuş. Bunlara Yeni Zelenda’nın timsali olan Uzun, Beyaz, Bulut adını vermiş. En sevdiği kızı Beyaz’ı tam istediği gibi yetiştirmiş ama Meryem’in onu kıskanması ve izin vermesi üzerine okula gönderememiş…”
Beyaz Hala bunları Viki ye anlattığı vakit anlaşılır ki Viki gerçektende haklı çıkar. Yani dedesi Beyaz Hala’nın babası olan kişi, yıllardır köylülerin bildiği Ali Can Çavuş’dur… Artık yıllardır öğrenmek için çabaladığı dedesinin meçhul kimliği su yüzeyine çıkar. Bu olayı hemen herkese anlatmak ister…
Viki ve Beyaz Hala günlerce içeride konuşmalarından dolayı dışarıda olup bitenlerin farkında olmazlar. Dışarıda büyük bir medya ordusu onları bekler. Onlar içerde birbirlerine sırlarını anlatırken bu haber kısa süre içerisinde tüm yurda yayılır ve haber peşinde koşan medyanın ilgi odağı olur. Asıl amaçları sansasyon yaratmak olan bu gazeteci ve televizyoncu ordusu haberi büyüterek halkın ilgisini çekecek bir şekle sokmaları kısa sürer. Hatta bu olay milletler arası bir sorun olup büyük elçilikler bile olaya karışır. Bu olayları öğrenen Beyaz Hala İstanbul’daki kardeşi olan Bulut’un avukat oğlu Ali Osman Taylar’ı çağırır. Ali Osman, Beyaz Hala’nın en güvendiği bir aile üyesidir ki bu yüzden her şeyi ona daha ufakken anlatmıştır. Ali Osman eve geldiği vakit Viki ona tabiri caizse ilk görüşte aşık olur. Yıllardır dedesinin peşinden koşturan bu genç kadın, kendi hayatını yaşamaya hiçbir fırsatı olmadığının farkına varır. Bunu anladığı vakit ise çoktan avukat beye tutulur. Ama bu aşk bir yana dursun önemli olan bu olayın medyaya daha fazla yansımadan silinmesidir. Yıllardır bir Türk kahramanı olarak bilinen Ali Can Çavuş’un şimdilerde birden bire bir Anzak eri olarak belirtilmesi gerçekten de halkın karışmasına neden olacak, bu da medyanın galibiyetine sebebiyet verecektir. Bundan dolayı Beyaz Hala, Viki ve Ali Osman olayların büyümemesi amacıyla bir basın toplantısı yapmaya karar verirler. Bu toplantıda herşeyin bir yanlış anlaşılma olduğu anlatılacak böylelikle hem köylü buna memnun olacak hem de hayatlarının geri kalan bölümünde rahat yaşayacaklardır. Bunun üzerine birlikte aldıkları kararı kısa sürede uygularlar. Medyanın hayal kırıklığı, Türk halkının ve Viki’nin sevinci ile olayı tatlıya bağlarlar…
Olayların bitiminde Viki Ali Osman’ a ,Ali Osman’da Viki’ye aşklarını ilan ederler. Artık ortaya çıkan sır hayat boyu bu üç kişinin arasında kalır ve onları birbirlerine hayat boyu bağlar…
3.Kitabın Ana Fikri:
Türkiye’ yi artık kendi geçmişi ve kimliğiyle hesaplaşabilecek zaman ve zemine kavuşturmak, kültürümüz ve tarihimizle hesaplaşmamızı sağlamak, daha çok canımızın yanacağını bile bile soran, eleştiren ve denetleyen vatandaşların yaşadığı aydınlık bir ülkede yaşamak için çaba sarfetmezi gizliden gizliye içimize işlememiz gerekmektedir.
[B]4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi: [/B]
Beyaz hala : Gelibolu romanının çok sevilen bilge köylü ninesidir. Beyaz Hala adlı karakter, babasıyla İngilizce konuştuğu için İngilizce bilen, ama köyünden dişarı çıkmadığı için Gelibolu ağzıyla konuşan bir Anadolu ninesidir ve ingilizce bilmesi dışında bu memleketi iyi tanıyan hiç kimseye yabancı gelmeyecek kadar gerçektir.
Victoria : Kendi ülkesinden çok uzaklara ideallerini gerçekleştirebilmek için gelen gerçekten cesaretli, azimli, kararlı bir bayandır.
Aliastiar John Taylor : İngilizler tarafından aslında kendi milleti olmadığı halde onlar için savaşmaya çağrılan, savaşın anlasızlığını kısa sürede anlayıp geri kalan yaşamını bu şavaşın etkisinde kalmamak için baştan aşağı değiştiren cesaret dolu bir adamdır.
Ali Osman Teğmen : O da ne kadar da savaşın gereksiz olduğunu düşünsede kendini milleti için feda etmekten çekinmeyen ve ideallerinden ödün vermeyen bir gençtir.
Avukat Ali Osman : Aynı Beyaz Hala’nın tavırlarını alan, kendinden çok emin, olaylara çabuk hakim olan birisidir.
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Buket Uzuner'in son romanı Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'yu okurken sanki yakın geçmişimizdeki gizli bir geçitte dolaşır gibi daha önceden bilmediğiniz bazı kapıları açarak günümüzün kilitli kapıları önünde biten, keyifli bir okuma yolculuğu ama acıtıcı bir hesaplaşma içinde buldum kendimi.Yazar, kitabında ayrıntıların ötesinde, yarattığı karakterler aracılığıyla milliyetçilik, yurtseverlik, emperyalizm gibi çeşitli kavramları da sorguluyor. Üstelik hem geçmişte, hem de günümüzde... Ayrıca yazar biz okuyucularını rahat bırakmama yöntemini kitabın her sayfasında devam ettiriyor. Küçük şifreler, ipuçları bırakıyor sayfalar arasına. Fakat kolay yöntemi seçen okur, hemen sonuca ulaşıp “arka sayfaya bakalım” derse çok şey kaçırmış oluruz. Olayların ve karakterlerin birbiri içinde eridiği kitapta, dış faktörlerin yönlendirmelerine karşın her zaman seçimlerimizin sonucunu yaşadığımız gerçeği gözler önüne seriliyor.
6.Kitabın yazarı hakkında kısa bilgi:
Buket Uzuner, 1955'de Ankara'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi'nden (Biyoloji Böl.) mezun oldu. Biyolog olarak gittiği (Norveç) Bergen Üniversitesi'nde mikrobiyel ekoloji ve sosyoloji, (ABD)Michigan Üniversitesi'nde toplum sağlığı konularında yüksek lisans çalışmaları yaptı. (Finlandiya) Tampere Teknik Üniversitesi, Su Teknolojisi Bölümü'nde ve O.D.T.Ü; Çevre Müh. Bölümü'nde araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı.
Buket Uzuner'in hikaye ve yazıları 1977'den itibaren; Varlık, Dönemeç, Türk Dili, Oluşum, Sanat Olayı, Cönk, Gösteri, Gergedan, Argos, Yaşasın Edebiyat gibi edebiyat ve kültür dergilerinde yayımlandı. Rapsodi adlı aylık kadın dergisinde kadın ve gezi sayfaları hazırladı (1989-1992). Akademik yaşamına, tam zamanlı edebiyatçı olmak kararıyla son veren Buket Uzuner, bu kararını ekonomik olarak desteklemek için sinema, reklam, turizm ve yabancı dil sektörlerinde çalıştı. Avrupa, Amerika ve Kuzey Afrika'nın kuzey'ine yayılan bir coğrafyada gezgin, öğrenci ve araştırmacı olarak yaşadı. Aylarca süren tren ve saatlerce süren uçak yolculuklarını gerçekleştirebilmek için yaşadığı ülkelerde garsonluk, çocuk bakıcılığı, çevirmenlik ve aşcılık yaptı.
Yurtiçi ve yurtdışında (The World & I; Books from Abroad; December 1992) övgü ve yergi dolu eleştirilerle karşılanan ikinci romanı Balık İzlerinin Sesi(BİS) ile 1993 Yunus Nadi Roman ödülleri'nden birini alan Buket Uzuner'in son romanı Kumral Ada~Mavi Tuna 19 ayda 26 baskı yaparak Türkiye'de en çok okunan ve tartışılan edebiyat ürünlerinden biri olmuştur. Kumral Ada~Mavi Tuna 1998 İstanbul Ünıversitesi İletişim Fakültesi Roman Ödülü 'ne değer bulunmuştur. Buket Uzuner, Türkiye P.E.N Yazarlar Derneği,T.Y.S., Edebiyatçılar Derneği ve TWUC üyesi, Balkan Dekameronu ve Gezginler Kulübü'nün de kurucu üyesidir. 1993-95 dönemi Türkiye P.E.N Yazarlar Derneği yönetim kurulunda görev alan yazar, 1995'de TRT İstanbul Televizyonu'nun hazırladığı Gündemde Sanat Var programının edebiyat danışmanlığı ve Remzi Kitabevi yabancı edebi biyografiler editörlüğü yapmıştır.
Yazar 1993 yılında İngiliz Kültür derneği'nin(The British Council) davetlisi olarak Cambridge Edebiyat Konferansı'na, 1994 yılında Duisburg Kütüphanesi'nin davetlisi olarak kuzey-batı Almanya edebiyat turnesine katılmıştır. Buket Uzuner 1996 yılında 3 aylık bir bursla Iowa Üniversitesi'nin (ABD) düzenlediği Uluslararası Yazarlar Programına (IWP) katılmış ve bu üniversite'nin onur üyesi olarak ödüllendirilmiştir. Buket Uzuner, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. Kuruluş Yılı kapsamında Mimoza Dergisi-Sabah tarafından Türk Basını, üniversiteleri, meslek kuruluşları ve 87 il valiliklerinden oluşturulan jürinin oylarıyla 'Cumhuriyetin 75 Başarılı Kadını' ndan biri olarak seçilmiştir. Sabah Gazetesi'nde 8 ay süreyle (1999) 'Yeryüzü Portreleri' adlı köşe yazıları yayımlayan Buket Uzuner, çalışmalarını 1 yıl (1998-1999) 'konuk yazar' olarak bulunduğu New York'ta sürdürmüştür. Gezi (National Geographic-Traveller Turkey) dergisine 2 yıl (1997-1999) süreyle 'sokak portreleri' hazırlayan yazar, New York'ta yaşadığı süre içinde Cumhuriyet Gazetesi'ne Pazar yazılarına yazmıştır. Buket Uzuner şu sırada 'Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu' adlı bir roman üzerine çalışmaktadır.
