KİTAP ADI : Handan
KİTABIN YAZARI : Halide Edip ADIVAR
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Atlas Kitabevi Narlıbahçe Sok. 9 No:1 Cağaloğlu /
İSTANBUL
BASIM YILI : Nisan 1995
1.KİTABIN KONUSU : 20. yüzyıl başında İstanbul’da yaşayan bir ailenin çok değerli, akıllı, sevimli bir kızının çileli hayatı ve onun çevresindeki insanların ondan etkilenip birbirine yazdıkları mektupları içeren bir kitap
2.KİTABIN ÖZETİ : Refik Cemal, Cemal Bey’in baldızı Neriman ile evlenecektir. Neriman Cemal Bey’in kızlarıyla yaşıttır ve onlarla büyümüş, alafranga bir çocukluk geçirmiştir.
Ailenin ayrıca Handan adında bir kızı vardır. Herkesin gözbebeği olan Handan, insanları çok çabuk etkileyebilen, kendisini sevdiren bir kızdır. Neriman’la kardeş gibi olan Handan, Nerman’ı küçüklüğünden beri yetiştirmiş, onu benliği altına almış gibi etkilemiştir. Neriman onun uğruna herşeyini verecek, ölümü bile göze alabilecek durumdadır.
Evlilik zamanı Handan, kocası Hüsnü Paşa ile birlikte Paris’te yaşamaktadır. Handan, gençliğinde Nazım adlı birisini sever ama Nazım sosyalist birisidir. Onun ideallerini ve amaçlarını kendisinden üstün tutup daha çok seveceğini düşünen Handan, Nazım’ın evlenme teklifini reddeder ve Hüsnü Paşa ile evlenir. Nazım bu olay üzerine kendini asar ve sorumlusu olarak Handan’ı gösteren bir mektup bırakır. Handan, bu olaydan dolayı kendini hiç affetmez ve Hüsnü Paşa ile olan evliliği hep sorunlu gider. Zaten Hüsnü Paşa’da onu sadece birkadın olarak sevmekte, sık sık metres bulup değiştirmektedir. Ayrıca bunları Handan’a rahatça söyleyebilmekte ve onların ne kadar güzel olduklarını anlatabilmektedir. Herkes tarafından ölürcesine sevilen Handan, önceleri buna dayanır. Hayatını sevmediği Hüsnü Paşaya adar. Onunla olan sorunlarını kapatmaya çalışır ve evliliğini sürdürmek için elinden geleni yapar. Fakat bu çabası onun gençliğini alır. Sonunda üç aydır ondan ayrı yaşayan Hüsnü Paşanın gönderdiği ağır ithamlarla dolu olan mektubu okuyunca beyninden gelen bir sorunla hasta olur. Hafızasını kaybetmiş, eskiden kalan hiçbirşeyi hatırlayamaz olmuştur. Ona hastalığı boyunca çok sevdiği Neriman ve kocası Refik Cemal bakar. Hüsnü Paşa ise yurt dışında metresleri ile eğlenmektedir. Bu olay onu pek ilgilendirmez. Neriman hamile olduğu için Refik Cemal onunla kalır ve Handan iki üç ay İtalya’da konsultasyonlara tabii kalır. Yanında sadece Refik Cemal ve bir hastabakıcı kalır. Handan, bu süre zarfında Refik Cemal’e aşık olmuştur. Ayrıca Refik Cemal’de ona delicesine severek vurulmuştur. Ancak evli olduğu ve karısını da çok sevdiği için ızdırap duyar, kendisini yer bitirir. Bir süre sonra Handan’ın hafızası yavaş yavaş yerine gelir. Canından çok sevdiği Neriman’ın kocasına, Refik’e aşık olduğunu anlayınca üzüntüsünden vefat eder.
3.KİTABIN ANA FİKRİ : İnsanların ne olduğu değil, seni sevip sevmediği onemlidir. Eğer ki seni seveni seviyorsan ona karşılık ver ve mutlu ol. Ama sadece düşüncelerinden dolayı seni seveni reddedersen ve seni sevmeyene gidersen çok acı çekeceğin kaçınılmaz bir durum olur.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
A) HANDAN : Çok akıllı,güzel,okumayı seven,insanları kolayca etkileyebilen,alafranga bir hayat yaşamış,sabırlı ve duygusal bir insandır.
B) REFİK CEMAL: Kültürlü,utangaç ,karısını çok seven birisidir. Ama sonradan Handan’a aşık olmuştur.
C) NERİMAN : Güzel,vefalı,çok kültürü olmayan,Handan’ı çok seven ve sadakatli,kitap okumayı sevmeyen birisidir.
D) HÜSNÜ PAŞA : Kadınları ve karısını dahi sadece eğlence malzemesi olarak gören, çapkın zengin, kinci bir kişiliğe sahiptir.
5. KİTAP HAKKINDAKİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER:
Kitabın dili çok akıcı olmayıp, duygusallıktan hoşlanan kişilere yonelik olabilir. İnsanlar arası ilişkileri çok iyi anlatan bir kitaptır.
6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ:
Halide Edip ADIVAR; meşrutiyet ve cumhuriyet yıllarının tanınmış edebiyatçılarındandır. 1882’de İstanbul’da doğmuştur. Amerikan Kız Lisesi’ni bitiren ilk Türk kızıdır.1901’de liseyi bitirince pozitif bilimleri dersi hocası olan Salih Zeki ile evlenmiştir. İlk romanı Heyula’yı 1908’de neşreder. Salih Zeki’nin ikinci defe evlenmesi üzerine ondan ayrılır. Mütareke yıllarında Anadolu’ya geçerek yeni kocası Dr. Adnan ADIVARla Atatürk’e yardım ederler. Bu yıllardaki gözlemleri birçok eserinin temelini oluşturur. Yurt dışında 15 sene geçirdikten sonra İstanbul’a dönen Halide Edip, 1950-1954 yılları arası İzmir milletvekili olarak TBMM’ye girmiş, 9 Ocak 1964’te İstanbul’da vefat etmiştir.
ESERLERİ: Heyula(1909), Raik’in Annesi (1908), Yeni Turan (1912), Ateşten Gömlek (1922), Vurun Kahpeye (1923), Sinekli Bakkal (1935), Tatarcık (1938), Sonsuz Panayır (1946), Dağa Çıkan Kurt (1922), Türk ‘ün Ateşle İmtihanı (1959)…
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Özeti - Tam Arşivlik
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
KİTABIN ADI:
HAYVAN ÇİFTLİĞİ
GEORGE ORWELL
YAYIN EVİ:
BERİKAN YAYINLARI
BASIM YILI:
EYLÜL 2000
1.KİTABIN KONUSU:Kitapta; bir çiftlikte yaşayan hayvanların yaşamlarından memnun olmadıkları için çiftlik sahibine başkaldırıp tüm insanları çiftlik dışına atmaları, yönetimi kendi ellerine geçirmeleri ve bu yönetim sonunda amaçları olan tüm hayvanlara eşit davranılması iyi yaşam koşulları fikirlerinin gerçeğe dönüşmesi anlatılmaktadır.
2.KİTABIN ÖZETİ:
Ingiliz yazar G.Orvell'in yazdığı bu eser, bir hayvan çiftliğindeki iktidar mücadelesini anlatıyor:
Çiflikteki büyük Domuz, diğer hayvanları gizlice toplayıp, bir takım vaatlerle, onları mevcut yönetime karşı birlikte hareket etmeye çağırır. Büyük Domuzun yanında, bir de "karayı ak, akı kara gösterebilecek" kadar ikna kâbiliyeti yüksek, genç bir domuz vardır.
Hayvanlar ikna edilir ve domuzlar yönetimi ele geçirir...Yeni yönetimin ilk işi, önceki yönetimin izlerini yok etmektir, eskiye ait ne varsa, hepsi imha edilir.
Yeni iktidar, bir takım ilkeler belirler, bu ilkeler bir duvara büyük harflerle yazılır:
-Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır.
-Hiç bir hayvan alkol içmeyecektir.
-Hiç bir hayvan, diğer bir hayvanı öldürmeyecektir.
-Bütün hayvanlar eşittir.
Yeni yönetimle, diğer hayvanlar arasındaki ilk ihtilaf, inek sütlerinin ne olacağı, nerede kullanılacağı konusudur. Büyük domuz: "Siz sütü bırakın" diyerek, hayvanları çalışmaya gönderir.Hayvanlar akşam döndüklerinde sütün ortadan kaybolduğunu görürler.Daha sonra, bu sütlerin, domuzların arpa ezmesiyle yapılan yemeklerine karıştırıldığı anlaşılır.Çiflikte Elmalar olmaya başlayıpta, rüzgar sebebiyle yere döküldüğünde, bütün hayvanlar, eskiden olduğu gibi, bunların taksim edileceğini düşünür. Fakat bütün elmalar domuzlara mahsus olmak üzere toplanıp kaldırılır.Domuzlar bu durumu şöyle izah eder: "Aslında biz süt ve elma sevmeyiz, ancak ilmi tetkikler, süt ve elmanın domuzların sıhhati için gerekli olduğunu gösteriyor. Bizim sihatimiz bozulursa, çifliğin yönetimi bozulur, her halde bunu istemezsiniz..."
Büyük domuz, bir gün, yüksek bir yere çıkarak; "Bundan sonra toplantılar kaldırılmıştır, çifliğin bütün meseleleri, benim başkanlık edeceğim domuzlar komitesinde halledilecektir, bu komite gizli toplanacak, alınan kararlar daha sonra size tebliğ edilecektir." Diye aldığı son kararı hayvanlara duyurur.
Bu duruma itiraz etmek isteyenler olsa bile, koyunların hep bir ağızdan: "sen en iyisini bilirsin" diye bağırmaları üzerine, bu düşüncelerinden vazgeçerler.
Aradan günler geçer. Domuzlar, birdenbire çiftlik evine taşınıp yerleşirler ve bundan sonra yataklarda yatmaya başlarlar. Bu durum, diğer hayvanlar tarafından duyulunca, hayvanlar duvara yazılan ilkelerden: "Hiç bir hayvan yatakta yatmayacaktır" ilkesini hatırlayıp hayrete kapılırlar.
Hep beraber duvarın yanına giderler, ancak duvarda: "Hiç bir hayvan çarşaflı yatakta yatmayacaktır" yazısını görürler, hepsi, bu ilkeyi yanlış hatırladıklarını düşünüp, bu ilkenin sonradan değiştirilmiş olduğunu anlayamazlar.
Kış aylarında çiflikte kıtlık başgösterir. Buğday azalır, patatesler soğuktan donar ve yenilemeyecek hale gelir. Açlıktan dolayı ölümler baş-göstermeye başlar. Büyük domuz, bu haberlerin çiftlik dışında yayılmasını önlemek için önlemler alır, çifliğe gelen ziyaretçilere, erzak depolarının dolu olduğunu söyler ve onlara, üzerini buğday ve yiyecekle örttürdüğü kum yığınlarını erzak diye gösterir.
Büyük domuz, aldığı bir kararla, tavukların yumurtalarının çiftlik dışında satılacağını, tavukların kuluçkaya yatmalarını yasakladığını ilan eder, buna karşı çıkan tavukları, yetiştirdiği köpeklere öldürtür. Bunun üzerine hayvanlar; "hiçbir hayvan diğer bir hayvanı öldürmeyecektir" ilkesini hatırlar. Hemen bu ilkelerin yazılı bulunduğu duvarın yanına gidilir. Ancak duvarda: "Hiç bir hayvan diğer bir hayvanı bir sebep olmadan öldürmeyecektir" yazıldığını görürler, bu ilkeyi de yanlış ezberlemiş olduklarını düşünürler.
Büyük domuz, çiftlik içerisindeki hayvanlar arasında: "liderimiz" ,"Hayvanlar babası" , "Koyunlar hâmisi" , "Yavru hayvanların dostu" gibi üstün sıfatlarla anılıyordur ve her türlü güzellikler ona atfedilmeye başlanıyordur; mesala: genellikle tavuklar, "liderimiz sayesinde altı günde beş yumurta yumurtladım" , havuzdan su içen inekler: "liderimiz sayesinde bu suyun tadı ne kadar güzelmiş" derler.
Birgün çiftliğe dışarıdan saldırılar olur. Yabancı hayvanlar çiftliğe girer, iki sene gibi uzun bir zaman içerisinde bütün hayvanların büyük gayretleri sonucu yaptıkları ve büyük domuzun adının verildiği Yel Değirmenini yıkıp harap ederler.Çiftlikteki bütün hayvanlar yaralanır, bazıları ölür. Bir müddet sonra bir tüfek sesi duyulur. Ağır yaralı bir hayvan yanındaki bir domuza: "Neden tüfek atılıyor" diye sorar. Domuz: "Zaferimizi kutlamak için"cevabını verir. Yaralı hayvan; "Hangi zafer" diye hayretler içinde kalır . Domuz; "Ne demek hangi zafer, düşmanı topraklarımızdan kovmadık mı" der. "Ama iki yıl uğraştığımız değirmeni yok ettiler" karşılığını verir.Domuz: "Ne önemi var, bir değirmen daha yaparız, istersek daha fazla yaparız, yapmış
olduğumuz muazzam işleri takdir etmiyorsun, şimdi şu bastığın topraklar düşman işgalindeydi, ama liderimiz sayesinde her karışını geri aldık" der.Biraz sonra Büyük Domuz, kendisine taktığı
bir kaç madalya ve nişanla çıkıp bütün hayvanları, elde ettikleri zaferden dolayı kutlar, tebrik eder.Hayvanların hepsi büyük zafer kazandıklarına böylece inanmış olurlar.
Bir gece çiftlikte bir gürültü olur, hayvanlar ahırdan fırlayıp koşarlar. çiftlik ilkelerinin yazılı olduğu duvarın dibinde kırılıp parçalanmış bir merdiven görürler, domuzlardan birinin orada sersem sersem dolaştığını, yanında bir fener, bir boya kutusu ve bir de fırça olduğunu farkederler. Hayvanlar duvara baktıklarında, duvardaki ilkelerden birinin daha kendi ezberledikleri gibi olmadığını görürler.
Büyük Domuz, aldığı son kararla; arpaların bundan sonra sadece domuzlara
tahsis edileceğini ve gazdan tasarruf etmek için ahırlardaki fenerlerin kaldırılacağını, hiç bir domuzun çiflikteki işlerle uğraşmayıp, sadece yönetimle ilgileneceğini, domuzlardan başka, hiç
bir hayvanın yönetim işlerine karışamayacağını, domuzların dışındaki bütün hayvanların Ağustos ayında pazar günleri dahi çalışacağını, çalışmayanın yiyeceğinin yarıya ineceğini ilan eder.
Hayvanlar, "Bütün hayvanlar eşittir" ilkesini hatırlayıp, "bu nasıl eşitlik" diye kendi kendilerine söylenmeye başlarlar. Hemen, ilkelerin yazılı olduğu duvarın yanına gidip, duvardaki yazıların değiştirilmiş olduğunu, ilk defa, fark edip, duvardaki bütün yazılar silinmiştir ve sadece şöyle yazmaktadır:
"Bütün hayvanlar eşittir FAKAT Bazı hayvanlar ötekilerden daha fazla eşittir.
3.KİTABIN ANA FİKRİ:Her insanın içinde diğerlerine karşı üstünlük kurma arzusu olduğu ve tüm insanların eşit koşullarda ve özgürce yaşamaları bu duygu yüzünden gerçekleşmeyeceğidir.
4.KİTAPTAKİ AHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
[B]Major:Hayvanlara çiftliği ele geçirme fikrini aşılayan yaşlı ve bilge bir domuzdur. [/B]
[B]Napolyon:Çiftliğin yönetimini ele geçirip hyavanları istediği gibi yöneten domuz. [/B]
[B]Snowball:Hayvanların eşitliğini savunan ve daha sonra bu fikri yüzünden Napolyon tarafından çiftlikten uzaklaştırılan domuz. [/B]
[B]Mollie:Kurdela merakına yenik düşüp tekrar insanlara dönen kısrak. [/B]
[B]Boxer:Domızlara sadık iki attan bir tanesidir.Daha sonra insanlara öldürülmek için satılmıştır. [/B]
[B]Clover:Domuzlara sadık iki attan diğeri. [/B]
[B]Jessie ve Bluebell:Yavruları domuzlarca kullanılan iki köpek. [/B]
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Kitapta yazar akıcı bir dil kullanmanın yanında olayları birbirine bağlayıp bölümler arası merak uyandırarak okuyucunun kitabı elinden bırakmasına meydan vermemiştir.Bütün arkadaşlara tavsiye ederim.Şahsen benim çok hoşuma gitti.
6.KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ: İngiliz romancısı ve denemecisi George Orwell, 1903 yılında Hindistan'da doğdu. 1922 yılında öğrenimini tamamladıktan sonra Birmanya'ya giderek İmparatorluk Polis Teşkilatı'na girdi. 1928'de teşkilattan istifa etti ve anılarını Burmese Days (1933) adı altında yayınladı. Aynı yıl yazdığı Down and Out in Paris and London adlı kitabında Paris ve Londra'da geçen günlerini anlattı. İspanya İç Savaşı üzerine izlenimlerini, Katalonya'ya Selam (1938) adlı kitabında aktardı. Çağdaşlarını modern dünyanın sorunları üzerinde düşündürmek isteyen ve birçok eleştirmenin `İngiltere'nin Bilinci' olarak nitelendirdiği Orwell'in Swift tarzında yazdığı Hayvanlar Çiftliği (1945) ve 1949 yılında yayınladığı 1984 adlı romanları gelecek ile ilgili düşüncelerini yansıtan bir çeşit vasiyetname niteliği taşır. George Orwell, 1950 yılında Londra'da öldü.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
Kitabın Adı : ERİKLER ÇİCEK AÇTI
Kitabın Yazarı : ESAT MAHMUT KARAKURT
Yayın Evi ve Adresi : İnkılap ve Aka kitapevleri Koll. Şti. İstanbul
Basım Yılı : 1978
1.Kitabın Konusu :
Orhan Bey isminde birisinin, Hong Kong’a giderken uçakta yaşadıklarını ve Çinde birbirini tam manasıyla tanımayan iki insan arasındaki sevgiyi anlatıyor.
