K a r - B e y a z d ı r - Ö l ü m
Kar… Çocukluğum...
Dağ köyümde, baharda bile kar vardır…
Baharın adı, 'sonkar'…
Saçaklar buz dansında sanki; irili ufaklı buzkamışlarıyla sarılı…
Ailece, sülalece toplanmışlar, sarkaçlar nanik yapıyorlar …
Çatıların kenarından geçmek yasak…
Ayak ve el parmaklarımın donduğu anlar…
Sobada sürekli kaynayan ıhlamurun kokusu sarı vermiştir;
ıhlamur mevsiminin parfümünü; yatak odası ve misafir
odasından ibaret olan -okul lojmanı- evime…
Yün eldivenleri çıkaramayacak kadar donan minik parmaklar…
Annem Fahriye abla, gözyaşlarıma aldırmaksızın, -ısınıp yine
bir an önce karla boğuşmaya çıkma yaramazlığında olduğumun
farkında-eldivenleri söylenerek çekiyor…
“Gebereceksin…” sözündeki sevgi sözcüğünün gizemi…
Ayak parmaklarım bana ait değil o anlarda…
Tam hızla maşhinga sobasında soluğu alıyorum …
İşte o anlarda olan oluyor… Parmak migreni mübarek!..
Sonra yine karla buluşmaya...
Parmaklarım hareket etmeyinceye kadar…
Sabah kahvaltısında sürpriz yapıyor Fahriye Abla,
'pekmezli kar reçeli'
Babam kızıyor…
Fahriye abla, her kar yağdığında reçelle açıyor kar mevsimini…
Bir karlı köy …
Uludağ ile paslaşırcasına...
Okulda odunların bittiği anlar…
Her öğrenci okula bir odunla gelmek zorunda…
İmece ve paylaşım yılları… okul aile birlikleri yok!..
Babam, “ Odun almayı unutan çocuklar, bizim odunlara
musallat olmuş” diyor Fahriye ablaya, “Sal şu azgın
horozu, biri yaklaşmaz sözleriyle esprisini yapıyor.
Zira o horozun öyküsü başkadır...
Köpeklerle büyüyen bir çivcivdi o…
Kayak malzemelerimiz ...
Kargılar… Telle bağladığım kargılarla ‘zıymak’…
Göçmen köyü olunca, kaymanın adı, ‘zıymak’ oluveriyor.
En kolayı da zeytin torbaları naylonlar…
Amerikan bezi çuvalın alternatifi naylonlu çuvallar…
Ya da tahta çantalarla zıymak …
Okulların, tatil olma ihtimalinin olmadığı yıllar…
Bir bakarsın, Biyoloji hocası Midrit gelememiş…
Kolunu kırmış; kaytarma zamanı …
‘Cem, kırcan bir yerini ‘ diye oğluna okul camından
bağıramayan hocamız…
'Örtmen' çantalarında kaynamış yumurta hiç eksik olmazdı…
Kaynamış yumurtalarla okula gidilen yıllar…
Dağ köyünün tek öğrenci minibüsü, Muharrem ağbinin takası…
Her daim olmadık münasebetsiz bir yolda motoru kaynar…
Beyaz lodosun estiği anlar…
Parmaklarımızın donduğu anlar…
Çevre köylerden yetişir bir traktör...
Traktörle bin bir güçlükle okula varış, derse geç kalış...
Ve fırça…
İnandıramazsın… Köyüm çok karlı diye...
Parmaklarımın sızladığı anlar…
Burnumun havuç olduğu anlar…
Şimdi bakıyorum da, kar ‘alarm’ zilini çaldırıyor…
Trafik kazalarında yitirilen canlar…
Parmaklarım sıcacık evimde donar…
Bahçemdeki servi ağacına sığınan serçeciklere bakar bakar,
donarım…
Gazete haberleri, beyaz cam haberleri ‘kanlı-katil kar'…
İkibinin üzerinde köy yolu kapanmış…
Cinnet geçiren oyun yazarı…
Aldatılmışlığı, terk edilmişliği hazmedemeyen
felsefeci-oyun yazarı sevdiğini ‘yok’ ederken, ne düşünüyordu?!
Alkole sığmayan ‘cinnet”…
Kar yağıyor…
Martılar yine uçuyor penceremden…
Üşüyorum…
Çoook…