Yazarın Kumral Ada~ Mavi Tuna romanı dört dile çevrilerek, İtalya'da Sellerio, Yunanistan'da Psichogios, İsrail'de Cartaben yayınevleri tarafından Akdeniz Valsi (Mediterranean Waltz) adıyla, İngilizce olarak da Remzi Kitabevi tarafından Türkiye'de yayıma hazırlanmaktadır. Buket Uzuner romanlarını elektronik olarak(disketle) yayınevine teslim eden (belki ilk yazar: 1992; Balık İzlerinin Sesi; Remzi Kitabevi) ve internetle en fazla iletişimde olan ender yazarlardandır. Kitaplarının ilk yazımlarını daima kurşun ve/ya dolma kalemle defterlere yapan ve pastane/kafelerde yazan Buket Uzuner, geleneksel ve elektronik postayla okurlarıyla kurduğu iletişimle de edebiyatımızın modern, başka bir deyişle "tekno-fobik" olmayan yazarlarındandır.
Buket Uzuner'in yayımlanmış kitapları:
Hikaye: Benim Adım Mayıs (1986) Ayın En Çıplak Günü (1988) Güneş Yiyen Çingene (1989) Karayel Hüznü (1993) Şairler Şehri (1994)
Gezi: Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları (1989) Şehir Romantiğinin Günlüğü (1998)
Roman: İki Yeşil Susamuru,Anneleri,Babaları,Sevgilileri (1991) ve Diğerler Balık İzlerinin Sesi, (1993 Yunus Nadi Roman Ödülü) (1992) Kumral Ada~Mavi Tuna (1998 İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Ödülü) (1997) Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu (2001)
Uzun Beyaz Bulut Belibolu
KİTABIN YAZARI
Buket UZUNER
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Remzi Yayın Evi A.Ş.
BASIM YILI
2001
1.Kitabın Konusu:
Çanakkale Savaşları'nda ölen büyük dedesinin kayıp mezarını aramak için Gelibolu'ya gelen Yeni Zelandalı genç bir kadın ve Çanakkale Milli Parkı'nda bastonuyla dolaşan Türk Nine'nin akıllara durgunluk veren seksen beş yıllık sırrını anlatmaktadır.
2.Kitap özeti:
Yazar; gelibolu kitabında seksenbeş yıllık büyük bir sırrı, savaşın anlamsızlığını,esrarını ve düşmanlıkların, kötülüklerin, bir araya gelmiş hiçlerin ötesinde tarihin birleştirici gücünde ortaya çıkarmıştır.
Olaylar 1915 Çanakkale Savaşı’nda Osmanlı Teğmeni Ali Osman Bey ile Anzak Er Aliastair John Taylor’ın belki bir tesadüf, belki bir mucize eseri karşılaşıp insanlığı dehşete düsürecek biçimde verilmiş bir ders şeklinde anlatılmaktadır.
Mart 2000 sabahı Çanakkale Savaşlarında öldüğü ya da ölümüne dair hiçbir ipucu bulunmayan Er Aliastair John Taylor’ın kayıp listelerinde yer almamasının ötesinde, onun yani büyük dedesinin varlığına, aslında ne ölü ne de kayıp bir insan olmadığına dair bir ipucu arayan Victoria Taylor’ ın Ece Yaylası köyüne gelmesi ile başlar.
Her yıl olduğu gibi binlerce Anzak’ın gelip ataları için Gelibolu’yu ziyaret etmeleri gibi o sene Victoria adındaki genç bayan da dedesinin anısına, belki bir iz bulurum düşüncesiyle şehir merkezinden kendine turist acentası tarafından verilen Mehmet isimli rehber çoçukla Anzak koyu adı verilen yere gelir. Yıllar önce Çanakkale’ de, yani şu an üzerinde bulunduğu topraklarda dedesini bir daha haber alınamamazcasına kaybetmiştir. Hayatını dedesinin en azından mezarını bulamaya adıyan bu genç kız son olarak şansını bir de burada denemek amacıyla Gelibolu’ya bulunur.
Ece Yaylası Köyü Gelibolu anılarının geçtiği, yıllarca efsanelerin anlatıldığı tipik bir Türk köyüdür. Viki buraya geldiğinde kendi dedesi yani Er Aliastair John Taylor’un bir benzeri olan Gazi Ali Can Çavuş’u hem anlatılanlara göre hem de resimlerindeki benzerliklerine göre kendi dedesi olduğunu düşünür. Bu düşüncesi kendisine göre belki mantıklı gelebilir ama bunu rehberi Mehmet aracılığıyla köylülere anlatınca, onlar bu saçmalıkların yıllardır kendilerine kahraman olarak gördükleri Ali Can Çavuş’un üzerine atılan bir lekeden başka bir şey olmadığını düşünürler. Ne kadar da Viki bu olayların gerçekleğinin üzerinde durursa dursun, köylüler bu aralarına bomba gibi düşen felaket niteliğindeki haber konusunda bu hanıma yardımda bulunmazlar. Sonuçta Türk misafirperverliğinin verdiği nezaket nedeniyle köy muhtarı Anzak Koy’ una bakarak günlerce ağlayan bu kızın Ali Can Çavuş’dan miras olarak kalan tek canlı hatıra, kızı yani Beyaz Hala’ yla konuşmasını sağlar.
Beyaz Hala gerçektende köy ortamında yetişmesine rağmen yeteri kadar kendini yetiştirmiş ve babasının da ona yardımıyla ingilizce dahi öğrenmiştir. Nasıl köylülerin gözünde Ali Can Cavuş’un bir yeri, bir değeri varsa Beyaz Hala’nın da ayrı bir yeri vardır. Viki, Beyaz Hala’nın yanına muhtar tarafından getirildiği zaman ilk iş olarak dedesinin onun babası olduğunu söyler. Tabiki köylüler gibi Beyaz Hala da bu olaya fazlasıyla şaşırır ama yine de onunla yanlız konuşmayı kabul eder. Eve girdiklerinde Beyaz Hala neden Viki’nin böyle bir düşünceye kapıldığını sorar. Viki de otuzbeş yıllık hayatı boyunca kendisini bu olaya adadığını ve en sonunda her bulduğu bilginin onu buraya kadar getirdiğini söyler. Bundan sonra da sadece Beyaz Hala’nın kendisine yardım edebileceğinin farkındalığını anlar. Köylüler dışarıda evin içindeki olup bitenlerin merakı içinde iken Beyaz Hala, yaşının da getirdiği yavaşlık itibariyle ağır ağır olayları başından itibaren anlatmaya başlar.