2.Kitabın Özeti :
1951 senesinin bir ilkbahar gecesinde İstanbul’da bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, İstanbul’u sanki Nuh’un gemisi gibi kendi kaderine bırakmış bir şehir yapmıştı. Çünkü;dışarıda bir siyah arabadan başka kimse yoktu. Ve bu otomobil bu fırtınaya rağmen Yeşilköy havaalanına gider. İçinden zarif,yakışıklı bir beyefendi iner. İsminden başka hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bu kişi Hong Konğ’a gitmekte olan Pan Amerikan uçağına biner. Fakat; kendi koltuğunda başka birinin oturduğu fark eder ama bayanla yüz yüze gelince söyleyeceklerini unutur, ve “rahatsız olmayın siz” der. Bayan o kadar gizemli bir kişiliğe sahip ki Orhan Bey ile konuşmamak için adeta savaşıyordu. İçinde seksen kişiyi taşıyan Pan Amerikan uçağı üç saat sonra Şama iniş yapacaktır. Orhan Bey uçak havalandıktan sonra bayanla az da olsa konuşma fırsatı bulur. Ve isminin Madelena olduğunu zor da olsa öğrenir. Orhan Bey her geçen saat bayana daha da çok ilgi göstermeye başlar. Bunun farkına varan bayan Orhan Beyin bu ilgi ve alakasından rahatsız olduğunu söyler. Bunu duyan Orhan Bey çok şaşırır. Birkaç saat sonra uçak Şama iner. Fakat dışarıdaki fırtınanın kuvvetli olmasından dolayı yolcuların bu geceyi Şam da geçirmeleri gerekmektedir. Uçaktaki bütün yolcular Grand Palas Otelde kendileri için ayrılmış odalarında kalmak için uçaktan çoktan ayrılmışlardı fakat; Orhan Bey ve Madelena hala uçaktan inmemişlerdi. Çünkü; Madelena uçaktan hiç inmek istemiyordu. Orhan Beyin ısrar etmesine rağmen bayan uçaktan inmez ve Orhan Bey, bayanın uçakta kalmak isteyişinin nedenini bir türlü anlayamamıştır. Bu sırada uçağa Amerikalı hostes girer, ve uçağın kontrolden geçeceğini söyler. Bunu duyan Madelena zorda olsa ikna edilir. Orhan Bey uçaktan çıkar ama Madelena hala uçaktan çıkmamıştır. endişelenen Orhan Bey uçağa tekrar girer ve Medelena’ya sorar “Neden gel miyorsun?” diye. Madelena “Ben tek başıma çıkamam” der. Orhan Bey bayanın ne demek istediğini anlamaz ve şaşkınlığını gizleyemez. Madelena ben yürüyemem, çünkü; “topalım” der. Orhan Bey büyük bir şok geçirmiştir. Çünkü; bu kadar güzel bir bayanın topal olduğunu aklına hiç getirmemişti. Buna rağmen, bayanı kucağında uçaktan indirir. Gümrük kapısına geldiğinde, Madelena “Çantamı unuttum” der. Buna karşılık Orhan Bey koşarak uçağa gider ve çantayı getirdiğinde, Madelena “çantanın içinde bir paket var onu kendi çantanın içine koy lütfen” der. Orhan Bey de paketi kendi çantasına koyar ve gümrük kapısından geçerler. Madelena geçerken birtakım sorularla karşılaşır. Fakat; Orhan Bey geçerken hiçbir şey sorulmaz ve bayan hayretler içinde kalır. Daha sonra bir taksi ile otele giderler ve kendileri için ayrılmış odalara çekilirler. Gece yarısı Orhan Beyin kapısı çalınır ve içeri Madelena girer, fakat; üzerinde yalnızca bir gecelik vardır. Orhan Bey çok şaşırır ama o şaşkınlığını gizler. Geceyi beraber geçirirler. Sabahın ilk ışıkları cama yansıdığı vakit kapı tekrar çalınır ve içeriye eli silahlı üç polis girer. Girdiklerinde Orhan Beye, Madelena’nın bir esrar tüccarı olduklarını söylerler ama Orhan Bey inanmaz. Polisler inanmıyorsanız size verdiği çantaya bakın der. Ve çantayı açtıklarında içinden esrar çıkar, Orhan bey büyük bir şok geçirmiştir. Çünkü geceyi beraber geçirdiği kadın bir esrar tüccarıydı. Saatinin geldiğinin farkına varan Orhan Bey aceleyle havaalanına gider ve uçağa biner. Uçak bir gece Hindistanda ve bir gecede Siyadda kaldıktan sonra Hong Kong’a varır. Uçak iner inmez bir İngiliz Teğmeni Orhan Beyin yanına gelir ve Türk Genelkurmayına ait Binbaşı Orhan Sümer ile mi müşerref oluyorum der ve Orhan Beyi Komutanlığa götürür. Komutanlığın başındaki İngiliz albayı, Orhan Beyin görevini anlatır ve Hong Kong’da gizli bir Komünist Teşkilatının da olduğunu söyler. Orhan Bey çok yorgun olduğu için kendisi için ayrılmış olan otele gider. Biraz dinlendikten sonra otelin salonuna iner ve indiğinde büyük bir partinin olduğunu görür. Bir masaya oturur ve karşı masada bir bayan ilgisini çeker ve garsona o bayanın kim olduğunu sorar. Garson Guvalançin “O bayanın Çin’in en zengin ve en güzel bayanı Madam Çing Çung olduğunu söyler.” Yanındaki yaşlı adamın kim olduğunu sorunca onun da Madam Çing Çung’un kocası Him Him Çing Çung olduğunu söyler. Orhan Bey bunu duyunca çok şaşırır. Çünkü; güzel bir bayan nasıl olurda elli yaşında bir yaşlıyla beraber olur. Orhan Bey Madam ile tanışmak ister ama Guvalançin bunun çok tehlikeli olduğunu söyler Orhan Beye. Ama o hiç aldırış etmeden bayanı dansa kaldırmak için kocasından izin alır. Bay Çing Çung hangi cesaretle geldiğini bilmeyen Orhan Beye sinirli bir tavır ile bakarak ona bir şeyler söyler. Orhan Bey inat eder ve dans etmek ister, kocasının sinirlendiğini gören Madam daha fazla kargaşa çıkmaması için Orhan Bey ile dans eder. Ve dans ederken Madamla tanışırlar. Uzun bir danstan sonra Madam, Orhan Beye şöyle der. “Beni bir daha nerede görürseniz görün başınızı başka bir tarafa çevirin.” Orhan Bey bu söze karşılı hiç bir şey söylemeden odasına çekilir. Bu sırada Orhan bey eksiksiz olarak Komutanlığa gider ve Komünist Teşkilatı hakkında güncel bilgileri alırdı. Bir hafta sonra Çinli bir kız, Orhan Beyin odasına gelir. Kendisini Madam Çing Çung’un gönderdiğini söyler ve Orhan Beyi Madamın köşküne götürür. Beraber uzunca konuşurlar bu konuşmadan sonra Madam da Orhan Beyden oldukça etkilenir ve onu yarınki, Güneş Dağının eteğindeki Papakora Mağarasında yapılacak “Erikler Çiçek Açtı Ayinine” davet eder. Orhan Bey güneş doğmadan Madamın dediği mağaraya gider. Mağaranın önüne geldiğinde on dört başlı on dört insan boylu, korkunç Papakora Heykellerini görür ve içeriden birtakım seslerin geldiğini duyunca içeri girer. İçeride hepsi anadan doğma çıplak on sekiz yaşında, çekik gözlü, bakır renkli siyam bakirelerini ve yine bakireler gibi genç oğlanlarda onlar gibi anadan doğma çıplaklardı. Kemik siyah borular çalınınca, Budanın karşısındaki havuzun başına dizilirler ve Madam Çing Çung Budanın yanından çıkıp gelir. Ve elindeki erik dalını havuzun içine atar. Madamın atması ile beraber çıplak siyamlı bakireler ve oğlanlar aynı anda havuza atlarlar ve böylece vücutlarının beslendiğini zannederlerdi. Ayin bittikten sonra Madam Çing Çung, Orhan Beye mağarayı gezdirir. Bu gezme esnasında uzunca konuşurlar ve her geçen saat birbirlerine daha çok ilgi gösterirlerdi. Orhan Bey otele döner ve çok yorgun olduğu için hemen yatar. Sabah olunca Komutanlığa gider. Albay Thomson’un aldığı ve Türk Genelkurmayından gelen telgrafın şifresini çözmeye uğraşır. Telgrafı çözdükten sonra Albaya “ on iki Türk Kurmayı akşam saat altıda Hong Konga hareket edeceklermiş” der. Ve Albay bunun üzerine Türk Kurmaylarını getirecek uçağın buraya kadar avcı uçakları ile korunacağını söyler. Orhan Bey de bunları İstanbul’a bildirir. Komutanlıkta işler ilerlerken, Komünistlerde yapacakları işleri gizliden gizliye planlıyorlardı. Hong Konga gelecek uçak hakkında da bilgi edinmişlerdi. Çin’deki Komünist Teşkilatın başında da Pavlof isminde azılı bir Komünist vardı. Üyeleri arasında Bay ve Bayan Çing Çung da vardı. Ayni zamanda onlarda birer azılı komünistti. Teşkilat toplantılarını gece yarıları yapıyor ve arkalarında hiçbir iz bırakmıyorlardı. Aldıkları bilgide Orhan Beyin bir deri tüccarı olmadığını ve Türk Binbaşısı olduğu da vardı. Ayrıca bunu öğrendikten sonra da Orhan Beyi gizliden gizliye izlemeye başlamışlardı. Bir gün sonra İngiliz Teğmeni Orhan Beyin odasına gelir ve hemen Komutanlığa götürür. Oradan da Askeri Havaalanına giderler Albay Thomson ile birlikte. Çünkü İstanbul dan gelen uçağı karşılayacaklardı. Gelen Türk Heyeti de aynı görev için gelmişti ve burada üç gün kaldıktan sonra Orhan Beyde olmak üzere içinde İngiliz ve Amerikalı subaylar ile Tokyoya gideceklerdi. Hong Kongtaki son gecesini İstanbul dan gelen, devre arkadaşı bir Yüzbaşı ile Çinli bir kızın lokantasında geçirdiler. Akşam geç saatlere kadar eğlendiler ve gece yarısı otele gider ve erkenden uyur. Çünkü; sabah saat altı da uçağa bineceklerdi. Bunun üzerine Komünistler dağ evinde tekrar buluştular ve Pavlof sözüne yarın bizim zaferimiz olacak diye başlar. Diğer üyeler Pavlof’un ne demek istediğini anlamazlar ve ona sorarlar. Pavlof tekrar söze başlar. Yarın saat altıda Tokyoya gidecek olan Türk,İngiliz ve Amerikalı subaylardan oluşan otuz altı kişi, Koreye geçerek kuvvetlerimizle mücadeleye girip birliklerimizi dağıtacaklardı ama muvaffak olamayacaklar der. Çünkü; yarın saat altıda Tokyoya hareket eden ve içinde Binbaşı Orhan Beyinde bulunduğu uçağın içine Rus bombası koyduk ve hareket saatinden on dakika sonra patlayacak der. Üyeler oldukça sevinmişlerdi ama Madam Çing Çung ise diğer üyelere belli etmiyordu ama içi kahroluyordu. Çünkü; Orhan Beyi gerçekten seviyordu artık. Toplantı bittikten sonra Madam Çing Çung gizlice Orhan Beyin kaldığı otele gider ve onu otelin görevlisi ile dışarı çağırır. Orhan Bey kendisi ile bu saatte kimin, ne konuşacağını çok merak eder ve aşağı iner. Otelin karşısında duran arabanın yanına yaklaşınca içindekinin Madam Çing Çung olduğunu görünce çok şaşırır ve aynı zamanda çok sevinir. Çünkü; sevdiği kadını Tokyoya gitmeden önce son bir defa görme fırsatı bulmuştu. Madam Çing Çung, Orhan Beyi ayinin yapıldığı mağaraya götürür. Son bir defa güzelce vakit geçirirler. Orhan Bey saatin geç olduğunu ve aynı zamanda yarın Tokyoya gideceğini söyler. Madam bunu duyunca Orhan Beyi gitmemesi için ikna etmeye çalışır ama başaramaz. Ve sevdiği adama uzun uzun baktıktan sonra son bir defa daha öptü, çünkü; bir daha belki hiç göremeyeceklerdi. Madamın, Orhan Beyi içten öpüşü ve ona sizi bütün kalbimle ve bütün varlığımla deli gibi seviyorum demesi, içinde küçükte olsa şüphe beslemesine neden oldu. Çünkü; bir zamanlar beni bir daha gördüğünde başını başka tarafa çevir diyen kadın şimdi ise onu sevdiğini söylüyordu ama yine de gitmeye karar vermişti. Ve geç saatte oradan ayrılıp otele geldi. Ertesi gün saat altıda bütün subaylar Askeri Havaalanına iştirak ettiler. Albay Thomson subaylar ile veda ettikten sonra, bunları Tokyoya götürecek E16 uçağı hareket etmeye başlar ve tam bu sırada uçağa doğru yaklaşan spor bir arabanın kendilerine hızla yaklaştığını gören pilot uçağı durdurur. Bütün subaylar panik içindeyken arabanın içinden bir bayan “uçaktan inin, uçakta bomba var” demesi havaalanını birbirine kattı ve bütün subaylar uçaktan çıktı. Araba hızla pisti terk ederken arabanın içindeki bayanla Orhan Bey bir anda olsa göz göze gelir ve bayan Orhan Beye allahaısmarladık Orhan Bey der ve oradan uzaklaşır. Peşinden İngiliz askerleri takip etmesine rağmen Madam Çing Çungu bulamazlar. Orhan Bey büyük bir sıkıntı içine girer. Madam uzunca kaçmadan sonra Pavlof’un adamları tarafından yakalanır ve eskiden toplandıkları yere getirirler. Önce Madamın kocasını sorguya çekerler daha sonrada bayan Çing Çungu sorguya çekerler. Pavlov Madama “Vatana ihanet yüzünden idam edileceğini” söyler. Ama Madam bunu kabul etmez çünkü diğer üyelerinde bildiği gibi bayan Çing Çung çinli değil Türkmenistanlı bir Türk dür. Ayrıca Madama “ Ben vatanıma ihanet etmedim aksine Türk askerlerinin kurtulmasını sağladım” der. Pavlof ikisini Çin yasalarına göre yarın güneş çıkmadan idam ettirecekti. Bu sırada İngiliz askerleri çalışmalarını hızlandırmışlar ve Komünist Teşkilatının Merkezinin olan Güneş Dağında olduğunu öğrenmişlerdi. Ve iyi bir operasyonla yarın saat beşte baskın yapacaklardı. Sabah güneş doğmadan Bay ve Bayan Çing Çung idam edilmek üzere Teşkilatın Merkezine götürülür. Önce Bay Çing Çung çıplak ayakla beş kişiden oluşan ateş mangasının önüne gelir ve Pavlof’un ateş demesiyle onu Bayan Çing Çung’un karşısında idam ederler. Sıra Bayan Çing Çunga gelir. Madam çıplak ayakla manganı karşısına geçer ve gözlerinin kapanmasını ister. Pavlof onun son sözünü yerine getirir ve manga tam ateş edecekken İngiliz askerleri baskın yaparlar ve oradaki herkesi tutuklayıp götürürler. İngiliz mahkemelerince yargılanan kişi, kimse ile görüştürülmez ve konuşturulmazlardı. Orhan Bey İstanbul’a dönmeden sevdiği kadını son bir kere daha görmek istedi ama göremedi. Albay Thomson bile görüşmesi için izin alamadı. Akşam saat altı uçağı ile İstanbul’a dönecekti ve dönmeden önce Albay Thomson ile vedalaşmak için Merkez Komutanlığa gider. Albay ile vedalaşır ve tam kapıdan çıkarken Albay, Bayan Çing Çungun işlemlerinin tamamlanması için buyara getirildiğini söyler Orhan Beye. Ve Albayın izni ile bayanın kaldığı odaya girer. Ve girdiğinde Madam Orhan Beye kendisinin aslında Türk olduğunun ve gerçek isminin de Neslihan olduğunu söyler. Orhan Bey çok şaşırır ve ne söyleyeceğini bilemez. Uçak saati geldiği için odadan çıkar ve havaalanına gider, tam uçağın kapısı kapanmadan içeriye Albay Thomson ile Neslihan girer ve albay İngiliz mahkemesi Madamı serbest bıraktı bize karşı yaptıklarından dolayı der. Ve bundan sonra nereye gideceğinize beraber karar verirsiniz der Albay, ve vedalaşırlar...........................
3.Kitabın Ana Fikri :
İki zıt görüşe sahip insanların bile, birbirlerine aşık olabileceğini ve aşkları için ölümü, sevdiği kişisiz yaşamaya nasıl tercih ettiklerini anlatıyor.
4.Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi :
Orhan Bey: Bir Türk binbaşısıdır. Görevi için her şeyi göz önüne alan bir kişiliğe sahiptir .
Madelena : Çok zeki ve aynı zamanda eroin tüccarlığı yapan bir kadın.
Albay Thomson : Çin merkez komutanlığının sorumlusu. Kişilik bakımdan çok cana yakın ve duygusal birisidir.
Pavlof : Komünist Çindeki temsilcisi ve aynı zamanda gözünü kan bürümüş bir katil.
Madam Çing Çung(Neslihan) : Vatanı ve sevdiği erkek için her şeyi yapan bir kadın ve aynı zamanda bir Türkmenistan Türkü.
Him Him Çing Çung : [/BNeslihan’ın kocasıdır. Karısına bağlı ve onu çok seven birisidir.
[B] 5.Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :
Olaylar aslında birbirinden bağımsız gözükse de, yazar öyle bir bağlamış ki konuları birbirine, sanki bir ağacın yalnızca farklı dalları gibi gözüküyor. İfadelerde o kadar güzel benzetmeler kullanmış ki okuyucuyu kolayca tesir altına alabiliyor. Kitabın anlatımı genelde herkesin anlayabileceği sade ve yalın bir şekil ile daha da akıcılık kazanmıştır.
6.Kitabın Yazarı hakkında kısa bilgi :
Esat Mahmut Karakurt ( İstanbul 1902-1977) İstanbul Diş Hekimliği Okulu’nu (1924) bitirip, Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği, gazetecilik, avukatlık yaptı. Urfa’dan milletvekilliğine (1954-1960) ve senatörlüğe (1961-1966) seçildi.
Mondros Ateşkesi yıllarında gazeteciliğe başlayan, küçük öykülerle edebiyata giren Karakurt, olaya dayanan aşk ve serüven romanlarıyla ün salmış, geniş okuyucu kitlelerine ulaşan romanlarının çoğu filme alınmıştır.
Başlıca yapıtları: Vahşi Bir Kız Sevdim (1926), Çölde Bir İstanbul Kızı(1926), Allahaısmarladık (1936), Kadın Severse (1939), İlk ve Son (1940), Ankara Ekspresi (1946), Erikler Çiçek Açtı (1952), Son Tren (1954), Kadın İsterse (1960), vb.