“Yıllar önce Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Harbine katılamasıyla birlikte askerlik yaşı gelmiş herkesi orduya çağırmışlar. Bunların arasında İstanbul’dan gelen Teğmen Ali Osman Taylar’da varmış. Ali Osman Çanakkale Cephesine atanmış ve ilk günden itibaren sıcak savaşla burun buruna yaşamaya başlamış. Hiçbir zaman savaşın insanlara ne getirdiğini anlamayan bu adam yine de gösterdiği başarılar ile adını sıkça bu cephe de duyurmuş. Tabiki bu sırada İngilizler tarafından binbir vaat ile kandırılarak ülkelerinden alınan binlerce genç Anzakta bu savaşın ortasın bulunuyormuş. İşte bunların arasında Viki’nin dedesi olan Er Aliastair John Taylor da varmış. Savaş iyice kızgınlaştığı bir dönemde, Türk ordusunun İngilizlere geçit vermediği sıralarda bir olay yaşanmış. Deniz yoluyla kıyıya indirilen Anzak birliği hiç kimse tarafından asla ama asla sırrı çözülemeyen bir beyaz bulut tarafından yutulmuş. İşte bu beyaz bulutun içinde kaçışan askerlerden olan Aliastair de kendini kurtarma çabasına sağa sola koşuyormuş. Savaşın anlamsızlığının kafasında canladığı bu kısa an içinde ölmek ile yaşamak arasında hiçbir farkın kalmadığını anlamış. Bunun üzerine kendini kurşun seslerinin geldiği yöne doğru atmış ama birden nedeni anlayamadığı bir sebepten dolayı bedenini yerde bulmuş. Baygın olarak yattığı bir günden sonra kalktığında ayağının takıldığı şeyin aslında bir dal parçası veya taş değil de bir insan bacağı olduğunun farkına varmış. Bu insan işte İstanbullu genç Zabit Ali Osman Teğmen’miş. Ama artık yaşam sanşı onun için gerçektende cok azmış. Yaşadığı kısa süre içerisinde Aliastair ile dost olmuş ve onun kendi yerini almasını, en azından annesine cephede yazdığı mektupları iletmesini istemiş. Bu fikir Anzak erine gerçeten de düşünülecek kadar cazip gelmiş. Çünkü o savaşın içinde birbirinden iğrenç insan vahşetiyle birlikte birçok gün geçirmiş, ne kadar geriye dönse de artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını anlamış. Ya yaşamaya yeniden başlatacak ya da hayatına burda son verecekmiş. Yaşam ve ölüm arasında giden bu karar aşaması yaşam cevabı ile sonuçlanmış. Kısa bir süre sonra Teğmen Ali Osman hayatını kaybetmiş. Artık bu Anzak erini yeni bir yaşam bekliyormuş. Ama o da çok geçmeden günlerdir aç ve susuz dolaşmanın verdiği yorgunluk ile yere yığılmış. Gözlerini açtığında karşısında bir köylü güzelini bulmuş. İsmi Meryem olan bu genç kız Aliastair’ı bulduğu vakit ona tutulmuş ve onu köye getirmiş. Köylülere onu, İngilizlerin elinden kurtulmuş ve uzun süre eziyet edilmiş bir zabit olarak tanıtmış. Yani, artık o bir kahramanmış. Yıllar geçtikçe Aliastair Meryem’inde yardımıyla Türkçeyi iyice öğrenmiş ve hiçbir zaman kimseye kendisinin bir Anzak eri olduğunu belli etmemiş. Hayatı boyunca üç çocuğu olmuş. Bunlara Yeni Zelenda’nın timsali olan Uzun, Beyaz, Bulut adını vermiş. En sevdiği kızı Beyaz’ı tam istediği gibi yetiştirmiş ama Meryem’in onu kıskanması ve izin vermesi üzerine okula gönderememiş…”
Beyaz Hala bunları Viki ye anlattığı vakit anlaşılır ki Viki gerçektende haklı çıkar. Yani dedesi Beyaz Hala’nın babası olan kişi, yıllardır köylülerin bildiği Ali Can Çavuş’dur… Artık yıllardır öğrenmek için çabaladığı dedesinin meçhul kimliği su yüzeyine çıkar. Bu olayı hemen herkese anlatmak ister…
Viki ve Beyaz Hala günlerce içeride konuşmalarından dolayı dışarıda olup bitenlerin farkında olmazlar. Dışarıda büyük bir medya ordusu onları bekler. Onlar içerde birbirlerine sırlarını anlatırken bu haber kısa süre içerisinde tüm yurda yayılır ve haber peşinde koşan medyanın ilgi odağı olur. Asıl amaçları sansasyon yaratmak olan bu gazeteci ve televizyoncu ordusu haberi büyüterek halkın ilgisini çekecek bir şekle sokmaları kısa sürer. Hatta bu olay milletler arası bir sorun olup büyük elçilikler bile olaya karışır. Bu olayları öğrenen Beyaz Hala İstanbul’daki kardeşi olan Bulut’un avukat oğlu Ali Osman Taylar’ı çağırır. Ali Osman, Beyaz Hala’nın en güvendiği bir aile üyesidir ki bu yüzden her şeyi ona daha ufakken anlatmıştır. Ali Osman eve geldiği vakit Viki ona tabiri caizse ilk görüşte aşık olur. Yıllardır dedesinin peşinden koşturan bu genç kadın, kendi hayatını yaşamaya hiçbir fırsatı olmadığının farkına varır. Bunu anladığı vakit ise çoktan avukat beye tutulur. Ama bu aşk bir yana dursun önemli olan bu olayın medyaya daha fazla yansımadan silinmesidir. Yıllardır bir Türk kahramanı olarak bilinen Ali Can Çavuş’un şimdilerde birden bire bir Anzak eri olarak belirtilmesi gerçekten de halkın karışmasına neden olacak, bu da medyanın galibiyetine sebebiyet verecektir. Bundan dolayı Beyaz Hala, Viki ve Ali Osman olayların büyümemesi amacıyla bir basın toplantısı yapmaya karar verirler. Bu toplantıda herşeyin bir yanlış anlaşılma olduğu anlatılacak böylelikle hem köylü buna memnun olacak hem de hayatlarının geri kalan bölümünde rahat yaşayacaklardır. Bunun üzerine birlikte aldıkları kararı kısa sürede uygularlar. Medyanın hayal kırıklığı, Türk halkının ve Viki’nin sevinci ile olayı tatlıya bağlarlar…
Olayların bitiminde Viki Ali Osman’ a ,Ali Osman’da Viki’ye aşklarını ilan ederler. Artık ortaya çıkan sır hayat boyu bu üç kişinin arasında kalır ve onları birbirlerine hayat boyu bağlar…
3.Kitabın Ana Fikri:
Türkiye’ yi artık kendi geçmişi ve kimliğiyle hesaplaşabilecek zaman ve zemine kavuşturmak, kültürümüz ve tarihimizle hesaplaşmamızı sağlamak, daha çok canımızın yanacağını bile bile soran, eleştiren ve denetleyen vatandaşların yaşadığı aydınlık bir ülkede yaşamak için çaba sarfetmezi gizliden gizliye içimize işlememiz gerekmektedir.
[B]4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi: [/B]
Beyaz hala : Gelibolu romanının çok sevilen bilge köylü ninesidir. Beyaz Hala adlı karakter, babasıyla İngilizce konuştuğu için İngilizce bilen, ama köyünden dişarı çıkmadığı için Gelibolu ağzıyla konuşan bir Anadolu ninesidir ve ingilizce bilmesi dışında bu memleketi iyi tanıyan hiç kimseye yabancı gelmeyecek kadar gerçektir.
Victoria : Kendi ülkesinden çok uzaklara ideallerini gerçekleştirebilmek için gelen gerçekten cesaretli, azimli, kararlı bir bayandır.
Aliastiar John Taylor : İngilizler tarafından aslında kendi milleti olmadığı halde onlar için savaşmaya çağrılan, savaşın anlasızlığını kısa sürede anlayıp geri kalan yaşamını bu şavaşın etkisinde kalmamak için baştan aşağı değiştiren cesaret dolu bir adamdır.
Ali Osman Teğmen : O da ne kadar da savaşın gereksiz olduğunu düşünsede kendini milleti için feda etmekten çekinmeyen ve ideallerinden ödün vermeyen bir gençtir.
Avukat Ali Osman : Aynı Beyaz Hala’nın tavırlarını alan, kendinden çok emin, olaylara çabuk hakim olan birisidir.
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Buket Uzuner'in son romanı Uzun Beyaz Bulut Gelibolu'yu okurken sanki yakın geçmişimizdeki gizli bir geçitte dolaşır gibi daha önceden bilmediğiniz bazı kapıları açarak günümüzün kilitli kapıları önünde biten, keyifli bir okuma yolculuğu ama acıtıcı bir hesaplaşma içinde buldum kendimi.Yazar, kitabında ayrıntıların ötesinde, yarattığı karakterler aracılığıyla milliyetçilik, yurtseverlik, emperyalizm gibi çeşitli kavramları da sorguluyor. Üstelik hem geçmişte, hem de günümüzde... Ayrıca yazar biz okuyucularını rahat bırakmama yöntemini kitabın her sayfasında devam ettiriyor. Küçük şifreler, ipuçları bırakıyor sayfalar arasına. Fakat kolay yöntemi seçen okur, hemen sonuca ulaşıp “arka sayfaya bakalım” derse çok şey kaçırmış oluruz. Olayların ve karakterlerin birbiri içinde eridiği kitapta, dış faktörlerin yönlendirmelerine karşın her zaman seçimlerimizin sonucunu yaşadığımız gerçeği gözler önüne seriliyor.
6.Kitabın yazarı hakkında kısa bilgi:
Buket Uzuner, 1955'de Ankara'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi'nden (Biyoloji Böl.) mezun oldu. Biyolog olarak gittiği (Norveç) Bergen Üniversitesi'nde mikrobiyel ekoloji ve sosyoloji, (ABD)Michigan Üniversitesi'nde toplum sağlığı konularında yüksek lisans çalışmaları yaptı. (Finlandiya) Tampere Teknik Üniversitesi, Su Teknolojisi Bölümü'nde ve O.D.T.Ü; Çevre Müh. Bölümü'nde araştırmacı olarak çalıştı, ders anlattı.
Buket Uzuner'in hikaye ve yazıları 1977'den itibaren; Varlık, Dönemeç, Türk Dili, Oluşum, Sanat Olayı, Cönk, Gösteri, Gergedan, Argos, Yaşasın Edebiyat gibi edebiyat ve kültür dergilerinde yayımlandı. Rapsodi adlı aylık kadın dergisinde kadın ve gezi sayfaları hazırladı (1989-1992). Akademik yaşamına, tam zamanlı edebiyatçı olmak kararıyla son veren Buket Uzuner, bu kararını ekonomik olarak desteklemek için sinema, reklam, turizm ve yabancı dil sektörlerinde çalıştı. Avrupa, Amerika ve Kuzey Afrika'nın kuzey'ine yayılan bir coğrafyada gezgin, öğrenci ve araştırmacı olarak yaşadı. Aylarca süren tren ve saatlerce süren uçak yolculuklarını gerçekleştirebilmek için yaşadığı ülkelerde garsonluk, çocuk bakıcılığı, çevirmenlik ve aşcılık yaptı.
Yurtiçi ve yurtdışında (The World & I; Books from Abroad; December 1992) övgü ve yergi dolu eleştirilerle karşılanan ikinci romanı Balık İzlerinin Sesi(BİS) ile 1993 Yunus Nadi Roman ödülleri'nden birini alan Buket Uzuner'in son romanı Kumral Ada~Mavi Tuna 19 ayda 26 baskı yaparak Türkiye'de en çok okunan ve tartışılan edebiyat ürünlerinden biri olmuştur. Kumral Ada~Mavi Tuna 1998 İstanbul Ünıversitesi İletişim Fakültesi Roman Ödülü 'ne değer bulunmuştur. Buket Uzuner, Türkiye P.E.N Yazarlar Derneği,T.Y.S., Edebiyatçılar Derneği ve TWUC üyesi, Balkan Dekameronu ve Gezginler Kulübü'nün de kurucu üyesidir. 1993-95 dönemi Türkiye P.E.N Yazarlar Derneği yönetim kurulunda görev alan yazar, 1995'de TRT İstanbul Televizyonu'nun hazırladığı Gündemde Sanat Var programının edebiyat danışmanlığı ve Remzi Kitabevi yabancı edebi biyografiler editörlüğü yapmıştır.
Yazar 1993 yılında İngiliz Kültür derneği'nin(The British Council) davetlisi olarak Cambridge Edebiyat Konferansı'na, 1994 yılında Duisburg Kütüphanesi'nin davetlisi olarak kuzey-batı Almanya edebiyat turnesine katılmıştır. Buket Uzuner 1996 yılında 3 aylık bir bursla Iowa Üniversitesi'nin (ABD) düzenlediği Uluslararası Yazarlar Programına (IWP) katılmış ve bu üniversite'nin onur üyesi olarak ödüllendirilmiştir. Buket Uzuner, Türkiye Cumhuriyeti'nin 75. Kuruluş Yılı kapsamında Mimoza Dergisi-Sabah tarafından Türk Basını, üniversiteleri, meslek kuruluşları ve 87 il valiliklerinden oluşturulan jürinin oylarıyla 'Cumhuriyetin 75 Başarılı Kadını' ndan biri olarak seçilmiştir. Sabah Gazetesi'nde 8 ay süreyle (1999) 'Yeryüzü Portreleri' adlı köşe yazıları yayımlayan Buket Uzuner, çalışmalarını 1 yıl (1998-1999) 'konuk yazar' olarak bulunduğu New York'ta sürdürmüştür. Gezi (National Geographic-Traveller Turkey) dergisine 2 yıl (1997-1999) süreyle 'sokak portreleri' hazırlayan yazar, New York'ta yaşadığı süre içinde Cumhuriyet Gazetesi'ne Pazar yazılarına yazmıştır. Buket Uzuner şu sırada 'Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu' adlı bir roman üzerine çalışmaktadır.
Yazarın Kumral Ada~ Mavi Tuna romanı dört dile çevrilerek, İtalya'da Sellerio, Yunanistan'da Psichogios, İsrail'de Cartaben yayınevleri tarafından Akdeniz Valsi (Mediterranean Waltz) adıyla, İngilizce olarak da Remzi Kitabevi tarafından Türkiye'de yayıma hazırlanmaktadır. Buket Uzuner romanlarını elektronik olarak(disketle) yayınevine teslim eden (belki ilk yazar: 1992; Balık İzlerinin Sesi; Remzi Kitabevi) ve internetle en fazla iletişimde olan ender yazarlardandır. Kitaplarının ilk yazımlarını daima kurşun ve/ya dolma kalemle defterlere yapan ve pastane/kafelerde yazan Buket Uzuner, geleneksel ve elektronik postayla okurlarıyla kurduğu iletişimle de edebiyatımızın modern, başka bir deyişle "tekno-fobik" olmayan yazarlarındandır.
Buket Uzuner'in yayımlanmış kitapları:
Hikaye: Benim Adım Mayıs (1986) Ayın En Çıplak Günü (1988) Güneş Yiyen Çingene (1989) Karayel Hüznü (1993) Şairler Şehri (1994)
Gezi: Bir Siyah Saçlı Kadının Gezi Notları (1989) Şehir Romantiğinin Günlüğü (1998)
Roman: İki Yeşil Susamuru,Anneleri,Babaları,Sevgilileri (1991) ve Diğerler Balık İzlerinin Sesi, (1993 Yunus Nadi Roman Ödülü) (1992) Kumral Ada~Mavi Tuna (1998 İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Ödülü) (1997) Uzun Beyaz Bulut-Gelibolu (2001)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
Dağa Çıkan Kurt
KİTABIN YAZARI
Halide Edip Adıvar
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Remzi Yayın Evi A.Ş
BASIM YILI
1984
1.Kitabın Konusu:
Dağa Çıkan Kurt adlı eserde Türkün yeniden doğuşu olarak görülen Kurtuluş savaşı yıllarında başımızdan geçen olayların bazıları Halide Edip tarafından kaleme alınmış, binbir zorlukla ve mücadele ile yeniden kurunlan bu anavatanın anlatılan Türk büyükleri dışında kalan ama asla birey olarak kahramanlıkları anılmayan kişilerden bahsedilmiştir..
2.Kitap özeti:
Dağa Çıkan Kurt adlı hikaye bir masal havasında ama Birinci Dünya Savaşında Türk milletinin yaşadığı olaylardan bahsedercesine anlatılır. Bir gün Ormanda tüm hayvanlar derin öfke ve homurtularla toplanırlar. Aslanların kükremeleri, kaplanların ışıldayan gözlerle her an bir şeyin üzerine atlayacakmışcasına tavırları, ayıların iniltileri, çakalların uluyuşları ortalığı kaplar, kurtlar da bu sırada inlerinden fırlarlar ve büyük bir kavga kopar. Tırnakları ve gagalarıyla yüzyıllık kartallar,kara ormanın parçaladıkları kuşlarından kan ve kanat parçalarını ortalığa yağdırırlar. Isıran, parçalayan, koparan, kemiren, pençeleyen hayvalar her yeri kan ırmakları ve hayvan parçaları haline getirirler. Ortada ne sağlam bir in ne de durgun bir pınar kalır.
Uzun bir süreden sonra hayvanlar tekrar ırmak kenarında toplanırlar. Hepsinin bir yanı sakatlanmış, acılarını birbirinden çıkarmak istercesine homurdanırlar. Ormandaki düzen tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrası geriye kalan Avrupa gibi tamamen bozulmuştur. En büyük hayvan olan fil, Amerika’ nın da savaştan sonra yaptığı gibi artık hayvan dünyasında savaşın, hilenin, bir bir avlamanın yapılmayacağını anlatır. Küçük hayvanlar, büyük olanlar tarafından ne haraca kesilecek ne de besinleri alınacaktır. Fil öyle etkileyeci ve güçlü bir sesle bağırır ki bundan tüm hayvanlar etkilenir.
Kaplanlar ve yılanlar artık ceylanlara bakmaz olurlar, ot yiyenler pempe hülyalara dalıp giderek kaygıyla düşünürler. Her büyük hayvanın arkasında bir küçük hayvan saklanmış durur. Ortalık bir savaş sonrası sessizliğine bürünür. En son olarak çalıların arkasında duran köpekler, ingilizlerin Avrupa ülkerini üzerimize kışkırtması gibi birden bire ortalığı ayağa kaldırırlar. Bu uysallığın ve sessizliğin tek bir cins hayvanın yemlik ve av diye feda etmekle sağlanacağını düşünürler. Sonunda ormanda hepbirden daima korku gölgesi gibi dolaşan bir hayal hepsinin gözü önüne belirir ve haykırırlar :
[FONT=Symbol][FONT=Symbol]- Kurtlar,Kurtlar …
1914 ‘te bütün Avrupa ülkelerinin toplanıp yüzyıllardır baş edemedikleri, içlerinde onlar için hep korku olarak kalan, şavaşta yıkamayıp ancak masa başında yıkmayı başarabildikeleri Türk milletini bir av, sömürülecek bir yem olarak seçerler.
Bu olayın ormandaki hayvanların işine gelmesi kurtları çaresiz ve yanlız bırakır. Bunun üzerine bize ve soyumuza kurtlara, yani Türklere, hayat boyu hüküm giydirirler. Alınan karar aşamasında kurtların inleri çiğnenir, kurt yavruları çalınır, dişileri parçalanır, erkek kurtlar avlanır. Köstebekler bağırışarak etleri yağma,inleri yerle bir ederler. Herkes tuzak, tırnak, pençe kısacası herşeyle kurt soyuna saldırır. Bu eşi görülmemiş bozgun ve yıkım karşısında inlerinden, ormanından, av ve tuzak yerlerinden yaralı, bahtsız bir şekilde çıkarılan kurtlar, soyun öc adını ulumak için dağlara çıkarlar.
Benzeri Birinci Dünya Savaşı sonrası olduğu gibi tüm İtilaf Devletleri savaştan sonra bi çare kalkmış Türk milletinin topraklarına saldırırlar. Birer birer ülkeler tarafından ele geçirilen topraklar yağmalanır, yakılır, yıkılır, Türk erkekleri tek tek öldürülür, çocuklar kaçırılır, kadınlarımız kötü davranışlara mağruz kalır. Bi fiil işgal edilen topraklarımızda yapacak her hangi bir şeyi kalmayan milletimiz tekrar birlik olup vatan topraklarını ele geçirmek için dağlarda Kuvayi Milliye adında toplanır. Ta ki Türk milletine eski refah ve barış dolu yılları getirene kadar ordan inmemeye and içerler.
Bundan sonra dağlardan, sarı ay ve sarı ateş gözlerden, siyah servi duvarının arkasından, boş ufuklardan, korkunç bir uluma bütün ormandaki kurtların uluması ile her yere bir anda korku salarak yayılır. İşte bu Türk’ ün sesidir.
3.Kitabın Ana Fikri:
Türk milletinin bağımsızlık savaşında küçüğünden büyüğüne, kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına kadar herkes elinden gelen tüm gayreti göstermiş, ama asla birey olarak övünülmemiş, bu Türk milletinin kendi başarısı, bir bütün halinde elde ettiği başarı olarak kabul edilmiştir.
[B]4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi: [/B]
Olaylar Halide Edip Adıvar’ın yaşadığı dönem içerisinde yani Kurtuluş Savaşı yıllarında geçmektedir. Bunlar Halide Edip’in ağzından sanki karşıdakilerle o sırada konuşurmuşcasına anlatılmaktadır. Bazıları kendi yaşadığı, bazıları ise hiç bu güne kadar gün yüzüne bir kahramanlık örneği olarak çıkarılmayan cesur Türk milletinin bazı bireylerinin hikayeler dizisidir.
Halide Edip Adıvar’ın bu eseri hikayelerden meydana geldiği için birden çok bölümün birden çok şahsı vardır. Ben kendi anlattığım Dağa Çıkan Kurt adlı hikayenin kahramanları olan hayvanların şu an yaşadığımız dünyaya yansıyan kişiliklerini tahlil edecegim.