Kitabın Yazarı : ESAT MAHMUT KARAKURT
Yayın Evi ve Adresi : İnkılap ve Aka kitapevleri Koll. Şti. İstanbul
Basım Yılı : 1978
1.Kitabın Konusu :
Orhan Bey isminde birisinin, Hong Kong’a giderken uçakta yaşadıklarını ve Çinde birbirini tam manasıyla tanımayan iki insan arasındaki sevgiyi anlatıyor.
2.Kitabın Özeti :
1951 senesinin bir ilkbahar gecesinde İstanbul’da bardaktan boşalırcasına yağan yağmur, İstanbul’u sanki Nuh’un gemisi gibi kendi kaderine bırakmış bir şehir yapmıştı. Çünkü;dışarıda bir siyah arabadan başka kimse yoktu. Ve bu otomobil bu fırtınaya rağmen Yeşilköy havaalanına gider. İçinden zarif,yakışıklı bir beyefendi iner. İsminden başka hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bu kişi Hong Konğ’a gitmekte olan Pan Amerikan uçağına biner. Fakat; kendi koltuğunda başka birinin oturduğu fark eder ama bayanla yüz yüze gelince söyleyeceklerini unutur, ve “rahatsız olmayın siz” der. Bayan o kadar gizemli bir kişiliğe sahip ki Orhan Bey ile konuşmamak için adeta savaşıyordu. İçinde seksen kişiyi taşıyan Pan Amerikan uçağı üç saat sonra Şama iniş yapacaktır. Orhan Bey uçak havalandıktan sonra bayanla az da olsa konuşma fırsatı bulur. Ve isminin Madelena olduğunu zor da olsa öğrenir. Orhan Bey her geçen saat bayana daha da çok ilgi göstermeye başlar. Bunun farkına varan bayan Orhan Beyin bu ilgi ve alakasından rahatsız olduğunu söyler. Bunu duyan Orhan Bey çok şaşırır. Birkaç saat sonra uçak Şama iner. Fakat dışarıdaki fırtınanın kuvvetli olmasından dolayı yolcuların bu geceyi Şam da geçirmeleri gerekmektedir. Uçaktaki bütün yolcular Grand Palas Otelde kendileri için ayrılmış odalarında kalmak için uçaktan çoktan ayrılmışlardı fakat; Orhan Bey ve Madelena hala uçaktan inmemişlerdi. Çünkü; Madelena uçaktan hiç inmek istemiyordu. Orhan Beyin ısrar etmesine rağmen bayan uçaktan inmez ve Orhan Bey, bayanın uçakta kalmak isteyişinin nedenini bir türlü anlayamamıştır. Bu sırada uçağa Amerikalı hostes girer, ve uçağın kontrolden geçeceğini söyler. Bunu duyan Madelena zorda olsa ikna edilir. Orhan Bey uçaktan çıkar ama Madelena hala uçaktan çıkmamıştır. endişelenen Orhan Bey uçağa tekrar girer ve Medelena’ya sorar “Neden gel miyorsun?” diye. Madelena “Ben tek başıma çıkamam” der. Orhan Bey bayanın ne demek istediğini anlamaz ve şaşkınlığını gizleyemez. Madelena ben yürüyemem, çünkü; “topalım” der. Orhan Bey büyük bir şok geçirmiştir. Çünkü; bu kadar güzel bir bayanın topal olduğunu aklına hiç getirmemişti. Buna rağmen, bayanı kucağında uçaktan indirir. Gümrük kapısına geldiğinde, Madelena “Çantamı unuttum” der. Buna karşılık Orhan Bey koşarak uçağa gider ve çantayı getirdiğinde, Madelena “çantanın içinde bir paket var onu kendi çantanın içine koy lütfen” der. Orhan Bey de paketi kendi çantasına koyar ve gümrük kapısından geçerler. Madelena geçerken birtakım sorularla karşılaşır. Fakat; Orhan Bey geçerken hiçbir şey sorulmaz ve bayan hayretler içinde kalır. Daha sonra bir taksi ile otele giderler ve kendileri için ayrılmış odalara çekilirler. Gece yarısı Orhan Beyin kapısı çalınır ve içeri Madelena girer, fakat; üzerinde yalnızca bir gecelik vardır. Orhan Bey çok şaşırır ama o şaşkınlığını gizler. Geceyi beraber geçirirler. Sabahın ilk ışıkları cama yansıdığı vakit kapı tekrar çalınır ve içeriye eli silahlı üç polis girer. Girdiklerinde Orhan Beye, Madelena’nın bir esrar tüccarı olduklarını söylerler ama Orhan Bey inanmaz. Polisler inanmıyorsanız size verdiği çantaya bakın der. Ve çantayı açtıklarında içinden esrar çıkar, Orhan bey büyük bir şok geçirmiştir. Çünkü geceyi beraber geçirdiği kadın bir esrar tüccarıydı. Saatinin geldiğinin farkına varan Orhan Bey aceleyle havaalanına gider ve uçağa biner. Uçak bir gece Hindistanda ve bir gecede Siyadda kaldıktan sonra Hong Kong’a varır. Uçak iner inmez bir İngiliz Teğmeni Orhan Beyin yanına gelir ve Türk Genelkurmayına ait Binbaşı Orhan Sümer ile mi müşerref oluyorum der ve Orhan Beyi Komutanlığa götürür. Komutanlığın başındaki İngiliz albayı, Orhan Beyin görevini anlatır ve Hong Kong’da gizli bir Komünist Teşkilatının da olduğunu söyler. Orhan Bey çok yorgun olduğu için kendisi için ayrılmış olan otele gider. Biraz dinlendikten sonra otelin salonuna iner ve indiğinde büyük bir partinin olduğunu görür. Bir masaya oturur ve karşı masada bir bayan ilgisini çeker ve garsona o bayanın kim olduğunu sorar. Garson Guvalançin “O bayanın Çin’in en zengin ve en güzel bayanı Madam Çing Çung olduğunu söyler.” Yanındaki yaşlı adamın kim olduğunu sorunca onun da Madam Çing Çung’un kocası Him Him Çing Çung olduğunu söyler. Orhan Bey bunu duyunca çok şaşırır. Çünkü; güzel bir bayan nasıl olurda elli yaşında bir yaşlıyla beraber olur. Orhan Bey Madam ile tanışmak ister ama Guvalançin bunun çok tehlikeli olduğunu söyler Orhan Beye. Ama o hiç aldırış etmeden bayanı dansa kaldırmak için kocasından izin alır. Bay Çing Çung hangi cesaretle geldiğini bilmeyen Orhan Beye sinirli bir tavır ile bakarak ona bir şeyler söyler. Orhan Bey inat eder ve dans etmek ister, kocasının sinirlendiğini gören Madam daha fazla kargaşa çıkmaması için Orhan Bey ile dans eder. Ve dans ederken Madamla tanışırlar. Uzun bir danstan sonra Madam, Orhan Beye şöyle der. “Beni bir daha nerede görürseniz görün başınızı başka bir tarafa çevirin.” Orhan Bey bu söze karşılı hiç bir şey söylemeden odasına çekilir. Bu sırada Orhan bey eksiksiz olarak Komutanlığa gider ve Komünist Teşkilatı hakkında güncel bilgileri alırdı. Bir hafta sonra Çinli bir kız, Orhan Beyin odasına gelir. Kendisini Madam Çing Çung’un gönderdiğini söyler ve Orhan Beyi Madamın köşküne götürür. Beraber uzunca konuşurlar bu konuşmadan sonra Madam da Orhan Beyden oldukça etkilenir ve onu yarınki, Güneş Dağının eteğindeki Papakora Mağarasında yapılacak “Erikler Çiçek Açtı Ayinine” davet eder. Orhan Bey güneş doğmadan Madamın dediği mağaraya gider. Mağaranın önüne geldiğinde on dört başlı on dört insan boylu, korkunç Papakora Heykellerini görür ve içeriden birtakım seslerin geldiğini duyunca içeri girer. İçeride hepsi anadan doğma çıplak on sekiz yaşında, çekik gözlü, bakır renkli siyam bakirelerini ve yine bakireler gibi genç oğlanlarda onlar gibi anadan doğma çıplaklardı. Kemik siyah borular çalınınca, Budanın karşısındaki havuzun başına dizilirler ve Madam Çing Çung Budanın yanından çıkıp gelir. Ve elindeki erik dalını havuzun içine atar. Madamın atması ile beraber çıplak siyamlı bakireler ve oğlanlar aynı anda havuza atlarlar ve böylece vücutlarının beslendiğini zannederlerdi. Ayin bittikten sonra Madam Çing Çung, Orhan Beye mağarayı gezdirir. Bu gezme esnasında uzunca konuşurlar ve her geçen saat birbirlerine daha çok ilgi gösterirlerdi. Orhan Bey otele döner ve çok yorgun olduğu için hemen yatar. Sabah olunca Komutanlığa gider. Albay Thomson’un aldığı ve Türk Genelkurmayından gelen telgrafın şifresini çözmeye uğraşır. Telgrafı çözdükten sonra Albaya “ on iki Türk Kurmayı akşam saat altıda Hong Konga hareket edeceklermiş” der. Ve Albay bunun üzerine Türk Kurmaylarını getirecek uçağın buraya kadar avcı uçakları ile korunacağını söyler. Orhan Bey de bunları İstanbul’a bildirir. Komutanlıkta işler ilerlerken, Komünistlerde yapacakları işleri gizliden gizliye planlıyorlardı. Hong Konga gelecek uçak hakkında da bilgi edinmişlerdi. Çin’deki Komünist Teşkilatın başında da Pavlof isminde azılı bir Komünist vardı. Üyeleri arasında Bay ve Bayan Çing Çung da vardı. Ayni zamanda onlarda birer azılı komünistti. Teşkilat toplantılarını gece yarıları yapıyor ve arkalarında hiçbir iz bırakmıyorlardı. Aldıkları bilgide Orhan Beyin bir deri tüccarı olmadığını ve Türk Binbaşısı olduğu da vardı. Ayrıca bunu öğrendikten sonra da Orhan Beyi gizliden gizliye izlemeye başlamışlardı. Bir gün sonra İngiliz Teğmeni Orhan Beyin odasına gelir ve hemen Komutanlığa götürür. Oradan da Askeri Havaalanına giderler Albay Thomson ile birlikte. Çünkü İstanbul dan gelen uçağı karşılayacaklardı. Gelen Türk Heyeti de aynı görev için gelmişti ve burada üç gün kaldıktan sonra Orhan Beyde olmak üzere içinde İngiliz ve Amerikalı subaylar ile Tokyoya gideceklerdi. Hong Kongtaki son gecesini İstanbul dan gelen, devre arkadaşı bir Yüzbaşı ile Çinli bir kızın lokantasında geçirdiler. Akşam geç saatlere kadar eğlendiler ve gece yarısı otele gider ve erkenden uyur. Çünkü; sabah saat altı da uçağa bineceklerdi. Bunun üzerine Komünistler dağ evinde tekrar buluştular ve Pavlof sözüne yarın bizim zaferimiz olacak diye başlar. Diğer üyeler Pavlof’un ne demek istediğini anlamazlar ve ona sorarlar. Pavlof tekrar söze başlar. Yarın saat altıda Tokyoya gidecek olan Türk,İngiliz ve Amerikalı subaylardan oluşan otuz altı kişi, Koreye geçerek kuvvetlerimizle mücadeleye girip birliklerimizi dağıtacaklardı ama muvaffak olamayacaklar der. Çünkü; yarın saat altıda Tokyoya hareket eden ve içinde Binbaşı Orhan Beyinde bulunduğu uçağın içine Rus bombası koyduk ve hareket saatinden on dakika sonra patlayacak der. Üyeler oldukça sevinmişlerdi ama Madam Çing Çung ise diğer üyelere belli etmiyordu ama içi kahroluyordu. Çünkü; Orhan Beyi gerçekten seviyordu artık. Toplantı bittikten sonra Madam Çing Çung gizlice Orhan Beyin kaldığı otele gider ve onu otelin görevlisi ile dışarı çağırır. Orhan Bey kendisi ile bu saatte kimin, ne konuşacağını çok merak eder ve aşağı iner. Otelin karşısında duran arabanın yanına yaklaşınca içindekinin Madam Çing Çung olduğunu görünce çok şaşırır ve aynı zamanda çok sevinir. Çünkü; sevdiği kadını Tokyoya gitmeden önce son bir defa görme fırsatı bulmuştu. Madam Çing Çung, Orhan Beyi ayinin yapıldığı mağaraya götürür. Son bir defa güzelce vakit geçirirler. Orhan Bey saatin geç olduğunu ve aynı zamanda yarın Tokyoya gideceğini söyler. Madam bunu duyunca Orhan Beyi gitmemesi için ikna etmeye çalışır ama başaramaz. Ve sevdiği adama uzun uzun baktıktan sonra son bir defa daha öptü, çünkü; bir daha belki hiç göremeyeceklerdi. Madamın, Orhan Beyi içten öpüşü ve ona sizi bütün kalbimle ve bütün varlığımla deli gibi seviyorum demesi, içinde küçükte olsa şüphe beslemesine neden oldu. Çünkü; bir zamanlar beni bir daha gördüğünde başını başka tarafa çevir diyen kadın şimdi ise onu sevdiğini söylüyordu ama yine de gitmeye karar vermişti. Ve geç saatte oradan ayrılıp otele geldi. Ertesi gün saat altıda bütün subaylar Askeri Havaalanına iştirak ettiler. Albay Thomson subaylar ile veda ettikten sonra, bunları Tokyoya götürecek E16 uçağı hareket etmeye başlar ve tam bu sırada uçağa doğru yaklaşan spor bir arabanın kendilerine hızla yaklaştığını gören pilot uçağı durdurur. Bütün subaylar panik içindeyken arabanın içinden bir bayan “uçaktan inin, uçakta bomba var” demesi havaalanını birbirine kattı ve bütün subaylar uçaktan çıktı. Araba hızla pisti terk ederken arabanın içindeki bayanla Orhan Bey bir anda olsa göz göze gelir ve bayan Orhan Beye allahaısmarladık Orhan Bey der ve oradan uzaklaşır. Peşinden İngiliz askerleri takip etmesine rağmen Madam Çing Çungu bulamazlar. Orhan Bey büyük bir sıkıntı içine girer. Madam uzunca kaçmadan sonra Pavlof’un adamları tarafından yakalanır ve eskiden toplandıkları yere getirirler. Önce Madamın kocasını sorguya çekerler daha sonrada bayan Çing Çungu sorguya çekerler. Pavlov Madama “Vatana ihanet yüzünden idam edileceğini” söyler. Ama Madam bunu kabul etmez çünkü diğer üyelerinde bildiği gibi bayan Çing Çung çinli değil Türkmenistanlı bir Türk dür. Ayrıca Madama “ Ben vatanıma ihanet etmedim aksine Türk askerlerinin kurtulmasını sağladım” der. Pavlof ikisini Çin yasalarına göre yarın güneş çıkmadan idam ettirecekti. Bu sırada İngiliz askerleri çalışmalarını hızlandırmışlar ve Komünist Teşkilatının Merkezinin olan Güneş Dağında olduğunu öğrenmişlerdi. Ve iyi bir operasyonla yarın saat beşte baskın yapacaklardı. Sabah güneş doğmadan Bay ve Bayan Çing Çung idam edilmek üzere Teşkilatın Merkezine götürülür. Önce Bay Çing Çung çıplak ayakla beş kişiden oluşan ateş mangasının önüne gelir ve Pavlof’un ateş demesiyle onu Bayan Çing Çung’un karşısında idam ederler. Sıra Bayan Çing Çunga gelir. Madam çıplak ayakla manganı karşısına geçer ve gözlerinin kapanmasını ister. Pavlof onun son sözünü yerine getirir ve manga tam ateş edecekken İngiliz askerleri baskın yaparlar ve oradaki herkesi tutuklayıp götürürler. İngiliz mahkemelerince yargılanan kişi, kimse ile görüştürülmez ve konuşturulmazlardı. Orhan Bey İstanbul’a dönmeden sevdiği kadını son bir kere daha görmek istedi ama göremedi. Albay Thomson bile görüşmesi için izin alamadı. Akşam saat altı uçağı ile İstanbul’a dönecekti ve dönmeden önce Albay Thomson ile vedalaşmak için Merkez Komutanlığa gider. Albay ile vedalaşır ve tam kapıdan çıkarken Albay, Bayan Çing Çungun işlemlerinin tamamlanması için buyara getirildiğini söyler Orhan Beye. Ve Albayın izni ile bayanın kaldığı odaya girer. Ve girdiğinde Madam Orhan Beye kendisinin aslında Türk olduğunun ve gerçek isminin de Neslihan olduğunu söyler. Orhan Bey çok şaşırır ve ne söyleyeceğini bilemez. Uçak saati geldiği için odadan çıkar ve havaalanına gider, tam uçağın kapısı kapanmadan içeriye Albay Thomson ile Neslihan girer ve albay İngiliz mahkemesi Madamı serbest bıraktı bize karşı yaptıklarından dolayı der. Ve bundan sonra nereye gideceğinize beraber karar verirsiniz der Albay, ve vedalaşırlar...........................
3.Kitabın Ana Fikri :
İki zıt görüşe sahip insanların bile, birbirlerine aşık olabileceğini ve aşkları için ölümü, sevdiği kişisiz yaşamaya nasıl tercih ettiklerini anlatıyor.
4.Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi :
Orhan Bey: Bir Türk binbaşısıdır. Görevi için her şeyi göz önüne alan bir kişiliğe sahiptir .
Madelena : Çok zeki ve aynı zamanda eroin tüccarlığı yapan bir kadın.
Albay Thomson : Çin merkez komutanlığının sorumlusu. Kişilik bakımdan çok cana yakın ve duygusal birisidir.
Pavlof : Komünist Çindeki temsilcisi ve aynı zamanda gözünü kan bürümüş bir katil.
Madam Çing Çung(Neslihan) : Vatanı ve sevdiği erkek için her şeyi yapan bir kadın ve aynı zamanda bir Türkmenistan Türkü.
Him Him Çing Çung : [/BNeslihan’ın kocasıdır. Karısına bağlı ve onu çok seven birisidir.
[B] 5.Kitap Hakkında Şahsi Görüşler :
Olaylar aslında birbirinden bağımsız gözükse de, yazar öyle bir bağlamış ki konuları birbirine, sanki bir ağacın yalnızca farklı dalları gibi gözüküyor. İfadelerde o kadar güzel benzetmeler kullanmış ki okuyucuyu kolayca tesir altına alabiliyor. Kitabın anlatımı genelde herkesin anlayabileceği sade ve yalın bir şekil ile daha da akıcılık kazanmıştır.
6.Kitabın Yazarı hakkında kısa bilgi :
Esat Mahmut Karakurt ( İstanbul 1902-1977) İstanbul Diş Hekimliği Okulu’nu (1924) bitirip, Galatasaray Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği, gazetecilik, avukatlık yaptı. Urfa’dan milletvekilliğine (1954-1960) ve senatörlüğe (1961-1966) seçildi.
Mondros Ateşkesi yıllarında gazeteciliğe başlayan, küçük öykülerle edebiyata giren Karakurt, olaya dayanan aşk ve serüven romanlarıyla ün salmış, geniş okuyucu kitlelerine ulaşan romanlarının çoğu filme alınmıştır.
Başlıca yapıtları: Vahşi Bir Kız Sevdim (1926), Çölde Bir İstanbul Kızı(1926), Allahaısmarladık (1936), Kadın Severse (1939), İlk ve Son (1940), Ankara Ekspresi (1946), Erikler Çiçek Açtı (1952), Son Tren (1954), Kadın İsterse (1960), vb.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
Kitabın Adı : Mai ve Siyah
Kitabın Yazarı : Halid Ziya UŞAKLIGİL
Yayın Evi ve Adresi : İnkılap Kitapevi, Ankara cad. no:95 İstanbul
Basım Yılı : 1992
1.Kitabın Konusu : Babasını kaybeden bir gencin,ailesini gecindirmek için çektiği zorlukları ve yaşadığı ilginç olayları anlatıyor.
2.Kitabın Özeti :
Ahmet Cemil orta halli bir ailenin çocuğudur. Mülkiyenin son sınıfında babasını kaybeder. Annesi ve kız kardeşini geçindirmek zorunda olduğu için,okul bitince çalışmak zorunda kalır. İyi derecede yabancı dil bilmesine ve şiir yazma becerisine sahip olmanın dışında,elinden başka bir iş gelmemektedir. Şiir onun için her şeydir. Bütün çalışmalarını şiir üzerinde yoğunlaştırmak ister,ve mai bir gecede Tepebaşı bahçesinde otururken,bir hayale dalar:eserini bitirecek,bastıracak büyük bir şöhret ve servet kazanacaktır. Zengin bir aile çocuğu olan arkadaşı Hüseyin Nazmi ‘nin kız kardeşi Lamia ile evlenecektir. Ali Şekip, Hüseyin Nazmi gibi arkadaşlarıyla şiir ve edebiyat üzerine tartışır. Ahmet Cemil’in hayatındaki başlıca zevklerinden birisi budur. Raci gibi kendisini kıskanan birisine rağmen şiirde bir şeyler yapacağına inanmıştır. Diğer yandan Ahmet Cemil, Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’yı sevmektedir. Başlıca gayesi onunla evlenmek, ona layık bir yuva kurmaktı. Mektebi bitirdikten sonra Ahmet Cemil, son derece sıkıntılı bir devre geçirir. Özel dersler vermek üzere evlerine gittiği öğrencilerin yaramazlıklarına katlanmak zorunda kalır. Böyle kişilerden para almak, ona pek zor gelmektedir. Dayanamayacağı bir duruma girince, bu sefer kitapçılara polis ve macera romanları tercüme etmeye başlar. Fakat kazandığı para ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Geceler boyu uykusundan feda ederek yaptığı tercümelere hiç denecek kadar az para verirler. Aslında o, ne öyle eserleri tercüme etmek ister, ne de parasını sıkıntılar içinde almaya razı olur. Günün birinde Ahmet Cemil, Mirat-ı Şuun adlı gazeteye girer ve edbi romanlar tercüme etmeye başlar. Ve hayatı az da olsa düzene girmiştir. Hatta gazete sahibi Hüseyin Baha Efendinin oğlu Vehbi Bey, Ahmet Cemilin kız kardeşi İkbal ile evlenir. Ahmet Cemil kız kardeşinin mutlu olması için güzel bir düğün yapar. Fakat bu evlilik İkbale saadet getirmez. Birbirlerini daha önce tanımadıkları için anlaşamazlar. Vehbi Bey küstah ve aynı zamanda çok içen kötü bir insandı. Karısı İkbal hamile olduğu sırada evindeki hizmetçilerle ahlaksız davranışlarda bulunuyor ve gönül eğlendiriyordu. Bir gece Vehbi, yine sarhoş bir vaziyette eve gelir ve eşini döver, onun hamile olduğunu düşünmeden attığı tekmeler karısının çocuğunu düşürmesine sebep olur. Bunu öğrenen Ahmet Cemil, arkadaşı Ali Şekip’in yanına gider. Annesinden kalan küpelere Emniyet Sandığı’na rehin verebilmesi için arkadaşını yardımını isteyecektir. Kız kardeşini kurtarmak için her çareye başvurur. Fakat hiç bir tedbir İkbali kurtarmaya yetmez. Daha sonra Vehbi ile aralarında çıkan bir kavga yüzünden gazetedeki işinden atılır. Hüseyin Nazmi Dışişlerine tayin edilmiştir. Ahmet Cemil onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi, sevineceğini zannederek Ahmet Cemil’e bir başka haber daha verir: Lamia’yı bir subay ile evlendirecektir. Ahmet Cemil, Lamia’yı ilk tanıdığı günlere, Lamia’nın çocukluk günlerine ait tek tük hatıra kırıntılarını bir daha yaşar. Lamia’yı, ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye düşünür ve bir an aşkını itiraf etmek ister. Ama yoksulluğu ve zor durumda olduğu aklına gelince bundan vazgeçer. Önce kardeşi, sonra Lamia...ve geride hiç kimse kalmamıştır. Ahmet Cemil bir müddet eserini düşünür. Artık bir manası kalmamış olan eserini, bütün ömrünü harcadığı şiirlerini kötü bir anında yakar. Ocakta yanan kağıt parçalarını, ağlayarak seyreder. Madem Hüseyin Nazmi gidiyor. O da gidecektir. Bir gün arkadaşları ile Taksim bahçesinde otururlarken ileriye ait tasarladıklarını hatırlar. O hayallerden geriye hiç bir şey kalmamıştır. Şimdi o da bir vazife alıp uzaklara gidecektir. Kendisine kırgınlıktan başka hiçbir şey vermeyen bu İstanbul dan kaçacaktır. Yemen de bir kaza kaymakamlığını görevini kabul eder. Dertli annesini de alarak vapurla yola çıkar. O gece Hüseyin Nazmi de Paris’e hareket etmektedir. Gece karanlığında son defa İstanbul’u, Cihangiri seyreder. Deniz ve şehir yoğun bir karanlığa gömülmüştür. Vaktiyle Tepebaşı’nda, gözlerine bir elmas yağmuru gibi görünen ışıklar sanki sönmüştür. Şimdi her taraf simsiyahtır. Ahmet Cemil <<Biçare hırpalanmış, ezilmiş hayat! Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz, bahtsız ömür! Bir baran-ı elmas altında artarak şimdi bir baran-ı dürri siyah altında gömülen o emel çiçekleri!>> diye düşünür. Artık o, hayatın biçareliği ile alay eden ışıklardan kaçacak, belki de gittiği uzaklarda saadeti bulabileceklerdi.....
3.Kitabın Ana Fikri : Bir gencin hayatı boyunca yanlızca kendi ve ailesi için yaşadığını ve bundan da hiçbirzaman usanmadan onların mutluluğunu aramaya çalısmasıdır.
4.Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi : Kitaptaki olaylar birbirini takip eden bir tren gibi, yani atlama yapmadan güzel ve anlaşılır bir ifade kullanarak kitabın açık ve gerçekci olduğu ön planda tutulmuştur.Şahıslara gelince yine her romanda olduğu gibi iyi ve kötü tiplemeler bu romanda da yer almıştır.Şahısların eleşrtiri yapılacak bir yönü ortaya atılmamıstır.
Ahmet Cemil; Romanın en önemli kahramanını temsil eder. Romantik,hayalperest ve kültürlü bir genç.
Hüseyin Nazmi; Ahmet Cemil’in mektep ve sanat arkadaşı.
Ali Şekip;Mirat-ı Şuun gazetesi başyazarıdır. Ahmet Cemil’in yakın dostudur.
Raci; Eski edebiyat taraftarı,kıskanç,ayyaş,dedikoducu bir insan.
İkbal;Ahmet Cemil’in kız kardeşi, talihsiz kadını simgeler.
Lamia;Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi, Ahmet Cemil’in gizli aşkı.
Vehbi Efendi;Mirat-ı Şuun gazetesinin sahibinin oğlu. Romanın kötü tipi. İkballe evlenir ve ölümüne sebep olur.
5.Kitap Hakkında Şahsi Görüşler : Kitaptaki olylar çok güzel bir ifadeyle dile getirilmiş ve anlatılmıştır.Bir gencin hayatı boyunca çektiği çileleri sanki;bir sıra halinde ve birbirini izleyen bir sıra halinde ele alması romana ayrı bir tad katmıştır..
6.Kitabın Yazarı hakkında kısa bilgi :
Servet-i Fünun romancılarındandır. 1866 da İstanbul da doğdu. İlk tahsilinden sonra Fatih Askeri Rüştiyesi’ne gitti ve 17 yaşında okuldan ayrıldı. 1884’te “Nevruz” gazetesini daha sonra “Hizmet” ve “Ahenk” gazetelerini kurdu. İzmir Rüştiyesinde Fransızca öğretmenliği yaptı. İdadide Türk Edebiyatı dersi okuttu. Reji Müdürlüğü Başkatibi oldu. Serveti Fünun dergisine girdi ve en büyük romanları burada yayımladı. Darülfünunda batı edebiyatı dersleri verdi. Mabeyin Başkatibi, Ayan Üyesi oldu. 1945 yılında doğduğu yerde öldü. Modern Türk hikaye ve romanının babası sayılır, çevirileri de vardır.
Kitabın Yazarı : Halid Ziya UŞAKLIGİL
Yayın Evi ve Adresi : İnkılap Kitapevi, Ankara cad. no:95 İstanbul
Basım Yılı : 1992
1.Kitabın Konusu : Babasını kaybeden bir gencin,ailesini gecindirmek için çektiği zorlukları ve yaşadığı ilginç olayları anlatıyor.
2.Kitabın Özeti :
Ahmet Cemil orta halli bir ailenin çocuğudur. Mülkiyenin son sınıfında babasını kaybeder. Annesi ve kız kardeşini geçindirmek zorunda olduğu için,okul bitince çalışmak zorunda kalır. İyi derecede yabancı dil bilmesine ve şiir yazma becerisine sahip olmanın dışında,elinden başka bir iş gelmemektedir. Şiir onun için her şeydir. Bütün çalışmalarını şiir üzerinde yoğunlaştırmak ister,ve mai bir gecede Tepebaşı bahçesinde otururken,bir hayale dalar:eserini bitirecek,bastıracak büyük bir şöhret ve servet kazanacaktır. Zengin bir aile çocuğu olan arkadaşı Hüseyin Nazmi ‘nin kız kardeşi Lamia ile evlenecektir. Ali Şekip, Hüseyin Nazmi gibi arkadaşlarıyla şiir ve edebiyat üzerine tartışır. Ahmet Cemil’in hayatındaki başlıca zevklerinden birisi budur. Raci gibi kendisini kıskanan birisine rağmen şiirde bir şeyler yapacağına inanmıştır. Diğer yandan Ahmet Cemil, Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi Lamia’yı sevmektedir. Başlıca gayesi onunla evlenmek, ona layık bir yuva kurmaktı. Mektebi bitirdikten sonra Ahmet Cemil, son derece sıkıntılı bir devre geçirir. Özel dersler vermek üzere evlerine gittiği öğrencilerin yaramazlıklarına katlanmak zorunda kalır. Böyle kişilerden para almak, ona pek zor gelmektedir. Dayanamayacağı bir duruma girince, bu sefer kitapçılara polis ve macera romanları tercüme etmeye başlar. Fakat kazandığı para ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. Geceler boyu uykusundan feda ederek yaptığı tercümelere hiç denecek kadar az para verirler. Aslında o, ne öyle eserleri tercüme etmek ister, ne de parasını sıkıntılar içinde almaya razı olur. Günün birinde Ahmet Cemil, Mirat-ı Şuun adlı gazeteye girer ve edbi romanlar tercüme etmeye başlar. Ve hayatı az da olsa düzene girmiştir. Hatta gazete sahibi Hüseyin Baha Efendinin oğlu Vehbi Bey, Ahmet Cemilin kız kardeşi İkbal ile evlenir. Ahmet Cemil kız kardeşinin mutlu olması için güzel bir düğün yapar. Fakat bu evlilik İkbale saadet getirmez. Birbirlerini daha önce tanımadıkları için anlaşamazlar. Vehbi Bey küstah ve aynı zamanda çok içen kötü bir insandı. Karısı İkbal hamile olduğu sırada evindeki hizmetçilerle ahlaksız davranışlarda bulunuyor ve gönül eğlendiriyordu. Bir gece Vehbi, yine sarhoş bir vaziyette eve gelir ve eşini döver, onun hamile olduğunu düşünmeden attığı tekmeler karısının çocuğunu düşürmesine sebep olur. Bunu öğrenen Ahmet Cemil, arkadaşı Ali Şekip’in yanına gider. Annesinden kalan küpelere Emniyet Sandığı’na rehin verebilmesi için arkadaşını yardımını isteyecektir. Kız kardeşini kurtarmak için her çareye başvurur. Fakat hiç bir tedbir İkbali kurtarmaya yetmez. Daha sonra Vehbi ile aralarında çıkan bir kavga yüzünden gazetedeki işinden atılır. Hüseyin Nazmi Dışişlerine tayin edilmiştir. Ahmet Cemil onu ziyarete gider. Bir aya kadar memleketten ayrılacak olan Hüseyin Nazmi, sevineceğini zannederek Ahmet Cemil’e bir başka haber daha verir: Lamia’yı bir subay ile evlendirecektir. Ahmet Cemil, Lamia’yı ilk tanıdığı günlere, Lamia’nın çocukluk günlerine ait tek tük hatıra kırıntılarını bir daha yaşar. Lamia’yı, ailesinin ısrarıyla evlenmeyi kabul etmiştir diye düşünür ve bir an aşkını itiraf etmek ister. Ama yoksulluğu ve zor durumda olduğu aklına gelince bundan vazgeçer. Önce kardeşi, sonra Lamia...ve geride hiç kimse kalmamıştır. Ahmet Cemil bir müddet eserini düşünür. Artık bir manası kalmamış olan eserini, bütün ömrünü harcadığı şiirlerini kötü bir anında yakar. Ocakta yanan kağıt parçalarını, ağlayarak seyreder. Madem Hüseyin Nazmi gidiyor. O da gidecektir. Bir gün arkadaşları ile Taksim bahçesinde otururlarken ileriye ait tasarladıklarını hatırlar. O hayallerden geriye hiç bir şey kalmamıştır. Şimdi o da bir vazife alıp uzaklara gidecektir. Kendisine kırgınlıktan başka hiçbir şey vermeyen bu İstanbul dan kaçacaktır. Yemen de bir kaza kaymakamlığını görevini kabul eder. Dertli annesini de alarak vapurla yola çıkar. O gece Hüseyin Nazmi de Paris’e hareket etmektedir. Gece karanlığında son defa İstanbul’u, Cihangiri seyreder. Deniz ve şehir yoğun bir karanlığa gömülmüştür. Vaktiyle Tepebaşı’nda, gözlerine bir elmas yağmuru gibi görünen ışıklar sanki sönmüştür. Şimdi her taraf simsiyahtır. Ahmet Cemil <<Biçare hırpalanmış, ezilmiş hayat! Mai bir gece ile siyah bir gece arasında geçen şu nasipsiz, bahtsız ömür! Bir baran-ı elmas altında artarak şimdi bir baran-ı dürri siyah altında gömülen o emel çiçekleri!>> diye düşünür. Artık o, hayatın biçareliği ile alay eden ışıklardan kaçacak, belki de gittiği uzaklarda saadeti bulabileceklerdi.....
3.Kitabın Ana Fikri : Bir gencin hayatı boyunca yanlızca kendi ve ailesi için yaşadığını ve bundan da hiçbirzaman usanmadan onların mutluluğunu aramaya çalısmasıdır.
4.Kitaptaki Olayların ve Şahısların Değerlendirilmesi : Kitaptaki olaylar birbirini takip eden bir tren gibi, yani atlama yapmadan güzel ve anlaşılır bir ifade kullanarak kitabın açık ve gerçekci olduğu ön planda tutulmuştur.Şahıslara gelince yine her romanda olduğu gibi iyi ve kötü tiplemeler bu romanda da yer almıştır.Şahısların eleşrtiri yapılacak bir yönü ortaya atılmamıstır.
Ahmet Cemil; Romanın en önemli kahramanını temsil eder. Romantik,hayalperest ve kültürlü bir genç.
Hüseyin Nazmi; Ahmet Cemil’in mektep ve sanat arkadaşı.
Ali Şekip;Mirat-ı Şuun gazetesi başyazarıdır. Ahmet Cemil’in yakın dostudur.
Raci; Eski edebiyat taraftarı,kıskanç,ayyaş,dedikoducu bir insan.
İkbal;Ahmet Cemil’in kız kardeşi, talihsiz kadını simgeler.
Lamia;Hüseyin Nazmi’nin kız kardeşi, Ahmet Cemil’in gizli aşkı.
Vehbi Efendi;Mirat-ı Şuun gazetesinin sahibinin oğlu. Romanın kötü tipi. İkballe evlenir ve ölümüne sebep olur.
5.Kitap Hakkında Şahsi Görüşler : Kitaptaki olylar çok güzel bir ifadeyle dile getirilmiş ve anlatılmıştır.Bir gencin hayatı boyunca çektiği çileleri sanki;bir sıra halinde ve birbirini izleyen bir sıra halinde ele alması romana ayrı bir tad katmıştır..
6.Kitabın Yazarı hakkında kısa bilgi :
Servet-i Fünun romancılarındandır. 1866 da İstanbul da doğdu. İlk tahsilinden sonra Fatih Askeri Rüştiyesi’ne gitti ve 17 yaşında okuldan ayrıldı. 1884’te “Nevruz” gazetesini daha sonra “Hizmet” ve “Ahenk” gazetelerini kurdu. İzmir Rüştiyesinde Fransızca öğretmenliği yaptı. İdadide Türk Edebiyatı dersi okuttu. Reji Müdürlüğü Başkatibi oldu. Serveti Fünun dergisine girdi ve en büyük romanları burada yayımladı. Darülfünunda batı edebiyatı dersleri verdi. Mabeyin Başkatibi, Ayan Üyesi oldu. 1945 yılında doğduğu yerde öldü. Modern Türk hikaye ve romanının babası sayılır, çevirileri de vardır.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[B] KİTABIN ADI : Saray Ve Ötesi [/B]
KİTABIN YAZARI : Halid Ziya UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İnkılap Ve Aka Kitap Evleri Koll. Şti. Ankara Cad. No.95
İstanbul
BASIM YILI : 1981
1.KİTABIN KONUSU: Abdulhamid’in tahttan indirilmesinden sonra tahta geçen Sultan Beşinci Reşat zamanında sarayda geçen olaylar anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ: Saray ve Ötesi, Halid Ziya Uşaklıgil’in hayatının sonunda kaleme aldığı hatıralarıdır. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra yerine geçen Sultan Beşinci Reşad Efendi’nin emri üzerine saraya mabeyn başkatipliğine Halid Ziya Uşaklıgil getirilmiştir ve saraydaki memuriyet hayatına başlamıştır.