Fil : Bilindiği gibi fil, ormanda yaşayan en büyük ve güçlü hayvan olarak kabul edilmektedir, belli bir otoritesi vardır. Tıpkı Amerika’nın dünyada kabul ettirdiği büyüklüğü ve gücü gibi. Bütün hayvanlar onun söylediklerinden etkilenmekte ve ister istemez o doğrultuda hareket etmektedirler diğer dünya ülkelerinin yaptığı gibi.
Çakal : Hayvanlar aleminde sinsi olarak tanınan çakal bu hikayede de karşımıza İngiltere rolünde çıkmıştır. Yıllardır ülkemiz üzerindeki misyonerlik ve propoganda çalışmalarını devam ettirmesi gibi çakalda hayvanları proveke edip onları kurtlara karşı kışkırmaktadır.
Kurt : Ormanda süregelen bir yaşantının içinde her hayvanın korkulu rüyası olarak tanınan kurt, ceraseti, yırtıcılığı ve soyuna değer vermesi açısından türklere benzetilmiştir.
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Eser, Halide Edip'in Milli Mücadele'yi ve sonrasını anlattığı hikayeleri ile Avrupa seyahatlerine ait gözlemlerinden meydana gelmektedir... Bütün bu hikayeler, anlatımındaki samimilik ve gözlemlerindeki realizmle sanki yaşanmış ya da bizzat yaşayanlardan dinlenmiş gibidir. Bu hikayeler Kurtuluş mücadelesinin pek bilinmeyen insani boyutuna eğilmektedir. Hiçbir zaman Kurtuluş savaşında bireycilik ön planda değildir ki bu yüzden birey bakımından bir kahraman yoktur veya sayısı çok azdı. Ama Dağa Çıkan Kurt adlı bu kitapta aslında her Türkün bir kahraman olduğunu ve her kahramanlığında bağımsızlığımızı, topraklarımızı kazanmamızda bir halkayı oluşturduğu anlatılmaktadır.
Halide Edip’in her kitabında vurğuladığı üzere kadınlar yine ön planda tutulmuştur. Tabiki kimse Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk kadının yerini ve sağladığı faydaları inkar edemez. İşte bu kitapta da bu konuda, yani Türk kadınının başarısından fazlasıyla bahsedilmiştir.
Atatürkçü aydın olan Halide Edip’in görüşlerini aktaran bu hikayelerde, savaş sırasındaki sınıfsal ayrılıkları gerektiği kadar yansıtmaktadır.
Zor ve çetin şartlar altında geçen yıllar hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen herkesin bu kitabı okumasında fayda görüyorum. İnanmalısınız ki okuduğunuzda kendinizden de bir şeyler bulacak, tüyleriniz Türklerin verdiği asil kan ile dikilecektir.
6.Kitabın yazarı hakkında kısa bilgi:
ADIVAR, Halide Edip (1884-1964) Roman yazari, İstanbul'da dogdu. Reji Naziri Mehmed Edip Bey'in kizidir. Uskudar Amerikan Kiz Koleji'ni bitirdi. Özel olarak Arapca, Kur'an-i Kerim, Türk musikisi, Salih Zeki'den matematik, Riza Tevfik Bolukbasi'dan felsefe ve edebiyat dersleri alarak özel ögrenim gördru. 1901'de hocasi Salih Zeki ile evlendi. 31 mrat olayi uzerine Misir'a kacti. Oradan İngiltere'ye gecti. Egitimle ilgili yazilari begenildigi icin 1909'da Darü'l-Muallimat (Ögretmen Okulu) pedegoji ögretmenligine getirildi. 1917'de ikinci evliligini Dr. Adnan Adivar ile yapti. İstanbul Universitesi Edebiyat Fakulsi'nde Bati edebiyati derseleri verdi. Yunanlilar'in İzmir'i isgal etmesini protesto icin yapilan meshur Sultanahmet Mitingi'nde heyecanli bir konusma yapti. İstanbul'un isgal edilmesi uzerine kocasi ile Anadolu'ya kacarak milli Mucadale'ye katildi. Sakarya Muharebesi'ni izleyen gunlerde, savasa fiilen katilip hastabakicilik yapti. Kendisine "onbasi" ve "cavusluk" rutbeleri verildi. Milli Mücadele'den sonra esiyle birlikte Avrupa'ya gitti (1924-1939). 1939'da Edebiyat Fakultesi İngilizce profesorlugune tayin edildi. İstanbul'da oldu.
Halide Edip Türk kadinin is, dusunce ve edebiyat alanalinda basarili olan bir ornegidir. Kadin haklarının atesli bir savunucusu olarak yillarca mucadele vermistir. Gördugu egitim sebebiyle Dogu-Bati sentezini en basarili sekilde yapabilen yazarlarimizdandir. Yazi hayatina gazete ve dergilerde yayinlattigi makale, sohbet ve denemelle baslamis, bu eserlerinde kizlarin egitimiyle psikolojisi uzerinde durmus, ask konusunu ön plana almistir. İlk romanlarında ask konusu agir basar. Kurtulus Savasi onun dusunce dunyasini degistirmis, ideolojik romanlar yazmasini saglamistir. Bazi romanlari Türk gelenek ve görenekleri uzerine kurulmus sosyal hayatimizi cok canli cizgilerle yansitan töre romanlaridir. Bu turden olan Sinekli Bakkal, CHP Roman Yarismasi'nda birincilik kazanmistir, kisa ve fiilsiz cumleleri, sade bir dili vardir. Bu bakimdan yazari tenkit edenler olmustur. Butun eserlerinde kadin kahramanlarin daha kuvvetli ve canli anlatildigi, tanitildigi görulur. Halide Edip, sahis yaratmada cok basarilidir. cumhuriyet döneminin en cok okunan eserlerini yazmistir. Kitaplarinin bir kismi da bati dillerine cevrilmistir.
Romanları: 1- Heyula (1909-1974), 2- Raik'in Annesi (1909,1924), 3- Seviyye Talib (1910), 4- Handan (1912), 5- Yeni Turan (1912), 6- Son Eseri (1913, 1909, 1939), 7- Mev'ut Hüküm (1917, 1919), 8- Atesten Gomlek (1922, 1923), 9- Kalp Agrisi (1924), 10- Vurun Kahpeye (1923, 1926), 11- Zeyno'nun Oglu (1927,1928), 12 Sinekli Bakkal (1935, 1936), 13- Yolpalas Cinayeti (1936), 14- Tatarcik (1938, 1939), 15 Sonsuz Panayir (1946), 16- Döner Ayna (1953), 17- Akile Hanim Sokagi (1958, 1975), 18- Kerim Usta'nin Oglu (1958, 1974), 19- Sevda Sokagi Komedyasi (1959, 1971), 20- Caresaz ((1961, 1972), 21- Hayat Parcalari (1963)
Hikayeleri: 1- Harap Mabedler (19119, 2- Daga Cikan Kurt (1922), 3- Kubbede Kalan Hos Sada (1974), 4- İzmir'den Bursa'ya ( (icindeki uc hikaye yazara aittir, 1963, 1970)
Hatiralari: 1-Mor Salkimli Ev (1951, 1955; İngilizce nesri "Memoirs" 1926), 2- Türk'un Atesle İmtihani(Milli Mucadele Hatiralari, Hayat mecmuasinda 1962; ingilizce nesri "The Turkish ordeal", 1928) Tiyatro Eserleri: 1- Kenan Cobanları (1918), 2- Maske ve Ruh (1937)
Diger Eserleri: 1- İngiliz Edebiyati Tarihi ( 3 Cilt, 1940-49), 2- Turkiye'de Sark-Garp ve Amerikan Tesirleri (1954, 1955: İngilizve Urduca'ya cevrildi)
Dağa Çıkan Kurt
KİTABIN YAZARI
Halide Edip Adıvar
YAYIN EVİ VE ADRESİ
Remzi Yayın Evi A.Ş
BASIM YILI
1984
1.Kitabın Konusu:
Dağa Çıkan Kurt adlı eserde Türkün yeniden doğuşu olarak görülen Kurtuluş savaşı yıllarında başımızdan geçen olayların bazıları Halide Edip tarafından kaleme alınmış, binbir zorlukla ve mücadele ile yeniden kurunlan bu anavatanın anlatılan Türk büyükleri dışında kalan ama asla birey olarak kahramanlıkları anılmayan kişilerden bahsedilmiştir..
2.Kitap özeti:
Dağa Çıkan Kurt adlı hikaye bir masal havasında ama Birinci Dünya Savaşında Türk milletinin yaşadığı olaylardan bahsedercesine anlatılır. Bir gün Ormanda tüm hayvanlar derin öfke ve homurtularla toplanırlar. Aslanların kükremeleri, kaplanların ışıldayan gözlerle her an bir şeyin üzerine atlayacakmışcasına tavırları, ayıların iniltileri, çakalların uluyuşları ortalığı kaplar, kurtlar da bu sırada inlerinden fırlarlar ve büyük bir kavga kopar. Tırnakları ve gagalarıyla yüzyıllık kartallar,kara ormanın parçaladıkları kuşlarından kan ve kanat parçalarını ortalığa yağdırırlar. Isıran, parçalayan, koparan, kemiren, pençeleyen hayvalar her yeri kan ırmakları ve hayvan parçaları haline getirirler. Ortada ne sağlam bir in ne de durgun bir pınar kalır.
Uzun bir süreden sonra hayvanlar tekrar ırmak kenarında toplanırlar. Hepsinin bir yanı sakatlanmış, acılarını birbirinden çıkarmak istercesine homurdanırlar. Ormandaki düzen tıpkı Birinci Dünya Savaşı sonrası geriye kalan Avrupa gibi tamamen bozulmuştur. En büyük hayvan olan fil, Amerika’ nın da savaştan sonra yaptığı gibi artık hayvan dünyasında savaşın, hilenin, bir bir avlamanın yapılmayacağını anlatır. Küçük hayvanlar, büyük olanlar tarafından ne haraca kesilecek ne de besinleri alınacaktır. Fil öyle etkileyeci ve güçlü bir sesle bağırır ki bundan tüm hayvanlar etkilenir.