Saraya başkatip olarak atanan Halid Ziya Uşaklıgil görevine yeni başlamanın heyecanı içerisinde sarayı ve sarayda geçecek günleri düşünüyordu. Başkatip, Yıldız Sarayı’na gelmiş ve burada ilk kez hünkarın önüne çıkacaktı. Beklenen heyecanlı an geldi ve başkatip hünkarın önüne çıkmıştı, onun odasındaydı. Hünkar ondan sarayın masrafını tahsisata göre ölçüp tayin etmesini istedi, çünkü artık o zamanlarda Osmanlı son dönemlerini yaşıyordu ve mali yönden oldukça zayıftı. Hünkarın öncelikli amacı lüzumsuz masraflardan kaçınmak için gerekli önlemleri almaktır.
Her cumartesi sabahı hünkarın Yıldız’da Hamidiye Camii Nurlami’inde icra edilen selamlık alayı için kullandıkları tabir “Resmi Ali” idi. O dönemde meşrutiyet ilan edilmiş ve padişahtan başka bir de hükumet vardı ve hükumet yeni padişahı halka göstermek için ilk selamlık yapıldı. Bu ilk selamlık halk tarafından alkışlanan hünkar için iyi bir moral kaynağı oldu ve sarayda teşkilata başlandı. Srayda öncelikli yapılan reformlardan birisi de tabla usulünden ayrımak oldu ve böylece tabldot usulüne geçildi.
Sultan Reşad’ın tahta çıkışından sonra şehzadeler mabeyne, sultanlar hareme gelmeğe ve yeni hünkara karşı saygı ve tebrik vazifesini yapmada müşaraat göstermeğe başladılar. Abdülhamid’in bütün çocukları diğer hanedan azasının içten yapıyor göründükleri bu ziyarete, babalarına karşı bir çeşit hiyanet gözüyle bakarak, amcalarını görmeğe lüzum duymamışlardı. Sultan Reşad, Abdulhamid’den bahsederken ya birader derdi. Kardeşinin çocuklarının ziyarete gelmemesine rağmen, hünkar onların bir ihtiyaçları vardır düşüncesiyle yeğenlerinin ziyaretine gidiyor.
Mabeynde yapılan diğer bir değişiklik ise harap bir görünümü olan sarayın elden geçirilmesi oldu. Saraydaki bütün odalar, bodrum kat dahil olmak üzere tamir edildi ve uygun bir hale getirildi.
Mart sonu isyanında Sadareti işgal etmekte bulunan Hüseyin Hilmi Paşa 31 Mart Olayı’ndan sonra bu makamdan çekilince Tevfik Paşa başa gelmişti ama daha sonra hünkar Hüseyin Hilmi Paşa’yı eski görevine getirdi ve Tevfik Paşa’ya Londra sefareti verildi. Pek kısa zamanda üç istifa daha metdana geldi. İlk istifa eden mabeyn katibi Asım Bey idi, ikinci istifa Hazinei Hassa Nazırı olan Nuri Bey’den geldi, üçüncü istifa ise Teşrifatı Umumiye Nazırı ve aynı zamanda tercüman divanı hümayun olan Galip Paşa tarafından gekdi. Bütün bu boşalan kadrolar, başka şahıslar tarafından derhal dolduruldu.
Cuma selamlıklarından sonra , resmi elbiseler değişip alay ve harçları da en basit bir şekle inmiş olunca hünkarın hususi gidişleri olurdu. Hünkar bu hafta Bursa’ya gidecekti ve gitmek için kendisine ıztırap veren araba seyahatinde kısa bir yola lüzum görünce Ihlamur Kasrı’nı tercih ederdi. Ihlamur Kasrı askında pek sarayı aratmıyordu, çünkü gerek konforu gerek se rahatlığı açısından adeta küçük bir saraydı. Aslında,Sultan Reşad için en rahat ve uygun olan deniz seyahatleriydi ve bu seyahatler için saltanat kayıklarını kullanırdı.
31 Mart İsyanı’nda işllediği suç için ölüm cezasına çaptırılan mahkum için padişahın yapabileceği birşey yoktu, çünkü kanunlar karşısında herkes çaresizdi. Hünkar, idam edilecek kişi için namaz kıldı ve kendi vicdanı ile hesaolaştı, sonunda hükumetin koymuş olduğu kanunlara herkes uyacaktı.
Sultan Reşad eğitim öğretim, medeniyet ve kültüre çok önem veren bir padişahtı. O her zaman Topkapı Sarayı Müzesi’ne gider ve oraya bir takım eşyalar koyar ve gelişmesini sağlardı. Hünkar, kışlaya bir kütüphane açtırdı ve tüm personelin buradan yararlanması için gerekli çalışmalar yaptı. Topkapı Sarayı’nda bulunan Hırkai Saadet Ramazan aylarıda boğçasından çıkartılarak halka gösterildi.
Sarayda kimin veliaht olacağı merak konusu idi. Veliaht olmak ve zamanı gelince padişah sıfatiyle bütün memleketi ayaklarının altında görmek için iki şart lazımdı: Ekber ve erşed olmak. Göz önünde iki veliaht vardı: Abülaziz oğlu Yusuf İzzeddin ve Abdulmecid oğlu Vahidüddin. Yusuf İzzeddin en büyükleriydi ama padişahlık için yeterli değildi, üstelik çok kuşkucu ve aynı zamanda da korkaktı. Vahidüddin ve Yusuf İzzeddin birbirlerinden nefret ediyorlardı ve hiçbir zaman yanyana gelmemeye çalışırlardı. Sarayda tutum ve davranışlarından dolayı Yusuf İzzeddin’e karşı gösterilen bir soğukluk vardı ve üstelik Reşad Efendi onu fazla sevmezdi.
Başkatip, Nişantaşı konağında uyurken, birdenbire telefon çaldı ve aniden uyandı. Gece yarısı bu telefonun amacını anlamaya çalışırken, pencereden dışarı baktı ve yangın olmadığını anladı. Apar topar saraya gitti ve Hüseyin Hilmi Paşa’yı saraydaki kendi odasında gördü. Başkatip bu ani çağrılmanın nedenini düşünüyordu ve sadrazam istifa etmek istediğini söyledi. İstifayı duyan başkatip şaşkınlık içerisinde hünkarın odasına gitti ve onu uykusundan uyandırdı, fakat padişah bu habere hiç şaşmadı.
Sırp Kralı, saraya ziyarete geliyordu ama gerekli hazırlıklar yapılmamıştı, yeterli malzeme ve de para da elde mevcut değildi. Netice de bir yerlerden malzemeler toplandı ve ziyafet verildi, konuklar verilen bu ziyafetten oldukça memnundular. Osmanlı artık iyice gidiyordu, son nefesini almaya çalışıyordu zaten elde avuçta hiç birşey kalmamıştı. İngilizlerin kovaladığı Alman zırhlısı Göben ve Breslau Kruvazörü Çanakkale’ye geldiler ve biz de Enver Paşa’nın isteği üzerine bu gemileri almakla, savaşa girmeyi kabul etmiş olduk. Enver Paşa’nın diğer bir hüsranla sonuçlanan olayı ise Sarıkamış Harekatı idi. I.Dünya savaşı’nın ilk senesinde Yusuf İzzeddin intihar etti, böylece; padişah Vahidüddin oldu. Abdulhamid’in kısa bir hastalık neticesinde ölmesiyle Sultan Reşad hem kardeşinin hem de yeğeninin ölümünü bir arada yaşamış oldu. Hükumet başkatibi bir görev ile Almanya’ya gönderdi ve hünkar benden oradan sarı şekayik getirmemi istedi, fakat getirdiğim çiçekleri göremeden Beşinci Mehmet iki sene sonra hayata gözlerini kapadı.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Adalet ve kanunlar karşısında herkes eşit hak ve özgürlüklere sahiptir. Bu kişi ister padişah, ister sıradan bir vatandaş olsun herkes kanunlara uymalı ve görevinin getirdiklerini başarıyla yapmalıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Padişah: Giyinişinde, oturuşunda kibarca bir hal vardır. Herkes tarafından sevilen, sevimli, hoşgörülü, merhametli, iyimser, dürüstlüğü ve adaleti ile tanınan tam bir devlet adamıdır. Hiçkimseye karşı kin ve nefret beslemez, üstelik herkese iyi davranırdı.
Başkatip: Mabeynde başkatip olarak dört yıla yakın bir müddet kalmıştır. Dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla kendini padişaha ve diğerlerine ve özellikle İttihat ve Terakki ileri gelenlerine sevdirmiştir. Çünkü onun bu vazifede tek bir gayesi vardı: Sarayı meşrutiyet ahkamına uygun bir biçimde yeniden düzenlemektir. Bu arzusuna oldukça da yaklaşmıştır.
Hüseyin Hilmi Paşa: Hüseyin Hilmi Paşa, Beşinci Mehmet zamanının sadrazamıdır. Hilmi Paşa, suskun, konuşmayan bir zat değildi, aksine o her zaman konuşmaktan çok hoşlanan, sohbeti pek dolgun ve pek cazipti. Padişahın huzurunda uzun bir zaman geçirirdi ve padişahı da bıktırırdı.
Tevfik Paşa: Tevfik Paşa dürüstlüğü, namusuyla herkesin imdinde pek muhterem sayılırdı. Kendisine verilen bütün görevi elinden geldiği kadarıyla en iyisini yapmaya gayret gösterirdi. O zaman için en münasip bir sadrazam ancak o olabilirdi.
Galib Paşa: Galib Paşa nazik, zarif, resmi olmağa özenen birisidir.Uzun boylu, fakat zayıf ve uzun boyunlu, kendisini çevresine güzel gösteren, giyim ve kuşamına özen gösteren bir zattır.
Sabit Bey: Gayet zeki bir adamdır, hünkarın herkesten çok ona ihtiyacı vardır. Hünkara karşı çok bağlıdır. Sabit Bey, yazdıklarını önce padişaha okuturdu çünkü o, mevkiisini kaybetmek istemezdi. Yaptığı bütün işleri zekice ve kurnazcadır, hiç birşeye gölge düşürmeyi istemez.
Hıfzı Ağa: İkinci Musahip Hıfzı Ağa okur yazar, sözü sohbeti yerinde, aklı başında, adeta aydın bir adam denecek kadar hatırını saydıracak liyakat sahibi, fakat cılız ve maraz bir zattı. Ayrıca Hıfzı Ağa karşısındakilere karşı her zaman saygılı, kibar ve nazik bir şahıstır.
Ahmet Rıza: Ahmet Rıza pek ziyade nazik, pek zarafet kaidelerine riayet eden hatır ve gönül okşamakta usta olmakla beraber bunu asıl küçüklere yahut aynı mevkiidekilere tatbik eder, diğerlerine karşı sert ve keskin olmaktan haz duyardı. Hele kendisine karşı sevgilerine emin oldukları hakkında hiçbir lisan ihtiyatına lüzum görmezdi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Halid Ziya’nın yazmış olduğu bu “SARAY VE ÖTESİ” adlı kitabı okumakta oldukça zorlandım. Öncelikle kitap konu bakımından sıkıcı ve aynı zamanda içerisinde çok fazla uzun uzun tasvirler var. Kitabın konusu Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve de sarayda geçtiğinden anlaşılması zor ve bir sürü yabancı kelime geçiyor. Kitap parça parça konu ve olaylardan oluştuğundan bir bütünlük yok. O zamanki sarayı anlattığından kahramanlar hep saray halkından oluşuyor kitapta ismi geçen bir sürü kahraman var ve ismi geçen bütün bu kahramanları hatırlamak ve anlamak oldukça güç. Ben genelde olay romanlarından hoşlandığımdan, sarayın durumunu anlatan ve tasvirlere çok yer vermiş olan bu hatıra bana sürükleyici gelmedi.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 1867 yılında İstanbul’da doğdu ve 27 Mart 1945 yılında doğduğu yer olan İstanbul’da öldü. Roman ve öykü yazarıdır. Türkiye’de çağdaş Batı ronanının ilk gerçek örneklerini vermiştir. Uşaklızadeler olarak tanınan bir aileden Hacı Halil Efendi’nin oğludur. İstanbul’da Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. İzmir Rüşdiyesi’nde Fransızca dersleri aldı ve aynı lise de daha sonra Fransızca öğretmenliği yaptı. 1893’te İstanbul’da Reji İdaresi’nde başkatip oldu. II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra reji komiserliğine getirildi. Darulfünun-I Osmani’de Batı edebiyatı ve estetik dersleri verdi. 1909’da İttihat ve Terakki’nin önerisiyle V. Mehmed’in mabeyn başkatipliğine atandı. 1911’de Meclis-I Ayan üyesi seçildi. Daha sonra üniversiteye döndü. Siyasal görevlerle Fransa, Almanya ve Romanya’ya gitti. Yazarın başlıca eserleri şunlardır: Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu. Öbür önemli yapıtları: Sefile, Kırık Hayatlar, Bir Muhtıra’nın Son Yaprakları, Küçük Fıkralar, Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Kırk Yıl, Saray ve Ötesi, Yunan Edebiyatı, Sanata Dair, Fransız Tarihi Edebiyatı.
KİTABIN YAZARI : Halid Ziya UŞAKLIGİL
YAYIN EVİ VE ADRESİ : İnkılap Ve Aka Kitap Evleri Koll. Şti. Ankara Cad. No.95
İstanbul
BASIM YILI : 1981
1.KİTABIN KONUSU: Abdulhamid’in tahttan indirilmesinden sonra tahta geçen Sultan Beşinci Reşat zamanında sarayda geçen olaylar anlatılıyor.
2.KİTABIN ÖZETİ: Saray ve Ötesi, Halid Ziya Uşaklıgil’in hayatının sonunda kaleme aldığı hatıralarıdır. Abdülhamid’in tahttan indirilmesinden sonra yerine geçen Sultan Beşinci Reşad Efendi’nin emri üzerine saraya mabeyn başkatipliğine Halid Ziya Uşaklıgil getirilmiştir ve saraydaki memuriyet hayatına başlamıştır.
Saraya başkatip olarak atanan Halid Ziya Uşaklıgil görevine yeni başlamanın heyecanı içerisinde sarayı ve sarayda geçecek günleri düşünüyordu. Başkatip, Yıldız Sarayı’na gelmiş ve burada ilk kez hünkarın önüne çıkacaktı. Beklenen heyecanlı an geldi ve başkatip hünkarın önüne çıkmıştı, onun odasındaydı. Hünkar ondan sarayın masrafını tahsisata göre ölçüp tayin etmesini istedi, çünkü artık o zamanlarda Osmanlı son dönemlerini yaşıyordu ve mali yönden oldukça zayıftı. Hünkarın öncelikli amacı lüzumsuz masraflardan kaçınmak için gerekli önlemleri almaktır.
Her cumartesi sabahı hünkarın Yıldız’da Hamidiye Camii Nurlami’inde icra edilen selamlık alayı için kullandıkları tabir “Resmi Ali” idi. O dönemde meşrutiyet ilan edilmiş ve padişahtan başka bir de hükumet vardı ve hükumet yeni padişahı halka göstermek için ilk selamlık yapıldı. Bu ilk selamlık halk tarafından alkışlanan hünkar için iyi bir moral kaynağı oldu ve sarayda teşkilata başlandı. Srayda öncelikli yapılan reformlardan birisi de tabla usulünden ayrımak oldu ve böylece tabldot usulüne geçildi.
Sultan Reşad’ın tahta çıkışından sonra şehzadeler mabeyne, sultanlar hareme gelmeğe ve yeni hünkara karşı saygı ve tebrik vazifesini yapmada müşaraat göstermeğe başladılar. Abdülhamid’in bütün çocukları diğer hanedan azasının içten yapıyor göründükleri bu ziyarete, babalarına karşı bir çeşit hiyanet gözüyle bakarak, amcalarını görmeğe lüzum duymamışlardı. Sultan Reşad, Abdulhamid’den bahsederken ya birader derdi. Kardeşinin çocuklarının ziyarete gelmemesine rağmen, hünkar onların bir ihtiyaçları vardır düşüncesiyle yeğenlerinin ziyaretine gidiyor.
Mabeynde yapılan diğer bir değişiklik ise harap bir görünümü olan sarayın elden geçirilmesi oldu. Saraydaki bütün odalar, bodrum kat dahil olmak üzere tamir edildi ve uygun bir hale getirildi.
Mart sonu isyanında Sadareti işgal etmekte bulunan Hüseyin Hilmi Paşa 31 Mart Olayı’ndan sonra bu makamdan çekilince Tevfik Paşa başa gelmişti ama daha sonra hünkar Hüseyin Hilmi Paşa’yı eski görevine getirdi ve Tevfik Paşa’ya Londra sefareti verildi. Pek kısa zamanda üç istifa daha metdana geldi. İlk istifa eden mabeyn katibi Asım Bey idi, ikinci istifa Hazinei Hassa Nazırı olan Nuri Bey’den geldi, üçüncü istifa ise Teşrifatı Umumiye Nazırı ve aynı zamanda tercüman divanı hümayun olan Galip Paşa tarafından gekdi. Bütün bu boşalan kadrolar, başka şahıslar tarafından derhal dolduruldu.
Cuma selamlıklarından sonra , resmi elbiseler değişip alay ve harçları da en basit bir şekle inmiş olunca hünkarın hususi gidişleri olurdu. Hünkar bu hafta Bursa’ya gidecekti ve gitmek için kendisine ıztırap veren araba seyahatinde kısa bir yola lüzum görünce Ihlamur Kasrı’nı tercih ederdi. Ihlamur Kasrı askında pek sarayı aratmıyordu, çünkü gerek konforu gerek se rahatlığı açısından adeta küçük bir saraydı. Aslında,Sultan Reşad için en rahat ve uygun olan deniz seyahatleriydi ve bu seyahatler için saltanat kayıklarını kullanırdı.