Kaplanlar ve yılanlar artık ceylanlara bakmaz olurlar, ot yiyenler pempe hülyalara dalıp giderek kaygıyla düşünürler. Her büyük hayvanın arkasında bir küçük hayvan saklanmış durur. Ortalık bir savaş sonrası sessizliğine bürünür. En son olarak çalıların arkasında duran köpekler, ingilizlerin Avrupa ülkerini üzerimize kışkırtması gibi birden bire ortalığı ayağa kaldırırlar. Bu uysallığın ve sessizliğin tek bir cins hayvanın yemlik ve av diye feda etmekle sağlanacağını düşünürler. Sonunda ormanda hepbirden daima korku gölgesi gibi dolaşan bir hayal hepsinin gözü önüne belirir ve haykırırlar :
[FONT=Symbol][FONT=Symbol]- Kurtlar,Kurtlar …
1914 ‘te bütün Avrupa ülkelerinin toplanıp yüzyıllardır baş edemedikleri, içlerinde onlar için hep korku olarak kalan, şavaşta yıkamayıp ancak masa başında yıkmayı başarabildikeleri Türk milletini bir av, sömürülecek bir yem olarak seçerler.
Bu olayın ormandaki hayvanların işine gelmesi kurtları çaresiz ve yanlız bırakır. Bunun üzerine bize ve soyumuza kurtlara, yani Türklere, hayat boyu hüküm giydirirler. Alınan karar aşamasında kurtların inleri çiğnenir, kurt yavruları çalınır, dişileri parçalanır, erkek kurtlar avlanır. Köstebekler bağırışarak etleri yağma,inleri yerle bir ederler. Herkes tuzak, tırnak, pençe kısacası herşeyle kurt soyuna saldırır. Bu eşi görülmemiş bozgun ve yıkım karşısında inlerinden, ormanından, av ve tuzak yerlerinden yaralı, bahtsız bir şekilde çıkarılan kurtlar, soyun öc adını ulumak için dağlara çıkarlar.
Benzeri Birinci Dünya Savaşı sonrası olduğu gibi tüm İtilaf Devletleri savaştan sonra bi çare kalkmış Türk milletinin topraklarına saldırırlar. Birer birer ülkeler tarafından ele geçirilen topraklar yağmalanır, yakılır, yıkılır, Türk erkekleri tek tek öldürülür, çocuklar kaçırılır, kadınlarımız kötü davranışlara mağruz kalır. Bi fiil işgal edilen topraklarımızda yapacak her hangi bir şeyi kalmayan milletimiz tekrar birlik olup vatan topraklarını ele geçirmek için dağlarda Kuvayi Milliye adında toplanır. Ta ki Türk milletine eski refah ve barış dolu yılları getirene kadar ordan inmemeye and içerler.
Bundan sonra dağlardan, sarı ay ve sarı ateş gözlerden, siyah servi duvarının arkasından, boş ufuklardan, korkunç bir uluma bütün ormandaki kurtların uluması ile her yere bir anda korku salarak yayılır. İşte bu Türk’ ün sesidir.
3.Kitabın Ana Fikri:
Türk milletinin bağımsızlık savaşında küçüğünden büyüğüne, kadınından erkeğine, gencinden yaşlısına kadar herkes elinden gelen tüm gayreti göstermiş, ama asla birey olarak övünülmemiş, bu Türk milletinin kendi başarısı, bir bütün halinde elde ettiği başarı olarak kabul edilmiştir.
[B]4.Kitaptaki olayların ve şahısların değerlendirilmesi: [/B]
Olaylar Halide Edip Adıvar’ın yaşadığı dönem içerisinde yani Kurtuluş Savaşı yıllarında geçmektedir. Bunlar Halide Edip’in ağzından sanki karşıdakilerle o sırada konuşurmuşcasına anlatılmaktadır. Bazıları kendi yaşadığı, bazıları ise hiç bu güne kadar gün yüzüne bir kahramanlık örneği olarak çıkarılmayan cesur Türk milletinin bazı bireylerinin hikayeler dizisidir.
Halide Edip Adıvar’ın bu eseri hikayelerden meydana geldiği için birden çok bölümün birden çok şahsı vardır. Ben kendi anlattığım Dağa Çıkan Kurt adlı hikayenin kahramanları olan hayvanların şu an yaşadığımız dünyaya yansıyan kişiliklerini tahlil edecegim.
Fil : Bilindiği gibi fil, ormanda yaşayan en büyük ve güçlü hayvan olarak kabul edilmektedir, belli bir otoritesi vardır. Tıpkı Amerika’nın dünyada kabul ettirdiği büyüklüğü ve gücü gibi. Bütün hayvanlar onun söylediklerinden etkilenmekte ve ister istemez o doğrultuda hareket etmektedirler diğer dünya ülkelerinin yaptığı gibi.
Çakal : Hayvanlar aleminde sinsi olarak tanınan çakal bu hikayede de karşımıza İngiltere rolünde çıkmıştır. Yıllardır ülkemiz üzerindeki misyonerlik ve propoganda çalışmalarını devam ettirmesi gibi çakalda hayvanları proveke edip onları kurtlara karşı kışkırmaktadır.
Kurt : Ormanda süregelen bir yaşantının içinde her hayvanın korkulu rüyası olarak tanınan kurt, ceraseti, yırtıcılığı ve soyuna değer vermesi açısından türklere benzetilmiştir.
5.Kitap hakkında şahsi görüşler:
Eser, Halide Edip'in Milli Mücadele'yi ve sonrasını anlattığı hikayeleri ile Avrupa seyahatlerine ait gözlemlerinden meydana gelmektedir... Bütün bu hikayeler, anlatımındaki samimilik ve gözlemlerindeki realizmle sanki yaşanmış ya da bizzat yaşayanlardan dinlenmiş gibidir. Bu hikayeler Kurtuluş mücadelesinin pek bilinmeyen insani boyutuna eğilmektedir. Hiçbir zaman Kurtuluş savaşında bireycilik ön planda değildir ki bu yüzden birey bakımından bir kahraman yoktur veya sayısı çok azdı. Ama Dağa Çıkan Kurt adlı bu kitapta aslında her Türkün bir kahraman olduğunu ve her kahramanlığında bağımsızlığımızı, topraklarımızı kazanmamızda bir halkayı oluşturduğu anlatılmaktadır.
Halide Edip’in her kitabında vurğuladığı üzere kadınlar yine ön planda tutulmuştur. Tabiki kimse Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk kadının yerini ve sağladığı faydaları inkar edemez. İşte bu kitapta da bu konuda, yani Türk kadınının başarısından fazlasıyla bahsedilmiştir.
Atatürkçü aydın olan Halide Edip’in görüşlerini aktaran bu hikayelerde, savaş sırasındaki sınıfsal ayrılıkları gerektiği kadar yansıtmaktadır.
Zor ve çetin şartlar altında geçen yıllar hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyen herkesin bu kitabı okumasında fayda görüyorum. İnanmalısınız ki okuduğunuzda kendinizden de bir şeyler bulacak, tüyleriniz Türklerin verdiği asil kan ile dikilecektir.
6.Kitabın yazarı hakkında kısa bilgi:
ADIVAR, Halide Edip (1884-1964) Roman yazari, İstanbul'da dogdu. Reji Naziri Mehmed Edip Bey'in kizidir. Uskudar Amerikan Kiz Koleji'ni bitirdi. Özel olarak Arapca, Kur'an-i Kerim, Türk musikisi, Salih Zeki'den matematik, Riza Tevfik Bolukbasi'dan felsefe ve edebiyat dersleri alarak özel ögrenim gördru. 1901'de hocasi Salih Zeki ile evlendi. 31 mrat olayi uzerine Misir'a kacti. Oradan İngiltere'ye gecti. Egitimle ilgili yazilari begenildigi icin 1909'da Darü'l-Muallimat (Ögretmen Okulu) pedegoji ögretmenligine getirildi. 1917'de ikinci evliligini Dr. Adnan Adivar ile yapti. İstanbul Universitesi Edebiyat Fakulsi'nde Bati edebiyati derseleri verdi. Yunanlilar'in İzmir'i isgal etmesini protesto icin yapilan meshur Sultanahmet Mitingi'nde heyecanli bir konusma yapti. İstanbul'un isgal edilmesi uzerine kocasi ile Anadolu'ya kacarak milli Mucadale'ye katildi. Sakarya Muharebesi'ni izleyen gunlerde, savasa fiilen katilip hastabakicilik yapti. Kendisine "onbasi" ve "cavusluk" rutbeleri verildi. Milli Mücadele'den sonra esiyle birlikte Avrupa'ya gitti (1924-1939). 1939'da Edebiyat Fakultesi İngilizce profesorlugune tayin edildi. İstanbul'da oldu.
Halide Edip Türk kadinin is, dusunce ve edebiyat alanalinda basarili olan bir ornegidir. Kadin haklarının atesli bir savunucusu olarak yillarca mucadele vermistir. Gördugu egitim sebebiyle Dogu-Bati sentezini en basarili sekilde yapabilen yazarlarimizdandir. Yazi hayatina gazete ve dergilerde yayinlattigi makale, sohbet ve denemelle baslamis, bu eserlerinde kizlarin egitimiyle psikolojisi uzerinde durmus, ask konusunu ön plana almistir. İlk romanlarında ask konusu agir basar. Kurtulus Savasi onun dusunce dunyasini degistirmis, ideolojik romanlar yazmasini saglamistir. Bazi romanlari Türk gelenek ve görenekleri uzerine kurulmus sosyal hayatimizi cok canli cizgilerle yansitan töre romanlaridir. Bu turden olan Sinekli Bakkal, CHP Roman Yarismasi'nda birincilik kazanmistir, kisa ve fiilsiz cumleleri, sade bir dili vardir. Bu bakimdan yazari tenkit edenler olmustur. Butun eserlerinde kadin kahramanlarin daha kuvvetli ve canli anlatildigi, tanitildigi görulur. Halide Edip, sahis yaratmada cok basarilidir. cumhuriyet döneminin en cok okunan eserlerini yazmistir. Kitaplarinin bir kismi da bati dillerine cevrilmistir.