31 Mart İsyanı’nda işllediği suç için ölüm cezasına çaptırılan mahkum için padişahın yapabileceği birşey yoktu, çünkü kanunlar karşısında herkes çaresizdi. Hünkar, idam edilecek kişi için namaz kıldı ve kendi vicdanı ile hesaolaştı, sonunda hükumetin koymuş olduğu kanunlara herkes uyacaktı.
Sultan Reşad eğitim öğretim, medeniyet ve kültüre çok önem veren bir padişahtı. O her zaman Topkapı Sarayı Müzesi’ne gider ve oraya bir takım eşyalar koyar ve gelişmesini sağlardı. Hünkar, kışlaya bir kütüphane açtırdı ve tüm personelin buradan yararlanması için gerekli çalışmalar yaptı. Topkapı Sarayı’nda bulunan Hırkai Saadet Ramazan aylarıda boğçasından çıkartılarak halka gösterildi.
Sarayda kimin veliaht olacağı merak konusu idi. Veliaht olmak ve zamanı gelince padişah sıfatiyle bütün memleketi ayaklarının altında görmek için iki şart lazımdı: Ekber ve erşed olmak. Göz önünde iki veliaht vardı: Abülaziz oğlu Yusuf İzzeddin ve Abdulmecid oğlu Vahidüddin. Yusuf İzzeddin en büyükleriydi ama padişahlık için yeterli değildi, üstelik çok kuşkucu ve aynı zamanda da korkaktı. Vahidüddin ve Yusuf İzzeddin birbirlerinden nefret ediyorlardı ve hiçbir zaman yanyana gelmemeye çalışırlardı. Sarayda tutum ve davranışlarından dolayı Yusuf İzzeddin’e karşı gösterilen bir soğukluk vardı ve üstelik Reşad Efendi onu fazla sevmezdi.
Başkatip, Nişantaşı konağında uyurken, birdenbire telefon çaldı ve aniden uyandı. Gece yarısı bu telefonun amacını anlamaya çalışırken, pencereden dışarı baktı ve yangın olmadığını anladı. Apar topar saraya gitti ve Hüseyin Hilmi Paşa’yı saraydaki kendi odasında gördü. Başkatip bu ani çağrılmanın nedenini düşünüyordu ve sadrazam istifa etmek istediğini söyledi. İstifayı duyan başkatip şaşkınlık içerisinde hünkarın odasına gitti ve onu uykusundan uyandırdı, fakat padişah bu habere hiç şaşmadı.
Sırp Kralı, saraya ziyarete geliyordu ama gerekli hazırlıklar yapılmamıştı, yeterli malzeme ve de para da elde mevcut değildi. Netice de bir yerlerden malzemeler toplandı ve ziyafet verildi, konuklar verilen bu ziyafetten oldukça memnundular. Osmanlı artık iyice gidiyordu, son nefesini almaya çalışıyordu zaten elde avuçta hiç birşey kalmamıştı. İngilizlerin kovaladığı Alman zırhlısı Göben ve Breslau Kruvazörü Çanakkale’ye geldiler ve biz de Enver Paşa’nın isteği üzerine bu gemileri almakla, savaşa girmeyi kabul etmiş olduk. Enver Paşa’nın diğer bir hüsranla sonuçlanan olayı ise Sarıkamış Harekatı idi. I.Dünya savaşı’nın ilk senesinde Yusuf İzzeddin intihar etti, böylece; padişah Vahidüddin oldu. Abdulhamid’in kısa bir hastalık neticesinde ölmesiyle Sultan Reşad hem kardeşinin hem de yeğeninin ölümünü bir arada yaşamış oldu. Hükumet başkatibi bir görev ile Almanya’ya gönderdi ve hünkar benden oradan sarı şekayik getirmemi istedi, fakat getirdiğim çiçekleri göremeden Beşinci Mehmet iki sene sonra hayata gözlerini kapadı.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Adalet ve kanunlar karşısında herkes eşit hak ve özgürlüklere sahiptir. Bu kişi ister padişah, ister sıradan bir vatandaş olsun herkes kanunlara uymalı ve görevinin getirdiklerini başarıyla yapmalıdır.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ
Padişah: Giyinişinde, oturuşunda kibarca bir hal vardır. Herkes tarafından sevilen, sevimli, hoşgörülü, merhametli, iyimser, dürüstlüğü ve adaleti ile tanınan tam bir devlet adamıdır. Hiçkimseye karşı kin ve nefret beslemez, üstelik herkese iyi davranırdı.
Başkatip: Mabeynde başkatip olarak dört yıla yakın bir müddet kalmıştır. Dürüstlüğü ve çalışkanlığıyla kendini padişaha ve diğerlerine ve özellikle İttihat ve Terakki ileri gelenlerine sevdirmiştir. Çünkü onun bu vazifede tek bir gayesi vardı: Sarayı meşrutiyet ahkamına uygun bir biçimde yeniden düzenlemektir. Bu arzusuna oldukça da yaklaşmıştır.
Hüseyin Hilmi Paşa: Hüseyin Hilmi Paşa, Beşinci Mehmet zamanının sadrazamıdır. Hilmi Paşa, suskun, konuşmayan bir zat değildi, aksine o her zaman konuşmaktan çok hoşlanan, sohbeti pek dolgun ve pek cazipti. Padişahın huzurunda uzun bir zaman geçirirdi ve padişahı da bıktırırdı.
Tevfik Paşa: Tevfik Paşa dürüstlüğü, namusuyla herkesin imdinde pek muhterem sayılırdı. Kendisine verilen bütün görevi elinden geldiği kadarıyla en iyisini yapmaya gayret gösterirdi. O zaman için en münasip bir sadrazam ancak o olabilirdi.
Galib Paşa: Galib Paşa nazik, zarif, resmi olmağa özenen birisidir.Uzun boylu, fakat zayıf ve uzun boyunlu, kendisini çevresine güzel gösteren, giyim ve kuşamına özen gösteren bir zattır.
Sabit Bey: Gayet zeki bir adamdır, hünkarın herkesten çok ona ihtiyacı vardır. Hünkara karşı çok bağlıdır. Sabit Bey, yazdıklarını önce padişaha okuturdu çünkü o, mevkiisini kaybetmek istemezdi. Yaptığı bütün işleri zekice ve kurnazcadır, hiç birşeye gölge düşürmeyi istemez.
Hıfzı Ağa: İkinci Musahip Hıfzı Ağa okur yazar, sözü sohbeti yerinde, aklı başında, adeta aydın bir adam denecek kadar hatırını saydıracak liyakat sahibi, fakat cılız ve maraz bir zattı. Ayrıca Hıfzı Ağa karşısındakilere karşı her zaman saygılı, kibar ve nazik bir şahıstır.
Ahmet Rıza: Ahmet Rıza pek ziyade nazik, pek zarafet kaidelerine riayet eden hatır ve gönül okşamakta usta olmakla beraber bunu asıl küçüklere yahut aynı mevkiidekilere tatbik eder, diğerlerine karşı sert ve keskin olmaktan haz duyardı. Hele kendisine karşı sevgilerine emin oldukları hakkında hiçbir lisan ihtiyatına lüzum görmezdi.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER: Halid Ziya’nın yazmış olduğu bu “SARAY VE ÖTESİ” adlı kitabı okumakta oldukça zorlandım. Öncelikle kitap konu bakımından sıkıcı ve aynı zamanda içerisinde çok fazla uzun uzun tasvirler var. Kitabın konusu Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve de sarayda geçtiğinden anlaşılması zor ve bir sürü yabancı kelime geçiyor. Kitap parça parça konu ve olaylardan oluştuğundan bir bütünlük yok. O zamanki sarayı anlattığından kahramanlar hep saray halkından oluşuyor kitapta ismi geçen bir sürü kahraman var ve ismi geçen bütün bu kahramanları hatırlamak ve anlamak oldukça güç. Ben genelde olay romanlarından hoşlandığımdan, sarayın durumunu anlatan ve tasvirlere çok yer vermiş olan bu hatıra bana sürükleyici gelmedi.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 1867 yılında İstanbul’da doğdu ve 27 Mart 1945 yılında doğduğu yer olan İstanbul’da öldü. Roman ve öykü yazarıdır. Türkiye’de çağdaş Batı ronanının ilk gerçek örneklerini vermiştir. Uşaklızadeler olarak tanınan bir aileden Hacı Halil Efendi’nin oğludur. İstanbul’da Fatih Askeri Rüştiyesi’nde okudu. İzmir Rüşdiyesi’nde Fransızca dersleri aldı ve aynı lise de daha sonra Fransızca öğretmenliği yaptı. 1893’te İstanbul’da Reji İdaresi’nde başkatip oldu. II. Meşrutiyet’in ilanından (1908) sonra reji komiserliğine getirildi. Darulfünun-I Osmani’de Batı edebiyatı ve estetik dersleri verdi. 1909’da İttihat ve Terakki’nin önerisiyle V. Mehmed’in mabeyn başkatipliğine atandı. 1911’de Meclis-I Ayan üyesi seçildi. Daha sonra üniversiteye döndü. Siyasal görevlerle Fransa, Almanya ve Romanya’ya gitti. Yazarın başlıca eserleri şunlardır: Nemide, Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu. Öbür önemli yapıtları: Sefile, Kırık Hayatlar, Bir Muhtıra’nın Son Yaprakları, Küçük Fıkralar, Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Kırk Yıl, Saray ve Ötesi, Yunan Edebiyatı, Sanata Dair, Fransız Tarihi Edebiyatı.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[B] KİTABIN ADI : Hıçkırık [/B]
KİTABIN YAZARI : Kerime NADİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Doğan Kitapçılık A.Ş. Hürriyet Medya Towers,34544 Güneşli-İSTANBUL
BASIM YILI : 2001
1.KİTABIN KONUSU: Yedi yaşında öksüz kalan bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşkı.
2.KİTABIN ÖZETİ: Binbaşı Kenan Eskişehir’de görev yapmaktadır ve rahatsızlığı nedeniyle üç ay izin alıp İstanbul’a gelmiştir. Onun için İstanbul’un ve özellikle çocukluğunun geçtiği Çamlıca’nın önemi büyüktür. Her gün genç yaşta kaybettiği sevgilisinin mezarına gitmektedir. Günlerden bir gün, emeklilik yıllarını evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genelde yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, O’nun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı O’nu farketmemektedir. Binbaşı onu Karacaahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam O’na bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğinide yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Birgün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişininde çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, O’nun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. O’na haytını anlatmasını ister. Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve O’nun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…
Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:
Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzakalaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar. Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve O’nu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ında sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susanzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yaşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.
Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan ortaokuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi O’na açamaz ve O’da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan O’na şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman, Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak O’na yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey O’na evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de O’nun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” kor. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.
Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki dahada kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin O’nu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için O’na hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve O’nun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.
Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da O’nu beklemektedir. O’nunda hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan O’na kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve O da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı bir daha göremeyeceğinden korkmaktadır.
Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!.. Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini O’nunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın O’na bıraktığını söyler ve O’na uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzini biten Kenan tekrar kıt’asına döner.
Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuzbeş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes O’nu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü O artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da O’na eşlik etmeye başlar. Annesinin O’na bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin O’na bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını O’nun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak O’nun kızı güldürebilir!” Kenan şaşımış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir dahada asla bırakmaz.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Şartlar ne durumda olursa olsun insanlar içlerinde sakladığı sevgiyi ve arzuyu başkasıyla paylaşabilmeli, yoksa herşey çok geç olabilir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kenan ZİYA: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey anne ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Bu acılardan kurtularak İstanbul’a gelmiştir; fakat burada daha büyük bir acıyla karşılşacağından haberdar değildi. Kendinden büyük Nalan isminde bir kıza aşık olur; fakat Nalan’ın ağlattığını kızı Handan güldürür.
Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan’ın her isteği yerine getirilmiştir ve özel hocalardan ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır; fakat küçük yaşlarda yakalandığı zatüre illeti onu mutlu edemeden öldürmüştür.Doktor İlhami Beyden Handan isminde bir kızı vardır.
Susamzade Safi Bey: Kenan’ın üvey babasıdır. İlk zamanlarda Kenan’a iyi davranan Safi Bey, eşinin ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiştir ve ikisi de Kenan’a karşı çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir esnaftır.
Muhip Azmi Bey: Sarışın, yeşil gözlü mabeynde çalışan çalışkan ve varlıklı bir devlet adamıdır. Nalan isminde bir kızı vardır. Karısının ölümünden sonra kendini kızına vermiştir ve kızının zatüreye yakalanıp günden güne erimesi O’nu mahvetmiştir. Sekiz yaşındaki Kenan adında bir çocuğu evlatlık almıştır ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.
Emekli Yarbay: Bu emekli subay Osmanlı’nın son zamanlarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adayan, sakin bir yaşam sürdüren, doğayı seven, canayakın, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Kısa sürede Binbaşı Kenan ile iyi bir dostluk kurmuştur.
Doktor İlhami Bey: İlk başta doktor olarak geldiği köşkün daha sonra damadı olmuştur. Nalan’ın kocasıdır ve de Handan’ın babasıdır. Nalan ilk başlarda duyduğu aşkı günden güne azalmıştır ve ilgisiz kişiliği ortaya çıkmıştır.
Vesime: Muhip Azmi Beyin evlatlığı Nesime evlenmemiştir ve ölünceye kadar konak da hizmetli olarak çalışmıştır. Oldukça iyi bir kişiliğe sahip olan Nesime özellikle Kenan ve Nalan aşklarını bir sır gibi saklamıştır.
Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan’ın sevdikleri ve saydıkları, müzikten iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir insandır. Küçük, şirin bir kulübede oturan adamı onlar devamlı ziyaret ederler.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitabı daha önce askeri lisede arkadaşlar okumuştu; ama ben okumamıştım. Şimdi bu kitabı okuduğumda ne kadar da geç kaldığımı anladım ve aldığım bu kitabı yaklaşık altı arkadaşıma vererek onların da okumasını sağladım. Kitap, oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazılmış; kitabın akıcılığından dolayı okumaya başladıktan sonra elinden bırakamıyorsun. Aşk ve sevgi konusu mükemmel bir şekilde dile getirilmiş; ama şunu bilmeliyiz ki, bizler yani askerler fazla duygusal olmamalıyız ve duygularımızın yerine mantığımızla hareket etmeliyiz.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
KİTABIN YAZARI : Kerime NADİR
YAYIN EVİ VE ADRESİ : Doğan Kitapçılık A.Ş. Hürriyet Medya Towers,34544 Güneşli-İSTANBUL
BASIM YILI : 2001
1.KİTABIN KONUSU: Yedi yaşında öksüz kalan bir çocuğun evlatlık olarak alındığı evin tek çocuğuna karşı duyduğu büyük aşkı.
2.KİTABIN ÖZETİ: Binbaşı Kenan Eskişehir’de görev yapmaktadır ve rahatsızlığı nedeniyle üç ay izin alıp İstanbul’a gelmiştir. Onun için İstanbul’un ve özellikle çocukluğunun geçtiği Çamlıca’nın önemi büyüktür. Her gün genç yaşta kaybettiği sevgilisinin mezarına gitmektedir. Günlerden bir gün, emeklilik yıllarını evinde sakin bir şekilde geçiren eski askerin dikkatini, bahçesinin önünden her sabah elinde bir tutam leylak, yanında kendisinden oldukça genç,uzun boylu bir hanımla geçen, otuz otuzbeş yaşlarında, uzun boylu, sarışın, üniformasının içerisinde endamla duran bir binbaşı çekmektedir. Genelde yanındaki hanımla pek konuşmayan binbaşıyı, onun kardeşi olduğunu düşünmektedir. Bu düşüncesini aralarındaki yaş farkı ve resmi ilişki de desteklemektedir. Bir sabah yine binbaşının geçtiğini gören emekli yarbay, o gün yalnız olmasını da fırsat bilerek, O’nun sırrını çözmeye karar verir ve onu takibe koyulur. Hemen arkasından yürümesine rağmen binbaşı O’nu farketmemektedir. Binbaşı onu Karacaahmet Mezarlığı’na götürür. Etrafı demir parmaklıklarla çevrili mezara girip, mezarın üzerinde duran leylakları tazelemesini izler. Yavaş yavaş olayı çözmektedir ancak bu seferde bu mezarın içinde yatanın kim olduğunu merak etmeye başlar. Dizleri üzerine çöküp, avuçlarıyla toprağı yoğuran, gözyaşlarıyla sulayan binbaşıya dokunabilecek kadar yaklaşır. Samimi bir arkadaşıymış gibi ellerini kederli binbaşını omuzlarına koyar. Binbaşı aniden elektrik çarpmışa döner ve kafasını yaşlı askere doğru çevirir. Yaşlı adam O’na bir dost olduğunu ifade etmesine rağmen, kim olduğunu bilmediği bu adama şaşkın şaşkın bakmaya devam eder. Ancak bu emekli yarbay, samimiyetine inandırmayı başarır ve el sıkışıp evin yolunu beraber tutarlar. Binbaşıyı evine davet eder ancak binbaşı daha sonra eşi ile birlikte geleceğini söyler ve dediğinide yapar. Zamanla dostlukları ilerler. Birgün Binbaşı Kenan bu yaşlı dostunu evine davet eder ve altı aylık çocuğundan bahseder. Bunu duyan yaşlı adam çok şaşırır. Bu şaşkınlığı kızı diye düşündüğü kişinin eşi, mezarını hergün ziyaret ettiği kişininde çocukluğundan beri sevdiği kişi olduğunu öğrenince, O’nun hayatının gizemine karşı olan merakı büsbütün artar. O’na haytını anlatmasını ister. Binbaşı Kenan ise bir hafta sonra dört aylık izninin bittiğini ve gitmeden önce herşeyi ama herşeyi öğreneceğini söyler. Ertesi hafta dostunu uğurlamaya gider. Binbaşı Kenan dostuna bir paket vererek içinde hayatının sırrının yazdığını ve neden hayatına tek kelime ile “hıçkırık” dediğini anlattığını söyler ve trene biner. Yaşlı adam heyecan içerisinde evine döner ve paketi açar. Paketin içinden bir hatıra defteri ile, üzerinde bir gün öncesinin tarihi yazılmış olan bir mektup bulur. Mektubun içinde, şu an çok bahtiyar olduğu ve O’nun için üzülmemesi yazılıdır. Emekli yarbay sabaha kadar hatıra defterini büyük bir heyecan içinde okur…
Binbaşı Kenan’ın hatıra defterinde şunlar anlatılmaktadır:
Annesi öldüğünde henüz yedi yaşında bir çocuktur. Babası Susamzade Safi Bey varlıklı bir tüccardır. Annesinin hayatta olduğu dönemde araları çok iyi olan babasından, zamanla uzakalaşmaya başlar. Birgün babası evlenmek istediğini küçük Kenan’a açar. Kenan bunu istemese de kabul etmek zorunda kalır. Yeni annesi Kenan’a ilk günlerde iyi davransa da sonradan gerçek yüzü ortaya çıkar. Sürekli dayak yiyen Kenan’a ev zindan olmaya başlar.Birgün okuluna gelen bir müfettiş Kenan’ın acı durumunu farkeder ve onun başına gelenlerin hepsini öğrenip durumu Muhip Azmi Bey ismindeki yardımsever bir dostuna bildirir. Muhip Azmi Bey küçük Kenan ile konuşur ve O’nu evlat edinmeyi istediğini söyler. Küçük Kenan kararsızdır. Muhip Azmi Bey Kenan’ında sonradan üvey babası olduğunu öğrendiği Susanzade Safi Bey’le konuşur. Aslında O da bunu istemektedir. Küçük Kenan artık İstanbul yolcusudur. Uzun bir yolculuktan sonra, Muhip Azmi Bey ve Kenan eve ulaşırlar. Ev halkıyla tanışır ve evin tek çocuğu olan, kendisinden yaşça büyük Nalan ile hemen bahçeye, oyun oynamaya giderler. Artık hayatı değişir, evin bir parçasıdır ve Nalan’dan hiçbir farkı yoktur. Evde tek evlatlık olan Kenan değildir. Otuz yaşlarına girmesine rağmen halen evlenmemiş olan Vesime de bu evde evlatlık olarak büyümüştür. Bütün zamanını Nalan ile beraber geçiren Kenan için hayat artık, yaşamaya değer hale gelmiştir. Nalan, yaşil iri gözlü, çelimsizliğine rağmen oldukça hareketli bir kızdır. Okula gitmemesine rağmen, evde özel ders almaktadır.Kenan da yaşı ilerledikce derslere başlar. Bazı zamanlar bu iki çocuk, yakınlarda eski ama şirin bir kulübesi bulunan Şeyh Kudsi Efendi’nin yanına gider ve onun neyinden dökülen notaları büyük bir hayranlık içinde dinlerler.Zamanla Kenan’ın içinde Nalan’a karşı normalden daha farklı ve daha şiddetli bazı duygular belirmeye başlar. O’nu sevmektedir hem de ölürcesine! Bu sonuca, zaman zaman baş gösteren kıskançlığından ulaşmaktadır.