Romanları: 1- Heyula (1909-1974), 2- Raik'in Annesi (1909,1924), 3- Seviyye Talib (1910), 4- Handan (1912), 5- Yeni Turan (1912), 6- Son Eseri (1913, 1909, 1939), 7- Mev'ut Hüküm (1917, 1919), 8- Atesten Gomlek (1922, 1923), 9- Kalp Agrisi (1924), 10- Vurun Kahpeye (1923, 1926), 11- Zeyno'nun Oglu (1927,1928), 12 Sinekli Bakkal (1935, 1936), 13- Yolpalas Cinayeti (1936), 14- Tatarcik (1938, 1939), 15 Sonsuz Panayir (1946), 16- Döner Ayna (1953), 17- Akile Hanim Sokagi (1958, 1975), 18- Kerim Usta'nin Oglu (1958, 1974), 19- Sevda Sokagi Komedyasi (1959, 1971), 20- Caresaz ((1961, 1972), 21- Hayat Parcalari (1963)
Hikayeleri: 1- Harap Mabedler (19119, 2- Daga Cikan Kurt (1922), 3- Kubbede Kalan Hos Sada (1974), 4- İzmir'den Bursa'ya ( (icindeki uc hikaye yazara aittir, 1963, 1970)
Hatiralari: 1-Mor Salkimli Ev (1951, 1955; İngilizce nesri "Memoirs" 1926), 2- Türk'un Atesle İmtihani(Milli Mucadele Hatiralari, Hayat mecmuasinda 1962; ingilizce nesri "The Turkish ordeal", 1928) Tiyatro Eserleri: 1- Kenan Cobanları (1918), 2- Maske ve Ruh (1937)
Diger Eserleri: 1- İngiliz Edebiyati Tarihi ( 3 Cilt, 1940-49), 2- Turkiye'de Sark-Garp ve Amerikan Tesirleri (1954, 1955: İngilizve Urduca'ya cevrildi)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI
BİR KUCAK ÇİÇEK
KİTABIN YAZARI
MEMDUH ŞEVKET ESENDAL
YAYINE EVİ VE ADRESİ
BİLGİ
BASIM YILI
1965
1.KİTABIN KONUSU:
Bir savaş sonrası kör olan teğmenin nışanlısıyla beraber yaşadıkları olaylar anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Nüfus Müdürü emeklisi olan rahmetli Necip Efendinin kızı Bedriye ile Şimşeklerin Ahmet Efendinin oğlu, Teğmen Selim’i nişanlanmasıyla olaylar başlar.
Kız onsekiz, oğlan ise yirmi bir yaşındaydı.Komşu çocukları oldukları için önceden tanışıyorlardı.Bedriyelere gelip giden Zilha Kadının yardımıyla , komşu kapısı önünde Selimle Bedriye beş dakikacık konuşup, el sıkıştılar.Onlar için bu konuşma, bir konuşmadan daha çok bir anlaşma niteliğindeydi.Elleri birbirinden kolay kolay ayrılamamıştı.
Bir zaman sonra Selim İstanbul’daki alayına gider ve bir süre sonra savaş patlak verir.Selim, üç ay içinde siper vuruşmalarına alıştı.Tabi bunu yaparken vatan sevgisinin yanısıra Bedriyeye ulaşma özlemi vardı.Daha sonra vuruşmada Selim’in akciğerinde iki kurşun kalmış,bir gülle parçası ile de kafa kemiği kırılmıştı;ama ölmedi,ancak iki gözü de görmez oldu.
Hastahanede doktorların artık hiç göremeyeceğini söylememesine rağmen o artık herşeyin farkındaydı.Almanya’ya yolladılar,ama onlar da Türk doktorlarının teşhisini doğru bulmuşlardı.
Daha sonra annesini görmek için memleketine giderken annesinin öldüğünü,evlerinin kapalı olduğunu trende öğrendi.Bir yandan acı acı ağlar,bir yandan da onun kendisini bu durumda görmediğine sevinir.
Trenden indikten sonra dayısının evine gider.Ama onlar da kör,kendi işini bile halledemeyen birisine yardım etmek istemezler.O da bunun farkına varınca Fatma’ya evini temizletir ve yerleşir.
Zilha Kadın, Bedriye’yle beraber Selimi görmeye gelirler.Ama bundan Selim’in haberi yoktur.Bu görme işlemi bir müddet devam eder.Bu süre içinde Selim Bedriye’den bahsetmez.Bir müddet sonra mahallede Selim dul bir kadın bulursa onunla evlenecek ,kendisine baktıracakmış diye dedikodu çıkar.Bunun üzerine Bedriye üzülür ve Zilha Kadına bu durumu öğrenmesini ister.Selime niye Bedriyeyi sormuyorsun deyince; Selim:”Nasıl sorayın Zilha bacı,bak ben ne oldum.”diyerek ağlar. Yan tarfta konuşmayı dinleyen Bedriye de ağlar.Bedriye ona varmak istediğini ve evleneceği tek kişinin o olabileceğini,onu her haliyle sevdiğini ve kabul edeceğini söyletir.Bunun üzerine Selim de kabul edince evlenirler.
Ortaokul öğretmen ve öğrencileri onlara hediye olarak kucaklar dolusu çicekler getirirler.Çocuklar Selimin dizlerine sarılarak:”Seni unutmayacağız,siz bizim için gözlerinizi verdiniz.” der ve ağlarlar.Selim de ağlayarak:”İki gözüm değil,bin gözüm olsaydı da sizin o parlak gözleriniz uğruna verseydim.”der.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Günlük hayatımızda acısıyla tatlısıyla birçok olaylarla karşılaşabiliriz. Özellikle kötü olaylar karşısında insanlar güzel olaylara nispeten biraz daha fazla üzülmektedir. Okuduğumuz bu parçada hayatında büyük ve çok zor acılar çekmiş bir insan potresi çizerek karşımıza çıkan Selim gibi bu kötü olaylar bizi hiç bir zaman yıldırmamalı; hatta ve hatta bu olaylar bizler daha fazla hırs ve azim vermelidir. Bunlarak ek olarak bu duygu ve düşüncelerle yeşeren beraberliklerde hiçbir zaman solmaz ve kırmızı şarap misali giderek tatlışarak ve aynı şekilde güzelleşerek devam eder. Unutmayalım ki sabır ile perçinleşen duygular her zaman güzel ve sağlıklı meyveler verir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHIŞLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Teğmen Selim:Vatanına son derece bağlı,seve seve canını feda etmeye hazır,yürekli ve fedakar bir kişi.Bedriyeyi çok seven ama kendi kör olduğu için onun hayatını karatmak istemeyecek kadar dürüst ve anlayışlı bir yapıya sahip.
Bedriye:Selimi deliler gibi seven,güzel ve alımlı.Sevdiğini ne olursa olşsun bağlı kalabilecek bir yapıya sahip.
Fatma:Hizmetçi
Zilha Kadın:Bedriye ile Selimi birleştirmek için elinden ne geldiyse yapan, ikisini de çok seven bir büyükleri.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap son derece güzel ve bizim ders almamız gereken çok konu olduğunu açıkça anlatıyor.Ayrıca vatan için neler yapılabileceği, ne kadar fedakar olmamız gerektiğini gösteriyor.Okunması gereken bir eser olduğuna inanıyorum.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
29 Mart 1883’te doğdu. Ancak kısa bir süre okula gitti, kendi kendini yetiştirdi. Girdiği (1906) İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde 1908’den sonra müfettiş olarak çalıştı. Büyük Millet Meclisi kurulunca Anadolu’ya geçti. Ortaelçilikle Azerbaycan (Bakü)’da 4-5 yıl kaldıktan (1920-1924) sonra İstanbul’da bir süre Kabataş ve Galatasaray liselerinde tarih-coğrafya öğretmenliği yaptı. Tahran elçisi (1925-1930), Elazığ milletvekili (1930-1932), Kabil (1932) elçisi oldu. Bilecik milletvekili ve CHP Genel Sekreteri seçildi (1941), 1945’te genel sekreterlikten ayrıldı. 1946’da tekrar Bilecik milletvekilioldu.
1908’de Tanin gazetesinde, 1911’de Çığır ve 1925’te Meslek dergisinde hikayeleri çıktı ise de sanat hayatına, Ayaşlı ve Kiracıları bir yana, 1946’ya kadar uzun bir ara verdi. Bu tarihten sonra yayımladığı hikayelerle sevilen, aranan bir hikayeci oldu. Hikayelerinde M.S., M.Ş.E., Mustafa Yalınkat, M. Oğulcuk... gibi çeşitli imzalar kullandı. Hayattan aldığı konuları konuşur gibi, temiz bir dille, sadelik, içtenlik ve rahatlıkla edebiyatsız, oyunsuz yazdı Hikayeleri: Birinci Kitap(1946), İkinci Kitap (1946), Bu ilk baskıya girmiş, girmemiş hikayeleri sonradan yeni başlıklarla tekrar yayınlandı: 1. cilt Temiz Sevgiler (1965), 2. cilt Ev Ona Yakıştı (1972). Muzaffer Uyguner’ce derlenen Bütün Eserleri 14 kitapta toplandı (1983-1992).
Romanları: Ayaşlı ve Kiracıları (1983), Vassaf Bey (1983), Miras (1988).
Hikaye kitapları: Otlakçı (1983), Mendil Altında (1983), Sahan Külbastısı (1983), Veysel Çavuş (1984), Bir Kucak Çiçek (1984), İhtiyar Çilingir (1984), Hava Parası (1984), Bizim Nesibe (1985), Kelepir (1986), Gödeli Mehmet (1986), Güllüce Bağları Yolunda (1992). Daha sonra Gönül Kaçanı Kovalar (1993) ve Tahran Günlüğü (1998) yayımlandı.
HİKAYE KİTAPLARI:
Birinci Kitap(1946)
İkinci Kitap (1946)
Temiz Sevgiler (1965)
Ev Ona Yakıştı (1972)
Otlakçı (1983)
Mendil Altında (1983)
Sahan Külbastısı (1983)
Veysel Çavuş (1984)
Bir Kucak Çiçek (1984)
İhtiyar Çilingir (1984)
Hava Parası (1984)
Bizim Nesibe (1985)
Kelepir (1986)
Gödeli Mehmet (1986)
Güllüce Bağları Yolunda (1992)
Gönül Kaçanı Kovalar (1993)
Tahran Günlüğü (1998)
ROMANLARI;
Ayaşlı ve Kiracıları (1983)
Vassaf Bey (1983)
Miras (1988)
BİR KUCAK ÇİÇEK
KİTABIN YAZARI
MEMDUH ŞEVKET ESENDAL
YAYINE EVİ VE ADRESİ
BİLGİ
BASIM YILI
1965
1.KİTABIN KONUSU:
Bir savaş sonrası kör olan teğmenin nışanlısıyla beraber yaşadıkları olaylar anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Nüfus Müdürü emeklisi olan rahmetli Necip Efendinin kızı Bedriye ile Şimşeklerin Ahmet Efendinin oğlu, Teğmen Selim’i nişanlanmasıyla olaylar başlar.
Kız onsekiz, oğlan ise yirmi bir yaşındaydı.Komşu çocukları oldukları için önceden tanışıyorlardı.Bedriyelere gelip giden Zilha Kadının yardımıyla , komşu kapısı önünde Selimle Bedriye beş dakikacık konuşup, el sıkıştılar.Onlar için bu konuşma, bir konuşmadan daha çok bir anlaşma niteliğindeydi.Elleri birbirinden kolay kolay ayrılamamıştı.
Bir zaman sonra Selim İstanbul’daki alayına gider ve bir süre sonra savaş patlak verir.Selim, üç ay içinde siper vuruşmalarına alıştı.Tabi bunu yaparken vatan sevgisinin yanısıra Bedriyeye ulaşma özlemi vardı.Daha sonra vuruşmada Selim’in akciğerinde iki kurşun kalmış,bir gülle parçası ile de kafa kemiği kırılmıştı;ama ölmedi,ancak iki gözü de görmez oldu.
Hastahanede doktorların artık hiç göremeyeceğini söylememesine rağmen o artık herşeyin farkındaydı.Almanya’ya yolladılar,ama onlar da Türk doktorlarının teşhisini doğru bulmuşlardı.
Daha sonra annesini görmek için memleketine giderken annesinin öldüğünü,evlerinin kapalı olduğunu trende öğrendi.Bir yandan acı acı ağlar,bir yandan da onun kendisini bu durumda görmediğine sevinir.
Trenden indikten sonra dayısının evine gider.Ama onlar da kör,kendi işini bile halledemeyen birisine yardım etmek istemezler.O da bunun farkına varınca Fatma’ya evini temizletir ve yerleşir.
Zilha Kadın, Bedriye’yle beraber Selimi görmeye gelirler.Ama bundan Selim’in haberi yoktur.Bu görme işlemi bir müddet devam eder.Bu süre içinde Selim Bedriye’den bahsetmez.Bir müddet sonra mahallede Selim dul bir kadın bulursa onunla evlenecek ,kendisine baktıracakmış diye dedikodu çıkar.Bunun üzerine Bedriye üzülür ve Zilha Kadına bu durumu öğrenmesini ister.Selime niye Bedriyeyi sormuyorsun deyince; Selim:”Nasıl sorayın Zilha bacı,bak ben ne oldum.”diyerek ağlar. Yan tarfta konuşmayı dinleyen Bedriye de ağlar.Bedriye ona varmak istediğini ve evleneceği tek kişinin o olabileceğini,onu her haliyle sevdiğini ve kabul edeceğini söyletir.Bunun üzerine Selim de kabul edince evlenirler.
Ortaokul öğretmen ve öğrencileri onlara hediye olarak kucaklar dolusu çicekler getirirler.Çocuklar Selimin dizlerine sarılarak:”Seni unutmayacağız,siz bizim için gözlerinizi verdiniz.” der ve ağlarlar.Selim de ağlayarak:”İki gözüm değil,bin gözüm olsaydı da sizin o parlak gözleriniz uğruna verseydim.”der.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:
Günlük hayatımızda acısıyla tatlısıyla birçok olaylarla karşılaşabiliriz. Özellikle kötü olaylar karşısında insanlar güzel olaylara nispeten biraz daha fazla üzülmektedir. Okuduğumuz bu parçada hayatında büyük ve çok zor acılar çekmiş bir insan potresi çizerek karşımıza çıkan Selim gibi bu kötü olaylar bizi hiç bir zaman yıldırmamalı; hatta ve hatta bu olaylar bizler daha fazla hırs ve azim vermelidir. Bunlarak ek olarak bu duygu ve düşüncelerle yeşeren beraberliklerde hiçbir zaman solmaz ve kırmızı şarap misali giderek tatlışarak ve aynı şekilde güzelleşerek devam eder. Unutmayalım ki sabır ile perçinleşen duygular her zaman güzel ve sağlıklı meyveler verir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHIŞLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Teğmen Selim:Vatanına son derece bağlı,seve seve canını feda etmeye hazır,yürekli ve fedakar bir kişi.Bedriyeyi çok seven ama kendi kör olduğu için onun hayatını karatmak istemeyecek kadar dürüst ve anlayışlı bir yapıya sahip.
Bedriye:Selimi deliler gibi seven,güzel ve alımlı.Sevdiğini ne olursa olşsun bağlı kalabilecek bir yapıya sahip.
Fatma:Hizmetçi
Zilha Kadın:Bedriye ile Selimi birleştirmek için elinden ne geldiyse yapan, ikisini de çok seven bir büyükleri.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitap son derece güzel ve bizim ders almamız gereken çok konu olduğunu açıkça anlatıyor.Ayrıca vatan için neler yapılabileceği, ne kadar fedakar olmamız gerektiğini gösteriyor.Okunması gereken bir eser olduğuna inanıyorum.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
29 Mart 1883’te doğdu. Ancak kısa bir süre okula gitti, kendi kendini yetiştirdi. Girdiği (1906) İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde 1908’den sonra müfettiş olarak çalıştı. Büyük Millet Meclisi kurulunca Anadolu’ya geçti. Ortaelçilikle Azerbaycan (Bakü)’da 4-5 yıl kaldıktan (1920-1924) sonra İstanbul’da bir süre Kabataş ve Galatasaray liselerinde tarih-coğrafya öğretmenliği yaptı. Tahran elçisi (1925-1930), Elazığ milletvekili (1930-1932), Kabil (1932) elçisi oldu. Bilecik milletvekili ve CHP Genel Sekreteri seçildi (1941), 1945’te genel sekreterlikten ayrıldı. 1946’da tekrar Bilecik milletvekilioldu.
1908’de Tanin gazetesinde, 1911’de Çığır ve 1925’te Meslek dergisinde hikayeleri çıktı ise de sanat hayatına, Ayaşlı ve Kiracıları bir yana, 1946’ya kadar uzun bir ara verdi. Bu tarihten sonra yayımladığı hikayelerle sevilen, aranan bir hikayeci oldu. Hikayelerinde M.S., M.Ş.E., Mustafa Yalınkat, M. Oğulcuk... gibi çeşitli imzalar kullandı. Hayattan aldığı konuları konuşur gibi, temiz bir dille, sadelik, içtenlik ve rahatlıkla edebiyatsız, oyunsuz yazdı Hikayeleri: Birinci Kitap(1946), İkinci Kitap (1946), Bu ilk baskıya girmiş, girmemiş hikayeleri sonradan yeni başlıklarla tekrar yayınlandı: 1. cilt Temiz Sevgiler (1965), 2. cilt Ev Ona Yakıştı (1972). Muzaffer Uyguner’ce derlenen Bütün Eserleri 14 kitapta toplandı (1983-1992).
Romanları: Ayaşlı ve Kiracıları (1983), Vassaf Bey (1983), Miras (1988).
Hikaye kitapları: Otlakçı (1983), Mendil Altında (1983), Sahan Külbastısı (1983), Veysel Çavuş (1984), Bir Kucak Çiçek (1984), İhtiyar Çilingir (1984), Hava Parası (1984), Bizim Nesibe (1985), Kelepir (1986), Gödeli Mehmet (1986), Güllüce Bağları Yolunda (1992). Daha sonra Gönül Kaçanı Kovalar (1993) ve Tahran Günlüğü (1998) yayımlandı.
HİKAYE KİTAPLARI:
Birinci Kitap(1946)
İkinci Kitap (1946)
Temiz Sevgiler (1965)
Ev Ona Yakıştı (1972)
Otlakçı (1983)
Mendil Altında (1983)
Sahan Külbastısı (1983)
Veysel Çavuş (1984)
Bir Kucak Çiçek (1984)
İhtiyar Çilingir (1984)
Hava Parası (1984)
Bizim Nesibe (1985)
Kelepir (1986)
Gödeli Mehmet (1986)
Güllüce Bağları Yolunda (1992)
Gönül Kaçanı Kovalar (1993)
Tahran Günlüğü (1998)
ROMANLARI;
Ayaşlı ve Kiracıları (1983)
Vassaf Bey (1983)
Miras (1988)
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 1 Ziyaretçi