Artık ikisi de büyümüştür ancak herşey yolunda gitmemektedir. Nalan zatüre geçirir ve zayıf olan vücut direnci iyice zayıflar. Kenan ortaokuldan mezun olur ve öz babası gibi subay olmak için Kuleli Askeri Lisesi’ne girer. Günden güne Nalan’a karşı olan sevgisi büyür ve bu sevgiyle beraber kalbindeki yarada derinleşir. Nalan’a karşı olan sevgiyi O’na açamaz ve O’da bu sevgiyi çocukluğuna verir ve ciddiye almaz. Hatta yine bir bahar günü, herzamanki gibi, leylak hastası olan Nalan ile Kenan, leylakların arasında dolaşırken, Kenan yine kıskançlığını belli edince Nalan O’na şakayla karışık kendisini sevip sevmediğini sorar. Bir an için öldüğünü zanneden Kenan, sevgisini itiraf edecek gücü kendisinde bulamaz ve inkar edip kardeş olduklarını söyler. Zaman geçtikçe Nalan’ı hastalık pençesi altına almaktadır. Bazen öksürmekten boğulacağını düşünürler. Yine böyle bir günde Nalan yatağını kana bulamıştır. Hemen aile dostları ve bir süredir de doktorları olan İlhami Bey’i çağırırlar. Muayeneden sonra ilaçlar yazılır. Bir kış Nalan yatağından kalkamadan böyle mutsuz bir şekilde akıp gider. Ancak bahar gelipte leylaklar açtığı zaman, Nalan da ayağa kalkar. Bütün eve bir cümbüş hakim kılar. Kenan her haftasonunu Nalan ile geçirebilmek için iple çeker. Yine böyle bir haftasonu, Nalan’ı herzamanki gibi leylakların arasında bulacağını düşünerek, O’na bir sürpriz yapmak ister. O’na habersizce yaklaşıp leylak yağmuru içerisinde boğacaktır. Ancak O’na yaklaşınca yalnız olmadığını anlar. Yanında Doktor İlhami Bey vardır. Doktor İlhami Bey O’na evlenme teklif etmektedir. Kenan neye uğradığına şaşırır ama elinden de hiçbirşey gelmez. Hemen Doktor İlhami Bey ve Nalan nişanlanırlar, bir süre sonrada düğünleri olur. Kenan ise hem sevdiği kişinin evliliğine hem de O’nun kocasıyla birlikte başka bir eve taşınmasına üzülmektedir. Bir süre sonra Nalan’nın bir de küçük kızı olur. Nalan’ın isteğiyle kızının adını Kenan koyar. Kenan aşkını çoktan açıklamıştır. “Nalan’ın ağlattığını Handan güldürsün” der ve kızının ismini “Handan” kor. Doktor İlhami Bey sık sık işi gereği seyahat eder ve bundan dolayı Nalan için en uygununun Çamlıca’daki baba evinde kalmasının olduğunu düşünür. Nalan eve döndüğü gün bütün evde bir mutluluk rüzgarı eser. Handan da büyür ve ele avuca sığmaz bir hale gelir. “Ağabey” olarak çağırdığı Kenan’ın kucağından inmemektedir.
Kenan artık çoktan Harbiyeli’dir. Tıpkı küçüklüğünde olduğu gibi Nalan ile birlikte leylaklar arasında yürüyerek günlerinin büyük bir kısmını geçirirler. Vesime sürekli Handan’la ilgilendiği için Nalan rahattır ancak O’nun doğumu bünyesini iyice zayıflatmıştır. Günden güne Nalan ile Kenan arasındaki ilişki dahada kuvvetlenir. Hatta bazı geceler Nalan’ın odasında geç vakitlere kadar oturup konuşurlar. Kenan sürekli Nalan’a karşı olan sevgisinin O’nu ne kadar yıprattığından bahseder ve sevgisine karşılık bekler. Ancak Nalan eşine ve çocuğuna karşı sadık olduğu için O’na hiçbir karşılık vermez. Bir gece yine Nalan’ın odasında konuşurken, Kenan Nalan’a karşı yoğun bir izdivaç isteği duyar ve kendisini kontrol edemez. Olay Nalan’ın tokatı ile sonuçlanır ve bu olaydan sonra Kenan ceza aldığını bahane ederek dört ay boyunca okulda kalır ve eve gelmez. Taki birgün Vesime Kenan’ın okuluna gelip Nalan’ın çok hasta olduğunu ve O’nun artık eve dönmesini istediğinin söyleyinceye kadar. Artık barışmışlardır.
Kenan artık Harbiye’den mezun olup yakışıklı bir subay olmuştur. Kılıcını kuşanıp, şıngırtılar içerisinde Çamlıca’ya, evine gelir. İlk olarak babası Muhip Azmi Bey’in ellerinden öper. Nalan da O’nu beklemektedir. O’nunda hemen leylak kokulu yumuşacık ellerine sarılır ve doyasıya öper. Artık Kenan’ın gideceği kıt’a da belli olmuştur. Gideceği yer İstanbul’a çok uzakta olduğu için başta Nalan olmak üzere evdeki herkes üzülür. Artık sadece mektuplarla haberleşeceklerdir. Ancak Nalan Kenan’dan O’na kardeşiymiş gibi mektup yazmasını ister ve Kenan’da bunu kabul etmek zorunda kalır. Nalan çok hastadır ve günden güne eriyip gitmektedir ve O da bunun farkındadır. Bundan dolayı Kenan’ı bir daha göremeyeceğinden korkmaktadır.
Kenan artık bir kıt’a subayıdır. Görev hayatında başarılı ve arkadaşları tarafından sevilen bir insandır. O da hayatından çok memnundur ancak sadece Nalan’ın yokluğunu çok fazla hisseder. Nalan ve babasına her fırsatta mektup yazar. Ancak birgün hayatının hatasını yapar ve efkarlı olduğu bir günde Nalan’a karşı olan bütün duygularını yazdığı bir kağıtı farkında olmadan Nalan’a gönderir. Bu hatayı anladıktan sonra üstüste birçok telaffi mektubu yazar ama aylarca cevap gelmez. Endileşenmeye başlar ve komutanından izin ister ama seferberlik olduğu için komutanı izin vermez. En sonunda bir telgraf alır: “(D.R.) süvari alayı, sekizinci bölük komutanı Kenan ZİYA Bey’e: Ölüyorum çabuk gel!.. Nalan” Bu telgraftan sonra Kenan komutanına koşar ve ona bu telgrafı gösterip izin ister ve alır. Atına atlar ve onaltı günlük uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a ulaşır. Ancak bir gece önce Nalan gözlerini hayata yummuştur. Bir an için Kenan da kendisini O’nunla beraber ölmüş gibi hisseder ve olduğu yere yığılıp kalır. Kendine geldiği zaman ilk işi, Nalan’ın mezarına gidip toprağına kapanmak olur. Eve döndüğü zaman Vesime, o sadık ve iyi kalpli kadın, elinde bir paketle Kenan’ı beklemektedir. Elindeki paketi Nalan’ın O’na bıraktığını söyler ve O’na uzatır. Kenan paketi heyecan içinde alır ve odasına çekilir. Pakette 18 yaşına girdiği zaman Handan’a verilmesi gerektiğini yazan bir mektup ile Nalan’ın kendi el yazısıyla yazılmış yedi sayfa vardır. Bu kağıtlarda Nalan artık Kenan’a karşı olan aşkını gizlemez ve bütün duygularını döker. Ayrıca Kenan’ın yanlışlıkla gönderdiği kağıdı kocasının okuduktan sonra yaptığı işkenceler, kızı Handan’ı bu yüzden ölünceye kadar göremediği de yazar. Bu kağıtları okuduktan sonra Kenan iyice yıkılır. Bir süre sonra Doktor İlhami Bey ile salonda karşılaşırlar. Tartışmaya başlarlar ve Kenan herşeyi bütün açıklığıyla anlatır ancak kendisine bir türlü inandıramaz. En sonunda Nalan’ın Kenan’a yazdığı kağıtları gösterir. Doktor İlhami Bey artık pişmandır ama bu pişmanlık Nalan’ın ölümüne çare değildir. Muhip Azmi Bey ile barışır ve Handan’ı da annesinin evine geri getirir. İzini biten Kenan tekrar kıt’asına döner.
Balkan Harbi biter, Cihan Harbi başlar. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 6 Ekim 1923’te İstanbul’a giren Türk ordusu arasında Kenan da bulunur. Artık otuz-otuzbeş yaşlarında bir subaydır. Eve dönünce herkes O’nu neşe ile karşılar. Bu arada Handan da içeriye girer ve Kenan’ı şaşkınlık içinde bırakır çünkü O artık 18 yaşında bir genç kızdır daha da ilginç olanı, annesi Nalan’ın bir ikizi olmuştur.Kenan hergün Nalan’ın mezarına gider. Bir süre sonra Handan da O’na eşlik etmeye başlar. Annesinin O’na bıraktığı mektubu bir süre sonra Kenan’dan almıştır. Yine beraber gittikleri mezardan dönerken Handan annesinin O’na bıraktığı mektuptan bahseder. Annesinin kendisinden gerçekten sevdiği birisiyle evlenip, hayatını O’nun gibi mahvetmemesini istediğininden ve evleneceği kişinin de sarışın ve uzun boylu bir subay olursa çok bahtiyar olacağını yazdığından bahseder. Daha sonra ekler “Nalan’ın ağlattığını ancak O’nun kızı güldürebilir!” Kenan şaşımış ve aynı zamanda da mutlu olmuştur. Handan’ı kolarıyla kavrar ve bir dahada asla bırakmaz.
3.KİTABIN ANA FİKRİ: Şartlar ne durumda olursa olsun insanlar içlerinde sakladığı sevgiyi ve arzuyu başkasıyla paylaşabilmeli, yoksa herşey çok geç olabilir.
4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ:
Kenan ZİYA: Yedi yaşında annesini kaybettikten sonra üvey anne ve babasının elinde kaldığı sürece büyük acılar ve işkenceler yaşamıştır. Bu acılardan kurtularak İstanbul’a gelmiştir; fakat burada daha büyük bir acıyla karşılşacağından haberdar değildi. Kendinden büyük Nalan isminde bir kıza aşık olur; fakat Nalan’ın ağlattığını kızı Handan güldürür.
Nalan: Evin tek çocuğu olan Nalan’ın her isteği yerine getirilmiştir ve özel hocalardan ders alarak iyi bir eğitim almıştır. Çelimsizliğine rağmen çok hareketli ve neşeli bir çocukluk yaşamıştır; fakat küçük yaşlarda yakalandığı zatüre illeti onu mutlu edemeden öldürmüştür.Doktor İlhami Beyden Handan isminde bir kızı vardır.
Susamzade Safi Bey: Kenan’ın üvey babasıdır. İlk zamanlarda Kenan’a iyi davranan Safi Bey, eşinin ölümünden sonra başka bir kadınla evlenmiştir ve ikisi de Kenan’a karşı çok kötü davranmışlardır. Safi Bey zengin, çalışkan ve azimli bir esnaftır.
Muhip Azmi Bey: Sarışın, yeşil gözlü mabeynde çalışan çalışkan ve varlıklı bir devlet adamıdır. Nalan isminde bir kızı vardır. Karısının ölümünden sonra kendini kızına vermiştir ve kızının zatüreye yakalanıp günden güne erimesi O’nu mahvetmiştir. Sekiz yaşındaki Kenan adında bir çocuğu evlatlık almıştır ve onu öz kızından ayırt etmemiştir.
Emekli Yarbay: Bu emekli subay Osmanlı’nın son zamanlarında emekli olduktan sonra kendini doğaya adayan, sakin bir yaşam sürdüren, doğayı seven, canayakın, sevecen ve merhametli bir kişiliğe sahiptir. Kısa sürede Binbaşı Kenan ile iyi bir dostluk kurmuştur.
Doktor İlhami Bey: İlk başta doktor olarak geldiği köşkün daha sonra damadı olmuştur. Nalan’ın kocasıdır ve de Handan’ın babasıdır. Nalan ilk başlarda duyduğu aşkı günden güne azalmıştır ve ilgisiz kişiliği ortaya çıkmıştır.
Vesime: Muhip Azmi Beyin evlatlığı Nesime evlenmemiştir ve ölünceye kadar konak da hizmetli olarak çalışmıştır. Oldukça iyi bir kişiliğe sahip olan Nesime özellikle Kenan ve Nalan aşklarını bir sır gibi saklamıştır.
Şeyh Kudsi Efendi: Nalan ve Kenan’ın sevdikleri ve saydıkları, müzikten iyi anlayan, özellikle çaldığı ney ile onları büyüleyen ve aşık eden bir insandır. Küçük, şirin bir kulübede oturan adamı onlar devamlı ziyaret ederler.
5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER:Bu kitabı daha önce askeri lisede arkadaşlar okumuştu; ama ben okumamıştım. Şimdi bu kitabı okuduğumda ne kadar da geç kaldığımı anladım ve aldığım bu kitabı yaklaşık altı arkadaşıma vererek onların da okumasını sağladım. Kitap, oldukça sade ve anlaşılır bir şekilde yazılmış; kitabın akıcılığından dolayı okumaya başladıktan sonra elinden bırakamıyorsun. Aşk ve sevgi konusu mükemmel bir şekilde dile getirilmiş; ama şunu bilmeliyiz ki, bizler yani askerler fazla duygusal olmamalıyız ve duygularımızın yerine mantığımızla hareket etmeliyiz.
6.YAZAR HAKKINDA BİLGİ: 5 şubat 1917’de İstanbul’da doğan Kerime Nadir ANZAK, 20 mart 1984’te öldü. Bebek Saint Joseph Sörler Okulu’nu bitirdi. Ayrıca özel eğitim gördü. İlk şiir ve öyküleri 1937’de Servetifünun-Uyanış ve Yarımay dergilerinde yayımlandı. Kadın kahramanlar üzerine kurduğu duygusal aşk ve serüven romanlarıyla çok okunan bir yazar oldu. Anılarını Romancının Dünyası(1938) adlı kitapta topladı. Başlıca romanları arasında Yeşil Işıklar(1937), Hıçkırık(1938), Seven Ne Yapmaz(1940), Gelinlik Kız(1943), Uykusuz Geceler(1945), Kahkaha(1946), Posta Güvercini(1950), Pervane(1955), Esir Kuş(1957) ve Sonbahar(1958) sayılabilir.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
999 Adet Kitabın Ãzeti - Tam Arşivlik
[FONT=AAZ_TimesRoman]Kitabın Adı : KARLI DAĞDAKİ ATEŞ
[FONT=AAZ_TimesRoman]Kitabın Yazarı : REFİK HALİD KARAY
[FONT=AAZ_TimesRoman]Yayın Evi ve Adresi : İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti. Ankara Cad. No:95
İSTANBUL [FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman]Basım Yılı : 1973
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman]1. [FONT=AAZ_TimesRoman]KİTABIN KONUSU :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Romanın konusu, Binnur adındaki güzel bir öğretmenin, aşkı temsil eden Yusuf ile parayı, rahatlığı, lüks hayatı temsil eden Ulvi arasında bir tercih yapamaması, bundan dolayı sürekli bir tereddüt içinde bulunması ve bu tereddütün etrafında çerçevelenen olaylardır.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman]2. [FONT=AAZ_TimesRoman]KİTABIN ÖZETİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Binnur, Kız Sanat Enstitüsüne yeni tayin olmuş güzel bir öğretmendir. Burada Zeria adında başka bir öğretmenle çok kısa bir süre içinde ahbap olur. Onun aracılığıyla Ulvi adında yakışıklı bir mühendisle tanışır. Ulvi Binnur’a daha ilk gördüğü andan itibaren alaka gösterir. Zeria onun Ulvi’yle evlenmesini istemektedir. Çünkü Ulvi geleceği parlak olan birisidir ve Ulvi’nin de Binnur’u istediğini bilmektedir. Fakat Binnur çelişki içerisindedir; Ulvi’ye bir türlü aşık olamıyor, ondan bir elektrik alamıyor, bununla birlikte de eğer onunla evlenirse yaşayacağı hayat onu cezbediyordu.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Zeria, her yıl düzenlenen Kocadağ gezilerine Binnur’un da katılmasını istedi. Böylece onunla Ulvi’yle yakınlaşıp evleneceklerini düşündü. Binnur onun bu isteğini kabul etti. Dağ yolculuğu boyunca Zeria ikisini başbaşa bıraktı. Binnur ilk defa birşeyler hissetmeye başladı. Aralarında çok sıcak yakınlaşmalar yaşandı. Misafirhaneye vardıklarında herkes Yusuf adında birinden bahsediyordu. Yusuf Kocadağ’da bir kulübede yaşayan, bu dağı çok iyi bilen ve kadınları kendine çeken bir cazibeye sahip kırk yaşlarında bir kayakçıydı. Ona Kar Adamı diyorlardı. Binnur ilk zamanlarda fazla ilgi göstermemekle beraber, daha sonra onu çok merak etti. Hiçbir kadına yüz vermeyen Yusuf, ilk karşılaştıkları andan itibaren Binnur’dan etkilendi. Ama Binnur onu bir yabani gibi görüyordu. Fakat daha sonra o da Yusuf’tan etkilendi, birşeyler hissettiğini anladı ve ona aşık oldu. Ama Ulvi ile evlendiği zaman yaşayacağı hayat onu bu aşkından vazgeçirmişti. Geri döndüklerinde aklı hala Yusuf’taydı. Nitekim, şehre çok nadiren gelen Yusuf, şehre indiğinde Binnur’u tam İstanbul’a babasından evlenmek için izin istemeye giderken buldu. Onu alıp Kocadağ’daki kulübesine götürdü. İkisi de mutluydu. Günler çok güzel geçiyordu, ta ki Binnur’un o kulübede bir ömür boyu yaşanmaz düşüncesine kapılana kadar. O artık birilerinin gelip onu oradan götürmesini bekliyordu. Yalnız başına gitmeye cesareti yoktu. Aklına teyzesinin oğlu Erbil geldi. Onun kendisini çok sevdiğini bildiği için, ne olursa olsun kendisini kabul edeceğini biliyordu. Ama o hala Yusuf’u çok seviyor ondan ayrılmak istemiyordu. Birgün Yusuf kulübede yokken birisi çıkageldi. Bu kişinin Yusuf’un oğlu Kaya olduğunu öğrendi. Binnur ona içini döktü ve ona Erbil’den bahsetti. Fakat daha sonra, söylediklerini unutmasını istedi. Yusuf geldiğinde Kaya çoktan gitmişti.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Bir gün Yusuf ile Binnur kayarlarken derin bir uçurumla karşılaşırlar. Binnur Yusuf’a birgün buradan birlikte bilinmeyene uçmayı teklif eder. Yusuf da bunu kabul eder.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Günler böyle geçerken Erbil çıkagelir. Fakat artık Binnur için tek saadet o uçurumdan Yusuf ile birlikte atlamaktır. Erbil ile konuştuktan sonra Yusuf’la birlikte ortadan kaybolurkar. Onlar gerçek saadetlerine çoktan ermişlerdi ama Erbil, hala Binnur’un birgün döneceği umuduyla beklemektedir.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 3.KİTABIN ANAFİKRİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Para bir kadına ne kadar rahat bir yaşam sağlarsa sağlasın, onu ne kadar zahmetlerden kurtarırsa kurtarsın, seven bir kadına sevdiği erkeğin verebileceği mutluluğu o olmayınca, ölümden başka hiçbir şey temin edemez.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Romanda geçen olayların hepsinde Binnur vardır. Onun olmadığı bir olay yoktur. İki aşığın uçurumdan atlaması dışında ilgi çekici hiçbir olay yoktur.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Binnur, orta gelirli bir ailenin kızı olup,iyi bir aile ahlakı almış, dış görünüş itibari ile kendisine ilk bakışta aşık olunacak kadar güzel bir öğretmendir. Para ile aşk arasında bir tercih yapamamasından dolayı sürekli bir tereddüt içindedir.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Yusuf, kendisini çok beğenen, daha doğrusu dışarıya bu imajı veren, sevdiğini açıkça söylemeyip içine atan, dış görünüş itibari ile fazla çekici olmayan, fakat yaşadığı hayattan ötürü herkesin ilgisini çeken, kırk yaşlarında bir kayakçıdır.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Zeria, çok kısa bir zamanda, konuştuğu kişiyle samimi olabilecek kadar sıcakkanlı, kendisini başkalarının mutlu olması için görevli biriymiş gibi gören hayat dolu bir öğretmendir.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Ulvi, geleceği parlak olmasından dolayı genç kızların ilgi odağı olan,ama giydiği kıyafetlerden dolayı yadırganan sarışın, yakışıklı bir mühendistir.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Olayların fazla ve heyeceanlı olmaması romanın akıcı olmasını önlemiş, okuyana büyük bir can sıkıntısı vermiştir. İsmi kadar güzel bir roman olmayıp, son bölümünden başka övebileceğim bir yanı yoktur. Binnur’un sürekli fikir değiştirmesi bir yerden sonra okuyucuyu kızdırıp, kişiye romanı okumayı bırakmayı bile düşündürtmüştür. Bu, Refik Halid Karay’ın okuduğum ilk kitabı. Konu olarak fevkalade güzel bir roman ama yazarın tarzının hoşuma gitmediğini söyleyebilirim.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] İstanbul'da doğmuştur (1888). Mudurnu'dan İstanbul'a göç etmiş Karakayış ailesine mensup Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olan Karay, Veznecilerdeki Şemsü'l Maarif ve Göztepe'deki Taş Mektep'te okumuş, bu arada özel dersler almıştır. Galatasaray'a devam etmiş (1900-1906), ancak okulu bitirememiştir. Mekteb-i Hukuk'a girmiş (1907), bir yandan da Maliye Nezareti'nde Devair-i Merkeziye kaleminde katiplik yapmıştır. Meşrutiyet'in ilanından sonra öğrenimini ve katipliği bırakarak gazeteciliğe başlamıştır (1908). Önce gündelik Servet-Fünun'da, sonra Tercuman-ı Hakikat'ta çevirmen ve yazar olarak çalışmıştır (1909). Son Havadis adıyla, ancak iki hafta çıkabilen bir gazete kurmuştur (1909). Hurriyet ve İtilaf Fıkrası'nın iş başına geldiği sırada Altıncı Belediye Dairesi Başkatibi olmuş (1912), İttihat ve Terakki İktidarınca Mahmut Şevket Paşa'ya suikast olayının ardından muhalefeti tuttuğu gerekçesiyle Sinop'a sürülmüştür (1913). Oradan Çorum'a, Bilecik'e ve Ankara'ya nakledilmiştir (1913-1918). Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin'in çabalarıyla İstansul'a dönmüş (1918), Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Mütareke'de yeniden siyasal atılmış, Hürriyet ve İtilaf Fıkrası Genel Merkez üyesi olmuştur. Sabah gazetesinin başyazarı olmuş, Alemdar ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde yazmıştır. Damat Ferit Paşa hükümeti döneminde Posta-Telgraf Umum Müdürü atanmıştır(1919).
Kurtuluştan sonra Milli mücadele'ye karşı olan yazıları yüzünden Yüzellilikler listesi alınmış ve yurdu terketmek zorunda kalmıştır (1922). Beyrut ve Halep'de onbeş yıl bir sürgün ve gurbetlik yaşamı olmuş, Halep'te yayımlanan Doğruyol( 1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinin yönetimini üstlenmiştir. Kabul edilen af kanunuyla yurda dönmüş (1938), yeniden gazeteciliğe başlamış, ancak yaşamın sonuna kadar politikaya girmemiştir.
Yüzellilikler'in affının doğrudan doğruya Refik Halid sayesinde olduğunu ima eden Yakup Kadri, bizzat Atatürk'ün öykülerini ve yazılarını çok sevdiği Karay'ın yurda dönmesinin sağlanmasını istemiş ve bir toplantıda içişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya "Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım" demiştir.Şükrü Kaya yazarın bir sınır karakoluna teslim olması, oradan "nezaketle Ankara'ya gönderilmesi yolunda bir çözüm bulmuş, ancak Refik Halid bu çözümü kabul etmeyince, af yoluna gidilmiştir.
Yaşamını kalemiyle kazanan Karay, İstanbul'da ölmüştür.
[FONT=AAZ_TimesRoman]Kitabın Yazarı : REFİK HALİD KARAY
[FONT=AAZ_TimesRoman]Yayın Evi ve Adresi : İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti. Ankara Cad. No:95
İSTANBUL [FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman]Basım Yılı : 1973
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman]1. [FONT=AAZ_TimesRoman]KİTABIN KONUSU :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Romanın konusu, Binnur adındaki güzel bir öğretmenin, aşkı temsil eden Yusuf ile parayı, rahatlığı, lüks hayatı temsil eden Ulvi arasında bir tercih yapamaması, bundan dolayı sürekli bir tereddüt içinde bulunması ve bu tereddütün etrafında çerçevelenen olaylardır.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman]2. [FONT=AAZ_TimesRoman]KİTABIN ÖZETİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Binnur, Kız Sanat Enstitüsüne yeni tayin olmuş güzel bir öğretmendir. Burada Zeria adında başka bir öğretmenle çok kısa bir süre içinde ahbap olur. Onun aracılığıyla Ulvi adında yakışıklı bir mühendisle tanışır. Ulvi Binnur’a daha ilk gördüğü andan itibaren alaka gösterir. Zeria onun Ulvi’yle evlenmesini istemektedir. Çünkü Ulvi geleceği parlak olan birisidir ve Ulvi’nin de Binnur’u istediğini bilmektedir. Fakat Binnur çelişki içerisindedir; Ulvi’ye bir türlü aşık olamıyor, ondan bir elektrik alamıyor, bununla birlikte de eğer onunla evlenirse yaşayacağı hayat onu cezbediyordu.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Zeria, her yıl düzenlenen Kocadağ gezilerine Binnur’un da katılmasını istedi. Böylece onunla Ulvi’yle yakınlaşıp evleneceklerini düşündü. Binnur onun bu isteğini kabul etti. Dağ yolculuğu boyunca Zeria ikisini başbaşa bıraktı. Binnur ilk defa birşeyler hissetmeye başladı. Aralarında çok sıcak yakınlaşmalar yaşandı. Misafirhaneye vardıklarında herkes Yusuf adında birinden bahsediyordu. Yusuf Kocadağ’da bir kulübede yaşayan, bu dağı çok iyi bilen ve kadınları kendine çeken bir cazibeye sahip kırk yaşlarında bir kayakçıydı. Ona Kar Adamı diyorlardı. Binnur ilk zamanlarda fazla ilgi göstermemekle beraber, daha sonra onu çok merak etti. Hiçbir kadına yüz vermeyen Yusuf, ilk karşılaştıkları andan itibaren Binnur’dan etkilendi. Ama Binnur onu bir yabani gibi görüyordu. Fakat daha sonra o da Yusuf’tan etkilendi, birşeyler hissettiğini anladı ve ona aşık oldu. Ama Ulvi ile evlendiği zaman yaşayacağı hayat onu bu aşkından vazgeçirmişti. Geri döndüklerinde aklı hala Yusuf’taydı. Nitekim, şehre çok nadiren gelen Yusuf, şehre indiğinde Binnur’u tam İstanbul’a babasından evlenmek için izin istemeye giderken buldu. Onu alıp Kocadağ’daki kulübesine götürdü. İkisi de mutluydu. Günler çok güzel geçiyordu, ta ki Binnur’un o kulübede bir ömür boyu yaşanmaz düşüncesine kapılana kadar. O artık birilerinin gelip onu oradan götürmesini bekliyordu. Yalnız başına gitmeye cesareti yoktu. Aklına teyzesinin oğlu Erbil geldi. Onun kendisini çok sevdiğini bildiği için, ne olursa olsun kendisini kabul edeceğini biliyordu. Ama o hala Yusuf’u çok seviyor ondan ayrılmak istemiyordu. Birgün Yusuf kulübede yokken birisi çıkageldi. Bu kişinin Yusuf’un oğlu Kaya olduğunu öğrendi. Binnur ona içini döktü ve ona Erbil’den bahsetti. Fakat daha sonra, söylediklerini unutmasını istedi. Yusuf geldiğinde Kaya çoktan gitmişti.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Bir gün Yusuf ile Binnur kayarlarken derin bir uçurumla karşılaşırlar. Binnur Yusuf’a birgün buradan birlikte bilinmeyene uçmayı teklif eder. Yusuf da bunu kabul eder.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Günler böyle geçerken Erbil çıkagelir. Fakat artık Binnur için tek saadet o uçurumdan Yusuf ile birlikte atlamaktır. Erbil ile konuştuktan sonra Yusuf’la birlikte ortadan kaybolurkar. Onlar gerçek saadetlerine çoktan ermişlerdi ama Erbil, hala Binnur’un birgün döneceği umuduyla beklemektedir.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 3.KİTABIN ANAFİKRİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Para bir kadına ne kadar rahat bir yaşam sağlarsa sağlasın, onu ne kadar zahmetlerden kurtarırsa kurtarsın, seven bir kadına sevdiği erkeğin verebileceği mutluluğu o olmayınca, ölümden başka hiçbir şey temin edemez.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 4.KİTAPTAKİ OLAYLARIN VE ŞAHISLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Romanda geçen olayların hepsinde Binnur vardır. Onun olmadığı bir olay yoktur. İki aşığın uçurumdan atlaması dışında ilgi çekici hiçbir olay yoktur.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Binnur, orta gelirli bir ailenin kızı olup,iyi bir aile ahlakı almış, dış görünüş itibari ile kendisine ilk bakışta aşık olunacak kadar güzel bir öğretmendir. Para ile aşk arasında bir tercih yapamamasından dolayı sürekli bir tereddüt içindedir.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Yusuf, kendisini çok beğenen, daha doğrusu dışarıya bu imajı veren, sevdiğini açıkça söylemeyip içine atan, dış görünüş itibari ile fazla çekici olmayan, fakat yaşadığı hayattan ötürü herkesin ilgisini çeken, kırk yaşlarında bir kayakçıdır.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Zeria, çok kısa bir zamanda, konuştuğu kişiyle samimi olabilecek kadar sıcakkanlı, kendisini başkalarının mutlu olması için görevli biriymiş gibi gören hayat dolu bir öğretmendir.
[FONT=AAZ_TimesRoman] Ulvi, geleceği parlak olmasından dolayı genç kızların ilgi odağı olan,ama giydiği kıyafetlerden dolayı yadırganan sarışın, yakışıklı bir mühendistir.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 5.KİTAP HAKKINDA ŞAHSİ GÖRÜŞLER :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] Olayların fazla ve heyeceanlı olmaması romanın akıcı olmasını önlemiş, okuyana büyük bir can sıkıntısı vermiştir. İsmi kadar güzel bir roman olmayıp, son bölümünden başka övebileceğim bir yanı yoktur. Binnur’un sürekli fikir değiştirmesi bir yerden sonra okuyucuyu kızdırıp, kişiye romanı okumayı bırakmayı bile düşündürtmüştür. Bu, Refik Halid Karay’ın okuduğum ilk kitabı. Konu olarak fevkalade güzel bir roman ama yazarın tarzının hoşuma gitmediğini söyleyebilirim.
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] 6. KİTABIN YAZARI HAKKINDA KISA BİLGİ :
[FONT=AAZ_TimesRoman]
[FONT=AAZ_TimesRoman] İstanbul'da doğmuştur (1888). Mudurnu'dan İstanbul'a göç etmiş Karakayış ailesine mensup Maliye Başveznedarı Mehmed Halit Bey'in oğlu olan Karay, Veznecilerdeki Şemsü'l Maarif ve Göztepe'deki Taş Mektep'te okumuş, bu arada özel dersler almıştır. Galatasaray'a devam etmiş (1900-1906), ancak okulu bitirememiştir. Mekteb-i Hukuk'a girmiş (1907), bir yandan da Maliye Nezareti'nde Devair-i Merkeziye kaleminde katiplik yapmıştır. Meşrutiyet'in ilanından sonra öğrenimini ve katipliği bırakarak gazeteciliğe başlamıştır (1908). Önce gündelik Servet-Fünun'da, sonra Tercuman-ı Hakikat'ta çevirmen ve yazar olarak çalışmıştır (1909). Son Havadis adıyla, ancak iki hafta çıkabilen bir gazete kurmuştur (1909). Hurriyet ve İtilaf Fıkrası'nın iş başına geldiği sırada Altıncı Belediye Dairesi Başkatibi olmuş (1912), İttihat ve Terakki İktidarınca Mahmut Şevket Paşa'ya suikast olayının ardından muhalefeti tuttuğu gerekçesiyle Sinop'a sürülmüştür (1913). Oradan Çorum'a, Bilecik'e ve Ankara'ya nakledilmiştir (1913-1918). Ziya Gökalp ve Ömer Seyfettin'in çabalarıyla İstansul'a dönmüş (1918), Robert Kolej'de Türkçe öğretmenliği yapmıştır. Mütareke'de yeniden siyasal atılmış, Hürriyet ve İtilaf Fıkrası Genel Merkez üyesi olmuştur. Sabah gazetesinin başyazarı olmuş, Alemdar ve Peyam-ı Sabah gazetelerinde yazmıştır. Damat Ferit Paşa hükümeti döneminde Posta-Telgraf Umum Müdürü atanmıştır(1919).
Kurtuluştan sonra Milli mücadele'ye karşı olan yazıları yüzünden Yüzellilikler listesi alınmış ve yurdu terketmek zorunda kalmıştır (1922). Beyrut ve Halep'de onbeş yıl bir sürgün ve gurbetlik yaşamı olmuş, Halep'te yayımlanan Doğruyol( 1924) ve Vahdet (1928) gazetelerinin yönetimini üstlenmiştir. Kabul edilen af kanunuyla yurda dönmüş (1938), yeniden gazeteciliğe başlamış, ancak yaşamın sonuna kadar politikaya girmemiştir.
Yüzellilikler'in affının doğrudan doğruya Refik Halid sayesinde olduğunu ima eden Yakup Kadri, bizzat Atatürk'ün öykülerini ve yazılarını çok sevdiği Karay'ın yurda dönmesinin sağlanmasını istemiş ve bir toplantıda içişleri Bakanı Şükrü Kaya'ya "Ne yapacaksak yapalım, onun bir an evvel memlekete dönmesinin çaresine bakalım" demiştir.Şükrü Kaya yazarın bir sınır karakoluna teslim olması, oradan "nezaketle Ankara'ya gönderilmesi yolunda bir çözüm bulmuş, ancak Refik Halid bu çözümü kabul etmeyince, af yoluna gidilmiştir.
Yaşamını kalemiyle kazanan Karay, İstanbul'da ölmüştür.
![[Resim: 114ld.jpg]](http://b1112.hizliresim.com/s/c/114ld.jpg)
Ben göremem daha uzun boyunu
Ahret derler kısaltamam yolunu
Bugün Sahı Merdan sarsın oglunu
Yetis Ya Üseyin baban gidiyo
Konuyu Okuyanlar: 2 Ziyaretçi